|
|
|
Beklenen Güzellik Ona onbir ayın sultanı denmiş. Af ve mağfiret ayı denmiş, Günahlardan arınma ayı denmiş, İnsanların kalplerini yumuşatan ay denmiş, huzura erilen ay denmiş. İşte bütün bu güzelliklerin yaşanacağı ay geldi. Pazar’ı Pazartesiye bağlayan gece bu yılın ilk teravisini kılacağız ve ilk sahurumuza kalkacağız. Pazarertesi akşamıda ilk iftarımızı yapacağız Allahın izniyle. Yüce yaratıcıya şükr edelim bizi bu güzellikler ayına kavuşturduğu için. Bunun içinde oruçlarımızı tutalım, teravih namazına gidelim, beş vakit namazlarımızı geçirmeyelim mümkünse camide kılalım namazlarımızı. Bol bol dua edelim yaratıcıya kendimiz için, ailemiz için, komşumuz için, milletimiz için ve bütün insanlık için. Bol bol kuran okuyalım manevi iklimi yaşamak için elimizden ne gelirse yapmaya çalışalım. Kimsesizleri, yoksulları, evsizleri ve muhtaçları daha çok koruyalım kollayalım. Bize verilen sayısız nimetler için yaratıcımıza bol bol teşekkür edelim, bizi açlıkla imtihan etmemesi için yalvaralım. Dünyada ve ahrette bizlere sağlık ve mutluluk vermesi için rica edelim yüceler yücesi yaratıcıya. İftarlara mutlaka yakınlarımızı, komşularımızı ve dostlarımızı çağırıp onlarla beraber açalım orucumuzu. Onbir ayın sultanı bizlerin kurtuluşuna vesile olan Ramazan ayı mubarek olsun bize sağlık ve afiyet versin. 29.07.2011 |
|
Elmalı Pikniği Sabah arkadaşım çok erken yola çıktı. Oraya gidecek eşyaları koyup gelecek daha sonrada gelen misafirlerini sedir alanına yönlendirecek. Bende erken kalktım gitmek için ama orasının çok soğuk olduğunu duyunca vazgeçtim. Yanıma mont veya ceket gibi bir şey almamışım. Saat sekiz gibi yola çıktım önde rehber araba arkada ise ben ve sabah İzmir Bergamadan gelen Şuayip ve oğlu ile düştük peşine. Tam bir saate yakın süren yolculuktan sonra bahsedilen yere vardık. Henüz iki aile giriş kapısında bizi bekliyor bulduk. Onlarda Kumluca dan. Hemen etrafı kontrole başladım. Çok güzel bir olmasına karşı bakımsız bir yer. On veya onbeş ev var. Evler şu anda kullanılmıyor gibi geldi bana. Etraf pislikten geçilmiyor. Tek bir ev bakımlı geldi bana dışından. İki adet tuvalet yapılmış aama çürümüş onlarda. Demek buralara sadece o evde oturan geliyor. Diğer evlere ise kimse gelmiyor. İnsanların arasıra yaşadığı yerlerde böyle bakımsız olur. Pikniğimize Antalyadan, Burdurdan, İzmirden, Ispartadan ve Ankaradan katılım oldu. Otuz iki kişi katıldı. Aileleri ile beraber yetmiş seksen kişi oldu. Okul yıllarımızdan konuştuk. Birbirimizi görmediğimiz otuz yıllardan bahsettik. Bazılarımızı tanıyamadık. Çok güzel bir yerde çok güzel anlar yaşadık. Mutlu olduk mutlu ettik ve gelecek yılda Burdur da toplanmaya karar vererek ayrıldık. Beni Burdur da bulunan arkadaşım Ömer evine davet etti. Hemen bir saat sonra evdeyiz dedi. İnanmadım ama inanmış gibi göründük. Yola çıktık ve iki saat sonra Kozlucaya vardık. O gece orada kalıp sabah Çineye hareket ettik. Sağlık ve mutlulukla evimize döndük Allahın izniyle. 23.07.2011 |
|
Sedir Ağaçlarının Altında Arkadaşım Turan Yener sana hayatında bir daha göremeyeceğin bir yerde piknik teklif ediyorum dedi. Mutlaka gelmelisin diyede bastırdı. Zaten gitmeyi düşünüyordum Turan’ın bu sözleri üzerine gitmem kesinleşti. Ankara dan Afyon’a. Afyon da Pazar girdim. Ramazan geliyornbiraz kuşburnu alayım diye ama maalesef bulamadım. Onun yerine kaymak ve ekmek aldım. Pazarın çıkışında bulunan parka oturup kaymagı ekmeğe sürüp yedim. Böylece çocukluğumun tek süsü ekmekle kaymağı yemiş oldum. Afyon da bulunan dayıma telefon ettim ama ulaşamadım. O yüzden direk Denizliye geçtim. Dnizlide iki gün kaldım ve Piknikten birgün önce yola çıktım. Denizli den Acıpayam ilçesine oradan Burdur’un Çavdır ilçesine oradanda Antalya nın Elmalı ilçesine vardım. Yol boyunca değişik mekanlar görmek bana ayrıca mutluluk kattı. Yanımda bulunan eşim ve kızımla bol bol fotoğraflar çekindik. Elmalı tek caddesi olan güzel bir ilçe. Tarihi mekanları ve evleri var. Belediye parkına oturup birer dondurma yedik. İnsanlar oluk olku parka geliyorlar. İnsanlara bakarak biligi edinmeye çalıştım. Yaz için ideal bir yer Elmalı. Arkadaşıma telefon ettim oda köyünü tarif etti. Ben geleyimmi dedi ama ben istemedim. Geze geze gelirim diye. Elmalıya oniki kilometre uzaklıkta bulunan un değimeni ve kendi elmalarını koymak için yaptığı buzhanenin de bulunduğu evine vardım. Çok sevindi. Yıllar olmuş birbirimizi görmeyeli. Koskoca otuz yıl. Dile kolay. Arkadaşımın işi çok. Çünkü yarın elli yüz kişiye yemek verecek onun telaşında. Onu rahat bırakıp yanına kardeşini alıp dolaştık. Doksan dönüm küçük elmalardan dikmiş. Sanki asma bahçesi gibi tellerle tutturulmuş elmalar. Akşam çok geç yattık ama havası güzel olunca uykuyu aldık. Buradan on kilometre yukarıda bulunan sedir ağaçlarını bulunduğu yere gideceğiz. İzin bile almak güç olmuş. Sedir ağaçlarının bulunduğu alan sit alanıymış. 21.07.2011 (devamı var) |
|
YOLUN NERESİNDEYİZ? Paris de yaşayan ağabeyimiz soruyor yolun neresindeyiz. Bunu herkes biliyor ki bizler yolun başındayız. Başındayız ama yola çıkmak o işi başarmanın yarısıdır derler. Bende amaçlarımızın yarısını yaptığımıza inananlardanım. Ağabeyimiz sitenin amaçlarını yazmış ve ona göre elde var sıfır çok yanlış bir sonuç. Bende onun yazdığı amaçları yazıyorum ve başarılı olduklarımızı altına yazıyorum. 1- İnternet kanalı ile haberleşmek ve hasret gidermek; Bu sorunun cevabı bana göre evet. Bu sayede Ramazan narinden ve başkalarından haberim oldu. Onlarında benden haberi oldu en azından. Diğer haberimiz olanları yazmadım. 2- Köyden haber almak ve Köye haber vermek; Bunuda site sayesinde en güzel şekilde başardığımıza inanıyorum. 3- Köyde yaşayanları buraya getirmek; Bunu da azda olsa başardık sayılır. 4- Köyde aynı kahveye gitmeyenlerin burada haberleşmesini sağlamak; Bu sorunu ncevabı da evet bana göre. 5- Köyde yaşayanların barışmalarını sağlamak; Bunda başarılı sayılmayız. 6- Köyün sorunlarını tartışıp çareler aramak; Sorunları tartıştık, aramızda çareler aradık. Yapabileceklerimizi yaptığımıza inanıyorum. Bunun en güzel örneği okulda yapılan çalışmalardır. 7- Burs…. Vs, vs. Bunu da en iyi şekilde yaptığımıza inanıyorum. Yapamadığımız işler bizleri aşan işlerdir. Bizlerin kanalizasyonu yapması imkansız bir iş Onu Belediyenin yapması gerekir. Göç işine gelince dediğin gibi özendiğimiz Avrupa bile ona çare bulamamış ki bizler nerden bulalım. Bütün bunlardan dolayı bizler çok kısa bir zamanda büyük işler başardık ve başarmaya da devam edeceğiz. Hiç kimse yapılan bu işlere dudak bükmemeli, köstek değil destek olmalı. 09.12.2010 |
|
Süleyman Saygılı Kardeşime Buraya yazı yazmanı canı gönülden arzuladığımı bilmeni isterim. Beni ve yazılarımıda eleştirmeni isterim. Ama bu ve benzeri şeyleri eleştirirken Nuh için birşeyler yapmak için yola çıkanların hiç bir başarı elde etmediklerini, boşu boşuna piknikleri yaptığımızı yani bütün emeklerimizin boşa gittiğini ve dışarıda yaşayan bizlerin Nuhun sorunlarıyla ilgilenmediğimizi veya siz kimsiniz der gibi yazı yazmanı anlayamıyorum. Veya aslında sen öyle demek istemedin de yazıların o manaya mı geldi. Sen ilk önce onu anlat. Ben işciyim sizlerin yaptığı yardımı yapamıyorum diyorsun. Bu düşüncen tamamen yanlış. Ayda 10 lira veremeyecek kimse yok. Kahveye oturup bir seferde onu veren insanlarımızın ayda sadece 10 lirayı veremiyorum demesi anlamsız bana göre. Bu sadece senin için değil senin gibi düşünen bir çok insanımız içinde geçerlidir. Böyle bahanelerin arkasına sığınan insanlarımız sayesinde hala NUHYAR üyemiz 166 da galiba. Bana göre şu anda 500 kişiyi bulmalıydık. İnşallah birgün oda olur be Süleyman kardeşim. Nede olsa seninle Nuhda komşuyduk. Komşuluk hatırnına, güzel insan olman hatırına gel NUHYAR a üye olda güzellikten sende faydalan kardeşim. 09.12.2010 |
|
Güzel Olan Şeyleri Eleştirmek Aramızda ki gönül bağlarını kuvvetlendirmek için yola çıktık. İlk yaptığımız iş piknik ile bir araya gelmekti. Bunu yola çıkanlar olarak başardık hem de ne başarma. Bazı kardeşlerimiz bu piknikleri eleştirse de çok kötü görse de bana göre çok güzel bir olaydı. Piknikleri başarmak bir çok işin başı sayılmalı ve bana göre de öyle. Bu pikniklerimiz olmasa birbirimizi tanımayacak, birbirimizle bilmeyerekte olsa küs veya düşman olacaktık. Piknik yaparak NUHYAR ı ortaya çıkardık. Nuhyar sayesinde onbeş’e yakın öğrencimize maddi yardım yapmaya başladık. Bu bile başlı başına bir olay bana göre. İnsanlarımız arasında ki hoşgörüyü bu sayede meydana çıkardık. Bizler Nuh da yaşamasak da Nuh için bir şeyler yapmak için uğraş verdik. Bir yeri sevmek için orada yaşamak yeterli değildir. Orası için güzel olan şeyleri yapmaktır. Elinden ne gelirse. Bizlerin elinden gelen de insanlar arsında ki hoşgörüyü meydana çıkarmak ve birlikten kuvvet doğması için birleşmekti bunu da başardığımıza inanıyorum. Bunlar yeterlimi derseniz değil ama yinede çok iyidir. Nuh da nüfus azalmasına ne sen nede başkaları çare bulabilir. Türkiyemizin her tarafında nüfus azalması var buna devlet bile çözüm bulamamış ki bizler nerden bulacağız. Belediyelikten düşebilir bunun sonunda ölüm yok ki. Mühim olan Nuh lu insanımızın güzel yaşaması, sağlıklı yaşaması ve medeniyetten en iyi şekilde yararlanması olmalı. Bizler bunun için çaba harcamalıyız değil mi sevgili Süleyman kardeşim ve onun gibi düşünenler. |
|
Tutarsızlıklar Bu yazıyı güzel buldum gayet makul yazmış. Duşun altında banyo yapılabileceğini ve bunun kültür farklılığı olduğunu yazmış. Ben yinede onun yazısını olduğu gibi koyayım ki yanlışlık olmasın. …Bu farklılık bir kültür meselesi, dünyanın her yerinde ikisi de var artık. İlk benim yazımı okuduğundada hemen benim açığımı yakalamış gibi beni küçük düşürmek için kalemine sarılacağına yani şu yazını yazacağına Güldüm. Duşun altında banyo yapılmaz. Duşun altında “duş alınır”… “Banyo”da banyo küvetinin içinde olur. Öyle değil mi ?. Son yazdığın yazıyı kaleme alsaydın daha güzel olurdu. Banyonun nasıl yapılacağı hakkında bilgimiz var Allaha şükür halkın arasındayım diyerek öyle otogardan trene bineceklereden değilim. İşte ülkemizdeki kendini sosyal demokrat görenlerin hali gibi buradan Avrupaya giden sosyal demokratlarda halkın arasına girememişler, halkın dilinden anlayamamışlar, halkın içinde gibi görünüp halktan ayrı yaşamışlardır. Bu yaşayışlarından dolayıda halk onlardan uzaklaşınca yine halkımızı azarlarmışlar, halkımızı cahillikle suçlamışlardır. Devir değişti artık öyle halkın içindeyim, sosyalistim demekle olmuyor kendinizi yenileyin millet ne istiyor nasıl yaşamak istiyor anlayın ve milletin yanında olun ki bu millet hak ettiği yerde yaşasın. 12.11.2010 |
|
Sırça köşkte oturanların beni anlamaması
gayet normal. Ben halkın arasında yaşayan biriyim. Kendimi halktan
soyutlamadım. Bizim milletimiz hala duşun altınta banyo yaparlar. Bunu bilmeyen bu milletide tanımıyor demektir. Milletini tanımayanlarda aslını unutan kendini birşey sananlardır. Ne olursak olalım ama benliğimizi kaybetmeyelim. Nereden geldiğimizi ise asla unutmayalım. Buraya yazanlar edebiyatcı değiliz. Bir iki edebiyatcımız var onlarda yazmıyor. İllaki benim yazılarım eleştirekcekse eleştirlsin ama halktan kopuk konulara girilmemili. Ben halkın için de biriyim ve halkın dilini ve yaşayışını sizlerden daha iyi bilirim. Öyle duşun altında duş alınır demekle olmuyor. Bu milletin banyosunda küvet yok ki, sauna yok ki. Sırça köşkten ahkam kesenlere sesleniyorum bizlere bir duş yetiyor... 08.11.2010 |
|
Kurban Hakkında Kurban kesenin abdestli olma şartı yoksa da, kurban ibadet olduğu için kesen kişinin abdestli olması daha iyi olur. Kurban kesiminde yeterli şartlara haiz olan kişinin kadın veya erkek olmasına bakılmaz yani kadında kurban kesebilir. Aklı başında olan, dinen zengin sayılan ve bir yerde ikamet eden Müslümanlar kurban kesmelidir. Dinen zengin sayılmanın icabı temel ihtiyacından ve borcundan başka 80.18 gram altın veya bunun değerinde paraya sahip olanlar dinen zengindir. Dinen zengin sayılan karı-kocadan her ikisi de ayrı ayrı kurban kesmesi gerekir. Bir yıl kadın bir yıl erkek kessin demekle olmaz. Kurban, kurban bayramının ilk üç gününde kesilir. Kurban kesim vakti, bayram namazından sonra başlar. Bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar kesilir. Bayram namazı kılınmayan yerlerde sabah namazı vakti girince kesilmeye başlar. Yolcular kurban kesmekle mükellef değillerdir. Bayram günlerinde evlerine dönerlerse kurban keserler. Kurban olunacak hayvanlardan koyun ve keçi bir yaşını doldurmuş olması gerekir. Koyun altı ayını doldurmuş ve anası gibi gösterişli ise kurnam olabilir. Keçide ise mutlaka bir yaşını doldurmuş olma şartı aranır. Dana veya düve ise mutlaka iki yaşını doldurması lazımdır. Allahım hepimizin kurbanını kabul etsin. 08.11.2010 |
|
Saman Tozu Yazmayalı neredeyse bir ay oluyor. Bu zaman zarfında bir dostumun ısrarı ile süt inekçiliğine girdim. Nuh da geçen çocukluğum da çiftçilikle hiç uğraşmadık. Babam dışarıda çalıştığı için çiftçilik yapmadık zaten yapacak kadar da tarlamız yoktu. Dedem gil yaparlardı bende arada onlara ve diğer akrabalara harman zamanı düven sürmek için yardım ederdim. Aslında buna yardım demeyelim de oyun oynamak diyelim. O zamanlar da saman tozunu hiç sevmezdim. Kimse sevmez belki de. Sularımızda şu anda olduğu gibi çeşmelerden akmazdı. Kadınlar güğümleri mahalle çeşmesinden doldururlar onlarla ellerimizi yıkardık. Banyoyuda o gelen suyla yapardık. Şimdi öylemi saman tozu olduysan girersin duşun altına banyonu yaparsın. İşte çocukluğumdan gelen o saman tozu beni korkutuyordu. Dostum beş yıldır beni ikna etmek için uğraş verdi ve sonunda emeklilikten iki buçuk yılda bıkmışım ki bende kabul ettim. Bir aydır hayvan alımı çiftlik kurma ile uğraş verdik. Sonunda azda olsa düzene koyduk. Bir çoban tutup başına yerleştirdik. İnşallah yüce mevlam utandırmaz. Emeklerimizin karşılığını verir. Yeni bir iş kurmak çok zor ama insana güzel duygular da vermesi çok güzel. Hem iş kuruyorsun hem de bir aileye iş veriyorsun. Bundan daha güzel ne olabilir ki. Bu iş benim ikinci işim oldu. Daha önce de bir market kurmuştum ve on altı yıl işlettim Allahın izniyle bu işimizde uzun soluklu olur hem kendimize hem de çalışana ve de vatana faydamız olur. Dualarınızı üzerimizden eksik etmeyin. 04.11.2010 |
|
11 EYLÜL GECESİ Göreve başlayalı bir yıl anca olmuştu. O zamanlar her yerde iyi hastane yoktu. Doktor da öyle. Çine de ki memurlara bakan doktor beni Ege Üniversitesine sevk etti. Bende onu istiyordun. İzmir’e gitmeyeli uzun bir zaman olmuştu. Bu bahaneyle Gaziemir’e uğrar orada bulunan arkadaşım Yaşar’ı da görebilirdim. Bu yüzden neşem yerine gelmişti. 11 Eylül günü Çine den yola çıktım. O zamanlar yola gitmek meşakkatliydi. Bu zamanda olduğu gibi her saat araba bulmak zor. Gittim muayene oldum ve oradan Gaziemir’e geçtim. Doğruca Hasan amcanın evine. Ogün orada kalmaya karar verdim. Yaşar la hasret gidermek için. Biz muhabbet ederken saatler geçmiş ve saat 12 olmuş. Etrafta asker sesleri belirmeye başladı. Askeriye yakın olduğu için aldırış etmedik ama yanılmışız. Yaşar gilin komşusu ile kavga oldu. Sebebini unuttum şu anda. Daha sonra darbe olduğunu öğrendik. Yaşımız 18 filan. Darbenin ne olduğunu veya neler olacağını bilmiyoruz. O gün Çine ye dönemedim sokağa çıkma yasağı var. İki gün sonra anca döndüm Çine ye. Herkes sus pus olmuş, herkes saklanmış. Çine ye dönünce babam gili aradım abim tutuklanmış. Buna şaşırdım. Neden derseniz abim hiçbir olaya karışmamıştı. Sadece benim zorum ile MHP yönetimine girmişti. Ne yürüyüşe katılmış ne kavgaya katılmış nede yazı yazmıştı. Bunların hepsini ben yapmıştım. Ama darbeyi yapanlar ne hikmetse ağabeymi alıp İzmir’e götürmüşler ve ondan onbeş gün haber alamamıştık. Abim onbeş gün işkence görmüş ve hiçbir suç bulamadıkları için salmışlardı. Abim eve geldiği zaman ayakta duramıyor yürüyemiyor du. Allahım hiç kimseyi öyle yerlere düşürmesin. Madem darbeyi yaptınız önünüze geleni tutukladınız neden suçlu olanları suçsuz olanlardan ayırmadınız. Suçsuz olanlara yazık değil mi? O belirsizlik zamanda kim kime dum duma derler ya öyle oldu. Eline fırsat geçen gaddar insanlar masum veya suçlu insanlara yapmadıkları işkence kalmadı. Kendilerini tatmin etmeye çalıştılar. Başarlında bulunan komutanlar da bunlara göz yumdular hatta komutanların bazısı kendileri işkence yaptılar. Madem terörü önleyecektiniz daha önce neden önlemediniz de 12 eylül de her şey bıcak gibi kesildi. Daha öncede sıkıyönetim vardı ve her şey ordunun elinde değil miydi. Ama sırf başa gelebilmek için darbe yaptılar. Arkasından da vatanı kurtardık dediler. Milleti kandırdıklarını sandılar. Yanıldıklarını çok zaman geçmeden anladılar. O insanlık suçunu işleyenler ülkemizin hala bir numaralı adamları olarak hayatlarını en güzel yerlerde geçiriyorlar. Bu dünyada olmasada diğer dünyada hesaplarını mutlaka verecekler Allah’ın izniyle. |
|
Çekişmeler Farkında mısınız herkes birbirinden bir şeyler bekliyor ve bu yüzden beklentilerin önünde ve sonunda çekişmelerimiz artıyor birbirimizle. Anne ile çocuğu arasında çekişme olur mu? Hepimizin cevabı olmaz ama olduğunu da hepimiz biliyoruz. Anne komşuya oturmaya gitmiştir evde kalan kızı bulaşıkları yıkamış ama yemek yapmamıştır anne ise kızından yemek yapmasını da beklemektedir, bu yüzden aralarında çekişmeler olur. Baba evladına bisiklet almıştır ama evladı motosiklet beklemektedir bu yüzden aralarında çekişme başlar. İnsanlar arasında ki huzursuzlukların, kavgaların, sürtüşmelerin sebebi birinin diğerinden bir şey beklemesi değil mi? Bir dostluk kurulmuştur yıllarca uğraşılarak bu dostluğun işte o olmadık beklentiler yüzünden saniyede bittiğine hepimiz şahit olmuşuzdur. Yıllarca akrabanın , arkadaşının işini görmüşsündür bir sefer görememişsindir veya görmemişsindir işte her şey bitmiştir ve çekişmeler başlamıştır. İnsanoğlu bir bile beklemezken ona gelen on ile dünyalar onun olur ve arada hiç çekişme olmaz. İşte bu yüzden kendi işini kendin yapacaksın ve kimseden bir şey beklemeyeceksin ve her zaman insanlara yardım etmeye çalışacaksın işte o zaman en büyük sensin. 23.08.2010 |
|
Yanlış Anlama mı Yoksa Yanlış Anlatma
mı? Paris teki köylüm beni anlayamamakla suçluyor olabilir her şeyi anlayacağım diye bir anlayışım yok. Bu yüzden daha önce yazdığı yazısını ve cevap olarak yazdığı yazıdan bölümler koyacağım ki kim anlayamamış veya kim anlatamamış görelim hep beraber. Cevap olarak yazdığı yazıya bende katılırım. Orada insanlarımızın cahil bırakıldığı yazılmış doğrudur. İlk yazısında ise ( hep köylü kalmışlar) diyordu bundan anlaşılan nedir köylüleri hakir görmektir. Şimdi o yazıları alt alta yazıyorum yazısını tekrar okusun farkı görsün. Birinci yazısı; Altmış yaşını geçti geçiyor benim akranlarım. İçlerinden bazıları var köyden hiç ayrılmamış, HEP KÖYLÜ KALMIŞ, ne yazık ki ne okumuş ne yazmış ne düşünmüş….. diye devam ediyor bu yazıdan ne anlaşılır köylüleri hakir görmekten başka. İkinci yazısı; Benim yaptığım eleştiri insanların yetişememesi, gelişememesi…….. böyle devam ediyor bu sözleri doğrudur anma iki yazının arasında çok fark var veya bana göre fark var ve bu yüzden eleştirdim. Ama demokrasinin başkentinde yaşadığını söyleyen ağabeymiz eleştirilmekten ne kadar uzakmış o ne yazarsa hemen kabul etmemiz gerekiyor gibi bir hava takınmış buda yanlış. Nuh’a ne yaptıklarınıza gelince onu herkes biliyormuş olabilir yapmışsındır bana göre yapmak zorundasın elinden bir şey geliyorsa. Yazını anlayabilmek için kaç defa okudum. Cevap yazmak konusunu da kaç defa düşündüm çünkü siz çok alıngan birisiniz yine alınır yazmaktan vazgeçersin diye düşündüm. Ne kadar düşünsem de bana göre doğruyu yazmak zorundayım. Yazılar yazıyorum diye de kendimi bir şey sandığım yok. Sizin kadar olmasa da elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Alkışlamayı iyi bilirim bunu sende bilirsin iyi yaptığın işleri alkışlamışımdır ve buraya yeniden yazmaya başladığında seni ilk tebrik eden ben olmuşumdur. Ama ne yazık ki aynı alakayı sen bana hiçbir zaman göstermedin aramızda ki fark bu işte. 21.08.2010 |
|
O Zihniyet Yıllarca ülkemizi idare eden o zihniyet yani Köylüyü çok severler gibi görünüp aslında köylülerden nefret edenler? Sanki o insanlarla alay eder gibi hep köylü kalmış diyenler. Sende köylüsün ama kaderin cilvesi sayesinde hasbel kader okuyup bunun üzerine birde dünyanın sanat merkezi olan bir yerde oturuyorsan elbette sen başka olursun ve olmak zorundasın bana göre. Bak senin köylü diye küçümsediklerinde biride benim babam. Ama ben babamla gurur duyuyorum ve onun eline su bile dökemem. Neden dersen o köylü babam, eline Kuranı Kerimden başka kitap almayan babam söz konusu çocuklarının okuması olunca kırk üç yaşında o çok sevdiği köyü Nuh’u terk edip memleket değiştirdi. O köylü babam bu hareketiyle kitapları okuyarak ezberleyen veya modanın, sanatın başkentinde oturanlardan daha değerlidir benim yanımda. Aynı şeyleri yani babamın benim ve kardeşlerim için yaptığı fedakarlığı ben çocuklarım için yaparmıyım bilemiyorum. İşte bu yüzden köylü diye kimseyi hakir görmeye kimsenin hakkı yok. Bana göre asıl suçlular okuyup adam olduk diyenlerdir. Bu kendilerini yükseklerde görenler bu güne kadar o arkadaşları veya akrabaları veya köylüleri için ne yaptıklarını kendilerine bir sorsunlar ve ondan sonra yıllardır aynı zihniyetle hor gördükleri köylüleri suçlasınlar. 19.08.2010 |
|
İLK TERAVİH Bugün Allahın izniyle Ramazan ayının ilk teravisini kıldık. Her zaman gittiğim camii bugün doluydu. Hatta dışarıda da cemaat varmış dışarı çıkınca gördüm. İlk teravih deyince aklıma çocukluğum geldi. Düşündüm hayallerimi yokladım. Hayallerimle kaç yıl geriye gittim bilmiyorum. Belki kırk yıl veya yukarısı. Ben şu an elli yaşımda olduğuma göre kırk tahminim herhalde yakındır. Çocukluğumda Ramazan ayı kışındı. Kar var gibiydi sanki bana öyle geliyor. İlk teravih namazına evimizin yanındaki Osman amcamız ( kör Osman) ın elinden tutarak onu teravih namazına götürdüğümü hayal meyal hatırladım. Osman amcam( Allah rahmet eylesin) akrabamız olmasına akrabamız ama ne kadar yakın akrabamız onu da bilmiyorum. Ama evlerimiz yan yana idi sanki miras bölünmüş bir taraf onlara düşmüş bir taraf da bize düşmüş. Şimdi olsa sorar öğrenirdim. Osman amcamın elinden tutarak onu camiye götürürdüm ve gelirken getirirdim. Caminin imamı da Şevket hocamdı. ( Allah selamet versin) Dün bir arkadaşım aradı ya ben oruç tutuyorum ama teravih namazına gitmiyorum olurmu dedi. Olur olmasına da namaz ayrı oruç ayrı ibadet. Teravih namazı Ramazan ayına ait sünnet bir namaz. Kılarsak büyük sevap var. Oruç tutmayanlar bile teravih namazı kılmalı diyor alimlerimiz. Yani bu ayda ibadetlerimiz hep farklı farklı, bizlere birbirini tamamlıyor gibi gelse de. Namazlarımız ayrı bir ibadet, oruçlarımız ayrı bir ibadet, sadakalarımız ayrı ibadet, camilere gitmemiz ayrı bir sevap, Kuran okumamız ayrı bir ibadet ve akşamları iftarda misafir ağırlamamız ayrı bir ibadet. Bu vesile ile herkesin Ramazan ayı mübarek olsun ve sonsuzluk ülkesinin sahibi bizlere sağlık ve mutluluk versin. 11.08.2010 |
|
İradelerin merhametle eğitildiği ve
özgürleştiği, ferdi hayatta dindarlığın, sosyal hayatta kaynaşma ve
paylaşmanın yoğun olarak yaşandığı, Kur'an-ı Kerim'in evrensel mesajını
anlamak ve içselleştirmek için daha çok okunduğu müstesna bir zaman
dilimi olan Ramazan ayını 10 Ağustos Salı akşamı ilk teravih namazı
kılarak idrak edeceğiz. Bu ay, dünyanın sayısız nimetleri içinde Allah'ın lütfuna mazhar olan insanın belli bir süre zarfında bunlardan kendini uzak tutarak, bir bakıma nimetin kadrini daha yakından bildiği, muhtaçların halini anladığı ve paylaşmayı öğrendiği, rahmet ve bağışlanma mevsimidir. Günümüzde, inanç ve ahlak değerlerimizin korunması, sağlıklı bir din anlayışının muhafaza edilerek geliştirilmesi ve kalıcı mutluluğun yakalanması açısından; nüzulünün 1400. yılını idrak ettiğimiz Kur'an-ı Kerim ve onun hayata tatbikinin en güzel örneği olan Sevgili Peygamberimizin sünneti ile sadece duygu değil, bilgi ve amel yönüyle de irtibat kurmamız, son derece önem arz etmektedir. Çünkü Kur'an ve Sünnet, Rabbimizi ve varoluşun sırrını tanıtan bir hakikat bilgisi olarak 14 asırdır bizleri korumuş, dünya hayatının engebeli yolculuğunda dimdik ayakta durmamızı ve dosdoğru yol üzere yürümemizi sağlamıştır. 10.08.2010 |
|
Didim ( Altınkum) Yıllardır gezerim veya gezmeye çalışırım ama hala ben kendimi gezmiş saymadığımı yeniden anladım. Nedenine gelince Bana iki saat mesafede ki Didim e gitmeyişim. Daha önceki yıllarda iki sefer Didim’in nahiyesi olan Akbük’e bile dittiğim halde Didim’e neden gitmedim veya neden ilgimi çekmedi anlamış değilim. Üç dört yıldan beri oradan yazlık alan bir dostum anahtarı vereyimmi diye hep olmadık zamanlarda bana soruyordu. Bu yılda iki ay Ankara da kaldığımı bildiği için evine ziyarete gittiğim Cuma akşamı kardaş bak bunlar yazlığın anahtarları gideceksen vereyim dedi. Tamam ver deyip anahtarları aldım ve yarın sabah çıkıyorum dedim. Gerekli bilgileri ve evin nerede olduğunu ve nasıl gideceğimin tarifini aldım. Sabah erkenden çıkarım dedim dostuma. Bilemezsen ara beni yardımcı olayım dedi. Ya kardaş biz nerelere gittik yol iz bilmeden kimleri bulduk şurada burnumuzun dibinde ki birde üstelik senden tarif almışken bulamazsam ayıp olur dedim. C.tesi sabahı gerekenleri alıp yola çıktık. Tam tamına iki saatte Didim’e girdim. Yazlığı elimle koymuş gibi buldum. İlk işim eve yerleşmek oldu. Çine sıcak ama Didim dahada sıcak geldi bizlere. Etrafa göz atmak için ben evden çıktım. Altınkum sahiline bakayım bir dedim. Çok güzel bir sahil ama çok kalabalık. Birde bizim gibi muhafazakar insanların giremeyeceği bir yer göründü bana. O yüzden buradan nereye gideceğimi araştırmaya başladım. Üçüncü koy denilen sahilin tam bizlere göre olduğunu öğrendim ve eve gidip ailemi alıp üçüncü koy’ a gittik. Burası da çok kalabalık ama denize girilecek güzel bir yer. Akşamı bu güzel koyda ettik. Benim aklım Altınkum da orada denize girmeliyim diye düşünüyorum. Sabah namazından sonra tek başıma herkes uyurken yola çıktım. Yaya beş dakikalık bir yol zaten. Sabah güneş doğmadan serin sulara kendimi attım. Suyu çok güzel ama kenarları pis geldi bana. Hele sahili çok berbat. Akşam üçlere kadar orada bulunan insanlarımız orayı çok kötü bırakmışlar. Ben sekiz buçukta denizden çıkarken hala sahilin temizlenmediğini gördüm. Halbuki insanlar yavaş yavaş kumların üzerini doldurmaya başlamışlardı. Dört günlük bir Didim tatilini de böylece yapmış olduk. 08.08.2010 |
|
EY AZRAİL.. “Ne olurdu üç beş yıl, önce haber verseydin Hiç değilse rüyama, bir kerecik girseydin Aşk, meşk, derken dünyadan, bir türlü kopamadım Senden özür dilerim, hazırlık yapamadım Görüyorsun yanımda, ne valiz var, ne bavul Uykum öyle ağır ki ne zil duydum ne davul Yaşım yetmiş olsa da gör ki fıkır fıkırım Bu cümbüşlü alemi ben nasıl bırakırım Hayallerim, düşlerim, yarım kalan işlerim Estetik yapılacak daha burnum, dişlerim Elli yaşımda ancak voleyi vurabildim Hortumlar sayesinde holdingi kurabildim Gerçi ucuza verdim şerefin kilosunu Ama böyle kazandım şu uçak filosunu Ey Azrail, ne olur, bozulmasın pazarım Sana şöyle yüklüce, bir çek bile yazarım Şu masmavi havuzlu sarayıma baksana O daracık mezarda yazık olmaz mı bana? Bazen çoluk çocuğa içimden kızıyorum Ölmemi bekliyorlar inan ki seziyorum Arkamdan göstermelik iki damla gözyaşı Bir de şöyle büyükçe, yaldızlı mezar taşı Tahmin ediyorum ki mevlid de okuturlar Ortalığı birazcık gülsuyu kokuturlar Araya reklam konur, bir ilahi aryası Mevlid bitince başlar dedi-kodu furyası Etlerim, kemiklerim didik didik edilir Ben az gelirsem eğer köklerime gidilir Ey Azrail, inan ki hazırlığım yok daha Hele şu din konusu çok karışık bir saha Bazı büyük abiler köşeleri tuttular İrtica diye diye beni de korkuttular İlahiyat adına ekranda iki kaçık Kimlerin kuklaları oldukları apaçık Alim, zalim, karıştı, renkleri seçilmiyor Velisiz kaldı sokak deliden geçilmiyor Henüz daha gündemde ne oruç var ne zekat Ne Kur’an’la tanıştım ne de kıldım bir rekat Edemedim bir türlü şu nefsimi terbiye Ortalıkta ne görse tutturuyor ver, diye Ey Azrail.. Bilirim, gelince beklemezsin Tükenen vadelere saniye eklemezsin Bu satırlar boş geçen bir ömrün hikayesi İbret alanlar için son pişmanlığın sesi Cengiz Numanoğlu |
|
2010 Yılı Sadaka-ı Fıtır Miktarı Din işleri yüksek kurulu 2010 yılı fıtır sadakası miktarını açıkladı. Malumunuz Ramazan ayına sayılı günler kaldı. Bu yüzden bende bu yılki fıtır sadakasının herkesçe bilinmesi için buradan yazıyorum. Fıtır sadakası Ramazan bayramına ulaşan ve temel ihtiyaçlarının dışında belli bir miktar mala sahip olan Müslümanların kendileri ve velayetleri altındaki kişiler için yerine getirmekle yükümlü oldukları mali bir ibadettir. İslamın insanlar arasındaki yardımlaşma ve paylaşma bilincini canlı tutmak için uygun bulduğu mali ibadetlerden biridir fıtır sadakası. Ülkemizde zengin fakir bütün Müslümanların en çok uyguladığı ve sahip çıktığı bir ibadettir fıtır sadakası. Aile reisi tarafından ailede kaç kişi varsa onlar adına ister para ister gıda olarak verilebilir. 2010 yılı fıtır sadakası kişi başına en az 7 lira olarak belirlenmiş Din işleri yüksek kurulu tarafından. Bu 7 lira en alt sınır olup bundan yukarısı insanlarımızın refah seviyesine göre kendileri tayin ederler yani üst sınır yoktur. İsteyen istediği miktarı verir. 03.08.2010 |
|
YAŞAMADIĞIMIZ ÇOCUKLUGUMUZ - 2 Sabah saat altı da uyandım. Kamer’i uyandırmamak için yavaşça aşağıya indim. Tokgöz çoktan kalkmış. Kardaş çaya bakıver dedi ve hayvanlarının yanına gitti. Evsahibi ne derse yapmak lazım. Biraz sonra diğer odada bulunan Görol da kalkmış oda aşağı indi. Çayı demleyip Görol ile etrafı dolaşmaya çıktık. Hemde yılların yarenliğini yapacağız. Bir saat dolaşmışız. Tokgöz’ün evinin yanında geçmişe meraklı bir ev gördük. Eski Döven( buğday veya arpayı saman yapmak için kullanılan iki büyük tahtadan yapılmış altı çakmak taşlarıyla beslenmiş alet) Çocukluğumda bende Döven’e binmiş ve buğday saplarının üstünde saatlerce dönmüştüm. Samanı tanelerinden ayırmak için kullanılan Yaba yıda asılı gördük. Eski saban, eski pulluk ve at arabasıyla birde kağnı arabası da vardı. Yani adam oraya bir müze kurmuş. Evin içine biz girmedik ama daha sonra Kamer arkadaşımız girmiş ve şaşırmış kalmış. Geri döndüğümüz de mükemmel bir sofra bizi bekliyordu. Sabah kahvaltısında her şey vardı ama benim çok sevdiğim bir şey yoktu bende onu Tokgöz den istedim. Yanımda ki arkadaşlar durmur deselerde ben aldırış etmedim. Tokgöz kaymak yağını eritip koymuş bende süt üstü olan kaymağı çok severim çocukluğumun bana hatırası. Süt üstü kaymağıda buldu getirdi Tokgöz. Yıllardır böyle Ceviz ağacının altında süt üstü kaymak yememiştim. Kollestrolü bile düşünmeden yedim. Eşim olsa yedirmez di ama oda yok. Kahvaltıdan sonra Burdur’un Pazar yerinde diğer arkadaşlarla buluşmak için hareket ettik. Oraya vardığımız da Mehmet uyanık, Şükrü Makal bizi bekliyorlarmış. Bekleyen arkadaşlarla beraber yola çıktık. Hedef buluşma yerimiz olan Burdur’a 110 km. uzaklıkta bulunan Gölhisar ilçesinin Böğrüdelik yaylası. Yolda yani Çavdar da yaşayan arkadaşlar bizi Ahmet Yıldıran’ın evinde bekliyorlarmış. Orada arabalardan inip arkadaşlarla küçük bir hasbihal ve tanışma vede çay molası vedik. Diğer yerlerden gelen arkadaşlarda oraya geldiler. Ömer Kazan beni bulunduğum Şükrü nü arabasından indirdi ve kendi arabasına aldı. En iyi arkadaşlarımdan biriside Ömer di. 33 yıl oldu görüşmeyeli. Konuşa konuşa Gölhisar a vardık oradan bu yılın organizatörü İstanbul ve Gölhisar da iş yerleri olan işveren Hüseyin Ünveren arkadaşımızın önderliğinde Kbriya ya oradanda Böğrüdelik yaylasına gittik. Orada diğer arkadaşlarda varmış. Bu yılki buluşmamıza 35 arkadaş katıldı. Bu rakam bana göre çok güzel. İlk defa sayılır geçen yıl yapmışlar ama sınırlı sayıda yapılmış. Bu yıl ise bütün arkadaşlara ulaşılmış ve hepsi davet edilmişler. Bu davete de 35 arkadaş katılmış. Her arkadaşımız ayağa kalkıp kendini tanıttı ve ne işle meşgul olduğunu kaç çocuğu olduğunu kısaca anlattı. Orada bulunan bir arkadaşımın çocuğu biz hayatta böyle toplanamayız dedi. Buda benim hoşuma gitti. Çünkü bizler 90 a yakın ondört yaşında çocuk olarak bir araya geldik. Hepimizin hayalleri değişik değişik idi. Ama arkadaşlarla ayrı düşünsek bile aynı ruhu ortamında bulunduk. Küçük kırgınlıklar hariç hiçbir zaman büyük kavgada bulunmadık. Hepimizde burada olmaktan gurulandık. Herkes tanımadıklarının yüzlerine dakikalarca bakıp onu çıkarmaya çalıştı. Ben ise bazılarını çıkaramadım. Bazılarını da 33 yılda olsa görünce tanıdım. Yemekler yendi herkes yine okul yıllarında olduğu gibi öbek öbek toplanıp konuşmaya daldı. Zaman su gibi geçti. Ayrılık vakti geldi. Herkesle tek tek kucaklaştık. Gelecek yıl Allah sağlık verirse ve nasip ederse Antalya nın Elmalı ilçesinde yaşayan işveren Turan Yener in çiftliğinde buluşacağız. Turan şimdiden kollarını sıvasın. Gelecek yıl belki de bütün arkadaşlar katılacaklar. 02.08.2010 |
|
YAŞAYAMADIĞIMIZ ÇOCUKLUĞUMUZ - 1 Bu yıl ikincisi düzenlenen İzmir İmam Hatip Lisesinde yatılı okuyanlar buluşmasına gitmek için Aydın dan yola çıktım Cuma namazından sonra. Gayem Denizli’de bir gece kalıp oradan gitmek. Bulunduğum yerden gitmek biraz güç. Bu yüzden erken yola çıktım. Mehmet Kamer arkadaşımızla Denizlide buluşacağız. Oda Ödemiş den C.tesi sabah yola çıkacak. Saat dokuz gibi evden ayrılıp Denizli otogara hareket ettim. Saat on bucuk gibi Mehmet geldi. Burdur a gidecek araba saat birde var dediler. Beklemeye tahammülümüz yok o yüzden aktarmalı gitmeye karar verdik. Hemen hareket eden Yeşilova arabasına binip yola çıktık. Mehmet lede 32 yıldır görüşmemiştik. Hem konuşuyoruz hemde hayretle birbirimize bakıyoruz. Mehmet in yüz kısmı değişmemiş. Ama çok büyümüş. Kilosu yerinde saçları onunda beyazlamış. Saat yarım gibi Yeşilova ya vardık. Bir saat orada bekleyip ver elini Burdur. Giderken oralarıda keşfediyoruz bir yandan. Birde acaba arkadaşlar bizi nasıl karşılayacaklar veya biz arkadaşları tanıya bilecekmiyiz diye konuşuyoruz. Saat iki gibi Burdur a indik. Hemen bizi bekleyecek olan Mustafa Tokgöz ü aradık ama yok. Telefon ettik düğüne gitmiş. İlk hayal kırıklığını böylece yaşadık. Mustafa Tokgöz düğüne gittiği için bizi Şükrü Baysal a havale etmiş ne olu ne olmaz diye. Yola çıkanın hali belli olmaz ki. Devlet su işleri müdürü Şükrü geldi ve tanıştık kucaklaştık ve tekrar sarıldık. Bizi hemen evine götürdü. Eşi çok güzel bir sofra hazırlamış öğlen yemeklerimizi yemeden Tokgöz damladı biraz mahcup olarak. Hiç mahçup olacak bir şey yok diyorum içimden ama dışımdanda onu 33 yıldır kızdıramadığımı düşünerek kızdırmak için dürtüyorum. Ben ve Tokgöz okulda çok samimi arkadaştık. Halada onu kendime yakın hissettiğim için çok mutlu oldum. Şükrü Baysal ın evinden çay faslından sonra ayrıldık. Tokgöz ün bahçesine gideceğiz ve orada kalacağız. Çok güzel bir bahçenin içinde iki katlı içerden merdivenli evine geldik. Ceviz ağaçları her yeri kaplamış, kayısı lara hucum ettik Kamer le. Yaşayamadığımız çocukluğu yaşamak istedik. Kayısıdan sonra Armut ve Erik ağaçlarına da saldırdık. Üç dönümlük bahçeyi karış karış diğer bir tabirle ağaçtan ağaca dolaştık. Arada Tokgöz e de bulaşmadan edemiyorum ben Tokgöz e bulaşmayı özlemişim. Ben senle uğraşamayacağım deyip İneklerin yanına gitti. O işleri yapması gerekiyor. Tokgöz buradaki arkadaşların bağlantı noktası olmuş. Tokgöz e bir telefon geldi ve hadi gidiyoruz Mehmet gelmiş dedi. Hemen arabasıyla gidip aldık. Arkadaşımız araştırma görevlisi olmuş ve Burdur gurubuyla devamlı bağlantı kurmuş. Burada askerlik yaptığı için. Sonunda bizleride yani Kameri ve benide hatırladı. Yeniden kucaklaştık. Cevizin altında hatıralardan konuşmaya başladık bu arada bir yandanda mangalı yakmaya çalışıyor Tokgöz. Bir yandanda sen yap diyor bana. Sonunda mangalın başına geçtim oğlu Yasin gelince bıraktım. Mustafa Güleç te geldi. Yemek te ve yemekten sonra dört küçük çocuk olarak konuşmaya başladık ve gece saat ikide yatmaya karar verdik. Yarın uzun bir gün olacak. 30.07.2010 |
|
GATA Bir dostumun GATA da yattığını öğrenince bir yandan üzüldüm dostumun hasta olmasından dolayı. Bir yandan da sevindim bu sayede GATA denilen muazzam hastane ve kışlayı ve askeri akademiyi görecektim. Ankara kalesine çıkınca oradan gördüğüm muazzam külliyeyi yakından görmek bana heyecan verdi. Yola çıkıp da uzaktan bina görününce üzerinde ki yazıyı da okumaya başladım. 112 yaşında yazıyordu. Kurulduğu zaman etrafında hiç yerleşim yeri olmayan her tarafı ormanlarla kaplı bu yer bugün etrafı yerleşim yerleriyle kaplı modern bir yer olmuş. Bugün Cuma olmasından dolayı daha erken çıktım. Oraya varacağım ve Cami bulmam gerekir diye düşündüm. GATA nın bulunduğu yer Etlik denilen yerin aşağı eğlence mahallesiymiş. Cami yi buldum ama daha vakit var diye şöyle bir dolaşayım dedim. Caminin alt tarafından geçen büyük yolu takip atmaya başladım. Yol çok geniş ve ortasında şarıl şarıl sular akan park yapılmış. Çok hoşuma gitti. Kendimi dere kenarında hissettim. Daha sonra dev akvaryumlar geldi. İçine çeşitli balıklar atılmış. İstenince ne kadar güzel yerler yapılıyormuş demekten kendimi alamadım. Gözüme bir levha ilişti. Tuvaletlerimiz parasız diye. Altında da Keçiören belediyesi yazıyor. Bu bedava tuvalet iğlimi çekti. Acaba temiz mi diye şöyle bir baktım. Çok temiz gördüm. Ankara nın göbeğinde bedava tuvalet. Aydın’ın merkezinde ise bir lira tuvalete girmek. Bu yüzden burasını kıskanmadım desem yalan olur. Cuma namazını aşağı eğlence merkez camisin de kıldım. Ben oralara baktım başka cami göremedim demek ki merkez burası ise başka camide vardır diye düşündüm. Çok güzel ve bakımlı bir Camii. Namazdan sonra görüş başlıyor doğru hastaneye gittim. Kimliğimi bırakıp içeri girdim. Çok güzel yerler yapılmış. Ziyaretimi yaptım 2 saat nasıl geçmiş şaşırdım. Güzelliklerin arasında güzel dostun yanında vakti anlayamıyor insan. Çıktığımda öyle bir yağmur yağmaya başladı ki anlatamam. Yarım saat yağmurun hafiflemesini bekleyip dolmuşa atlayıp evin yolunu tuttum. 04.06.2010 |
|
Bataklıkta açan Çiçekler Bugün evden çıkıp Samsun yazan levhayı takip etmeye karar verdim. Bakalım ayaklarım beni nerelere götürecek. Mevla’m neylerse güzel eyler deyip düştüm yollara. İlk olarak Telekom geldi önüme. Telekomun üssü mutlaka çok büyük bir yeri kaplıyor. Yoldaki levhalarda Mamak yazısını okuyunca demek bugün nasibim Mamak mış dedim. Ama ben yola devam ediyorum. Siteler yazan yere varınca sağa giden yola sapmaya karar verdim. Yani Mamak tan vazgeçtim. Yolun solunda asri mezarlık, sağında ise virane olmuş evler. Evlerde sanki karşısında ki mezarlık yatanlar gibi ölü. Evlerde tek tük insanlar görünüyor. Bazı evlerde işaretli. Demek diyorum bu evler yıkılacak. Evlerde ki yaşam olmayınca bana ürküntü geldi. Solda mezarlık sağda ise ölü bir semt. Bu semt Gültepe semtiymiş. Daha ilerlerde Toki evlerini görünce içim hoş oldu. Demek ki insanlarımı bu bataklıktan kurtarmak için çiçek gibi evler yapılmaya başlanmış. Bunu görmek bu ürküntüye değer diye içimden geçiriyorum. Yolun solundan yani mezarlık tarafından yürüyorum. İçim ürperdiği için mezarlık tarafı bana daha güvenilir geldi. Mezarlık desen mükemmel korunuyor. Bir metre taş duvarla örülmüş ve taş duvarın üstü ise iki metreye yakın demirlerle çevrilmiş. Demek ki ölülerimizi dahi canlı insanlardan korumak için kaleler inşa ediyoruz. Eski insanlar canlı insanlardan korunmak için kaleler yapmışlar, bizlerde ölülerimizi korumak için kaleler yapıyoruz. Bu çok acı bir durum. İnsanlık öldü diyenleri haklı çıkaracak bir durum. Bir an önce bu caddeden kurtulmak için adımlarımı daha sık atmaya başladım. Sonunda Plevle caddesine çıktım ve çok şükür ya Rabbi dedim. Bu caddenin bir kısmı Mamak yürüdüğüm kısmıda Altındağ belediyesine aitmiş. Yolları bakımlı, kaldırımlar bakımlı, kaldırımlara ağaçlar dikilmeye başlanmış. Yolun kenarlarında parklar yapılmış. Osmanlı parkı levhası dikkatimi çekti. Şelaleler yapılmış parka ama su verilmemiş. Ankara hastanesinin yanından sağa döndüm çünkü karşıda Ankara kalesini gördüm. Kaleye doğru devam ettim. Meğer benim gördüğüm kalenin arka tarafıymış. Çok dik kalenin arkası demekki bu yüzden buraya yapılmış kale. Bu taraftan kaleye girmek çok güç. Bu güçlüğü fark eden halkımızda bu kenara ev yapamamışlar. Kalenin altında sığındık camisi var. Meğer bu mahallenin adı sığındık mahallesiymiş. Öğlen namazını sığındık camisinde kılıp eve hareket ettim. 30.06.2010 |
|
DENİZLİ DE SÜNNET DÜĞÜNÜ Mayısın 30 da Denizli de sünnet düğününe davet edildim. Aslında ogün Nuh da Yağmur dusına gitmekti amacım ama olmadı. Ankara ya giderken Yağmur dusına uğrayayım diye aklımda geçerken sünnet düğünü çıkınca orada kalmam gerekti. Denizliye bir gün once vardım. Akşam geleceğimi haber alan dostlarla buluştuk düğün evinde. Baktım ki saat gecenin 2 si olmuş. Zamanın nasıl geçtiğini hiç birimiz anlamadık. Vedalaşıp ayrıldık. Yarın düğünde görüşürüz dedik birbirimize. Sünnet düğünü salonda yapılacakmış. Düğün sahipleri ile beraber saat 12 de salona gittik. Düğün sahipleri 2 evletlerıyla beraber salonun kapısında beklemeye başladılar. Bizde hediyelerimizi çocuklara takıp masaya oturduk. Garsonlar hemen yemek getirdiler. Tabildot usülü yemekler. Serviz tabakları ile sunuluyor.. Yemek yemeye başlar başlamaz bir hoca efendide mevlüt okumaaya başladı. Yemek bir yandan yeniyor mevlüt bir yandan okunuyor bir yandanda misafirler geliyor diğer yandan da işini bitiren Allaha ısmarladık deyip ayrılıyor. Yani herşey 3 saatte bitecek. Bizim yaşadığımız Çine de ise sünnet düğünleri ya birgün yada iki gün sürüyor. Yemekten sonar yemek yenmeyeb masalara geçtik. Yemeği yiyen dostlar, tanıdıklar etrafımıza toplandılar. Mevlüt bittikten sonar yine muhapbete başladık. Birde baktık düğün bitmiş. Yani saat 3 olmuş. Düğün sahipleri ile eve gelip onlara veda ettik. Saat beşte Denizliden ayrılıp yine yola düştük. Ben hemen dayı oğlum Ahmet Keskin I aradım. Nuhdayım dedi. İyi o zaman bende geliyorum dedim. Saat 8 gibi Nuha girdim. Hemen Yaşar Karaköse yi aradım O yağmur duasına gelmişti. Oda ben şu anda Sultanhisarına vardım dedi. Yani görüşemedim. Dayı oğlunun evinide bu sefer görmüş oldum. Çok güzel bi rev yaptırmış. Allah gönendirsin. Teras ta akşam yemeğini yiyip Mevlüt Varol abimin evine gittik. Orada da 3-5 kişi herzaman olur. Onlarla da görüşüp eve geri geldik. Yani bir gece Nuh havasını soluyarak yattım. Sabah erkenden yola çıktım. İscehisar a varırken Halil ibrahim Baykara yı göreyim dedim. Benzinliğe uğradım ama Baykara henüz gelmemiş. Selem bırakıp Ankaraya hareket ettim. Baykara da bana borçlandı bu sebepden dolayı. 28.06.2010 |
|
Afyon Ulu Camii 23 Nisan Cuma günü sabah Ankara dan hareket ettik ailece. Balıkesir de yaşayan bir dostumla Afyon da buluşup piknik yapmaya karar vermiştik. Bu yüzden yola çıktık. Saat 11 gibi Afyon’a vasıl olduk. Buluşup hep beraber Ulu camii gezdik. Ulu camii, 1272-1277 yılları arasında Sahipata Hasan bey tarafından yaptırılmış. Ulu Camii Afyon’un en eski yerleşim yerlerinden Hıdırlık tepesi ile kale altına inşa edilmiş Afyon’un en büyük camisiymiş. Yapı kırk ahşap direk üstüne oturtulmuş olmasından dolayı Kırk Direkli Camii olarak da anılmaktaymış. Selçuklu döneminin eşsiz örneklerinden biri bana göre de günümüz dede eşsiz bir eser. Caminin aşağısın da bulunan eski evler de yeni yeni tamir edilmeye başlamış. Geleceğin en güzel yeri olmaya aday bir yer olacak. Geziden sonra Hıdırlık tepesin de bulunan piknik alanına gittik. Arabam da hazır bekleyen mangalı alıp çok güzel bir mangal keyfi yaptık. Hem mangal keyfi hem Afyon’u kuşbakışı seyretmek çok güzel oluyor. Telefona sarılıp Afyon da yaşayan birkaç dostumu aradım ve onları davet ettim. Davet dışarıda yaşayandan geldiği için şaşırdılar ve gelmediler. Afyon’a gidenlere tavsiyem Hıdırlık ta mangal keyfi yapmaları. 18.05.2010 |
|
Kurban Alırken Kurban alırken şunlara dikkat edelim. Büyük baş kurban alacaksak mutlaka 2 yaşını doldurmasına dikkat edelim. Anlıyorsak kendimiz dişine bakalım anlamıyorsak bilen birine baktıralım. Satıcının 2 yaşında demesine aldırmadan bu işlemi yapalım. Küçük baş yani keçi veya koyun alacaksak bir yaşını doldurmuş veya anasının boyu kadar olması şarttır. Bazı yerlerde kurbanlık hayvan alırken satıcı; hayvanı kesip et haline getirdikten sonra kilosunu şu fiyattan veriyorum. Sen hayvanı seç bayramda gelirsin eti kaç kilo gelirse parasını verirsin diyormuş. Bu şekilde alışveriş haramdır. Buna dikkat edelim. Kurbanı veresiye veya kredi kartıyla almak caizdir. Kurban rayiçten çok pahalıysa, rayice uygun bulunamazsa kurban alıp kesmek gerekmez. Kurban alan niyetini değiştirip akika veya adak olarak kesebilir |
|
KURBANLIK TELAŞI Kurban yaklaştı ve tatlı bir telaş da başladı. Bugün Kurban pazarına gittim. Şöyle bir Pazar araştırayım uygun dek gelirse kurbanlık alayım diye. Kurban fiyatları baya uçuk geldi bana. Kurban pazarında 2 de kadın gördüm. Ellerinde plastik kovalar ile dolaşıyorlardı. Şaşırdım kaldım. Bu güne kadar hiç dek gelmemiştim. Biraz düşününce acaba dedim bunların burada ineklerimi varda onları sağmaya mı geldiler diye. Dolaşırken gözüm de onlarda. Biraz sonra bir inek sahibi kadının yanına yanaştı ve ineğini sağmasını söyledi. İşte o zaman tamamiyle anladım bu kadınların burada ne işi olduğunu. Pazara gelen sütlü hayvanları sağmak için burada bulunuyorlar. Süt onların oluyor bunun karşılığında da inekleri sağıyorlar. Ekmeklerini süt sağmaktan çıkarıyorlar. Çalışmak isteyen herkes kendine göre bir iş buluyor demekki. Kurban alamadım. Daha 25 gün var nasıl olsa Allah koymuştur bir yoluna. Bugün olmazsa yarın olur. Biliyorum ki her kurban kesecek olanlarda da aynı telaş var. Bugünlerde herkesin ağzından kurban lafı çıkıyor zaten. Alanlar rahatladılar benim gibi almayanlarda araştırmaya devam ediyor. |
|
Kurbanlık hayvanın vasıfları Hangi hayvanlardan kurban olur, vasıfları nelerdir? 1- Davar, sığır ve deveden kurban olur. Başka hayvanlardan kurban olmaz. Davar denince koyun ve keçi; sığır denince inek, boğa, manda, dana, düve ve tosun anlaşılır. 2- Dişi hayvan da, erkek hayvan da kurban edilebilir. Koyunun erkeği ve beyazı siyahından çok olanı, keçinin dişisi daha sevabdır. Kıymetleri eşitse, koyun kesmek, sığır kesmekten daha sevabdır. 3- Yünü kırkılmış koyunu kurban etmek ve kurban için almak mekruhtur. 4- Davarın 1, sığırın 2, devenin 5 yaşını geçmesi gerekir. 6 ayı geçen kuzu, iriyse kurban edilebilir. 5- Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan, bir ayağı kesik veya ölmek üzere olan hasta hayvan kurban olmaz. 6- Geyik gibi eti yenen vahşi hayvandan kurban olmaz. Yabani öküz [buffalo], yabani deve [lama] ve yabani koyundan da kurban olmaz. Melezse, mesela yabani bir koçla, evcil bir koyundan meydana gelen yavru kurban edilir. Tersi, yani bir erkek keçi [teke], bir geyikle çiftleşse, meydana gelen yavru, kurban edilmez; çünkü hükümde anneye itibar edilir. Annesi evcilse, yavrusu kurban edilebilir. 7- Husyeleri küçük, gebe, tüyü dökülmüş hayvanı kurban etmek mekruhtur. 8- Burnu veya dili kesik yahut ekserisi yok olan hayvan kurban olmaz. 9- Davarda bir, sığırda iki meme kesik olsa kurban olmaz; ama yavrusunu emzirebiliyorsa olur. 10- İki kulağı kesik, biri kökten kesik, kuyruğu kesik; bir veya iki kulağı olmayan, kurban olmaz. 11- Diz kapakları gibi bir yeri kemik başına kadar kırılan hayvan kurban olmaz. Kurban olmaya mani olmayan kusurlar: 1- Boynuzu kırık veya boynuzsuz olan, kurban olur. 2- Kulakta ekserisi kesilip ayrılmasa, asılı kalsa kerahetle caizdir. Yarıdan azı kesik olsa, kurban olur. Kulağı enine veya boyuna yarık olsa, kurban olur. Kulağın yırtık olması tenzihen mekruhtur. Burnunun hükmü de kulak gibidir. Uyuz, burulmuş olanı kurban etmek caizdir. 3- Kulağı, kuyruğu küçük olarak doğan, kurban olur. Kuyruğu kesik değilse merinos kurban olur. 4- Hünsa [çift cinsiyetli] olanı kurban etmemeli. 5- Yayılmasına mani olmayacak kadar deli olup, sürüsünden ayrılmayan hayvan, kurban olur. 6- Bir gözünde görmeye mani olmayan perde bulunan hayvanı kurban etmek caizdir. 7- Kurbanlık, kesilme yerine getirilirken, tepinir ve bir ayağı kırılır; sonra kesilirse, caiz olur. 8- Dişlerinin ekserisi varsa, mekruh olmakla beraber caizdir. 02.11.2009 |
|
Nerden Nereye Bir dostumun canından çok sevdiği biricik oğlu geçen hafta hastalandı. Yıllardır hep tartıştığım arkadaşımın gözünden sakındığı oğlu hastalandı. Elbette çok hem de çok üzüldüm. Çocuk eğitimi konusunda tartışırdık dostumla. Ben ona yanlış yolda olduğunu söylerdim hep dostum ve eşi de hep bana karşı gelirlerdi. Çok zor bulduk ve çok zor büyüttük Sadettin abi derlerdi. Bende herkesin çocuğu kendine göre çok kıymetlidir ve herkes evladını gözünden sakınır lakin yanlışlıklar bir gün gelir en çok sizin canınızı acıtır derdim. Ama dinletemezdim. Çocuklarını çok serbest yetiştirmeye gayret gösterirler çok büyük suç işlese görmemezlikten gelirler, arada suç bile olmayacak bir olaydan dolayı da parlarlardı. Dostumun oğlu arkadaşıyla telefonunu birkaç günlüğüne değiştirmiş. Herkes bunu yapar. Eve geldiğinde dostum ne zamandır seni arıyorum telefonun nerde diye bağırıyor. Çocukta telefonu değiştirdiğini söylüyor. Baba buna kızarak çocuğa nasihate başlıyor. Çocuk ise aldırış etmiyor ve bir ikide ters cevap verince baba bir tokat atıyor. İşte o tokattan sonra iş karışıyor. Çocuk kendini kaybediyor eline geçirdiği bir bıçakla küçük kardeşini rehin alıyor. Kardeşinin boynuna dayıyor bıçağı ve herkese meydan okuyor. Çocukla daha sonra konuştuğumda tokattan sonrasını hiç hatırlamadığı söyledi. İnşallah tedavi olmaya başladığı bu hastalıktan kurtulur. Aman dikkat edelim çocuklarımızı güzel eğitelim. Hayata onları iyi bir şekilde hazırlamaya çalışalım. 06.09.2009 |
|
KUR’ANI KERİMİ ÖĞRENMENİN SEVABI Bundan önceki yazımda okulların tatil olmasını fırsat bilerek çocuklarımızı camilere göndermenizi ve onların İslamı öğrenmelerini yazmıştım. Kur’anı Kerimi öğretmenin, okumanın sevabı anlatılmayacak kadar çoktur. Hatta bunun sevabı dedelerine, çocuklarına ve torunlarına yani yedi sülalesine ulaşır. Bununla ilgili sevgili peygamberimiz buyurdu ki; Ümmetimin en hayırlısı, Kuranı kerimi öğrenen ve öğretendir. Hoca çocuğa besmele okur, çocukta söyleyince, Allahü teala çocuğun anasının, babasının ve hocasının cehenneme girmemesi için senet yazdırır. Ümmetimin yaptığı ibadetlerin en kıymetlisi Kuranı Kerimi Mushafa bakarak okumaktır. Kuranı Kerim okunan evden arşa kadar nur yükselir. |
|
Mustafa Kemal’in 21 Nisan 1920 tarihli tamimi
Mustafa Kemal 21 Nisan 1920 tarihinde çok acele kaydiyle kolordulara, bakanlıklara, sancaklara, Müdafa-i Hukuk merkezlerine, belediye başkanlıklarına bu tamimle bildiride bulunmuşlar. 1- Allahın lütfuyla Nisan’ın 23’ü Cuma günü Cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır. 2- Vatanın İstiklâl’i, yüce hilafet ve saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü Cuma’ya rastlatmakla günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün milletvekilleriyle Hacı Bayram Veli Camiinde Cuma namazı kılınacak. Kur’anın ve namazın nurlarından feyiz alınacaktır. Namazdan sonra sakal-ı şerif ve sancak-ı şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir. Meclis’e girmeden bir dua okunacak, kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde camii şeriften başlayarak Meclis binasına kadar kolordu Komutanlığı askeri birliklerine özel tören düzeni alınacaktır. 3- Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bugünden başlayarak vilayet merkezinde vali beyefendi hazretlerinin düzenleyeceği şekilde hatim indirilecek. Hatm-i şerifin son kısımları uğur getirsin diye Cuma namazından sonra Meclisin toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır. 4- Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bugünden itibaren aynı şekilde hatm-i şerifler indirilmesine ve Buhari-i şerif okunmasına başlanıldı. Bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millet Meclisi’nin önemini ve kutsallığını, milletin hiçbir ferdinin kendi vekillerinden meydana gelmiş olan Büyük Millet Meclisinin vereceği kararları yapmaya mecbur oldu. 5- Bu tebliğ hemen yayınlanacak, her tarafa ulaşması süratle sağlanacaktır. Ayrıca büyük levhalar halinde de her tarafa asılacak ve mümkün olduğu yerlerde baskıyla çoğaltılacak parasız dağıtılacaktır. Yüce Allah’tan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur. Heyet-i Temsiliye namına Mustafa Kemal. Bu tamim Atatürk’ün inancı konusunda farklı yorum getirenlere güzel bir cevap teşkil etmektedir. 13.04.2009 |
|
Basın toplantısı BURADAN TÜRK MİLLETİNE SESLENİYORUM Gelin, Anayasamızda şekillenen temel ilkelere demokratik düzen içinde sahip çıkalım. Gelin, iş işten geçmeden milli dokunun bozulmasına engel olalım. Gelin, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağımıza dair sözümüzü tutalım. Gelin, yozlaşmaya hep beraber son verelim. Gelin, ahlaki ve milli çöküntüye dur diyelim. Gelin, 5-10 torba kömüre benliğimizi satmayalım. Gelin, 20 liralık gıdaya geleceğimizi ipotek etmeyelim. Gelin, Yalan ve namussuzluğa bizi alet edenlere gebe kalmayalım. Gelin, Çocuklarımıza yaşanacak bir ülke bırakmak içinde elbirliği içinde olalım. Gelin, bize emanet olan çocuklarımızın vatanına hep beraber sahip çıkalım. Gelin, Milli birliğin nasıl savunulacağını herkese gösterelim. Gelin, Birlik ve beraberlik ruhunun nasıl korunacağını dost ve düşman herkese gösterelim. Gelin, Vatanımızı teslim almak isteyenlerin sinsice planlarını hep beraber bozalım. Gelin, Ağır geçim sıkıntısı ve gündelik gailelerle felaketin farkına varamamış milletimizi uyandıralım. Gelin, el uzatılmamış millet evlatlarına hep beraber el uzatalım. Gelin, herkese kardeşlik götürelim. Gelin, herkese sevgi götürelim. Gelin, herkese saygımızı sunalım. Sadettin Kenkaya MHP Çine Belediye Meclis adayı |
|
Oğlan tarafının da şartı var!.. Bir dost meclisinde bir dost başından geçeni anlattı. Benim ilgimi çekti bu yüzden sizlerle paylaşmak istedim. İnşallah sizlerinde hoşuna gider. Onun ağzından yazıyorum. Tek bir oğlum var. Allahü Teala başka evlat vermedi. Çok şükür onaada hamd ediyoruz. Olmayanlarada sabırlar diliyoruz. Aman ha siz siz olun hayırlısını isteyin. Herkes gibi bende istedim evladımın okumasını. Ama malesef o kadar üstüne olmamıza rağmen olmadı. Lise ikiden sonra okulu yarım bıraktı oğlum. Bizde tek olduğu için fazla üstelemedik. Bilgisayar kursuna gitti ve çok başarılı oldu. Demek içinden gelmeyince birşey olmuyor. Şimdi büyük bir şirkette bilgisayar operatörü olarak çalışıyor. Çok şükür iyi de maaş alıyor. Bu arada Allaha şükür oturacak kadar bir de evimiz var. Beyim de Toprak Mahsulleri Ofisinden emekli. Çok şükür kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyoruz... Yaşadığımız olay iki yıl önceydi. Gülşen isminde bir tanıdığım komşuma demiştim ki: “Filan kimsenin kızının bir fikrini arasan... Acaba oğlumuza kızlarını düşünürler mi?” Sağ olsun beni kırmadı. Bir gün benden habersiz gibi kızın annesine gitmiş: “Sizin kızı Ayşe Teyze’nin oğluna münasip görmez misiniz?” diye söylemiş. Aldığı cevap enteresan: “Yok” demiş, “En azından bir evi, bir arabası olmalı. Bir de üniversiteli...” En çoğundan ne kadar olurdu bilemiyoruz. Tabii kadın bana durumu anlattı. Ben bu durumdan oğluma bahsetmemiştim. Fakat bir gece dedim ki: “Gülşen Teyzen bir ahbabın kızına bizlerden söz etmiş, böyle böyle demişler.” Hayret! Daha önce böyle şeyler duyardım ama inanmazdım. Meğer insanın başına bu türlü işler gelince inanıyor. İnanılır gibi değil. Aileler evlendirecekleri kızları ya da oğulları için nasıl da ahlâktan, edepten güzel huydan önce bu tür istekleri öne sürüp, böyle şeyler konuşabiliyorlar? Oğlum bana dedi ki: -Üzülme anam, herkesin bir şartı oluyor. Asıl benim şartım var. Alacağım kızın hem arabası olacak hem de bir dairesi. Sen Gülşen Teyzeye söyle, benim şartlarımdan bahsetsinler, bakalım o zaman ne diyecekler? Gülşen Hanım bunu kız tarafına bahsettiğinde kızın annesi gözlerini öyle bir açmış ki, şaşırmış. Kızına dönerek “Gördün mü? Senin şartların varsa oğlanların da var” demiş. Bu konu öylece kapanmış... Aradan bir iki ay geçtikten sonra kızın annesi Gülşen Hanıma mevzuyu açmış ve bizim oğlandan söz etmiş: -İyi insanlar, sen bizim söylediklerimize bakma, laf gelişi söyledik. Babası “eğer isterlerse veririm” diyor. Haberi oğluma iletince, oğlum ayak diretti. “Hayır, olmaz. Allahın izniyle ben istediğim gibi bir kız alacağım, herkes gönlüne göre bulsun” dedi. Çok sürmedi. Balıkesir’in şirin bir kasabasında oturan kız kardeşim, hayırlı bir haber getirdi. -Abla bizim komşular Almanya’dan dönüş yaptılar. Liseyi bitirmiş bir kızları, iki de oğulları var ama oğlanlar henüz küçük. Almanya’dan gelirken babası kıza bir de araba getirmiş. Mudanya’dan da üç çocuğuna birer yazlık almış. Diyorlar ki, “Dürüst bir genç bulursak, kızımızı evlendireceğiz.” Bizim çocuk hemen devreye giriyor. Balıkesir’in bu şirin kasabasında oturan kızı görmeye gittik. Her iki aile de birbirimizi sevdik. Söz alıp geldik. Üç ay içinde de kendimize uygun düğün yaptık... İki senedir oğlum çok mesut bir hayat sürüyor. Bu arada bir de kız torunumuz oldu, tatlı mı tatlı... Allahü teâlâ herkese hayırlısını nasip etsin. Şimdi oğlum diyor ki: “Anne inanın ne zenginlikte gözüm var, ne hanımın arabasında ya da dairesinde... Yalnızca böyle düşünenlere inat olsun diye böyle bir kız aradım. Allahü teala da muradımı verdi.” Darısı muradı hayır olan gençlere... 26.02.2009 |
|
AİLE SEVGİSİ Hazreti Ebubekir birgün Peygamberimizin yanına girmek için izin istedi. İçeri girerken Peygamber Efendimizin eşi Hz. Ayşe’nin yükselen sesini duydu. İçeri girince kızı Hz. Ayşe’yi yakalayıp bir daha seni Peygambere bağırdığını duymayayım yoksa seni döverim diyerek elini kaldırdı. Peygamber Efendimiz hemen ona engel oldu. Hz. Ebubekir öfke içinde oradan ayrıldı. O dışarı çıkarken Peygamberimiz eşine Babanın elinden seni nasıl kurtardığımı gördünmü diye takıldı. Yani havayı yumuşatmaya çalıştı. Sevgili Peygamberimizin aile hayatından bir kesiti yansıtan bu bilgi, Onun eşlerine nasıl davrandığı hakkında bilgi verirken aynı zamanda ağır başlı ve yumuşak karakterine de işaret etmektedir. Burada her ailede olabilecek bir tartışma veya Hz. Ayşe’nin bir itirazı veya şikayeti söz konusudur. İslami kaynaklar Peygamber Efendimizin hayatıyla ilgili bütün bilgileri en ince detayına kadar verdikleri hal de, Hz. Peygamberin eşlerine karşı şiddet uygulamak bir yana en küçük bir hakaret veya kırıcı bir sözünden bahsetmemişlerdir. Buda ancak bir Peygamberin her konuda olduğu gibi bu konuda da insanlara örnek olmasıyla açıklanabilecek bir husustur. Buradan hareketle ülkemizde görülen ailevi huzursuzlukların önemli bir kısmında eşlerin anne-babalarının evli çocuklarına müdahale etmeleri veya onları yönlendirmede bulunmaları gelmektedir. Örneğin bir annenin evli kızı veya oğluna şunu benim dediğim gibi yapmazsan sana hakkımı helal etmem gibi manevi baskı yapması en çok görülendir. Bu baskı evladın bir harama, bir günaha veya bir yanlışına değil, beklide onların meşru isteklerinden dolayıdır. Buna da örnek şudur. Eşini anne-babasına göndermeyeceksin veya eşini dışarı çıkarmayacaksın gibi telkinler gayri meşrudur. Her iki taraf ada büyük zararlar verir. Bunları söyleyenlerde büyük günah işlemiş olurlar. Böyle yapan anne-babaların haklarını helal etmelerinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü nane-babanın isteği de olsa, hiç kimsenin yanlışa ve günaha boyun eğmesi doğru değildir. Dinimize göre böyle bir durumla karşılaşan evlat vebali anne-babasına yüklemekle sorumluluktan kurtulamaz. Bazı anne ve babalar çocuklarının büyüdüklerini fark etmemekte ve onları her zaman kendilerine muhtaç görmekteler. Bu muhtaçlık veya bağımlılık anne-babaya gösterilen sevgi, saygı ve bağlılık ve hizmetten farklıdır. Muhtaç olmak veya bağımlı olmak insanın kişiliğinin gelişmesini engeller. Hayatta kendi ayakları üzerinde durarak başarıya ulaşmasını zorlaştırır. 10.02.2009 |
|
hayata dair... Bana yöneltilmiş bir eleştiriyi bilinçli olarak ilk kabul edişim, yıllar önce eşimin bana, “Bazen çok fazla konuşuyorsun” demesiyle olmuştu... Bunu kabul etmeden önce bir an ciddi olarak kırıldığımı hatırlıyorum... Ama ona şöyle karşılık verdim: “-Haklısın; bazen gerçekten çok konuşuyorum...” ..Ve o anda hayatımı değiştirecek bir şey keşfettim... Onun eleştirisini kabul ederken, haklı olduğunu görebilmiştim... Gerçekten de çoğu zaman fazla konuşuyordum... Daha da güzeli, benim hiç savunmaya geçmeyişim, eşimin de daha rahatlamasını sağlamıştı... Birkaç dakika sonra bana, “Biliyor musun, seninle konuşmak çok rahat oluyor” dedi. Eğer ben onun gözlemine kızıp ters çıksaydım, bana bunu söyleyeceğini hiç sanmıyorum... O gün öğrendiğim şey şuydu: Eleştiriye tepki göstermek, eleştirinin kendisini hiç mi hiç yok etmiyor... Tersine, olumsuz tepkiler gösterince sizi eleştiren kişi yaptığı değerlendirmede haklı olduğuna inanıyor... Bu stratejiyi bir deneyin... Size arada bir yöneltilen eleştirileri kabul etmenin kazancı bedelinden yüksektir... (...Dr.Charles Lever) 28.01.2008 |
|
Özüne Dönmek İnsanlar fakir olabilir, aç olabilir ve kendilerini çaresiz hissedebilirler. Ama haysiyet bütün bu zor şartlarda bir insanlık erdemi olarak insanların tutunacağı tek daldır. Bu insanlık erdemi de olmazsa işte o insanlardan korkmak lazım. O insandan her şey beklenir. Krizi bahane ederek işçisine zulüm yapar, parasızlığı bahane ederek aile fertlerine zulüm yapar. İşte şu zamanda aynı şeyler oluyor. Elinde imkanı olan patronlar işçisine zulüm yapıyor, ailelerde can çekişiyor. Aç kurtlar misali insanlık erdemini kaybedip insanlarda etrafa saldırmaya başlıyor. Ama insanlar bunu yapmamalı. Bedava diye dağıtılan yardıma aç kurtlar gibi saldıran, ucuz diye mağazalarda birbirini ezen oradaki eşyaları yağmalayan yığınları gördükten sonra nasıl ‘ Yüce Türk Milleti’ diye cümleler kurabiliriz. Ben Türküm tarihimle gurur duyuyorum, Ama bunları gördükten sonra bugünümle nasıl guru duyarım. İçinizden bazılarını duyuyorum sanki şöyle derken. ‘Bizi içten ve dıştan yıktılar’ Yıkılmış olmak , ezilmiş olmak, haksızlığa uğramak bizlerin talancı olmasına veya insanlık erdemlerimizi kaybetmemize gerekçe olamaz olmamalıda. İnşallah insanlık erdemlerimize biran önce sahip çıkarız. Yoksa işimiz çok zor. 24.01.2009 |
|
Babacığım; -Her sabah daha hava aydınlanmadan kalktığın ve biz sıcacık yataklarımızda uyurken işe gittiğin için sana teşekkür ederim... -İhtiyaç duyduğumda bana sarıldığın için sana teşekkür ederim. -Katıldığım bütün etkinliklere geldiğin ve öteki çocukların babaları gibi beni utandıracak şeyler yapmadığın için sana teşekkür ederim. -Annemi bütün kalbinle sevdiğin için sana teşekkür ederim. -Korktuğum zamanlarda beni tren istasyonundan aldığın için sana teşekkür ederim. -İlk arabamı almama yardım ettiğin için teşekkür ederim. -Birinci sınıfta kâğıttan yaptığım o çirkin kravatı taktığın için sana teşekkür ederim. -Benim için dua ettiğin için sana teşekkür ederim. -”Lütfen” ya da “Teşekkür ederim” demenin hiçbir zaman yersiz olmadığını bana öğrettiğin için sana teşekkür ederim. -Benden daha şanssız olanlara karşı cömert davranmayı bana öğrettiğin için sana teşekkür ederim. -Kahramanım olduğun için sana teşekkür ederim. (...James Rukay) 23.01.2009 |
|
Günaydın. Günaydın sevgili
umut... Günaydın, sevgili özleyişler ve sevgili yürek çırpıntıları...
Ve; SEN!.. Günaydın. Günaydın; can kandıran yağmurlar... Günaydın; göz
doyuran yeşiller... Günaydııın; nisan tomurcukları... Günaydın; gün...
Günaydın; gül... Gün aydın; gülümsemeler... Gül aydın!.. Yağmurlar başladı, biliyor musunuz? Zindelik veren, enerji veren yağmurlar... Yağmurlar “yağıyor”; biz altında dolaşsak daa, dolaşmasak da... Hatta yağmurluk giysek, bere taksak, üstümüze şemsiye açsak daa, açmasak da!.. Yağmurlar ya-ğı-yor!.. Nerdeyiz?... Yağmurun altında el ele yürüsek, Yağmurun altında yağmur damlalarıyla göz göze gelsek, Yağmurun altında seni seviyorum desek, Yağmur damlalarının toprağı kapladığı gibi bizlerin sevgiside bütün insanlığı kaplasa ne kadar güzel olurdu. 22.01.2009 |
|
İnsanoğlu çok gariptir... ... “Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler; Ne var ki çocukluklarını özlerler... ... Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler; Ama sağlıklarını geri almak için para öderler... ... Yarından endişe ederken bugünü unuturlar; Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar... ... Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar; Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler... (...Eflatun) 21.01.2009 |
|
BİR GEZİ BİR ANI Daha önceden Çine’nin kasabası olan ama siyasilerin ilçe yaptığı Karpuzlu’da bulunan bir dostumu ziyarete gittim. Akşam oraya geldiğimi duyan diğer dostlarımda geldiler ve güzel bir akşam geçirdik. Ev iki katlı, katı birbirinden ayıran ise tahtalar. Gece illaki burada kalın dediler. Ne kadar olmaz desekte illaki kalınacak. Dostumun baba ve annesi alttaki odada kalıyorlar. Bizlerde yukarı çıktık. Daha muhabbet yapacağız. Gece çayı yeniden demlendi bizde yere oturup muhabbet etmeye çayın yanında gelenleri yemeğe başladık. Benim doğduğum yerde yapılan ferfene aklıma düştü ki çayın yanında bir şeyler istedim. Her şey o kadar güzel ki bizlerin kahkahaları gece vakti çınlıyor. Muhakkak ki aşağıda yatan ihtiyarlar uyuyamamıştır. Biraz yavaş konuşalım deyip sessiz olmaya çalıştık. Tam o sırada bir kahkaha daha patlattım ben ve yanımda bulunan su dolu sürahiyi devirdim. Su tahtaların arasından aşağı gitmeye başladı. Aşağıda bulunan dostumun babası hanımına, hanım kalk bak çocuklar gülecez diye tuvalete gidememişler oldukları yere etmeye başladılar demesiyle bizler yeniden koptuk. Aşağı inen dostum gidip su döküldüğünü izah etti ve bu yüzdende hemen yatmaya karar verdik. Hem utandık hem üzüldük. Ama olan olmuştu elimizden bir şey gelmezdi. 20.01.2008 |
|
“Babana bir şey diyor musun?” Geçtiğimiz Kurban Bayramı gibi bir bayram yaklaşmıştı. Bayrama bir hafta vardı. İzmir de oturmakta olan babama bayram harçlığı gönderecektim. Ama sabit gelirli insanlarız biz. Ne kadar göndereceğim, nasıl göndereceğim? Artık hemen her gün aklımda bu konu vardı. “Babama para göndersem ama nasıl?” Çünkü benim cebimde de pek harçlık kalmayacak... Üstelik Kurban Bayramı yaklaşıyor. Kurban kesme durumum da var. İçimdeki bir ses cevap veriyor bana: -Senin kurban kesme isteğin var da babanın yok mu? Haklıydı o ses. Yani ya babama para gönderecektim o kurban kesecekti, ya da göndermeyip ben kesecektim. Bu karışık duygular içindeyken bir imtihan gibi gelip karşıma dikiliverdi bir arkadaş: -İzmir'e gidiyorum. Babana da uğrarım. Diyecek bir şeyin var mı? Çaresizlik düğüm düğüm diziliyor boğazıma. “Şey bir miktar para göndereceğim” diyebilsem sözümü yiyemeyip mutlaka para veririm. Ama yutkunuyorum vefasız bir biçimde: -Hiç... Selam söyle... Arkadaş ne bilir benim içimde kaynayan duyguları. Vedalaşıyoruz ve gidiyor. Ardından bin pişmanlık... “Tüh, keşke bir yüz- iki yüz lira olsun gönderebilseydim. Ne olurdu yani?..” Sen pişman olursun da ikinci bir fırsat gelmez mi ayağına. Gelir elbette. Yine iki gün sonra bir arkadaşla karşılaşıyorum. Bayram öncesi olduğundan memlekete giden gidene... O yıllar öyleydi. Bayramlarda tatile gitmek sonradan moda oldu. Soruyor ikinci kişi de: -Babana bir diyeceğin var mı? Ah dilim dönse de para göndereceğimi söylesem. Dilim cebime hâkim olacakken, cebim dilime hâkim oluyor. Susuyorum: “Selam söyle” diyorum boynumu bükerek. Arkadaşımın ardından gözlerim dolu dolu oluyor. Mırıldanıyorum: “Ah babacığım, sen bizi ne hallerde büyüttün besledin adam ettin. Hatta bu yaşta bile, ne zaman para lazım desem belki de borç bulup yine gönderirdin istediğimi. Ama ben sana gönderecek bir yüz lirayı elim varıp da cebimden çıkartamıyorum. Aaah ah!” Pişmanlığım gün geçtikçe, bayram yaklaştıkça artıyor. Ve nihayet üçüncü ve son imtihan çıkıyor karşıma. Üçüncü bir tanıdık, gülümsüyor her şeyden habersiz: -İzmir' gidiyorum, babana bir şey diyor musun? Ellerim titriyor. Çıkartsam mı çıkartmasam mı parayı? Hadi aslanım ha gayret. Maalesef, maalesef... Ellerim kurşun gibi ağırlaşıyor. İnmiyor cebime. Yutkunarak son fırsatı da kaçırıyorum: -Selam söyle ellerinden öperim. Tamam artık... Yarın bayram. Bir daha bu şekilde kimse gelmez ayağıma. Ah babacığım bu bayram kurban kesemeyeceksin sen. Affet beni... Biz evlatlar hep böyleyiz işte. Üzgün bir halde geliyorum eve. Bayram günü çocuklar gözümün içine bakıyor benim. Çünkü ben de bir babayım. Ben mutlu olursam onlar da mutlu olacaklar. Her şeyi bir kenara bırakıp mutlu olmaya, en azından mutlu gözükmeye çalışıyorum. Ertesi gün kurban kesiyoruz. Çocuklarla kendi çapımızda bayram yapıyoruz. Gel gelelim benim cebimde sınırlı olan para bayramın dördüncü gününde suyunu çekiyor. Hatta o zaman diyorum ki: “Bir de babama para gönderseymişim iyice açıkta kalacakmışım.” Bayramdan sonraki ilk gündü galiba. Yine de izinliyiz. Evde otururken kızım elinde 100 dolarla geliyor karşıma. Gözlerinin içi gülüyor. Acaba bayram harçlığı mı? “Baba bak ne buldum? Kitapların arasındaymış. Yaşasın!” Kızımın verdiği parayı alırken düşünüyorum. “Bu parayı oraya ne zaman koymuşum?” diye. Hatırlıyorum. Evet. O parayı yine bir gün babam vermişti de “lazım olursa” diye o kitabın arasına ben bırakmıştım. Nasıl da unutmuşum? Gözlerimden yuvarlanan iki damla yaşı çocuklarımdan saklamaya çalışırken bir daha kahroluyorum. “Ben ki sana elim varıp da bir yüz lira gönderemedim babacığım. Ama sen yine imdadıma yetiştin işte.” Bu duyguyu anlatmaya kelimeler yetmiyor. O para bana öyle bir mesaj oldu, beni öyle bir kahretti ki aradan yıllar geçtiği halde hâlâ unutamam. Bu bana ders oluyor ve her bayram mutlaka babamın yanına gitmeye çalışıyorum. Şimdi babam rahmetli olduğu halde yine gidiyorum. Başında ellerimi açıp dua ediyorum. 19.01.2008 |
|
SEVMEK BUMU? Televizyonda liseli gençliğin bilimden hayattan ve öğrencilikten çok aşna vişne olaylarını canlandıran dizilerini izlerken lise çağlarım aklıma düştü. Lisedeki sınıf arkadaşım Selahattin gözlerimde canlandı. Hiç unutmuyorum o duygu ve kabadayı hallerini. Seviyorum o kızı oğlum seviyorum hem de ölesiye seviyorum, onsuz hayatı düşünemiyorum anlayacağın onsuz yapamıyorum diyordu Selahattin. Ben ise onun okuldaki canciğer arkadaşıydım. Henüz lise birinci sınıftaydık. Aynı sırada oturuyorduk. her şeyimizi paylaşıyorduk. Cebinde kelebek denen bir bıçak taşıyordu. Hemen hemen her gün yalvarıyordum; Madem sen seviyorsun, sen aşık adamsın, neden bıçak taşıyorsun? Yeliz’e laf atan varmış. Ona göstereceğim… Ne diyorsun aslanım sen? Kafayımı üşüttün? Bir kız yüüznden hayatını nasıl tehlikeye atarsın. Sana ne be… Ben senin arkadaşınım… Git işine be…. Benim işim sensin… Arkadaşsan arkadaş gibi ol.. Benim okulda madara olmama izin verme. Ya Selahattin bana yine kızacaksın ama Yeliz seni gerçekten sevmiş olsaydı… Eeeeeeeeeee Yani gerçekten seni seven, sana aşık olan senden başkasına ilgi göstermez ona buna kuyruk sallamazdı. Oğlum canımı sıkma benim. Kız ilgi göstermiyor ama Fikret Yeliz’e asılıyor anlıyormusun? Sen nerden biliyorsun Yeliz mi söyledi? Evet sürekli rahatsız ediyormuş çıkalım diye… Belki de Yeliz pirim yapmak için ortalığı kızıştırıyor? Yürü git işine ya, durum düzeltme ayakları yapma bana. Endişemi dile getirdim; Ya Fikret’te de bıçak varsa? Olsun be ondan korkan onun gibi olsun. Hem kim ki o? Yani bir kız yüzünden iki arkadaş birbirinizi öldürmekten bile çekinmeyeceksiniz öyle mi? Ne dediysem, nasıl örnekler verdiysem Selahattin’i ikna etmem mümkün olmadı. Daha da ileri gidersem benimle de kavga edeceğini anladım ve kendi haline bıraktım. O anki ruh hali çok kötüydü. Aradan geçen zamanda bu iki genç mi diyeyim iki filiz mi diyeyim veya iki zavallı aralarında ki bu mevzuyu konuşmak için park’ta buluşuyorlar. İkisi de aynı mahalleden, aynı sokaktan ve üçü de yani Selahattin, Fikret ve Yeliz arkadaşlar. Hepsi birbirini tanıyan çocuklar ama hepsi de hayatı delikanlılık çağında ki cevher gibi görüyor. Konu belli; Sen benim sevdiğim kıza asılamazsın? Sende kimsin be beni tehdit ediyorsun? Bu naralardan sonra yumruklaşmalar, itip kakmalar. Nasıl olsa televizyondaki dizilerde böyle oluyor. Vurmalar, kırmalar, bıçaklamalar hatta öldürmeler. Sonunda olan oluyor ve Selahattin yanında ki bıçağı çıkarıp Fikret’in göğsüne saplıyor. Fikret yandım diyerek yere yığılıyor, arkadaşının göğsü bir anda kıpkızıl kan olduğunu gören Selahattin’in yüzü bembeyaz oluyor korkudan. Ben ne yaptım diyor ama olan olmuş akan kan durmuyor. Çevreden yetişenler Fikret’i hastaneye kaldırıyorlar ama Fikret hastaneye varamadan yolda can veriyor. Selahattin gözaltına alınıyor. Ardından yıllarca süren hapis hayatı. Bu olay beni derinden yaraladı. Bilhassa uğruna arkadaş öldürülen Yeliz’in umursamazlığı. Yeliz bu olaydan hiç etkilenmedi, hiç üzülmedi hayatına kaldığı yerden yeni bir erkek arkadaş bularak devam etti. Oysa onun yüzünden bir arkadaş toprağa, bir arkadaş ta hapishaneye düşerek geleceğini, hayatını bitirmişti. Selahattin çok pişmanım diyordu hakime.. Ziyaretine gelenlere de ah çekerek dert yanıyordu. Sevdiğim gibi sevildiğimi sanıyordum ah ki ahhhhhh. Sevmek ve sevilmek o kadar yüce bir duygu ki, her seviyorum diyenin bu yüceliğe ulaşabilmesi imkansız hele ki şehvet sevgiyle ve aşkla karıştıranlar bu yüce duyguya hiç ulaşamazlar 18.01.2009 |
|
Hayata dair... Tüm benliğimde temizlik yaptım bugün... Kaslarımı, sinirlerimi, kemiklerimi hatta kanımı temizledim... En küçük yerlerine, kıvrımlarına girmiş, sinmiş bütün pislikleri attım... Kırgınlıklarımı dışarı çıkardım ilk önce... İçimde ne kadar da büyük bir yer kaplıyorlarmış... Onların yerine bağışlamayı yerleştirdim özenle.. Titizlikle her kırgınlığın üzerine ektim bağışlamanın tohumlarını... Bağışlamayı ekerken, tekrar kırılmaktan korkuyordum belki... Kıskançlığımı çıkardım... Meğer ben ne az kıskançmışım... Çok kolay oldu... Çok şükür ki kin ve nefret yoktu yüreğimde... Nasıl temizlerdim bilmiyorum... Sıra korkularıma gelmişti... Çıkarmaya bile korktum önce... Ne çok alışmışım onlarla yaşamaya... Bunca acı ve endişeye nasıl alışılır anlayamadım... Her gün yeni yeni endişelerle beslenen yeni korkular birikmişti içimde... Mutluluklarımı, umutlarımı ne de çok ertelemişim... O an bu ilgiyi onlara verseydim, her gün onları düşünüp birer umut daha ekleseydim, almadan verip, beklemeden sevseydim, her şeyden önce içimdeki sevginin ve gücün daha fazla farkında olsaydım böyle bir temizliğe gerek kalmazdı... Çok zorlandım korkularımı temizlemekte... Birbirlerinin içine halkalar biçiminde girmişlerdi, kenetlenmişlerdi adeta... Neşe ektim, hoşgörü, güven, sevgi ektim... Almadan vermeyi, sevilmeden sevmeyi, paylaşmayı ektim... Çılgınlık ektim, doğallık, bağışlama ektim içime... Aşk ektim her hücreme... Coşku, heyecan, sessizlik ektim... Tüm güzel fikirler sessizken geliyor bana... Kabullenme ektim... Baş eğme değil... Olduğu gibi kabullenme... (...Edward Morrison) |
|
Hayata dair... - Sizin için mutluluğun ne anlama geldiğini bulun ve hedefinizi belirleyin. - Kendinizi şımartın. En çok istediğiniz kıyafeti ya da aksesuarı alın. - Sahip olduğunuz değerlerden hoşnut olun. - Hata yaptığınızda kendinize kızmayın. - Stresten uzak durun, gülümsemekten vazgeçmeyin. - Karşılıksız aşktan vazgeçin. Bu sizi sadece mutsuz ve melankolik eder. - Arkadaşlıklara önem verin. Kendinize sıkı bir dost edinin. - Kendinize ulaşabileceğiniz bir hedef belirleyin. ... Mutluluğun formülü bunlardır... Bulutların üzerinde sürekli yüzmek mümkün değil, ama yine de kendinizle ve yaptığınız işle mutlu olmayı deneyebilirsiniz... (...Heide-Marie Smolka 13.01.2008 |
|
Zekâ problemi! |
|
Gittiği yerden geldiği
yer anlaşılır! |
|
Nusret
ve Nusret ve mayınları hakkında söylenen sözleri tek tek bu-raya
aktaracak olsak sayfalara sığmadığını görürüz. Ancak İngi-liz Denizcilik
Bakanı ve Çanakkale savaşlarının mimarı sayılan Churchill’in
söylediklerini aktarmak, tüm söylenenleri özetlemek demek olacaktır: |
|
Nusret ve Zafer-6 |
|
Nusret ve Zafer-5 |
|
Nusret ve Zafer-4 |
|
Nusret ve Zafer-3 |
|
Nusret ve Zafer-2 18.03.08 |
|
Nusret ve Zafer-1 |
|
Din Kültürü ve Ahlak
Dersi, 12 Eylül Anayasasıyla okullarımızda mecburi oldu. Çünkü,
toplum, kamplara ayrılmış, bir kısım gençlik din dışı bir çizgiye
sapmıştı. Kamplaşma, kutuplaşma ve sapmalar yüzünden 5 bin genç
hayatından oldu. Türkiye çok karanlık günlerden geçti. Bunda büyük
gençlik kitlesinin mâneviyat boşluğu yaşamasının çok büyük rolü vardı. |
|
Korkma, sönmez bu
şafaklarda yüzen al sancak! |
|
Çoğu gitti... |
|
|
|
22.02.2008 |
|
DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI
YALAN |
|
Birkaç günden beri geceler boyunca soğuk
olduğu için, Prof.Orhan Kural’ın editörlüğünü yaptığı Seferi adlı
kitabını okudum... Çetin Altan bir zamanlar Afganistan’a gitmiş... Diyor ki: “Afganistan’ı anlatmak kolay değil; fukaranın fukarası bir memleket burası... Kimi görsen üstü başı dökülüyor, üstelik de pislik içinde... Hele çocuklar, hele çocuklar... Saçları yapışmış, ayakları çıplak, paçavralar içinde... İran’da olduğu gibi bu fakirliğin üzerine tünemiş bir şaşaalı zenginlik de yok.” Coşkun Aral, ‘yasak şehire ulaşma sevdası uğruna’ Kaşgar’a gitmiş... Diyor ki: “Onuncu yüzyılda Karahan Türkleri’ne başkentlik yapan kent, bu tarihlerde bölgenin en büyük kültür merkezi haline geliyor. Kaşgarlı Mahmut, ilk Türk dili sözlüğünü, Yusuf Has Hacip ise ‘Kutadgu Bilig’ adlı manzum didaktik eserini burada yazıyor. Kızıl muhafızlar, 1970 yılından itibaren etkilerini kaybedince, ülkedeki Mao heykelleri birer birer sökülmüş, âdeta turistlere satılmak üzere bitpazarına düşürülmüştü. Nedense Kaşgar’daki son Mao dimdik ayaktaydı.” Nermin Bezmen, ailesinin izlerini araştırmak üzere bir sabah Yalta’da otelde uyanır... Ve kenti anlatıyor: “Asırlardır dağları denize birleştiren yeşil örtü, son zamanlarda büyük bir sür’atle yapılaşmaya yönelmiş. Selvilerin gölgesinde kaybolan güzelim eski evler, katliamdan korkup da gizlenmiş gibiler.” Elli beş ünlü seferi’nin hatıralarında, fırtınalara yenik düşerek uçan ve yitip giden hayatların arasında yığınla kayıp hikâye öğreniyor, âdeta yaşananların üzerine kar yağmış gibi kentlere ait tarih defterinin neden üşüdüğünü anlayabiliyorsunuz... Ve yalnızlıklarını... 20.02.2008 |
|
Türkleri yakmak |
|
HERKESİN BİR HESABI VARSA... Mal canın yongasıdır, derler. Adam vardır, onun şartlarında 50 bin dolar filan adamın 50 milyon dolarından daha kıymetlidir. Geçen gün tanıdığımın tanıdığı, biriktirdiği üç beş kuruşu bir bankaya yatırırken sormuş: Ortalıkta kriz gelecek lafları dolaşıyor. Paramızın başına bir hal gelir mi? Banka görevlisi o bildik (mevduat garantisi vs.) mevzuatı sıraladıktan sonra, alışılmadık bir şey söylemiş.. Aynen aktarmak zor ama şu anlama gelebilecek bir laf: Bu banka devletten bile sağlam. Eğer öyle bir şey olacaksa önce ülke batar, en son bu banka. Memur böyle bir inisiyatif kullanabilir mi..Yoksa yukarılarda konuşulan şeyleri mi aktarıyor...Belli değil. Ama bu kadar iddialı olmak şahsen beni mutlu etti. Piyasada parlayan şirketler var. Ben çoğuna kısa ömür biçiyorum. Şaşırıyor çevremdekiler.. Bir de bu işin nezaketi var..Aleni konuşulamayacak şeyler. ... Batmak çıkmak deyince uzman görüşü istiyorlar. Uzman kriterlere göre hesaplarına bakacak, alacağını, borcunu, pazar payını, sermayesini dikkate alacak..Çok iyi görünüyor diyecek. Öyle dese bile beni kesmez. O çapta iş yapanlar için her şey matematik değil. Yolun sonuna gelmeden felaketin farkına varılsa da iş işten geçmiş oluyor. Hasılı belli başlı şirketlerin bir kere daha el değiştireceğini tahmin ediyorum. Çekilip gidecekler piyasadan. Ya da dümeni başkalarına teslim edecekler. Önemli şirketler yabancıların eline geçince, satılınca karalar bağlayanlar var. Sanki düşmanın hançeri bağrımıza saplanmış gibi. Ben bu üzüntüyü anlayamadığım için soruyorum. Filan kuruluşun falan Türk beyin olmasıyla filan Holandalının olması arasında bizim için ne fark var? Bir kuruluşa milli demekle milli olmuyor ki. Belki daha namuslu iş yaparlar. Daha az eziyet ederler. Daha saygılı olurlar. Varsın biraz da yabancılar (yabancı ne demekse) yürütsün işleri. Siz samimi olun yeter. |
|
Ne
dersiniz?... UYGULAYALIM MI?!.... Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli,pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi,aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk iste,\'aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,yorulmaya değer mi?\' Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. \'Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, \' dedi.\'Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?\' Utancımdan kıpkırmızı olmuştum. Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain\'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu. On dokuz yıl önceydi. Stockholm\'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var,oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun. Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde\' İsveç çeliğinden yapılmıştır\' diye yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. İsviçre\'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar, bir haberi duyurur. Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız,ilgilenmediğ iniz, kullanmadığınız ne kadar kitap,dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre\'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun. Japonlar son derece sade, basit,yalın mütevazı yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş , hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir. Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar,dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der, Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak... *Gerekmediği halde elektriği yakmakla, Suyu kapamadan bos yere akıtmakta, Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de sorumsuz tüketiciler sınıfına geçmiyor muyuz? *Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım. Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı,bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu.. Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır. Sanırım \'aktarılması \' iletilmesi gereken bir ileti ve yaşam yaklaşımı varsa; o da budur... |
|
Müslüman çocuğa sorular |
|
BİR BARDAK SÜT Howard Kelly yoksul bir ailenin çocuğuydu. Kapı kapı dolaşarak bir şeyler satıyordu. O gün hiç satış yapamamıştı. Karnı açtı. Çalacağı ilk kapıdan yiyecek istemeye karar verdi. Kapıyı genç bir kadın açtı. Howard utandı ve sadece bir bardak su isteyebildi. Kadın kocaman bir bardak süt getirdi. Çocuk sütü içti, teşekkür ettikten sonra "Borcum ne kadar?" diye sordu. Genç kadın gülümseyerek, "Borcunuz yok. Annem bize yaptığımız iyiliğe karşı bir bedel almamamızı öğretti" dedi. Howard bir kez daha teşekkür ederek gitti. Yıllar sonra o genç kadın hastalandı. Onu büyük bir kentin hastanesine götürdüler. Kendisine Howard Kelly adlı genç bir doktor baktı. Howard kadını hemen tanıdı. Yıllar önce kendisine süt veren kadındı bu. Ama belli etmedi. Onu tedavi etti ve iyileştirdi. Kadının ödeyeceği fatura Dr. Kelly’nin önüne geldi. Dr. Kelly bir not yazarak faturaya ekledi. Kadın faturayı nasıl ödeyeceğini kara kara düşünüyordu. Zarfı açtı ve notu gördü. Káğıtta şunlar yazılıydı: "Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir." Burs vermeyenlere ve verecek olanlara duyurulur. Vereceğiniz küçük paralarla neler olacak bakın. |
|
NİÇİN
MÜTEVÂZÎ OLMALIYIZ? |
|
...::bahçedeki limon
ağacı::... |