|
|
|
YAŞAYAMADIĞIMIZ ÇOCUKLUĞUMUZ - 1 Bu yıl ikincisi düzenlenen İzmir İmam Hatip Lisesinde yatılı okuyanlar buluşmasına gitmek için Aydın dan yola çıktım Cuma namazından sonra. Gayem Denizli’de bir gece kalıp oradan gitmek. Bulunduğum yerden gitmek biraz güç. Bu yüzden erken yola çıktım. Mehmet Kamer arkadaşımızla Denizlide buluşacağız. Oda Ödemiş den C.tesi sabah yola çıkacak. Saat dokuz gibi evden ayrılıp Denizli otogara hareket ettim. Saat on bucuk gibi Mehmet geldi. Burdur a gidecek araba saat birde var dediler. Beklemeye tahammülümüz yok o yüzden aktarmalı gitmeye karar verdik. Hemen hareket eden Yeşilova arabasına binip yola çıktık. Mehmet lede 32 yıldır görüşmemiştik. Hem konuşuyoruz hemde hayretle birbirimize bakıyoruz. Mehmet in yüz kısmı değişmemiş. Ama çok büyümüş. Kilosu yerinde saçları onunda beyazlamış. Saat yarım gibi Yeşilova ya vardık. Bir saat orada bekleyip ver elini Burdur. Giderken oralarıda keşfediyoruz bir yandan. Birde acaba arkadaşlar bizi nasıl karşılayacaklar veya biz arkadaşları tanıya bilecekmiyiz diye konuşuyoruz. Saat iki gibi Burdur a indik. Hemen bizi bekleyecek olan Mustafa Tokgöz ü aradık ama yok. Telefon ettik düğüne gitmiş. İlk hayal kırıklığını böylece yaşadık. Mustafa Tokgöz düğüne gittiği için bizi Şükrü Baysal a havale etmiş ne olu ne olmaz diye. Yola çıkanın hali belli olmaz ki. Devlet su işleri müdürü Şükrü geldi ve tanıştık kucaklaştık ve tekrar sarıldık. Bizi hemen evine götürdü. Eşi çok güzel bir sofra hazırlamış öğlen yemeklerimizi yemeden Tokgöz damladı biraz mahcup olarak. Hiç mahçup olacak bir şey yok diyorum içimden ama dışımdanda onu 33 yıldır kızdıramadığımı düşünerek kızdırmak için dürtüyorum. Ben ve Tokgöz okulda çok samimi arkadaştık. Halada onu kendime yakın hissettiğim için çok mutlu oldum. Şükrü Baysal ın evinden çay faslından sonra ayrıldık. Tokgöz ün bahçesine gideceğiz ve orada kalacağız. Çok güzel bir bahçenin içinde iki katlı içerden merdivenli evine geldik. Ceviz ağaçları her yeri kaplamış, kayısı lara hucum ettik Kamer le. Yaşayamadığımız çocukluğu yaşamak istedik. Kayısıdan sonra Armut ve Erik ağaçlarına da saldırdık. Üç dönümlük bahçeyi karış karış diğer bir tabirle ağaçtan ağaca dolaştık. Arada Tokgöz e de bulaşmadan edemiyorum ben Tokgöz e bulaşmayı özlemişim. Ben senle uğraşamayacağım deyip İneklerin yanına gitti. O işleri yapması gerekiyor. Tokgöz buradaki arkadaşların bağlantı noktası olmuş. Tokgöz e bir telefon geldi ve hadi gidiyoruz Mehmet gelmiş dedi. Hemen arabasıyla gidip aldık. Arkadaşımız araştırma görevlisi olmuş ve Burdur gurubuyla devamlı bağlantı kurmuş. Burada askerlik yaptığı için. Sonunda bizleride yani Kameri ve benide hatırladı. Yeniden kucaklaştık. Cevizin altında hatıralardan konuşmaya başladık bu arada bir yandanda mangalı yakmaya çalışıyor Tokgöz. Bir yandanda sen yap diyor bana. Sonunda mangalın başına geçtim oğlu Yasin gelince bıraktım. Mustafa Güleç te geldi. Yemek te ve yemekten sonra dört küçük çocuk olarak konuşmaya başladık ve gece saat ikide yatmaya karar verdik. Yarın uzun bir gün olacak. 30.07.2010 |
|
GATA Bir dostumun GATA da yattığını öğrenince bir yandan üzüldüm dostumun hasta olmasından dolayı. Bir yandan da sevindim bu sayede GATA denilen muazzam hastane ve kışlayı ve askeri akademiyi görecektim. Ankara kalesine çıkınca oradan gördüğüm muazzam külliyeyi yakından görmek bana heyecan verdi. Yola çıkıp da uzaktan bina görününce üzerinde ki yazıyı da okumaya başladım. 112 yaşında yazıyordu. Kurulduğu zaman etrafında hiç yerleşim yeri olmayan her tarafı ormanlarla kaplı bu yer bugün etrafı yerleşim yerleriyle kaplı modern bir yer olmuş. Bugün Cuma olmasından dolayı daha erken çıktım. Oraya varacağım ve Cami bulmam gerekir diye düşündüm. GATA nın bulunduğu yer Etlik denilen yerin aşağı eğlence mahallesiymiş. Cami yi buldum ama daha vakit var diye şöyle bir dolaşayım dedim. Caminin alt tarafından geçen büyük yolu takip atmaya başladım. Yol çok geniş ve ortasında şarıl şarıl sular akan park yapılmış. Çok hoşuma gitti. Kendimi dere kenarında hissettim. Daha sonra dev akvaryumlar geldi. İçine çeşitli balıklar atılmış. İstenince ne kadar güzel yerler yapılıyormuş demekten kendimi alamadım. Gözüme bir levha ilişti. Tuvaletlerimiz parasız diye. Altında da Keçiören belediyesi yazıyor. Bu bedava tuvalet iğlimi çekti. Acaba temiz mi diye şöyle bir baktım. Çok temiz gördüm. Ankara nın göbeğinde bedava tuvalet. Aydın’ın merkezinde ise bir lira tuvalete girmek. Bu yüzden burasını kıskanmadım desem yalan olur. Cuma namazını aşağı eğlence merkez camisin de kıldım. Ben oralara baktım başka cami göremedim demek ki merkez burası ise başka camide vardır diye düşündüm. Çok güzel ve bakımlı bir Camii. Namazdan sonra görüş başlıyor doğru hastaneye gittim. Kimliğimi bırakıp içeri girdim. Çok güzel yerler yapılmış. Ziyaretimi yaptım 2 saat nasıl geçmiş şaşırdım. Güzelliklerin arasında güzel dostun yanında vakti anlayamıyor insan. Çıktığımda öyle bir yağmur yağmaya başladı ki anlatamam. Yarım saat yağmurun hafiflemesini bekleyip dolmuşa atlayıp evin yolunu tuttum. 04.06.2010 |
|
Bataklıkta açan Çiçekler Bugün evden çıkıp Samsun yazan levhayı takip etmeye karar verdim. Bakalım ayaklarım beni nerelere götürecek. Mevla’m neylerse güzel eyler deyip düştüm yollara. İlk olarak Telekom geldi önüme. Telekomun üssü mutlaka çok büyük bir yeri kaplıyor. Yoldaki levhalarda Mamak yazısını okuyunca demek bugün nasibim Mamak mış dedim. Ama ben yola devam ediyorum. Siteler yazan yere varınca sağa giden yola sapmaya karar verdim. Yani Mamak tan vazgeçtim. Yolun solunda asri mezarlık, sağında ise virane olmuş evler. Evlerde sanki karşısında ki mezarlık yatanlar gibi ölü. Evlerde tek tük insanlar görünüyor. Bazı evlerde işaretli. Demek diyorum bu evler yıkılacak. Evlerde ki yaşam olmayınca bana ürküntü geldi. Solda mezarlık sağda ise ölü bir semt. Bu semt Gültepe semtiymiş. Daha ilerlerde Toki evlerini görünce içim hoş oldu. Demek ki insanlarımı bu bataklıktan kurtarmak için çiçek gibi evler yapılmaya başlanmış. Bunu görmek bu ürküntüye değer diye içimden geçiriyorum. Yolun solundan yani mezarlık tarafından yürüyorum. İçim ürperdiği için mezarlık tarafı bana daha güvenilir geldi. Mezarlık desen mükemmel korunuyor. Bir metre taş duvarla örülmüş ve taş duvarın üstü ise iki metreye yakın demirlerle çevrilmiş. Demek ki ölülerimizi dahi canlı insanlardan korumak için kaleler inşa ediyoruz. Eski insanlar canlı insanlardan korunmak için kaleler yapmışlar, bizlerde ölülerimizi korumak için kaleler yapıyoruz. Bu çok acı bir durum. İnsanlık öldü diyenleri haklı çıkaracak bir durum. Bir an önce bu caddeden kurtulmak için adımlarımı daha sık atmaya başladım. Sonunda Plevle caddesine çıktım ve çok şükür ya Rabbi dedim. Bu caddenin bir kısmı Mamak yürüdüğüm kısmıda Altındağ belediyesine aitmiş. Yolları bakımlı, kaldırımlar bakımlı, kaldırımlara ağaçlar dikilmeye başlanmış. Yolun kenarlarında parklar yapılmış. Osmanlı parkı levhası dikkatimi çekti. Şelaleler yapılmış parka ama su verilmemiş. Ankara hastanesinin yanından sağa döndüm çünkü karşıda Ankara kalesini gördüm. Kaleye doğru devam ettim. Meğer benim gördüğüm kalenin arka tarafıymış. Çok dik kalenin arkası demekki bu yüzden buraya yapılmış kale. Bu taraftan kaleye girmek çok güç. Bu güçlüğü fark eden halkımızda bu kenara ev yapamamışlar. Kalenin altında sığındık camisi var. Meğer bu mahallenin adı sığındık mahallesiymiş. Öğlen namazını sığındık camisinde kılıp eve hareket ettim. 30.06.2010 |
|
DENİZLİ DE SÜNNET DÜĞÜNÜ Mayısın 30 da Denizli de sünnet düğününe davet edildim. Aslında ogün Nuh da Yağmur dusına gitmekti amacım ama olmadı. Ankara ya giderken Yağmur dusına uğrayayım diye aklımda geçerken sünnet düğünü çıkınca orada kalmam gerekti. Denizliye bir gün once vardım. Akşam geleceğimi haber alan dostlarla buluştuk düğün evinde. Baktım ki saat gecenin 2 si olmuş. Zamanın nasıl geçtiğini hiç birimiz anlamadık. Vedalaşıp ayrıldık. Yarın düğünde görüşürüz dedik birbirimize. Sünnet düğünü salonda yapılacakmış. Düğün sahipleri ile beraber saat 12 de salona gittik. Düğün sahipleri 2 evletlerıyla beraber salonun kapısında beklemeye başladılar. Bizde hediyelerimizi çocuklara takıp masaya oturduk. Garsonlar hemen yemek getirdiler. Tabildot usülü yemekler. Serviz tabakları ile sunuluyor.. Yemek yemeye başlar başlamaz bir hoca efendide mevlüt okumaaya başladı. Yemek bir yandan yeniyor mevlüt bir yandan okunuyor bir yandanda misafirler geliyor diğer yandan da işini bitiren Allaha ısmarladık deyip ayrılıyor. Yani herşey 3 saatte bitecek. Bizim yaşadığımız Çine de ise sünnet düğünleri ya birgün yada iki gün sürüyor. Yemekten sonar yemek yenmeyeb masalara geçtik. Yemeği yiyen dostlar, tanıdıklar etrafımıza toplandılar. Mevlüt bittikten sonar yine muhapbete başladık. Birde baktık düğün bitmiş. Yani saat 3 olmuş. Düğün sahipleri ile eve gelip onlara veda ettik. Saat beşte Denizliden ayrılıp yine yola düştük. Ben hemen dayı oğlum Ahmet Keskin I aradım. Nuhdayım dedi. İyi o zaman bende geliyorum dedim. Saat 8 gibi Nuha girdim. Hemen Yaşar Karaköse yi aradım O yağmur duasına gelmişti. Oda ben şu anda Sultanhisarına vardım dedi. Yani görüşemedim. Dayı oğlunun evinide bu sefer görmüş oldum. Çok güzel bi rev yaptırmış. Allah gönendirsin. Teras ta akşam yemeğini yiyip Mevlüt Varol abimin evine gittik. Orada da 3-5 kişi herzaman olur. Onlarla da görüşüp eve geri geldik. Yani bir gece Nuh havasını soluyarak yattım. Sabah erkenden yola çıktım. İscehisar a varırken Halil ibrahim Baykara yı göreyim dedim. Benzinliğe uğradım ama Baykara henüz gelmemiş. Selem bırakıp Ankaraya hareket ettim. Baykara da bana borçlandı bu sebepden dolayı. 28.06.2010 |
|
Afyon Ulu Camii 23 Nisan Cuma günü sabah Ankara dan hareket ettik ailece. Balıkesir de yaşayan bir dostumla Afyon da buluşup piknik yapmaya karar vermiştik. Bu yüzden yola çıktık. Saat 11 gibi Afyon’a vasıl olduk. Buluşup hep beraber Ulu camii gezdik. Ulu camii, 1272-1277 yılları arasında Sahipata Hasan bey tarafından yaptırılmış. Ulu Camii Afyon’un en eski yerleşim yerlerinden Hıdırlık tepesi ile kale altına inşa edilmiş Afyon’un en büyük camisiymiş. Yapı kırk ahşap direk üstüne oturtulmuş olmasından dolayı Kırk Direkli Camii olarak da anılmaktaymış. Selçuklu döneminin eşsiz örneklerinden biri bana göre de günümüz dede eşsiz bir eser. Caminin aşağısın da bulunan eski evler de yeni yeni tamir edilmeye başlamış. Geleceğin en güzel yeri olmaya aday bir yer olacak. Geziden sonra Hıdırlık tepesin de bulunan piknik alanına gittik. Arabam da hazır bekleyen mangalı alıp çok güzel bir mangal keyfi yaptık. Hem mangal keyfi hem Afyon’u kuşbakışı seyretmek çok güzel oluyor. Telefona sarılıp Afyon da yaşayan birkaç dostumu aradım ve onları davet ettim. Davet dışarıda yaşayandan geldiği için şaşırdılar ve gelmediler. Afyon’a gidenlere tavsiyem Hıdırlık ta mangal keyfi yapmaları. 18.05.2010 |
|
Kurban Alırken Kurban alırken şunlara dikkat edelim. Büyük baş kurban alacaksak mutlaka 2 yaşını doldurmasına dikkat edelim. Anlıyorsak kendimiz dişine bakalım anlamıyorsak bilen birine baktıralım. Satıcının 2 yaşında demesine aldırmadan bu işlemi yapalım. Küçük baş yani keçi veya koyun alacaksak bir yaşını doldurmuş veya anasının boyu kadar olması şarttır. Bazı yerlerde kurbanlık hayvan alırken satıcı; hayvanı kesip et haline getirdikten sonra kilosunu şu fiyattan veriyorum. Sen hayvanı seç bayramda gelirsin eti kaç kilo gelirse parasını verirsin diyormuş. Bu şekilde alışveriş haramdır. Buna dikkat edelim. Kurbanı veresiye veya kredi kartıyla almak caizdir. Kurban rayiçten çok pahalıysa, rayice uygun bulunamazsa kurban alıp kesmek gerekmez. Kurban alan niyetini değiştirip akika veya adak olarak kesebilir |
|
KURBANLIK TELAŞI Kurban yaklaştı ve tatlı bir telaş da başladı. Bugün Kurban pazarına gittim. Şöyle bir Pazar araştırayım uygun dek gelirse kurbanlık alayım diye. Kurban fiyatları baya uçuk geldi bana. Kurban pazarında 2 de kadın gördüm. Ellerinde plastik kovalar ile dolaşıyorlardı. Şaşırdım kaldım. Bu güne kadar hiç dek gelmemiştim. Biraz düşününce acaba dedim bunların burada ineklerimi varda onları sağmaya mı geldiler diye. Dolaşırken gözüm de onlarda. Biraz sonra bir inek sahibi kadının yanına yanaştı ve ineğini sağmasını söyledi. İşte o zaman tamamiyle anladım bu kadınların burada ne işi olduğunu. Pazara gelen sütlü hayvanları sağmak için burada bulunuyorlar. Süt onların oluyor bunun karşılığında da inekleri sağıyorlar. Ekmeklerini süt sağmaktan çıkarıyorlar. Çalışmak isteyen herkes kendine göre bir iş buluyor demekki. Kurban alamadım. Daha 25 gün var nasıl olsa Allah koymuştur bir yoluna. Bugün olmazsa yarın olur. Biliyorum ki her kurban kesecek olanlarda da aynı telaş var. Bugünlerde herkesin ağzından kurban lafı çıkıyor zaten. Alanlar rahatladılar benim gibi almayanlarda araştırmaya devam ediyor. |
|
Kurbanlık hayvanın vasıfları Hangi hayvanlardan kurban olur, vasıfları nelerdir? 1- Davar, sığır ve deveden kurban olur. Başka hayvanlardan kurban olmaz. Davar denince koyun ve keçi; sığır denince inek, boğa, manda, dana, düve ve tosun anlaşılır. 2- Dişi hayvan da, erkek hayvan da kurban edilebilir. Koyunun erkeği ve beyazı siyahından çok olanı, keçinin dişisi daha sevabdır. Kıymetleri eşitse, koyun kesmek, sığır kesmekten daha sevabdır. 3- Yünü kırkılmış koyunu kurban etmek ve kurban için almak mekruhtur. 4- Davarın 1, sığırın 2, devenin 5 yaşını geçmesi gerekir. 6 ayı geçen kuzu, iriyse kurban edilebilir. 5- Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan, bir ayağı kesik veya ölmek üzere olan hasta hayvan kurban olmaz. 6- Geyik gibi eti yenen vahşi hayvandan kurban olmaz. Yabani öküz [buffalo], yabani deve [lama] ve yabani koyundan da kurban olmaz. Melezse, mesela yabani bir koçla, evcil bir koyundan meydana gelen yavru kurban edilir. Tersi, yani bir erkek keçi [teke], bir geyikle çiftleşse, meydana gelen yavru, kurban edilmez; çünkü hükümde anneye itibar edilir. Annesi evcilse, yavrusu kurban edilebilir. 7- Husyeleri küçük, gebe, tüyü dökülmüş hayvanı kurban etmek mekruhtur. 8- Burnu veya dili kesik yahut ekserisi yok olan hayvan kurban olmaz. 9- Davarda bir, sığırda iki meme kesik olsa kurban olmaz; ama yavrusunu emzirebiliyorsa olur. 10- İki kulağı kesik, biri kökten kesik, kuyruğu kesik; bir veya iki kulağı olmayan, kurban olmaz. 11- Diz kapakları gibi bir yeri kemik başına kadar kırılan hayvan kurban olmaz. Kurban olmaya mani olmayan kusurlar: 1- Boynuzu kırık veya boynuzsuz olan, kurban olur. 2- Kulakta ekserisi kesilip ayrılmasa, asılı kalsa kerahetle caizdir. Yarıdan azı kesik olsa, kurban olur. Kulağı enine veya boyuna yarık olsa, kurban olur. Kulağın yırtık olması tenzihen mekruhtur. Burnunun hükmü de kulak gibidir. Uyuz, burulmuş olanı kurban etmek caizdir. 3- Kulağı, kuyruğu küçük olarak doğan, kurban olur. Kuyruğu kesik değilse merinos kurban olur. 4- Hünsa [çift cinsiyetli] olanı kurban etmemeli. 5- Yayılmasına mani olmayacak kadar deli olup, sürüsünden ayrılmayan hayvan, kurban olur. 6- Bir gözünde görmeye mani olmayan perde bulunan hayvanı kurban etmek caizdir. 7- Kurbanlık, kesilme yerine getirilirken, tepinir ve bir ayağı kırılır; sonra kesilirse, caiz olur. 8- Dişlerinin ekserisi varsa, mekruh olmakla beraber caizdir. 02.11.2009 |
|
Nerden Nereye Bir dostumun canından çok sevdiği biricik oğlu geçen hafta hastalandı. Yıllardır hep tartıştığım arkadaşımın gözünden sakındığı oğlu hastalandı. Elbette çok hem de çok üzüldüm. Çocuk eğitimi konusunda tartışırdık dostumla. Ben ona yanlış yolda olduğunu söylerdim hep dostum ve eşi de hep bana karşı gelirlerdi. Çok zor bulduk ve çok zor büyüttük Sadettin abi derlerdi. Bende herkesin çocuğu kendine göre çok kıymetlidir ve herkes evladını gözünden sakınır lakin yanlışlıklar bir gün gelir en çok sizin canınızı acıtır derdim. Ama dinletemezdim. Çocuklarını çok serbest yetiştirmeye gayret gösterirler çok büyük suç işlese görmemezlikten gelirler, arada suç bile olmayacak bir olaydan dolayı da parlarlardı. Dostumun oğlu arkadaşıyla telefonunu birkaç günlüğüne değiştirmiş. Herkes bunu yapar. Eve geldiğinde dostum ne zamandır seni arıyorum telefonun nerde diye bağırıyor. Çocukta telefonu değiştirdiğini söylüyor. Baba buna kızarak çocuğa nasihate başlıyor. Çocuk ise aldırış etmiyor ve bir ikide ters cevap verince baba bir tokat atıyor. İşte o tokattan sonra iş karışıyor. Çocuk kendini kaybediyor eline geçirdiği bir bıçakla küçük kardeşini rehin alıyor. Kardeşinin boynuna dayıyor bıçağı ve herkese meydan okuyor. Çocukla daha sonra konuştuğumda tokattan sonrasını hiç hatırlamadığı söyledi. İnşallah tedavi olmaya başladığı bu hastalıktan kurtulur. Aman dikkat edelim çocuklarımızı güzel eğitelim. Hayata onları iyi bir şekilde hazırlamaya çalışalım. 06.09.2009 |
|
KUR’ANI KERİMİ ÖĞRENMENİN SEVABI Bundan önceki yazımda okulların tatil olmasını fırsat bilerek çocuklarımızı camilere göndermenizi ve onların İslamı öğrenmelerini yazmıştım. Kur’anı Kerimi öğretmenin, okumanın sevabı anlatılmayacak kadar çoktur. Hatta bunun sevabı dedelerine, çocuklarına ve torunlarına yani yedi sülalesine ulaşır. Bununla ilgili sevgili peygamberimiz buyurdu ki; Ümmetimin en hayırlısı, Kuranı kerimi öğrenen ve öğretendir. Hoca çocuğa besmele okur, çocukta söyleyince, Allahü teala çocuğun anasının, babasının ve hocasının cehenneme girmemesi için senet yazdırır. Ümmetimin yaptığı ibadetlerin en kıymetlisi Kuranı Kerimi Mushafa bakarak okumaktır. Kuranı Kerim okunan evden arşa kadar nur yükselir. |
|
Mustafa Kemal’in 21 Nisan 1920 tarihli tamimi
Mustafa Kemal 21 Nisan 1920 tarihinde çok acele kaydiyle kolordulara, bakanlıklara, sancaklara, Müdafa-i Hukuk merkezlerine, belediye başkanlıklarına bu tamimle bildiride bulunmuşlar. 1- Allahın lütfuyla Nisan’ın 23’ü Cuma günü Cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır. 2- Vatanın İstiklâl’i, yüce hilafet ve saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü Cuma’ya rastlatmakla günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün milletvekilleriyle Hacı Bayram Veli Camiinde Cuma namazı kılınacak. Kur’anın ve namazın nurlarından feyiz alınacaktır. Namazdan sonra sakal-ı şerif ve sancak-ı şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir. Meclis’e girmeden bir dua okunacak, kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde camii şeriften başlayarak Meclis binasına kadar kolordu Komutanlığı askeri birliklerine özel tören düzeni alınacaktır. 3- Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bugünden başlayarak vilayet merkezinde vali beyefendi hazretlerinin düzenleyeceği şekilde hatim indirilecek. Hatm-i şerifin son kısımları uğur getirsin diye Cuma namazından sonra Meclisin toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır. 4- Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bugünden itibaren aynı şekilde hatm-i şerifler indirilmesine ve Buhari-i şerif okunmasına başlanıldı. Bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millet Meclisi’nin önemini ve kutsallığını, milletin hiçbir ferdinin kendi vekillerinden meydana gelmiş olan Büyük Millet Meclisinin vereceği kararları yapmaya mecbur oldu. 5- Bu tebliğ hemen yayınlanacak, her tarafa ulaşması süratle sağlanacaktır. Ayrıca büyük levhalar halinde de her tarafa asılacak ve mümkün olduğu yerlerde baskıyla çoğaltılacak parasız dağıtılacaktır. Yüce Allah’tan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur. Heyet-i Temsiliye namına Mustafa Kemal. Bu tamim Atatürk’ün inancı konusunda farklı yorum getirenlere güzel bir cevap teşkil etmektedir. 13.04.2009 |
|
Basın toplantısı BURADAN TÜRK MİLLETİNE SESLENİYORUM Gelin, Anayasamızda şekillenen temel ilkelere demokratik düzen içinde sahip çıkalım. Gelin, iş işten geçmeden milli dokunun bozulmasına engel olalım. Gelin, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağımıza dair sözümüzü tutalım. Gelin, yozlaşmaya hep beraber son verelim. Gelin, ahlaki ve milli çöküntüye dur diyelim. Gelin, 5-10 torba kömüre benliğimizi satmayalım. Gelin, 20 liralık gıdaya geleceğimizi ipotek etmeyelim. Gelin, Yalan ve namussuzluğa bizi alet edenlere gebe kalmayalım. Gelin, Çocuklarımıza yaşanacak bir ülke bırakmak içinde elbirliği içinde olalım. Gelin, bize emanet olan çocuklarımızın vatanına hep beraber sahip çıkalım. Gelin, Milli birliğin nasıl savunulacağını herkese gösterelim. Gelin, Birlik ve beraberlik ruhunun nasıl korunacağını dost ve düşman herkese gösterelim. Gelin, Vatanımızı teslim almak isteyenlerin sinsice planlarını hep beraber bozalım. Gelin, Ağır geçim sıkıntısı ve gündelik gailelerle felaketin farkına varamamış milletimizi uyandıralım. Gelin, el uzatılmamış millet evlatlarına hep beraber el uzatalım. Gelin, herkese kardeşlik götürelim. Gelin, herkese sevgi götürelim. Gelin, herkese saygımızı sunalım. Sadettin Kenkaya MHP Çine Belediye Meclis adayı |
|
Oğlan tarafının da şartı var!.. Bir dost meclisinde bir dost başından geçeni anlattı. Benim ilgimi çekti bu yüzden sizlerle paylaşmak istedim. İnşallah sizlerinde hoşuna gider. Onun ağzından yazıyorum. Tek bir oğlum var. Allahü Teala başka evlat vermedi. Çok şükür onaada hamd ediyoruz. Olmayanlarada sabırlar diliyoruz. Aman ha siz siz olun hayırlısını isteyin. Herkes gibi bende istedim evladımın okumasını. Ama malesef o kadar üstüne olmamıza rağmen olmadı. Lise ikiden sonra okulu yarım bıraktı oğlum. Bizde tek olduğu için fazla üstelemedik. Bilgisayar kursuna gitti ve çok başarılı oldu. Demek içinden gelmeyince birşey olmuyor. Şimdi büyük bir şirkette bilgisayar operatörü olarak çalışıyor. Çok şükür iyi de maaş alıyor. Bu arada Allaha şükür oturacak kadar bir de evimiz var. Beyim de Toprak Mahsulleri Ofisinden emekli. Çok şükür kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyoruz... Yaşadığımız olay iki yıl önceydi. Gülşen isminde bir tanıdığım komşuma demiştim ki: “Filan kimsenin kızının bir fikrini arasan... Acaba oğlumuza kızlarını düşünürler mi?” Sağ olsun beni kırmadı. Bir gün benden habersiz gibi kızın annesine gitmiş: “Sizin kızı Ayşe Teyze’nin oğluna münasip görmez misiniz?” diye söylemiş. Aldığı cevap enteresan: “Yok” demiş, “En azından bir evi, bir arabası olmalı. Bir de üniversiteli...” En çoğundan ne kadar olurdu bilemiyoruz. Tabii kadın bana durumu anlattı. Ben bu durumdan oğluma bahsetmemiştim. Fakat bir gece dedim ki: “Gülşen Teyzen bir ahbabın kızına bizlerden söz etmiş, böyle böyle demişler.” Hayret! Daha önce böyle şeyler duyardım ama inanmazdım. Meğer insanın başına bu türlü işler gelince inanıyor. İnanılır gibi değil. Aileler evlendirecekleri kızları ya da oğulları için nasıl da ahlâktan, edepten güzel huydan önce bu tür istekleri öne sürüp, böyle şeyler konuşabiliyorlar? Oğlum bana dedi ki: -Üzülme anam, herkesin bir şartı oluyor. Asıl benim şartım var. Alacağım kızın hem arabası olacak hem de bir dairesi. Sen Gülşen Teyzeye söyle, benim şartlarımdan bahsetsinler, bakalım o zaman ne diyecekler? Gülşen Hanım bunu kız tarafına bahsettiğinde kızın annesi gözlerini öyle bir açmış ki, şaşırmış. Kızına dönerek “Gördün mü? Senin şartların varsa oğlanların da var” demiş. Bu konu öylece kapanmış... Aradan bir iki ay geçtikten sonra kızın annesi Gülşen Hanıma mevzuyu açmış ve bizim oğlandan söz etmiş: -İyi insanlar, sen bizim söylediklerimize bakma, laf gelişi söyledik. Babası “eğer isterlerse veririm” diyor. Haberi oğluma iletince, oğlum ayak diretti. “Hayır, olmaz. Allahın izniyle ben istediğim gibi bir kız alacağım, herkes gönlüne göre bulsun” dedi. Çok sürmedi. Balıkesir’in şirin bir kasabasında oturan kız kardeşim, hayırlı bir haber getirdi. -Abla bizim komşular Almanya’dan dönüş yaptılar. Liseyi bitirmiş bir kızları, iki de oğulları var ama oğlanlar henüz küçük. Almanya’dan gelirken babası kıza bir de araba getirmiş. Mudanya’dan da üç çocuğuna birer yazlık almış. Diyorlar ki, “Dürüst bir genç bulursak, kızımızı evlendireceğiz.” Bizim çocuk hemen devreye giriyor. Balıkesir’in bu şirin kasabasında oturan kızı görmeye gittik. Her iki aile de birbirimizi sevdik. Söz alıp geldik. Üç ay içinde de kendimize uygun düğün yaptık... İki senedir oğlum çok mesut bir hayat sürüyor. Bu arada bir de kız torunumuz oldu, tatlı mı tatlı... Allahü teâlâ herkese hayırlısını nasip etsin. Şimdi oğlum diyor ki: “Anne inanın ne zenginlikte gözüm var, ne hanımın arabasında ya da dairesinde... Yalnızca böyle düşünenlere inat olsun diye böyle bir kız aradım. Allahü teala da muradımı verdi.” Darısı muradı hayır olan gençlere... 26.02.2009 |
|
AİLE SEVGİSİ Hazreti Ebubekir birgün Peygamberimizin yanına girmek için izin istedi. İçeri girerken Peygamber Efendimizin eşi Hz. Ayşe’nin yükselen sesini duydu. İçeri girince kızı Hz. Ayşe’yi yakalayıp bir daha seni Peygambere bağırdığını duymayayım yoksa seni döverim diyerek elini kaldırdı. Peygamber Efendimiz hemen ona engel oldu. Hz. Ebubekir öfke içinde oradan ayrıldı. O dışarı çıkarken Peygamberimiz eşine Babanın elinden seni nasıl kurtardığımı gördünmü diye takıldı. Yani havayı yumuşatmaya çalıştı. Sevgili Peygamberimizin aile hayatından bir kesiti yansıtan bu bilgi, Onun eşlerine nasıl davrandığı hakkında bilgi verirken aynı zamanda ağır başlı ve yumuşak karakterine de işaret etmektedir. Burada her ailede olabilecek bir tartışma veya Hz. Ayşe’nin bir itirazı veya şikayeti söz konusudur. İslami kaynaklar Peygamber Efendimizin hayatıyla ilgili bütün bilgileri en ince detayına kadar verdikleri hal de, Hz. Peygamberin eşlerine karşı şiddet uygulamak bir yana en küçük bir hakaret veya kırıcı bir sözünden bahsetmemişlerdir. Buda ancak bir Peygamberin her konuda olduğu gibi bu konuda da insanlara örnek olmasıyla açıklanabilecek bir husustur. Buradan hareketle ülkemizde görülen ailevi huzursuzlukların önemli bir kısmında eşlerin anne-babalarının evli çocuklarına müdahale etmeleri veya onları yönlendirmede bulunmaları gelmektedir. Örneğin bir annenin evli kızı veya oğluna şunu benim dediğim gibi yapmazsan sana hakkımı helal etmem gibi manevi baskı yapması en çok görülendir. Bu baskı evladın bir harama, bir günaha veya bir yanlışına değil, beklide onların meşru isteklerinden dolayıdır. Buna da örnek şudur. Eşini anne-babasına göndermeyeceksin veya eşini dışarı çıkarmayacaksın gibi telkinler gayri meşrudur. Her iki taraf ada büyük zararlar verir. Bunları söyleyenlerde büyük günah işlemiş olurlar. Böyle yapan anne-babaların haklarını helal etmelerinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü nane-babanın isteği de olsa, hiç kimsenin yanlışa ve günaha boyun eğmesi doğru değildir. Dinimize göre böyle bir durumla karşılaşan evlat vebali anne-babasına yüklemekle sorumluluktan kurtulamaz. Bazı anne ve babalar çocuklarının büyüdüklerini fark etmemekte ve onları her zaman kendilerine muhtaç görmekteler. Bu muhtaçlık veya bağımlılık anne-babaya gösterilen sevgi, saygı ve bağlılık ve hizmetten farklıdır. Muhtaç olmak veya bağımlı olmak insanın kişiliğinin gelişmesini engeller. Hayatta kendi ayakları üzerinde durarak başarıya ulaşmasını zorlaştırır. 10.02.2009 |
|
hayata dair... Bana yöneltilmiş bir eleştiriyi bilinçli olarak ilk kabul edişim, yıllar önce eşimin bana, “Bazen çok fazla konuşuyorsun” demesiyle olmuştu... Bunu kabul etmeden önce bir an ciddi olarak kırıldığımı hatırlıyorum... Ama ona şöyle karşılık verdim: “-Haklısın; bazen gerçekten çok konuşuyorum...” ..Ve o anda hayatımı değiştirecek bir şey keşfettim... Onun eleştirisini kabul ederken, haklı olduğunu görebilmiştim... Gerçekten de çoğu zaman fazla konuşuyordum... Daha da güzeli, benim hiç savunmaya geçmeyişim, eşimin de daha rahatlamasını sağlamıştı... Birkaç dakika sonra bana, “Biliyor musun, seninle konuşmak çok rahat oluyor” dedi. Eğer ben onun gözlemine kızıp ters çıksaydım, bana bunu söyleyeceğini hiç sanmıyorum... O gün öğrendiğim şey şuydu: Eleştiriye tepki göstermek, eleştirinin kendisini hiç mi hiç yok etmiyor... Tersine, olumsuz tepkiler gösterince sizi eleştiren kişi yaptığı değerlendirmede haklı olduğuna inanıyor... Bu stratejiyi bir deneyin... Size arada bir yöneltilen eleştirileri kabul etmenin kazancı bedelinden yüksektir... (...Dr.Charles Lever) 28.01.2008 |
|
Özüne Dönmek İnsanlar fakir olabilir, aç olabilir ve kendilerini çaresiz hissedebilirler. Ama haysiyet bütün bu zor şartlarda bir insanlık erdemi olarak insanların tutunacağı tek daldır. Bu insanlık erdemi de olmazsa işte o insanlardan korkmak lazım. O insandan her şey beklenir. Krizi bahane ederek işçisine zulüm yapar, parasızlığı bahane ederek aile fertlerine zulüm yapar. İşte şu zamanda aynı şeyler oluyor. Elinde imkanı olan patronlar işçisine zulüm yapıyor, ailelerde can çekişiyor. Aç kurtlar misali insanlık erdemini kaybedip insanlarda etrafa saldırmaya başlıyor. Ama insanlar bunu yapmamalı. Bedava diye dağıtılan yardıma aç kurtlar gibi saldıran, ucuz diye mağazalarda birbirini ezen oradaki eşyaları yağmalayan yığınları gördükten sonra nasıl ‘ Yüce Türk Milleti’ diye cümleler kurabiliriz. Ben Türküm tarihimle gurur duyuyorum, Ama bunları gördükten sonra bugünümle nasıl guru duyarım. İçinizden bazılarını duyuyorum sanki şöyle derken. ‘Bizi içten ve dıştan yıktılar’ Yıkılmış olmak , ezilmiş olmak, haksızlığa uğramak bizlerin talancı olmasına veya insanlık erdemlerimizi kaybetmemize gerekçe olamaz olmamalıda. İnşallah insanlık erdemlerimize biran önce sahip çıkarız. Yoksa işimiz çok zor. 24.01.2009 |
|
Babacığım; -Her sabah daha hava aydınlanmadan kalktığın ve biz sıcacık yataklarımızda uyurken işe gittiğin için sana teşekkür ederim... -İhtiyaç duyduğumda bana sarıldığın için sana teşekkür ederim. -Katıldığım bütün etkinliklere geldiğin ve öteki çocukların babaları gibi beni utandıracak şeyler yapmadığın için sana teşekkür ederim. -Annemi bütün kalbinle sevdiğin için sana teşekkür ederim. -Korktuğum zamanlarda beni tren istasyonundan aldığın için sana teşekkür ederim. -İlk arabamı almama yardım ettiğin için teşekkür ederim. -Birinci sınıfta kâğıttan yaptığım o çirkin kravatı taktığın için sana teşekkür ederim. -Benim için dua ettiğin için sana teşekkür ederim. -”Lütfen” ya da “Teşekkür ederim” demenin hiçbir zaman yersiz olmadığını bana öğrettiğin için sana teşekkür ederim. -Benden daha şanssız olanlara karşı cömert davranmayı bana öğrettiğin için sana teşekkür ederim. -Kahramanım olduğun için sana teşekkür ederim. (...James Rukay) 23.01.2009 |
|
Günaydın. Günaydın sevgili
umut... Günaydın, sevgili özleyişler ve sevgili yürek çırpıntıları...
Ve; SEN!.. Günaydın. Günaydın; can kandıran yağmurlar... Günaydın; göz
doyuran yeşiller... Günaydııın; nisan tomurcukları... Günaydın; gün...
Günaydın; gül... Gün aydın; gülümsemeler... Gül aydın!.. Yağmurlar başladı, biliyor musunuz? Zindelik veren, enerji veren yağmurlar... Yağmurlar “yağıyor”; biz altında dolaşsak daa, dolaşmasak da... Hatta yağmurluk giysek, bere taksak, üstümüze şemsiye açsak daa, açmasak da!.. Yağmurlar ya-ğı-yor!.. Nerdeyiz?... Yağmurun altında el ele yürüsek, Yağmurun altında yağmur damlalarıyla göz göze gelsek, Yağmurun altında seni seviyorum desek, Yağmur damlalarının toprağı kapladığı gibi bizlerin sevgiside bütün insanlığı kaplasa ne kadar güzel olurdu. 22.01.2009 |
|
İnsanoğlu çok gariptir... ... “Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler; Ne var ki çocukluklarını özlerler... ... Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler; Ama sağlıklarını geri almak için para öderler... ... Yarından endişe ederken bugünü unuturlar; Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar... ... Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar; Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler... (...Eflatun) 21.01.2009 |
|
BİR GEZİ BİR ANI Daha önceden Çine’nin kasabası olan ama siyasilerin ilçe yaptığı Karpuzlu’da bulunan bir dostumu ziyarete gittim. Akşam oraya geldiğimi duyan diğer dostlarımda geldiler ve güzel bir akşam geçirdik. Ev iki katlı, katı birbirinden ayıran ise tahtalar. Gece illaki burada kalın dediler. Ne kadar olmaz desekte illaki kalınacak. Dostumun baba ve annesi alttaki odada kalıyorlar. Bizlerde yukarı çıktık. Daha muhabbet yapacağız. Gece çayı yeniden demlendi bizde yere oturup muhabbet etmeye çayın yanında gelenleri yemeğe başladık. Benim doğduğum yerde yapılan ferfene aklıma düştü ki çayın yanında bir şeyler istedim. Her şey o kadar güzel ki bizlerin kahkahaları gece vakti çınlıyor. Muhakkak ki aşağıda yatan ihtiyarlar uyuyamamıştır. Biraz yavaş konuşalım deyip sessiz olmaya çalıştık. Tam o sırada bir kahkaha daha patlattım ben ve yanımda bulunan su dolu sürahiyi devirdim. Su tahtaların arasından aşağı gitmeye başladı. Aşağıda bulunan dostumun babası hanımına, hanım kalk bak çocuklar gülecez diye tuvalete gidememişler oldukları yere etmeye başladılar demesiyle bizler yeniden koptuk. Aşağı inen dostum gidip su döküldüğünü izah etti ve bu yüzdende hemen yatmaya karar verdik. Hem utandık hem üzüldük. Ama olan olmuştu elimizden bir şey gelmezdi. 20.01.2008 |
|
“Babana bir şey diyor musun?” Geçtiğimiz Kurban Bayramı gibi bir bayram yaklaşmıştı. Bayrama bir hafta vardı. İzmir de oturmakta olan babama bayram harçlığı gönderecektim. Ama sabit gelirli insanlarız biz. Ne kadar göndereceğim, nasıl göndereceğim? Artık hemen her gün aklımda bu konu vardı. “Babama para göndersem ama nasıl?” Çünkü benim cebimde de pek harçlık kalmayacak... Üstelik Kurban Bayramı yaklaşıyor. Kurban kesme durumum da var. İçimdeki bir ses cevap veriyor bana: -Senin kurban kesme isteğin var da babanın yok mu? Haklıydı o ses. Yani ya babama para gönderecektim o kurban kesecekti, ya da göndermeyip ben kesecektim. Bu karışık duygular içindeyken bir imtihan gibi gelip karşıma dikiliverdi bir arkadaş: -İzmir'e gidiyorum. Babana da uğrarım. Diyecek bir şeyin var mı? Çaresizlik düğüm düğüm diziliyor boğazıma. “Şey bir miktar para göndereceğim” diyebilsem sözümü yiyemeyip mutlaka para veririm. Ama yutkunuyorum vefasız bir biçimde: -Hiç... Selam söyle... Arkadaş ne bilir benim içimde kaynayan duyguları. Vedalaşıyoruz ve gidiyor. Ardından bin pişmanlık... “Tüh, keşke bir yüz- iki yüz lira olsun gönderebilseydim. Ne olurdu yani?..” Sen pişman olursun da ikinci bir fırsat gelmez mi ayağına. Gelir elbette. Yine iki gün sonra bir arkadaşla karşılaşıyorum. Bayram öncesi olduğundan memlekete giden gidene... O yıllar öyleydi. Bayramlarda tatile gitmek sonradan moda oldu. Soruyor ikinci kişi de: -Babana bir diyeceğin var mı? Ah dilim dönse de para göndereceğimi söylesem. Dilim cebime hâkim olacakken, cebim dilime hâkim oluyor. Susuyorum: “Selam söyle” diyorum boynumu bükerek. Arkadaşımın ardından gözlerim dolu dolu oluyor. Mırıldanıyorum: “Ah babacığım, sen bizi ne hallerde büyüttün besledin adam ettin. Hatta bu yaşta bile, ne zaman para lazım desem belki de borç bulup yine gönderirdin istediğimi. Ama ben sana gönderecek bir yüz lirayı elim varıp da cebimden çıkartamıyorum. Aaah ah!” Pişmanlığım gün geçtikçe, bayram yaklaştıkça artıyor. Ve nihayet üçüncü ve son imtihan çıkıyor karşıma. Üçüncü bir tanıdık, gülümsüyor her şeyden habersiz: -İzmir' gidiyorum, babana bir şey diyor musun? Ellerim titriyor. Çıkartsam mı çıkartmasam mı parayı? Hadi aslanım ha gayret. Maalesef, maalesef... Ellerim kurşun gibi ağırlaşıyor. İnmiyor cebime. Yutkunarak son fırsatı da kaçırıyorum: -Selam söyle ellerinden öperim. Tamam artık... Yarın bayram. Bir daha bu şekilde kimse gelmez ayağıma. Ah babacığım bu bayram kurban kesemeyeceksin sen. Affet beni... Biz evlatlar hep böyleyiz işte. Üzgün bir halde geliyorum eve. Bayram günü çocuklar gözümün içine bakıyor benim. Çünkü ben de bir babayım. Ben mutlu olursam onlar da mutlu olacaklar. Her şeyi bir kenara bırakıp mutlu olmaya, en azından mutlu gözükmeye çalışıyorum. Ertesi gün kurban kesiyoruz. Çocuklarla kendi çapımızda bayram yapıyoruz. Gel gelelim benim cebimde sınırlı olan para bayramın dördüncü gününde suyunu çekiyor. Hatta o zaman diyorum ki: “Bir de babama para gönderseymişim iyice açıkta kalacakmışım.” Bayramdan sonraki ilk gündü galiba. Yine de izinliyiz. Evde otururken kızım elinde 100 dolarla geliyor karşıma. Gözlerinin içi gülüyor. Acaba bayram harçlığı mı? “Baba bak ne buldum? Kitapların arasındaymış. Yaşasın!” Kızımın verdiği parayı alırken düşünüyorum. “Bu parayı oraya ne zaman koymuşum?” diye. Hatırlıyorum. Evet. O parayı yine bir gün babam vermişti de “lazım olursa” diye o kitabın arasına ben bırakmıştım. Nasıl da unutmuşum? Gözlerimden yuvarlanan iki damla yaşı çocuklarımdan saklamaya çalışırken bir daha kahroluyorum. “Ben ki sana elim varıp da bir yüz lira gönderemedim babacığım. Ama sen yine imdadıma yetiştin işte.” Bu duyguyu anlatmaya kelimeler yetmiyor. O para bana öyle bir mesaj oldu, beni öyle bir kahretti ki aradan yıllar geçtiği halde hâlâ unutamam. Bu bana ders oluyor ve her bayram mutlaka babamın yanına gitmeye çalışıyorum. Şimdi babam rahmetli olduğu halde yine gidiyorum. Başında ellerimi açıp dua ediyorum. 19.01.2008 |
|
SEVMEK BUMU? Televizyonda liseli gençliğin bilimden hayattan ve öğrencilikten çok aşna vişne olaylarını canlandıran dizilerini izlerken lise çağlarım aklıma düştü. Lisedeki sınıf arkadaşım Selahattin gözlerimde canlandı. Hiç unutmuyorum o duygu ve kabadayı hallerini. Seviyorum o kızı oğlum seviyorum hem de ölesiye seviyorum, onsuz hayatı düşünemiyorum anlayacağın onsuz yapamıyorum diyordu Selahattin. Ben ise onun okuldaki canciğer arkadaşıydım. Henüz lise birinci sınıftaydık. Aynı sırada oturuyorduk. her şeyimizi paylaşıyorduk. Cebinde kelebek denen bir bıçak taşıyordu. Hemen hemen her gün yalvarıyordum; Madem sen seviyorsun, sen aşık adamsın, neden bıçak taşıyorsun? Yeliz’e laf atan varmış. Ona göstereceğim… Ne diyorsun aslanım sen? Kafayımı üşüttün? Bir kız yüüznden hayatını nasıl tehlikeye atarsın. Sana ne be… Ben senin arkadaşınım… Git işine be…. Benim işim sensin… Arkadaşsan arkadaş gibi ol.. Benim okulda madara olmama izin verme. Ya Selahattin bana yine kızacaksın ama Yeliz seni gerçekten sevmiş olsaydı… Eeeeeeeeeee Yani gerçekten seni seven, sana aşık olan senden başkasına ilgi göstermez ona buna kuyruk sallamazdı. Oğlum canımı sıkma benim. Kız ilgi göstermiyor ama Fikret Yeliz’e asılıyor anlıyormusun? Sen nerden biliyorsun Yeliz mi söyledi? Evet sürekli rahatsız ediyormuş çıkalım diye… Belki de Yeliz pirim yapmak için ortalığı kızıştırıyor? Yürü git işine ya, durum düzeltme ayakları yapma bana. Endişemi dile getirdim; Ya Fikret’te de bıçak varsa? Olsun be ondan korkan onun gibi olsun. Hem kim ki o? Yani bir kız yüzünden iki arkadaş birbirinizi öldürmekten bile çekinmeyeceksiniz öyle mi? Ne dediysem, nasıl örnekler verdiysem Selahattin’i ikna etmem mümkün olmadı. Daha da ileri gidersem benimle de kavga edeceğini anladım ve kendi haline bıraktım. O anki ruh hali çok kötüydü. Aradan geçen zamanda bu iki genç mi diyeyim iki filiz mi diyeyim veya iki zavallı aralarında ki bu mevzuyu konuşmak için park’ta buluşuyorlar. İkisi de aynı mahalleden, aynı sokaktan ve üçü de yani Selahattin, Fikret ve Yeliz arkadaşlar. Hepsi birbirini tanıyan çocuklar ama hepsi de hayatı delikanlılık çağında ki cevher gibi görüyor. Konu belli; Sen benim sevdiğim kıza asılamazsın? Sende kimsin be beni tehdit ediyorsun? Bu naralardan sonra yumruklaşmalar, itip kakmalar. Nasıl olsa televizyondaki dizilerde böyle oluyor. Vurmalar, kırmalar, bıçaklamalar hatta öldürmeler. Sonunda olan oluyor ve Selahattin yanında ki bıçağı çıkarıp Fikret’in göğsüne saplıyor. Fikret yandım diyerek yere yığılıyor, arkadaşının göğsü bir anda kıpkızıl kan olduğunu gören Selahattin’in yüzü bembeyaz oluyor korkudan. Ben ne yaptım diyor ama olan olmuş akan kan durmuyor. Çevreden yetişenler Fikret’i hastaneye kaldırıyorlar ama Fikret hastaneye varamadan yolda can veriyor. Selahattin gözaltına alınıyor. Ardından yıllarca süren hapis hayatı. Bu olay beni derinden yaraladı. Bilhassa uğruna arkadaş öldürülen Yeliz’in umursamazlığı. Yeliz bu olaydan hiç etkilenmedi, hiç üzülmedi hayatına kaldığı yerden yeni bir erkek arkadaş bularak devam etti. Oysa onun yüzünden bir arkadaş toprağa, bir arkadaş ta hapishaneye düşerek geleceğini, hayatını bitirmişti. Selahattin çok pişmanım diyordu hakime.. Ziyaretine gelenlere de ah çekerek dert yanıyordu. Sevdiğim gibi sevildiğimi sanıyordum ah ki ahhhhhh. Sevmek ve sevilmek o kadar yüce bir duygu ki, her seviyorum diyenin bu yüceliğe ulaşabilmesi imkansız hele ki şehvet sevgiyle ve aşkla karıştıranlar bu yüce duyguya hiç ulaşamazlar 18.01.2009 |
|
Hayata dair... Tüm benliğimde temizlik yaptım bugün... Kaslarımı, sinirlerimi, kemiklerimi hatta kanımı temizledim... En küçük yerlerine, kıvrımlarına girmiş, sinmiş bütün pislikleri attım... Kırgınlıklarımı dışarı çıkardım ilk önce... İçimde ne kadar da büyük bir yer kaplıyorlarmış... Onların yerine bağışlamayı yerleştirdim özenle.. Titizlikle her kırgınlığın üzerine ektim bağışlamanın tohumlarını... Bağışlamayı ekerken, tekrar kırılmaktan korkuyordum belki... Kıskançlığımı çıkardım... Meğer ben ne az kıskançmışım... Çok kolay oldu... Çok şükür ki kin ve nefret yoktu yüreğimde... Nasıl temizlerdim bilmiyorum... Sıra korkularıma gelmişti... Çıkarmaya bile korktum önce... Ne çok alışmışım onlarla yaşamaya... Bunca acı ve endişeye nasıl alışılır anlayamadım... Her gün yeni yeni endişelerle beslenen yeni korkular birikmişti içimde... Mutluluklarımı, umutlarımı ne de çok ertelemişim... O an bu ilgiyi onlara verseydim, her gün onları düşünüp birer umut daha ekleseydim, almadan verip, beklemeden sevseydim, her şeyden önce içimdeki sevginin ve gücün daha fazla farkında olsaydım böyle bir temizliğe gerek kalmazdı... Çok zorlandım korkularımı temizlemekte... Birbirlerinin içine halkalar biçiminde girmişlerdi, kenetlenmişlerdi adeta... Neşe ektim, hoşgörü, güven, sevgi ektim... Almadan vermeyi, sevilmeden sevmeyi, paylaşmayı ektim... Çılgınlık ektim, doğallık, bağışlama ektim içime... Aşk ektim her hücreme... Coşku, heyecan, sessizlik ektim... Tüm güzel fikirler sessizken geliyor bana... Kabullenme ektim... Baş eğme değil... Olduğu gibi kabullenme... (...Edward Morrison) |
|
Hayata dair... - Sizin için mutluluğun ne anlama geldiğini bulun ve hedefinizi belirleyin. - Kendinizi şımartın. En çok istediğiniz kıyafeti ya da aksesuarı alın. - Sahip olduğunuz değerlerden hoşnut olun. - Hata yaptığınızda kendinize kızmayın. - Stresten uzak durun, gülümsemekten vazgeçmeyin. - Karşılıksız aşktan vazgeçin. Bu sizi sadece mutsuz ve melankolik eder. - Arkadaşlıklara önem verin. Kendinize sıkı bir dost edinin. - Kendinize ulaşabileceğiniz bir hedef belirleyin. ... Mutluluğun formülü bunlardır... Bulutların üzerinde sürekli yüzmek mümkün değil, ama yine de kendinizle ve yaptığınız işle mutlu olmayı deneyebilirsiniz... (...Heide-Marie Smolka 13.01.2008 |
|
Zekâ problemi! |
|
Gittiği yerden geldiği
yer anlaşılır! |
|
Nusret
ve Nusret ve mayınları hakkında söylenen sözleri tek tek bu-raya
aktaracak olsak sayfalara sığmadığını görürüz. Ancak İngi-liz Denizcilik
Bakanı ve Çanakkale savaşlarının mimarı sayılan Churchill’in
söylediklerini aktarmak, tüm söylenenleri özetlemek demek olacaktır: |
|
Nusret ve Zafer-6 |
|
Nusret ve Zafer-5 |
|
Nusret ve Zafer-4 |
|
Nusret ve Zafer-3 |
|
Nusret ve Zafer-2 18.03.08 |
|
Nusret ve Zafer-1 |
|
Din Kültürü ve Ahlak
Dersi, 12 Eylül Anayasasıyla okullarımızda mecburi oldu. Çünkü,
toplum, kamplara ayrılmış, bir kısım gençlik din dışı bir çizgiye
sapmıştı. Kamplaşma, kutuplaşma ve sapmalar yüzünden 5 bin genç
hayatından oldu. Türkiye çok karanlık günlerden geçti. Bunda büyük
gençlik kitlesinin mâneviyat boşluğu yaşamasının çok büyük rolü vardı. |
|
Korkma, sönmez bu
şafaklarda yüzen al sancak! |
|
Çoğu gitti... |
|
|
|
22.02.2008 |
|
DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI
YALAN |
|
Birkaç günden beri geceler boyunca soğuk
olduğu için, Prof.Orhan Kural’ın editörlüğünü yaptığı Seferi adlı
kitabını okudum... Çetin Altan bir zamanlar Afganistan’a gitmiş... Diyor ki: “Afganistan’ı anlatmak kolay değil; fukaranın fukarası bir memleket burası... Kimi görsen üstü başı dökülüyor, üstelik de pislik içinde... Hele çocuklar, hele çocuklar... Saçları yapışmış, ayakları çıplak, paçavralar içinde... İran’da olduğu gibi bu fakirliğin üzerine tünemiş bir şaşaalı zenginlik de yok.” Coşkun Aral, ‘yasak şehire ulaşma sevdası uğruna’ Kaşgar’a gitmiş... Diyor ki: “Onuncu yüzyılda Karahan Türkleri’ne başkentlik yapan kent, bu tarihlerde bölgenin en büyük kültür merkezi haline geliyor. Kaşgarlı Mahmut, ilk Türk dili sözlüğünü, Yusuf Has Hacip ise ‘Kutadgu Bilig’ adlı manzum didaktik eserini burada yazıyor. Kızıl muhafızlar, 1970 yılından itibaren etkilerini kaybedince, ülkedeki Mao heykelleri birer birer sökülmüş, âdeta turistlere satılmak üzere bitpazarına düşürülmüştü. Nedense Kaşgar’daki son Mao dimdik ayaktaydı.” Nermin Bezmen, ailesinin izlerini araştırmak üzere bir sabah Yalta’da otelde uyanır... Ve kenti anlatıyor: “Asırlardır dağları denize birleştiren yeşil örtü, son zamanlarda büyük bir sür’atle yapılaşmaya yönelmiş. Selvilerin gölgesinde kaybolan güzelim eski evler, katliamdan korkup da gizlenmiş gibiler.” Elli beş ünlü seferi’nin hatıralarında, fırtınalara yenik düşerek uçan ve yitip giden hayatların arasında yığınla kayıp hikâye öğreniyor, âdeta yaşananların üzerine kar yağmış gibi kentlere ait tarih defterinin neden üşüdüğünü anlayabiliyorsunuz... Ve yalnızlıklarını... 20.02.2008 |
|
Türkleri yakmak |
|
HERKESİN BİR HESABI VARSA... Mal canın yongasıdır, derler. Adam vardır, onun şartlarında 50 bin dolar filan adamın 50 milyon dolarından daha kıymetlidir. Geçen gün tanıdığımın tanıdığı, biriktirdiği üç beş kuruşu bir bankaya yatırırken sormuş: Ortalıkta kriz gelecek lafları dolaşıyor. Paramızın başına bir hal gelir mi? Banka görevlisi o bildik (mevduat garantisi vs.) mevzuatı sıraladıktan sonra, alışılmadık bir şey söylemiş.. Aynen aktarmak zor ama şu anlama gelebilecek bir laf: Bu banka devletten bile sağlam. Eğer öyle bir şey olacaksa önce ülke batar, en son bu banka. Memur böyle bir inisiyatif kullanabilir mi..Yoksa yukarılarda konuşulan şeyleri mi aktarıyor...Belli değil. Ama bu kadar iddialı olmak şahsen beni mutlu etti. Piyasada parlayan şirketler var. Ben çoğuna kısa ömür biçiyorum. Şaşırıyor çevremdekiler.. Bir de bu işin nezaketi var..Aleni konuşulamayacak şeyler. ... Batmak çıkmak deyince uzman görüşü istiyorlar. Uzman kriterlere göre hesaplarına bakacak, alacağını, borcunu, pazar payını, sermayesini dikkate alacak..Çok iyi görünüyor diyecek. Öyle dese bile beni kesmez. O çapta iş yapanlar için her şey matematik değil. Yolun sonuna gelmeden felaketin farkına varılsa da iş işten geçmiş oluyor. Hasılı belli başlı şirketlerin bir kere daha el değiştireceğini tahmin ediyorum. Çekilip gidecekler piyasadan. Ya da dümeni başkalarına teslim edecekler. Önemli şirketler yabancıların eline geçince, satılınca karalar bağlayanlar var. Sanki düşmanın hançeri bağrımıza saplanmış gibi. Ben bu üzüntüyü anlayamadığım için soruyorum. Filan kuruluşun falan Türk beyin olmasıyla filan Holandalının olması arasında bizim için ne fark var? Bir kuruluşa milli demekle milli olmuyor ki. Belki daha namuslu iş yaparlar. Daha az eziyet ederler. Daha saygılı olurlar. Varsın biraz da yabancılar (yabancı ne demekse) yürütsün işleri. Siz samimi olun yeter. |
|
Ne
dersiniz?... UYGULAYALIM MI?!.... Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli,pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi,aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk iste,\'aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,yorulmaya değer mi?\' Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. \'Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, \' dedi.\'Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?\' Utancımdan kıpkırmızı olmuştum. Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain\'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu. On dokuz yıl önceydi. Stockholm\'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var,oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun. Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde\' İsveç çeliğinden yapılmıştır\' diye yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. İsviçre\'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar, bir haberi duyurur. Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız,ilgilenmediğ iniz, kullanmadığınız ne kadar kitap,dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre\'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun. Japonlar son derece sade, basit,yalın mütevazı yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş , hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir. Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar,dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der, Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak... *Gerekmediği halde elektriği yakmakla, Suyu kapamadan bos yere akıtmakta, Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de sorumsuz tüketiciler sınıfına geçmiyor muyuz? *Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım. Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı,bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu.. Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır. Sanırım \'aktarılması \' iletilmesi gereken bir ileti ve yaşam yaklaşımı varsa; o da budur... |
|
Müslüman çocuğa sorular |
|
BİR BARDAK SÜT Howard Kelly yoksul bir ailenin çocuğuydu. Kapı kapı dolaşarak bir şeyler satıyordu. O gün hiç satış yapamamıştı. Karnı açtı. Çalacağı ilk kapıdan yiyecek istemeye karar verdi. Kapıyı genç bir kadın açtı. Howard utandı ve sadece bir bardak su isteyebildi. Kadın kocaman bir bardak süt getirdi. Çocuk sütü içti, teşekkür ettikten sonra "Borcum ne kadar?" diye sordu. Genç kadın gülümseyerek, "Borcunuz yok. Annem bize yaptığımız iyiliğe karşı bir bedel almamamızı öğretti" dedi. Howard bir kez daha teşekkür ederek gitti. Yıllar sonra o genç kadın hastalandı. Onu büyük bir kentin hastanesine götürdüler. Kendisine Howard Kelly adlı genç bir doktor baktı. Howard kadını hemen tanıdı. Yıllar önce kendisine süt veren kadındı bu. Ama belli etmedi. Onu tedavi etti ve iyileştirdi. Kadının ödeyeceği fatura Dr. Kelly’nin önüne geldi. Dr. Kelly bir not yazarak faturaya ekledi. Kadın faturayı nasıl ödeyeceğini kara kara düşünüyordu. Zarfı açtı ve notu gördü. Káğıtta şunlar yazılıydı: "Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir." Burs vermeyenlere ve verecek olanlara duyurulur. Vereceğiniz küçük paralarla neler olacak bakın. |
|
NİÇİN
MÜTEVÂZÎ OLMALIYIZ? |
|
...::bahçedeki limon
ağacı::... |