Eski Yazıları Okumak İsterseniz Tıklayınız

YAŞAYAMADIĞIMIZ ÇOCUKLUĞUMUZ - 1

Bu yıl ikincisi düzenlenen İzmir İmam Hatip Lisesinde yatılı okuyanlar buluşmasına gitmek için Aydın dan yola çıktım Cuma namazından sonra. Gayem Denizli’de bir gece kalıp oradan gitmek. Bulunduğum yerden gitmek biraz güç. Bu yüzden erken yola çıktım.
Mehmet Kamer arkadaşımızla Denizlide buluşacağız. Oda Ödemiş den C.tesi sabah yola çıkacak. Saat dokuz gibi evden ayrılıp Denizli otogara hareket ettim. Saat on bucuk gibi Mehmet geldi. Burdur a gidecek araba saat birde var dediler. Beklemeye tahammülümüz yok o yüzden aktarmalı gitmeye karar verdik. Hemen hareket eden Yeşilova arabasına binip yola çıktık. Mehmet lede 32 yıldır görüşmemiştik. Hem konuşuyoruz hemde hayretle birbirimize bakıyoruz. Mehmet in yüz kısmı değişmemiş. Ama çok büyümüş. Kilosu yerinde saçları onunda beyazlamış.
Saat yarım gibi Yeşilova ya vardık. Bir saat orada bekleyip ver elini Burdur. Giderken oralarıda keşfediyoruz bir yandan. Birde acaba arkadaşlar bizi nasıl karşılayacaklar veya biz arkadaşları tanıya bilecekmiyiz diye konuşuyoruz. Saat iki gibi Burdur a indik. Hemen bizi bekleyecek olan Mustafa Tokgöz ü aradık ama yok. Telefon ettik düğüne gitmiş. İlk hayal kırıklığını böylece yaşadık.
Mustafa Tokgöz düğüne gittiği için bizi Şükrü Baysal a havale etmiş ne olu ne olmaz diye. Yola çıkanın hali belli olmaz ki. Devlet su işleri müdürü Şükrü geldi ve tanıştık kucaklaştık ve tekrar sarıldık. Bizi hemen evine götürdü. Eşi çok güzel bir sofra hazırlamış öğlen yemeklerimizi yemeden Tokgöz damladı biraz mahcup olarak. Hiç mahçup olacak bir şey yok diyorum içimden ama dışımdanda onu 33 yıldır kızdıramadığımı düşünerek kızdırmak için dürtüyorum. Ben ve Tokgöz okulda çok samimi arkadaştık. Halada onu kendime yakın hissettiğim için çok mutlu oldum. Şükrü Baysal ın evinden çay faslından sonra ayrıldık. Tokgöz ün bahçesine gideceğiz ve orada kalacağız. Çok güzel bir bahçenin içinde iki katlı içerden merdivenli evine geldik. Ceviz ağaçları her yeri kaplamış, kayısı lara hucum ettik Kamer le. Yaşayamadığımız çocukluğu yaşamak istedik. Kayısıdan sonra Armut ve Erik ağaçlarına da saldırdık. Üç dönümlük bahçeyi karış karış diğer bir tabirle ağaçtan ağaca dolaştık. Arada Tokgöz e de bulaşmadan edemiyorum ben Tokgöz e bulaşmayı özlemişim. Ben senle uğraşamayacağım deyip İneklerin yanına gitti. O işleri yapması gerekiyor. Tokgöz buradaki arkadaşların bağlantı noktası olmuş. Tokgöz e bir telefon geldi ve hadi gidiyoruz Mehmet gelmiş dedi. Hemen arabasıyla gidip aldık. Arkadaşımız araştırma görevlisi olmuş ve Burdur gurubuyla devamlı bağlantı kurmuş. Burada askerlik yaptığı için. Sonunda bizleride yani Kameri ve benide hatırladı. Yeniden kucaklaştık. Cevizin altında hatıralardan konuşmaya başladık bu arada bir yandanda mangalı yakmaya çalışıyor Tokgöz. Bir yandanda sen yap diyor bana. Sonunda mangalın başına geçtim oğlu Yasin gelince bıraktım. Mustafa Güleç te geldi. Yemek te ve yemekten sonra dört küçük çocuk olarak konuşmaya başladık ve gece saat ikide yatmaya karar verdik. Yarın uzun bir gün olacak.

30.07.2010
GATA

Bir dostumun GATA da yattığını öğrenince bir yandan üzüldüm dostumun hasta olmasından dolayı. Bir yandan da sevindim bu sayede GATA denilen muazzam hastane ve kışlayı ve askeri akademiyi görecektim. Ankara kalesine çıkınca oradan gördüğüm muazzam külliyeyi yakından görmek bana heyecan verdi. Yola çıkıp da uzaktan bina görününce üzerinde ki yazıyı da okumaya başladım. 112 yaşında yazıyordu. Kurulduğu zaman etrafında hiç yerleşim yeri olmayan her tarafı ormanlarla kaplı bu yer bugün etrafı yerleşim yerleriyle kaplı modern bir yer olmuş.
Bugün Cuma olmasından dolayı daha erken çıktım. Oraya varacağım ve Cami bulmam gerekir diye düşündüm. GATA nın bulunduğu yer Etlik denilen yerin aşağı eğlence mahallesiymiş. Cami yi buldum ama daha vakit var diye şöyle bir dolaşayım dedim. Caminin alt tarafından geçen büyük yolu takip atmaya başladım. Yol çok geniş ve ortasında şarıl şarıl sular akan park yapılmış. Çok hoşuma gitti. Kendimi dere kenarında hissettim. Daha sonra dev akvaryumlar geldi. İçine çeşitli balıklar atılmış. İstenince ne kadar güzel yerler yapılıyormuş demekten kendimi alamadım.
Gözüme bir levha ilişti. Tuvaletlerimiz parasız diye. Altında da Keçiören belediyesi yazıyor. Bu bedava tuvalet iğlimi çekti. Acaba temiz mi diye şöyle bir baktım. Çok temiz gördüm. Ankara nın göbeğinde bedava tuvalet. Aydın’ın merkezinde ise bir lira tuvalete girmek. Bu yüzden burasını kıskanmadım desem yalan olur.
Cuma namazını aşağı eğlence merkez camisin de kıldım. Ben oralara baktım başka cami göremedim demek ki merkez burası ise başka camide vardır diye düşündüm. Çok güzel ve bakımlı bir Camii. Namazdan sonra görüş başlıyor doğru hastaneye gittim. Kimliğimi bırakıp içeri girdim. Çok güzel yerler yapılmış. Ziyaretimi yaptım 2 saat nasıl geçmiş şaşırdım. Güzelliklerin arasında güzel dostun yanında vakti anlayamıyor insan. Çıktığımda öyle bir yağmur yağmaya başladı ki anlatamam. Yarım saat yağmurun hafiflemesini bekleyip dolmuşa atlayıp evin yolunu tuttum.

04.06.2010
 
Bataklıkta açan Çiçekler

Bugün evden çıkıp Samsun yazan levhayı takip etmeye karar verdim. Bakalım ayaklarım beni nerelere götürecek. Mevla’m neylerse güzel eyler deyip düştüm yollara. İlk olarak Telekom geldi önüme. Telekomun üssü mutlaka çok büyük bir yeri kaplıyor. Yoldaki levhalarda Mamak yazısını okuyunca demek bugün nasibim Mamak mış dedim. Ama ben yola devam ediyorum. Siteler yazan yere varınca sağa giden yola sapmaya karar verdim. Yani Mamak tan vazgeçtim. Yolun solunda asri mezarlık, sağında ise virane olmuş evler. Evlerde sanki karşısında ki mezarlık yatanlar gibi ölü. Evlerde tek tük insanlar görünüyor. Bazı evlerde işaretli. Demek diyorum bu evler yıkılacak. Evlerde ki yaşam olmayınca bana ürküntü geldi. Solda mezarlık sağda ise ölü bir semt. Bu semt Gültepe semtiymiş. Daha ilerlerde Toki evlerini görünce içim hoş oldu. Demek ki insanlarımı bu bataklıktan kurtarmak için çiçek gibi evler yapılmaya başlanmış. Bunu görmek bu ürküntüye değer diye içimden geçiriyorum. Yolun solundan yani mezarlık tarafından yürüyorum. İçim ürperdiği için mezarlık tarafı bana daha güvenilir geldi.
Mezarlık desen mükemmel korunuyor. Bir metre taş duvarla örülmüş ve taş duvarın üstü ise iki metreye yakın demirlerle çevrilmiş. Demek ki ölülerimizi dahi canlı insanlardan korumak için kaleler inşa ediyoruz. Eski insanlar canlı insanlardan korunmak için kaleler yapmışlar, bizlerde ölülerimizi korumak için kaleler yapıyoruz. Bu çok acı bir durum. İnsanlık öldü diyenleri haklı çıkaracak bir durum.
Bir an önce bu caddeden kurtulmak için adımlarımı daha sık atmaya başladım. Sonunda Plevle caddesine çıktım ve çok şükür ya Rabbi dedim. Bu caddenin bir kısmı Mamak yürüdüğüm kısmıda Altındağ belediyesine aitmiş. Yolları bakımlı, kaldırımlar bakımlı, kaldırımlara ağaçlar dikilmeye başlanmış. Yolun kenarlarında parklar yapılmış. Osmanlı parkı levhası dikkatimi çekti. Şelaleler yapılmış parka ama su verilmemiş. Ankara hastanesinin yanından sağa döndüm çünkü karşıda Ankara kalesini gördüm.
Kaleye doğru devam ettim. Meğer benim gördüğüm kalenin arka tarafıymış. Çok dik kalenin arkası demekki bu yüzden buraya yapılmış kale. Bu taraftan kaleye girmek çok güç. Bu güçlüğü fark eden halkımızda bu kenara ev yapamamışlar. Kalenin altında sığındık camisi var. Meğer bu mahallenin adı sığındık mahallesiymiş. Öğlen namazını sığındık camisinde kılıp eve hareket ettim.
30.06.2010
 
DENİZLİ DE SÜNNET DÜĞÜNÜ

Mayısın 30 da Denizli de sünnet düğününe davet edildim. Aslında ogün Nuh da Yağmur dusına gitmekti amacım ama olmadı. Ankara ya giderken Yağmur dusına uğrayayım diye aklımda geçerken sünnet düğünü çıkınca orada kalmam gerekti. Denizliye bir gün once vardım. Akşam geleceğimi haber alan dostlarla buluştuk düğün evinde. Baktım ki saat gecenin 2 si olmuş. Zamanın nasıl geçtiğini hiç birimiz anlamadık. Vedalaşıp ayrıldık. Yarın düğünde görüşürüz dedik birbirimize.
Sünnet düğünü salonda yapılacakmış. Düğün sahipleri ile beraber saat 12 de salona gittik. Düğün sahipleri 2 evletlerıyla beraber salonun kapısında beklemeye başladılar. Bizde hediyelerimizi çocuklara takıp masaya oturduk. Garsonlar hemen yemek getirdiler. Tabildot usülü yemekler. Serviz tabakları ile sunuluyor.. Yemek yemeye başlar başlamaz bir hoca efendide mevlüt okumaaya başladı. Yemek bir yandan yeniyor mevlüt bir yandan okunuyor bir yandanda misafirler geliyor diğer yandan da işini bitiren Allaha ısmarladık deyip ayrılıyor.
Yani herşey 3 saatte bitecek. Bizim yaşadığımız Çine de ise sünnet düğünleri ya birgün yada iki gün sürüyor.
Yemekten sonar yemek yenmeyeb masalara geçtik. Yemeği yiyen dostlar, tanıdıklar etrafımıza toplandılar. Mevlüt bittikten sonar yine muhapbete başladık. Birde baktık düğün bitmiş. Yani saat 3 olmuş. Düğün sahipleri ile eve gelip onlara veda ettik. Saat beşte Denizliden ayrılıp yine yola düştük. Ben hemen dayı oğlum Ahmet Keskin I aradım. Nuhdayım dedi. İyi o zaman bende geliyorum dedim. Saat 8 gibi Nuha girdim. Hemen Yaşar Karaköse yi aradım O yağmur duasına gelmişti. Oda ben şu anda Sultanhisarına vardım dedi. Yani görüşemedim. Dayı oğlunun evinide bu sefer görmüş oldum. Çok güzel bi rev yaptırmış. Allah gönendirsin.
Teras ta akşam yemeğini yiyip Mevlüt Varol abimin evine gittik. Orada da 3-5 kişi herzaman olur. Onlarla da görüşüp eve geri geldik. Yani bir gece Nuh havasını soluyarak yattım. Sabah erkenden yola çıktım.
İscehisar a varırken Halil ibrahim Baykara yı göreyim dedim. Benzinliğe uğradım ama Baykara henüz gelmemiş. Selem bırakıp Ankaraya hareket ettim. Baykara da bana borçlandı bu sebepden dolayı.
28.06.2010
 
Afyon Ulu Camii

23 Nisan Cuma günü sabah Ankara dan hareket ettik ailece. Balıkesir de yaşayan bir dostumla Afyon da buluşup piknik yapmaya karar vermiştik. Bu yüzden yola çıktık. Saat 11 gibi Afyon’a vasıl olduk. Buluşup hep beraber Ulu camii gezdik. Ulu camii, 1272-1277 yılları arasında Sahipata Hasan bey tarafından yaptırılmış. Ulu Camii Afyon’un en eski yerleşim yerlerinden Hıdırlık tepesi ile kale altına inşa edilmiş Afyon’un en büyük camisiymiş. Yapı kırk ahşap direk üstüne oturtulmuş olmasından dolayı Kırk Direkli Camii olarak da anılmaktaymış. Selçuklu döneminin eşsiz örneklerinden biri bana göre de günümüz dede eşsiz bir eser.
Caminin aşağısın da bulunan eski evler de yeni yeni tamir edilmeye başlamış. Geleceğin en güzel yeri olmaya aday bir yer olacak. Geziden sonra Hıdırlık tepesin de bulunan piknik alanına gittik. Arabam da hazır bekleyen mangalı alıp çok güzel bir mangal keyfi yaptık. Hem mangal keyfi hem Afyon’u kuşbakışı seyretmek çok güzel oluyor.
Telefona sarılıp Afyon da yaşayan birkaç dostumu aradım ve onları davet ettim. Davet dışarıda yaşayandan geldiği için şaşırdılar ve gelmediler. Afyon’a gidenlere tavsiyem Hıdırlık ta mangal keyfi yapmaları.

18.05.2010
Kurban Alırken
Kurban alırken şunlara dikkat edelim. Büyük baş kurban alacaksak mutlaka 2 yaşını doldurmasına dikkat edelim. Anlıyorsak kendimiz dişine bakalım anlamıyorsak bilen birine baktıralım. Satıcının 2 yaşında demesine aldırmadan bu işlemi yapalım.
Küçük baş yani keçi veya koyun alacaksak bir yaşını doldurmuş veya anasının boyu kadar olması şarttır.
Bazı yerlerde kurbanlık hayvan alırken satıcı; hayvanı kesip et haline getirdikten sonra kilosunu şu fiyattan veriyorum. Sen hayvanı seç bayramda gelirsin eti kaç kilo gelirse parasını verirsin diyormuş. Bu şekilde alışveriş haramdır. Buna dikkat edelim.
Kurbanı veresiye veya kredi kartıyla almak caizdir. Kurban rayiçten çok pahalıysa, rayice uygun bulunamazsa kurban alıp kesmek gerekmez.
Kurban alan niyetini değiştirip akika veya adak olarak kesebilir

 
KURBANLIK TELAŞI

Kurban yaklaştı ve tatlı bir telaş da başladı. Bugün Kurban pazarına gittim. Şöyle bir Pazar araştırayım uygun dek gelirse kurbanlık alayım diye. Kurban fiyatları baya uçuk geldi bana.
Kurban pazarında 2 de kadın gördüm. Ellerinde plastik kovalar ile dolaşıyorlardı. Şaşırdım kaldım. Bu güne kadar hiç dek gelmemiştim. Biraz düşününce acaba dedim bunların burada ineklerimi varda onları sağmaya mı geldiler diye. Dolaşırken gözüm de onlarda. Biraz sonra bir inek sahibi kadının yanına yanaştı ve ineğini sağmasını söyledi.
İşte o zaman tamamiyle anladım bu kadınların burada ne işi olduğunu. Pazara gelen sütlü hayvanları sağmak için burada bulunuyorlar. Süt onların oluyor bunun karşılığında da inekleri sağıyorlar. Ekmeklerini süt sağmaktan çıkarıyorlar. Çalışmak isteyen herkes kendine göre bir iş buluyor demekki.
Kurban alamadım. Daha 25 gün var nasıl olsa Allah koymuştur bir yoluna. Bugün olmazsa yarın olur. Biliyorum ki her kurban kesecek olanlarda da aynı telaş var. Bugünlerde herkesin ağzından kurban lafı çıkıyor zaten. Alanlar rahatladılar benim gibi almayanlarda araştırmaya devam ediyor.
Kurbanlık hayvanın vasıfları

Hangi hayvanlardan kurban olur, vasıfları nelerdir?
1- Davar, sığır ve deveden kurban olur. Başka hayvanlardan kurban olmaz. Davar denince koyun ve keçi; sığır denince inek, boğa, manda, dana, düve ve tosun anlaşılır.
2- Dişi hayvan da, erkek hayvan da kurban edilebilir. Koyunun erkeği ve beyazı siyahından çok olanı, keçinin dişisi daha sevabdır. Kıymetleri eşitse, koyun kesmek, sığır kesmekten daha sevabdır.
3- Yünü kırkılmış koyunu kurban etmek ve kurban için almak mekruhtur.
4- Davarın 1, sığırın 2, devenin 5 yaşını geçmesi gerekir. 6 ayı geçen kuzu, iriyse kurban edilebilir.
5- Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan, bir ayağı kesik veya ölmek üzere olan hasta hayvan kurban olmaz.
6- Geyik gibi eti yenen vahşi hayvandan kurban olmaz. Yabani öküz [buffalo], yabani deve [lama] ve yabani koyundan da kurban olmaz. Melezse, mesela yabani bir koçla, evcil bir koyundan meydana gelen yavru kurban edilir. Tersi, yani bir erkek keçi [teke], bir geyikle çiftleşse, meydana gelen yavru, kurban edilmez; çünkü hükümde anneye itibar edilir. Annesi evcilse, yavrusu kurban edilebilir.
7- Husyeleri küçük, gebe, tüyü dökülmüş hayvanı kurban etmek mekruhtur.
8- Burnu veya dili kesik yahut ekserisi yok olan hayvan kurban olmaz.
9- Davarda bir, sığırda iki meme kesik olsa kurban olmaz; ama yavrusunu emzirebiliyorsa olur.
10- İki kulağı kesik, biri kökten kesik, kuyruğu kesik; bir veya iki kulağı olmayan, kurban olmaz.
11- Diz kapakları gibi bir yeri kemik başına kadar kırılan hayvan kurban olmaz.
Kurban olmaya mani olmayan kusurlar:
1- Boynuzu kırık veya boynuzsuz olan, kurban olur.
2- Kulakta ekserisi kesilip ayrılmasa, asılı kalsa kerahetle caizdir. Yarıdan azı kesik olsa, kurban olur. Kulağı enine veya boyuna yarık olsa, kurban olur. Kulağın yırtık olması tenzihen mekruhtur. Burnunun hükmü de kulak gibidir. Uyuz, burulmuş olanı kurban etmek caizdir.
3- Kulağı, kuyruğu küçük olarak doğan, kurban olur. Kuyruğu kesik değilse merinos kurban olur.
4- Hünsa [çift cinsiyetli] olanı kurban etmemeli.
5- Yayılmasına mani olmayacak kadar deli olup, sürüsünden ayrılmayan hayvan, kurban olur.
6- Bir gözünde görmeye mani olmayan perde bulunan hayvanı kurban etmek caizdir.
7- Kurbanlık, kesilme yerine getirilirken, tepinir ve bir ayağı kırılır; sonra kesilirse, caiz olur.
8- Dişlerinin ekserisi varsa, mekruh olmakla beraber caizdir.
02.11.2009
 
Nerden Nereye
Bir dostumun canından çok sevdiği biricik oğlu geçen hafta hastalandı. Yıllardır hep tartıştığım arkadaşımın gözünden sakındığı oğlu hastalandı. Elbette çok hem de çok üzüldüm.
Çocuk eğitimi konusunda tartışırdık dostumla. Ben ona yanlış yolda olduğunu söylerdim hep dostum ve eşi de hep bana karşı gelirlerdi. Çok zor bulduk ve çok zor büyüttük Sadettin abi derlerdi. Bende herkesin çocuğu kendine göre çok kıymetlidir ve herkes evladını gözünden sakınır lakin yanlışlıklar bir gün gelir en çok sizin canınızı acıtır derdim. Ama dinletemezdim. Çocuklarını çok serbest yetiştirmeye gayret gösterirler çok büyük suç işlese görmemezlikten gelirler, arada suç bile olmayacak bir olaydan dolayı da parlarlardı.
Dostumun oğlu arkadaşıyla telefonunu birkaç günlüğüne değiştirmiş. Herkes bunu yapar. Eve geldiğinde dostum ne zamandır seni arıyorum telefonun nerde diye bağırıyor. Çocukta telefonu değiştirdiğini söylüyor. Baba buna kızarak çocuğa nasihate başlıyor. Çocuk ise aldırış etmiyor ve bir ikide ters cevap verince baba bir tokat atıyor.
İşte o tokattan sonra iş karışıyor. Çocuk kendini kaybediyor eline geçirdiği bir bıçakla küçük kardeşini rehin alıyor. Kardeşinin boynuna dayıyor bıçağı ve herkese meydan okuyor.
Çocukla daha sonra konuştuğumda tokattan sonrasını hiç hatırlamadığı söyledi. İnşallah tedavi olmaya başladığı bu hastalıktan kurtulur.
Aman dikkat edelim çocuklarımızı güzel eğitelim. Hayata onları iyi bir şekilde hazırlamaya çalışalım.
06.09.2009
KUR’ANI KERİMİ ÖĞRENMENİN SEVABI
Bundan önceki yazımda okulların tatil olmasını fırsat bilerek çocuklarımızı camilere göndermenizi ve onların İslamı öğrenmelerini yazmıştım.
Kur’anı Kerimi öğretmenin, okumanın sevabı anlatılmayacak kadar çoktur. Hatta bunun sevabı dedelerine, çocuklarına ve torunlarına yani yedi sülalesine ulaşır.
Bununla ilgili sevgili peygamberimiz buyurdu ki;
Ümmetimin en hayırlısı, Kuranı kerimi öğrenen ve öğretendir.
Hoca çocuğa besmele okur, çocukta söyleyince, Allahü teala çocuğun anasının, babasının ve hocasının cehenneme girmemesi için senet yazdırır.
Ümmetimin yaptığı ibadetlerin en kıymetlisi Kuranı Kerimi Mushafa bakarak okumaktır.
Kuranı Kerim okunan evden arşa kadar nur yükselir.

 
Mustafa Kemal’in 21 Nisan 1920 tarihli tamimi

Mustafa Kemal 21 Nisan 1920 tarihinde çok acele kaydiyle kolordulara, bakanlıklara, sancaklara, Müdafa-i Hukuk merkezlerine, belediye başkanlıklarına bu tamimle bildiride bulunmuşlar.
1- Allahın lütfuyla Nisan’ın 23’ü Cuma günü Cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.
2- Vatanın İstiklâl’i, yüce hilafet ve saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü Cuma’ya rastlatmakla günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün milletvekilleriyle Hacı Bayram Veli Camiinde Cuma namazı kılınacak. Kur’anın ve namazın nurlarından feyiz alınacaktır. Namazdan sonra sakal-ı şerif ve sancak-ı şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir. Meclis’e girmeden bir dua okunacak, kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde camii şeriften başlayarak Meclis binasına kadar kolordu Komutanlığı askeri birliklerine özel tören düzeni alınacaktır.
3- Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bugünden başlayarak vilayet merkezinde vali beyefendi hazretlerinin düzenleyeceği şekilde hatim indirilecek. Hatm-i şerifin son kısımları uğur getirsin diye Cuma namazından sonra Meclisin toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.
4- Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bugünden itibaren aynı şekilde hatm-i şerifler indirilmesine ve Buhari-i şerif okunmasına başlanıldı. Bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millet Meclisi’nin önemini ve kutsallığını, milletin hiçbir ferdinin kendi vekillerinden meydana gelmiş olan Büyük Millet Meclisinin vereceği kararları yapmaya mecbur oldu.
5- Bu tebliğ hemen yayınlanacak, her tarafa ulaşması süratle sağlanacaktır. Ayrıca büyük levhalar halinde de her tarafa asılacak ve mümkün olduğu yerlerde baskıyla çoğaltılacak parasız dağıtılacaktır.
Yüce Allah’tan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.
Heyet-i Temsiliye namına Mustafa Kemal.
Bu tamim Atatürk’ün inancı konusunda farklı yorum getirenlere güzel bir cevap teşkil etmektedir.
13.04.2009
Basın toplantısı
BURADAN TÜRK MİLLETİNE SESLENİYORUM
Gelin, Anayasamızda şekillenen temel ilkelere demokratik düzen içinde sahip çıkalım.
Gelin, iş işten geçmeden milli dokunun bozulmasına engel olalım.
Gelin, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağımıza dair sözümüzü tutalım.
Gelin, yozlaşmaya hep beraber son verelim.
Gelin, ahlaki ve milli çöküntüye dur diyelim.
Gelin, 5-10 torba kömüre benliğimizi satmayalım.
Gelin, 20 liralık gıdaya geleceğimizi ipotek etmeyelim.
Gelin, Yalan ve namussuzluğa bizi alet edenlere gebe kalmayalım.
Gelin, Çocuklarımıza yaşanacak bir ülke bırakmak içinde elbirliği içinde olalım.
Gelin, bize emanet olan çocuklarımızın vatanına hep beraber sahip çıkalım.
Gelin, Milli birliğin nasıl savunulacağını herkese gösterelim.
Gelin, Birlik ve beraberlik ruhunun nasıl korunacağını dost ve düşman herkese gösterelim.
Gelin, Vatanımızı teslim almak isteyenlerin sinsice planlarını hep beraber bozalım.
Gelin, Ağır geçim sıkıntısı ve gündelik gailelerle felaketin farkına varamamış milletimizi uyandıralım.
Gelin, el uzatılmamış millet evlatlarına hep beraber el uzatalım.
Gelin, herkese kardeşlik götürelim.
Gelin, herkese sevgi götürelim.
Gelin, herkese saygımızı sunalım.
Sadettin Kenkaya
MHP Çine Belediye Meclis adayı
 
Oğlan tarafının da şartı var!..
Bir dost meclisinde bir dost başından geçeni anlattı. Benim ilgimi çekti bu yüzden sizlerle paylaşmak istedim. İnşallah sizlerinde hoşuna gider. Onun ağzından yazıyorum.
Tek bir oğlum var. Allahü Teala başka evlat vermedi. Çok şükür onaada hamd ediyoruz. Olmayanlarada sabırlar diliyoruz.
Aman ha siz siz olun hayırlısını isteyin.
Herkes gibi bende istedim evladımın okumasını. Ama malesef o kadar üstüne olmamıza rağmen olmadı.
Lise ikiden sonra okulu yarım bıraktı oğlum. Bizde tek olduğu için fazla üstelemedik. Bilgisayar kursuna gitti ve çok başarılı oldu. Demek içinden gelmeyince birşey olmuyor.
Şimdi büyük bir şirkette bilgisayar operatörü olarak çalışıyor. Çok şükür iyi de maaş alıyor. Bu arada Allaha şükür oturacak kadar bir de evimiz var. Beyim de Toprak Mahsulleri Ofisinden emekli. Çok şükür kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyoruz...
Yaşadığımız olay iki yıl önceydi. Gülşen isminde bir tanıdığım komşuma demiştim ki:
“Filan kimsenin kızının bir fikrini arasan... Acaba oğlumuza kızlarını düşünürler mi?”
Sağ olsun beni kırmadı. Bir gün benden habersiz gibi kızın annesine gitmiş:
“Sizin kızı Ayşe Teyze’nin oğluna münasip görmez misiniz?” diye söylemiş.
Aldığı cevap enteresan:
“Yok” demiş, “En azından bir evi, bir arabası olmalı. Bir de üniversiteli...”
En çoğundan ne kadar olurdu bilemiyoruz. Tabii kadın bana durumu anlattı. Ben bu durumdan oğluma bahsetmemiştim. Fakat bir gece dedim ki:
“Gülşen Teyzen bir ahbabın kızına bizlerden söz etmiş, böyle böyle demişler.”
Hayret! Daha önce böyle şeyler duyardım ama inanmazdım. Meğer insanın başına bu türlü işler gelince inanıyor. İnanılır gibi değil.
Aileler evlendirecekleri kızları ya da oğulları için nasıl da ahlâktan, edepten güzel huydan önce bu tür istekleri öne sürüp, böyle şeyler konuşabiliyorlar?
Oğlum bana dedi ki:
-Üzülme anam, herkesin bir şartı oluyor. Asıl benim şartım var. Alacağım kızın hem arabası olacak hem de bir dairesi. Sen Gülşen Teyzeye söyle, benim şartlarımdan bahsetsinler, bakalım o zaman ne diyecekler?
Gülşen Hanım bunu kız tarafına bahsettiğinde kızın annesi gözlerini öyle bir açmış ki, şaşırmış. Kızına dönerek “Gördün mü? Senin şartların varsa oğlanların da var” demiş.
Bu konu öylece kapanmış... Aradan bir iki ay geçtikten sonra kızın annesi Gülşen Hanıma mevzuyu açmış ve bizim oğlandan söz etmiş:
-İyi insanlar, sen bizim söylediklerimize bakma, laf gelişi söyledik. Babası “eğer isterlerse veririm” diyor.
Haberi oğluma iletince, oğlum ayak diretti. “Hayır, olmaz. Allahın izniyle ben istediğim gibi bir kız alacağım, herkes gönlüne göre bulsun” dedi.
Çok sürmedi. Balıkesir’in şirin bir kasabasında oturan kız kardeşim, hayırlı bir haber getirdi.
-Abla bizim komşular Almanya’dan dönüş yaptılar. Liseyi bitirmiş bir kızları, iki de oğulları var ama oğlanlar henüz küçük. Almanya’dan gelirken babası kıza bir de araba getirmiş. Mudanya’dan da üç çocuğuna birer yazlık almış. Diyorlar ki, “Dürüst bir genç bulursak, kızımızı evlendireceğiz.”
Bizim çocuk hemen devreye giriyor. Balıkesir’in bu şirin kasabasında oturan kızı görmeye gittik. Her iki aile de birbirimizi sevdik. Söz alıp geldik. Üç ay içinde de kendimize uygun düğün yaptık...
İki senedir oğlum çok mesut bir hayat sürüyor. Bu arada bir de kız torunumuz oldu, tatlı mı tatlı... Allahü teâlâ herkese hayırlısını nasip etsin. Şimdi oğlum diyor ki:
“Anne inanın ne zenginlikte gözüm var, ne hanımın arabasında ya da dairesinde... Yalnızca böyle düşünenlere inat olsun diye böyle bir kız aradım. Allahü teala da muradımı verdi.”
Darısı muradı hayır olan gençlere...

26.02.2009
AİLE SEVGİSİ

Hazreti Ebubekir birgün Peygamberimizin yanına girmek için izin istedi. İçeri girerken Peygamber Efendimizin eşi Hz. Ayşe’nin yükselen sesini duydu. İçeri girince kızı Hz. Ayşe’yi yakalayıp bir daha seni Peygambere bağırdığını duymayayım yoksa seni döverim diyerek elini kaldırdı. Peygamber Efendimiz hemen ona engel oldu. Hz. Ebubekir öfke içinde oradan ayrıldı. O dışarı çıkarken Peygamberimiz eşine Babanın elinden seni nasıl kurtardığımı gördünmü diye takıldı. Yani havayı yumuşatmaya çalıştı.
Sevgili Peygamberimizin aile hayatından bir kesiti yansıtan bu bilgi, Onun eşlerine nasıl davrandığı hakkında bilgi verirken aynı zamanda ağır başlı ve yumuşak karakterine de işaret etmektedir. Burada her ailede olabilecek bir tartışma veya Hz. Ayşe’nin bir itirazı veya şikayeti söz konusudur.
İslami kaynaklar Peygamber Efendimizin hayatıyla ilgili bütün bilgileri en ince detayına kadar verdikleri hal de, Hz. Peygamberin eşlerine karşı şiddet uygulamak bir yana en küçük bir hakaret veya kırıcı bir sözünden bahsetmemişlerdir. Buda ancak bir Peygamberin her konuda olduğu gibi bu konuda da insanlara örnek olmasıyla açıklanabilecek bir husustur.
Buradan hareketle ülkemizde görülen ailevi huzursuzlukların önemli bir kısmında eşlerin anne-babalarının evli çocuklarına müdahale etmeleri veya onları yönlendirmede bulunmaları gelmektedir. Örneğin bir annenin evli kızı veya oğluna şunu benim dediğim gibi yapmazsan sana hakkımı helal etmem gibi manevi baskı yapması en çok görülendir. Bu baskı evladın bir harama, bir günaha veya bir yanlışına değil, beklide onların meşru isteklerinden dolayıdır. Buna da örnek şudur. Eşini anne-babasına göndermeyeceksin veya eşini dışarı çıkarmayacaksın gibi telkinler gayri meşrudur. Her iki taraf ada büyük zararlar verir. Bunları söyleyenlerde büyük günah işlemiş olurlar.
Böyle yapan anne-babaların haklarını helal etmelerinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü nane-babanın isteği de olsa, hiç kimsenin yanlışa ve günaha boyun eğmesi doğru değildir.
Dinimize göre böyle bir durumla karşılaşan evlat vebali anne-babasına yüklemekle sorumluluktan kurtulamaz. Bazı anne ve babalar çocuklarının büyüdüklerini fark etmemekte ve onları her zaman kendilerine muhtaç görmekteler. Bu muhtaçlık veya bağımlılık anne-babaya gösterilen sevgi, saygı ve bağlılık ve hizmetten farklıdır. Muhtaç olmak veya bağımlı olmak insanın kişiliğinin gelişmesini engeller. Hayatta kendi ayakları üzerinde durarak başarıya ulaşmasını zorlaştırır.
10.02.2009
hayata dair...
Bana yöneltilmiş bir eleştiriyi bilinçli olarak ilk kabul edişim, yıllar önce eşimin bana, “Bazen çok fazla konuşuyorsun” demesiyle olmuştu...
Bunu kabul etmeden önce bir an ciddi olarak kırıldığımı hatırlıyorum...
Ama ona şöyle karşılık verdim:
“-Haklısın; bazen gerçekten çok konuşuyorum...”
..Ve o anda hayatımı değiştirecek bir şey keşfettim... Onun eleştirisini kabul ederken, haklı olduğunu görebilmiştim...
Gerçekten de çoğu zaman fazla konuşuyordum...
Daha da güzeli, benim hiç savunmaya geçmeyişim, eşimin de daha rahatlamasını sağlamıştı...
Birkaç dakika sonra bana, “Biliyor musun, seninle konuşmak çok rahat oluyor” dedi.
Eğer ben onun gözlemine kızıp ters çıksaydım, bana bunu söyleyeceğini hiç sanmıyorum...
O gün öğrendiğim şey şuydu:
Eleştiriye tepki göstermek, eleştirinin kendisini hiç mi hiç yok etmiyor...
Tersine, olumsuz tepkiler gösterince sizi eleştiren kişi yaptığı değerlendirmede haklı olduğuna inanıyor...
Bu stratejiyi bir deneyin... Size arada bir yöneltilen eleştirileri kabul etmenin kazancı bedelinden yüksektir...
(...Dr.Charles Lever)
28.01.2008
Özüne Dönmek
İnsanlar fakir olabilir, aç olabilir ve kendilerini çaresiz hissedebilirler. Ama haysiyet bütün bu zor şartlarda bir insanlık erdemi olarak insanların tutunacağı tek daldır. Bu insanlık erdemi de olmazsa işte o insanlardan korkmak lazım. O insandan her şey beklenir. Krizi bahane ederek işçisine zulüm yapar, parasızlığı bahane ederek aile fertlerine zulüm yapar. İşte şu zamanda aynı şeyler oluyor. Elinde imkanı olan patronlar işçisine zulüm yapıyor, ailelerde can çekişiyor. Aç kurtlar misali insanlık erdemini kaybedip insanlarda etrafa saldırmaya başlıyor. Ama insanlar bunu yapmamalı. Bedava diye dağıtılan yardıma aç kurtlar gibi saldıran, ucuz diye mağazalarda birbirini ezen oradaki eşyaları yağmalayan yığınları gördükten sonra nasıl ‘ Yüce Türk Milleti’ diye cümleler kurabiliriz.
Ben Türküm tarihimle gurur duyuyorum,
Ama bunları gördükten sonra bugünümle nasıl guru duyarım.
İçinizden bazılarını duyuyorum sanki şöyle derken.
‘Bizi içten ve dıştan yıktılar’
Yıkılmış olmak , ezilmiş olmak, haksızlığa uğramak bizlerin talancı olmasına veya insanlık erdemlerimizi kaybetmemize gerekçe olamaz olmamalıda.
İnşallah insanlık erdemlerimize biran önce sahip çıkarız. Yoksa işimiz çok zor.

24.01.2009
Babacığım;
-Her sabah daha hava aydınlanmadan kalktığın ve biz sıcacık yataklarımızda uyurken işe gittiğin için sana teşekkür ederim...
-İhtiyaç duyduğumda bana sarıldığın için sana teşekkür ederim.
-Katıldığım bütün etkinliklere geldiğin ve öteki çocukların babaları gibi beni utandıracak şeyler yapmadığın için sana teşekkür ederim.
-Annemi bütün kalbinle sevdiğin için sana teşekkür ederim.
-Korktuğum zamanlarda beni tren istasyonundan aldığın için sana teşekkür ederim.
-İlk arabamı almama yardım ettiğin için teşekkür ederim.
-Birinci sınıfta kâğıttan yaptığım o çirkin kravatı taktığın için sana teşekkür ederim.
-Benim için dua ettiğin için sana teşekkür ederim.
-”Lütfen” ya da “Teşekkür ederim” demenin hiçbir zaman yersiz olmadığını bana öğrettiğin için sana teşekkür ederim.
-Benden daha şanssız olanlara karşı cömert davranmayı bana öğrettiğin için sana teşekkür ederim.
-Kahramanım olduğun için sana teşekkür ederim. (...James Rukay)
23.01.2009
Günaydın. Günaydın sevgili umut... Günaydın, sevgili özleyişler ve sevgili yürek çırpıntıları... Ve; SEN!.. Günaydın. Günaydın; can kandıran yağmurlar... Günaydın; göz doyuran yeşiller... Günaydııın; nisan tomurcukları... Günaydın; gün... Günaydın; gül... Gün aydın; gülümsemeler... Gül aydın!..
Yağmurlar başladı, biliyor musunuz? Zindelik veren, enerji veren yağmurlar...
Yağmurlar “yağıyor”; biz altında dolaşsak daa, dolaşmasak da... Hatta yağmurluk giysek, bere taksak, üstümüze şemsiye açsak daa, açmasak da!.. Yağmurlar ya-ğı-yor!.. Nerdeyiz?...
Yağmurun altında el ele yürüsek,
Yağmurun altında yağmur damlalarıyla göz göze gelsek,
Yağmurun altında seni seviyorum desek,
Yağmur damlalarının toprağı kapladığı gibi bizlerin sevgiside bütün insanlığı kaplasa ne kadar güzel olurdu.
22.01.2009
İnsanoğlu çok gariptir...
...
“Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler;
Ne var ki çocukluklarını özlerler...
...
Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler;
Ama sağlıklarını geri almak için para öderler...
...
Yarından endişe ederken bugünü unuturlar;
Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar...
...
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar;
Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...
(...Eflatun)
21.01.2009
BİR GEZİ BİR ANI
Daha önceden Çine’nin kasabası olan ama siyasilerin ilçe yaptığı Karpuzlu’da bulunan bir dostumu ziyarete gittim. Akşam oraya geldiğimi duyan diğer dostlarımda geldiler ve güzel bir akşam geçirdik. Ev iki katlı, katı birbirinden ayıran ise tahtalar. Gece illaki burada kalın dediler. Ne kadar olmaz desekte illaki kalınacak. Dostumun baba ve annesi alttaki odada kalıyorlar. Bizlerde yukarı çıktık. Daha muhabbet yapacağız. Gece çayı yeniden demlendi bizde yere oturup muhabbet etmeye çayın yanında gelenleri yemeğe başladık. Benim doğduğum yerde yapılan ferfene aklıma düştü ki çayın yanında bir şeyler istedim.
Her şey o kadar güzel ki bizlerin kahkahaları gece vakti çınlıyor. Muhakkak ki aşağıda yatan ihtiyarlar uyuyamamıştır. Biraz yavaş konuşalım deyip sessiz olmaya çalıştık. Tam o sırada bir kahkaha daha patlattım ben ve yanımda bulunan su dolu sürahiyi devirdim. Su tahtaların arasından aşağı gitmeye başladı. Aşağıda bulunan dostumun babası hanımına, hanım kalk bak çocuklar gülecez diye tuvalete gidememişler oldukları yere etmeye başladılar demesiyle bizler yeniden koptuk.
Aşağı inen dostum gidip su döküldüğünü izah etti ve bu yüzdende hemen yatmaya karar verdik. Hem utandık hem üzüldük. Ama olan olmuştu elimizden bir şey gelmezdi.
20.01.2008
“Babana bir şey diyor musun?”
Geçtiğimiz Kurban Bayramı gibi bir bayram yaklaşmıştı. Bayrama bir hafta vardı. İzmir de oturmakta olan babama bayram harçlığı gönderecektim. Ama sabit gelirli insanlarız biz. Ne kadar göndereceğim, nasıl göndereceğim?
Artık hemen her gün aklımda bu konu vardı. “Babama para göndersem ama nasıl?” Çünkü benim cebimde de pek harçlık kalmayacak... Üstelik Kurban Bayramı yaklaşıyor. Kurban kesme durumum da var. İçimdeki bir ses cevap veriyor bana:
-Senin kurban kesme isteğin var da babanın yok mu?
Haklıydı o ses. Yani ya babama para gönderecektim o kurban kesecekti, ya da göndermeyip ben kesecektim. Bu karışık duygular içindeyken bir imtihan gibi gelip karşıma dikiliverdi bir arkadaş:
-İzmir'e gidiyorum. Babana da uğrarım. Diyecek bir şeyin var mı?
Çaresizlik düğüm düğüm diziliyor boğazıma. “Şey bir miktar para göndereceğim” diyebilsem sözümü yiyemeyip mutlaka para veririm. Ama yutkunuyorum vefasız bir biçimde:
-Hiç... Selam söyle...
Arkadaş ne bilir benim içimde kaynayan duyguları. Vedalaşıyoruz ve gidiyor. Ardından bin pişmanlık... “Tüh, keşke bir yüz- iki yüz lira olsun gönderebilseydim. Ne olurdu yani?..”
Sen pişman olursun da ikinci bir fırsat gelmez mi ayağına. Gelir elbette. Yine iki gün sonra bir arkadaşla karşılaşıyorum. Bayram öncesi olduğundan memlekete giden gidene... O yıllar öyleydi. Bayramlarda tatile gitmek sonradan moda oldu. Soruyor ikinci kişi de:
-Babana bir diyeceğin var mı?
Ah dilim dönse de para göndereceğimi söylesem. Dilim cebime hâkim olacakken, cebim dilime hâkim oluyor. Susuyorum: “Selam söyle” diyorum boynumu bükerek. Arkadaşımın ardından gözlerim dolu dolu oluyor. Mırıldanıyorum:
“Ah babacığım, sen bizi ne hallerde büyüttün besledin adam ettin. Hatta bu yaşta bile, ne zaman para lazım desem belki de borç bulup yine gönderirdin istediğimi. Ama ben sana gönderecek bir yüz lirayı elim varıp da cebimden çıkartamıyorum. Aaah ah!”
Pişmanlığım gün geçtikçe, bayram yaklaştıkça artıyor. Ve nihayet üçüncü ve son imtihan çıkıyor karşıma. Üçüncü bir tanıdık, gülümsüyor her şeyden habersiz:
-İzmir' gidiyorum, babana bir şey diyor musun?
Ellerim titriyor. Çıkartsam mı çıkartmasam mı parayı? Hadi aslanım ha gayret. Maalesef, maalesef... Ellerim kurşun gibi ağırlaşıyor. İnmiyor cebime. Yutkunarak son fırsatı da kaçırıyorum:
-Selam söyle ellerinden öperim.
Tamam artık... Yarın bayram. Bir daha bu şekilde kimse gelmez ayağıma. Ah babacığım bu bayram kurban kesemeyeceksin sen. Affet beni... Biz evlatlar hep böyleyiz işte. Üzgün bir halde geliyorum eve.
Bayram günü çocuklar gözümün içine bakıyor benim. Çünkü ben de bir babayım. Ben mutlu olursam onlar da mutlu olacaklar. Her şeyi bir kenara bırakıp mutlu olmaya, en azından mutlu gözükmeye çalışıyorum.
Ertesi gün kurban kesiyoruz. Çocuklarla kendi çapımızda bayram yapıyoruz. Gel gelelim benim cebimde sınırlı olan para bayramın dördüncü gününde suyunu çekiyor. Hatta o zaman diyorum ki:
“Bir de babama para gönderseymişim iyice açıkta kalacakmışım.”
Bayramdan sonraki ilk gündü galiba. Yine de izinliyiz. Evde otururken kızım elinde 100 dolarla geliyor karşıma. Gözlerinin içi gülüyor. Acaba bayram harçlığı mı?
“Baba bak ne buldum? Kitapların arasındaymış. Yaşasın!”
Kızımın verdiği parayı alırken düşünüyorum. “Bu parayı oraya ne zaman koymuşum?” diye. Hatırlıyorum. Evet. O parayı yine bir gün babam vermişti de “lazım olursa” diye o kitabın arasına ben bırakmıştım. Nasıl da unutmuşum?
Gözlerimden yuvarlanan iki damla yaşı çocuklarımdan saklamaya çalışırken bir daha kahroluyorum.
“Ben ki sana elim varıp da bir yüz lira gönderemedim babacığım. Ama sen yine imdadıma yetiştin işte.”
Bu duyguyu anlatmaya kelimeler yetmiyor. O para bana öyle bir mesaj oldu, beni öyle bir kahretti ki aradan yıllar geçtiği halde hâlâ unutamam. Bu bana ders oluyor ve her bayram mutlaka babamın yanına gitmeye çalışıyorum. Şimdi babam rahmetli olduğu halde yine gidiyorum. Başında ellerimi açıp dua ediyorum.

19.01.2008

SEVMEK BUMU?
Televizyonda liseli gençliğin bilimden hayattan ve öğrencilikten çok aşna vişne olaylarını canlandıran dizilerini izlerken lise çağlarım aklıma düştü. Lisedeki sınıf arkadaşım Selahattin gözlerimde canlandı. Hiç unutmuyorum o duygu ve kabadayı hallerini.
Seviyorum o kızı oğlum seviyorum hem de ölesiye seviyorum, onsuz hayatı düşünemiyorum anlayacağın onsuz yapamıyorum diyordu Selahattin. Ben ise onun okuldaki canciğer arkadaşıydım. Henüz lise birinci sınıftaydık. Aynı sırada oturuyorduk. her şeyimizi paylaşıyorduk. Cebinde kelebek denen bir bıçak taşıyordu. Hemen hemen her gün yalvarıyordum;
Madem sen seviyorsun, sen aşık adamsın, neden bıçak taşıyorsun?
Yeliz’e laf atan varmış. Ona göstereceğim…
Ne diyorsun aslanım sen? Kafayımı üşüttün?
Bir kız yüüznden hayatını nasıl tehlikeye atarsın.
Sana ne be…
Ben senin arkadaşınım…
Git işine be….
Benim işim sensin…
Arkadaşsan arkadaş gibi ol.. Benim okulda madara olmama izin verme.
Ya Selahattin bana yine kızacaksın ama Yeliz seni gerçekten sevmiş olsaydı…
Eeeeeeeeeee
Yani gerçekten seni seven, sana aşık olan senden başkasına ilgi göstermez ona buna kuyruk sallamazdı.
Oğlum canımı sıkma benim. Kız ilgi göstermiyor ama Fikret Yeliz’e asılıyor anlıyormusun?
Sen nerden biliyorsun Yeliz mi söyledi?
Evet sürekli rahatsız ediyormuş çıkalım diye…
Belki de Yeliz pirim yapmak için ortalığı kızıştırıyor?
Yürü git işine ya, durum düzeltme ayakları yapma bana.
Endişemi dile getirdim;
Ya Fikret’te de bıçak varsa?
Olsun be ondan korkan onun gibi olsun. Hem kim ki o?
Yani bir kız yüzünden iki arkadaş birbirinizi öldürmekten bile çekinmeyeceksiniz öyle mi?
Ne dediysem, nasıl örnekler verdiysem Selahattin’i ikna etmem mümkün olmadı. Daha da ileri gidersem benimle de kavga edeceğini anladım ve kendi haline bıraktım. O anki ruh hali çok kötüydü.
Aradan geçen zamanda bu iki genç mi diyeyim iki filiz mi diyeyim veya iki zavallı aralarında ki bu mevzuyu konuşmak için park’ta buluşuyorlar.
İkisi de aynı mahalleden, aynı sokaktan ve üçü de yani Selahattin, Fikret ve Yeliz arkadaşlar.
Hepsi birbirini tanıyan çocuklar ama hepsi de hayatı delikanlılık çağında ki cevher gibi görüyor.
Konu belli;
Sen benim sevdiğim kıza asılamazsın?
Sende kimsin be beni tehdit ediyorsun?
Bu naralardan sonra yumruklaşmalar, itip kakmalar. Nasıl olsa televizyondaki dizilerde böyle oluyor. Vurmalar, kırmalar, bıçaklamalar hatta öldürmeler.
Sonunda olan oluyor ve Selahattin yanında ki bıçağı çıkarıp Fikret’in göğsüne saplıyor.
Fikret yandım diyerek yere yığılıyor, arkadaşının göğsü bir anda kıpkızıl kan olduğunu gören Selahattin’in yüzü bembeyaz oluyor korkudan. Ben ne yaptım diyor ama olan olmuş akan kan durmuyor.
Çevreden yetişenler Fikret’i hastaneye kaldırıyorlar ama Fikret hastaneye varamadan yolda can veriyor.
Selahattin gözaltına alınıyor. Ardından yıllarca süren hapis hayatı.
Bu olay beni derinden yaraladı. Bilhassa uğruna arkadaş öldürülen Yeliz’in umursamazlığı. Yeliz bu olaydan hiç etkilenmedi, hiç üzülmedi hayatına kaldığı yerden yeni bir erkek arkadaş bularak devam etti.
Oysa onun yüzünden bir arkadaş toprağa, bir arkadaş ta hapishaneye düşerek geleceğini, hayatını bitirmişti.
Selahattin çok pişmanım diyordu hakime.. Ziyaretine gelenlere de ah çekerek dert yanıyordu. Sevdiğim gibi sevildiğimi sanıyordum ah ki ahhhhhh.
Sevmek ve sevilmek o kadar yüce bir duygu ki, her seviyorum diyenin bu yüceliğe ulaşabilmesi imkansız hele ki şehvet sevgiyle ve aşkla karıştıranlar bu yüce duyguya hiç ulaşamazlar
18.01.2009
Hayata dair...
Tüm benliğimde temizlik yaptım bugün...
Kaslarımı, sinirlerimi, kemiklerimi hatta kanımı temizledim...
En küçük yerlerine, kıvrımlarına girmiş, sinmiş bütün pislikleri attım...
Kırgınlıklarımı dışarı çıkardım ilk önce... İçimde ne kadar da büyük bir yer kaplıyorlarmış...
Onların yerine bağışlamayı yerleştirdim özenle..
Titizlikle her kırgınlığın üzerine ektim bağışlamanın tohumlarını...
Bağışlamayı ekerken, tekrar kırılmaktan korkuyordum belki...
Kıskançlığımı çıkardım... Meğer ben ne az kıskançmışım... Çok kolay oldu...
Çok şükür ki kin ve nefret yoktu yüreğimde... Nasıl temizlerdim bilmiyorum...
Sıra korkularıma gelmişti... Çıkarmaya bile korktum önce... Ne çok alışmışım onlarla yaşamaya...
Bunca acı ve endişeye nasıl alışılır anlayamadım... Her gün yeni yeni endişelerle beslenen yeni korkular birikmişti içimde...
Mutluluklarımı, umutlarımı ne de çok ertelemişim... O an bu ilgiyi onlara verseydim, her gün onları düşünüp birer umut daha ekleseydim, almadan verip, beklemeden sevseydim, her şeyden önce içimdeki sevginin ve gücün daha fazla farkında olsaydım böyle bir temizliğe gerek kalmazdı...
Çok zorlandım korkularımı temizlemekte... Birbirlerinin içine halkalar biçiminde girmişlerdi, kenetlenmişlerdi adeta...
Neşe ektim, hoşgörü, güven, sevgi ektim... Almadan vermeyi, sevilmeden sevmeyi, paylaşmayı ektim...
Çılgınlık ektim, doğallık, bağışlama ektim içime...
Aşk ektim her hücreme... Coşku, heyecan, sessizlik ektim...
Tüm güzel fikirler sessizken geliyor bana... Kabullenme ektim... Baş eğme değil...
Olduğu gibi kabullenme...
(...Edward Morrison)
 
Hayata dair...
- Sizin için mutluluğun ne anlama geldiğini bulun ve hedefinizi belirleyin.
- Kendinizi şımartın. En çok istediğiniz kıyafeti ya da aksesuarı alın.
- Sahip olduğunuz değerlerden hoşnut olun.
- Hata yaptığınızda kendinize kızmayın.
- Stresten uzak durun, gülümsemekten vazgeçmeyin.
- Karşılıksız aşktan vazgeçin. Bu sizi sadece mutsuz ve melankolik eder.
- Arkadaşlıklara önem verin. Kendinize sıkı bir dost edinin.
- Kendinize ulaşabileceğiniz bir hedef belirleyin.
...
Mutluluğun formülü bunlardır...
Bulutların üzerinde sürekli yüzmek mümkün değil, ama yine de kendinizle ve yaptığınız işle mutlu olmayı deneyebilirsiniz...
(...Heide-Marie Smolka
13.01.2008

Zekâ problemi!

Göçmen değilim...
Aslında hiç fark etmemesine rağmen, soy açısından bir alt kimlikle açıklanacak farklı aidiyetim de yok. Bilebildiğim en uzak dedelerim de bu topraklarda yaşamışlar ve kendilerini "Türk" diye tarif etmişler.
Türk ve Müslüman...
***
Şehrin arka ve ara sokaklarından, devlet okullarından, belediye otobüslerinden, şehir hatları vapurundan, semt pazarından, mahalle camisinden geçen bir rotada yetiştim.
Onyedi yaşından beri sigortalıyım ve maaşımın yüzde bilmem kaçı vergi olarak devletimin kasasına aksamadan gitti.
Evimize telefon, müracaat ettikten 10 küsur yıl sonra bağlandı.
İki yıl öncesine kadar devletin sağlık hizmetinden yararlanmadım. Çünkü tedavi ve ilaç için öngörülen "zulüm" hastalığımı iyileştiremezdi. Burada yazıyor olduğuma göre, en azından orta seviye bir zekâya sahip olduğumda mutabık kalabiliriz: Ama eğitim hayatım boyunca devletimin okulları bana bir yabancı dil öğretemedi.
O zamanlar az şüphe etmedim çünkü aklımdan ve zekâmdan. Sonra eğitimin öğretmemek, sağlık sisteminin iyileştirmemek üzerine bina edildiğini anlayınca rahatladım. "Her şeyi devletten beklemeyin canım!" ikazının "Devletten hiçbir şey beklemeyin" olarak okunması gerektiğini de öğrendim.
Geri kalmışlık, krizler, kaoslar ve k-u-y-r-u-k-l-a-r bir avuç insanın refahı uğruna, milyonlarcasını yormak ve kontrol altında tutmak için gerekliymiş; bunu da anladım.
Birilerinin bizi sağcı-solcu, laik-şeriatçı, Türk-Kürt, Sünni-Alevi diye ayrıştırıp çarpıştırırken, halkın cebine girmesi gereken paranın, o birilerinin cebine girdiğini de...
Kuyruklarda yorul! Trafikte yorul! Vergilerle yorul! Ayrışıp fanatikleşerek yorul! Gelecek kaygısıyla yorul" Yorul ki, kafanı kaldırıp sorgulamaya fırsatın olmasın.
Yorul ki, kimi fırıldakların bazen komünist, bazen faşist, bazen batıcı, bazen doğucu, bazen ilerici, bazen köhnemiş devletçi vs. olduğunu anlama... Anlama ki, sesini çıkarma. Sesini çıkarma ki, huzurları bozulmasın.
Rahmetli Özal uyandırmasa, Erdoğan heyecanlandırmasa ve ümitlendirmese ne olurdu sanki... Zannettik ki bu ülke bizim. Devlet bizim. Bize hizmet edecek...
Halbuki alışıktık öyle olmamasına.
Maaşını devletten yani bizden alanlara, önümüzü ilikleyip eğilmeye ve yol vermeye.
Alışıktık. Şimdi "zor" geliyor...
Ah Özal ve ah Erdoğan; bizi mahvettiniz.
***
Dediğim gibi... Soyum, sopum, aşkım, heyecanım bu topraklara bağlı... Buralı olmalıyım... Ama istenmiyormuşum gibi hissediyorum. Sanki bu ülke benim değilmiş gibi...
Gerçekten bir zekâ problemi var mı bende?
03.04.08

Gittiği yerden geldiği yer anlaşılır!

İslam büyükleri paranın geldiği yere çok önem verirlerdi. Gelsin de nereden gelirse gelsin demezlerdi... Bir talebe hocasına gelmiş. Hocam demiş biraz param var, ben bunu dağıtmak istiyorum kime vereyim. Hocası, git köşe başına ilk gelen fakire ver, demiş. Gitmiş köşe başına, çok fakir, âmâ biri gelmiş, ona paralarını vermiş.
Ertesi gün tekrar oradan geçerken, bakmış ki âmâ, arkadaşına bir şeyler anlatıyor: "Dün bu saatlerde burada dururken bir adam geldi, bana bir avuç para verdi. Aldığım gibi doğru meyhaneye gittim, akşama kadar demlendim!.."
Adam bunu duyunca çıldırmış. Doğru gitmiş hocasına. Duyduklarını bir bir anlatmış. Allah Allah demiş hocası şaşırmış. Sonra o da çıkarmış bir kese para vermiş, al bu benim paramı aynı köşeye git, bir fakire ver, ne olacak bakalım demiş. Gene gitmiş köşeye, garip bir adam görmüş, Allah rızası için parayı vermiş. Sonra başlamış adamı takibe.
O önden, bu peşinden, adam doğru evine gidiyor. Eve girmeden çantasından ölmüş bir keklik çıkarıyor çöplüğe atıyor. Bu da giriyor arkasından. Diyor ki: Arkadaş, bir şey soracağım, bir şeyi merak ediyorum, o merakımı gidermek için buraya geldim.
Buyur sor diyor. Nedir bu çöplüğe attığın keklik? Anlatayım diyor. Biz ailece üç dört gündür açız. Hanımla ben sabrediyoruz. Ama çocukların feryâdına dayanamadım. Ben de el açıp dilenmekten nefret ediyorum. İsteyemiyorum bir türlü. Onun için ölmüş bir keklik buldum, zaruret dedim, bari çocuklar yesinler diye, getirdim, pişirip onlara verecektim. Ama sen parayı verince, onu çöplüğe attım, cenâb-ı Allah helâl para gönderdi diye, aileme geldim hem sevindirmek için, hem de evin ihtiyacı nedir evvelâ onları satın almak için buraya geldim.
Bunun üzerine, doğru hocasına gidip durumu anlatır. Hocası der ki: İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe hazretleri buyurur ki: Paranın gittiği yerden geldiği yer belli olur. Benim param helâl para idi, nereye gittiğini gördün. Git, sen de helâlinden kazan!..21.03.2008
 

Nusret ve Nusret ve mayınları hakkında söylenen sözleri tek tek bu-raya aktaracak olsak sayfalara sığmadığını görürüz. Ancak İngi-liz Denizcilik Bakanı ve Çanakkale savaşlarının mimarı sayılan Churchill’in söylediklerini aktarmak, tüm söylenenleri özetlemek demek olacaktır:
"Nusret’in gizlice döktüğü mayınlar, savaşın devamı ve dünyanın geleceği bakımından diğer bütün çaba-lardan daha kesin sonuçlu olmuştur. Bu engel, İn-gilizler tarafından başarı ile başlatılmış bulunan Çanakkale operasyonunu durduran, birçok psiko-lojik olaylara neden oldu. Sadece tek başına bu mayın engelidir ki, Osmanlı’yı yenilgiden kurtarmış ve savaşı uzatmıştır. Bu yüzden yenilenler gibi yenenler de sarsıldı. Kemiklerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya savaş alanlarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve top mermileri ile değil, 18 Mart 1915 sabahı, Çanakkale Boğazı’nın güçlü akıntısı altında ağırlıklarının bağlı bulunduğu tel halatlar üzerinde gerili duran 26 adet mayın yü-zünden mahvolup gitti."
Zafer.
18.03.2008

Nusret ve Zafer-6
Boğazda tekbir sesleri yükselirken, heyecanla kılıcını ha-vaya kaldıran, Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa (o za-man Albay) nın sesi bir defa daha yankılandı:
"Geçemediler!.. Geçemeyecekler!.."
Düşmanın üç büyük zırhlısı batmış, üç zırhlıları da ağır hasarlı olarak Ege adalarına sığınmak zorunda kalmışlardı. Bu arada çok sayıda mayın tarayıcı ve diğer yardımcı gemilerini de kaybetmişlerdi.
Çanakkale Zaferi olarak kutladığımız 18 Mart günü, işte bu zaferin yıldönümüdür. Hemen belirtmek gerekir ki, Çanak-kale savaşları 18 Mart 1915′de bitmemiş, sadece deniz sa-vaşı o gün kazanılmıştır. Savaş bu tarihten sonra karada yaklaşık 10 ay daha devam etmiş, nice mücadelelerden sonra nihai zaferle sona ermiştir.
Deniz savaşının kazanılmasında en büyük pay, yukarıda da görüldüğü gibi Nusret mayın gemimizin, bir savaş hilesi ola-rak kıyıya paralel olarak döşediği mayınların olduğunu yerli ve yabancı bütün savaş otoriteleri kabul etmiştir. Düşman donanmasının yetkilileri de bu konuda hemfikirdir.
Düşman yetkilileri, zaferden sonra bile, bu mayınların gizlice döşenmiş olduğunun farkına varamadılar. Oluşturulan askeri mahkemede buraların mayınlardan temizlenmiş olduğuna dair rapor veren yetkilileri kurşuna dizmişler, Türk Genel Kur-mayı Nusret olayını açıkladıktan sonra, gerçeği anlamışlar, bu sefer de kurşuna dizdikleri askerlerin itibarlarını iade et-mişler, kendilerine gıyabında madalya vermişler ve ailelerini maaşa bağlamışlardır.
18.03.2008

Nusret ve Zafer-5
Ocean bütün topları ile sağa sola ateş kusmaya ve ilerle-meye devam ediyordu. Rumeli Mecidiye tabyasından önemli bir mukavemetin bulunduğunu fark etti, tüm ateşini buraya teksif etti. Attığı mermilerden birisi tabyanın cephaneliğine isabet etti. Büyük bir infilak meydana geldi. Tabyadaki toz bulutu kaybol-duğunda Seyit Onbaşı ve bir yardımcısından başka herkesin şe-hit olmuş olduğu, topların biri haricinde diğerlerinin kullanılamayacak kadar hasara uğradığı anlaşıldı.
Kalan bir topun da, yerdeki mermileri kaldırıp namluya sürmeye yarayan caraskalının bozulmuş olduğunu fark eden Se-yit Onbaşı, bir yandan ateş kusarak ilerleyen Ocean’a, diğer yan-dan toprak altında kalmış toplara bakarak çaresizlik içinde sağa sola koşuşturdu. Sonra yerdeki her biri 275 kg. ağırlığındaki dört adet mermiye baktı, baktı ve ani bir kararla arkadaşının da yardımı ile bunlardan bir tanesini sırtına alarak dört basamaktan oluşan merdiveni çıkarak namluya sürdü. Ateşledi, yüksek at-mıştı… İkincisini aynı şekilde namluya sürdü, yine besmele ile ateşledi, bu sefer de alçak atmıştı. Üçüncü mermi ise tam isabet-le, çıldırmış gibi sağa sola ateş kusan ve ilerleyen Ocean’ın dümenini parçaladı. Dümen kontrolünü kaybeden Ocean, başı-boş olarak büyük daireler çizmeye başladı. Karanlık Liman kısmına doğru sürüklenirken Nusret’in mayınlarından birisi kendisine "Hoşgelmedin" dedi. Büyük bir infilakin ardından koca zırhlı, cüretinin bedelini boğazın sularına gömülmekle ödemiş oldu.

Nusret ve Zafer-4
Ocean zırhlısının komutanı, önce kaçış emrini, tam geri dönüp kaçarken yeni emir gereği geri dönüp batmakta olan ge-miye yardım etmesi talimatını almıştı. Derhal geriye döndü, ama aklına da kurt girmişti. Ona göre artık boğazda önemli bir direnme noktası kalmamıştı. Güçlü silahları ile, kalan bir iki tabyayı yerle bir etmesi, boğazın açılması, ardından da İstanbul'a doğru yola devam edilmesi mümkündü. Tarih belki de bu şerefli görevi şu anda kendisine nasip etmişti. Bunu kullanmaya karar verdi.
"Kendisine verilen kurtarma emrini, hiç duymamış gibi ileriye atıldı. Her ne kadar peşinden aldığı emirler kendisine hatırlatılmaya ve yaptığı işin çok tehlikeli olduğu ihtar edilmeye çalışılsa bile, bunların hepsine kulağını tıkadı." 18.03.2008

Nusret ve Zafer-3
Saat 16.00′ dan sonra düşman filosunun sağ yanında bulunan Inflexible ve hemen ondan sonra Irresistible zırhlıları mayına çarptıklarını ve ağır yaralandıklarını rapor ettiler. Alan Moore-head’dan okuyoruz:
"Peşpeşe gelen bu felaketlerin mantıklı bir açıklaması yoktur. Gemilerin gün boyunca bulundukları bölge, harekatın başlangıcından önceki günlerde tekrar tekrar mayınlardan temizlenmiştir. Bir gün önce bir deniz uçağı bölgenin üzerinde uçmuş, denizin temiz olduğunu doğrulamıştır. Bozcaada’da yapılan de-nemeler, uçakların sakin suda yüzeyden altı metre aşağıdaki mayınları görebileceğini kanıtladığından, deniz uçağından gelen rapora güvenmemek için hiçbir neden yoktur. Bütün bu kayıpların ne-deni nedir? Gemilerin torpille vurulmuş olduğu ak-la yakın değildir. Geriye kalan tek açıklama Türk-lerin mayınları akıntıya bıraktıklarıdır. Daha sonra göreceğimiz gibi, bu açıklama gerçeği yansıtmaz, ancak daha fazla risk almayı önlemeye yeter. De Robeck saldırıyı o günlük durdurmaktan başka ça-re kalmadığını düşünür." 17
Amiral De Robeck şaşkına dönmüştü. Daha önce Ami-ralliğe "mayınlardan temizlenmiş olduğu" rapor edilen bölge-de bilmediği şeyler oluyor, gemileri batıyor veya ağır yaralanı-yordu. Büyük bir paniğe kapıldı, geri kaçış emri verdi. Ancak Nusret’in mayınlarının marifeti olarak ağır yaralanıp yana doğru yatmış olan Irresistible zırhlısına yardım edilmesinin, gerek personelin kurtarılması, gerekse geminin çekilerek boğaz dışına gö-türülmesinin belki mümkün olacağını düşünerek; Ocean zırhlı-sına geri dönüp yardım etmesi emrini verdi.
18.03.2008

Nusret ve Zafer-2
"Yaşasın Türk topçusu, varolsun Türk topçusu!.."
Tabyaların arkasından gelen "Allah Allah!" nidaları ve tekbir sesleri adeta komutanlarına cevap verir gibi idi…
Batan geminin güvertesinde bulunan personelden bazıları suya atlamıştı. Düşman bunları kurtarmak için çaba sarf eder-ken, Türk topçusu tarihe geçecek bir insanlık örneği vererek ate-şi kesmiş ve bu düşman askerlerinin rahatça kurtarılması için gerekli fırsatı tanımıştı. Bu hususu düşman kaynakları da aynen kaydetmektedir.
Saat 14.00′ten sonra savunma hatlarımızdaki hasarlar hat safhaya çıkmış, bazı tabyalarımız tamamen, bazıları da çalışır vaziyette birkaç top kalmak üzere, hasara uğramışlardı. Ayrıca telefon hatları kesildiğinden haberleşme imkanları ilkel yöntemlerle, askerlerin gidip gelmesi ile sağlanmaya çalışılıyordu. Mer-mi sayısı da çok azalmış olduğundan, atışlarımız azalmış, etkilerini de belli ölçülerde yitirmişlerdi.

18.03.08

Nusret ve Zafer-1
18 Mart 1915 günü düşman donanması, önceden kararlaş-tırdıkları gibi saldırıyı başlattı.
İngilizler anlatıyor:
"Boğaz girişinden itibaren, dar kısmın 8000 yarda dahili-ne kadar bütün boğaz dikkatle muayene edilmiş ve taranmış olduğundan, boğazın mayınlardan temiz-lenmiş olduğuna kanaat getirilmişti. Fakat feci bir talihsizlik eseri olarak, yirmi mayından ibaret olan bir hat keşfedilememişti. 17/18 Mart gecesi dö-külmüş bulunan bu hat, diğer hatlar gibi boğaza aykırı olarak değil, boğaz boyunca ve Kepez’deki ana mayın tarlasının tam önüne dökülmüştü.
İşte böylece bu hat, ilk bombardımanlar esnasında, mu-harebe gemilerinin daima manevra yaptıkları Erenköy Koyu’nun tam burnu istikametine aykırı olarak uzanıyordu. 18 Mart sabahı saat 10.00′da, müttefikler donanması muharebeye başlamak üze-re, azametli azametli hareket ederken, o melun ma-yın hattı, işte burada emniyet içinde yatıyordu." 16
Saat 10.30′da karşılıklı ateş başladı. Çanakkale Boğazı’-nın, tarihte bir eşini daha görmediği, muhtemelen de göremeyeceği yoğunlukta karşılıklı top düellosundan dolayı, ağaçlar, taş-lar yerinden sökülüp havalara fırlıyor, toz duman bulutlarından göz gözü görmez oluyor, denizde de deprem oluyormuş gibi su-lar çalkalanıyor, su sütunları metrelerce yukarı çıkıp tekrar deni-ze dökülüyordu. Tabyalara isabet eden düşman mermileri, meh-metçikleri parçalıyor, insan organları etrafa yağmur gibi yağı-yordu.
Bütün bu hengame askerlerimizin moralini hiç bozamı-yor, dillerde "Allah, Allah!" nidaları, dudaklarda dualar ve kalplerde tevekküller onların gayretlerini arttırıyordu. Gerek tabyalardan ve gerek tepelerin aralarında devamlı yer değiştiren seyyar bataryalardan atılan mermilerin büyük bir kısmı hedef-lerini buluyor, ancak dev zırhlıların güvertelerinde ve direkle-rinde yangın çıkarabiliyordu. Çanak bölgesinde duran düşman ağır zırhlıları, uzun menzilli topları ile tabyalarımızı döverken, gezici bataryalar tarafından bunaltıldığı için bu defa toplarını onlara çeviriyor, fakat bataryalar kısa sürede yer değiştirdiği ve fark edemedikleri sahte bataryalar susmak bilmediği için şaşı-rıyor, hırslanıyor, daha yoğun bombardımana başlıyorlardı.
Öğleden sonraya kadar devam eden düellolar neticesinde cephanemizin iyice azalmış olmasına bağlı olarak, mukabil ateşlerimizde bir azalma meydana geldiği düşman tarafından da an-laşılmıştı. Onların böyle bir sorunu olmadığı için bütün şiddetiyle ateşe devam ediyorlardı. Ancak bilhassa ön safta bulunan zırhlılardan Agamemnon ve Inflexible zırhlılarına karşı topçularımız tarafından isabetli atışlar neticesinde yaralar açılmış, yangınlar meydana gelmiş, hatta toplarının bir kısmı susmuştu. Aynı şekilde Sufren ve Gaulois de nasiplerini alarak sarsılmış-lar, hatta Gaulois batmaya başlamıştı.
Saat 13.30′ dan sonra, ön safta bulunan Fransız zırhlıları, yıpranmış ve hasarlar almış olduklarından yerlerini İngiliz zırh-lılarına bırakmak üzere yana, Karanlık Liman’a doğru çekilir-ken, Fransızların "Bouvet" isimli gemileri müthiş bir infilakle sarsıldı ve iki dakikada "suya atılmış bir tabak gibi" personeli ile birlikte denizin dibini boyladı. Nusret’in mayınları iş başı yapmıştı. Boğazın yamaçlarında, sevinç gözyaşları akıtmakta o-lan Cevat Paşanın gür sesi yankılandı

Din Kültürü ve Ahlak Dersi, 12 Eylül Anayasasıyla okullarımızda mecburi oldu. Çünkü, toplum, kamplara ayrılmış, bir kısım gençlik din dışı bir çizgiye sapmıştı. Kamplaşma, kutuplaşma ve sapmalar yüzünden 5 bin genç hayatından oldu. Türkiye çok karanlık günlerden geçti. Bunda büyük gençlik kitlesinin mâneviyat boşluğu yaşamasının çok büyük rolü vardı.
Bu sebeple din dersi anayasal bir mecburiyet oldu. O günden beri de tartışılmakta. Durup durup ortaya bir din kültürü ve ahlak dersi rahatsızlığı atılıyor. En sonunda alevi bir yurttaşın şikâyeti üzerine Danıştay zorunlu olmama mütalaasında bulundu.
Halbuki bir kültür dersi mevzubahis.
Ahlak eki bile fazla.
Din dersleri, bir takva dersi değil. Ahlak olarak da çok bir şey öğrettiği kanaatinde değiliz. Esasında muhtevası çok zayıf, gayeye cevap vermeyen bir ders. Danıştay'ın asıl bu yönü sorgulaması gerekirdi. İnsan hayvan değildir. Nebat hiç değil. Yeme-içmeden de ibaret değil. Onun bir mâneviyat dünyası var. Orayı hak olanla doldurmazsanız, devrine göre Leninizm, Moizm, satanizm hatta Kürtçülük kapatır. Zira İslamiyet, iyi insan olmayı emreder, bunun yolunu gösterir. Aslında vatandaşların dava ikame etmeleri gerekirdi. Çoktan açılması gereken bu dâvâlarda "mevzuat yetersiz. Biz çocuklarımıza dinlerinin imanlarının, ahlaklarını tam olarak öğretilmesini istiyoruz" diyebilirlerdi.
Çünkü günümüzde ailelerin küçülmesi, anne-babaların da çalışması, esasında onların da pek bir şey bilmemesi yüzünden çocuklar dini açıdan sıfır değerle yetişmekte.
Geçenlerde bir grup genç bir vesileyle ziyaretimize geldi. İletişim fakültesi mezunu bir genç kıza Hazreti Ali’den bahsederken nedense "tanıyorsunuz değil mi?" Diye sorduk. Bir ara düşündü, gözlerini sağa-sola kaydırdı ve cevabı verdi "evet, Hazreti Peygamberden önceki Peygamber."
Daha ne diyelim?..13.03.2008

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!

Uğruna kan dökülen, can verilen Türk bayrağına böyle seslenen Mehmet Akif Ersoy, bundan 87 yıl önce milletine İstiklal Marşı'nı armağan etti

Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal/Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal/Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal/Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal... Bugün, İstiklal Marşı’nın kabulünün 87. yıldönümü... "Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü" de olan 12 Mart’a kadar uzanan, İstiklal Marşı’nın yazılış öyküsü, Türk halkına milli bir marş kazandırmak isteyen Genelkurmay Başkanı İsmet (İnönü) Bey’in ortaya bu fikri atmasıyla başladı. Kurtuluş Savaşı’nın başladığı yıllarda, cephedeki askerlerin morallerini yükseltip milli duygularını güçlendirecek bir marşın hazırlanması düşüncesi, İsmet Bey’in kafasında şekillendi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanlığı ödüllü bir yarışma açtı ve durumu bütün yurda duyurdu. Yarışmaya 724 şiir katıldı. Değerlendirme komisyonu, şiirlerin tamamını inceledikten sonra 6 şiiri seçti. Ancak yapılan değerlendirmede bu şiirlerin de milli marş olma niteliği taşımadığı görüldü.

"MİLLETİMİN KALBİNE GÖMDÜM"
Ucunda para ödülü olduğu için İstiklal Marşı yarışmasına girmeyi reddeden milli şair Mehmet Akif Ersoy, ancak bu ödülün kaldırıldığı duyurularak yarışmaya katılmaya ikna oldu. O gün Mehmet Akif’in şiiri "Milli Marş" olarak kabul edildi. Mehmet Akif, şiirini "Safahat" kitabına da almadı. Nedenini sordular: "Çünkü onu milletimin kalbine gömdüm" dedi. Türkiye’nin dört bir yanında dualarla yad edilecek Mehmet Akif Ersoy için İstanbul Eyüp’teki mezarı başında da anma töreni düzenlenecek.

İlk Hamdullah Suphi Tanrıöver okudu
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), milli marşı Mehmet Akif’in (Ersoy) yazmasını istiyordu. Oysa Mehmet Akif, ucunda para ödülü olduğu için yarışmaya katılmamıştı. Milli marş niteliği taşıyan bir şiirin bulunamaması üzerine dostları devreye sokularak Mehmet Akif ikna edilmeye çalışıldı. Para ödülünün kaldırıldığı duyurulunca Mehmet Akif, yarışmaya katılmayı kabul etti. Daha önce ön elemede seçilen 6 şiirle Mehmet Akif’in yazdığı şiir arasında yapılan değerlendirmede Akif’in şiiri birinci oldu. 1 Mart 1921 günü Meclis’in yaptığı oturumda Hamdullah Suphi, kürsüde şiiri okudu. Seçim için son sözün Meclis’e ait olduğunu belirtti.

Nefesler tutulmuş gözler Meclis’teydi
Takvimler 12 Mart 1921’i gösterirken Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) yeniden toplandı. Konuşmaların ardından, verilen önergeler kabul edildi ve Mehmet Akif’in yazdığı şiir, Türk milletinin "İstiklal Marşı" oldu. Meclis tarafından kabul edilen marşın artık bestelenmesi gerekiyordu. Açılan yarışmaya 22 beste katıldı. Ancak Meclis’in, zamanın çetin şartları yüzünden bu besteleri değerlendirip birini seçecek vakti yoktu. Bu nedenle uzun bir süre milli marş bestelenemedi. 1930 yılında orkestra şefi Osman Zeki Üngör’ün bestesi uygun görülüp kabul edildi. Böylece Türk milleti, dünyanın en anlamlı marşına kavuştu. Milli Şair tarafından 87 yıl önce yazılan, tamamı 10 kıta olan İstiklal Marşı’nın 2 kıtası, rengini şehitlerin kanından alan, sonsuza kadar dalgalanacak ay yıldızlı bayrak semaya çekilirken, Türk milletince tek yürek halinde okunuyor.

Çoğu gitti...

Şimdi bahar kokuyor... Ne zaman bu koku kalbinizi acıtırsa bilin ki, yolculuğun sonu gözükmüştür artık...
Coşkunun ve ümidin yerini hüzün ve endişe alır ister istemez...Felaket senaryoları insanın kendi kıyametinin gölgesinde kalır; kayıtsızlık zamanıdır...
***
"Dur bakalım... Daha gençsin..." diye cümle kuranlar her zaman olacaktır.
Onlar aslında kendilerine teselli veren daha yaşlılardır; kanmayınız...
***
Şimdi bahar kokuyor... Hüzünle ümit arasında bir yerlerde geçmiş baharların muhasebesini yapıyorum.
Yaşanacak baharların sayısının, yaşanmışlara göre azlığına hükmedince insan, muhasebeden başka çıkar yol kalmıyor...
***
Neşeli bir yazı kontenjanı dolu! Son bir haftadır Türkiye’de ve dünyada olan bitenlere de yaslanamayız. Feci halde iç karartıcı.
Hele birkaç yüz lira için kuyrukta birbirini ezen yaşlı ve muhtaçların görüntüleri vardı ki; başımızı öne eğip altı ay kaldırmasak yeridir. Darbe olsa zil takıp oynayacakken, şimdi sırf hükümete kara çalmak için ordumuza hakaret etme alçaklığına düşenlerin ülkesinde, her şeyi bir anda düzeltmek zor tabii... Ordumuzun emirleri Amerika’dan aldığını iddia edenleri kastediyorum.
Zavallılar... Bizim zavallılarımız.
Onlar var diye biz de zavallıyız.
***
Ama dedim ya...
Bu felaket tabloları insanın kendi kıyametinin gölgesinde kalıyor, bahar hüzün vermeye başlayınca...
O zaman üstadın dediği gibi bir arayış içine giriyor insan:
"İki yıldız arası göğe asılı hamak...
Uyku, uyku... Zamansız ve mekânsız uyumak..."
***
Yakında İstanbul lalelerle bezenir...
Kelebeklerin ve lalelerin de ömürleri bizimki gibi kısa. Hiç olmazsa manzaraya güzellik katmalıyız onlar gibi...
Elimizden başka bir şey gelmiyorsa...08.03.08


İlerleyen zamana baktığımızda,. artık onlar iki kişi değildi. Bir çocukları olmuştu.Artık adamın hayatı daha da güzelleşmişti.Geçmişinin intikamını alırcasına mutlu bir şekilde yaşıyordu. Yeni bir gün daha doğuyordu. Ama bugün önemliydi. Çünkü bugün karısının doğum günüydü.Akşam her türlü hazırlığı yaptı ve beklemeye koyuldu. Fakat onları yani ailesini beklerken onların ölüm haberini aldı.Artık dünyası yıkılmıştı. Bütün gece düşündü. En sonunda hayatının son kararını aldı. Kafasına silahı dayayıp intihar etti.
Sabah eve gelenler onun cesediyle karşılaştılar. Eve gelenler onun cesedini kaldırırken elindeki bir kağıt parçası dikkatlerini çekmişti. Kanlı kağıdı alıp baktıklarında kağıtta aynen şöyle yazıyordu;
"DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI YALAN!"
22.022008


Evet hapishaneden çıkmıştı. Akşama kadar boş gözlerle etrafı seyredip durdu. Belki de geçmişin verdiği tecrübeyle düşünmeye başladı. Bir köprü altında soğuktan titreyerek sabaha kadar düşündü. Kendine yeni bir hayat kurmaya karar verdi. Bunun için hemen iş aramaya başladı. Günlerce aradı ve sonun da bir yerde iş buldu. Artık o bir çocuk değildi. Büyümüştü. Yıllarca çalıştı. Ama kalbi hala taş gibiydi. Hala yalnızdı ve mutsuzdu. Bunu bir türlü değiştiremiyordu. Herkes gezerken o oturur, herkes gülerken o düşünürdü.
Aradan bir süre daha geçti. Sonun da bir gün bir kızla tanıştı. Onunla konuşuyor ve anlaşabiliyordu. Yıllarca değişmeyen yüzü değişmeye başlamıştı. O donuk gözler gitmiş, yerini gülen umutlu bir yüze bırakmıştı. Kalbinin ilacı o kız olmuştu. Bir dakika ötesini bile düşünmeyen insan gitmiş, yerine geleceği düşünen bir adam gelmişti. Artık kötü geçmişini unutmuştu. Kendi kendine düşündüğünde bütün bunları o kıza borçlu olduğunu anlamıştı. Kızla olan arkadaşlıkları yavaş yavaş ilerlemişti. Birbirlerine aşık olmuşlardı. Hemen evlenmek istiyorlardı. Bunu da çok geciktirmeden yaptılar. Artık bir aile olmuşlardı. Belki de onun için hayatının en önemli ve en güzel şeyiydi bu..

22.02.2008

DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI YALAN

Çocuk artık hayattan bıkmıştı. İçinde bulunduğu yaşam onu boğuyor ve manevi olarak yavaş yavaş öldürüyordu. Çocuğun içten içe haykırışlarını kimse duymuyordu. Ailesi onu bir yatılı okula vermiş ve öylece bırakıp gitmişti. Çocuk aile sevgisinden de uzak kalmıştı. Zaten çevresiyle olan bağı tamamen koptuğu için artık bu dünyada yapayalnız kalmıştı. Zaman zaman akan gözyaşları artık kurumuş ve kalbi sertleşmişti. Onun için artık hayat manevi açıdan sona ermişti.
Yeni bir gün daha başlıyordu. Fakat bu onun için pek de önemli değildi. Her zamanki gibi umursamaz davranıyordu. Okula bir hayli gecikmiş olmasına rağmen bunu hiç kafasına takmıyordu. Hatta bir süre televizyon izlemeyi bile ihmal etmedi.Ve nihayet okula vardı. Okula vardığında öğretmenlerinden bir güzel ceza yedi. Ama o buna zaten alışkındı.Bu yüzden olanları umursamıyordu. Fakat henüz bitmemişti. Sınıfa girdiği zaman her zaman olduğu gibi alay konusuydu. Yırtık pantolonu, dağınık saçları ve soğuk bakışları alay edilmesi için yeterliydi. Ama o buna da alışmıştı. Fakat arkadaşlarından birinin ileri giderek ona küfür etmesi bardağı taşıran son damla oldu. Rastlantı sonucu yanında bulunan bıçağı arkadaşına hiç düşünmeden sapladı. Buna rağmen yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu. Onunla alay edenler bir anda donakaldı. Hepsinin yüzünde şaşkınlık ve korku vardı. Aradan kısa bir süre geçti ve yakalandı. Yapılan ilk iş onu okuldan uzaklaştırmak oldu. Daha sonra ise hapse gönderildi. Bütün bunları duyan ailesi onu evlatlıktan reddetti ve o yerden gitti. Çocuk hapishanede her türlü pisliğe bulaştı. Aradan tam on yıl geçti. Artık o yaşayan bir ölüydü. Sonunda hapishaneden çıktı. Umutsuzca etrafına bakınıyordu. 21.02.2008

Birkaç günden beri geceler boyunca soğuk olduğu için, Prof.Orhan Kural’ın editörlüğünü yaptığı Seferi adlı kitabını okudum...
Çetin Altan bir zamanlar Afganistan’a gitmiş... Diyor ki:
“Afganistan’ı anlatmak kolay değil; fukaranın fukarası bir memleket burası... Kimi görsen üstü başı dökülüyor, üstelik de pislik içinde... Hele çocuklar, hele çocuklar... Saçları yapışmış, ayakları çıplak, paçavralar içinde... İran’da olduğu gibi bu fakirliğin üzerine tünemiş bir şaşaalı zenginlik de yok.”
Coşkun Aral, ‘yasak şehire ulaşma sevdası uğruna’ Kaşgar’a gitmiş... Diyor ki:
“Onuncu yüzyılda Karahan Türkleri’ne başkentlik yapan kent, bu tarihlerde bölgenin en büyük kültür merkezi haline geliyor. Kaşgarlı Mahmut, ilk Türk dili sözlüğünü, Yusuf Has Hacip ise ‘Kutadgu Bilig’ adlı manzum didaktik eserini burada yazıyor. Kızıl muhafızlar, 1970 yılından itibaren etkilerini kaybedince, ülkedeki Mao heykelleri birer birer sökülmüş, âdeta turistlere satılmak üzere bitpazarına düşürülmüştü. Nedense Kaşgar’daki son Mao dimdik ayaktaydı.”
Nermin Bezmen, ailesinin izlerini araştırmak üzere bir sabah Yalta’da otelde uyanır... Ve kenti anlatıyor:
“Asırlardır dağları denize birleştiren yeşil örtü, son zamanlarda büyük bir sür’atle yapılaşmaya yönelmiş. Selvilerin gölgesinde kaybolan güzelim eski evler, katliamdan korkup da gizlenmiş gibiler.”
Elli beş ünlü seferi’nin hatıralarında, fırtınalara yenik düşerek uçan ve yitip giden hayatların arasında yığınla kayıp hikâye öğreniyor, âdeta yaşananların üzerine kar yağmış gibi kentlere ait tarih defterinin neden üşüdüğünü anlayabiliyorsunuz...
Ve yalnızlıklarını...
20.02.2008

Türkleri yakmak

Türkleri yakmak da ne demek? Engizisyon’a mı, Otuz Yıl Savaşları vahşetine mi döndük? Hitler'i, Himmler'i mi özledik?
Hitler, Avusturya imparatorluğu vatandaşı doğdu. Delikanlılığında Almanya imparatorluğu vatandaşlığına geçti. 1933’te seçimle şansölye (federal başbakan) oldu. 12 yıl içinde Almanya’yı batırdı ve dünyayı da ateşe verdi. Alman’lığın yükselmesinde önemli rolleri bulunan Yahudilere, kendi hallerinde zavallı Çingenelere kafasını takmıştı. Alman’lığın 1000 yılda kazandığı koskocaman ülkeleri, muhteşem Alman kültür beldeleri ile birlikte düşmanlarına kaptırdı. Bu topraklar bugün Almanya’nın değildir. Zaten üzerlerinde Alman da kalmadı. Almanya’ya dönmeleri akıldan bile geçmez.
Şimdi Almanya ve Avusturya’da manyak kalıntıları,Türklere musallat oldular. Vurup öldürmüyorlar, yakıyorlar.
Almanya şansölyesi (federal başbakan) Prof. Angela Merkel’in, Türkiye’yi Avrupa Birliği dışında bırakmak gibi temelinden yanlış, gerçekleşmeyecek bir yanılgıya kapılması, bu yanlışı sık sık dile getirmekten kendini alamaması, birinci âmildir. Türkiye, tam üyelik dışında her teklifi, Türk milletine yapılan hakaret şeklinde algılar.
Avusturya’da şansölyenin (federal başbakanın) sesi çıkmıyor. Görevi Dışişleri Bakanı üstlenmiş gibi. Sık sık Türkiye’ye sataşıyor. Çek asıllı bu hanımefendinin de dilini tutması, komplekslerinden kurtulmaya gayret göstermesi gerekiyor. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kompleksi... Unutuverin yahu! Sultan Süleyman’ı unuttuğunuz gibi, onu da unutun. Kara Mustafa Paşa’yı, Viyana’nın her karış toprağına, her taşına sindirdiniz!
1915-17’de 2 tümenli 15. Türk Kolordusu’nun Avusturya topraklarını savunmak için Galiçya’ya gelip Rusya imparatorluk orduları ile binlerce şehit vererek savaştığını nasıl unuttunuz? Kolordumuzun komutanı, sıradan bir asker değildi. Dünya tarihinin gördüğü en büyük armadayı 18 Mart 1915 günü, Çanakkale’de hezimete uğratan Orgeneral Cevad (Çobanlı) Paşa (1870-1938) idi ki Mareşal Şâkir Paşa’nın (1853-1919) oğludur. Niçin Viyana’ya Cevad Paşa’nın heykelini dikmiyorsunuz?
19.02.2008

HERKESİN BİR HESABI VARSA...

Mal canın yongasıdır, derler.
Adam vardır, onun şartlarında 50 bin dolar filan adamın 50 milyon dolarından daha kıymetlidir.
Geçen gün tanıdığımın tanıdığı, biriktirdiği üç beş kuruşu bir bankaya yatırırken sormuş:
Ortalıkta kriz gelecek lafları dolaşıyor.
Paramızın başına bir hal gelir mi?
Banka görevlisi o bildik (mevduat garantisi vs.) mevzuatı sıraladıktan sonra, alışılmadık bir şey söylemiş.. Aynen aktarmak zor ama şu anlama gelebilecek bir laf:
Bu banka devletten bile sağlam.
Eğer öyle bir şey olacaksa önce ülke batar, en son bu banka.
Memur böyle bir inisiyatif kullanabilir mi..Yoksa yukarılarda konuşulan şeyleri mi aktarıyor...Belli değil. Ama bu kadar iddialı olmak şahsen beni mutlu etti.
Piyasada parlayan şirketler var.
Ben çoğuna kısa ömür biçiyorum.
Şaşırıyor çevremdekiler..
Bir de bu işin nezaketi var..Aleni konuşulamayacak şeyler.
...
Batmak çıkmak deyince uzman görüşü istiyorlar.
Uzman kriterlere göre hesaplarına bakacak, alacağını, borcunu, pazar payını, sermayesini dikkate alacak..Çok iyi görünüyor diyecek.
Öyle dese bile beni kesmez.
O çapta iş yapanlar için her şey matematik değil.
Yolun sonuna gelmeden felaketin farkına varılsa da iş işten geçmiş oluyor.
Hasılı belli başlı şirketlerin bir kere daha el değiştireceğini tahmin ediyorum.
Çekilip gidecekler piyasadan. Ya da dümeni başkalarına teslim edecekler.
Önemli şirketler yabancıların eline geçince, satılınca karalar bağlayanlar var.
Sanki düşmanın hançeri bağrımıza saplanmış gibi.
Ben bu üzüntüyü anlayamadığım için soruyorum.
Filan kuruluşun falan Türk beyin olmasıyla filan Holandalının olması arasında bizim için ne fark var?
Bir kuruluşa milli demekle milli olmuyor ki.
Belki daha namuslu iş yaparlar.
Daha az eziyet ederler.
Daha saygılı olurlar.
Varsın biraz da yabancılar (yabancı ne demekse) yürütsün işleri.
Siz samimi olun yeter.
 
Ne dersiniz?... UYGULAYALIM MI?!....

Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli,pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi,aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk iste,\'aman babaanne dedim.
Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,yorulmaya değer mi?\'
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
\'Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, \' dedi.\'Hiç pirinç üretilirken gördün mü?
İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi
var biliyor musun?\' Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain\'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa,
bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri,
göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl önceydi. Stockholm\'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde,
aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın.
Yanda bir kutu var,oraya bırakın.
Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.

Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde\' İsveç çeliğinden yapılmıştır\' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor,
ona sahip çıkıyor,gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre\'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar, bir haberi duyurur.
Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın.
Okumadığınız,ilgilenmediğ iniz, kullanmadığınız ne kadar kitap,dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,kutu
varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun.
İsviçre\'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.

Japonlar son derece sade, basit,yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre
ruhen tekamül edememiş , hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir.
Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar,dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der,
Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları
son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
Su üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan
kapsadığını söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, Suyu kapamadan bos yere akıtmakta, Gece çamurlu
ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de
sorumsuz tüketiciler sınıfına geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı,bir at bir komutanı,
bir komutan bir orduyu,
bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin
olalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

Sanırım \'aktarılması \' iletilmesi gereken bir ileti ve yaşam yaklaşımı varsa; o da budur...

Müslüman çocuğa sorular
SUAL - Sen müslüman mısın?

CEVAP - Müslümanım Elhamdülillâh.

SUAL - Müslümanım demenin mânası nedir?

CEVAP - Allâh’ı bir bilmek, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Muhammed Aleyhisselâm’ı tasdik etmektir.

SUAL - Ne zamandan beri müslümansın?

CEVAP - "Belâ" dediğimiz zamandan beri müslümanım.

SUAL - "Belâ" zamanı neye derler?

CEVAP - Misâk’a derler. Yâni Cenâb-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben "Elestü birabbiküm" yâni (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) diye sordu. Onlar da "Belâ" (Evet Rabbimizsin) dediler. O zamandan beri müslümanım demektir.

SUAL - Rabbin kimdir?

CEVAP - Allâh.

SUAL - Seni kim yarattı?

CEVAP - Allâh.

SUAL - Sen kimin kulusun?

CEVAP - Allâh’ın kuluyum.

SUAL - Allâh kaçtır diyenlere ne dersin?

CEVAP - Allâh birdir derim.

SUAL - Allâh’ın bir olduğuna delilin nedir?

CEVAP - Sure-i ihlasın ilk âyeti kerimesidir.

SUAL - Bunun manası nedir?

CEVAP - Sen söyleki ey Habibim Allâh birdir, demektir.

SUAL - Allâh’ın varlığına aklî delilin nedir?

CEVAP - Bu âlemin varlığı ve âlemdeki nizâm ve intizâmın devamıdır.

SUAL - Allâh’ın zâtı hakkında düşünce câiz midir?

CEVAP– Câiz değildir. Çünkü akıl Allâh’ın zâtını anlamaktan âcizdir. Allâh’ın, ancak sıfatı hakkında düşünülür.

SUAL - İman-ı yeis nedir?

CEVAP - Firavun gibi ölürken iman etmektir.

SUAL - Bu iman mûteber midir?

CEVAP - Değildir.

SUAL - Tevbe-i yeis nedir?

CEVAP - İmanı ve ameli olan kimsenin ölürken günahlarından tevbe etmesidir.

SUAL - Bu tevbe mûteber midir?

CEVAP - Mûteberdir.

SUAL - Dinin hangi dindir?

CEVAP - İslâm dinidir.

SUAL - Kitabın hangi kitaptır?

CEVAP - Kur’an’dır.

SUAL - Kıblen neresidir?

CEVAP - Kâbe-i Muazzama’dır.

SUAL - Kimin zürriyetindensin?

CEVAP - Âdem Aleyhisselâm’ın zürriyetindenim.

SUAL - Kimin milletindensin?

CEVAP - İbrahim Aleyhisselâm’ın milletindenim.

SUAL - Kimin ümmetindensin?

CEVAP - Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetindenim.

SUAL - Peygamberimiz nerede doğdu ve şimdi nerede bulunuyor?

CEVAP - Mekke’de doğdu. Elli yaşından sonra Medine’ye hicret etti. Şimdi Medine’de "Ravza-i Mütahhara" sındadır.

SUAL - Peygamberimizin kaç adı vardır?

CEVAP - Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lâzımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.

SUAL - Peygamberimizin en çok kullanılan ismi nedir?

CEVAP - Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem dir

BİR BARDAK SÜT
Howard Kelly yoksul bir ailenin çocuğuydu. Kapı kapı dolaşarak bir şeyler satıyordu. O gün hiç satış yapamamıştı. Karnı açtı. Çalacağı ilk kapıdan yiyecek istemeye karar verdi.
Kapıyı genç bir kadın açtı. Howard utandı ve sadece bir bardak su isteyebildi. Kadın kocaman bir bardak süt getirdi. Çocuk sütü içti, teşekkür ettikten sonra "Borcum ne kadar?" diye sordu.
Genç kadın gülümseyerek, "Borcunuz yok. Annem bize yaptığımız iyiliğe karşı bir bedel almamamızı öğretti" dedi.
Howard bir kez daha teşekkür ederek gitti.
Yıllar sonra o genç kadın hastalandı. Onu büyük bir kentin hastanesine götürdüler. Kendisine Howard Kelly adlı genç bir doktor baktı.
Howard kadını hemen tanıdı. Yıllar önce kendisine süt veren kadındı bu. Ama belli etmedi. Onu tedavi etti ve iyileştirdi.
Kadının ödeyeceği fatura Dr. Kelly’nin önüne geldi.
Dr. Kelly bir not yazarak faturaya ekledi. Kadın faturayı nasıl ödeyeceğini kara kara düşünüyordu.
Zarfı açtı ve notu gördü. Káğıtta şunlar yazılıydı:
"Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir."
Burs vermeyenlere ve verecek olanlara duyurulur. Vereceğiniz küçük paralarla neler olacak bakın.
 

NİÇİN MÜTEVÂZÎ OLMALIYIZ?

Tevâzû, insanlara karşı alçak gönüllü olmak, kibirlenip böbürlenmekten sakınmak anlamına gelen ahlâkî bir terimdir. Kur'an-ı Kerim, dürüst ve erdemli kulların özelliklerinden bahsederken onların yeryüzünde tevâzû içinde yürüdüklerini ifade etmektedir.[1]

Hz. Peygamber mütevâzî olmayı değişmez bir davranış kuralı olarak benimsemiştir. Onun Müslümanlar tarafından çok sevilmesinde, alçak gönüllülüğünün rolü çok büyüktür.[2] Zira bütün peygamberler onun gibi alçak gönüllü kimseler olmuşlardır.

Bununla birlikte şunu da ifade edelim ki, mütevâzî olacağız derken, izzet-i nefsi zedeleyecek şekilde hor ve hakir bir duruma düşmek de İslam ahlakıyla bağdaşmasa gerektir. Çünkü müminin şerefi yücedir[3] ve her mümin bu onurunu korumak zorundadır. Bu nedenle de kendisini küçük düşürecek davranışlardan kaçınması gerekmektedir.

Tevâzuun zıddı, kendini beğenerek gurur ve kibire kapılmaktır. Bu da çok tehlikeli bir durumdur. Kibir bütün kötü huyların en başında gelir. Çünkü kibir, insanlar arasında kin doğurur. Toplumsal uzlaşma ve kaynaşmayı baltalar. Dostların gönüllerine nefret sokar.[4] Bu itibarla Hz. Peygamber kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kişinin cennete giremeyeceğini haber vererek bu kötü huydan müminleri sakındırmıştır.[5] Çünkü kibir, cennetin tüm kapılarını kapatır. Kendinin beğenen bir insan kendisi için istediğini başkaları için istemez. Sadece ve sadece kendisini düşünür. Bu durumda Hz. Peygamber'in şu ikazı geçerli olur. "Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. İman etmedikçe de cennete giremezsiniz."[6] Dolayısıyla bu hadis-i şerifte cennete girmek için imana, imanın güçlü olması için de kibir göstermeden diğer müminleri sevmeye teşvik olduğu anlaşılmaktadır.

Kibirli kimse benlik iddiası taşıdığından alçak gönüllü olamaz.[7] Kibir hastalığı bulaşan birisi artık iflah olamaz. Böyle bir kimse "ben olmazsam olmaz" der. "Küçük dağları da, tepeleri de ben yarattım" edasıyla yürür.[8] Yanlışlarını tıpkı şeytan gibi inatla savunur. Kendinden başka hiçbir kimseyi beğenmez. Her zaman kendisini ön plana çıkartır. Her güzel davranışta bir kusur arar. Başkalarına verilen nimetleri kıskanır. Sürekli onlar aleyhine konuşur. Etrafına negatif duygular saçar. Bardağın dolu tarafını değil, devamlı boş tarafını görür. Kolay kolay memnun olmaz. Her zaman başkalarını eleştirir. Böyle bir kimse yaşadığı çevrede kesinlikle sevilmez.[9] İnsanlar ona bir müddet katlanırlar. Servetini veya yetkilerini kaybettiğinde ise insanlar ona hak ettiği gibi davranırlar. Yani; onu yalnızlığa ve unutulmaya terk ederler. Bu itibarla kendisine kibir virüsü bulaşan bir kimsenin bir an önce yapması gereken şey; derhal o virüsten kurtulmak için çaba sarf etmesi ve tedavi imkanlarını araştırmasıdır.

Özetle ifade edecek olursak, ölünceye kadar dürüst ve erdemli bir hayat yaşayıp cenneti elde etmek isteyen bir kimse, kibir gibi kötü bir duyguyu terk edip alçak gönüllü olmak zorundadır. Dolayısıyla bir insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, mütevâzî olması ve hiçbir kimseyi hor görmemesidir. İki dünyada da huzur bulmak isteyenler, alçak gönüllülüğü kalıcı erdeme dönüştürmek durumundadırlar. Erdemleri kalıcı hale dönüştüren ise imandır. Öyleyse herkesin imanını sağlamlaştırması, salih amellerle imanını takviye etmesi gerekmektedir. İmanını korumasız bırakıp şeytanın saldırılarına açık hale getiren bir kimsenin, virüsler karşısında hiçbir tedavi için gayret göstermeyen, tehlikelere karşı tedbir almayan kişinin durumuna düşeceği ve sonuçta ise yenileceği gün gibi açıktır.

...::bahçedeki limon ağacı::...


Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi. Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi. Büyük ağaç, iyice kasılarak: —Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz. Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu. Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk. Tohumların teklifini kabul ederken: —Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz. Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı. Fakat küçük olanı: —Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece. Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu. Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu. Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı. Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.10.12.2007