Å

ZAMAN YÖNETİMİ
Bu hikaye Northwesten üniversitesi iş idaresi master öğrencileri ile
zaman yönetimi dersi profesörü arasında gecer: Profesör sınıfa girip
karşısında duran, dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre
baktıktan sonra,bugün zaman yönetimi yapıcagız dedi.Kürsüye yürüdü,
kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı.
Arkasından
kürsünün altından yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük dikkatle
kavanozun içine yerleştirmeye başladı.Kavanozun daha başka taş
almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve kavanoz doldu mu
diye sordu. Ögrenciler hep bir ağızdan doldu diye cevapladı.Profesör
öylemi dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı.Mıcırı
kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü.Sonra kavanozu yararak mıcırın
taşların arasına yerleşmesini sağladı.
Sonra,
öğrencilerine dönerek bir kez daha bu \"kavanoz dolumu\" diye sordu.Bir
ögrenci: \"dolmadı herhalde\" diye cevap verdi.\"Doğru\" dedi.Profesör, gene
kürsünün altına egılerek bır kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri
taslarla mıcırların arası nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine
döndü ve \"bu kavanoz doldumu\" diye sordu. Tüm sınıf bır agızdan \"hayır\" dıye
bagırdılar.
\"Güzel\" dedi
profesör kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavonoz
agzına kadar doluncaya dek suyu bosalttı. Sonra ögrencılerıne dönerek bu
deneyin amacı neydi\" diye sordu. uyanık bir öğrenci hemen: \"zamanımız
ne kadar dolu görünürse görunsun daha ayırabılecegımız vaktimiz mutlaka
vardır\" diye anlattı.\"Hayır\" dedi Profesör,
Bu deneyin esas anlatmak istediği
eğer büyük taşları baştan yerleştiremezsen küçükler girdikten sonra
büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsın gerçeğidir. Öğrenciler
saskınlık ıcınde bırbırlerıne bakarken Profesor devam etti \"Nedir
hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz,
arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak,
başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taslarınız belkı
bunlardan birisi belkide bir kaçı, belki hepsi. bu aksam uykuya yatmadan once ıyıce dusunun ve sızın buyuk taslarınız hangılerıdır ıyı karar verın. Bilin ki
büyük taslarınızı kavanoza ilk olarak yerlestırmezsenız hic bır zaman bır
daha koyamıyıcaksınız, buda hıc bır zaman gercek kısı olmayacagınızı
gösterır...
Alıntı

Kurban keserken

Sual: Kurban nasıl kesilir?
CEVAP: Maddeler halinde bildirelim:
1- Önce diz boyu çukur kazılır. Kurbanın gözleri tülbentle bağlanır. Kıbleye dönük olarak sol yanı üzerine yatırılır. Boğazı çukurun kenarına getirilir. İki ön ve bir arka ayakları, uçlarından bir araya bağlanır. Üç kere bayram tekbiri okunur. Sonra (Bismillahi Allahü ekber) diyerek, deveden başka hayvanın boğazının herhangi bir yerinden kesilir. (Bismillahi) derken, (h)yi belli etmek gerekir. Belli edince, Allahü teâlânın ismi olduğunu düşünmek lazım olmaz. (h)yi açıkça belli etmezse, Allahü teâlânın ismini söylediğini düşünmek gerekir. Bunu da düşünmezse, hayvan leş olur, yenmez.
2- Sadece Bismillahi veya Bismillahirrahmanirrahim yahut Lâ ilâhe illallahü demek de caizdir. Fakat evlâ olanı, (Bismillahi Allahü ekber) demektir.
3- Besmele çekilince, hemen kesmek şarttır. Besmele çektikten sonra bıçağı bilerse, Besmeleyi tekrar etmesi gerekir. Besmele çektikten sonra hayvan yerinden kalkarsa, yatırdığı zaman tekrar Besmele çekmesi gerekir. Fakat, bir kelime söylemek, bir lokma yemek ve bir yudum su içmek gibi az bir ara vermenin zararı yoktur.
4- Besmele çektikten sonra, elindeki bıçağı bırakıp, başka bir bıçak alsa, Besmeleyi tekrar çekmesi gerekmez.
5- Bir hayvan için Besmele çekildikten sonra, onu bırakıp başka bir hayvan kesilecek olsa, Besmeleyi tekrar çekmek gerekir.
6- Arka arkaya birkaç hayvanı boğazlayacak kişinin, hepsi için ayrı ayrı Besmele çekmesi gerekir. Fakat, hayvanları üst üste yatırıp kesecek olsa, bir Besmele kâfidir. Bir hayvanı iki kişi kesse, ikisinin de Besmele çekmesi gerekir.
7- Besmele unutulursa zararı olmaz. Kasten Besmelesiz kesmek haramdır.
8- Hayvanın boğazında yemek, nefes borusu ve iki yanda birer kan damarı vardır. Bu dört damardan üçü bir anda kesilmelidir.
9- Şafii’de ise yemek borusu ile nefes borusu kesilirse kâfidir. Ancak gırtlak düğümü baş tarafında kalmalıdır. Gırtlak düğümünün tamamı vücut tarafında kalırsa, kesilen hayvan yenmez.
10- Kurban kesenin, kıbleye karşı dönmesi sünnettir.
11- Erkek ve kadın Müslümanın, sarhoşun, cünübün, delinin, bunağın, çocuğun ve sarhoşun Besmeleyle kestiği hayvan yenir. Ehl-i kitabın [Hıristiyan veya Yahudi’nin] kestiği de yenir. Fakat ehl-i kitaba kurban kestirmek mekruhtur. Dilsiz ve sünnetsizin hayvan kesmesi mekruhtur.
12- Solak bir kimsenin, sol eliyle kurban kesmesinde mahzur yoktur. Temiz işleri yaparken, sağdan başlamak sünnet-i zevaiddir, yani müstehabdır. Bir özürle soldan başlamak mekruh olmaz. Yani sol elle kesilen hayvan ve kurban yenir.
13- Kurbanı bayıltıp kesmek caizdir. Başını bir kerede koparıp kesilen de yenir; fakat öyle kesmek günah olur. Hayvanı ensesinden kesmek haramdır; ama eti yenir.

DUR YOLCU

Şairin biri demiş ki:
Dur yolcu!
Bilmeden basıp geçtiğin bu toprak,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Tiyatrocu aynı şiiri sahneye koymuş:
Dur yolcu!
2.5 lira ver de karnımı doyurayım.
Cumhuriyet döneminde “vatan” kelimesi eni konu önem kazanmış.
Övme, yerme, yüceltme, vatan konusunda iç içe gelişen faaliyetler olmuş.
Çıkmış bir şair vatan için şiirler döktürmüş:
Bu vatan toprağın kara bağrında,
Sıra dağlar gibi duranlarındır.
Bir ömür boyu onun uğrunda kendini toprağa verenlerindir.
...
Bir başkası, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır, demiş.
Toprak insana niçin lazım olur?
Bir insan kendi mülkünü savunmak için canını feda ederse, öldükten sonra menfaati ne olur?
...
Bizim şairlere bakılırsa toprağı böyle bir maksat için ele geçirenler resmen ölüyor.
Toprak için ölmenin bu şiirlerdeki öksürüklü mantık sınırlarını aşan bir anlamının olması lazım.
Ceddimiz Osmanlı’ya bakalım.
Bu şairlerin penceresinden bakarsanız Osmanlı, savaşları ganimet elde etmek için yapmıştır.
Yani bir çeşit yağmacılık için.
Öyle bir gayret ki, rahat yatak yüzü görmeden serhat boylarında canlarını feda eden Osmanlı askerleri çok zaman olduğu gibi bu büyük gayretin maddi karşılığını hiçbir zaman alamamıştır.
Çoğu sınır boylarında can vermiştir.
Ama hiçbir Osmanlı askeri toprak parçası uğruna can vermemiştir.
Osmanlı canını bir tek gaye için vermiştir:
Türk’ün sahip olduğu dini, ahlâkı, fazileti kendisinden sonraki nesillere aktarmak, miras bırakmak için..
Şehidin mirası toprak değildir.
Bu yüksek manevi değerlerdir.

 

Kurban için vekâlet

Sual: Kurban için vekâlet nasıl verilir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Kurban kesmesini bilmeyenin, başkasına kestirirken, (Allah rızası için bayram kurbanımı kesmeye seni vekil ettim) demesi ve kalben de niyet etmesi gerekir. Eğer kurbanı da başkasına aldıracaksa, kurbanı alacak kimse de, kesmeyi bilmediği için başkasına kestirecekse, (Allah rızası için bayram kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve kestirmeye seni umumi vekil ettim) der.
2- Bir kimse, kendisine kurban kesmesi vacib olmasa da, vekil vacib diye kesse, kurban yine sahih olur. Adak hayvanı, akika veya nafile kurban, yanlışlıkla vacib diye kesilse mahzuru olmaz.
3- Bir kimsenin kendi hayvanını başkası adına kesmesinin caiz olması için, bu kimsenin, kendi hayvanını başkasına veya onun vekiline hediye etmesi, onların da teslim alması, sonra bunu vekil ederek geri verip kestirmeleri gerekir.
4- Başkasının hayvanını ondan habersiz, onun için kurban etmek caizdir.
5- Kurban kesmeye vekil olan, zekât hariç, sahibinden ayrıca izin almadıkça veya (İstediğini yap) diyerek umumi vekil edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Umumi vekil ise, başkasını, o da bir başkasını vekil yapabilir.
6- Bir kimse birine, kurban işimi hallet dese, ona para bile vermese, vekâlet vermiş olur. O kişi de bir hayvan alıp kesebilir.
7- Vekâleten kurban kesene, kimi çok, kimi az para verebilir. Kimi de hiç para vermeden, (Bana da bir hisse verin) diyebilir. Vekil asıl gibidir. Vekil, vekâlet aldığı kimseler adına kurban keser veya kestirebilir. Daha sonra vekil, ondan para ister veya istemez. İki kurbana yetecek para veren için de iki kurban alır veya ona iki hisse verir. Yahut iyisinden bir kurban alır. Çünkü umumi vekil, tam yetkilidir.
8- Birden çok kişiye vekâlet vermek sahihtir. Bir işe vekil olan iki kişiden biri, tek başına yetkili olamaz. Ancak emaneti vermede, borcu ödemede, kurban kesme gibi işlerde birisi, tek başına yetkili olabilir. Çünkü bu işlerde vekillerden birisinin, diğerinin görüşünü sormaya ihtiyacı yoktur. Bir kimse, kurbanını kesmek üzere dört kişiye vekâlet verse, bu vekillerden biri kesince, ötekilerin görüşünü almaya ihtiyaç yoktur. Kurban, dinimize uygun kesilmiş olur.
9- Üzerinde birçok kimsenin vekâleti bulunan kimse, herhangi bir mazeretle bayramın üçüncü günü de kesememişse, Şafii’yi taklit edip dördüncü günü de kesebilir.
10- Kurbanda kanın akması yeter, etin dağıtılması şart değildir. Kan akıtılmakla vacib olan kurban kesilmiş olur. Eğer eti de uygun yerlere verilirse daha çok sevab olur. Etin üçte birini evde bırakmak, üçte birini komşulara, gerisini fakirlere vermek müstehabdır. Hepsini fakirlere vermek veya hepsini evde bırakmak da caizdir.
11- Derisi namaz kılan fakire verilir. Ne olduğu bilinmeyen kimselere verilmez. Veya evde kullanılır. Yahut devamlı kullanılacak bir şey karşılığı verilir. Tükenen bir şey veya para karşılığı satılmaz. Derisi, eti satılırsa, parası fakire sadaka verilir.

Kurbana ortak olmak

Sual: Kurbana ortak olacaklarda aranan şartlar nelerdir? CEVAP: Bazıları şöyledir:
1- Ortakların Müslüman olmaları, kurban ve ibadete niyet etmeleri ve hisselerinin yedide birden az olmaması şarttır.
2- Sırf eti için ortak olan varsa ve biliniyorsa, hiçbirinin kurbanı sahih olmaz.
3- Ortakların bir kısmı ölmüş olsa yahut bunak olsa, zararı olmaz.
4- Ortaklardan biri, mutlak nezir için giremez. Yani şu koyunu keseceğim diye adayan, bunun yerine başkasını kesemez.
5- Ortaklardan biri geçen sene kesmediği kurbanı niyet etse, caiz olmaz.
6- Bir sığırı veya deveyi, yedi kişiye kadar Müslüman, bâliğ kimse, ortak olarak da satın alıp kesebilirler. Bunlara adak veya akika kurbanı da ortak edilebilir.
7- Zenginin satın aldığı sığıra, sonradan ortak olmak caiz ise de mekruhtur. Fakir, bir sığırı kurban etmek için satın alsa, sonra başkalarını ortak edemez.
8- Bir sığırı mesela bir ineği, en çok 7 kişi kesebilir. Yediden fazla kişi, bir veya birden fazla, ineğe ortak olamaz. Mesela, 8 kişinin 7 sığırı ortak satın almaları caiz olmaz, çünkü her birinin her hayvanda hissesi vardır. Hiçbirinin hissesi yedide birden az olamaz. Bunun gibi, 10 kişinin 15 ineği, kurban etmek için, ortak satın almaları da caiz olmaz. Çünkü 10 kişi, 15 ineğin her birine onda bir oranında ortak olmuş olur. Onda bir, yedide birden azdır. Bunun gibi, 3 kişinin 9 koyunu ortak satın almaları da caiz olmaz. Çünkü 3 kişi, 9 koyunun her birine üçte bir nispetinde ortaktır. Bir koyunu ise, ancak bir kişi kesebilir. Birden fazla kişinin, bir koyunu ortak alıp, kurban olarak kesmeleri caiz olmaz.
9- Bir sığıra 3, 5, 7 gibi tek ortak şartı yoktur. 2, 4, 6 gibi çift de olur. Fakat her işte ‘tek’e riayet iyidir. Sünnet-i zevaiddir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allah tektir, teke riayet edeni sever. Ey Kur’an ehli, teke riayet edin!) [Tirmizi]
10- Eti tartarak, eşit olarak paylaşmak gerekir. Tartmadan bölüşüp helalleşmek caiz olmaz, faiz olur. Altı kişiden dördüne et ile birlikte bir bacak, beşinciye et ile birlikte derisi, altıncıya et ile birlikte başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur. Yedinciye bir şey koymak gerekmez. Yağ, sakatat ve yenilen her şey paylaşılır.
11- Kurbanın etini eşit olarak tarttıktan sonra, paylaşmak için kur’a çekmek iyidir. Bir malı, ortaklar arasında taksim etmek için, kur’a çekmek caiz ve sünnettir.
12- Taksim etmeden pişirip, ortaklar müşterek yeseler caizdir.
13- Yedi kişi, kurbanlık ineği birisine teslim edip, (Kesmeye, kestirmeye, etini dilediğin gibi harcamaya, seni umumi vekil ettik) deseler, umumi vekil olan bu kimse, bölüştürmeden etin tamamını da kendisi alabilir veya herhangi bir kimseye verebilir.
14- Ortaklardan birisi kurban kesmeden ölse, hissesi mirasçılarına verilir.
15- Mutfakları bir olan karı koca veya baba oğul da, kestikleri kurbanı, tartıp paylaşırlar. Paylaştıktan sonra, biri diğerine isterse etin tamamını hediye edebilir. Paylaşmadan hediye edemez. Yahut yukarıda bildirildiği gibi, her birine, et ile birlikte bacak veya derisi veya başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur

Kurban ve kurban kesmek

Sual: Kurban nedir ve kimler keser? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Kurban, davar [koyun, keçi], sığır [manda, inek, dana, öküz, boğa] veya deveyi, Kurban Bayramının ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir. Kurban, vacib vazifesini yerine getirerek sevaba kavuşmak için kesilir. Mukim olan, akıllı, büluğa ermiş, hür ve Müslüman erkeğin ve kadının, ihtiyaç eşyasından fazla, nisap miktarı malı veya parası varsa, Kurban Bayramı için niyet ederek, belli günlerde, kurban kesmeleri vacib olur.
2- Kurban kesmenin vacib olmasında, bayramın üçüncü gününe itibar olunur. Bayramın birinci ve ikinci günü, zengin-fakir, mukim-misafir, akıllı-deli olmaya bakılmaz. Bayramın üçüncü günü nisaba malikse, diğer şartlar da varsa, kurban kesmek vacib olur. Zengin olan, birinci ve ikinci günü keserse vacib sevabı alır. Namaz da böyledir. Namaz, vaktin sonunda kılınması farz olur ise de, vakti girince kılmaya başlayınca, farz yerine gelmiş olur. Kurbanın vakti de, ilk üç gündür. Bugünlerin birinde kesilince vacib yerine gelmiş olur. Aşağıdaki maddelerde de açıklama vardır.
3- Bir çocuk, bayramın 3. günü büluğa erse, diğer şartlar da varsa, ona kurban kesmek vacib olur.
4- Baygın iken, bayramın üçüncü günü ayılanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacib olur. Bayramın ikinci günü bayılıp, üçüncü günü güneş battıktan sonra ayılan zenginin, kurban kesmesi vacib olmaz. Yahut bayramın birinci ve ikinci günü ölen zengin, kurban borcu ile ölmüş olmaz. Kestikten sonra ölmüş ise, vacib sevabı almış olur.
5- Fakir iken, bayramın üçüncü günü zengin olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacib olur. Fakir bir kimse, bayramın birinci veya ikinci günü, bir kurban kesse, bayramın üçüncü günü zengin olsa, bir kurban daha kesmesi lazımdır. Çünkü üstüne vacib olmadan kesmiştir. Ancak, Bezzaziyye gibi muteber eserlerde, sonradan gelen âlimler, (Fakir, bayramın birinci günü kurban kesse, üçüncü günü zengin olsa, tekrar kurban kesmesi gerekmez) demişlerdir.
6- Seferi iken, bayramın üçüncü günü mukim olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacib olur. Mukim iken, bayramın birinci ve ikinci günü sefere çıkanın, kurban kesmesi vacib olmaz. Daha önce kesmişse, vacib sevabı alır. Kesmemişse, sefere çıktığı için borç üzerinden düşer.
7- Mukim bir zengin, seferdeki bir vekile kurban kestirse, vacib sevabı alır.
8- Esir iken, üçüncü günü hür olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacib olur. Hür iken, bayramın üçüncü günü esir olup, güneş batana kadar esir kalanın kurban kesmesi vacib olmaz.
9- Tarlasından aldığı mahsul veya tarlanın, evin, dükkânın [atölyenin, kamyonun] bir senelik kirası, ne kadar çok olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyacını veya aylık geliri ve aldığı maaş ve ücret, aylık ihtiyacını ve kul borcunu karşılamayan kimse, imam-ı Muhammed'e göre fakirdir. Fetva da böyledir. Şeyhayn'e göre zengin sayılır. Mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacını karşılar ve nisabı da bulursa, bunun kirayı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek fıtra vermesi ve kurban keserek büyük sevaba kavuşması gerekir. Böyle bir kimse, fıtra vermez ve kurban kesmezse, imam-ı Muhammed'e göre, günahtan kurtulur. Tarlasından hiç mahsul almayan, kiraya da veremeyen kimse ve ihtiyacından fazla malı olup da, parası bulunmayan kimse, imam-ı Muhammed'e uyarak, fıtra vermez ve kurban kesmez. Verir ve keserse, ikinci ictihada göre, fıtra ve kurban sevabına kavuşur.
10- Aldığı kira ile güç geçinen kişi, nisaba malik ise, para biriktirip, fıtra vermeli ve kurban kesmelidir. Etin hepsini kavurma yapıp, birkaç ay et parasından biriktirip gelecek yılın fıtra ve kurban parası olarak saklamalıdır. Böylece, fıtra ve kurban sevabından mahrum kalmamalıdır. Aile efradı çok olup güç geçinenin, kurbanın etini evinde bırakması müstehabdır.

Komik mi? Gülüyor musunuz? Yoksa Düşünüyor musunuz...?

Komiktir, 10 dakika zikri cok buldugumuz fakat bir bucuk saatlik film veya futbol maci bizim icin su gibi akip gider...
Komiktir, gazetede okudugumuz herseye supesiz inanmamiz ama Kur-an da yazan ALLAH (cc) hun kelimelerini gerceklerle denetleriz
Komiktir, herzaman modayi takip etmek istememiz ama Peygamber efendimiz Muhammed (sav) in sunnetini birakiriz
Komiktir, bir saatimizi camiide gecirirken saniyeleri saymamiz ama televizyon baktigimizda bu bir saat bizim icin hicte uzun degildir.
Komiktir, dua ettigimizde ALLAH (cc) ya soracak birsey bulamamamiz ama arkadaslarla onemsiz konusurken soyleyecek cok sey buluruz
Komiktir, Kur-an da bir sureyi okumayi ne kadar zor bulmamiz, ama 200 sayfalik bir roman bizim icin hic problem degildir.
Komiktir, bir konserde herzaman on siralara gecmek istememiz, fakat camiide, bitince hemen gidelim diye, arka sirada oturmayi tercih ederiz
Komiktir, bir ayeti ogrenmeyi cok zor buldugumuz fakat TOP40 sarkilari cogunlukla hemen aklimizdan biliriz.
Komiktir, ajandamiz da bir islam toplanisina yer ayiramamiz fakat dunya isleri icin kurulan toplantilara her zaman zamanimiz vardir.
Komiktir, bir onemli Islam dersini baskalarina anlatmayi zor buldugumuz, ama son dedikodulari baskalarina kolayca anlatiriz.
Komiktir, guzel fotograflari ve fikralari baskalarina e-mail ile gondermek, ne kadar hosumuza gitmesi, ama Islamdan oturu e-mail gondermemiz cok azdir.
Komiktir, herkesin cennete gitmek istemesi ve bunun icin birsey yapmamak ve inanmamak.
Komik mi?
Gülüyormusunuz? Yoksa düsünüyormusunuz????

Ahiret inancı, insanlığa huzurlu bir dünya hayatını sağlama yolunda büyük bir güç kazandıran muhteşem bir inanç sistemidir. Bu dünyada malı gasp edilen, zulme uğrayan vs bir şekilde haksızlığa maruz kalan kimse ahirette adaletin yerine geleceği inancıyla kalbi bir sükunete kavuşur.
Ünlü bir Alman filozofun şöyle söylediği rivayet edilir. Dünyadaki hayat oyununun bir ikinci perdesi olduğu muhakkak. Çünkü bu ilk sahnede zalim ve mazlumu görüyor insafı göremiyoruz. Galib ve mağlubu görüyor adaleti göremiyoruz. O halde tüm bu adaletsizliği ortadan kaldıracak bir ikinci hayat mutlaka vardır.
Kıyamet ve ahiretin varlığını zımni itiraf niteliğindeki Alman filozofun bu ifadeleri aklın yolunun bir olduğunu gösteriyor aslında...
Bu dünyada zahiren adaletsizlikmiş gibi görünen haller, zenginlik/fakirlik, hastalık/sağlık, güçlülük/zayıflık gibi ölçülerin birer imtihan vesilesi olduğunu unutmayıp ona göre adımlarını atanlar kazançlı çıkacak olanlardır sakın unutma. Dolayısıyla içinde bulunduğun ortamdan dolayı üzülmeyi bir kenara bırak da imtihanı kazanmaya bak.
İnkâr edenler, katiyyen diriltilmeyeceklerini sandılar. De ki: Hayır, Rabbim hakkı için mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allaha göre kolaydır. (Teğabun, 64/7, Nahl, 16/30-40).
İçebileceğin Suyun, Bir Parça Ekmeğin Varsa Üzülme !
İçebileceğin temiz suyun, seni doyurabilecek kadar bir aşın, üstünü örtecek bir elbisen varsa üzülme! Uzunca bir müddet ıssız bir adada mahzur kalan bir denizciye yaşamış olduğu bu tecrübeden çıkardığı en önemli dersin ne olduğunu sormuşlar. O da şunları söylemiş;
İçebilecek temiz bir su, yetecek kadar aş olduğu sürece asla şikayetçi olunulmayacağını öğrendim.

18.11.2007

Batmaz mı?
Şimdi de, senin ölümünden elli yıl sonra doğanlar seni "özlemişler" Atam. Ben seni özlemedim, fakat araştırıp öğrenince, tanıyınca çok sevdim Atam.
İşte yetmiş yıldır o reklam filmindeki çocuk gibi davrandınız hepiniz...

Aaa, senin eline de diken batar mıydı Atam? Aaa, senin parmağın da kanar mıydı Atam?

Aaa, sen de üşür müydün Atam? Sen de yorulur, sen de acıkır mıydın Atam?

Sen de âşık olur, sen de rakı içer miydin Atam?

Sen de sever, kızar, kavga eder, üzülür müydün Atam?

Laf aramızda, şu "m"yi birleşik mi yazacağız yoksa kesme işaretiyle mi Atam?

Sen de evlenir, boşanır mıydın Atam? Senin de bir kızkardeşin, üvey baban, üvey kardeşlerin olabilir miydi Atam?

Çok sigara ve kahve içmekten kalp krizi geçirebilir, çok içki içmekten siroz olup ölebilir miydin Atam?

Yoksa sen, bize öğretildiği gibi bir uzaylı değil, bizim gibi etten kemikten bir insan mıydın Atam?

Olmamalıydın, çünkü baksana, tam 126 yaşındaymışsın!... Öyle diyorlar.

Pardon, seni reklam filminde "kullanmak" da suç değil miydi Atam?

Seni bize Tanrı gibi öğrettiler Atam.

Ben, yedi yaşımda, bir 10 Kasım sabahı güldüğüm için ihtar cezası almıştım Atam, ilkokulda... Nedenini hiç anlayamamıştım.

Koşup oynamak da yasaktı, okulun bahçesinde üzgün üzgün dolaşmakla yükümlüydük Atam. Durup durup bir ağlama tutturursak öğretmenin gözüne girecektik üstelik.

Senin ölüm yıldönümlerinde sinema da kapalıydı, tiyatro da, içki satışı da yasaktı Atam.

Öte yandan da asla ölmediğini, hep bizimle olduğunu söylüyorlardı Atam.

Yakın zamana kadar, tıpkı Hazret-i Muhammed gibi, sahnede ya da perdede seni "canlandırmak", oynamak da yasaktı Atam.

Seni bizlere nasıl yanlış tanıttıklarının, birçok genci senden uzaklaştırdıklarının, soğuttuklarının acaba farkında mıydılar? Bunu kötülükten mi yapıyorlardı, ahmaklıktan mı Atam?

Şimdi de, senin ölümünden elli yıl sonra doğanlar seni "özlemişler" Atam.

Ben seni özlemedim, fakat araştırıp öğrenince, tanıyınca çok sevdim Atam.

Başardıkların ve başaramadıkların, zaafların, yanlışların, çevreni çepeçevre sarıp sarmalamış birsürü namussuzun ortasında kalmış muhteşem yalnızlığınla çok sevdim Atam.

Ben de o reklam filmindeki çocuğa söylediğin gibi, kimin ne diyeceğine aldırmadan doğru bildiğimi anlatmaya çalışıyorum Atam. Huyum kurusun, ara sıra aldırmak zorunda kalıyorum, beni bağışla Atam. Senin gibi bozkırda değil, bataklıkta gül yetiştirmeye çalışıyorum Atam. Ortalık da mis gibi değil, leş gibi kokuyor. Sen hainler, gericiler, yobazlarla uğraştın, ben de cahiller, aptallar, yeteneksizler, yalancılar, hokkabazlarla uğraşıyorum Atam.

10 Kasım sabahları Dolmabahçe Sarayı'na koşup koltuk altı koklar gibi "hava koklayanlar" bunları anlayamazlar Atam.

Aah ah, cumhuriyeti emanet edecek başka çemiş bulamadın mı Atam?
Alıntı

Atatürk'ün sofrasında sürpriz konuk
* Osman Özsoy
----------------

Bugün sizlere, okuduğunuzda oldukça etkileneceğinizi düşündüğüm ve keşke her devlet adamımız böyle olsa diye aklınızdan geçireceğinizi tahmin ettiğim tarihi bir anekdot aktaracağım. Vatan gazetesi bir ara bunu, Sen benim yerimde olsan içmez miydin?”başlığıyla okuyucularıyla da paylaşmıştı.

Atatürk'ün 69. ölüm yıldönümü idrak ettiğimiz şu günlerde, birçok kaynakta bulabileceğiniz bu tarihi anekdotu oldukça kısaltmaya çalışarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Biraz uzunca olsa da, sıkılmayacağınızı düşünüyorum. Ülkede işlerin nasıl yürüdüğünü gösteren işte o tarihi anekdot. Bakalım o günden bu yana bir şeyler değişmiş mi?

Altlarında, Nuri Conker\'in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece\'ye doğru gidiyorlardı.

Birden Atatürk\'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu. Atatürk şoföre durmasını söyledi. İndiler.

Köylüye seslendi: \"Kolay gelsin Ağa!..\" Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi: \"Kolay gelsin\"

\"İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsulden yüzünüz güldü mü?\" Köylü isteksiz konuştu:

\"Tanrı\'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi.\"

\"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?\" \"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.\"

\"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin...\" Köylü güldü: \"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?\" Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu: \"Kaymakama gitseydin.\" Köylü iyice güldü. \"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?\" dedi.

Atatürk konuşmayı sürdürdü. \"E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?\" Köylü Atatürk\'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı: \"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?\"

İsmet Paşa işitir mi?

Atatürk sordu: \"Adın ne senin Ağa?\" \"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler...\" \"Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.\" \"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa\'ya çıkmış.\"

\"Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?\" \"Bilmez olur muyum, beyim?\" \"Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul\'a geliyor. Florya Köşkü\'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu.\" \"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya... Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa\'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni...\" Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu. \"E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!\" dedi \"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..\" Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu. \"Sen ne diyorsun bey?\" dedi. \"Mustafa Kemal Paşa Atatürk\'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..\"

Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk\'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı.

Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, \"Senden hoşlandım Halil Ağa\" dedi. \"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!..\" Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı. \"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba\'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti.

Paşa yoldan geri dönüyor

Atatürk\'ün canı sıkılmıştı. \"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!..\" dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı. \"Yahu çocuk, şu Halil Ağa\'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da \'Devlet Baba\' diyor. Ne mübarek millet, bu millet!..\" Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti: \"Şimdi\" dedi: \"İstanbul\'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!.. Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa\'yı bul, onlara da haber ver.\"

Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker\'e döndü: \"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa\'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. \'Seni sevdi, sana öküz alıverecek\' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya.\" O akşam Atatürk\'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ\'dan oluşan yirmi beş konuk vardı.

Milletin efendisi yemeğe gelecek…

Atatürk, \"Bu akşam soframıza efendimiz gelecek\" dedi. \"Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.\" Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk\'ün kulağına bir şeyler söyledi. Atatürk \"Buyursun!\" dedi. Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa\'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, \"Hoş geldin Halil Ağa\" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı: \"İşte beklediğimiz, Efendimiz\" dedi.

Nuri Conker, Halil Ağa\'yı Atatürk\'ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker\'le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa\'yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:

\"Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak.\" Halil Ağa\'ya döndü: \"Bak beri, Halil Ağa\" dedi. \"Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın.

Atatürk’ün ayaklarına kapanmak isteyince

İşte soruyorum: \'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?\" Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk\'ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi: \"Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver.\" Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra.

Atatürk sordu:\"Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?\" Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa\'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı: \"Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki...\" \"Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru...\" \"Böyle demedik mi beyim?..\" \"Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri\'ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?\" Nuri Conker karşılık verdi. \"Hayır Paşam!..\" \"Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle.\" Halil Ağa kekeleyerek konuştu: \"Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam\" dedi. \"Kusura kalma gayri...\" Atatürk gülmeye başladı: \"Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi...\" Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi: \"Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla \'Bırak bu sağarı\' diye bir laf kaçırmışım...\" Sofrada gülüşmeler başlamıştı. \"Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine: \"E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?\" Halil Ağa İsmet Paşa\'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi: \"Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün...\" Atatürk Halil Ağa\'yı durdurdu. \"Bırak şimdi övgüleri\" dedi. \"Ben lafın gerisini getireyim: Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul\'a geliyor, Florya Köşkü\'ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde bir çaresini bulurdu.\" Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi: \"Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!..\"

Atatürk\'ün sesi iyice sertleşti: \"Beni uğraştırma, Halil Ağa\" dedi. \"Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..\" Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu: \"Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya...\" \"Yalnız sağar değil, \'sağarın sağarı\' değil miydi?\" Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı: \"Öyle dedikti paşam, doğrusun!..\" diyebildi. Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi. \"Son soruyu sorayım şimdi\" dedi. \"Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.\" \"Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?\" \"Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler.\" \"Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.\" Halil Ağa birden diklendi. Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk\'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu. \"İşte bunu demem Paşam\" dedi. \"Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!\" Atatürk gülmeye başladı: \"Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor.\" dedi. \"Mustafa Kemal Paşa Atatürk\'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. \'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek\' demiştin.\" Halil Ağa\'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü: \"\'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri\' demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim\" dedi.

Kanunlar nasıl yapılıyor?

\"Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen sıvanırlar, İsviçre\'den mi olur, İtalya\'dan mı olur, Fransa\'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe\'ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi\'ne... Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da \'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok\' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa\'nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana \'sarhoş\' der...\"

Halil Ağa\'nın dili çözülmüştü: \"Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer...\" Atatürk sordu: \"Peki sen de içer misin?\" \"Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!..\" Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa\'ya uzattı: \"Hadi bakalım Halil Ağa\" dedi. \"Sağlığına içelim.\" Halil Ağa, \"Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün\" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk\'e döndü: \"Yunan\'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem...\"

Halil Ağa Atatürk\'ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk\'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: \"Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!..\" \"Yemek yemedin!..\" \"Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.\" Atatürk Nuri Conker\'e işaret etti. Conker kalkıp Halil Ağa\'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk\'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:

\"Efendimizin halini gördünüz mü beyler?\" dedi. \"Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında \'adam olmak,\' bize düşüyor!..\" Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk\'ten ayıramıyordu: \"Halil Ağa\'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa\'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul\'da geçiyor. Bunun Van\'ı var, Bitlis\'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!..\"
ALINTIDIR... Yazara teşekkürler....

Allah insanı adam yerine koyuyor da kullara ne oluyor?

Sultan Fatih daha yirmi bir yaşında bir delikanlı iken, çağ açıp çağ kapatmayı, İstanbul'u fethetmeyi, gemileri karadan yürütmeyi nasıl başardı?

Bir eğitimci olarak bu sorunun cevabını çok düşündüm. Bu kadar genç yaşta bu kadar büyük başarılar elde etmeyi nasıl başardı Sultan Fatih? Anne babası ve hocaları onu bu kadar iyi yetiştirmeyi nasıl başardı? Ellerinde sihirli bir değnek mi vardı?

Yirmili yaşlardaki gençlerimizi (gençliğimizi) düşünüyorum. Bu yaşlardaki gençlerimiz ya Üniversiteye hazırlanıyorlar, ya askerde oluyorlar, ya da üniversitede okuyorlar. Bir kısmı da askerliği tecil etmek için veya okumayı dışardan da olsa sürdürebilmek için açık öğretim fakültesinde okuyorlar.

Sorun gençlerin mayasında mı yoksa onları yetiştirmek gibi büyük bir sorumluluğu olan biz büyükler de mi?

Fatih Sultan Mehmed\'in hayatını okurken en çok dikkatimi çeken olaylardan bir tanesi de, babası tarafından daha on dört yaşında tahta oturtulmasıdır. Daha çocuk yaşta bir insanı niçin tahta geçirirler? Koca devleti bir çocuğun omuzlarına yüklemek çok anlamsız geliyor ilk bakışta.

Evladına, daha on dört yaşında olduğu halde, "bir devleti yönetebilecek kadar iyi yetiştin sen!" mesajını veren bir babanın oğlunun, çağ açıp çağ kapatabilmesine şaşırmamak lazım.

İyi yetişmiş bir evlat ve padişah olduğunun en büyük ispatlarından birisi de, babasını tahtın başına çağırırken kullandığı cümledir. "Eğer ben padişahsam, emrediyorum! Ordunun başına geç! Eğer sen padişahsan, zaten görevin bu! Ordunun başına geç!"

Benim derdim, zaten tüm dünyanın hayran olduğu, Peygamber müjdesine mazhar olmuş bir padişahın hayatından kesitler sunmak değil.

Biz yetişkinler gençlerimizi ne kadar adam yerine koyuyoruz?

Bu ülkede kaç tane baba, yeni bir yatırım yaparken on dört yaşında oğlunun fikrini alarak onu adam yerine koyar?

Bu ülkede kaç tane anne, evine yeni bir eşya alırken daha on dört yaşında olan kızının fikrini alarak onu adam yerine koyar?

Bu ülkede kaç tane öğretmen, daha liseye başlamamış öğrencilere kendilerinin artık yetişkin bir birey olduğu bilincini vermemiz gerektiğinin bilincindedir?

Bu ülkede kaç tane eğitimci bu gerçeklerin farkında olmanın yetmediğini, bu gerçekleri sadece öğrenciye anlatmanın da sorunları çözmediğini, anne ve babalara da bu gerçekleri anlatmak zorunda olduğumuzu düşünür?

Tayların yetişmesi

Çocukluğu ve gençliği köyde geçmiş biri değilim. Sadece yazları birkaç haftalığına köyde kalırdık. Ancak köylerde tayları nasıl yetiştirdiklerini, tavukların civcivlerini yanlarından niçin uzaklaştırdıklarını rahmetli dedemden dinlemiştim.

Bir eğitimci olunca da geçmişteki hatırlarınızın büyük bir kısmı "eğitime bakışınızı" yönlendiriyor.

Hala annesinin peşinde gezen tayların, birkaç aylık olduktan sonra, sahibi tarafından sırtına boş bir sepet asılır. Yük taşımaya alışmaları için her hafta sepetin içine biraz daha ağır yük konur. Hiçbir yük olmasa dahi haftada bir sepetlerin içine birer taş daha atılarak tayın yükü artırılır. Tay'ın sahibi bilir ki hiç yük taşıtmadan büyütülen taylar at olunca da tay gibi güçsüz kalır.

Yirmi yaşını geçtiği halde hala çocuk gibi davranan gençlerin anne ve babalarının (sahiplerinin) yapmış olduğu en büyük hatalardan birisi de budur.

Civciv tavuk olmaya başladığını anlamalı.

Evlatlarını koruma konusunda tüm canlılar fedakarlık yaparlar. Ancak çok bilinenlerden bir tanesi de tavukların civcivlerini koruma mücadelesidir. "Korkak tavuk!" gibi korkaklıkla anılma sıfatını üzerinde taşıyan, dünyanın en korkak varlıklarından kabul edilen tavuk bile, etrafında civcivleri varken aslan kesilir. Kimse kendisine ve civcivlerine yaklaşamaz.

Evlatlarını, yani civcivlerini bu kadar çok seviyor olmasına rağmen, civcivler biraz büyünce anne tavuk tarafından yanlarından uzaklaştırılır. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrensinler diye anne tavuk civcivlerini kanatlarıyla yanından uzaklaştırmaya başlar.

Anne tavuk bunu yapmamış olsa, tavuk kadar boyu olmasına rağmen, civciv gibi davranan tavuklar yetiştirmiş olur.
* * * * *
Bir genci ne zaman adam yerine koymak lazım?

Bu sorunun cevabını bir eğitimci olarak benim, ya da bir psikologun vermesine itiraz edebilirsiniz. Ancak bu sorunun cevabını Allah (c.c) verirse herkes susmak zorundadır.
Soruyu, "Allah insanı ne zaman adam yerine koyuyor?" şeklinde sormakta fayda var. Cevabı çok basit… "Buluğ çağı" veya "Ergenlik dönemi" dediğimiz dönemden itibaren Allah insanı mükellef yapıyor, yani adam yerine koyuyor.

Ne garip değil mi?
Allah insanı adam yerine koyuyor da anne babası ya da öğretmeni adam yerine koymuyor.
Bizim adam yerine koymadığımız evladımızı başkaları niçin adam yerine koysun?
Bizim adam yerine koymadığımız öğrencilerimizi başkaları niçin adam yerine koysun?
Bizim adam yerine koymadığımız gençlerimizi başkaları niçin adam yerine koysun?

Sait ÇAMLICA

FALCI VE BÜYÜCÜLERE İNANMAK GÜNAHTIR


İnsanoğlunun her dönemde ilgisini sırlı ve gizemli olaylar ile gaybla ilgili konular çekmiştir. Hangi inanca mensup olursa olsun bütün insanlar gelecekte neler yaşayacaklarını, kıyâmetin ne zaman kopacağını merak etmişlerdir. İnsanın bu merakı ölüm kendisine gelinceye kadar da devam edecektir. Bu merak duygusunun sağlam ve sarsılmaz bir Allah inancı ve doğru bilgiler ışığında giderilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde buradan rant sağlayan kimseler, insanların bu duygularını kullanarak onları sömüreceklerdir.

Tahminlerinin bir kısmı tuttu diye bu tür kimselere inanmak ve onlardan medet ummak İslam inancına kesinlikle aykırıdır. Nitekim bu hususlarla alakalı gerek ayet-i kerimelerde, gerekse de hadislerde çok ciddî uyarılar söz konusudur. Kur’ân-ı Kerim, bu gibi kimselerin sözlerine inanmayı, kehânet yoluyla gelecekte insanları neyin beklediğini öğrenmeye çalışmayı şiddetli bir şekilde yasaklamakta, bunların günah olduğunu ve yoldan çıkmak mânâsına geldiğini ifade etmektedir.[1] Bazı sahih hadislerde ise; “arrâfı (kâhini) tasdik edenin Muhammed’e (a.s.) indirileni inkar etmiş olacağı”,[2] “cennete giremeyeceği”[3] ve “kırk gün namazının kabul olunmayacağı” [4] belirtilmekte ve bu kişilerden uzak durulması tavsiye edilmektedir.

Bozuk bir saatin günde iki defa doğruyu göstermesi gibi, birkaç tahmininde isabet kaydeden bir medyumu, astrologu, falcıyı, büyücüyü, şifreciyi, kâhini veya “hoca” sıfatını kullanan bazı zavallıları her şeyi bilen biri gibi görmek veya göstermek çok büyük bir suçtur.

Yalanlarla iş gören, insanları dolandıran ve maddî çıkar sağlamak için çaba sarf eden böylelerini el üstünde tutmak ve onlara değer vermek büyük bir vebal ve sorumluluğu üstlenmek demektir. Zira gaybı ancak Allah bilmektedir. Gaybî konularda kesin bilgi, ancak gaybın yegâne sâhibi olan Allah’ın inhisârındadır. Kıyametin ne zaman kopacağının bilgisi sadece O’nun katındadır.[5] O’ndan başkasının bunu bilmesi asla söz konusu değildir. Bir beşer olarak diğer insanlardan farkı olmayan,[6] ancak kendisine vahyedilen Hz. Peygamber bile Allah bildirmedikçe gayb olan geçmişi,[7] o an yaşanan olayların iç yüzünü[8] ve geleceği[9] bilememiştir.

Nitekim Hz. Peygamber, yaşadığı devirdeki bir çok olayın iç yüzünden haberdar değildir. O, âyet-i kerime ininceye kadar İfk hadisesinin (6/627) doğru olup olmadığını;[10] Tebük seferine (9/630) katılmayanların ileri sürdükleri mâzeretlerin ne derece gerçek olduğunu;[11] Mescid-i Dırâr’ı inşâ edenlerin niyetlerinin Müslümanları parçalamak olduğunu[12] önceden bilememiştir. Târihe elim vak’alar olarak geçen Reci’[13] (4/625) ve Bi’r-i Mâûne[14] (4/625) hadiseleri de, Hz. Peygamber’in kendisine bildirilmedikçe gelecekten habersiz olduğunu göstermektedir.


Dolayısıyla Hz. Peygamber, kendisine bildirildiği kadarıyla geleceği bilmektedir ve onun bu bilgisinin sınırını tespit etmenin güçlüğü de ortadadır. Ayrıca, Hz. Peygamber’in görevi gayb âleminin sırlarını açıklamak değil Allah tarafından kendisine bildirilenleri tebliğ etmektir.[15] O’nun bir müjdeci ve uyarıcı[16] olarak bu vazîfesini hakkıyla yaptığı ise herkesin mâlûmudur. Bu itibarla, Hz. Peygamber bile geleceği tam olarak bilemezken bazı falcı ve medyumların gaybı bildiğini zannetmek, onların kapılarını aşındırmak son derece sakıncalıdır ve insanın manevî hayatını büyük bir tehlikeye atması anlamına gelmektedir.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, ademoğluna düşen görev başına ne geleceğini veya kıyâmetin ne zaman kopacağını araştırmak değil, ebedî olan âhiret hayatını kazanmak için ciddî yatırımlar yapmaktır. Allah’ın rızasını kazanacak dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koymaktır. Nitekim insanoğlu öldüğünde zaten kendi kıyameti kopmuş olacaktır. Dolayısıyla insanın esas yapması gereken sağlam ve sarsılmaz bir iman ile Allah’a bağlanmak, Kur’an’a sarılmak,[17] ondan gereken dersleri almak[18] ve O’nun elçisi Hz. Muhammed’e ittibâ etmektir.[19]

Netice itibarıyla, bu dünyadayken yapılan her işin gayb âleminin bir bölümünü oluşturan âhiret hayatıyla yakın bir münâsebeti olduğu unutulmamalıdır. Bu itibarla insanoğlunun bütün davranışlarını buna göre düzenlemesi ve İslâm’ın öngördüğü ahlâkî seviyeye ulaşmak için gayret göstermesi gerekmektedir. Zîra Kur’an ve Sünnet gaybın bilinmesini değil, gaybın varlığının derinden ve sürekli hissedilerek bu dünyadayken güzel davranışlar ortaya konulmasını istemektedir. Bir takım kimselere giderek onlardan geçmişe veya geleceğe yönelik taleplerde bulunmayı ise şiddetle yasaklamaktadır.

DÜRÜSTLÜK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİDİR?


Dürüstlük; insanın söz ve davranışlarıyla, niyet ve inancında iyilikten ve güzellikten yana olmasıdır.

Dürüstlük; Allah'ın emrettiği şekilde temiz kalpli olmak ve içindeki iyi sese [1] kulak vermektir.

Dürüstlük; Allah'ın ve Rasûlü'nün çizdiği rotadan ayrılmamaktır. [2]

Dürüstlük; insan onurunun ve sağlıklı toplum yapısının vazgeçilmez şartlarından birisidir.

Dürüstlük; insanın kendisine verdiği sözü tutmasıdır.

Dürüstlük; hayatın bütün alanlarında en güzel tutum ve davranışları sergilemektir.

Dürüstlük; aldığı kararların arkasında durmaktır. [3]

Dürüstlük; özünün ve sözünün bir olmasıdır.

Dürüstlük; bütün kötülüklerin anası olan yalanı terk etmektir.

Dürüstlük; bütün iyiliklerin ve güzelliklerin temelidir.

Dürüstlük; karşılaştığı hâdiseleri abartmadan gördüğü ve duyduğu şekliyle anlatmaktır.

Dürüstlük; emanete riâyet etmek ve emâneti hak edene vermektir. [4]

Dürüstlük; başkalarına söz verdiği zaman sözünde durmaktır. [5]

Dürüstlük; gerçeği eğip bükmeden, çarpıtmadan, kıvırtmadan söylemektir.

Dürüstlük; hiçbir zaman adaletten ayrılmamaktır.

Dürüstlük; haksızlık yapana yanlış yaptığını uygun bir şekilde söyleyebilmektir.

Dürüstlük; konulan bütün kurallara uymak ve fakat keyfî davranışları terk etmektir.

Dürüstlük; başkalarının haklarına saygı göstermektir.

Dürüstlük; her ortamda tutarlı ve onurlu duruşunu muhafaza edebilmektir.

Dürüstlük; birilerinin acıları üzerine mutluluk kurmaya kalkışmamak ve hiçbir kimseye zulmetmemektir.

Dürüstlük; zorlukları görünce yalpalamamaktır. [6]

Dürüstlük; bütün yaratılmışlara şefkat ve merhametle yaklaşmaktır.

Dürüstlük; tek başına kalsa bile kartallar gibi yalnız uçmak, ama dosdoğru yoluna azim ve kararlılıkla devam etmektir.

Ben Bir TÜRKÜM!...

Ben; Orta Asyadan türeyen, Anadolu’da büyüyen, Avrupa içlerine yürüyen TÜRK’üm! Ben;
Dağlarda gemi gezdiren, taşlara destanlar kazdıran, tarihi baştan yazdıran,TÜRK’üm!
Ben;
Adalete, mertliğe örnekler veren, ölüm-kalım savaşına gülerek giden, yeryüzünde her murada eren TÜRK’üm !
Ben;
Sancaklara, tuğlara baş eğdiren, beylere, paşalara Hil’at giydiren, kılıcını üç kıt’ada gezdiren TÜRK’üm!
Ben;
Atillayı,Yavuzu, Fatihi var eden, kralları, imparatorları kendisine yar eden, düşmanına dünyasını dar eden TÜRK’üm!
Ben;
Şahları, sultanları kul edinen, altınları, elmasları pul edinen, incili kkaftanları çul edinen TÜRK’üm !
Ben;
Zafer rüyasını görenlere saç yolduran, hezimete uğratıp, ümitleri solduran, müzelerde baş köşeleri dolduran TÜRK’üm !
Ben;
Damarlarında asil kanın aktığı ırkım, benden bahseder destanım, ağıtım, TÜRK’üm, Ben TÜRK’üm, taa iliklerime kadar...
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’üm!..
Ya Siz Kimsiniz?

Ben kimim diye düşünenlere, kimliğinin farkına olanlardan bir mektup bu. Ben yazmadım, yazanın eline sağlık.
Kurbağaların dolaşım sistemiyle İstanbul’un fethini aynı ruh hali ve heyecanla çocuklarına anlatanlara inat, 30’undan sonra Türklüğünün farkında olanlara yazılmış bu.
Şehidin kanı eline bulaşmadan, acının ne olduğunu anlamayanlara anlatıyor kim olduğunu...
Üzerine bastığı toprakları, gecekondu yapılacak beleş arazi sananların, dün yan gelip yatan, bugün ocağı yananların acıları var burada.
Oyunu gecekondu tapusu umuduna, kapıyı çalanın atacağı çeyrek altın sadakasına satanların okuması gereken bir destan.
Ben Türk’üm derken yüreği kabaranların, ay yıldıza bakınca gözlerinde şimşek çakanların ağıdı bu.
Ben Türk’üm!
Yüksek sesle söylendiğinde korku salan, içinden söylendiğinde söyleyenin göğsü iman dolanların ucu yanık mektubu.
Allah’ım! Sen Türk’ü ayrı yarattın!
Ona, sana layık olma fırsatını, günahlarını affettirme imkanını, atalarına layık olma lutfunu nasip eyle!
Yeni Fatih’ler, yeni Yavuz’lar, yeni Mustafa Kemal’ler çıkartacak kudretimizin farkına varmamızı, düşmanın karşısında dik, namerdin tepesinde muzaffer, mazlumun omzu başında hazır olmamızı nasip et.
Çuvalın sahiplerini çuvala, kahpe mayının sahibini lağıma, bize gül vereni gül bahçesine koymamızı nasip et.
Şehidin şanını, mertin namını, doğrunun kelamını dimdik ve gururla, bağıra bağıra yedi düvele duyurmamızı nasip eyle. Amin.
alıntı

ANAYA AYYILDIZLI BAYRAK HEDİYE

Anam; hor bakma askerin getirdiği bayrağa,
Ay yıldızlı bayrak oğlunun gelinidir,
Beyazlar içinde değil senin gelinin ay yıldızlı bayrak,
İsyan etme bayrağa bakıp,
O bayrak oğlunun atası yari kefenidir,
Bütün bu anlamsız savaş al sancak için,
Sürüp giden hayat ay yıldızlı bayrak için,
İfrit kesil bayrağa yan bakana,
Ama ne olur isyan etme bayrağa,
Sen ki şehit anasısın,
Sen ki bu vatanın temel taşısın,
Sen ki şehit ecdadın torunusun,
O halde sen neden ağlamaklı neden yaslısın,
Vurulmuş düşmüş oğlun yere,
Ne kahpe hesaplaşma kurbanı,
Nede bir oynak kızın kurbanı,
Oğlun vatanın kurbanı,
O halde niye bu yok oluş,
Anlamsız bütün kahroluş,
Al renginin kurbanı olduğum ey yüce bayrak,
Rengini ecdadımın kanından alan ey yüce sancak,
Eğilmeyecek hiçbir zaman başın yerlere,
Sen göklerin uslanmaz deli çocuğu,
Sen ki nice cengaverin uğruna kurban olduğu,
Sen ki yirmilik gencin damatlığı,
Sen ki genç kızımın arı namusu,
Sen ki askerimin uğruna feda olduğu,
On beş yaşındaki Mehmed’in uğruna cephelere koştuğu,
Sen ki şehidimin son örtüsü,
Sen ki Şehit oğlun anasına son hediyesi,
Dalgalan sonsuza kadar gururla,
Ne asker biter bu vatanda,
Nede on beşlik cepheye koşan çılgın çocuk büyük aklıyla.
alıntı

-5-
KÖYDEKİ ŞOK

Hem dışarıda çalışıp eve ekmek getiriyor hem 6 çocuk büyütüyor. Yıllar böyle akıp gidiyor. Üvey evlatlarına sahip çıkıyor ve onları yanında getirdiği ve burada olan çocuğundan hiç ayırmıyor. Gerçek bir insanlık örneği bana göre. Yetişen çocukları evlendiriyor. Zaman su gibi akarken yanında getirdiği kızı da gönlünü bir gence kaptırıyor. Genç Bulgar göçmenlerinden. Anne ne kadar karşı çıksada kız vazgeçmiyor. Ve gönlünü verdiği gençle evleniyor. Kız baba sevgisini ve koca sevgisini bu gençte bulduğunu söylüyor. El ele geziyorlar mutlu bir evlilik devam ederken, kızının kayınpederi gelinin hayat hikayesini öğrenince oğluna ve gelinine gidin babanızın elini öpün ve barışın diye zorluyor. Kız gitmek istemiyor ama baskı ağır geliyor ve babasının memleketine yani Dinarın köyüne gidiyorlar. Orada dayıları halaları, teyzeleri ve ablaları var. Akşamüzeri babasını buluyorlar ve elini öpmek istiyorlar ama adam elini vermiyor ve onları eve almıyor. Kız kahroluyor yer yarılsa yerin dibine girecek. Damat ise bu duruma şaşırıyor ve bunun altında ne var diye düşünüyor. Yani öküzün altında buzağı arıyor. Bir yöne haksız da sayılmaz. Bir baba evladına elini vermiyor ve onu bağrına basmayı bırak evine bile buyur etmiyor. İnsanlar kapılarına gelen yabancı birini bile evin buyur eder bir bardak su verir. Ama şu babaya bak. Ben hala anlam veremiyorum bir babanın böyle davranmasına. O gece kızın bir akrabasının yanında kalıp sabah hemen geriye dönüyorlar.
(devamı var)

-4-
EVDE DÖRT ÇOCUK

Yeni koca kadını arkasına yeni doğmuş çocuğuyla katıp ver elini Tepeköy’e yola çokıyorlar. Tepeköy deki eve varıyorlar varmasına ama kapıdan adımını atar atmaz kadın gördükleri karşısında şok geçiriyor. Evde 4 çocuk ağlaşıyorlar. Hani adamın çocuğu yoktu, karısı ölmüştü. Of yandım ben diyor ama ne dese boş artık. Ok yaydan çıkmış bir kere babası adamın arkasına katmış, ne nerede oturduğuna bakmış ailesi nede adam hakkında araştırma yapmış. Ne kadar acı bir durum. Kadın ne yapsın kocam dediği ve 3 çocuk verdiği adam onu atmış ve yerine başka birini getirmiş babası ise araştırıp soruşturmadan buraya vermiş kalacak başka çaresi yok. Hayata yeniden sarılıyor kadın. Yeni yuvasına sahip çıkıyor dört elle. Başka yapacak bir şeyde yok zaten. Garibimin bu evlilikten de bir oğlu oluyor ettimi 6 çocuk birde adam bunların bakımı çamaşırı ve tuğla fabrikasında, pamuk tarlaların da çalışması yetmiyor kadına, eve gelince de birde koca dayağı da bütün bunların üstüne acı biber gibi geliyor. (devamı var)

-3-
BABA'YA BAK

Kadın babasının evine karnı burnunda sığınmış ama orada da huzur yok niye geldin diye. Baba ise hiç söz dinlemeyen bir tip. İnsan hiç olmazsa çocuk doğduktan sonra gönderir değimli efendim. Kocası hemen başka bir kadınla evleniyor. Demek daha önceden planlanmış herşey. Kadının elinden iki çocuğu alınmış ama doğacak çocukla ilgilenen yok. Nikahta yok ki hakkını arasın. Hem yapamaz ki cahillik var ailesinin vurdum duymazlığı var. Baba anne ve kardeşler de ilgilenmiyorlar( ne kadar acı bir vakıa) Kadın doğumu yapıyor ama çocuğa nasıl bakacak veya çocuğu ne yapacak baba evinde çocukla olmuyor ve çocuğu kocası olacak adamın evine atıp geliyor. ( o bıraktım diyor ama ben attığına kanaat getiriyorum) Çocuk ağlamaktan çatlama durumuna geliyor. Onun yerine gelen kadın çocuğunu ona getirip bu çocuğu al yoksa burada ölecek diyor. O arada İzmir in bir ilçesinde oturan yakın köyden biri kadını babasından istiyor. Adam benim hanım öldü bekarım çoluk çocuk yok kızını bana ver diyor. Kadının babası hiç sorup soruşturmadan kızını adamın arkasına katıyor ve gönderiyor. Düşünebiliyor musunuz hayvanlar bile yavrularını korumak için kendinden daha güçlü hayvanlarla savaşırken insanım diyenlerin yaptığı şu işe bakın.(DEVAMI VAR)
-2-
ÜÇÜNCÜYE HAMİLE Kadın

köyünde evlenmiş ama resmi değil ben seni aldım bende sana vardım derler ya öyle. Arada resmi bir bağ olmayınca kötü insanlar bunu kendi çıkarlarına alet ederler biliyorsunuz. Evlilik iyi gidiyor sayılır ki, 2 kız evladı doğurmuş bu kadın 3.cüye hamile kalmış. Ama evde huzursuzluk başlamış. O zamanlar hepsi bir yerde yaşıyorlar. Kaynana ondan kurtulmak için türlü türlü işler yapmaya başlamış. Kadın hiçbir neden yok diyor ama benim aklıma oğlan doğurmadığı geliyor. Neyse efendim doğuma 3 ay kala bu kadını postalıyorlar. (devamı yarın)

-1-
GERÇEK BİR HİKAYE

Bugün sizlere ben duyduğum zaman şok olduğum, şaşırdığım, üzüldüğüm ve kahrolduğum gerçek bir hikaye anlatmaya çalışacağım. Hikaye dediğime siz bakmayın emin olun gerçek. Bunu buraya neden yazdığıma gelince bundan ders çıkaralım annemize babamıza ve evlatlarımıza sahip çıkalım diye yazıyorum ki böyle şeyler yapmayalım ve yapacak olanlara engel olalım.
Bundan yaklaşık 2 yıl önce Aydın Devlet hastanesine gittiğimde orada bankta yanına oturduğum sonradan 67 yaşında olduğunu öğrendiğim bir kadın iğlimi çekti. Nerelisin ne var ne yok derken sohbet koyulaştı ve bana hayat hikayesini bir çırpıda anlattı. O anlatırken ben bir yandan insanlığımdan utandım, bir yandan kahroldum, bir yandan da üzüldüm. Ama benim çevremde böyle insafsız insanların olmayışından da sevindim ve ALLAH’A şükrettim 17.10.2007 (devamı var)
 
Yedi düvele karşı!

Memleketin hallerinden memnun musunuz? Ben değilim.
Raydan çıkacakmış gibi bir hali var Türkiye\'nin...
Savaş tam tamları çalıyor.
Sivil olsun, asker olsun, iktidarda olsun, muhalefette olsun bütün Türk büyüklerinin ağzından ateş damlıyor.
Başbakan sert, bağırıyor:
"İnceldiği yerden kopsun!\"
Bayılırız bu oyuna.
Şoven milliyetçi duyguları kabartmak kolaydır bu ülkede.
Çabuk gaza geliriz.
Düğmeye basmak yeterlidir.
Medya zaten teşnedir.
Tiraj da, reyting de vardır hesaplarda.
Manşetler atılır.
Köşeler yazılır.
TV kameraları çalışır.
Duygular köpürtülür. Bol bol duygu sömürüsü yapılır.
Farklı düşünenler sindirilmek istenir, hatta vatan hainliği ile damgalanırlar.
Özellikle böyle dönemlerde hislerden arınmış, soğukkanlı kurmay hesaplarına, akla dayalı analitik düşüncelere kırmızı kart gösterilir.
Göz açıp kapayıncaya kadar sahnelenen bu oyuna gelince, adı genellikle değişmez:
"Yedi düvele karşı Türkiye!\"
Bu hazin oyunu kim bilir kaç kez seyrettik. Ama maalesef Türkiye\'ye hep pahalıya patladı.
Çünkü her seferinde gerçek gündeme ilişmekten kaçındık, boğayı boynuzlarından yakalayıp yere yatırmayı göze alamadık.
Kürt meselesi... Ermeni meselesi... Kıbrıs... Doğru olanı yapabildik mi bütün bu alanlarda?
Sanmıyorum.
Yapabilseydik, Türkiye onca yıl bu sorunların kısırdöngüsünde kıvranmazdı. Kıramadık bu Allah\'ın belası döngüyü...
Demokrasinin, hukukun, özgürlük ve insan hakları düzeninin yollarında yürümek yerine, tabu ve yasaklardan oluşan bir duvarın arkasına saklanıp yaşayabileceğimizi sandık.
Olmadı, kendimizi aldattık.
Devekuşu gibi kafamızı kuma gömerek, birtakım sorunları halının altına süpürerek ülkemizde kalıcı barış olabilir sandık.
Olmadı, kendimizi aldattık.
Birtakım sorunlarda çözümsüzlüğü çözüm sandık, kendimizi öyle inandırdık, böyle gelmiş, böyle gider sandık.
Olmadı, kendimizi aldattık.
Bu yüzden yıllar yılı bedel ödedik. Maddi ve manevi enerjimizi boş yere tükettik. Kalkınma yolunda nal topladık. İnsanımızın aş ve iş sorunlarını çözemedik. Çocuklarımızın geleceğini güvence altına alamadık.
Ama daha hâlâ savaş tam tamları çalmayı ne güzel de biliyoruz. Kamuoyunu kolayca gaza getirebiliyoruz. \'Şanlı tarihimiz\'den güç alarak kan ve gözyaşı vaat edebiliyoruz insanlarımıza...
Ne duruyoruz?..
Kalkın ey ehli vatan!
Haydin yürüyün!
Kuzey Irak\'a da dalalım.
Dağı taşı da topa tutalım.
Bize Amerika ne yazar?..
Avrupa da kim oluyormuş?..
Barzani mi karşı duracakmış?..
Bizler, yedi düvele karşı kılıç sallamış atalarımızın torunları değil miyiz, bütün dünyaya kafa tutarız.
Öyle mi?..
Sahnelenen oyun böyle...
Yazın bir kenara:
Tuzak kuruluyor!
Görmeye çalışın.
Türkiye\'yi Batı\'dan koparmak isteyenler... Türkiye\'nin yüzünü Doğu\'ya çevirmek isteyenler...
Türkiye\'nin AB yolunu dinamitlemek isteyenler... Türkiye\'nin ikinci sınıf da değil, üçüncü sınıf demokrasiye mahkûm olmasını isteyenler...
Türkiye\'nin otoriter bir rejim ile içine kapanık, dünyayla kavgalı, istikrarsız bir ülke olmasından çıkar elde etmek isteyenler...
Türkiye\'nin özgürlükler düzeninden 301\'ler ile ilelebet uzak kalmasını isteyenler...
Türkiye\'nin farklı kültürlerden oluşan dokusunu paramparça ederek bu topraklarda barışın canına okumak isteyenler...
Bakın, hepsi ayakta.
Etekleri zil çalıyor.
Bütün bu olumsuzlukları isteyenler, görmüyor musunuz, yerlerini almışlar, Türkiye\'nin yedi düvelle savaş oyununu seyretmeye hazırlanıyorlar.
Daha önemlisi:
22 Temmuz öncesinde başaramadıklarını, yani demokrasinin defterini iyice dürmenin tertiplerini yapıyorlar.
Farkında mısınız?
Değilseniz, çok yazık.
İyi pazarlar

Hasan CEMAL (Milliyet)

RAMAZAN BAYRAMINIZ MUBAREK OLSUN

Bayramlar neşe ve sevinç günleri, millî birlik ve beraberlik duygularının zirveye ulaştığı, dayanışma ve kaynaşmanın yoğun bir şekilde yaşandığı müstesna zaman dilimleridir. Ancak bayramın gönüllere huzur veren ve kardeşliği pekiştiren huzur iklimini bütün sıcaklığıyla hissettiğimiz ve milletçe bunun hazzını yaşamaya başladığımız bir sırada, acımasız bir şekilde çirkin yüzünü gösteren son terör eylemleri, bu sevincimize gölge düşürmüş, milletimizi derinden yaralamış ve üzüntüye boğmuştur.

Temeli barış, uzlaşma, hoş görüye dayanan ve ismini de bu anlamlara gelen “İslam” kelimesinden alan yüce dinimiz, birliği, dirliği, sevgiyi, kardeşliği emrederken, zulmü, azgınlık ve fenalığı yasaklamış; zulmün en dehşet verici şekillerinden biri olan terör ve tedhişi ise şiddetle men etmiştir.

Yer yüzündeki bütün canlılara merhametle yaklaşmayı öngören, Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görme anlayışını yerleştiren ve masum insan kanını dökmeyi en büyük günahlardan biri sayan yüce dinimizin terör hareketlerini, türü, gayesi, sebebi ne olursa olsun hoş görmesi asla mümkün değildir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, \"Düzene sokulduktan sonra, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın…\" buyurmuş, haksız yere cana kıymayı haram kılarak, cezasının ebedi kalınacak cehennem olduğunu bildirmiştir. Aynı şekilde haksız yere bir kişiyi öldürmeyi bütün insanlığı öldürmek, bir kişiyi kurtarmayı da bütün insanlara hayat vermek olarak kabul etmiştir.

Şu halde ismi ne olursa olsun, terör, şiddet ve anarşinin İslam’la uzaktan yakından ilişkisi yoktur; bilakis dinimiz her türlü anarşi, fesat, bozgunculuk, eziyet, işkence, kısaca terör ve şiddeti kesinlikle yasaklamıştır.

Dinimizin bu emir ve yasakları karşısında bize düşen, birbirimizi sevmek, birlik-beraberlik içinde kardeşçe yaşamaktır. Nitekim Yüce Rabbimiz: “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır” buyurmaktadır.

Bayram vesilesiyle, başta anne ve babalarımız olmak üzere büyüklerimizi, komşularımızı, akraba ve dostlarımızı ziyaret edelim. Dargınlık ve kırgınlıklara son verelim. Aramızdaki kin, haset ve husumet duygularını bırakarak sevgi, saygı ve bağışlamayı tercih edelim. Yalan, gurur, kibir gibi manevî hastalıklardan uzak duralım.Ramazan ayında kazandığımız güzel hasletlerimizi Ramazandan sonra da devam ettirelim ve fitrelerimizi henüz verememişsek bir an evvel fakirlere ulaştıralım. Ailemizin mutluluğu, milletimizin huzuru, millî birlik ve beraberliğimizin devamı, devletimizin bekâsı için dua ve niyazda bulunalım. Milletçe birlik ve beraberlik içinde bulunduğumuzu gösterelim ve teröre karşı tavrımızı ortaya koyalım.

Bu duygularla Ramazan Bayramınızı tekrar tebrik ediyor, ülkemiz, milletimiz ve İslâm âlemi ve bütün insanlığa huzur ve barış getirmesini, hayır ve bereketlere vesile olmasını diliyorum.

KADİR GECENİZ MUBAREK OLSUN
Sevgili Peygamberimiz, Kadir gecesinde, “Allahümme inneke afüvvün tühıbbü’l-afve fa’fü annî” duâsını okumayı tavsiye etmiştir ki manâsı şöyledir: “Yâ Rabbî! Sen elbette affedicisin, affı seversin, beni de affeyle.
Ana-baba, diğer yakın akrabâ ziyâret edilmeli veya telefonla gönülleri ve duâları alınmalıdır.
Fakîrler, yetîmler sevindirilmeli, sadakalar, hediyeler verilmelidir. Dargınlar, küskünler barıştırılmalıdır.
Ayrıca, güzel vatanımızın dirliği, asîl milletimizin birliği ve beraberliği, bütün Müslümânların ve İslâm âleminin huzûr ve saâdeti, bütün insanların da hidâyeti için duâ etmeliyiz.
Bu vesîleyle, bütün Nuhluların, bütün milletimizin ve bütün İslâm âleminin Kadir gecelerini, cândan tebrik eder, sevdikleriyle birlikte sıhhat ve âfiyet içerisinde nicelerine kavuşmalarını, Cenâb-ı Hak’tan niyâz eylerim.
 

: Emperyalizmle yüzleşme

İki kutuplu dünya "Küresel" akımla tek bir adreste buluşmaya doğru dörtnala yol alırken geride bırakılan "Patlamamış mayınları da" yoksul ülkelere miras bıraktıklarının kimse farkında değil gibi.
Küresel ekonomideki istikrarı koruyabilmek için bugün neredeyse tüm dünya diken üstünde. Battı batacak beklentileri yoksul ülkelerin adeta kâbusu gibi.
Küresel rekabet gittikçe azgınlaşıyor.
Küreselleşmenin efendileri, hazineleri para ile doldururken, artık hazinenin güvenliğini sağlamak sorunu ile karşı karşıya.
“20 yıl önce, dünya ideolojik ve ekonomik açıdan bölünmüş durumdaydı. Ve küresel güvenliği sağlayan şey iki süper gücün devasa potansiyeliydi” diyen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, emperyalizmle yüzleşmenin vaktinin geldiğini ve tek kutuplu dünyaya doğru gidişin tehlikelerinin çanlarını çalıyordu.
43& üncü Münih Güvenlik Konferansı'nda konuşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin,  Tek egemenin tek efendinin olduğu bir dünyada bu durum sadece sistemin içindekiler için değil aynı zamanda egemenliği elinde bulunduran için de ölümcüldür, çünkü onu içeriden yıkar. Ve bunun demokrasiyle kesinlikle hiçbir ortak noktası yoktur. Demokrasi azınlığın menfaat ve fikirleri ışığında, çoğunluğun iktidarı demektir” diye konuşurken, dünyaya yeni bir demokrasi tarifi yapmaktaydı. Demokrasinin dayatma metodundan bunalan Vladimir Putin, “Rusya olarak, bize birileri hep demokrasiyi öğretiyor. Fakat her nedense, bize demokrasiyi öğretenler, kendileri öğrenmek istemiyor derken, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olmasının, aynı zamanda imkansız olduğunun altını çiziyordu.

2. Dünya Savaş'nın patlak verdiği ilk yıllarda Franklin D. Roosevelt'in "Bir yerde barış bozulduğunda, tüm ülkelerin barışı tehlikeye düşer" sözünü hatırlatan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin,"Bu sözler bugün de geçerliliğini koruyor. Küresel krizler ve küresel sorumluluklar buna örnek niteliğindedir" diyerek insanlık tarihinin tek kutuplu dönemlerden geçtiğini ve dünya liderliğini elde etme arzularına şahitlik ettiğini hatırlatarak silahların savaşlar için değil barışı korumak adına sahip olunması gerektiğini söylüyor.

İşte İzm’ler ve bunların liderlerinin fikirleriyle yıllarca ülkelerini yönetenlerin çocukları dahi demir perdenin bir daha sınırlarına çekilmesini istemiyor.
Cemil Meriç "Yaşayanları yöneten ölülerdir"der ve "Demek ki, öldürülmesi gereken ölüler de var" derken galiba Putin'in bugün söylediğini bize anlatıyor.
Putin, emperyalizmle yüzleşmeyi artık dünyayı yöneten ülkelerin yapması gerektiğini hatırlatıyordu.

 

SEVGİ ÜZERİNE
Sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yasayanlar
arasında ne fark vardır?"
"Bakın göstereyim" demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş."Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine şimdi... "demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. "Yüzleri aydınlık,gözleri sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince her biri uzun boylu kasıklarını çorbaya daldırıp, sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını.Böylece her biri diğerlerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan."İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın
30.10.2007
Havuçmusunuz, yumurtamı sınız yoksa kahve misiniz?

Bir baba ile kızı dertleşiyormuş. Kız babasına, çok sıkıntı çektiğinden, sorunlarla baş edemediğinden bahsetmiş. Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve “Gel, sana bir şey göstereceğim!” diye kızını mutfağa götürmüş.
Ünlü bir aşçı olan baba, ocağa üç tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Sonra masaya 2 tane tabak bir tane de boş bardak koymuş.
İlk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Sonra pişmiş yumurtayı diğer tabağa koymuş. Sonra da suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşalttıktan sonra kızına dönerek,
Kızım ne görüyorsun? Kızı “Havuç, yumurta ve kahve.”
Kızını masaya iyice yaklaştıran baba bunlara daha yakından bakmasını istemiş.
Kızının şaşkınlığını gören baba, anlatmasına devam etmiş:
Havuç haşlandığı için yumuşak bir hal aldı. Yumurta, artık pişmekten içi katılaşmış sert bir hale geldi. Kahve ise, (bir yudum alarak) harika olmuş. Tadı da çok hoş.
Kız, iyice şaşırarak, “Baba, bunu bana niçin gösteriyorsun?” diye sormuş. “Bak” demiş babası,
Hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. Havuç ilk başta sertti, güçlü idi; ama kaynatılınca yumuşadı, güçsüzleşti, çözüldü. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi; ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu. Fakat ısıtılınca ne oldu; bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tad yaydılar ve suyu “eşsiz tad”da bir kahveye çevirdiler.”
Ve kızına,
“Kızım sen hangisisin?” diye sormuş adam. “Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Havuç gibi sıkıntılara, problemlere rastgelince çözülüyor musun, benliğini koruyamıyor musun? Yoksa yumurta gibi katılaşıyor, başta kendin olmak üzere kimseye faydan dokunmuyor mu? Yoksa sen kahve misin? Kendini bitirmek uğruna, kendini ateşe atma pahasına diğer insanlara mutluluk veren, huzur veren, ağızlarına lezzet veren bir sevgi kaynağı mısın? Karar ver yavrucuğum ve bence sen bir kahve ol hayatta.
Kahve bulunduğu çevreyi değiştirir, mutluluk soluklarını etrafına yayar. Başkalarının yaşaması uğruna kendini feda et ve bundan sonsuz mutluluk duy.

İçinizi Rabbinize açın
Seher vaktini kollayın. Bir gece uykunuzu bölün, herkes uykuda iken siz uyanın. Önce şöyle göğü izleyin. Parlayan yıldızlara, semanın berraklığına bakın. Eğer ormanların, ağaçların bol olduğu bir yerdeyseniz, derinden öten böceklerin sesi kulağınızı şenlendirecektir. Onlar aslında her an konuşurlar da, insanlar bağrışırken ne yazık ki seslerini duyuramazlar.
Bir an için evsizleri, yurtsuzları, fakirleri düşünün. Hele soğuk bir kış gecesiyse, ayaz varsa, dondurucu soğukta köprü altına kıvrılmış evsiz çocukları düşünün. Ucuz uyuşturucuların esiri olmuş düşkünleri düşünün. Mukavva kutuların çerçevelediği yapmacık evin içinde ısınmaya çalışan yoksulu düşünün. Sonra güzel bir abdest alıp seccadenin başına geçin. Namaza başlamadan evvel bol bol tövbe istiğfar edin. Dua edin. İçinizi Rabbinize açın.
Dilerseniz Hz. Musa gibi yalvarın:
"Rabbim! Yüreğime genişlik ver!" (Taha, 25)
Dilerseniz Hz. Ádem gibi dua edin:
"Ey Rabbimiz! Biz kendimizi zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz!" (Araf, 23)
Dilerseniz Hz. Nuh gibi yakarın:
"Ey Rabbim! Bilmediğim şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer sen beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen, ben, hüsrana düşenlerden olurum!" (Hud, 47)
"Ey Rabbim! Bana, babama, anneme, mü’min olarak evime girene ve bütün Müslüman erkek ve mümin kadınlara mağfiret eyle!" (Nuh, 28)
Ya da Hz. İbrahim gibi dua edin:
"Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri, namazını dosdoğru kılanlardan eyle. Ey Rabbimiz! Duamı kabul et! Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni, anne ve babamı ve mü’minleri bağışla!" (İbrahim, 40
Asalet farkı

Tarihimizde yaşanmış, unutulmaz izler bırakan öyle vakalar var ki, her biri ayrı birer ibret vesikası olarak günümüze kadar anlatılagelmiş.
1500 lü yıllarda bir Şah İsmail vardı. İran ı ele geçirip, Safevi devletini kurmuş, Azerbaycan ı, Irak ı işgal ederek, Ceyhun Nehrine kadar dayanmıştı. Osmanlı beldelerine gönderdiği ajanları vasıtası ile fırsat buldukça isyanlar çıkartıyordu. Yavuz Selim han, şehzadeliğinden beri Şah İsmailin yaptıklarını takip ediyordu. İkisi de Türk olmasına rağmen, iki hükümdar arasındaki anlayış farkı siyah ve beyaz kadar uzaktı.
Şimdi Yavuz Sultan Selim Han ile Safevi hükümdarı Şah İsmaili; zamanlarında geçen bir vakayı gözlemleyerek daha yakından tanıyalım.
**
Etrafındaki birçok ülkeyi işgal ederek büyük bir imparatorluk kurma hayalinde olan Şah İsmail, önüne gelen Osmanlı köylerini, şehirlerini talan ediyordu. Osmanlı Devletinin Avrupa ile problemleri olduğunu bildiğinden, zayıf anında onu arkadan vurmak için, tahrik etmeye, savaşa kışkırtmaya çalışıyordu. Yavuz Selim Han ise, Türk ve Müslüman kanı dökülmemesi için ilk zamanlarda Safevi ülkesiyle savaşmaktan imtina etmektedir.
Bir gün Yavuz Selim Hana, Şah İsmail den bir hediye sandığı gelir. Sandık açılır açılmaz etrafa pis bir koku yayılır. Üzeri çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar olan sandığın altı, insan pisliği ile doludur. Osmanlı Pâdişahına hakaret mahiyetinde gönderilen bu yakışıksız hediyeyi, Şah İsmail tahrik maksadıyla göndermiştir. Cihan padişahı bunun üzerine vezirlerine emir verir, “Bu edepsizliğe, Osmanlının şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız.” der.
Değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık itina ile hazırlatılır ve derhal Şah İsmail’e gönderilir. Sandık, Şahın huzurunda açılır açılmaz, etrafa mis gibi gül kokusu yayılır. Meclisteki herkes sandıktan çıkan göz kamaştırıcı nadide mücevher ve kumaşlara hayranlıkla ve şaşkınlıkla bakmaktadır. Sandığın içine, ayrıca o zamanın en nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu yerleştirilmiştir. Kıymetli hediyeler sunulduktan sonra, Osmanlı Elçisi, zehirli olmadığını göstermek için nefis gül kokulu lokumdan önce kendi tadar, sonra büyük bir saygı ve nezaketle, Şah İsmaile takdim eder. Daha sonra da diğer huzurda bulunanlara teker teker ikram eder.
Şah İsmail kendi gönderdiğine karşılık bu güzel ikrama hiçbir mana verememektedir, şaşkınlık içindedir.
Osmanlı Elçisi, Lokumları dağıttıktan sonra, Yavuz Selim Hanın yazdığı, kutunun altına iliştirilmiş, bir cümleden ibaret mütevazı bir pusulayı (notu) alır, öpüp başına koyar. Sonra elçi, Sultanının pusulasını, hayret ve şaşkınlık içindeki Şaha uzatır. Meclisteki herkes pürdikkatle pusulada ne yazdığına odaklanmıştır.
Şah, pusulayı okur.
“İsmail, herkes yediğinden ikram eder.”
**
Ee ne demiş atalarımız! Bir kapta ne varsa, dışarı da o sızar.
Yavuz Selim Han, mahiyetindekileri titreten otoriter bir pâdişah olduğu halde, âlimlere, halkına, karşı son derece tevâzu sâhibiydi.
Devamlı; “Pâdişâh ı âlem olmak bir kuru kavga imiş. Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş” buyururdu.
22 Eylül 1520’de, 50 yaşında vefat eden Sultanın kabri, İstanbul Fatih’teki Sultan Selim Câmii avlusundadır.
Tık, tık, tık...
-Kim o?
-Hazırlan gidiyoruz.
-Sen kimsin? Nereye gidiyoruz?
-Sıran geldi. Gerçek evine gidiyoruz.
-Gerçek ev mi? Sen! Yoksa!
-Evet. Hadi gidelim.
-Dur bir dakika.. Bir sürü yarım işim var.
-İş yarım kalmaz. Birileri tamamlar. Oyalanma artık.
-Çocuklar, onlar daha çok küçük, bari vedalaşsaydım.
-Sen olmadan da büyürler, hadi bekliyorlar.
-Bekliyorlar mı? Onlar da kim?
-Gidince görürsün.
-Anladım. Anladım ama kalbini kırıp, gönlünü alamadıklarım, iyiliğini görüp, karşılık veremediklerim var. Anlayacağın borçlu gitmek istemiyorum.
-Bunu zamanında düşünseydin!
-Zamanında mı? İyi de ben daha zamanım var sanıyordum.
-Hepiniz aynısınız… Zaman dediğin, içinde bulunduğun an.. Bunun ötesi yok.
-Keşke, keşke....
-Devam etme. Bugünü yaşarken hep yarın var gibi davrandın. Üstündeki üniformanın sorumlulukları var.. Yerine getirmedin.. Bu sana bir uyarıydı. Şimdi gitmiyoruz... Ama her an gidebiliriz.. Bir daha geldiğimde önünde umut, arkanda pişmanlık olmasın!
Alıntı
 
DUA Asrı Saadette ticaretle uğraşan bir tacir mümin vardı. Bu tacir ticaretinde helal haramı gözetir. Allah ve Resulü için bu ticareti yapar, herkesin hakkına riayet ederdi. Ticaretini Şam ile Medine arasında gerçekleştirir çoğunlukla da ticaret kervanları ile hareket etmez, tek başına yolculuk yapmayı severdi.
Bir alacağını almış, satacağını da satmış ve Şam’dan Medine ye doğru hareket etmişti. Epeyce yol almıştı ki, baştan aşağı silahlı bir eşkıya ile karşılaştı. Eşkıya bu mümin taciri tehdit etti;
“Mallarını şuraya indir, develerini de şu ağaca bağla.”
Mümin tacir:
“Mallarım senin olsun, beni bırak gideyim.
Eşkıya;
“Bugüne kadar soyup da öldürmediğim kimse yok Senin hem mallarını alacağım, hem de canını.”
“Madem beni öldürmeye kararlısın, senden son bir talebim var”
“Söyle talebini”
“Ben Müslüman’ım abdest alıp, iki rekât namaz kılayım ondan sonra beni öldür.”
Eşkıya izin verir. Tacir önce abdestini alır, sonra da İki rekât namaz kılar ve ellerini Rabbine açar:
‘Ya Vedud! Ya Vedud! Ya Ze’l-arşi’l-mecîd! Ya Mübdi, Ya Mu’id! Ya Fe’aalün lima yürid! Eselüke bi-nuri vechike’l-lezi mele’e erkane arşike ve es’elüke bi-kudretike’l-leti kadderte biha halkake ve bi rahmetike-lleti vesiat külle şeyin. La ilahe illa ente. Ya Muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni!
Mümin tacirin duası bitmişti ki, çok garip bir hadise meydana gelir. Birden beyaz bir at üstünde yeşil elbiseli, elinde de harbe olan bir süvari peyda oldu. Eşkıya şaşırmış, ne yapacağını bilemez bir durumda idi. Eşkıya, taciri ve malları unuttu, ortaya çıkan bu süvariye saldırdı. Süvari bir darbe ile eşkıyayı yere düşürdü.
Süvari tacire dönerek: “Öldür bu eşkıyayı” dedi.
“Ben hayatımda kimseyi öldürmedim, insan öldürmeyi hoş görmem. Beni bağışla.”dedi.
Sonra süvari eşkıyayı bir darbe ile öldürdü.
Tacir sordu: “Sen kimsin?”
“Ben üçüncü kat gökte duran bir meleğim. Bu adamı öldürmeyi Allah Teala bana nasip etti. Sen namazından sonra ellerini kaldırıp duaya başladığında, gök kapılarının çalındığını duyduk, öyle şiddetle çalınıyordu ki. Mühim bir hadisenin olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua ettiğinde, Allah Teala, Cebrail Aleyhisselam’ı görevlendirdi.
Cebrail Aleyhisselam şöyle dedi:
‘Dua eden falan mümini kim kurtaracak” Ben talep ettim de görevlendirdiler. Ey Allah Teala’nın mümin kulu! İyi bil ki! Senin yaptığın bu duayı kim yaparsa Allah Teala onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder.”
Bu hadiseden sonra mümin tacir yola koyulur ve Medine’ye varır. Soluğu Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda alır ve başından geçen hadiseyi anlatır. Taciri dinleyen Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Muhakkak ki, Allah Teala sana esma-i hüsnayı telkin etmiş. 0 isimlerle Allah Teala’ya dua edilirse, istenen verilir
Kuyruk ve kar
Bugün üzerime farz olan burs yardımını yatırmak için yanıma Nurettin hocamın yazdığı hesap numarasını alarak bankanın yolunu tutum. Banka serin serin iyi geldi oruçlu bedenime ama kuyruk baya vardı. Bir yarım saat sonra sıra bana geldi memura numarayı verdim ve kaça gider dedim. 7 ytl alıyorum içindenmi olsun yoksa ayrımı vereceksin dedi. Dur kardeşim ben vaz geçtim dedim. Göndereceğim para için o kadar para verilmezki. O paranın üzerine 3 lira daha korum bir burs fazladan gönderirim. Kagıdı alıp tam ters istikamette bulunan postaneye yöneldim.
Postanedede kuyruk almış başını gitmiş. Bende 15 dakika bekleyerek paramı yatırdım 1 liraya nerde 7 lira nerde 1 lira. Nurettin hocam banka hesabı vereceginize posta çeki açsanız dernek adına olmazmı paralar boşuna gitmez. İmkan varmı bilmiyorum ama olursa iyi olur.

 
SORUMLULUK Bir Mimar Sinan eseri olan Sehzadebasi Cami\'nin 1990\'li yillarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir insaat muhendisi, caminin restorasyonu sirasinda yasadiklari bir olayi tv\'de soyle anlatmıştı.
Cami bahcesini cevreleyen havale duvarinda bulunan kapilarin uzerindeki kemerleri olusturan taslarda yer yer curumeler vardi. Restorasyon programinda bu kemerlerin yenilenmesi de yer aliyordu. Biz insaat fakultesinde teorik olarak kemerlerin nasil insaat edildigini ogrenmistik fakat tas kemer insaasi ile ilgili pratigimiz yoktu. Kemerleri nasil restore edecegimiz konusunda ustalarla toplanti yaptik.Sonuc olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalip cakacaktik. Daha sonra kemeri yavas yavas sokup yapim teknikleri ile ilgili notlar alacaktik ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktik.

Kalıbı soktuk.Sokmeye kemerin kilit tasindan basladik. Tasi yerinden cikardigimizda hayretle iki tasin birlesme noktasinda olan silindirik bir bosluga yerlestirilmis bir cam siseye rastladik. Sisenin icinde durulmus beyaz bir kagit vardi. Siseyi acip kagida baktik. Osmanlica bir seyler yaziyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafindan yazilmisti. Sunlari soyluyordu. \"
Bu kemeri olusturan taslarin omru yaklasik 400 senedir. Bu muddet zarfinda bu taslar curumus olacagindan siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Buyuk bir ihtimalle yapi teknikleri de degiseceginden bu kemeri nasil yeniden insaa edeceginizi bilemeyeceksiniz. Iste bu mektubu ben size, bu kemeri nasil insa edeceginizi anlatmak icin yaziyorum. \"
Koca Sinan mektubunda boyle basladiktan sonra o kemeri insa ettikleri
taslari Anadolunun neresinden getirttiklerini soylerek izahlarina devam ediyor ve ayrintili bir bicimde kemerin insaasini anlatiyordu.

Bu mektup bir insanin, yaptigi isin kalici olmasi icin gosterebilecegi cabanin insan ustu bir ornegidir. Bu mektubun ihtisami,modern cagin insanlarinin bile zorlanacagi tasin omrunu bilmesi, yapi tekniginin degisecegini bilmesi, 400 sene dayanacak kagit ve murekkep kullanmasi gibi yuksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Suphesiz bu yuksek bilgiler de o koca mimarin erisilmez ozelliklerindendir. Ancak erisilmesi gercekten zor olan bu bilgilerden cok daha muhtesem olan 400 sene sonraya cozum ureten sorumluluk duygusudur

 
KURAN AYI RAMAZAN
Manevi derecesi çok yüksek ve kazancı pek büyük olan Ramazan ayına girmiş bulunuyoruz, hepimize mübarek olsun!
Bu mübarek ayın geceleri de, gündüzleri de çok İyi değerlendirilmeli, elden geldiğince ibadete, hayır ve hasenata ağırlık verilmelidir. Çünkü, çok kârlı bir uhrevî kazanç mevsimidir. Sevgili peygamberimiz, Ramazanın önemi hakkında şöyle buyurmuştur: “Kim inanarak ve mükafatını Allah’tan bekleyerek Ramazanın gecelerini ihya ederse, onun geçmiş günahları bağışlanır”[1]. “Ramazanın evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluştur. Her kim, bu ayda idaresi altında bulunanların iş yükünü hafifletirse, Allah onu mağfiret eder ve cehennem azabından kurtarır”. “Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur”[2].
Bu ay sabır, iyilik ve güzellik ayıdır. Müslümanın rızkının arttırıldığı bir aydır. Her kim bu ayda oruçlu bir kimseye iftar ettirirse, günahlarının affına ve cehennemden kurtuluşuna vesile olur. Ayrıca ona iftar edenin sevabı kadar sevap verilir ve İftar eden oruçlunun sevabında da bir eksilme olmaz. Bu iftarın mükellef sofralar ve ziyafetler şeklinde düzenlenmesi de şart değildir.
Bir lokma ekmek bir hurma veya bir yudum su ile de olsa aynı sevabı alır. Yeter ki ikramlar, Allah rızası için yapılmış olsun. İftar davetlerinde lüks ve israftan kaçınılmalı ve bu davetlerde fakirlere de yer verilmelidir. Nitekim Peygamber efendimiz bu konuda bizleri şöyle ikaz etmektedir: “En kötü davet, zenginlerin çağrılıp; fakirlerin çağrılmadığı davettir”[3].
Bu ay bir başka yönüyle Kur’an ayıdır. Ramazan ayına kıymet veren olaylardan biri yüce kitabımız Kuran’ın bu ayda Sevgili Peygamberimize indirilmeye başlanmasıdır. Nitekim Kur\' an-ı Kerim\'de: “Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olan Kur’an’ın indirildiği aydır.”[4] buyurulmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.) ve ashabı Kur\'an\'ı en çok bu ayda okurlar; cömertliği en çok bu ayda gösterirler ve ibadeti en çok bu ayda yaparlardı. Hele bu ayın son on gününe ulaşıldığında ise Sevgili Peygamberimiz, zamanının büyük kısmını ibadete ayırırdı [5].
Öyleyse bizlerde, Ramazan ayında camilerimizi olduğu gibi evlerimizi de Kur\'an tilavetiyle ihya edelim. Zira Sevgili Peygamberimiz Kur’an okunmayan evi kabristana benzetmiş ve şöyle buyurmuştur: “Evlerinizi kabristana çevirmeyin! İçerisinde Kuran okunan eve şeytan girmez [6] Bununla birlikte Kuran’ın hikmeti ve ayetlerinin anlamı üzerinde genişçe düşünelim. Çünkü O bizleri her türlü kötülüklerden koruyacak ve mutlu bir hayatın yöntemini gösterecek ilahi bir rehberdir. Alimlerin doyamadığı bilgi ve hikmet kaynağıdır. Kalplerimizi O’nun mesajının nuruyla nurlandıralım. Bu ayda yapacağımız iyilikler ve ibadetlerle Allah’ın rızasını kazanarak kendimizi affettirme fırsatını kaçırmayalım.

 
Anne yüreğinin sıcaklığı

Büyük bir yurt binasının bir odasında küçük bir kalp ve dışarıda şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, çılgıncasına yağan sağanak yağmurun sesi karanlık odanın içine kadar geliyordu. Ara sıra çakan şimşeklerle aydınlanan odada, bir yatağın içinde korkuyla açılmış iki küçük göz, pencereden dışarı bakıyordu. Ağlamaklı bir yüz ifadesi ile dudakları gerilmiş tir tir titriyor, gözleri dolmuş, dokunsan ağlayacak haldeydi. Henüz 4 yaşında olan bu küçük kızın korktuğu her halinden belliydi. Bir pencereye çakan şimşeklere, bir yanı başında üzeri yorgan örtülü yatağa bakıyordu. Daha önce hiç yalnız kalmamıştı. Böyle durumlarda korkunca hemen koşar annesine sarılır, kendini güven içinde hissederdi. Ama annesi yoktu artık. Sarılacak kimsesi de... Neden bırakmıştı ki onu buraya. Ne yapacaktı şimdi. Bunları düşünürken dışardan gelen gök gürültüsü ve çakan şimşekle irkildi. Çok korkuyordu. Yatağından kalktı. Yanındaki yatağa doğru korka korka ilerledi. Eliyle yorganı iteledi. Titrek bir sesle “Abla.. abla..” diyebildi.
Sanki boşmuş gibi duran yorganın altında önce hafif bir kıpırdama oldu. Sonra küçük bir kız çocuğu başını çıkardı. Belli ki o da uyumuyordu. Yorganın altında uzun süre nefessiz kalan solgun yüzü, çakan şimşeğin ışığı ile ortaya çıkıverdi. Onun da korktuğu her halinden belliydi.
Uzun düz saçları omuzlarına kadar inen, masum bir yüz ifadesi ve ağlamaklı gözlerle ona bakan, yatağının başucunda duran küçük kızı fark etti. Daha o gün getirilen yeni oda arkadaşını merak ve korku dolu gözlerle inceledi. Şeyma oranın en eskisiydi. Ne zaman geldiğini, kimin getirdiğini bilmiyordu. Titrek bir sesle “Ne oldu ki?” dedi.
“Şey” dedi diğer küçük kız, “Ben biraz senin yanında yatabilir miyim.”
Şeyma ona baktı. “Korkuyor musun” dedi. “evet” dedi küçük kız, “Ben hiç yalnız kalmadım ki”. Şeyma yorganını usulca kaldırdı. Küçük kızı yanına aldı. Kız ona sıkıca sarıldı. “Ben korkunca işte böyle hep anneme sarılırdım.” Dedi. “O zaman korkmaz mısın” dedi Şeyma merakla, “Hayır” dedi küçük kız, “Annem varken neden korkayım ki. Peki sen korkmuyor musun?” diye sordu. Şeyma “Tabii korkuyorum” dedi. Küçük kız “Peki sen annene hiç sarılmadın mı korkunca” deyince Şeyma’nın gözleri buğulandı. Yutkundu. O pır pır eden küçücük yüreği yerinden çıkacak gibi oldu. Bir şey diyemedi. Sustu. Küçük kız merakla tekrar sordu. “Sen hiç annene sarılmaz mısın” dedi. Şeyma gözünden süzülen gözyaşını eliyle sildi. Titreyen dudaklarından içinde yaşattığı yılların özlemini fısıldayıverdi: “Benim hiç annem olmadı ki”
Küçük kız sormaya devam ediyordu. “Peki sen korkunca ne yapıyorsun ki?” dedi. Şeyma “hiç” dedi “Yorganın içine gizlenir, korkumun geçmesini beklerim.” “Böyle yapınca korkun geçiyor mu peki?” diye sordu küçük kız . “Bilmem” dedi Şeyma “Ama başka sığınacak kimsem yok ki”
Başka kimsesi yoktu ki Şeyma’nın. O hep yalnızdı. Anne kucağının sıcaklığını hiç yaşamamıştı ki...
**
Küçük bir hikayeydi yukarıda satırlarda geçen. Çocuk yuvasında yaşayan iki kimsesiz minik yavrunun hikayesi. Belki aynı hikaye, kahramanları farklı olarak yüzlerce defa yaşanmış, yaşanmakta...
Kimsesizlik zor...
Yalnızlık zor...
Sıcak bir yuvadan uzak kalmak zor...
Sevgi ve şefkatten mahrum olmak zor...
Bu mahrumiyeti yaşayanlar var.
Gözleri başlarına uzanacak bir şefkat eli gözlüyor. Yürekleri sevgiye muhtaç... Bir gün belki bir anne gibi, baba gibi sarılacak biri çıkar diye.
Sadece terkedilmiş çocuklar mı bekleyen?
Gurbete okumaya giden çocuklar, gençler de bir o kadar yalnızlar, buruklar...
Bir de yaşlılar yurduna terkedilmiş dedeler, neneler, sevdiklerinin yollarını gözleyenler var. Onlar da sevgiye hasret, ilgiye muhtaç...
Bir gülen yüz bekliyorlar karşılarında, ellerini şefkatle tutacak.
Unutulmuşluklarını unutturacak...
**
Ramazan ayı gelince insan daha bir duygusal oluyor. Yardım etmek bizim kültürümüzün özünde var. Bu aylarda bir kimsesize el uzatın, en az bir öğrenciyi doyurun, bir yaşlıya merhaba deyin.
Yolunuz bir gün muhakkak bu yüreği buruk insanların yurduna düşsün olur mu?
Hatırlayın ki sizi hatırlasınlar.
Bir gün unutulan siz olmadan...

 
Yetmez heykelini dikelim!..

Bir milletvekili, her şey daha çok yeniyken tez elden teklifini yaptı. Şunları istiyor. TBMM her milletvekiline bir araba ve bir şoför tahsis etmeli, vekil arabaları da -bakanlarınki gibi- kırmız plakalı olmalı. Esbabı mucibesi şu, milletvekili araba kullanırken telefonla konuştuğundan kaza yapmakta, onun için şoför lazım, tabiî arabasız şoför olmaz. Araba olunca da öyle avam gibi plaka olur mu? Ayrıcalıklı olmalı ki yollar açılsın, kırmızı işaretlerin mânâsı kalmasın, trafik polisleri selama dursun, fors, caka yerinde olsun. Bunlar elbette yetmez, teklif eksik. Biz tamamlayalım, şoför aynı zamanda koruma görevi yapamaz. Şoförün yanına bir de koruma oturtulsun....
Şimdi bu münasebetsizliğin neresini düzeltmeli?
Araba kullanırken telefonla konuşmak yasak olduğuna göre vekil bey o esnada telefonunu kapatsın. Söylenecek söz bu değil mi? Evet öyle ama hayır. Bir kere vekillik ele geçirildi ya devlet imkânları tepe tepe kullanılmalı. O zaman adama sormazlar mı öyleyse neden lojman uygulamasına son verildi? Eğer 550 vekilin her birine bir araba, bir şoför verilecekse lojmandan vaz geçmenin ne anlamı kalıyor? Vekillerin sekreterleri var. Telefonları var. Türlü imkânlar emirlerine âmâde. Bununla tatmin olunmuyor. Şimdi daha yasama faaliyeti bile başlamadan ilk iş olarak şoför, araba ve kırmızı plaka istenmekte.
Başbakan Tayyip Erdoğan bu paşa gönüllü adamlara dikkat etmeli. Vekiller ve bütün bürokrasinin aldığında, yediğinde, kullandığında, harcadığında tüyü bitmemiş yetimin hakkı var. Önce maaşınızın, diğer sosyal, ekonomik ve devlet imkânlarının hakkını verin, ortaya koyacağınız çalışmalarla bunları helal ettirin sonra öbürlerine sıra gelsin.

 
BENİM YÜREĞİMİ KİM ALACAK
Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına. Hırçın hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa Demiş ki suya: Gel sevdalım ol, Hayatıma anlam veren mucizem ol...

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa al demiş; Yüreğim sana armağan... Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına... Zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış. Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...

Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su... Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları... Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu Bir gün gelmiş, suya varmış yolu Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın. Ve o an anlamış; aşkın bazen gitmek olduğunu. Ama gitmenin yitirmek olmadığını....

Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla. İşte o zamandan beridir ki: Ateş sudan, su ateşten kaçar olmuş.. Ateşin yüreğini sadece su, Suyun yüreğini Sadece ateş alır olmuş...

Benim Yüreğimi Kim Alacak....
anladım ben...
Kara Toprak...
Kanser tedavisi ile ilgili alternatif bir ilaç önerisi olması sebebiyle konuyu bilgilerinize sunuyorum.
İnşallah kiseye lazım olmaz ama yinede elinizin altında bulunsun.

Sevgili arkadaşlar size yazdığım maili adres defterinizde ki herkese gönderirseniz çok sevinirim.
belki ihtiyacı olan birilerine ulaşıp yardımcı olabilir,ben olduğuna inanıyorum.
Babam ve kayınvalidem kanser.metastaslarıda karaciğer.Oğlumun öğretmeninin ve esinin faydasını
görüp tavsiye ettiği bir alternatif tıp ilacından bahsetmek istiyorum.
Halk arasın da pek bilinmeyen fakat mezbaha kasaplarının bildiği bir panzehir.
ALAZA adı verilen bu panzehir sığırların kendi korunma mekanizmalarıyla oluşturdukları öd kesesinde
oluşan safra kesesi tasını andıran bir madde.ancak 1000-1500 hayvanda bir bulunan yaklaşık parmak
ucu büyüklüğünde değerli birey.değerli diyorum çünkü mezbaha kasapları
bulduklarını saklayıp lazım olanlara tanesi 50-60 ytl.ye satıyorlar.Bize söylenen aslında
bunun sarılık için kullanıldığıydı.Bizde dolaylı olarak düşündüğümüzde sarılığın bir karaciğer
hastalığı olduğunu bize de yarayabileceğini düşündük.Evlerden ırak olsun ama insanın basına geldiği
zaman çaresizlikten normal tedavi (kemoterapi)haricinde de her yolu deniyorsunuz.
K.validemin karaciğerinde yaklaşık 6,5 cm çapında bir kanser hücresi tespit edildi ne yürüyebiliyor
nede oturabiliyordu.karnındaki kitle sürekli karnına ve kaburgalarına baskı yapıyordu.
yeşil reçeteli ağrı kesicilere rağmen ızdırabı çoktu.Doktoru çok ümit verici konuşmasa da
kemoterapi alması gerektiğini fazla sansının olmadığını ancak ağrısını bir nebze azaltabileceklerini
söyledi.Biz ilaca(alazaya)başlamadan önce 2 kere kemoterapi almıştık.Fakat karaciğer
enzim sonuçları(ALP,AST,UST)değerleri normal değerleri yaklaşık 6-7 katıydı örn.200-400
arasında olması gerekenler 2800 lerde idi.ilaca başladığımızın haftasında 4-5 gün sonraki
biyokimya sonuçlarında değerlerin 1400 lere düştüğünü bir sonraki hafta ise 600 lere indiğini gördük.
Bunun dışında karın bölgesindeki sislik azaldı annem su an çok rahat yürüyebiliyor,hatta ayağını
altına alıp bile oturabiliyor.Doktoru bile sonuçları hayretler içinde karşıladı.
Kullanımına gelince ;
bize söylenen havanda dövüp un haline getirmemiz ve 1 mercimek büyüklüğündeki unu 1 tatlı kasığı bal
ile karıştırarak sabahları aç karnına 1 tatlı kasığı yemek.İçine 1 limonu sıkıp karıştırmanızda
mayalanma yapıyor ,biz öyle kullanıyoruz.Zaten küçük bir şey demiştim,yanı 4-6 tatlı kasığı
bal ve 1 limon karıştırmanız kafi geliyor .limonda sulandırdığı icin8-10 gün kullanabiliyorsunuz.
İlk kullanmaya başladığız zaman bir kaç gün sonra vücutta kızarmalar söz konusu olabilir,
korkmayın olabilirmiş herhalde zararlı hücreler çıkıyordur.
Sevgili arkadaşlar umarım bu maildeki bilgilere hiç ihtiyaç duymazsınız .
Bu arada ben gerçekten iyi geldiğine inanıyorum.Babama da kullandım onun değerlerinde
zaten fazla problem yoktu ama yinede yararlı olduğuna inanıyorum.
Not:Oğlumun öğret.eşi 7 yıl önce karaciğer kanserine yakalanmış. Kemoterapi aldıktan sonra doktoru
alın hastanızı götürün evinde huzur içinde ölsün demişler.hoca hanım SİROZA yakalandığında
kullandığı ALAZA yi eşine yedirmiş.Allah uzun omur versin esi hala yasıyor.

 
 
Beyhude...

Şimdi sahilde aheste yürüyor ve denize çakıl taşları atıyorum avare...
Hoşuma gidiyor...
Kimi zaman yeterince uzağa fırlatamasam da...
Ve bazen yorgun koluma münasebetsiz sancılar girse de...
Gözüme kestirdiğim taşları eğilip almak...
Sonra o taşı olması gereken bir yer varmış gibi büyük bir ciddiyetle ait olduğu yere yollamak...
Suya temasıyla çıkan “şlap” sesi...
Sonra minnacık halkalar sonsuz maviliğin içinde...
Hoşuma gidiyor...
Ciddiyeti bırakıp kendimle eğleniyorum sonra...
Çünkü ben...
Bir zamanlar bu deniz kadar büyük bir boşluğa, dolduracağım zannederek sırtımda dağlar taşımıştım...
Hakikat; boşluk deniz kadar büyüktü...
Ama dağlar şimdi fırlattığım çakıl taşlarından daha küçükmüş...
Bu anlamsızlığın farkına vardığım zaman...
Neyin farkına vardığımı anlayamadım...
***
Çalı süpürgesini at zannettim...
Elimdeki tahta parçasını kılıç...
Ve fakat alnımdaki boncuk boncuk terin...
Kalaycı körüğü gibi galeyana gelmiş ciğerlerimin...
...
Bir savaş meydanı yok muydu burada?
Bana ne oldu?
***
Şimdi sahilde aheste yürüyor ve denize çakıl taşları fırlatıyorum avare...
Kimi zaman gayretli bir dalga ayaklarıma kadar yetişiyor; tatlı serin bir ürpermeyle ıslanıyorum...
Duru bir huzurun kucağında...
Cevapsız sorularımı savaş meydanında bırakıp...
Çakıl taşları seçiyorum, kaybettiğim günler için...
Kimi zaman sesler duyuyorum; savaş çığlıkları, dalga seslerine karışan...
Umursamıyorum...
Her seferinde güzel bir çakıl taşı daha görüyorum.
Alıp fırlatıyorum...
***
Biliyorum...
Bu boşluk dolmayacak muhtemelen...
Doldurmaya çalışmıyorum...

 
Yıl 1071, Ağustosun 26 sı, günlerden Cuma... O gün rüzgâr bir başka esiyordu. Sabahın pembemsi ışıltıları altında beyazlar giymiş bir cengâvere doğru... Bu cengâver, Sultanlar Sultanı Alparslan idi. Zemzemle yıkanmış beyaz bir kefene bürünmüş, püfür püfür esen rüzgârda, bayrak gibi süzülen ak elbisesiyle; bir yamaçtan, 50 bin kişilik yekvücut olmuş ordusuna bakıyordu. Vadiye yayılan tekbir sesleri ile yer gök inliyor, koca sultan ağlıyordu.
Hocası Buharalı Ebû Nasr Muhammed Efendi ona, “Ey Sultanım, sen ki, Allahın rızası üzere cenk edersin. Bu sebeple bütün Müslümanlar, Cuma namazında senin için dua edecekler. Sen dahi Cuma günü, düşman karşısına çıkasın. Allah muinin ola inşallah” demişti ya!.. İşte! Günlerden cumaydı. İçi içine sığmıyordu. Yere diz çöktü, alnını yere dayadı, mis gibi toprağı kokladı.
Ya toprağı olacaktı uğruna vatanın,
Ya bu toprağın sultanı, izniyle Allah’ın.
Bir dua mırıldanıyordu yürekten, yürekleri parçalayan... “Ey Allahım! Sana tevekkül ettim, sana inandım. Senin huzurunda secdeye kapanıyor ve yalvarıyorum. Eğer samimi değil isem beni, beraberimdeki yardımcılarımı kahru perişan eyle! Eğer ihlasımı kabul edersen, bu cihatta düşmanlarıma karşı bana yardımcı ol ve beni muzaffer kıl!”
Koca cihangirin yanaklarından süzülen iki damla gözyaşı toprağa akıverdi.
Daha sonra öğleyi bekleyip askerleri ile Cuma namazını kılan Sultan Alparslan, ordusuna son sözlerini söyledi: “Kumandanlarım, askerlerim! Onlar ne kadar çok olursa olsunlar, biz ne kadar az olursak olalım! Bütün Müminlerin dua ettiği şu anda, kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Bilin ki bugün, ne emreden bir sultan, ne de emir alan asker var. Sizlerden biri olarak, sizinle birlikte savaşacağım! Bu meydan, er meydanıdır. Ola ki geri dönmek isteyen var ise, hemen dönsün.”
O sultanlığı bırakıp erliği seçse de, hâlâ gönüllerin sultanı idi. Kimse tereddüt edip geriye bakmamıştı bile. Hepsi bir yürek olmuşlardı. Dönmek ne kelime...
Sultanın, “Şimdi erlerin Allahın rızası için gaza vaktidir. Ya muzaffer oluruz, ya şehit. Eğer ölürsem, işte üzerimde kefenim. Beni onunla gömersiniz” demesiyle bir kartal gibi düşmanın üzerine atılması bir oldu. Gök gürlemesini andıran nal sesleri ile titreyen ovada, Alparslan’ın ordusu şimşek gibi düşmanın içine daldı. Yıldırım çarpmışa dönen düşman kaçacak yer arıyordu, O kendini beğenmiş Bizans ordusu, darmadağın oluverdi. O gün bugündür Anadolu Türk yurdu oldu.

 
2071 Kızıl Elma

Köklü değerlerimiz, ”Vatan, Millet, Sakarya” denerek bazı şom ağızlarca alay mevzuu yapılır. Ya böyle denir veya “vatan millet-edebiyatı” diye sözde küçümseme edaları gösterilir.
Ortaya yeni övünme sebepleri koymadan sırf geçmişe dayanmak tabiatiyle eksiktir. Ancak bunları toptan reddetmek de dostluk değil. Vatan’la alay ederek bu kavramı yok etmek, dünya vatandaşlığını ön plana çıkartmak, milletle alay ederek alt kimlikleri, ulusları ön plana almak, Sakarya ile alay ederek Anadolu’yu yüz üstü sürünmeye mahkum kılmak kötülüklerin en büyüğü.
Hedef basittir...
Vatansız, milletsiz ve Sakarya’sız kalmamız.
Bu sinsi bir idealdir.
Elbette böyle konuşan herkes bu fikirde değil. Ama gafiller, hainlerin maşasıdır. Mesele öylesine yozlaştı, kıymetler öylesine aşındırıldı ki “vatan ve millet” dediğinizde bazı ablak yüzleri neş’e bürümektedir. Onlar için bu kelimeler Temel fıkrasına eş olmuştur. Eğer bu topraklarda her sene binlerce genç İslamiyet’ten çıkarak din değiştiriyorsa, binlerce genç vatan aşkından kopuyorsa, millet, medya öncülüğünde sür’atle dejenerasyona gidiyorsa bahsettiğimiz ve benzeri ince çalışmaların rolü büyüktür.
Onun için hem vatan, hem millet, hem Sakarya...
Ve hem de...
Ağustos diyoruz.
Ağustos ayı, Türkün fetih ve diriliş ayıdır.
1071 Büyük Fetihtir. Anadolu kapıları bu fetihle ebediyyen Türk’e açılmıştır. Devlet-i ebed müddet mayası 1071’le Sakarya’ya çalınmıştır. 1922 İse diriliştir. Emperyalistler, Sevr tasallutu içindeyken, işte o alay konusu yapılmak istenen millet, her türlüğü yokluğa rağmen Malazgirt’ten Sakarya’ya, Tuna’dan Yemen’e bu mübarek vatan topraklarının her karışında ter dökmüş, devleti ebed müddet fikrinin devamı için on binlerce şehid ve on binlerce gazi vermiştir. Toprağı sıksan şüheda fışkıracağı tesbiti sadece bir şair teşbihi değil, hakikatin tâ kendisidir.
Eğer bunlar hamasetse yaşasın hamaset.
26 Ağustos 1071 Cuma...
26 Ağustos 2007 Cumaertesi
Bu ne muhteşem tarih. Bir düşününüz, 1000 Yıl aynı topraklarda vatanım diye yaşıyorsunuz.
Öyleyse... 2071 Hedefiniz nedir? 1453, 1071’i tamamlayıcı unsurdur.
2071’e gelince; bu tarih, Türkün tekrar cihan devleti rüyasının gerçekleşme takvimi, Sakarya’nın ayağa kalkma zamanı olmalıdır...
Öyleyse:
Okullarda genç kalblere bu aşkı yerleştirmeyen milli eğitim müfredatı neye yarar. Bu aşkın peşindeki müfredat da öğretmen de bakan da baş tâcımızdır.

 
Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.

Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.

Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra , yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:

-\"Neden hiç eşyanız yok?\" dedi. \"Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz.... Onlar nerede?\"

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence;

-\"Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum\" dedi. \"Peki, senin eşyaların nerede?\"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:

-\"Ama görüyorsunuz.... Ben yolcuyum.\"

Ünlü bilge, hak verircesine güldü:

\"Ben de öyle, yavrum\"
Sevme sanatı...
Arenada, bütün şovalyelerin aşık olduğu ve evlenmek istediği harikulade güzel prenses kral babasıyla birlikte oturuyor, çevreleri genç ve yakışıklı şovalyelerle dolu, hepsi bir küçük tebessüm için bekliyorlar...
Borazanlar çalınıyor ve aslanlar çıkıyorlar arenaya, kocaman yeleleri, gergin belleri, iri penceleriyle kükreyerek dolaşıyorlar...
Prenses zarif ellerini saklayan uzun eldivenlerden birini çıkarıp aslanların arasına atıyor...
“-Kim eldivenimi alıp bana getirirse onunla evleneceğim...”
...
Müthiş bir sessizlik oluyor, bir anda herkes susuyor... Bir şovalye diğerlerinden ayrılıyor, taş merdivenlerden ağır ağır inmeye başlıyor, parlak çizmelerinin çıkardığı sesler tek tek duyuluyor...
Arenaya giriyor; aslanlar hareketsiz ve şaşkın, bu cesur şovalyeye bakıyorlar, o hiçbirine aldırmadan eldiveni alıyor, gene adım sesleriyle taş merdivenleri çınlatarak çıkıyor...
Eldiveni prensesin kucağına bıraktıktan sonra, kendisine hayranlıkla dönen prensese bir kez bile bakmadan yürüyüp gidiyor...
...
Biz herkesi her zaman deniyoruz, emin olmak, güvenmek istiyoruz, sevgisini ve bağlılığını her an kanıtlasın, hayatını ve her şeyini tehlikeye atsın ve bunu binlerce kez yapsın istiyoruz...
Kendimizle ve korkularımızla öylesine doluyuz ki; hiçbir duyguyu, hiçbir insanı, hiçbir nesneyi olduğu gibi bütün gerçekliğiyle göremiyoruz, her şey kendimizle ve korkularımızla oluşturduğumuz prizmalardan kırılarak ulaşıyor bize...
Her şeyi olduğundan başka bir biçimde ve olduğundan başka bir yerde görüyoruz, belki de bu yüzden aradığımız şeyleri aramamız gereken yerlerden başka yerlerde arıyoruz...
Mutlulukla aramıza, korkularımızı ve kendimizi sokuyoruz...
Bir İsa Yusuf Alptekin bey vardı. Bütün ömrü; mahrumiyetler içerisinde, esir Türkistanı Çin esaretinden kurtarıp, yeniden hürriyete kavuşması için, inanç ve azimle, yılmaz bir mücadele içinde geçen. Doğu Türkistan’ın esir insanlarının sesi, kurtuluş umudu olmuştu. Sesini tüm dünyaya duyurmak için, onlarca yıl uğraş verdi. Sonra ömrü, bunca mücadeleye yetmedi, hakkın rahmetine kavuştu, aramızdan ayrılıp gitti.
Şimdi, Dünya Uygur Kurultayı lideri Rabiye Kadir hanım, bayrağı kapmış Doğu Türkistan Türklerinin sesini dünyaya duyurmaya çalışıyor. Hem de kendi çocukları da Çin zulmünü yaşamış bir ana yüreği ile...
20. Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliği yıkıldı gitti. Manda altındaki bir çok Türk Devleti ve bazı ülkeler, bir bir bağımsızlıklarını elde ettiler.
Afrika’da, adını bile duymadığımız birçok kavim, bağımsızlıklarını ilan ederek yeni yeni devletler kurdular.
Fakat 1.828.418 km2 yüzölçümü, 35 milyon Müslüman Türk nüfusu ile Türkiye’nin nerdeyse 2,5 katı büyüklüğünde toprakları olan Doğu Türkistan, bir türlü bağımsızlığına kavuşamadı. Kaybedilen özgürlükler kolay kazanılmasa da bir Kızılelma olmuş, özgürlük tutkusu onlarda...
**
Bu topraklar tarihte Türklerin atası sayılan Göktürklerin, Uygurların, Karahanlıların yani Oğuz boylarının yetiştiği, yayıldığı topraklardı...
Uygurlar ki, tarihte bu topraklarda, göçebe hayatını terk edip yerleşik şehir düzenine geçen ilk Türk devletidir. Sulu tarımın yaygınlaşmasında, matbaanın gelişmesinde, yeni kumaş dokuma aletlerinin bulunmasında büyük rol oynamış, bilim, edebiyat ve sanatta diğer devletlere göre oldukça ilerlemiştir.
Uygurlardan sonra bu topraklarda kurulan Karahan Devleti ise, Müslümanlığı ilk kabul eden Türk devleti olarak tarihe geçmiştir. Müslümanlığı kabul ederek, Abdülkerim adını alan Satuk Buğra han, ülkedeki bütün Türklerin Müslüman olmasına vesile olmuştur. Böylelikle tarihte ilk Müslüman Türk Devleti doğmuştur. Tamamıyla Türk boylarından oluşan bu ülkede; ilk Türk-İslam sentezi eserler, hanlar, hamamlar, tarihi kervansaraylar bu dönemde yapılmıştır.
Karahanlılar Türk kimliğini korumak için, Türkçeyi resmi dil olarak kullanmışlar, Uygur lehçesini geliştirip, Divanı Lügatit Türk, Kutadgu Bilig, Atabet ül Hakayık, Divanı Hikmet gibi edebi eserler ortaya koymuşlardır. Yine ilk posta teşkilatını, ilk hastaneyi kurarak, medeniyetin zirvesine doğru yükselişe geçmişlerdir.
Türk kültürünün İslam dini ile sentezi, Türkler için yepyeni bir başlangıç olmuş, bu dönemden sonra medeniyet tarihinin sayfalarına altın harflerle yazılacak izler bırakmışlardır.
Tarihte de örnekleri görüldüğü gibi bir millet; yönetimiyle, içinde yaşayan tüm kurumlarıyla, değerleriyle bütünleşip, aynı inanç, aynı ilkeler, aynı hedefler doğrultusunda yek vücut olduğu zaman, bu uyanışı, bu gelişmeyi durduracak hiçbir güç vaki olmamıştır. Yek vücut olmalı ki, kazanılan özgürlükler kolay kaybedilmesin.
**
Türk-İslam sentezi ile yoğrulmuş, Türk medeniyetinin doğduğu ata toprakları olan Doğu Türkistan, şimdi ağlıyor. 58 yıldır Çin’in işgali altında, mahzun, ezik, zulüm altında yaşayan, 35 milyon Müslüman Türk insanı, 1,5 milyara yaklaşan Çinin bağrına saplanmış hançer gibi duruyor. Afrikada Hristiyanlaştırılan yamyamlara bile yardım eden ve bağımsızlık sağlayan Birleşmiş Milletler, Doğu Türkistandaki feryat eden Türklerin sesini bir türlü duymamıştır.

 
Alaşağı

Yaşar Kemal diyor ki;
- Kahramanlarımız ‘Kürt’ deyince nasıl korkuyorlarsa artık ‘Türk’ deyince de korkacaklar. Çünkü kendi kültürlerine, kendi insanlıklarına düşman hale geldiler.
Türkiye’nin kültürünü kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğuna işaret eden Yaşar Kemal devam ediyor;
- Bu gidişata toptan karşı koymalıyız. Bitmiş değil bu halk. Kendi kültüründen korkar hale gelenlerin yolunu değiştirmeliyiz.
*
Yıllardan beri, bin yıllık kültürün yozlaştırıldığını yazan, çizen ve konuşanlarla gülüp alay edenler şimdi “Türkiye kültürünü kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya!” diyor.
Bu defa da ben gülüyorum...
Kendi devrimini dahi gerçekleştiremeyecek kadar ithalci bir kafaya sahip olan bizim devrimciler, devrimin marşını bile ithal edecek kadar acze düştüklerini ve Taksim Meydanında Türk bayrağı yerine Rusların orak-çekiçli bayrağını dalgalandırdıklarını ve Lenin, Stalin, Mao ve Che’nin posterlerini bu ülkenin kentlerine ait duvarlara astıkları günleri unuttular...
*
Bu ülkenin kültür değerlerini savunan kalemler; yeşil parkaları giyerek fabrikaları yakıp-yıkarak sermaye düşmanlığı yapanlara, üç kuruşa çalışarak ekmeğini evine götürmeye çalışan işçileri zoraki greve dahil edenlere, başka ülkelerin ‘İzm anarşistliğini’ yapanlar için; “Komünistler Moskova’ya!” derken, Yaşar Kemal’in bugün söylediği tehlikeye dikkat çekmeye çalışıyorlardı.
Yoksa; onların kızgınlıkları komünist oluşlarına değildi...
*
Bugün; ‘komünistim’ diyenlere kimse sesini çıkartıyor mu?
Ne hikmetse, ‘uluslararası’ kahramanlarından bir anda mahrum kalanlar ‘lararası’ harflerini kazıyıp bir gecede ulusalcı kesildi!
Garip değil mi?
Alaşağı düşmeye gör...
Düşünce; devrimlerin bir aldatmaca olduğu anlaşılınca eldeki bin yıllık kültür akla geliyor... Rusya’da devrim masalı alaşağı olmasaydı, bizim devrimcilerin elllerinde hâlâ orak-çekiçli bayraklar dalgalanacaktı ve bin yıllık kültürün karşı karşıya kaldığı kültür de akla gelmeyecekti...

alıntı

 
Milli Mücadele’deki isimsiz binlerce kadın kahramanın yanı sıra isimleri halen zihinlerde olan kadın kahramanlardan bazıları şöyle:

ONBAŞI HALİDE

Romancı Halide Edip Adıvar ise \"Halide Onbaşı\" olarak İstiklal Savaşı'na katıldı. Uzun süre cephelerde savaşan Halide Onbaşı, savaş alanındaki yararlılıkları nedeniyle İstiklal Madalyası almaya hak kazandı. Türk bağımsızlık savaşının bir sembolü olan Adıvar, Türk edebiyatına kazandırdığı eserler ile günümüz Türk gençlerine çeşitli dersler vermektedir.


KARA FATMA (FATMA SEHER)

"Kara Fatma" olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher, Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ile katılır. I. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9-10 kadınla Kafkas Cephesi’ne gider.

Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır.

Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu milis kuvvetiyle Bursa ve İzmr'in işgalden kurtarılması için mücadele eden Kara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350'ye çıkardığı bilinir.

Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefat ederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı.

 
ÇOK ÜZGÜNÜM
Yüreğinde Nuh sevdası olanlar selam olsun sizlere. Biraz önce çok üzüldüm. Bana sen Nuhluları bilmezsin diyenler haklı çıktı. Neden derseniz okumuş makam sahibi olmuş bir Nuhlu kardeşimiz. Msn me titreşim gönderdi. İlk defa. Daha önce ben ona defalarca selam verdiğim halde bir cevap vermeyen bu Nuhlu kardeşimiz bana titreşim gönderdi ve arkasından ne selam ne merhaba demeden direk Nuhlu hakim kim? Soyadı ne diye sorular sordu. Bu sitenin amacı aramızdaki saygı ve sevgiyi yaymak olduğuna göre bu nedir. Bir selamı bir merhabayı bize neden çok görüyorlar. Bizler selam verilmeyecek veya merhaba denmeyecek kadar bu kişiye ne yaptık. Buna anlam veremedim. Veren varsa banada söylesinde bende bileyim. Herkesde bilsinki bize selam sabah vermesinler. Bende o kişiye cevap vermedim ve o kişiyi adresimden sildim. Sağlıcakla kalın hoşça kalın.
 
Nuh sevdalıları selam olsun sizlere. Biraz önce Belediye başkanımız sayın Rüştü Menekşe aradı. Tuvalet konusundan hayli rahatsız olduğunu belirtti. Çok basit bir tamirle giderileceğini ama oraya yapılan güzellikleri birilerinin devamlı sabate ettiğini yani o taşların bile bile kırıldığını söyledi sırf bu yüzdende yaptırmadığını söyledi. Bende her yerde gördüğüm tuvaletlerin pis olduğuna şahit olmuştum ama taşlarının bile bile kırıldığını duymamıştım. Şaşırtıcı bir durum. Hatta okulun yağmur suyu borularını dahi kırdıklarını söyledi. Birde bunların bilinçli yapıldığını söyleyince şaşırdım. Buralar herkesin parasıyla yapılan yerler. Zarar verilirse herkes kendinede zarar verir. Bu zararları Millet düşmanları verir benim bildiğim kadar. Nuhda Millet düşmanlarının olduğuna inanamam. Böyle bir iş oluyorsa çok ayıp vede günah. Bu insanlarla nasıl helalleşmeyi düşünüyor bunları yapanlar. Başkan buna rağmen tuvalet temizliğinin hergün yapıldığını söyledi. Doğrudur mutlaka benimde duyumlarım o yöndeydi. Günlük temizliğin yapıldığı yönünde. O tuvalet veya okul herkesin malı nasıl olurda insanlar mallarını isteyerek kılarlar bunu anlayamıyorum. Lütfen daha duyarlı olalım ve Milletin malına zarar verenleri kınayalım. Sağlıcakla kalın hoşça kalın.
 
BİR DÜĞÜNÜN ARDINDAN
Akrabalarımı ve dostlarımı ziyaret edip gönüllerini aldım. Orhan okumuş enişteme hayırlı olsuna gittim. Evine giderken işaret ettim ama o el sallıyorum sanmış gelmedi. Bende amca kızını ve yiğenlerim evdeymiş onları gördüm hayırlı olsun dedim. Adem Narinin oğlu Hayrullahda nişanlanmış onu evde bulamadım ama babasına annesine hayırlı olsun dedim. Halamıda ziyeret edip tekrar Afyona döndüm. Herkesin oraya gelecegini biliyorum orada görüşmek için bekledim gelenleri. Hasan Eşme ağabeymle orada görüştüm, Nurettin Yörük kardeşimle orada görüştüm, Hasan Çakmakla orada görüştüm, yıllardır görmediğim pikniklerede gelmeyen Münir hocamla orada görüştüm, teyze oğlum İsmail hocamla orada görüştüm, Hala oğlum Mevlüt Varolla orada görüştüm, Avusturyada çalışan Kazım senay kardeşimle orada görüştüm, Bayram filizin babasıyla görüştüm bayramı sordum köydeymiş ama gelmedi onunla görüşmek isterdim ama yine olmadı bayram hani beni görmeye gelecektin bir adım yerebile gelemedin. Düğün evinde hiç oturmadım her gelenle konuşmaya çalıştım. Akrabam olan kadınlara yemek sevisi yaptım onların hayır dualarını aldım. Gece yatmaya yiğenim Fatma Dönertaşın evine misafir oldum. Aslında Nurettin hocama gidecektim ama geleceğim dediği halde gelmedi. Alacagım olsun kardeşim başka bir sefer kalırız başka yerlerdede düğünü varmış.
Pazar günü gelin almaya gittik. Çabucak eziyet etmeden gelini verdiler. Düğün bitti ama düğünden sonra oyunlar başladı. ‘2 eski ve bir yeni başkanlar oynadı. Nazmi dayım bile oynadı o yaşında maşallah çok iştahlı. Benim yola çıkmam lazım orada bulunan herkese Allaha ısmarladık deyip yola çıktım. Her şey güzel geçti ve geçiyor derken Dazkırıya varmadan kaptan dinlenme tesislerinde mola verdi otobüs. Tuvalete gittim gitmeseymişim keşke. O kapıyı açıp bakıyorum pislik, diğerine bakıyorum pislik içinde ne bu tuvaletlerin hali deyip para bekleyenin yanuına varıp bağırmaya başlamışım. Oradan oanın sorumlusunun yanına çıktım onuda haşladım. Nuhdaki pis tuvaletlerinde öcünü alıyorum sanki. Çünkü orada şikayet edecek kimse bulamadım ama burada buldum.
Gece saat 10 da Çineye indim şükürler olsun Rabbime bir düğün ve bu bahaneyle bir çok akraba ve dostlarımı görme şansı yakaladım. Sağlıcakla kalın hoşça kalın.

 
Bir düğünün ardından;

Dayı oğlumun oğlunun düğünü için Cuma günü saat 17 de Çineden hareket ettim. Denizliden gelen misafirler bizimle Denizliye kadar gel oradan otobüse biner gidersin dediler. Bende iyi olur oraya kadar muhabbet ederiz diyerek onlara katıldım. Saat yediyi biraz geçe Denizliye vardık ben garaj önünde indim onlara Allaha ısmarladık deyip garaja girdim. Bilet almak için nereye vardıysam yer yok yer yok cevabı aldım. Şaşırdım kaldım bayram değil seyran değil bu ne diyede düşündüm.
Dinara minibüsler var onlara bineyim oradan Afyonma geçerim dedim ama oradan araba bulamazsın dediler. Bunada şaşırdım. Tam orta yerde olan Afyona araba bulamamak şaşırttı beni. Kendi arabamla gitmiştim yıllardır. Demek böylede oluyormuş derken Nuhun karşısında bulunan akarıma gitmek isteyen bir aileye rastladım ve hemen yanaştım onlar belki biliyorlardır diye. Onlarda böyle bir durumda şaşkınlar. Saat 9 oldu hala ben yer bulup gidemedim. Saat 10 arabasına aldım artık geç olacak ama başka çare kalmadı. Saat 10 da bindiğim araba saat 01 de Afyon girişinde bulunan dinlenme tesislerine vardı. Servis var dediler ama oda ortada yok. Hava soğuk hemen montumu giyip hala oğlu somuncuoğluna telefon ettim. Sağolsun gelip beni aldı ve eve gittim. Yol yormuş yattığım gibi kalmışım.
Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra abi ben köye gideceğim dedim. Tamam beraber gidelim dedi halaoğlum. Düğün evine uğrayıp geldiğimi söyledim ve orada bulunan anemide alarak ver elini Nuh. Havasına suyuna aşık olduğum Nuha vardım. Aklım piknikte berbet olan tuvaletin ne olduğunda ama maalesef aynı tas aynı hamam değil biraz daha kötüleşmiş tuvalet. Yazık benim çocukluğumdaki tuvaletler gibi pislık içinde heryer. Tek fark benim çocukluğumdaki tuvaletin altındaki pislikler görünür onun üstüne tuvalet yapılırdı. Çok yazık hala yıllardır tuvaletimizi bile temiz yapmasını öğrenemedik.
devamı var

 
MİRAÇ KANDİLİ
10 Ağustos u 11 Ağustos a bağlıyan gece mubarek Miraç kandilidir. Bizler için çok mubarek gün ve gecelerden birini daha nasip olursa idrak edeceğiz. Yüce Mevlamızın zaman, mekan ve vasıta gibi araçları kaldırarak Peygamberimizi huzuruna kabul edip nice emir ve hikmetlerini buyurduğu muazzam bir gece.
Bu buluşmaya o günlerde inanmayanların yani vasıta olmadan zaman olayı olmadan böyle bir görüşmenin olacağına inanmayanların zamanımız da bunların olabileceğine artık herkesin inanması lazım.
Çünkü işte görüyoruz interneti açıyoruz ve karşımızdaki kişiyle hem konuşuyoruz hemde yazışıyoruz binlerce ötede bulunan kişilerle. İnsan oğlu bile bunları yaparsa bizleri yoktan var eden YÜCE YARATICI neler yapamaz ki? Ben burada MİRAÇ mucizesinin bir boyutunu aktaracağım dilimin döndüğünce. Orada PEYGAMBERİMİZE vahyedilen prensiplerden bahsedeceğim.
1-ALLAH’A ŞİRK KOŞMAYIN
2-ANNE-BABAYA İYİLİKTE BULUNUN, SAYGIDA KUSUR ETMEYİN.
3- AKRABAYA, FAKİRLERE, KİMSESİZLERE VE YOLDA KALMIŞLARA HAKLARINI VERİN.
4-ELİNİZDE Kİ İMKANLARI SAÇIP SAVURMAYIN, MÜSRİF OLMAYIN VE CİMRİDE OLMAYIN.
5-TOPLUMU SARSAN ZİNAYA YANAŞMAYIN.
6-YETİMİN MALINA İYİ NİYET DIŞINDA EL SÜRMEYİN.
7-AHDE VEFA GÖSTERİN, SÖZÜNÜZDE DURUN, YERYÜZÜNDE KİBİRLENEREK, BÖBÜRLENEREK YÜRÜMEYİN.
Hepinizin MİRAÇ kandilini tebrik ediyorum ve daha nice kandillere sağlık ve mutluluk içinde kavuşmayı yüce Mevla dan diliyorum.

 
KADEŞ REZALETİ İşte şimdilerde Çanakkaleye akan milyonların ilk adımı o 1933 yılının Martında atılmıştı. Ertesi yıl 300 kişi oldular, sonra binler, yüz binler. İster inanın, ister inanmayın, zamanın CHP Genel Sekreteri Recep Peker, gençlerin aralarında para toplayarak bir Çanakkale anıtı yapma girişimleri karşısında “Bu işin sonu kötü olur” tehdidinde bulunmuştu.
Bir akımın önünü kesebilirsen kes, kesemezsen kendine doğru çevir, ilkesinden hareket eden CHP yönetimi zamanla Çanakkale ye sahip çıkar görünmek ihtiyacını duydu. Bekledikleri fırsat bir askerî darbeyle karşılarına çıktı. 27 Mayıs güya bir gençlik hareketiydi ya, yandaş gençlik derneklerine kovayla para akıtmaya, böylece CHP gençlik kolları eliyle sözde Atatürkçü bir gençlik oluşturmaya karar vermişlerdi.
İşte 18 Mart 1962 de tarihe “Kadeş rezaleti” diye geçen, gençliği Çanakkaley le buluşturma gezisi düzenlenmişti. Kadeş adlı vapura doldurulan kızlı erkekli bin kadar genç, sözümona çağdaş gençlik dernekleri tarafından özel olarak seçilmişti. İşin tuhafı, gemiye yalnız genç kızlar ve erkekler değil, aşırı miktarda içki de doldurulmuştu. Düşünün, Çanakkale şehitlerini ziyarete gidiyorsunuz, anneleri babaları yanlarında olmayan bir gemi dolusu genç ve kasalarla içki alarak yola çıkıyorsunuz. Niyet ne? Faşing mi?
Yolculuk beklenebileceği gibi tam bir rezaletle sonuçlandı. Sarhoş olup gece boyu dans eden, yerlerde sızan, olmadık cinsel rezaletlere imza atan bu seçkin gençliğin Çanakkale’ye çıktığında ayık gezebildiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Cümbür cemaat lokantalara dalmışlar, içkiler, naralar gırla devam etmiş ve bin kişi içinden şehitliklere gidecek topu topu 40-50 genç ancak bulunabilmişti.
Bir süre kamuoyundan saklanmaya çalışılan, ancak bir gazetecinin ifşasıyla deşifre edilen bu rezaletin perde arkası, zamanın gazetelerinde günlerce yazılıp çizilmiş ve bir tanesini burada gördüğünüz ‘şok fotoğraflar’ basına malzeme olmuştu. Kameralar gemide bulunanlara yönelince bir genç orada yaşadıklarını şöyle anlatmıştı (bazı ifadeleri sansürlemek zorunda kaldığımı belirteyim):
“Gemi hareket eder etmez gençler gruplar halinde içki içmeye başladılar. Erkeklerin özellikle kızları sarhoş etmeye çalıştıkları belli oluyordu. Sarhoş olan kızlar, bir süre dans ettikten sonra erkekler tarafından dışarı çıkarılıyor ve karanlık bir yerlere götürülüyor, daha sonra beraberce dönüyorlardı. İstisnasız bütün masalarda kumar oynanıyordu. Kaptan gelip kumar kâğıtlarını toplamak istediyse de vermediler. Kendilerine karışmak isteyen birkaç görevliye, “Biz Atatürk’ün yolundayız, bize kimse karışamaz” diye karşılık veriyorlardı. “Dağ Başını Duman Almış” marşı, sarhoş naralarına karışıyordu. Dönüşte de aynı rezalet devam etti. Hatta bir grup genç, kapının önüne masa ve sandalye yığmak suretiyle bir koridoru kapatıp lambaları söndürmüşler, içeride çılgınlar gibi eğleniyorlardı. Birkaç kişi içki komasına girmiş, üç genç kız bekaretini yitirmiş, evlerine ağlayarak dönmüşlerdi.”
Geziden önce 1 milyon 700 bin liraya özel olarak dayanıp döşetilen Kadeş vapurunun mahvolduğunu gören ‘öteki gençler’, CHP’nin 40 yılda gençliği ne hale getirdiğinin hesabını sormaya giriştiler. Çanakkale şehitlerinin ruhlarını şâd edecek gezilere katılanların sayısı, bu toprakların itilen, kakılan, ezilen, adam yerine konulmayan ama ataları için bir şey yapamadığı için vicdanı kanayan ‘öteki çocuklar’ tarafından milyonlara vardırıldı bugün. Ve “Kadeş rezaleti”ni icra edenleri değil, altyapısını hazırlayanları silip süpürenler onlardan başkası değil.
Çanakkale kolay kazanılmamıştı. Ama ikinci Çanakkale zaferi de kolay kazanılmadı.
zaman Pazar

 
KADEŞ REZALETİ
5-08-2007 Günü bir gazetede Kadeş gemisiyle Çanakkaleye yapılan geziyi okudum ve ilgimi çekti. Umarım sizlerinde ilgisini çeker. Kelimesini dahi değiştirmeden aşağıya bölümler halinde koyacagım.
Bugün halkın Çanakkale’ye akınını görüp de dudak bükenlerin iktidar ellerindeyken şehitliklere bir tek çivi çaktıklarına şahit olunmuş mudur? Düşünün, Çanakkale anıtı için adım atılması bile Adnan Menderes hükümeti sayesinde mümkün olabilmiştir.
Çanakkale, Tek Parti döneminde belki de bir tek Mustafa Kemal’in “Anafartalar kahramanlığı” sayesinde tamamen unutulmaktan yakayı kurtarmış, yıllar boyu cılız resmi toplantılarla baştan savılmıştır. Tek Parti devrinde resmi heyetler lüks vapurlara doluşup karaya çıkma zahmetine dahi katlanmadan vapurun güvertesinden şehitlere selam gönderir, böylece millî görevlerini yerine getirdikleri sevinciyle kaptana ‘Çek evladım İstanbul’a!’ diye seslenirlerdi.
Ne var ki, devlet sahip çıkmasa da halkın yüreğinde biriken Çanakkale muhabbeti, nicedir uyandırılacağı kutlu bir sabahı gözlüyordu. Nitekim 1933’te bir avuç genç tarafından ilk ciddi Çanakkale yürüyüşü başlatılmış oldu. Yaklaşık 10 kişi olduklarını bildiğimiz bu gençler arasında Nihal Atsız, günümüz gençliğine maalesef “Tarkan’ın dayısı” olarak tanıtmak zorunda kaldığımız Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar ve ileride milli eğitim bakanı sıfatıyla imam hatip okullarının açılması uğrunda unutulmaz gayretlerine tanık olacağımız Tevfik İleri’yi görürüz. Grup, 9 gün boyunca savaş alanını araştırmış, köylülerden şehit mezarlarının yerlerini öğrenmişti. Anladınız muhtemelen; 1933’te daha Türk şehitliği mevcut değildi.
devamı var

 
SEVEMEDİM BU DÜNYAYI”

Bakar mısın olaya?
Yaşlı adam gelip gelip Tepeüstü’ndeki Mehmet Usta’nın karbüratör dükkânının önünde sendeledi ve birden yere kapaklandı.
Dışarıdaki arabanın sağında solunda bulunan kalfa ve çıraklar, sanki olay kendilerinin değil de Mehmet Usta’nın sorumluluk alanıymış gibi:
- Usta usta, adam düştü, diye içeri seslendiler.
Uzun saçlı, yakışıklı, yaşından daha genç gösteren güler yüzlü Mehmet Usta ellerini üzerindeki tuluma silerek dışarı çıktı.
- Adam düştü usta!
- Nerede?
Çıraklardan biri parmağı ile kapının solunu gösterdi:
- İşte...
Daha önce de sokakta “bulduğu” birçok kimsesizi tamirci dükkânına getirip karnını doyuran Mehmet Usta, yine birine iyiliğim dokunacak diye, bu hüzünlü sahneye neredeyse sevinmişti.
Gayet sakin bir şekilde gitti, yüzükoyun yatan adamı hafifçe sağa çevirdi. Sonra, beyaza çalmış bakımsız sakallı bu zayıf adamı güçlü kolları ile belinden ve sırtından kavrayarak dükkâna taşıdı.
Usta, yaşlı adamı yazıhanedeki çiftli koltuğa uzatınca, adamın feri kaçmış, yaşama sevincini yitirmiş solgun gözleri açıldı.
Mehmet Usta mini buzdolabından su doldurup uzattı, adam uzandığı yerden doğruldu, suyu alıp içti.
- Geçmiş olsun amca, nereden gelip nereye gidiyorsun?
Amca gözlerini kaçırdı, ses çıkarmadı.
- Tamam anladım. Şimdi önce güzel bir karnını doyuralım. Sonrasını hallederiz.
Mehmet Usta’nın işyerinde çalışanlarına yemek pişirme gibi bir “hastalığı” vardı. Her öğlen kendi elleriyle pişirdiği yemeği, civardaki esnafı da çağırarak büyük yuvarlak bir sofra etrafında personeli ile birlikte yerdi.
Perşembe günlerinin değişmez mönüsü kuru fasulye hazırdı; ustanın camide kılacağı namazının sonrasını bekliyordu.
Mehmet Usta apar topar kâseye çorba koydu, hiç itiraz etmeden ağzını açan amcaya kendi elleriyle yedirmeye başladı.
Çorba ekmek bitince:
- Amcacığım buradan kıpırdama, namaz saati geçiyor, hemen döneceğim, deyip çıktı.
***
Mehmet Usta namaz dönüşü, büyük birkaç poşet ve berber çırağı ile çıkageldi.
Poşetlerde yaşlı adamı baştan ayağa giydirecek elbise, gömlek, iç çamaşırı, çorap ve ayakkabılar vardı.
Kendi oğlu ve en küçük çırak sofrayı donatmakla meşguldü. Mehmet Usta paketleri sehpanın üzerine koyarken başı ile yaşlı adamı işaret edip kısık sesle sordu:
- Bir şey öğrenebildiniz mi?
- Hayır, hiçbir şey söylemiyor, dedi oğlu.
Mehmet Usta adamın ceket ceplerine uzanınca, ihtiyar kızgınlık ve bıkkınlıkla geri çekildi, başını sessizce sağa sola salladı, izin vermedi.
- Neyse, dedi usta, sen başla Coşkun.
Berber çırağı Coşkun hızlı hareketlerle tıraş hazırlıklarına başladı.
***
Yaşlı zat, tıraş olmuş, baştan aşağı yıkanmış ve giydirilmiş, yemeğini yemiş, bambaşka bir insan olup çıkmıştı.
Bu arada Mehmet Usta boş durmamış, adamın eski elbiselerinin ceplerini gizlice karıştırmış, pantolonun iki arka cebinde iki ayrı kağıt bulmuştu.
Bunlardan biri, sekiz gün öncesine ait bir düğün davetiyesiydi. “Buradan bir iz bulabilirim” umuduyla, şans eseri davetiyeye basılmış olan düğün salonunun telefon numarasını çevirdi. Ardahan’daydı.
Çıkan kişiye davetiyedeki ismi ve tarihi söyleyip, o düğünün sahibinin telefonunu sordu.
- Birazdan sizi ararım, dedi adam.
Mehmet Usta telefonunu verip sabırsızca beklemeye başladı. Birkaç dakika sonra dayanamayıp kendisi aradı.
Düğün salonundaki adam, davetiyedeki kişinin telefonunu verdi.
***
- Kardeşim, uzun boylu, zayıf, esmer, bıyıklı, sol kaşına bitişik büyük bir beni olan...
- Tamam abiciğim biliyorum, anladım. Babam o benim.
- Eee?
- Ya şöyle... Ben geçen hafta evlenince onu İstanbul’daki ablamın yanına göndermiştim. Demek ki otogardan almamışlar.
- E kardeşim, ablanızı arayıp sormadınız mı, babam geldi mi diye?
- Düğün telaşı, şeyapamadık işte...
- Ablanın telefonunu verir misin?!
***
Mehmet Usta bu sıkıntılı ve gergin telefon trafiği ile uğraşırken, birden dikkatini dükkâna döndürdüğünde yaşlı adamı göremedi.
Çaresizce sağa sola koştu.
- Yahu oğlum, şu kadar insansınız! Nereye gitti bu adam? Nasıl engel olamadınız?
- Baba biz ne bilelim; yedi, içti, giydi, işi bitti, sen gönderdin zannettik, dedi kendi oğlu.
Mehmet Usta hüzünle, adamın cebinden çıkan diğer kağıttaki eğri büğrü birkaç satırı bir kez daha okudu:
“Vasiyetim: Bu dünyayı sevemedim. Hele karımdan sonrası kâbus oldu. Zor şartlarda iki çocuk büyüttüm. Tek isteğim, çocuklarım beni mezara koyarken bir kere ‘Babacığım’ desinler.”

(gerçek bir hayat hikayesi Allahım bizlere hayırlı evlatlar versin)

 
ZEMHERİ UMUTLARI
Farkında mıydın bilmiyorum ama sıcak iklimlerin umut dolu düşleri vardı kirpiklerinde..Güneş gibi sıcak, toprak gibi bereketliydi yüzün... Öylesine bir bereketliydi ki gülüşlerin gülümsediginde karlı dağlarımda efildeyen rüzgarlara inat kınalı cicekler filizlenirdi... Yoklugunu çekerken gecenin avuçlarında,saçlarını koklardım rüzgardan bana miras kalanlarıyla...Yağmur kokardı saçların. Bozkırımda yıllarca bereket damlalarına hasretin üstüne değdi mi ellerin, kirpiklerimden yağmurlar başlardı vakitli vakitsiz.. Annemden gizli merdiven altlarında ağladığım günlere inat, mavi okyanuslarda umud diye seviyorum seni.. Her gülüşünde topraklarımdan düşleri kanatlandırıyorum bilmedigim fakir iklimlere...

Hatırlar mısın seninle göz göze geldigimiz karanlığı ... Senin gözlerinden yaralı ırmaklar dökülürken; ben yıldızları topluyordum satırlarımdan. Aşkımıza dupduru sularda yıkanan yıldızlar şahitti...Yakasında güllerle gözlerimize düşen gecede sevdik birbirimizi..Bilmediğimiz bir coğrafyanın içinde sevdaya yol aldık seninle. Kangren gecelerde ıslandı birbirimize söyledigimiz aşk kelimeleri.. Biliyorum, uzun yolculugun peşinden gidiyoruz.. Sevdayı azık diye gönül heybemizde taşıyacağız.. Bir bekleyişi anlatacak dudaklarımızdaki nakaratlar.. Hep türkülerde anacagız hasretin yanıklığını.. Sevdayı utangaç yanakların kızıllıgında fidelenen tohumlarda arayacağız.. Ne kaderine küskün iki insanız biz, ne de dünyaya aldırmayan iki yürek... Biz seninle ; birbirini hic görmemiş kentin sokaklarında sevdaya esen rüzgardık... Varlıklarımızı, hep uzaklardan sevdik ve hep te sevecegiz.. Adlarımızı hep suskunlugun baş hafleriyle ıslattık.. Andığımız her mutluluk cümlesinin sonunda sevdamızı bıraktık.... Özlemleri, yağmurlarla; acılarımızı umudlarımızla erittik.. Biz seninle umuda gülümseyen yetim cocukların ıslak yüregi idik... Farklı şehirlerin icinde aynı sevdayı anlatan iki kelimeydik...

Seninle acıya nasırlanmış ellerin- beyaz tuallare bırakılan umuda gülümseyen cizgileriydik.. Bozkır yalnızlıgında yağmura hasretini gözyaşlarıyla anlatan topraktık... Biz acıları konuşmaktan öte sonra dilsiz sevdaların iki kuluyduk... Acının suratına ayazların tokat gibi indiği zamanlarda, şakaklarımızda ezmedik mi hasreti .. Bıkmayacağız kum saatinden akmayan saat dilimlerine.. İsyana değil, sevdaya büyüyecek yüreklerimiz. Kış uykusundaki ciceklere inat , biz seninle avuç içlerimizdeki kavuşma anındaki terin nasıl oldugunu bilmeden, kac kez gözyaşlarımızla yıkadık Ahiretteki yollarımızın... Severken hasretle susan, yokluklarda ise sevdaya yanan iki yürektik işte..Yazgının avuçlarına ömür kaleminden damlayan iki damla..Mutluluga hasret, acıya müebbet iki ömürdük seninle.... Sevda ırmağında birbirine akan iki gözyaşıydık.. Zemheri artıgı umutlarla gecenin dudaklarına yapışan bir sevda.. Varlığını en büyük mutluluk bilen iki yürek bizimkisi.. Baharlara veda busesini değil de, mutlulukların karanfil kokan öpüşlerini yapıştıracak iki kulduk biz seninle...

Korkma; gözyaşlarını güllerin yüregine serdigim yar karanlıklardan... Aldırma ne olur, gözyaşlarımız mayası olsa da yaşanmamış hikayelerin.. Ahiretin vuslatlarına şulelerini yakmadik mi yüreklerimizde.. Bu gönül mahpuslugun sonunda gözlerimizle sevdayı öpmek yok mu ey yar. Bırak kavuşmalarımız hep yüreklerimizde saklı bir düş kalsın.. Farklı şehirlerimizin üstüne kangren gece sonrası intihar kokan şafaklar serilecek.. Aldırmayacagız gönül bahcemize sürgün edilen ayazlara. yazlar koparsa da ciceklerimizi üzülme ne olur.. Yüzümüzün bozkırlarındaki kardelenleri, menevşeleri kim koparabilirdi ki Yaradan\'dan öte.. İliklerimize kadar bir ömür hasret yağmurlarıyla ıslanacagız..Ömür şemsiyesini açsak da hasretinin hafakan çığlıklarında üşüyecek yüreklerimiz.. Üşüsek bir serce edalı yangınlarda ısıtatacagız düşlerimizi.. Bu dünya ya hasreti ekip, Ahirette gözlerine ektigimiz sevdayı biçecegiz...

 
ANNE-BABAYA HİZMET
Türk gelenek ve göreneklerinde anne-babaya sayğı çok önemlidir. Ama şu anda unutulmaya veya unutturulmaya çalışılan bir gelenek olmuştur. Cennete gitmenin yolu onlara yapacağımız davranışlardan geçeceğini bildiğimiz halde yapmamaya çalışıyoruz. Bizlerin dünyaya gelmesine sebep olanları üzüyor ve onları hor görüyoruz. Oysa onlar bizim için nelere katlandılar. Şimdi bizim çocuklarımıza katlandığımız gibi. Bizde onlar gibi olacağız ama bunu aklımıza hiç getirmeyiz.
Ebul Harkani hazretleri bu olay hakkında şöyle bir olay anlatır.
İki kardeş vardır. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç anneleri vardır. Her gece nöbetleşe kardeşlerden biri annelerinin bakımı ile meşgul olurken, diğer kardeşte Allah u Tealaya ibadet etmekle vakit geçirir.
Bir akşam, Allah Teâlâ\'ya ibadet yapan kardeş, yaptığı ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine:
- Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi.
- Kardeşi kabul etti. İbadet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü.
Rüyasında bir ses ona: Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:
Ben Allah Teâlâ\'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi.
Ses ona: Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat, kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi.
Allah bizleride hayırlı evlat etsin ve bizlerede hayırlı evlatlar ihsan etsin. Bu dünyaya işte geldik ve gidiyoruz kimse bu dünyada baki değildir. Buyüzden çok düşünelim ve ona göre davranalım.

 
MUTLULUK
Ailesi ve kendisini seven hiç kimsesi olmayan bir
yetim kızla ilgili çok güzel bir masal vardır. Kendini
çok ama çok üzgün ve yalnız hissettiği bir gün,
çayırda yürürken, bir çalıya küçük bir kelebeğin
takıldığını görür. Kendini kurtarmak için çabaladıkça,
dikenler onun narin bedenini daha çok hırpalar. Küçük
yetim kız dikkatle kelebeği kurtarır. Uçup gitmek
yerine, kelebek güzel bir periye dönüşür. Kız
gözlerine inanamaz.

Peri, kıza, \"Senin eşsiz iyi kalpli davranışın için,
sana bir dilek dileme hakkı veriyorum.\"der.

Kız bir an düşünür, sonra \"Mutlu olmak istiyorum.\"
der.

Peri \"Peki\" der, ona doğru eğilir ve kulağına
fısıldar. Sonra da ortadan kaybolur.

Kız büyüdüğü sürece, ondan daha mutlu kimse yoktur.
Herkes ona mutluluğunun sırrını sorar. O ise gülümser
ve \"Sırrım, küçük bir kızken iyi kalpli bir periyi
dinlemiş olmamdır.\"der.

Yaşlanıp, ölüm döşeğine düştüğünde, komşuları etrafına
toplanırlar. Sırrının da onunla birlikte yitip
gitmesinden korkmaktadırlar. \"Lütfen bize söyle\" diye
yalvarırlar. \"İyi peri sana ne dedi?\"

Sevimli yaşlı kadın gülümser ve \"Bana şöyle söyledi\"
der:\"ne kadar güvende, ne kadar yaşlı ya da genç,
zengin ya da fakir olursa olsun herkesin sana ihtiyacı
var\"
ASLINDA MUTLU EDEBİLDİĞİMİZ ZAMAN MUTLU OLUYORUZ. KARŞILIK BEKLEMEDEN. ÇIKAR GÖZETMEDEN ÖNCE SEN DİYEBİLDİĞİMİZ ZAMAN MUTLU OLUYORUZ.BAZEN UZAKLARDA ARADIĞIMIZ MUTLULUĞUN İÇİMİZDE OLDUĞUNU UNUTUYORUZ
MUTLULUK BİR DOSTUN SIRRINI TAŞIMAKTA VE EMANETİNE İYİ BAKMAKTAKİ GÜZELLİKTE GİZLİDİR.RABBİM ÖZÜ SÖZÜ BİR OLAN DOSTLUKLARDA BULUŞTURMASI DUASI İLE...

..............alıntı...........
SÜMBÜL KOKAR KÖY GECELERİ...

Zamanın sarkacı, yaşlı kadının, koyu kalın damarlı eliyle, derin çizgili ihtiyar yüzü önünde bir sağa bir sola salladığı yelpaze gibi sallanıp duruyordu...
***
Başına ne çok iş geldi senin böyle Müminet Teyze?
Yetmiş dört yaşında, Bulgaristan göçmeni, köyün “Mumuş Ezesi”, sahip olduğu bütün erkekleri arka arkaya kaybetti, hazin şekilde...
Önce, küçük bir kız iken hizmetçi olarak verildiği komutanın ölümü, sonra, tekrar buluştuğu babasının, sonra genç yaşta iki oğlunun, sonra kocasının, en nihayet kızının nişanlısının (Silopi’de şehit olarak) vefatıyla evde iki kişi kalmışlardı.
Mumuş Teyze, kaderin cilvesi olarak, geç bir yaşında ve kocasının öldüğü gün doğurduğu, yirmi yedi yaşındaki bekâr kızı ile bir başlarına kala kalmıştı köy evinde...
***
Günün birinde, kamyoneti ile her sabah köye gelip sütleri toplayan asık suratlı genç adam, kızına talip oldu Müminet Teyze’nin...
Uzun ömründe kimseyi kırmamayı ve insanların dertlerini sünger gibi emerek onları rahatlatmayı hayat tarzı haline getirmiş olan yaşlı kadın, hemen her gün muhatap olduğu sütçüye kızını vermek istemiyordu ama onu nasıl reddedeceğini bilemiyordu.
Sonunda kızıyla bir anlaşmaya vardılar:
Sütçünün ailesi istemeye geldiğinde, ihtiyar anne “Kızıma soralım” diyecek, kız da “Özür dilerim, ben evlenmeyi düşünmüyorum” diye cevap verecekti.
O hafta pazar akşamı sütçünün ailesi kasabadan çıkageldi köye...
Formalite sohbetin ardından kıza talip olduklarında, Müminet Teyze üzüntülü bir suratla, zaten oracıkta büzülmüş olarak oturan kızına döndü, “Kendisi bilir” diyerek...
Sonra bütün suratlar (sütçü, babası, amcası, annesi ve konuşma engelli kardeşi) kıza bakarak, ağzından çıkacak cümleyi beklemeye başladı.
Kız başını sağ omzuna doğru eğerek, kısık sesle tek kelime söyledi:
- Tamam...
***
Bu ikinci nişanlılık döneminde kızının başını yaktığını çabuk fark etti Müminet Teyze. Her biri bir acının imzası olarak beyaz suratını süsleyen çizgiler biraz daha derinleşti ama çare yoktu artık...
Kızı hem onu hiç ummadığı anda sırtından vurmuştu, hem de yaşı geçiyordu.
Oysa... Oysa, her türlü tarla, çayır, hayvan, çarşı, pazar, resmi, özel işlerine koşan komşu oğulları Mahir, Müminet Teyze’nin kızını seviyordu.
Muhtarın genç karısıyla yeni damadını çekiştiren Müminet Teyze, komşu delikanlının bu sevgisini öğrenince daha da üzüldü.
Nişanın haftasında, bir sabah "Kasabaya gidiyorum, bir isteğin var mı Mumuş Eze?"  diye kapıya gelen Mahir'e açıkça söyledi; "Meryem"i keşke sana verseydim oğul" derken, yazmasının ucuyla gözünü sildi.
***
İkinci haftasını dolduran nişan, çok çarpıcı bir olayla kulvar değiştirdi.
Bir akşam kasaba sakinleri, kahvede, sütçüye, konuşma özürlü kardeşinin “ani bir korku” durumunda dilinin çözülebileceğini, tarihten ve tanıdıklarından örneklerle anlatmışlar, ağabey de ikna olmuştu.
Pazar günü sütçü ağabey, kardeşini kamyonete bindirip, denize götürdü.
Orada, denizin yaklaşık yüz elli metre açıklarında lal kardeşini sırtına alıp alıp suya atıyordu. Bu “oyun” sırasında kardeş korkudan ve büyüyen gözlerle, düşmemek için ağabeyinin boğazına sarılmış, talihsiz boğuşma sonrasında sütçü boğulmuş, dilsiz kardeş ise gerçekten konuşmaya başlamıştı!
***
Birincisinde İstanbul’a, ikincisinde kasabaya nişanlanan Meryem, ikinci trajik ölümden yaklaşık dört ay sonra, kendisini seven çocuğa, hemen yanlarındaki evin tek oğluna verildi.
***
Zamanın sarkacı, yaşlı kadının, koyu kalın damarlı eliyle, derin çizgili ihtiyar yüzü önünde bir sağa bir sola salladığı yelpaze gibi sallanıp duruyordu...

 
GEZİNİN HATIRLATTIKLARI

Hasan Eşme ağabeymin gezi notlarını okuyunca bende 40 yıl önceye gittim. Arnavut amcayla akraba olduğumuzdan Akçaşeher deki tarlalarımız yan yana idi. Bizim çayın iki tarafında yerimiz vardı. Biri Hasan abi gille yan yana digeri çayın karşısında taşlık bir yerdi. Yan yana olan yere kompir veya fasulye dikerdik. Fasulyenin tadı harikaydı. Ve hala o fasulyelerin tadını unutamam. Kompirlerde harikaydı. Kompirleri çıkarmaya gittiğimizde birde kap götürür ilk çıkan kompirler orada kaynatılır veya külde pişirilirdi. O zamanlar katık pek olmadığından çok leziz olur yemesine doyum olmazdı. Belki de bu yüzden hala külde pişen kompire dayanamam. Hatta bir dost ziyaretinde külde kompir ve tavuk yapmışlar bende sofrada benim önüme konan tavugu diğer tarafa kompirleri önüme çektim. Ev sahibi ne oldu tavuğu begnmedinmi diye sitem yaptı. Bende tavuğu çok severim ama şu külde pişen kompirleri hiçbir şeye değişemem dedim.
Yine o taşlarla kaplı küçük tarlaya babam rahmetli Başçavuş ile günlerce oraya yayan giderek ağaç diktik. O taşları ellerimizle çıkardık. Tarlanın altından geçen çayın suyunu üst tarafa vermek için çok uğraştık. O zamanlar ne uğraşıyoruz burada ağaç filan olmaz diye düşünüyordum çocuk aklımla. Ama babam çok akıllı bir adammış. O taşlık araziyi ağaçlandırarak orayı harika bir yer yapmıştı. Allah ondan razı olsun. 2 yıl önce bende oraları merak edip gittim. Ama gerçekten üzüldüm. Oralar hiç ekilmemiş. Her taraf bomboş bu bana baya dokundu. Şu anda bulunduğum Çinede böyle boş yer bulamazsınız. Yaylalarında böyle yerler fasülye ile yeşillendirilir. Yayla fasulyesi diye pahalıda satılır. Yinede Akçaşeher deki fasulyenin tadına ulaşamaz. Güzelim araziler boş sular ise boşa akıyor çok yazık. Sağol Hasan abi beni hayallere daldırdın yine.

 
ARABANA ALMAN MI BİZİ HERR ALMAN??

Lise öğretmeni, güvendiği aracılar sayesinde, neredeyse hiç tanımadığı bir köylü kızı ile evlenmişti.
Kendisi doğuluydu.
Doğunun çetin hayat ve tabiat şartlarından sonra geldiği batıda, İstanbul’da, bunaldıkça gittiği kayınpederinin Sapanca yakınındaki köyünde -kendi tabiriyle- “teneffüse çıkıyordu.”
Dünyanın en güzel yeri Sapanca’nın, önüne yeşil bir rüya serdiğini söylerdi hep... Öğretmen arkadaşlarına ve yakın çevresine “yeni köyünü” anlatırken, “İsviçre’nin kopya çektiği yer” diyordu...
***
Coğrafya öğretmeni, yılda birkaç kez gittiği eşinin köyüne bu defa en samimi olduğu meslektaşını, Soysal Bilgiler hocasını da götürmüştü.
Eşi yirmi gündür köydeydi; öğretmen hafta sonu karısını ve iki ihtiyar olarak köyde yaşayan kayınpeder ile kayınvalidesini ziyaret edip dönecekti.
Meslektaşına, yol arkadaşı olması için rica etmişti. Bekar Sosyalci için de bulunmaz bir maceraydı.
Köyün temiz havasını içlerine çekip, samimi insanlarını tanıyıp, bin bir çeşit meyvesini tattıktan sonra ertesi gün İstanbul’a dönmek üzere yola çıktılar. Köyden inilen kısa bir yaya yolundan sonra Adapazarı’ndan gelen tali yola çıkıp araç beklemeye başladılar.
El kaldırdıkları yabancı plakalı bir araba onları biraz geçtikten sonra durup geri geldi. El hareketi ile binmelerini söyledi.
Yüksek sesli müzik vardı arabanın içinde...
Sosyalci hoca:
- Merhaba, dedi, adam oralı olmadı.
Coğrafyacı hoca:
- Çok teşekkür ederiz dedi, adam kendisine söylenmiyormuş gibi hiç ilgilenmedi.
Sarı ve gür saçlı, kilolu adam, arka koltuğa oturan iki yeni yolcusuna dikiz aynasından şöyle bir bakıp belli belirsiz tebessüm ettikten sonra, müziğin sesini ve arabanın süratini yükseltti.
Adam onlarla ilgilenmeyince öğretmenler kendi aralarında sohbete başladı:
- Yabancı olduğu kesin... Coğrafyacı olarak tahmin yürüt, nereli bu adam?
- Tahmine gerek yok, plakaya bakmadın mı? Alman... Tipik bir Hans...
- Sosyalci olarak sen de mesleğini tahmin et.
- Ya domuz çiftliğinde çalışıyor ya da madenci...
Güldü Coğrafyacı:
- Kilosuna bakarak söyledin.
Dudaklarını çiğnedi Sosyalci:
- Pis herifler kendilerine çok iyi bakıyor. Türklerin sırtından standartlarını yükseltiyorlar. Baksana, domuz gibi, hayat fışkırıyor yanaklarından...
- Ama nur yok yüzünde...
- Bunlar maddiyat düşkünü oluyor, ister misin inerken herif bizden yüklü miktarda para istesin.
- Bir haftada tavuk gibi yolarlar bunu bizim memlekette...
Öğretmenler sesli gülünce, adam aynadan bir kez daha baktı.
***
Tren istasyonunun hizasından geçerken Coğrafyacı, şoförün sırtına dokundu. Adam dönüp bakınca, el hareketiyle inecek yere geldiklerini, durmasını işaret etti.
İndiler.
Açık cama yaklaşıp:
- Danke beyefendi, dedi Coğrafyacı.
Şoför müziğin sesini biraz kısarak:
- Bir şey değil hocam, diye cevapladı, yolunuz açık olsun.
Almancı da olsa Türk’tü sonuçta ...

 
BABANIN ÇOCUK GELİŞİMİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Araştırmalar göstermektedirki babanın yakın ilgisinin, çocuğun sosyal, fiziksel ve duygusal gelişimi üzerinde olumlu etkileri vardır.
• İlk aylarda baba tarafından yoğun ilgi ve bakım gören bebeklerin çevreleriyle iletişim kurmada daha istekli olduğu belirtilmektedir.
• Babanın çocuğun bakımıyla yakından ilgili olması özellikle erkek çocuklarda, ileriki yaşlarda karşı cinse şiddet uygulama eğilimini düşürmektedir. Tek başına bir anne tarafından yetiştirilen çocuklar büyüme süreçlerinde sadece anneyle beraber oldukları için en ufak mutsuzluklarını ya da sorunlarını bile direk anneye bağlayabilir ve ileriki yaşlarda anneye, dolayısıyla karşı cinse karşı olumsuz tepkiler geliştirebilirler. Babanın çocuğun büyüme sürecindeki aktif rolü ise bu olasılığı düşürmektedir.
• Yapılan araştırmalar babalarının yakın ilgisiyle büyüyen çocukların genelde kendilerini ifade etme ve iletişim kurabilme konusunda daha becerikli olduğunu göstermiştir.
• Babanın, çocuğun bireyselleşmeyi öğrenmesi üzerinde rolü büyüktür. Çünkü anneler çocuk bakımında çok daha korumacı, denetleyici bir yaklaşım sergilerken babalar çocuğun çevreyi ve hayatı keşfetme aşamasında ona daha fazla özgür alan bırakmayı tercih eder. Örneğin çocuk hayatında ilk kez yabancı bir varlıkla (bir köpek, yeni bir oyuncak gibi ) karşılaştığında anne çocuğa mümkün olduğunca yakın durarak onun rahatlamasını, güvende hissetmesini sağlar. Oysa babalar genellikle daha geri planda kalarak çocuğun bu yeniliği tek başına keşfetmesine olanak sağlar. Böylelikle çocuk ebeveynlerden ayrılmak durumunda kaldığında ya da yabancı kişilerin yanındayken de rahat olmayı, ağlamamayı öğrenir.
• Yetişme sürecinde babanın aktif rol oynadığı çocukların içgüdülerini kontrol etmede ve sosyal adaptasyonda daha başarılı oldukları bilinmektedir.
 
MİLLİ MÜCADELEDE ATATÜRK VE DİN FAKTÖRÜ-2
Gerçekten halkımız özellikle de yeni nesil için, Millî Mücadele yılları ibret, örnek olaylar ve derslerle dolu bir zaman dilimidir. Zira Anadolu dört bir yandan düşmanın hain saldırısına maruz kalmıştır. Üstelik düşmanın silah, mühimmat ve diğer savaş teknikleri yönünden de üstünlükleri vardı. İşte bu tehlike batı cephesinde odaklanmış ve Ege’den iç bölgelere doğru ilerlemeye başlamıştı. Fakat asırlar boyunca hür ve müstakil yaşamış olan milletimiz bu istilaya karşı tam bir bütünlük içinde karşı koymasını bilmiştir. Asker, şehirli-köylü, kadın-erkek, genç-yaşlı, ilim ve fikir adamları ateş hattında birleşmişlerdir. Millî Mücadele’deki bu birlik ve heyecan İslam âlemini de yakından ilgilendirmiş ve dünya müslümanları tarafından hem maddî hem manevî olarak desteklenmiştir. Zaten Türk halkı da Millî Mücadele hareketine millî ve dinî bir anlam vermiştir. Nitekim Mehmet Akif de vaaz ve şiirlerinde istiklâl sonrasını başarmak için dinin birleştiriciliğine dikkat çekerek, Karesi’de Zağnos Paşa Camii’nde verdiği bir vaazında şunları söylemiştir. “Aramızda vahdeti temin ederek topluca çalışmalıyız. Cemaatsiz yaşamak, cemaatten ayrılmak olmaz, cemaat-ı İslâmiyyenin kesafet peyda etmesi için gayret göstermeliyiz. Ufak sebeplerle birbirine küsmemeli. Biliyorsunuz ki yabancılar, asırlardan beri tefrika tohumlarını aramıza serptiler. Bir hayli de mahsul aldılar. Biz gözümüzü açsaydık bugün altında inim inim inlediğimiz şu felaketleri görmeyecektik. Her ne ise, geçmişe esefin faidesi yoktur. Maziden yalnız ibret alınır. Eğer müslümanlar yaşamak istiyorlarsa cemaat arasında nifaka, şikaka, dargınlığa, küskünlüğe, ayrılığa, gayrılığa meydan açabilecek en ufak sözlerden kaçınmalıdır...

 
Bu da milletin muhtırası!

Evet öyle, bu da milletin muhtırası diyerek başlıyorum yazıma. Ve içimden yaşasın demokrasi demek geçiyor.
Evet öyle.
Demokrasilerde siyaseti normal rayında bırakmaktır doğru olan. Seçim sandığından korkmamaktır, halkın sağduyusuna inanmaktır.
Belki bir başka deyişle:
Türkiye\'de demokrasi korkusundan sıyrılmaktır doğru olan...
Bir kez daha görüldü:
Siyasete demokrasi dışı müdahaleler, askerin gece yarısı muhtıraları, hukuku siyasete alet etme çabaları seçim sandığında yine geri tepti.
AKP\'nin oylarını 13-14 puan birden artırmış olmasını başka türlü yorumlamak mümkün mü?.. Cumhurbaşkanı seçimiyle 27 Nisan Muhtırası öncesinde yapılan araştırmalarda AKP ancak yüzde 33-34 çıkıyordu. 27 Nisan\'dan sonraki araştırmalarda AKP oyları ilginç bir tırmanış sürecine girdi.
Nabız yoklamak için gittiğim bütün yerlerde muhtıraya, Anayasa Mahkemesi\'nin 367 kararına ve cumhurbaşkanı seçimi için Meclis\'e girmeyen partilere büyük bir tepki dikkatimi çekmişti.
AKP oylarındaki bu artış süreci ciddi seçim araştırmalarına da yansımaya başlamış ve Tarhan Erdem\'in KONDA\'sı yüzde 47.9 ile (eksi-artı yüzde 1.5\'lik hata payıyla) hedefi vurmuştu.
(Sevgili Tarhan Erdem\'i kutluyorum. Son günlerde kendisine eleştiri ve suçlamalarıyla büyük haksızlık edenlere de, Tarhan Erdem\'e olan özür borçlarını hatırlatıyorum.)
Ve aklıma takılıyor:
Şimdi sandıktan ne çıktı?
Sandıktan irtica mı çıktı?
Geçelim.
Millet, seçim sandığında verdiği muhtırayla herkesi demokrasi dışı yollardan vazgeçmeye çağırmış durumda.
Doğru yol da budur.
2002 seçimlerinde seçmenin yüzde 45\'i Meclis dışında kalmıştı. Şimdi bu oran yüzde 15 civarında. Parlamentonun temsil yelpazesi son derece genişledi. Yani Meclis\'in meşruiyet tabanı büyüdü.
Türkiye\'yi şimdi çok rahat bir çoğunluğa dayanan, güçlü bir tek parti hükümeti bekliyor. Yine beklenen ve doğru olan, Tayyip Erdoğan\'ın bütün Türkiye\'yi kucaklayan bir başbakan olarak sahneye çıkmasıdır. AKP\'ye yönelik bazı kuşkuları, tedirginlikleri silmeye yönelmesidir.
Bu nokta önemli.
Çünkü partisi, DP\'nin 1954 seçimlerindeki başarısından sonra, iktidardayken ikinci dönemde ilk kez oylarını böylesine yükselten bir parti oldu. Bu başarıya erişen AKP\'nin herhalde \'iktidar şımarıklığı\'ndan uzak durması ve Türkiye\'yi daha fazla kutuplaşmaktan kurtarması gerekir.
Türkiye yeterince gerildi.
Artık bu tansiyonu düşürmenin sorumluluğu en başta AKP liderine, böylesine büyük bir seçim başarısının altına imza atmış olan Tayyip Erdoğan\'a düşüyor.
Bu açıdan, kapıda bekleyen cumhurbaşkanı seçiminin de krizsiz, Türkiye\'yi daha fazla germeden çözülmesi de lazım. Bu konuda da Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisinin sorumluluğu elbette büyük olacak.
Bir başka nokta:
Türkiye\'nin muhalefet sorunu!
Bu konu, 22 Temmuz seçimlerinde CHP\'nin almış olduğu oy oranıyla bir kez daha olanca çıplaklığıyla gözler önüne serildi.
Baykal ne yapacak?
1995, 1999 ve 2002 genel seçimlerini kaybetmişti. Hatta 1999\'da yüzde 10 barajına takılmıştı. Şimdi de, 22 Temmuz öncesinin bunca tantanasına rağmen bir kez daha yenildi.
Ne yapacak şimdi?
Baraja takılan DP\'nin Genel Başkanı Mehmet Ağar\'ın istifası Baykal\'a örnek oluşturacak mı acaba?..
Geçelim.
Yine belirtmekte yarar var:
Türkiye\'de rejimin daha istikrarlı bir raya oturabilmesi için AKP\'ye inandırıcı bir alternatifin bir an önce oluşturulması, Türk siyasal hayatını bekleyen öncelikli görevlerden biridir.
Öte yandan MHP\'nin, bağımsız Kürt milletvekilleriyle DTP\'nin, bir Ufuk Uras\'ın bağımsız milletvekilleri olarak parlamentoya girmeleri, demokrasi açısından olumlu gelişmelerdir.
Dileriz, bu gelişmeler Türkiye\'nin kutuplaşmasına ve cepheleşmesine bir yerde set çeker. Türkiye\'nin yumuşamaya, uzlaşmalara ihtiyacı var çünkü...
\'Milletin muhtırası\'nı bir kez daha selamlıyorum.

h.cemal@milliyet.com.tr

 
MİLLÎ MÜCADELEDE ATATÜRK ve DİN FAKTÖRÜ

Tarihte itibarlı ve büyük millet olmak, sahip olunan değerleri tanımak ve yaşamakla mümkündür. Zira geçmişiyle kavgalı olup “reddi miras” etmekte ısrar edenler gelecekte de huzur bulamazlar. Ağaç hatta küçük bir çiçek bile toprağın içindeki kök ve filizlerden alacağı kuvvet sayesinde yeşerir ve büyür. Bu yönüyle biz geldiğimiz ve yaşadığımız süreç bakımından gök kubbenin altında güzel hatıralar bırakan bir medeniyetin temsilcileriyiz. Ne var ki tarihi tecrübe ve birikimden yararlanmak yerine zaman zaman maksadını aşan sübjektif yorum ve değerlendirmelerle kendi kendimizi yıpratıyor, zayıflatıyor hatta kamplara ayırıyoruz. Bu çerçevede gündemden düşürülmek istenmeyen konulardan biri de Atatürk’ü veya onun misyonunu inanç değerlerine karşı göstermek yolundaki planlı ve maksatlı iddialardır. Oysa ki Atatürk’ün; İslâm’ın üstünlüğü, Kur’an’ın belağatı, Hz. Muhammed (s.a.s.)’ in nübüvveti, din eğitimi ve din hizmetleriyle ilgili açık beyan ve tavsiyeleri bulunmaktadır.(1) Takdir edersiniz ki bu makale ile, söz konusu başlıkların tamamını detaylıca açıklamak mümkün değildir. Ancak ölümünün 69. yılında onun milli mücadeledeki zaferi esnasında din faktörüne verdiği önem üzerinde durmakta yarar vardır.
Bilindiği gibi İslâm dini ruhbanlığı, taklid ve cehalete dayalı bir züht ya da dünyasından vazgeçme “terki dünya” anlayışını kabul etmez. Başarılı olmak için teşebbüs, çalışma, azim, gayret, heyecan ve hareketliliği tavsiye eder. Düne göre bugün, bugüne göre de yarın daha çok başarılı olmayı öngörür. İnsanlığa karşı güleryüz ve sevgiyle bakmayı verilmiş bir sadaka ile eş değer sayar. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.)’in de yüzü daima mütebessimdi. Bundan dolayıdır ki, onu bir kere gören, artık yanından ayrılmak istemezdi. Allah\'ın veli ve sevgili kulları da bu özelliğe riayet etmişlerdir. Zira insanı korkulara, çaresizliklere, sıkıntılara karşı dirençli kılıp geleceğe ve başarıya hazırlayan yegane güç inanç faktörüdür. Bu güçleri yok sayarak meydanlarda savaş kazanmak mümkün değildir. Kişi ancak inandığı değerlere bağlılığı oranında fedakârlık yapabilir. Zira o gerektiğinde bu fedakârlığı canı ve kanı ile ödemeye hazırdır. İslâm’ın bu uğurda belirlediği hedefin ufkunda şehitlik mertebesi vardır. Nitekim Kur\'an\'a göre de bu hedefe kilitlenenler artık ölümsüz bir hayata ulaşmışlardır. Mustafa Kemal Paşa ise, Bedir muharebesini kazanan Hz. Peygamber (s.a.s.)\'i överken aynı gücün önemine işaret etmiştir. “Hz. Muhammed\'in bir avuç imanlı müslüman ile mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı, Bedir Meydan Muharebesi’nde kazandığı zafer, fani insanların kârı değildir. O’nun peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır.”(2) Yine Atatürk Çanakkale Savaşı’nda Bombasırtı Taarruzu’nda mehmetçiğin kahramanlığını anlatırken, aynı gücün önemini şöyle vurgulamaktadır: “Mukabil siperler arasında mesafesi sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şâyân-ı gıbta bir itidal ve tevekkül!.. öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. Hiç ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur\'an-ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehâdet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyân-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesi’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.\'\'(3)

 
ÜÇ AYLAR VE REGAİB KANDİLİ

Yüce Allah’ın insanlara rahmetini ve nimetlerini çokça ihsan ettiği belli vakitler, belli mevsimler vardır. Haftanın günleri arasında Cuma; kameri aylardan olan Recep, Şaban ve Ramazan bu türden feyiz ve bereketi bol zaman dilimlerindendir.
Allah’a şükürler olsun ki, İslam dinine gönülden bağlı Yüce milletimizin “üç aylar” diyerek özel bir önem verdiği Recep, Şaban ve Ramazan aylarının başlangıcına ulaşmış bulunuyoruz. Bugün 16-07-2007 günü üç aylara girmiş bulunuyoruz.. Sevgili Peygamberimiz, bu aylarda her zamankinden daha çok ibadet eder ve “Allah'ım! Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.” diye dua ederdi. Kuşkusuz bu aylar, dünyanın ağır meşgaleleriyle bunalan ruhlarımızı dinlendirmek ve kulluk şuuru içinde Yüce Allah’ın rahmet ve merhametine sığınmak için çok kıymetli fırsatlardır. Yüce Allah’a bu aylarda yapılacak yakarışlar, tevbe istiğfarlar, kalıcı iyilik ve hayırlar, gönülden paylaşılan sevinç ve kederlerin mükafatı insanlara kat kat verilecektir.
Üç ayların ilki olan Receb'in ilk Cuma gecesi Regaib Kandilidir. İnşaallah önümüzdeki Perşembeyi Cuma'ya bağlayan gece Regaib kandilini idrak etmiş olacağız. Yüce Allah'ın ilahi ihsan ve manevi hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi, samimi kalple Allah’a yönelenlerin affedilmelerinin ümit edilmesi ve müminlerce gönülden arzulanması sebebiyle bu geceye “Regâib” denilmiştir.
Bu gecede öncelikle yapılması gereken, nefis muhasebesidir. Yani iç gözlemdir. Madde ve mana arasındaki dengenin, madde lehine bozulduğu; insanlar ve toplumlar arası ihtilafların bütün dünyayı olumsuz yönde etkilediği; akl-ı selim yerine silahların konuştuğu bir zamanda insanın ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, nefis muhasebesine her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Nefis muhasebesi, varlığımızın özünde var olan ve kimliğimizin temelini teşkil eden ahlaki değerlerimizi kaybetme tehlikesinden bizi uzak tutacak, en emin yoldur. Dinimizin bize ısrarla tavsiye ve telkin ettiği bu yol, ihmal veya terk edilirse, insanın varlığı değersizleşir. Bunun toplumsal tezahürü de, arsızlık, ahlaksızlık, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, kin ve intikam duygularının yaygınlaşması; merhametsizlik ve sevgisizlik biçiminde ortaya çıkar. Nefsiyle muhasebesini hakkıyla yapanlar ve iç dünyasına yöne2lenlerde görülen ilk değişim, bütün kötülükleri reddedip, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanın ıstıraplarını yüreklerinde hissetmeleridir.
İşte Regaib Kandili, sözünü ettiğimiz nefis muhasebesinin yapılması bakımından bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şu halde bu gece hatalarımız varsa onları terkedelim, kötü duygu ve düşüncelerimizi kaplerimizden atalım. Allah ve Resülünü bize unutturan şeyleri bir tarafa bırakalım. Gönül sarayımızı bulandıran haset, kin, düşmanlık, haksızlık ve zulüm çamuruna bulaşmaktan sakınalım. Birbirimize, anne ve bababımıza, yakınlarımıza sevgiyle ve iyilikle yaklaşalım. Dünyamızı saran düşmanlıklara karşı birlik ve beraberlik içinde olalım. Gönüllerimizde iyilik, fazilet ve bilgi ışığını yakalım. Kalplerimiz bu güzel duygularla dolsun. Allah'ın rahmet ve bereketi üzerininize olsun.

 
GECENİN KOYNUNDA Sabah namazından sonra dolaşmaya çıktım. Her taraf sessiz ve sakin. Kimse yok sokaklarda. Yaşadığım yer mahrem bir rüzgârla serinlemeye çalışırken...
Ben yaşadığım yerin ara sokaklarında kendimi aradım, mahrem rüzgarla beraber kimsenin olmadığı bir zaman parçasını paylaştık.
Bir sokağın başında durduk rüzgarla beraber. Daracık bir sokak, kaç yıldır var bu sokak hatta kaç yüzyıldır var burası diye soruyorum rüzgara. Ama cevap yok. Kimler yaptı bu ıssız evleri ve nereye gittiler. Kaç günde yaptılar bu kerpiç evleri ve neler hayal ederek terlerini bu evlere gömdüler. Evlerin dışına güzel görünsün diye ne emeklerle güzellikler yapmışlar ama şu anda virane durumunda bu evler. Sezsiz, insansız, soluksuz.
Hiç insan ayağı değmemiş ve fakat yaban keçilerinin tırmandığı yamaçlarla, burası arasında ne fark var? Şu anda bana göre yok.
dikkatli bak... Dünü düşün... Önceki günü... Geçen yılı... On yıl öncesini... Yüzyıl öncesini... Bin beş yüz yıl öncesini... Ne vardı o zaman burada? Kimler geziniyordu? Bu sokakta neler oldu hayal et... Buraya vurulan ilk kazmayı... Bu ara sokakta işlenen cinayetleri, yaşanan aşkları, umutsuzlukları, can sıkıntılarını, kahkahaları ve yeniden filiz verecek düğünleri... Yüzyıllar sonrasına gel... Burada koşuşturanları. Burası çok mu kalabalık yoksa çokmu ıssız. Kimler ne hayaller kurdular ama ne oldu onlardan bir şey kalmadı. Ne adları, ne kendileri nede başka bir şeyleri sadece şu evler olarda yıkılmaya başlamış. İşte bu çok kötü hayırlı bir iş bırakmadıktan sonra her şey boşmu acaba. Tahmin edemeyeceğin kadar... Anlayamayacağın kadar...
O sırada
Rüzgâr sustu, gökyüzü yüksekti, yıldızlarsa çok yakın...
Derin ve karanlık bir boşluğun içine serpilmiş şenlik donanması gibiydiler...
Yıldızlar, parke taş döşeli daracık yolu, solundaki devasa apartmanı ve sağında tarihi duvara omuz omuza yaslanmış evleri alacakaranlık aydınlatıyordu...
Yerden sıcaklık yükseliyordu günden kalma...
İçimden boşver dedim bırak aranmayı binlerce yıldır... Milyonlarca insan aradı hep... Ama öldüler... Dikkatli bakarsan görürsün... Kaldır zamanı perde perde... Bin beş yüz sene önce de işçiler taş taşıyordu buraya... Sabah göreceksin; hâlâ taşıyorlar... Öncekiler yapıyordu... Şimdikiler onarmaya çalışıyorlar. Yapanların işi daha kısa sürdü. Ama öldüler hep... Ölecekler... Sadece bu sokağın macerası bile, hiçbir şeye sığmaz... Sen neyi arıyorsan da bulacaksın ve sonra ne olacak? Üstelik birazdan sabah olacak...
Kızdım biraz o an içimdeki sese aramak boşuna olabilir miydi?
Üstelik ben kendimi arıyordum, insanları arıyordum, güzellikleri arıyordum o herkesin derin uykuda olduğu veya değişik rüyalar gördükleri anda bende gerçek leri düşünüp yıllar öncesine gitmiştim ama yine sonuçsuz olmuştu çünkü sabah olmuş insanlar bir iki evlerinden çıkmaya başlamışlardı bende yürüdüm gittim, güneşin doğuşuyla.

 
Kızın yaşlı gözlerle bakışını unutamıyordu

Köy meydanındaki kahvenin önünde bulunan çardağın altı protokol üyelerini ağırlıyordu. Baş köşeye bütün heybetiyle Şakir Ağa kurulmuş nargilesini fokurdatırken, hemen yanında karakol komutanı oturmuş kendisine hararetle bir şeyler anlatıyordu. Diğer köylüler ise edep ölçüleri içinde anlatılanlardan nasiplerini alıyordu. Sadece Betiha köyü değil, civar köylerin de en zengini olan Şakir Ağa bileğine geçirdiği kehribar tespihi, iri taşlı gümüş yüzüğü, belindeki gümüş kabzalı tabancasıyla âdeta “ben zenginim, ben güçlüyüm, ben farklıyım” imajını veriyordu. Komutanın forsu bile onun yanında sönük kalıyordu.
Şakir Ağanın dikkatle bir şeyi takip ettiğini fark eden komutan dönüp onun ilgisini çeken şeye baktı. Başına yeni bir yazma örtmüş olan Samira az ilerideki bakkala gidiyordu.
-Aha, işte bu kızdı! diye atıldı komutan. Bizim askerler yetişmezse işini bitiriyorlarmış. Ucuz kurtulmuş.
Şakir Ağa gözlerini kızdan ayırmadan başını yana eğerek yerde oturan kahyasına sordu:
-Kimin kızı bu, çıkaramadım.
Kahya Salim, bakışlarını kızdan alıp edeple önüne bakarak,
-Zahit’in üvey kızı ağam, diye bilgilendirdi ağasını. Babası Türk’tü. 7 sene evvel öldü.
Şakir Ağanın gözleri ışıldamıştı. Nargilesini körükleyerek kendi kendine söylendi:
-Zahit’in üvey kızı ha...
***
Ali’nin evi Akdere köyünün yamacında, manzaraya hakim bir yerdeydi. Ancak pencerenin dibindeki sedirde oturan Ali’nin manzara ile ilgilendiği yoktu. Koynuna sakladığı mavi tülden baş örtüsünü çıkarmış dalgın bir halde inceliyordu. Penceredeki eski model radyoda çalmakta olan uzun hava, Ali’yi çok uzaklara götürmüştü.
Annesi içeriden seslendi:
-Heybe nerede Ali? Azığını hazırladım, getir de koyayım.
“Heybe” lafı Ali’nin gözleri önüne gündüz yaşadığı o film gibi sahneyi getirdi. Suriyeli kızın yaşlı gözlerle kendisine bakışı hayatı boyunca unutamayacağı bir kareydi. Onu düşündükçe içinden ılık, tatlı bir şeylerin aktığını hissetti. Uzun siyah saçları beline kadar iniyordu. Esmer yüzü ne kadar masum ve güzeldi. Sesi de bir o kadar tatlıydı.
-Şukran... Teşekkur...
-Ben Ali, demişti kıza. Şu ilerideki Akdere köyündenim. Senin adın ne?...
-Samira...
Ali, gayriihtiyari tekrarladı kızın adını.
-Samira... Samira...
Hayallere öyle dalmıştı ki, yanına gelmiş olan annesini fark edememişti Ali.
-Ne diyorsun? diye sordu annesi.
Ali elindeki başörtüyü hemen koynuna sokarak panikle annesine döndü.
-Hiç. Hiç ana, dalmışım öyle. Heybeyi dağda unuttum. Başka bir torbaya koy azığı olmaz mı?.. ve sevda yüreklere işliyordu yavaş yavaş. Acı ve ızdırap da başlıyordu.

 
ASKERİN İSTEĞİ

Çanakkale harbi sırasında saf ve temiz bir asker, emir eri olarak ayrılır komutanı tarafından. Fakat Askerin gönlü emir eri olmaya razı değildir ama askeri kurallara riayet etmek zorundadır. Harp kızıştığı bir sırada Asker dayanamaz komutanına çıkarak ;

"Komutanım, bizim köyde imamdan duymuştum. Düşmana karşı şehit olanlara Allah huri kızı veriyormuş. İzin verin bende savaşıp vatanım için, Allah için şehit olup huri kızı kazanayım" diye ricada bulundu...

Komutan askere bakıp söylediği sözlere gülerek "Hadi git işine bak " diyerek başından savar. Asker birkaç gün sonra yine komutana çıkar yine aynı sözleri tekrarlar, cephede düşmanla çarpışmak istediğini söyler. Komutan Askere acır, çünkü giden geri gelmiyor."Oğlum başka işin yok mu senin " diye söylenir. Asker;

"Komutanım; ben fakir bir köylüyüm. Köyde bana kız vermezler. Fakirim diye hor görüyorlar. Ne olur izin verin, belki şehit olurum ve huri kızıyla evlenirim " diye yalvarır. Bu yalvarış günlerce böyle devam eder.. Komutanın canı iyice sıkılmıştır. "Hadi git huri kızı ile evlen bakalım "diyerek onu cephenin en ön saflarına gönderir. Aynı gün ön safta çarpışan Mehmetçik alnına yediği tek kurşunla şehit olur.

İki taraf için yaralı ve ölüleri taşımak için verilen arada, komutan cesetler arasında kendi Askerini, yani emir erini görür. Üzülür, canı sıkılarak "Bu kadar ısrar etmesi bunun için miydi \" diye düşünür. Sonra Mehmetçiğin cesedine yönelerek sinirli bir şekilde seslenir.

"Aldın mı huri kızını ha,aldın mı ? \" der. Bu sırada bir mucize gerçekleşir. Yerde yatan cansız Mehmetçik sağ elini havaya kaldırarak iki parmağını gösterir komutanına ve "Hem de iki tane " der ve kalkan eli hemen geri düşer.

 

ÇOCUKLARA GÜVEN

Eğer insan, kendini hayata bağlayan, becerilerini etkileyen en önemli husus olan özgüvenini kaybetmiş ise, ondan ne kendine nede başkalarına fayda gelir o yitik bir insandır bu dünyada ve ahrette.
Çocukları, küçük yaşlarda bu güveni kazandırmak gerekir. Bunun için çocukluk ve ergenlik dönemlerinde ebeveynlerin tutumları son derece önemli.
Çocuk eğitimcisi ve radyo programcısı Gülten Demircan’ın, çocuklara özgüven kazandırmak için, bir konferansta söylediği anahtar sayılabilecek önemli hususları, faydalı olacağı kanaatiyle naklediyorum.
* Çocuğun sorumluluk alabileceği konularda size yardım etmesine izin verin.
* Yaptığı işe çok fazla müdahale etmeyerek kendisine duyduğunuz güveni belli edin.
* Yeteneklerini sınamaları için riske atılmalarını teşvik edin.
* Başkalarıyla kıyaslama yapmaktan kaçının.
* Onunla zaman geçirerek, ona değerli olduğunu hissettirin.
* Onların duygu ve düşüncelerini eleştirmeden dinleyin.
* Davranışlarıyla ilgili onlara olumlu tepkiler verin.
* Yeteneklerinin keşfedilmesi için sosyal etkinliklere yönlendirin.
* Ev içinde ve dışında başarabileceği sorumluluklar verin. (Sofrayı kurma, su-elektrik faturası yatırma, ufak tefek alışveriş yapma vb.)
Yarının büyükleri olan çocuklarımızı nasıl büyütürsek, yarınımız öyle olacak. Ya, kendine özgüveni olan sağlıklı nesiller olacak, ya da bilgisayardan başka arkadaşı olmayan yitirilmiş bir nesil.

 
ANKARA Başsavcılığı\'nın Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi hakkındaki soruşturması, ortada bayağı dal budak salmış ilişkiler ağı olduğunu gösteriyor.

Bir hukukçu olduğum için, haberlerde adı geçen kişiler ve eylemler hakkında şimdiden kesin bir şey söyleyemem. Hırant Dink ve Danıştay cinayetleriyle irtibatları konusunda adalet karar verecektir.

Ama şu belli ki ülkemizde bilinen terör örgütlerinden başka, bir de \"vatanseverlik\" adına hareket eden çeşitli \'illegal\' oluşumlar var. Daha önemlisi, yaygın bir \'illegalite\' kültürü var!

Atatürk\'ün Milli Mücadele\'de, \'komiteci\' gibi, arkadaşlarına silah üzerine yemin ettirdiği şeklinde bir efsane uydurup bugün bayrak, Kuran ve silah üzerine yemin etme özentilerinden tutun da, ta cinayetlere kadar uzanan geniş, yaygın bir illegalite kültürü!

İçlerinde emekli subayların da bulunması meseleyi daha vahim hale getiriyor.

Vatanseverlik adına şehit ailesini dolandırmışlar! Şaşırmadım! Çünkü bir defa \"meşruluk\" kültürü yok olursa, yapılmayacak kötülük kalmaz!

Balkan çeteciliği

Bu illet bize Balkan komiteciliğinden bulaştı. Mülazım (Teğmen) Atıf Bey, 7 Temmuz 1908\'de Manastır\'da Mareşal Şemsi Paşa\'yı Balkan usulü bir suikastla öldürdüğünde, cinayetler zinciri başladı. İttihat ve Terakki, başka yönleri kadar suikastlarıyla, silahşörleriyle de ünlendi.

Şair Eşref\'in \"İttihatçı dedikçe aklıma katil geliyor!\" mısraı bir devrin fotoğrafıdır.

Üstelik bunlar devleti ele alınca yazdıkları tarih kitaplarında kendilerini \"kahraman-ı hürriyet\" diye alkışladılar. İllegaliteyi, hukuksuzluğu yücelten bir kültür yarattılar!

Milli Mücadele tarihini yazarken, meşru ordunun ve devlet cihazının dağıldığı bir ortamda istilacı düşmanla ya da iç isyanlarla çarpışan \"çeteleri\" tarih kitaplarına övgüyle geçirdik ama Ankara\'da meşru otorite kurulduktan sonra Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşa\'ların bu çeteleri nasıl tepelediklerini o kadar yazmadık.

Gazi ve arkadaşları o zamanın \"vatansever çeteler\"ini tepelerken haklıydılar; çünkü, bir devlet, bir düzen olacaksa bu ancak \"meşruiyet\"le, hukukla olabilirdi.

Kara leke

Bizde illegalite kültürünü besleyen diğer bir kaynak, \'devrim\' algılamasıdır. 27 Mayıs\'ın açtığı kapıdan sökün eden cunta çeteleri ile \'silahlı devrim\' örgütleri bu algılamadan beslendiler!

Türkiye 1960\'lar ve 70\'lerde, sağıyla soluyla, bu illegalite kültürünün ceremesini az mı çekti?

Terör de aynı illegalite kültürünün ürünüdür!

Gaspların, kanlı iç çatışmaların, fraksiyon ve intikam cinayetlerinin, \"infaz\"ların en çok gizli örgütlerde, çetelerde görülmesinin sebebi, bu yapılanmaların \"meşruluk\" kültürüne değil, illegalite kültürüne dayanmalarıdır.

İster vatan uğruna, ister din uğruna, ister devrim uğruna, hukuksuzluğu, illegaliteyi \"mubah\" sayan bir zihniyetin, işlemeyeceği cinayet, yapmayacağı haydutluk yoktur!

Kutsadığı kavramlara bu eylemleriyle kara leke çalarak!

Bu illetin tarihi devamlılığı ve bugün görmekte olduğumuz yaygınlığı gösteriyor ki sorun çok ciddidir. Devlet sonuna kadar üzerine gitmelidir.

Bizler de kültürümüzün hukuksuzluğu utanç sayan yönünü güçlendirmeliyiz.

t.akyol

 
Paylaşmak ve İyilik

Büyük zatlardan biri, evinde otururken birden kapı çalınır.
İnip bakar.
Bir de ne görsün eski tanıdıklarından biri.
Allah rızası için sadaka istemeye
gelen bu eski dostu mahcup etmemek için kendisine görünmez. Hemen içeri koşup eline sandıktan ne geçerse hepsini getirip, kapı aralığından uzatır.
Adam dua ederek gittikten sonra o zat hüngür hüngür ağlamaya başlar...
Hanımı, Verdiklerin gözüne çok göründü, yaptığın cömertliğe pişman oldun da
ondan dolayı mı ağlıyorsun?   diye sordu.
Adam şöyle cevap verdi: Hayır!
Aklına gelen yanlış.
Ben verdiğim para için değil, uzun zamandan beri görmediğim bir dostumun halini sorup araştırmadığım için, onu dilenmeye zorlanacak duruma getirişime ağlıyorum! 
Gelin büyük zata eşlik edip biz de ağlayalım! Teselli bekleyen komşumuza çare olamayışımıza, cevabını unuttuğumuz mektuplara, aramadığımız dostlarımıza, ziyaret etmediğimiz hastalara ağlayalım. Belki en kötüsü de, bu hissimizi yitirişimize ve ağlamayı unutuşumuza ağlayalım. Çoğu şeyin farkına varmadan yaşıyoruz.
Sokakta telaşla ilerlerken hayattan ümidini yitirmiş birisi geçiverir
yanımızdan. Alaca karanlıkta pazar artıklarını toplayan yoksulları görürüz.
Çöp bidonunu karıştıran adamın parmakları yırtık pabucunun içinde donarken,
basit bir boya kutusu ile yaşam savaşı veren minik bir çocuk görürüz. İyilik
yapmayı uzaklarda aramayalım. Aslında o yanıbaşımızda bizi beklemektedir.
Öyle insanlar vardır ki, parasızlıktan veya maddi yetersizliklerden dolayı
değil, sadece sevgi sözcüğüne hasret olarak ilgisizlikten ölür giderler.
Bazen, kedinin ayak tıkırtısı veya rüzgarın sürüklediği kağıdın hışırtısı,
ümit uyandırmak için insanın yerini alabiliyor...
Bir aile  Acaba hangi lokantaya gitsek?  diye düşünürken, yan komşusunun elektrik borcunu ödeyemediği için kullandığı mum devriliyor ve yangın çıkıyor.
Yetimler akşama ne yiyecek? İyilik, hayata anlam kazandırır.
İyilik öyle bir dildir ki hem dilsizler konuşabilir onunla, hem de sağırlar işitir onu...
Hayat bir
iyilik yarışıdır ve sevmektir.
Sevmek ise boş sözle olmaz.
Sevmek
ilgilenmektir.
Zaman ayırmaktır.
Paylaşmaktır.

Alıntı
YAPMA; ETME

"Yapma" sözü kulaklarında hep çınlamıştır. Elini neye atsa annesinin "yapma" diye bağıracağından korkarak titrerdi elleri. Ya babası! Evde ne zaman ona yardım etmek istese "daha küçüksün, bırak, bozarsın" sözleriyle karşılaşırdı. O küçücük kalbi, bir şeyler yapabilmenin heyecanı ile çarpardı hep. Fakat, her hareketinde bir tepki ile karşılaşırdı. Evet ara sıra bardak, tabak kırdığı olmuştu ama, annesi de kırmıyor muydu sanki. Hele, evde duvar saatini yerine takarken düşürünce, babasından ne çok azar işitmişti. Ona "beceriksiz herif, sen zaten hep böylesin, hiçbir işe yaramazsın" diye bağırmıştı. O hep bir işe yaramak istiyordu ama, içindeki korkuyu yenemiyordu bir türlü. Ne zaman bir iş yapmaya kalksa elleri titriyordu, heyecan basıyordu "ya yapamazsam" diye. Yine bir tepki alırım diye.
Şimdi ise artık hiçbir şey yapamaz oldu. Ve yapmaz oldu.
Annesinin, "üst kattakilerin oğlundan örnek al. Bak o ne kadar başarılı. Sen niye öyle değilsin" sözlerine de aldırmıyordu artık. Bir şeyler yapıp hata yapmaktansa hiçbir şey yapmamak daha iyiydi onun için. Yıllar yılları kovaladı, ne üniversiteye girebildi, ne otomobil kullanabildi, ne evlenebildi. Doğru dürüst bir iş dahi tutamadı. İçindeki "ya hatalı iş yaparsam" korkusu onu hiç bırakmadı. İnsanlardan kaçar oldu. İçine kapandı. Tek arkadaşı bilgisayarının başında, hayali bir dünyada toplumdan uzak bir hayat sürmeye başladı. Kendini yaşayan bir ölü gibi hissediyordu.
Ne ailesi onu anlayabildi ne de o ailesini... aman ha sizler çocuklarınızı bu duruma düşürmeyin.

 
YARDIM
Yardımlara karşı neden bu kadar duyarsız kalıyoruz ben buna anlam veremiyorum. Peygamber Efendimiz komşusu aç iken tok yatan bizden değildir buyuruyor. Öyleyse akrabalarımızdan komşumuzdan ihtiyacı olanlara cuzi yardım yapmaktan neden kaçıyoruz. Ayda 10 ytl yi onlara vermek bu kadarmı zor. Aslında bu parayı onlara vermiyoruz neden derseniz ölüm geldiğinde o paralar bize misli misli dönecek. Hiçbir ticarette bire bin misli kar olmaz. Ama hayır işinde bire bin misli karlarımız olacak. Verdiğimiz cuzi paralar bize çok karlı olarak dönecek. Hal böyleyken bu aykırılık neden. İlim tahsil edenlerin ailesi zengin dahi olsa onlara sadaka, zekat verilebilir diyor dinimiz. Lütfen ahirette rahat edeceksek yardımda elimizi çabuk tutalım. Yadımlarımız sayesinde belki okuyamayacak birinin okumasına veya güzel şeyler öğrenmesine yardım etmiş olacağız. Bu konuda duyarsız kalmayalım. Yardımlarımız azda olsa devamlı yapılanı makbuldür.

 
Yalak ve su ve fark

Sıcağın öfkesi tepemizde serin bir yer arıyorum. Yanımda misafirim var. Ama hertaraf sıcakmı sıcak. Bu sıcaklara dayanmamız bile çok zor, ya ahrette ne yapacağız diye aklımdan geçiriyorum bir yandanda yola devam ediyorum. Muğlanın Kavaklıdere ilçesinde yerküp yaylası var oraya gitmek istiyorum. Buz gibi sular akıyor asırlık çınarların altında. Tam yaklaşmışken birde bakıyorum her taraf araba ve insan kaynıyor. Bu kadar insan ne arıyor diye düşünürken davul sesleride geliyor kulagıma. Arabamı durdurup selam veriyorum ve hayırdır kardeş bu ne kalabalık diyorum. Burada güreş var diyor. Tuh bu kadar yolu boşunamı geldim deyip arabayı çeviriyorum aslında güreşi severim ama orada insanlar güreşe değil alem yapmaya gelmişler. Bana uymaz diyorum ama şimdi ne yapacağım deyede düşünmeden kendimi alıkoyamıyorum. Her işte hayır var deyip geri dönüyorum. Gözlerimiz yol kenarlarında yeşil piknik yapmaya müsait yer aramakta.
Asvalta gelen tali yola bakıyorum ve aradığımı görüyorum. Bir havaya kalkmış ucunda kova bulunan agaç. Hemen aklıma çocukluğum geldi, bizim köyde hertafta çok bulunan kuyular geldi ve buda onların aynısıydı. Çoktandır görmemiştim. Hemen arabayı çevirdim bunu kaçıramam. Kuyunun yanına vardım koca bir ceviz ağacının altında gel buraya diyor bana. Haydin burası bizim konaklama yerimiz dedim. Kuyunun kovası lastikten iple bağlanmış. Hemen dibine yalaklar yapılmış 3 göz. Hemen kovayı kuyuya indirmeye başladım. Bilirsiniz ağacın altı kalın kova ipinin bağlandığı yer incedir. Kolaylıkla su çekmemiz için. Yalaklarda su kalmamış. İlk işim onları doldurmak oldu. Hayvanlar faydalansın kurtlar kuşlar içsin diye yapılmış bu yalaklar. Yalakları kuyudan çıkardığım suyla bir güzel temizledim. Benim gözüm başka bir şey görmüyor. Yanımdakilere siz arabayı boşaltın, yaygıları serin dedim. Ben su çekmekle meşgulüm yıllardır çekmemiştim kuyudan su. En alttaki geniş hazne, suyu topluyor... Önce şapırtıya bakmıştım: İri boy bir köpek, Yalaktan su içiyor. Biraz kafasını yükseltmiş ve burnunu bu minicik göle soka soka, ağzını dilini şapırdata şapırdata su içiyor.
Hoş bir manzara... Yanımdakilere yavaşca bakın hemen sevaba girdim diyorum. Onlarda hayretle bakıyorlar köpeğin suyu şapıdata şapırdata içmesine.

Dalıp gitmiş olduğumu, ancak; “ne var, ne oldu” sorusuyla fark ettim...
Dedim ki; bir şeyler hatırladım şu köpeğe bakarken...
Ben şu küçük kız kadardım en fazla. Dedemle birlikteydik... Bir araziden geçiyorken küçük bir sığır sürüsü gördük... Ağaçlar altında durmuşlar, oradaki çeşmenin yalağı başında toplanmışlar, kimisi içip doymuş, kimisi de hâlâ içmeye devam ediyordu...
Dedem de durmuş, onlara bakmaya başlamıştı.

Sonra bana dönerek;
Bu hayvanların insanlardan farkı ne, biliyor musun? Diye sordu...
Ben kuyruk, boynuz, tüy, ayak filan fark olarak ne gördüysem saymıştım...
Dedem ise; “daha mühim, daha önemli, daha başka bir şey”, diyordu. Sonra, fazla uzatmadan dedi ki:
Hayvanlar susamışken suyu görür, kanıncaya kadar içer, sonra da dönüp giderler...
Halbuki insan olan, ne yapar?
Önce bu suyun nerden, nasıl ve ne zaman geldiğini düşünür; sonra içerek teşekkür eder, şükreder” demişti de, şimdi onu hatırladım... Şükretmesini bilenlere ne mutlu, yapanlara Allah razı olsun diyenlere ne mutlu, böyle güzel bir hayrı yapıp ameli yıllar sonrada kesilmeyenlere ne mutlu.

 
Kim ne yapmak istiyor?-3-

Esas bomba geride. 4-6 Temmuz 2007 tarihleri arasında yine İstanbul'da Dünya Odalar Kongresi yapılıyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği';nin (TOBB) ev sahipliğinde gerçekleştirilecek olan bu toplantıya tam 90 ülkeden binden fazla yabancı iş adamı katılıyor. Türkiye'den de yoğun iştirak olacak bu kongreye: Oda ve borsa başkanları... Anadolu iş adamları...
Bu kongre Türkiye için çok önemli. Globalleşme tartışılacak çünkü. Bill Clinton'ın başkanlık döneminde Dışişleri Bakanı görevini üstlenen Madeleine Albright dahi katılıyor bu kongreye. Birçok ülkenin yöneticisi, dünya ekonomisine yön veren bürokratlar, şirket CEO’ları ve diplomatlar da var tabii.
İş adamı Rahmi Koç ve Coca Cola Firması İcra Başkanı Muhtar Kent de Kongre’nin konuşmacılarından.
Temmuz ayı, Karadeniz Spor Oyunları'nın start aldığı ay olacak aynı zamanda. 2-8 Temmuz tarihleri arasında Trabzon'da yapılacak olan bu etkinliğe 5 binden fazla kişinin katılması bekleniyor. Bin 350 sporcu iştirak ediyor bir kere. 13 dalda yapılacak olan Karadeniz Spor Oyunları bir olimpiyat havasında gececek mutlaka.
İşte kaos bezirganlarına bu güzellikler yeter herhalde. Çalışmaya devam ediyor ülkemiz insanları bazılarımızda kaos çıgırtkanlığına devam ediyor.

 

Kim ne yapmak istiyor?- 2-

Hafta başında İstanbul'da toplanan Yatırım Danışma Konseyi'nde dünyanın önde gelen 21 şirket yöneticisi Türkiye'yi övdü ve yatırıma devam edeceklerini söyledi. Hepsinin ortak kanaati "Türkiye'deki fırsatlar çok büyük" şeklinde idi.
22 Temmuz 2007 günü başka bir grup daha geliyor. 200 Alman şirketinin üst düzey yöneticisi Türkiye'de toplanacak ve İstanbul'da yapılacak olan Türk-Alman Ekonomi Kongresi'nde "iki ülkenin iş birliğini daha nasıl artırırız" sorusuna cevap arayacaklar.
Türk-Alman Ticaret ve Sanayi Odası'nın tertiplediği bu kongre üç gün sürecek ve gündemin ana konusu; tekstil, perakende, otomotiv ve otomotiv yan sanayi... hepsi enine boyuna tartışılacak ve karara bağlanacak bu meselelerin. Ama hala bizler kaostan bahsediyoruz gitti canım ülkemiz diyoruz.

02.07.2007

Kim ne yapmak istiyor?- 1-

Tam bir tenakuz! Türkiye'ye dışarıdan bakan; kelimenin tam anlamıyla bir "Fırsatlar ülkesi" görüyor, içeriden bakan ise kaos! Fokur fokur kaynıyor ülke. Hangisi doğru?
Risk olsa gelir mi adam? Bile bile parasını tehlikeye atacak enayi yok dünyada. Fransa daki Ramazan Narin ağabeyimizin dediği gibi öyle enayiyi nerden bulacağız. Geldiklerine göre Türkiye'nin yarınlarını aydınlık görüyorlar; en azından belli bir istikrarı yakalamış ülkemiz.
Yabancının bu davranışı doğru ise içerideki bu kaosu nasıl izah edeceğiz? Tamam, seçim sathı mailine girildi. Tansiyonun biraz yükselmesi hadi normal, diyelim. Ama her şeyin bir haddi hududu var tabiî ki.
"Sathı mail" biraz eğik olma hali; meyilli yani. Meyilli olan zemin üzerine konan şeylerin kayması da normal tabii de... Bizde zemin değil zihniyet kaygan. Dolayısıyla ak ile kara, doğru ile yanlış birbirine karışıveriyor. Düzeltebilene aşk olsun!
Yabancıyla bizim görüşümüzdeki tezat buradan kaynaklanıyor işte. Algılamalar farklı olunca, beklentiler de farklı oluyor tabii.

01.07.2007
GENÇLİĞİN KÖTÜLÜKLERDEN KORUNMASI
İslâm dini, bize, hayatın tüm alanlarını kuşatan ölçüler getirmiştir. Yüce Allah, bu ölçülere uyarak yaşamamızı emretmiş ve bunu, bize bir görev olarak vermiştir. Göklere, yere ve dağlara teklif edilen bu emaneti yüklenmekten çekindiler. Onu yüklenmeyi insanoğlu kabul etti. O halde insanoğlu, bütün varlığıyla bu emaneti korumaya ve üstlendiği sorumluluğu yerine getirmeye çalışması gerekir. Aksi takdirde insanlık emanetini koruyamamış ve bütün ömrünü hüsranla geçirmiş olur.
Bu bakımdan, maddi ve manevi varlığımızın varisleri, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı ve gençlerimizi, her türlü zararlı fikir akımları ve alışkanlıklardan uzak tutmamız, onlara dünya ve ahiret hayatıyla ilgili yeterli bilgi vermemiz gerekir. İnsanların iyilikte yardımlaşmaları, kötülüklerden birbirlerini uzaklaştırmaları Allah'ın emri olan hayatî bir zarurettir. Zira bu gerçeklere karşı ilgisizlik, fert ve toplum huzurunun yok olması sonucunu doğurur. Böyle olunca da insanlar, telafisi imkansız zararlarla karşılaşırlar.
Günümüzde tüm insanlığı ve bilhassa gençliğimizi ciddi anlamda etkileyen sigara, alkol, uyuşturucu, kumar, batıl inanç ve zararlı akımlar, çocuklarımızın ve ülkemizin geleceği ile ilgili endişelere yol açmaktadır. 2002 yılında yapılan araştırmalarda alkol ve sigara kullananların yaşı, 10-11’e kadar düşmüş, eroin ve uyuşturucu hap kullanan gençlerin oranı da, %5'e kadar çıkmıştır. Yapılmış olan bu istatistik sonuçları, hepimizi harekete geçirmelidir. Çocuklarımızı ve gençlerimizi, yardımlaşarak bu tehlikelerden korumaya çalışmalıyız. Aklı gideren ve insanları uyuşturan maddelerden korunmak için, onlara dînî ve ahlâkî telkinlerde bulunmalı, kişisel kabiliyetlerine göre, ihtiyaç duyulan mesleki bilgi ve beceri sahibi insanlar olarak yetiştirilmelerin sağlamalıyız. Nitekim Kur’an-ı Kerimde bu konu ile ilgili olarak: "Ey iman edenler! (Sarhoşluk veren) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlara bir son vermeyecek misiniz? diye hitap edilir ve yine Kur-an'da "Düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır" buyurularak insanın düşünmesi, aklını kullanması teşvik edilmiş, düşünmeyi engelleyen şeyler ise yasaklanmıştır.
Son zamanlarda gündemi, trafik kazaları, çeşitli hastalıklar, fuhuş, zina, boşanma, ailelerin parçalanması, intihar olayları, satanizm gibi kişiyi ve toplumu felakete sürükleyen konular, daha çok meşgul etmektedir. Böyle durumlara düşmemek için gereken tedbirleri hep birlikte almalı ve bunlara maruz kalmış olan insanların ve gençlerin bir an önce kurtulmalarına yardımcı olmalıyız. Büyüklerin çocuklara ve gençlere güzel örnek olmaları gerektiğini de unutmamalıyız. Yüce Rabbimize: \"Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru\"diye niyazda bulunmalıyız.

 
EVLİLİK

Evlilik, insanın sağlıklı ve düzenli bir hayata sahip olmasını sağlar. Zina ve gayr-ı meşru ilişkilerin yaygınlaşmasını engeller. Gayr-ı meşru ilişkilerin yaygın olduğu toplumlarda, genç nüfusun giderek azalması ve AIDS gibi hastalıkların yaygınlaşması, evliliğin önemini ortaya koymaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: "Size dînî ve ahlâkî yaşantısı hoşunuza giden kimseler geldiğinde, onları evlendirin, aksi takdirde yeryüzünde kargaşa ve büyük bir ahlâkî çöküntü olur."
Bunun için gençlerimizi evlendirme konusunda yardımcı olalım. Bütün davranışlarımızda ölçülü olmamız gerektiği gibi, düğün yaparken de aynı özelliğimizi koruyalım, israftan, aşırılıktan ve meşru olmayan eğlencelerden uzak duralım. Evlilik hayatının gereksiz harcamalarla zorlaştırılması, sadece mutlu olmayan insanların sayısını artırır. Sevgili Peygamberimiz (a.s.)'in evlilik hayatının kolaylaştırılması hususunda söylediği şu hadisi-i şerifini unutmayalım : "Nikahın en hayırlısı, kolay (külfetsiz) olanıdır".
Yüce Allah, insanlar, huzurlu bir hayat sürsünler diye evlenmeyi meşrû kılmış, aile hayatının devamı için eşlerin birbirleriyle iyi geçinmelerini, sabırlı ve hoşgörülü olmalarını tavsiye etmiş, yakın akrabalarına da arabuluculuk görevi vermiştir. Çünkü ortada meşru bir sebep yok iken basit mazeretler ileri sürerek boşanmak, Yüce Allah'ın hoşnut olmadığı bir durumdur.
Bunun için eşler; kendilerine düşen sorumlukluları yerine getirmeli ve birbirlerine karşı saygılı, dürüst, anlayışlı ve hoşgörülü olmalı, kaba davranıştan ve iffetlerine aykırı düşecek tavırlardan kesinlikle kaçınmalı, aile bütçesini sarsacak harcamalar yapmamalıdırlar. Çünkü toplumun huzuru ailenin huzurundan geçer.

 

AİLE

Aile, toplumun çekirdeği, milletin temelidir. Toplumun huzuru, ailede başlar. Bu nedenledir ki milletlerin huzuru ve dirliği ailenin huzuruna, mutluluğuna bağlıdır. Evlenmek ve yuva kurmak şüphesiz ruhen ve bedenen sağlıklı her insanın en tabii hakkıdır. Meşru bir mazeret olmaksızın evlilik sorumluluğundan kaçınmak dinimizce hoş karşılanmamaktadır. Maddi imkansızlıklardan dolayı evlenemeyenlerin evlendirilmesi ise dinimizin topluma yüklediği bir görevdir. Nitekim Cenab-ı Hak bu konuda Kur-an'ı Kerimde, bekârların evlendirilmesini istemiş ve devamında şöyle buyurmuştur:  Eğer onlar fakir iseler, Allah kendi lütfü ile zengin kılar. Allah lütfu geniş olandır, her şeyi hakkıyla bilendir. Evlenme imkanını bulamayanlar ise; Allah, kendi lütfu ile onları varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar.
 

ÇOCUKLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM
Yüce Allah'ın bizlere büyük bir nimeti ve ihsanı olan çocuklarımızı, hayatımızın süsü, gözümüzün nuru olarak görürüz. Ancak bu, son derece değerli olan yavrularımız için yeterli değildir. Onları iyi eğitip güzel terbiye etmek gibi yerine getirmemiz gereken önemli sorumluluklar bulunmaktadır. Allah, bizi bunlardan sorguya çekecektir. Bu sorumlulukları yerine getirmek, bizim için ebedî mükafat sebebidir. Cenab-ı Hak, bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Çocuklarınızın ve mallarınızın, sizin için bir imtihan olduğunu ve büyük mükafatın, kesinlikle Allah katında bulunduğunu bilin."
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de, çocuklarımıza karşı görevlerimizi şöyle vurgulamaktadır: "Hepiniz yöneticisiniz ve yönetiminiz altında bulunanlardan sorumlusunuz." "Çocuklarınıza güzel davranıp iyilikte ve ikramda bulununuz. Onları en güzel şekilde terbiye ediniz."
Özellikle çocuklarımıza karşı birinci derecede sorumluluğumuz, onları Allah'ın rızasına uygun bir edep içerisinde eğitip yetiştirmektir. Çocuk, güzel terbiyeyi ilk önce aile ocağından alır. Ailede sergilenen bütün tavırları, bir fotoğraf makinesi gibi kaydeder ve büyüyünce de bunları hayatına yansıtır. Eğer aile içerisinde sevgi ve hoşgörüye dayanan tavırlar sergilenir ise, çocuklar da, bu terbiyesi ile toplumla uyum sağlarlar. Suç işleyen çocukların, genellikle sağlıklı bir aile ve çevre ortamında yetişmedikleri yapılan araştırmalar sonucu, ortaya çıkan bir gerçektir. Bu sebeple aile içi eğitimin yanı sıra, çocuklarımızın çevre ile ilgili ilişkilerini de takip etmeliyiz. Alkol, uyuşturucu, müstehcen yayınlar gibi milli, dini ve ahlâkî değerlerimize ters düşen zararlı alışkanlık ve akımlardan onları korumalıyız. Aksi takdirde çocuklarımız, göz göre göre suç batağına itilmiş olur. Yüce Rabbimiz, çocuklarımızla ilgilenmemiz hususunda şöyle buyurmaktadır: "Ey Müminler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır. "
Bu ayetle ilgili olarak Hz. Ömer (r.a.), Sevgili Peygamberimize: "Yâ Rasulallah! Kendimizi ateşten koruruz. Ancak çocuklarımızı nasıl koruyabiliriz?" Diye sordu. Allah Rasûlu (s.a.s.) şöyle buyurdu:  Allah'ın sizi nehyettiği şeylerden onları sakındırır ve Allah'ın size emretiği şeyleri onlara emrederseniz ve bu şekilde onları korumuş olursunuz.
Yetim, sadece ana-babası ölmüş olan değil, kendisiyle ilgilenilmeyen, eğitimi ihmal edilen çocuk da öyledir. Bu nedenle geleceğimizin teminatı olan yavrularımızla yeterince ilgilenelim. Onları, Yüce Rabbimizin emirleri doğrultusunda milli, dini ve ahlâkî değerler çerçevesinde iyice yetiştirelim. Onların geleceklerini tehlikeye sokacak zararlı işlerden koruyalım. Efendimiz'in,"Bir baba evladına iyi bir terbiyeden daha güzel bir miras bırakamaz" anlamındaki Hadis-i Şerifini, hiç unutmayalım.
İşte bugünlerde çocuklarımıza dini ve milli eğitimi vermek için camilerde çalışmalar yapılıyor. Hiç olmazsa çocuklarımıza İslami bilgileri öğretmek için onları camilere gönderelim. Bunu faydasını hem kendimiz hem çocuklarımız görecek.

 
KONYA YOLCULUĞU
19 Haziranda sabah 5,30 da Çineden yola çıktım ailem, çouklarım, annem ve kayınvalidem ile. Saat 7.30 gibi Denizliye vardık. Orada hanımın dayılarına uğrayıp hem gönüllerini aldık hemde sabah kahvaltısını yapıp saat 8.15 gibi yola çıktım. Saat 10.30 gibi doğduğum, çocuklugumun geçtiği sevdamız Nuha girdim. Sıcaklardan serinliğe girdim, gurbetten sılaya vasıl oldum. Yolda gördüklerime korna basarak selamlar verdim. Doğruca halaoğlum somuncuoğlunun gavur inindeki evine gittim. Fazla vaktim yok onlarında gönlünü alacagım asıl amacımda yanımda bulunan annemin Nuhun havasını teneffüs etmesini sağlamak. Çardağın altında buz gibi esen yelin altında çaylarımızı içtik. Öğlen yemeği hazırlanıncaya kadar ben piknik yerine varıp geleyim dedim. Heryer bıraktığımız gibi duruyor. Hala yeşillik var. Gocagölün kenarında gençler bir şeyler yiyorlar varmadım yanlarına rahatsız olmasınlar diye. Tekrar gavur inindeki eve döndüm. Orada 3 tane daha in çıkmış ortaya. Demekki burası iyi bir yerleşim yeriymiş. Burada yaşayanlar inleri ev olarak kullanmışlar. Birde kanalet yolunda bir su ortaya çıkmış. Nereye gittiği belli olmayan bir su şu anda boşa akıyor ve su çok güzel. Ayrılma vaktimiz geldi vedalaşıp yola koyulduk. Afyondan Konyaya yola çıktık. Saat 4.30 gibi Konyaya vasıl olduk. Yorucu ama bir okadarda güzel bir yolculuk oldu. O gün dinlenip ertesi gün Konyayı acalacele dolaştık saat 5 de oğlumun kep töreni var. Konyada bulunan bir dostumuzu ziyaret ettik. Saat 4 gibi törenin yapılacağı yere gittik. Çok büyük bir üniversite Selçuk üniversitesi. Allahım her çocuğa buralarda okumayı nasip etsin. Çok kalabalık her aile gelmiş. Oğlum başarı belgesini alırken gözlerim doldu. Mutluluktan ne yapacağımı şaşırdım. Meşakkatli yıllardan sonra semeresini görmek insana gurur veriyor. Saat 7.30 da Konyaya veda edip yine yola çıktım aslında gece yolculuğunu sevmem ama gitmemiz lazım. Gidebildiğim kadar gideyim dedim sonrasını düşünürüz diyerek. Aklımda Afyona kadar gidip Nurettin hocama misafir olmak azda olsa. Ama Çaydan çöl ovasına saptım doğruca Dinara çıktım ve nerdeyse 1 saat fark etti. Yine Denizliye yol göründü. Saat 12 gibi Denizliye vasıl olduk. Yorulmuşum haydi biraz dinlenelim deyip neneliğin evine gittik ama maalesef yola çıkamadım yorulmuşum. Saat 2 gibi yattım sabah ola hayrola diye. Sabah 8 de ver elini Çine deyip yola çıktım. Aydında annemi Selçuk arabalarına bindirdim. Bizde saat 10.30 gibi Çineye vasıl olduk. Şükürler olsun sağsalim mutlu bir yolculuğu daha bitirdik. Allahım her anne-babaya böyle güzelliği yaşatsın.

24.06.2007
GUMALARIN ALTINDA BULUŞMA-10-

Arabamız asfalta çıkar çıkmaz herkes mayıştı kolay değil 2 gündür herkes yoruldu. Uyumaya başlayanlar çoğaldı. Ben ise uyumamaya çalışıyorum. Yerimden kalkıp nasıldı diye soruyorum ama yorgun olduklarından cevaplar kısa oluyor. Herkes çok güzeldi diyor. Bir ara baktım komutanımız Yaşar hocam uyuyor. Elime su şişesini aldım ve onun yanına gitmeye başladım. Yanaşmak ne mümkün koruyucu meleği eşi elimden suyu aldı ve beni geri gönderdi. Karşı çıkamadım. Şöför şarkılar koydu ama herkes yorgun olduğu için oda ilği görmedi. Bende yerime oturdum zaten yanımda oturan İbrahim Özkara benim kalkmama müsaade etmedi. Saat 21.40 gibi İzmir garajında beni indirdiler. Herkese Allahaısmarladık dedim. Dha Çineye gideceğim yani yolculugum bitmedi. Saat 10.00 da Çineye doğru yol almaya başladık. Bende hala uyku yok gezinin güzelliklerini gözden geçiriyorum. Yanımda oturanla muhabbet ederken laftan çıktım ben Memleketimde piknik yapmaya gittim ordan geliyorum dedim. Adam beni alay ediyor sandı ve dudak biktü, inanamamıştı. İnsanların vatanı için bu kadar yolu gidip gelmelerine anlam verememişti veya böyle insanların olduğunu aklı almıyordu. Ama oluyordu ve başarmıştık. El ele gönül gönüle çok güzel bir işi başarmıştık Allahın izniyle. Şu kısacık bir zamanda yıllardır ayrılık tohumları ekilen vatanımızda burs işini halletmiştik. Bundan daha güzel bir şey olamazdı. Yüreklerini koyan herkese teşekkür ederim. Sağlicakla kalın hoşça kalın.
22.06.2007

GUMALARIN ALTINDA BULUŞMA-9-

Sabah 07 de yine kalktım. Hala oğlum kalkmış bahçede çiçeklerini suluyor. Neden kalktın yat biraz daha dedi. Abi ben gidiyorum dediğimde olmaz kahvaltı yapman lazım deyip eve girdi. Biraz sonra çayla geldi. Az çok kahvaltı yapıp çıktım yola. Mevlüt Varol ağabeymin yanına gideceğim. Baktım Suat Eşmede yola çıkmış oda oraya gidiyor. Hep beraber bahçeye yürümeye başladık. Oradada kahvaltı hazırlanmış ama ben 1 bardak çay içerek musade istedim. Yayan yürümeye başladım. Kemal Baykaraya ugramak istedim ama baktım ses seda yok kalkmamışlar herhalde o yüzden devam ettim yoluma. Sıransöğüte doğru oradan televizyon direklerinin yanına çıkmaya başladım. Tepeye vardıktan sonra halamın bahçesine (Çıkıkların) indim. Çıkarken zordu ama inerken kolay oldu. Aslında tilki yatagına da uğrasam iyi olacaktı. Ama gözüm tutmadı. Bir yandan aşağı iniyorum bir yandan halaaaaaaaa diye bağırıyorum. Sonunda bahçeye inip halamın ellerinden öptüm. Eskilerden konuşturdum halamı. Babasını yani dedemi sordum ama pek bir şey bilmiyor veya unutmuş. Arap köyündeki akrabaları sordum yıllar olmuş görüşmeyeli. Halamı hasta gördüm ama iyiyim yamrum çocuklarım bakıyorlar dedi. Ayrılma vaktim geldi. Halamla helalleştim gedik arkasından tekrar köye yürümeye başladım.
Tam tepeyi sallandım baktım 100 metre önümde bir grup köye gidiyor. Bunlar kazankaya tarafına giden Yaşar hocamgil. Tam 10 kişiler. En arkada Nail kalmış. Yorulmuşlar demekki onlar önde ben arkada köyün girişinde onları yakaladım. Hep beraber köye girdik ve kahveye oturduk. O anda Bekir hocamız geldi. Çayları o ısmarladı. Çok güzel bir muhabbet yaptık. Hepimizi okutmuştur herhalde. Allah razı olsun. Çaylardan sonra muhapbetin iyi olmasına rağmen kalktım. Çünkü keşkek vardı sabah erken çıktığım için yiyemedim ama öğlen bari yiyeyim. Keşkeğimi yeyip namazımı kıldıktan sonra yine yola çıktım. İnlere gideceğim bakayım bir hala duruyorlarmı nasıllar diye. Öğlen sıcağında inleride gördüm ve aşagı indim, Emine abamı ziyaret ettim. Bir ayran içip Allaha ısmarladık deyip teyzeme gittim. Ellerini öpüp hemen musade aldım vakit daralıyor benim ise gidecek çok yerim var. Motorun oğlu Ademin evine gittim. Onların gönlünü aldım. Bayramı aradım ama o yayladayım dedi. Onu göremedim. Saate baktım vakit dolmuş. Ziyaret edmediğim yerler kaldı ama ne yaparsın yolcu yolunda gerek dedim. Hızlı hızlı eğreğe vardım herkes arabalara binmiş neredeyse geç kalacakmışım. Görebildiğim birkaç kişiye Allaha ısmarladık deyip arabaya bindim. Hasan Eşme ağabeyme, Hüseyin sağdıç ve Nurettin hocamla ve diğerleriyle vedalaşamadım. Sadece el salladık birbirimize. Sevdam olan Nuhdan ayrılıyoruz. Kim öle kim kala belki de birdahaki sefere içimizden bazılarımız olmayacak. O yüzden vatanıma bir daha baktım. İçim burkuldu. Ama yapacak bir şey yok hayat devam edecek bizler ölesiye kadar gelip gideceğiz. Bizden sonrakiler belki devam ettirecekler bu gidiş gelişleri inşallah yaparlar.
(devamı var)

 

GUMALARIN ALTINDA BULUŞMA-8-

Akşam saat onda burs için toplantı var bu yüzden belediye binasına doğru gidiyoruz. Yanımda Yaşar hocam ve Hamdi hocam var. Güzelliklerden bahsediyoruz. Belediyenin önüne varınca Ahmet arkadaşımız bizi karşılıyor. Kucaklaşıyoruz yeniden. Bana Sadettin yazıların çok uzun diyor. Bunu siteye yazacaktım ama olmadı diyor. Bende kardeşim ben aşk mesajı yazmıyorum sevdamı veya duygularımı yazıyorum buda iki satırla anlatılamaz diyorum ve arkasından ekliyorum siz kısa yazın ben yazmaktan vazgeçeyim diyorum. Sen çayları söylede aklın başına gelsin diyorum. Çaylarımız bitmeden toplantıya çağırıyorlar. Toplantı salonuna çıkıyoruz. Herkez şölenin mükembel olduğundan dolayı başkan Rüştü Menekşeye teşekkür ediyor başta Hüseyin Sağdıc olduğu halde. Çoğunluk sağlandı seçimler bitti ben usulca çıkıyorum daha görecek dostlarım ve yerler var diye. Aşağı inip tuvalete bir göz gezdireyim dedim. Keşke bakmasaydım tuvalet çok kötü göründü gözüme. Gerçi paralı olmayan her tuvalet heryerde böyle oluyor. Bakımsız, fayansları dökülmüş. Belki de piknik alanına bakacaz diye bakamamışlardır diye düşünüyorum. Sıra tuvalete gelmiştir herhalde şimdi. İnşallah düğüne geldiğimde orasıda yapılmış tertemiz olmuş olur.
Çok yorulmuşum. Saat 12 gibi huzur içinde yatağıma girdim. Çok güzel bir uyku çektim.

 

GUMALARIN ALTINDA BULUŞMA-7-

Program bitti herkes hasret gidermeye başladı. Akşamüzeri Nail Karaköse yanıma geldi hocam delikli kayaya çıkalımmı dedi. Bir dağa baktım bir Naile baktım bir ayaklarımı dinledim. Sabah sekizden beri henüz oturmadım ama çıkalım Nail ama Yaşarı da alalım dedim. Yaşarı cebinden aradım çünkü oda hasret gideriyor kimbilir hangi alanda. Yaşar da Ayferi çagırdı. Ben Nail, Yaşar ve Ayferle kardeşi çıkmaya başladık. İçimden çıkamazsam yarı yoldan dönerim diyorum. Ama gayet güzel şekilde delikli kayanın yanına vardık. Çıkarken naralar atıyorum arkadaşlarımın sevdiklerimin isimlerini dağlara söylüyorum. Dğ taş inliyor sesimle. Kaya çok sert bir kaya ama tam ortasından delik açılmış bir insanın rahat rahat girmesi için ve içindede 3-4 kişi barına bilecek şekilde oyulmuş. Çok zorluklarla yapılmış bilemiyorum nekadar zamanda yapıldığını. Ama bana göre Nuhlu biri yapmıştır. Nuhlular taş ustası değilmi. Neden niçin yapılmış hiçbirimiz bilmiyoruz. Bunu aşağı inince Ahmet Gumalara sorayım diyorum. Piknik alanına indiğimde doğruca Tarih deryası olan Ahmet amcama ben yine geldim bu delikli kayayı kim neden yapmış biliyormusun diyorum. Ama oda bilmiyor sadece fikrini söylüyor. Antalya İstanbul yolu mahmarı çayından geçiyormuş bu delikli kayada yolun güvenliğini sağlamak için yapılmıştır dedi Ahmet amcam. Bencede olabilir hatta köyü basmaya gelen eşkiyalardan korumak için gözetleme kuleside olabilir çünkü delikli kayadan her taraf çok rahat görünüyor. (devamı var)
 

GUMALARIN ALTINDA BULUŞMA-6-

O kalabalığı gördükçe yerimde duramıyorum. Bir orada bir burada herkesi görmek istiyorum bunun içinde boyuna ayakta dolaşıyorum gördüklerimle kucaklaşıyorum hasbihal yapıyorum. Bu yüzden halaoğlum somuncu oğlundan fırça bile yedim öğlen yemeğine 2 sefer telefon ederek çağırdı ama ben Nuh sevdalılarıyla kucaklaşcam, muhabbet etcem diye gidemedim yemeğe, hatta amcamın damadı Orhan Okumuş da yemeğe davet etti israrla ama ben yine gidemedim, Adem Narin arkadaşım ise kırıldı beklide bana ama kusura bakmasınlar hepsinin yeri kalbimde yemek alacağım olsun orada yemekten daha önemli işlerimiz vardı yüreklerin buluşması her şeyden önce gelir bana göre. Bir ara Erdogan Işıkı ve eşini gördüm aslında görmedim Suat kardeşim aradı buldu ve başladık muhabbete diyorum ama muhabbet değil bu benim Erdogan kardeşime ve eşine sitemlerimle dolu konuşma sadece. Eşine şikayet ettim Erdoğan kardeşimi siteye yazmadığı için. O yazmazsa siz yazın dedim. Beni kırmadan dinledikleri için sağolsunlar. Sen ne karışıyorsun da diyebilirlerdi. Ama onlarda vatan sevdalısı ve büyüklerine saygılı oldukları için tamam hocam bundan sonra yazacagım dedi ve bende mutlu oldum. O arada Halil özdemirle tanıştırdılar. Yüreği vatan sevdasıyla dolu bir genç. Maşallah bu genç yaşta bilgi dolu bir genç. Ama oda sitemlerimden kurtulamadı. Oda söz verdi yazacagına. Erdoğanı ve Halil kardeşimi yanıma alarak bir posta daha attım piknik alanında gururlanarak. Aklıma İstanbuldan geleceğini yazan Sedat kardeşim geldi ama bulamadım. Demekki gelmemiş. Bir dahaki sefere inşallah. Suat Eşme kardeşim hep yanımdaydı ve arkadaşı Adil Aydınla tanıştırdı. İlahiyatcı pırıl pırıl biri. Ben tabiî ki şaşırdım hiç duymamışım benim duymam için siteye yazması lazım başka türlü nerden bileyim ki. Demek Adil kardeşimde yazmayanlardan onada sitem ettim oda sağolsun söz verdi yazmak için. İşte ben görmek istediklerimi gördüm yaşamak istediklerimi yaşadım. Benim amacım Nuh sevdalılarıyla yüreklerimi buluşturmaktı onuda yaptım. Tanımadığım Nuh sevdalılarını bana bulan, bana onları sitemlerken yardımcı olan yüreği kocaman Suat eşme kardeşime çok hemde çok teşekkür ederim. Yüreği Nuh sevdasıyla yanan Suat kardeşim hem duygulu hem bilgili hemde vatan sevdalısı.(Devamı var)
 

GUMALARIN ALTINDA BULUŞMA-5-
Özgüle kardeşi Çoşkunu sordum geldimi diye henüz gelmemiş yoldaymış. Biraz sonra Çoşkunda geldi. İşte vatan sevdası ve insan sevgisi budur bana göre. Çok uzaklardan çok yorucu bir yolculuğu Allah rızası için çeken Çoşkun kardeşim sağolasın yüreğine sağlık. Her babayeğidin harcı olamaz o kadar yolu göze almak. Kucakladım bağrıma bastım duyğularım kabardı Çoşkun kardeşimi yanıma alarak bir daha dolaştık piknik alanını göğsümü gere gere, bir yandanda Afyonda oturanların gelmeyişine bir daha üzüldüm. Bu kadar yolu geldi ve yine bu kadar yolu gitmek için çekecek çoşkun kardeşim. Seni tanıdığıma çok memnun oldum. Allahım sana sağlık versin ki daha nice yüreklerin buluşmasında buluşalım. Ama hala Hülya kızımızı göremedim. Sonunda nenesi geliyor dedi. Gece geç yatmış mecburen birde yol yolrgunluğu olunca geç kalkmış tabiî ki. Biraz nenesinin yanında bekledim ama hala yok gelince görürüm deyip başlayan proğramı seyretmeye gittim. Nuhun medarı iftaharı Nurettin hocam mikrefonu eline aldı ve güzellikleri kendine has uslubuyla sunmaya başladı. Bizde oturup seyre daldık diyorum ama aslında ben proğramı seyretmiyorum aklım buraya gelenlerde ve onlarla görüşmekte. İlköğretim çocukları zeybek oynadılar ama bana göre yanlış bizim ne işimiz var zeybekle elbette güzel bir oyun ama bizim nuhumuza ait bir kültürü sunsalardı daha güzel olurdu bana göre. Hey heyler çekselerdi, kız düzünselerdi çok daha mutlu olurdum herhalde. Nurettin hocam benim diyen sunuculara taç çıkartıyor. Bir baktım bir kız geçiyor önümden bu Hülyadır deyip hemen koşturdum ve çantasından asıldım. Döndü ve karşısında ben. Sormayı unutmuşum tanıdımı acaba ama ben yanılmamışım Hülya imiş. Başladık muhabbete ve o arada son yazdığı şiiri Nurettin hocam okumaya başladı. Çok güzel bir şiir yazmış kızımız çok sevindim. Herkes de çok sevdi bu şiirini. Hatta daha sonra Ahmet Gumalar la tanıştırdım Hülyayı ve Ahmet amcam çok tebrik etti Hülya kızımızı. Nuh sevdalısı Hülya yüreğine sağlık bunca yolu aşarak Allahın emrini yerine getirdin. Bizleri mutlu kıldın Allahda seni mutlu kılsın. Ben orada yapılan konuşmaları duymuyorum sadece Hülya Balıkkayanın şiirini ve Tuğçe nin şiirini dinledim. Yüreğim dolu, gözlerim dolu mutluyum (devamı var)

 
GUMALARIN ALTINDA BULUŞMA-4
Goca göldeki buluşma buyıl mükembel oldu. Çalışmalarda emeği geçen herkesi ama özellikle Belediye başkanımız sayın Rüştü Nenekşeyi yürekten kutlarım. Her şey çok güzeldi. Nuhun adına yaraşır bir kutlama idi. Herkes bu buluşma için yüreğini koymuş yoksa bu kadar başarılı olamazdı. Herkes elinden gelen işleri başkanın komutasında en güzel şekilde yerine getirdiler. Çok yoruldukları belliydi ama yorgunluklarının semeresini görmek onların yorgunluğunu aldı götürdü. Allah hepsinden razı olsun, Allahım sağlık versinki daha nice böyle güzellikleri yapsınlar.
Sabah saat 8.30 gibi goca göldeki buluşma yerine vardım. Her taraf çok erken olduğu halde cıvıl cıvıldı. Gece izmirden gelenler 2.30 da geldik. Yatasıya kadar saat 4 oldu havasından dolayı 3-4 saat uyku bana yetti. Herkesede yetmiş. İlk işim ılıcaya gitmek oldu. Çocuk iken kil ile yunduğum yerden başlamak istedim dolaşmaya. Suyu iyice azalmış veya bana öyle geldi. Çünkü çocuklugumda 5-6 adet kazan konur o kadar çamaşır yıkanır ve bizlerde yunurduk. Her tarafını otlar bürümüş. Kullanılmadığı belli. Buda beni mutlu etti. Analarımızın, nenelerimizin çilesi yok olmuş diye. Ama yinede otlar yoluna bilseydi iyi olurdu. Bizlerin kalıcı hiç kültürü yok hiç olmazsa ılıcamız ayakta kalsın. Ilıcadan ayrılırken yeni bir yapı dikkatimi çekti. 2 adet daha tuvalet yapılmış çok memnun oldum temizlik imandan gelir. Piknik alanının içine bir kamelye yapılmış çok hoşuma gitti. Demekki istenince yapılabiliyormuş. Bu yıl yağmurlar az olduğu için bahar gitmeye başlamış tam zamanında gitmişiz biraz daha geç kalsaydık bahar gidecekmiş.
Bir baştan başlayıp diğer tarafa yürüyorum yanımda bir ara Hasan Eşme abim ve Hüseyin Sağdıc vardı, bir ara Nurettin Yörük vardı onlarla dolaştım, gördüğüm insanlarla kucaklaşıyorum hallerini hatırlarını soruyorum. Bir yandanda Bursadan gelecek olan Özgül kızımızı, Isparta sütcülerden gelecek olan Hülya kızımızı, Antepten gelecek olan Çoşkun kardeşimi ve Avusturyadan gelecek olan Emine kızımızı arıyor gözüm yüreğim. Ne onlar beni gördü nede ben onları yeni tanışacagız Emine hariç onunla tanışmıştım geçenyıl ki buluşmada. Ama onları bulamadım. Gece geç yattılar veya henüz gelmediler belkide. Çünkü yolları çok uzun bizler İzmirden bile 6.30 saatte geldik. Dayım Eminlerin Nazmiyi gördüm elini öpüp hayır duasını aldım. Az ilerde teyzem gelip gözlerimi kapattı ben kimim dedi o kadar mutlu oldum ki anlatamam. O arada suat Eşme yanında güzel biriyle geldi. Abi bak seni arayan birini getirdim bak bakalım kim diyor. A hemen tanıdım bu bursadaki Nuh sevdalısı Özgül kardeşim başka kim olurki. Çok duygulandım. Yanına biricik oğlu Ulaşı almış tek başına büyük buluşmaya gelmiş kadın başına. İşte bu yürekli Nuh sevdalısının eli öpülür, alkışlanır ve tebrik edilir. Bir adım yerden gelmeyenler aklıma geldikçe Özgüle daha çok hayran oldum. Sağolasan yüreği kocaman Özgül kardeşim.
(devamı var)

 
GUMALARIN ALTINDA BULUŞMA
Saat 8 de uyandım. Hemen piknik alanına gitmek istiyorum ama kahvaltı yapmadan bırakmıyorlar. Kahvaltıdan sonra yanıma yiğenim Ahmeti alarak varıyorum gocagölün yanına. Koca bir alem içinde toplu iğne ucu kadar bile olmayan bu dünyadan, milyarlarca insan gelmiş geçmiş, bir şey görememişler, ey yaşayanlar sizler ne göreceksiniz ki?
İsterseniz denemek için yaşlı bir yakınınıza sorun “bu yaşa geldin dünyada ne gördün” diye. Aldığınız cevap “Hiç” olacaktır. Bir deneyin!.. Ama ben Haziranın 2 sinde çok şeyler gördüm ve onları yeri geldiğince anlatmaya yazmaya çalışacağım inşallah.
Öyle ömrünüzü harcayıp, illa bir şeyler görürüm zannetmeyin. Ama görmek isteyenler görüyor buna 2 Haziranda şahit oldum ve yaşadım. Herkes yüreğini açmış, kollarını açmış bizi kucaklamak istedi. Tabiî ki bizde yüreklerimiz ile onların bu teveccühüne cevap verdik. Her oymak gelenleri buyur etti, sofralarını ve yüreklerini açtı. Ne onların başka bir isteği oldu nede bizim onlardan başka bir isteğimiz. Sadece sevgi verdik sevgi aldık bundan daha güzel bir şeyde olamaz bana göre. Ne bizler sekizbucuk saat süren o yorucu yolu onlardan bir bir lokma bir şeyler yemek için çektik nede onlar tanımadıkları insanlara günlerce uğraşarak hazırladıkları güzellikleri bize karşılık bekliyerek sunmadılar. Severek içinden gelerek sundular. Sevgiyle sundular, hangi oymaga vardıysam mutlaka ikramdan önce güler yüzleriyle karşıladılar en güzel karşılamada bu değilmi. Tanımadığın insanlarla sırf Allah rızası için güler yüzlü davranmak, onlara ikramda bulunmak için sofranı ve yüreğini açmak işta Allahın rızası bu insan sevgisi bu vatan sevgisi bu bana göre. Allahın rızasını kazanmak için vatanını ziyaret eden bizler ve Allahın rızasını kazanmak için gelenlere yüreklerini açan Nuhlular. Bundan daha güzel bir şey olamaz. Menfaatın heryerimizi sardığı şu zamanda böyle güzelliklerin olması beni çok hemde pek çok sevindirdi. Herkesinde memnun olduğu gülen yüzlerinden belliydi. Bu sevgi olmasa ne onlar bizi bağırlarına basardı nede bizler bu kadar yolu gelirdik. Bizler vatan sevdası için bu kadar yoldan geldik Nuhda oturanlarda bizim bu sevdamıza sahip çıktılar.
(devamı var)

 
BÜYÜK BULUŞMAYA HAREKET
Hekes heyacanlı bende çok heyacanlıyım aslında heyacanlı değilimdir ama sevdama gitmek beni heyacanlandırıyor herhalde. Arabada rahmetli Umman teyzenin kızlarıda var. Onlarlada tanıştım ve memnun oldum yıllardır özbenliklerini kaybetmemişler buna çok sevindim. Namı deger Fatoş muhtar çok hoş biri Gaziemirde Nuhu en iyi şekilde temsil ediyor ve muhtarlığını yapıyor. Her Nuhlu onun gibi çalışmalı ve bileğinin hakkıyla belli yerlere gelmeli diye düşünüyorum. Ablası Firdevs hanımda çok nazik biri onlarla tanıştığıma memnun oldum. Arabada giderken bir ara komutanımız Yaşar Karakösenin annesinin yanına oturdum. Başladık muhabbete. Ayşe valideme Yaşarı sordum. Neden ismini Yaşar koydun diye. Yaşar olasıya kadar 5 tane çocukları olmuş ama hiçbiri yaşamamış. Allah rahmet etsin hepsinede. Yaşar hocam doğunca komşularından biri bunun adını ya yaşar yada durmuş koyunki bu yaşasın demiş onlarda Yaşar koymuşlar. Allah uzun ömürler versin Yaşar hocama. Kırklıyken Yaşar hocam için Durmuş dedeye gitmişler adak yapmak için, dedeye giderken teflerle oynaya oynaya gitmişler oraya varınca dualar yapmışlar dedenin etrafını dönerken, koyunlar kesilmiş kazanlar vurulmuş yenmiş içilmiş ve bunları o zaman kırklı olan Yaşar hocam hatırlıyor bunu öğrenince şaşırdım kaldım. Kırk günlük bir çocuk nasıl hatırlar anlayamadım ama Yaşar hocam iddia ediyor hatırlıyorum diye. Ayşe annem ise o başkasınınkiyle karıştırıyor diyor. Bu dedeye oynaya oynaya gitme beni düşündürdü. Demek bizim aslımız ortaasyadan direk gelmiş ve bazı Şamanist gelenekleri bırakmadan uygulamışlar. Yoksa bizim köyde dedenin ne işi olur hemde 2 tane birden. Siz ne dersiniz. Saat 2.30 da sevdamız Nuha girdik. O saatte bekleyenler var. Beni ise hala oğlum somuncuoğlu bekliyor. Mıstanların ekrem abi ile oraya gittik. Hoşbeş ve yemekten sonra saate baktım 4 sabaha bir şey kalmamış ama dinç olmam için biraz uyumam lazım çünkü yarın büyük gün herkesi kucaklamak istiyorum deyip yattım.(Devamı var)

 
BUYÜK BULUŞMAYA HAREKET
Çineden Cuma sabahı saat 10.20 de çıkabildim yola. Aslında 10 arabalarına yetişip direk İzmire gidecektim ama geç kaldım bir sonraki otobüsün saat 11 de gideceğini öğrenince minübüslerle Aydına gidip oradan otobüse binmeye karar verdim. Çünkü buğün Cuma bende Cuma namazını kaçırmak istemiyorum. Saat 11.15 de Aydın garajından bilet aldım 11.30 da hareket yapacagım inşallah Cuma namazına geçikmem. Hanım neden cumadan sonra gitmiyorsun dedi. Bende anca giderim orada hasta olanlar ve gidemiyecek olanlar var onları ziyaret edeceğimi söyledim. Ve öylede yaptım Cuma namazına gaziemire yetiştim Allahın izniyle ve cumayı kılıp hasta olduğunu öğrendiğim Ali Özkaranın (İbrahim Özkaranın babası) evine gittim. Kaynanamda seviyormuş tavşan yahnisi varmış yemekte hem geçmiş olsun dedim hem karnımızı doyurduk hemde gönüllerini aldım. Geçmişten basettirdim inşallah onlarıda birgün yazmak nasip olur. Yemekten sonra çayımıda içip musade istedim çünkü hırsızların evlerine girdiği Ömer enişteme geçmiş olsun demek istedim. Ama evde bulamadım demek onlarla görüşmem nasip değilmiş deyip yola çıktım. Süleyman çakal dayıma uğrayayım dedim ama yukarıdan bir bir ses duydum baktım Necmeddin Özkara abi gel çağrılan yere gitmek lazım. Eve geçtik kucaklaştık hemen çay yanında börek ne kısmetliyim ya Rabbi şükürler olsun. Onlarında gönlünü alım Süleyman dayıma geçtim elini öptüm ihtiyar belki gitmez diye düşünüyorum ama dayım çktan hazırlanmış Nuha gitmek için çok duygulandım bu yaşta gitmek için can atıyor ama gençler bahaneler bularak gitmek istemiyorlar. Bir daha elinden öpüp musade istedim. Arif Düztaşın yanına gittim hoşbeşten sonra gitmeyeceğini çocuklarını göndereceğini söyledi. Üzüldüm ama elden bir şey gelmezki. O arada İbrahim Özkara telefon etti çabuk gel diye. Yine aşağıya yollandık onlarlada sarıldık ve saat 6 da arabaların kalkacagı muhtarlığa geldik. Muhtarlığın önü bayram yeri gibi. Anacık babacık günü. Şu yürekli insanlara bak Vatanlarını ziyaret için yola çıkmışlar. Ama trafik çok yoğun arabalarımız gelemiyor. Saat 8 de gelebildi arabalarımız. Çok gec kaldık hayırlı olsun deyip yollara çıktık. Herkes neşeli ve oynayanlar anılarını anlatanlar herkes mutlu yani. Ben içimden ayetelkürsimi okuyup dua ettim. Alkışlar yaptım.

 
BİR ŞİŞE SERUM
Okuduğum zaman çok duygulandığım gerçek bir olayı sizlerle paylaşmak istedim umarım sizinde hoşuna gider.
İhtiyar doktor beyaz uzun gömleğini ilikleyerek doğruldu, sigarasını söndürdü. Loş çadırın kat kat perdeli kapısını kaldırdı. Çukura batmış uzun kirpikli gözleriyle etrafına bakındı. Dışarıda kolları kırmızı beyaz işaretli askerlerin taşıdığı boş sedyeler süratle uzaklaşıyor, üzerlerinde kırmızı aylı beyaz bayrakların sallandığı geniş çadırların önünde öteye beriye gidip gelen doktorlar dolaşıyor, derinden top sesleri aksediyordu. Daha harp bitmemişti. İlerleyen fırkanın geride bıraktığı yaralıları toplamak için henüz yeni vesait yollanıyordu… Elinde sımsıkı tutmakta olduğu perdenin kıvrımlarını bıraktı, köşeye çekildi… Kaşlarını çattı, yüzünde müziç bir sıkıntının derin çizgileri gözüküyordu. Yanı başındaki portatif bir iskemleye oturdu, kır düşmüş uzun saçlarını uzun parmaklı ve damarlı elleriyle kavradı ve bulanmış gözlerini karşıda masanın üstünde sarı dişleri, karanlık gözleriyle sırıtan bir ölü kafasına dikti, düşünmeye başladı: Daha yaralılar gelmemişti. Bugünkü intizar çok sürmüştü. İçinde müthiş bir şüphe kendini yiyip bitiriyordu. Ya bugün oğlu da yaralanmışsa… Ya… Ya… O hiç gelmezse… Bütün ümidi, bütün tesellisi oğlu, bir tek oğlu ölmüşse…

Oğlu için yaşayan bu biçare ya ne yapardı?.. O da ölürdü, o da…

Gözleri büsbütün büyüdü, saçları dikildi, yüzü sarardı. Şimdi oğlunu kanlı göğsü, kapalı gözleri, mor dudaklarıyla görür gibi oluyordu. Doğruldu, ellerini ileriye doğru, o hayali, o kanlı hayali itmek ister gibi uzattı… Sonra titreyen kolları yana düştü.

- Of!.. Bugün içimde öldürücü bir şüphe var, diye mırıldandı… Kalktı, hızlı adımlarla çadırın içinde dolaşmaya başladı… Ona oğlunun yaralandığını veya öldüğünü kim söylemişti?.. Hiç kimse… Fakat bir ses, ta içinden gelen bir ses ona, başına muhakkak bir felaket geleceğini haykırıyordu… O, bu sesi, bu melum sesi boğmak ister gibi göğsünü tutuyor, sıkıyor, fakat muvaffak olamıyor ve yine kendi boğuluyordu. Bir aralık dışarıda gürültüler çoğaldı…

Yaralılar getiriliyordu… Kapıya doğru ilerlemek istedi, fakat müteredditti… Ya onu da şimdi bir sedyenin üstünde sarı yüzüyle görecek olursa?.. Fakat vazife onu davet ediyordu, çıkmalıydı.. Çıktı… Birçok sedyeler gidip geliyor, beyaz uzun gömlekli doktorlar öteye beriye koşuşuyorlardı… Ameliyat çadırına doğru ilerledi… İçeri girdi ve oradakilere boğuk bir sesle:

- Ne haber? dedi. Ağır yaralılarımız var mı?

Arkadaşlardan biri cevap verdi:

- Pek de yaralımız yok. Yalnız miralayın sağ bacağını bir gülle misketi fena halde hırpalamış, büyük bir yara açmış. Bu esnada hücuma kalkan fırka da ilerleyince, uzun bir müddet bakılamamış… Yarası çok pis, herhalde bir serum yapmak lazım…

- Ya?.. Allah bize acımış, çünkü bilirsiniz, bizim fırkamızın hayatı miralayımızın hayatıyla beraberdir. Hemen bir serum yapıp tatanos tehlikesini atlatmalıyız. Kendisi nerede?

- Pansumanda!

Pansuman çadırına gitmek üzere dışarı çıkıyordu ki birdenbire kapıda durdu, sarardı, bir defa sarsıldı, sonra \"Oğlum! Oğlum!\" diyerek kapıdan girmekte olan bir sedyenin üstüne atıldı. Arkadaşları onu tuttular… Mecruh çok ağır gözüküyordu. Göğsünde derin yarası vardı. Ameliyat masasının beyaz muşambası üzerine yatırdılar. Biçare sarı rengi, mor dudakları, korkunç gözleriyle bir köşede ellerini birbirine sürterek bunu seyrediyordu… Yaralı yatırıldı. Yarası açıldığı zaman ihtiyar doktor birden bire masaya koştu… Hırıltılı bir sesle:

- Berbat, pis bir yara! Diye söylendi… Kendi eliyle yarayı muayene etti. Çok derin değildi, tehlike yoktu… Geniş bir nefes aldı… Gözlerinin içi gülüyordu… Şimdi yanlız bir tehlike vardı, tatanos tehlikesi… Bu da izale edilebilirdi. Elde serum olduktan sonra… Heme arkasını döndü ve eczacıya:

- Aman, beyim, dedi, iki serum. Çabuk yetiştirin. Biri oğlum, öbürü miralay için iki şişe…

Ak sakallı, gözlüklü bir adam olan muhatabı yavaşça:

- Unutuyor musunuz, beyim, dedi. Geçen tayyare taarruzunda bombalarla yanan ecza depoları meyanında serumlar da mahvolmuştu.. Fakat yalnız bir tane kurtarıldı zannediyorum… Size bunu söylemiştik. İstanbul\'a yazdık, daha…

O artık fazla tafsilat dinlemiyordu. Yalnız serumun bir tane olduğunu hatırlıyordu… Artık bütün ümidi mahvolmuştu, oğlu ölüme mahkum demekti… Seruma muhtaç iki yaralı var. Buna mukabil bir tek şişe… Birisi mülazım, diğeri miralay… Biri alay kumandanı, diğeri küçük zabit! Biri sade kendi oğlu, diğeri bütün bir alayın babası… Vazife hissi ve baba şefkati çarpıştı… Hem de zaten, miralay dururken, \"Serumu oğluma yapın,\" dese sözünün hükmü olacak mıydı?

Arkadaşları donmuş gibi bu mücadelenin kanlı izlerini onun gözlerinden takip ettiler… O, yerden doğruldu, gözlerini masada yatan oğluna çevirdi, durdu, dakikalarca durdu… Sonra birden titrek, meyus, fakat azimkar bir sesle:

- Serumu miralaya tatbik ediniz, emrini verdi ve oğlunun üstüne yığıldı…

On gün hiç oğlundan ayrılmadı… Onun tatanosun yakıcı pençesinde ne büyük ıstıraplarla kıvrandığını boş gözlerle seyretti ve o son bir gerinişle katıldığı zaman ilerledi. Bir kere sarstı, bir daha, bir daha! Sonra gözleri büyüdü, saçları dikildi, ağızı çarpıldı, acı bir kahkaha salıvererek oğlunu, oğlunun donmuş, katılaşmış cesedini kucağına alarak çıktı. Ne yapacağını bilemez serseri bir revişle, uzaklarda yeşil zirveleri dalgalanan duradur dağlara doğru uzaklaştı.

O geceden sonra ne doktoru, ne de oğlunu bir daha göremediler

 
Duygularıma ve vatanıma sahip çıkacagım
Doğan her güneş batar, açan her çiçek solar, tohum ekilir, olgunlaşınca hasat edilir. Her varlık ancak belli bir müddet ayakta kalır, olgunlaşan, süresini dolduran ayrılır. Ben de bir yaratık olduğuma göre benimde belli bir sürem var, bu sınırlı süreyi en verimli şekilde nasıl tamamlayabilirim? Bunun yollarını aramalıyım… Dünkü sevinç bugünün üzüntüsü olabilir; bugünün üzüntüsüde yarın sevince dönüşebilir. İçimde bir sarkaç sürekli olarak üzüntüden sevince, övünmekten yerinmeye, mutluluktan hüzne doğru gidip geliyor. Çiçekler gibi açmış bugünün sevinci, solup kedere dönüşebilir.
Bugün duygularıma sahip olacağım”. Kendime çok güveniyorsam başarısızlıklarımı hatırlıyacağım. Çok büyük bir servet kazanırsam aç bir mideyi düşüneceğim, gururlu olursam bir anlık zayıflığımı hatırlıyacağım, kendimi yukarlarda görürsem yıldızlara bakacağım.. Bugün duygularıma sahip olacağım… Bugün sevdam olan, doğduğum vatanımı ziyaret edeceğim, akrabalarımla beraber olacağım, dostlarımı kucaklayacağım, arkadaşlarımla kahkahalar atacağım. Gumalardan esen yelin önünde, ağaçların altında çayları yudumlarken muhabbetin doruğuna çıkacağım. Haydi yüreğinde vatan sevdası olanlar kalkın sizde yola çıkma zamanı geldi Nuh kollarını açmış bizi bekliyor, esen rüzgar bizi karşılamaya hazırlanıyor, bütün Nuh lular Nuh sevdalılarını bekliyor yollar bizi bekliyor.

 
HAZİRANIN 2 SİNDE
Haziranın 2 sinde bir iyilik yapın kendinize. Işığı seyredin ogün.
Alışılmışın dışında bir kitap edinin kendinize. Sayfalarda gezindikçe, dünyanıza bir dünya daha katın. Yıllar önce dolaştığınız yerleri bir daha dostlarınızla dolaşın, geçmiş güzel günlerden bahsedin. Ilıcada yıllar önce çocuk iken yunduysanız onu aklınıza getirin ve basın kahkahalarınızı yanınızdakilerle her yer inlesin. Yıllar önce gocagölde yüzdüyseniz arkadaşlarınızla bir daha o günlere gidin ve basın kahkahalarınızı gumalar duysun sesinizi. Belki de o güzelim ağaçların altında hiç yemek yememişsinizdir o zaman 2 Haziranda o ağaçların altında ailenizle, dostlarınızla yemekler yiyin, çaylar için ve basın kahkahanızı Ululan yaylasından dinlensin sesiniz ve vedalaşın ilkbaharla çayınızın her yudumunda içinize dolan ılık sevinci paylaşın paylaştıkça çoğalsın güzellikler, sevgilersaygılar. Ağaçlara salıncak kurun hem kendiniz hem çocuklarınız sallanın, dostlarınızı sallarken basın kahkahalarınızı akçaşeher duysun sesinizi. 2 Haziranda herkesi sevin, herkesi kucaklayın küçüğünden büyüğüne herkesi ve hayatımızda ne varsa sevdiğinizi söyleyin ki Rabbimizde bizi sevsin. Nakış nakış işlensin mutluluk ruhumuza ne dersiniz.

 
HANİ OLUR YA
Hani olur ya bardaktan boşalırcasına akmak ister gözler, hani olur ya nereye baksan yüreğin sevdiklerini görmek ister, hani olur ya insan haykırmak ister işte bende 2 Haziranda sevdiklerimle olmak istiyorum, dağlara bağırmak istiyorum. Gumalardan esen yelle nefes almak istiyorum. Dalıyorum hayallere geceler suskun ben suskun. Hani olur ya geçmişten bir anı hatırlamak istersin, bütün duygularını nefretini bir kenara bırakıp sadece mutlu anlar düşünmek istersin sevdiklerinin yanında bende 2 Haziranda gocagölün kenarında sevdiklerimle öyle olmak istiyorum. Hani olur ya mutlu olduğun anda birden kararır dünyan, gözünden yaşlar akmaya başlar nefretin sevgini aşar gibi olur ama sevginin önüne geçemez. Bende sevgiyle dolmak istiyorum gumalardan esen sevgi yeliyle Nuh sevdasıyla. Hani olur ya gökyüzündeki karabulutlara bakıp şimşekler çakacak sanırsın ama, ne şimşekler çakar nede yağmur yağar ama sevgilerin o ğün yağmasını ve herkesi. Hani o sevgi varya o bitmeyen sevdalar varya, bırakmaz ömrünce sevenin peşini, biz kaçtıkca sevda bizi kovalar taki birğün toprakla buluşuncaya kadar. İşte vatan sevdasıda bizi öyle kovalasın ve hiç bitmesin taki toprakla buluşuncaya kadar hiç ne sevgimiz nede sevdamız bitsin.

 
İSTANBULUN FETHİ
Şanlı tarihimizde İstanbul’un fethinin anlamı çok büyüktür. İstanbul’un fethi konusunda Sevgili Peygamberimiz:
“İstanbul muhakkak feth edilecektir. Onu feth eden komutan ne güzel komutan; Onu feth eden ordu ne güzel ordudur.” buyurmuşlardır.
Rasûlullah’ın bu müjdesine nail olmak isteyen Müslümanlar, İstanbul’u defalarca kuşattılar. Çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmed komutasındaki Türk Ordusu 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul’u fethetti. Böylece bu şeref aziz milletimize nasip oldu.
Fetih günü Fatih Sultan Mehmed, Topkapı’dan şehre girerek, Bizans halkının sığındığı Ayasofya’ya gitti. Orada bulunan dini liderlerden ve insanlardan bazılarının kendilerini yerlere atmış olduğunu görünce onlara: “Kalkın! Ben Sultan Murat Han Oğlu Sultan Mehmed derim ki: Bu günden itibaren canınız ve hürriyetiniz teminatım altındadır.” dedi.
Bu fetih, o tarihlerde dünyanın bazı bölgelerinde Müslümanların diri diri ateşe atılarak zulme maruz bırakıldığı bir dönemde gerçekleşti. Bu muazzam fethin ertesi Çarşamba günü İstanbul’un her yerinde Fatih Sultan Mehmed’in fermanları okundu. Şehrin içinde saklanan halkın, hiçbir şeyden çekinmeksizin ve cesaretle ortaya çıkmaları istendi. Canlarının, mallarının, ırzlarının, korunacağı, din ve mezheb hürriyetleri ile milli örf ve adetlerinin tamamen Türk kanunlarının teminatı altında bulunduğu ilan edildi. Dini liderlerini seçmelerine izin verildi.
Fatih’in bu fermanına o kadar sadakat gösterildi ki, güzel yurdumuzda diğer ırk ve din mensupları, hiçbir rahatsızlık duymadan yaşayageldiler. Bütün bunlar necip milletimizin her türlü inanca ve ırka gösterdiği hoşgörüyü aksettiren tarihi belgelerdir.
Yüce milletimiz hiçbir zaman zulme tevessül etmemiştir. Milliyeti ve inancı ne olursa olsun hiçbir insana kötü muamele yapmamıştır. Her türlü inanca hoşgörü göstermiştir.
Tarihimizdeki bütün fetihler, haksızlıkların yok edilmesi ve zulmün sona erdirilmesi için yapılmıştır. İstanbul’un fethinden sonra da, orada yaşayan Hıristiyanlar o zamana kadar görmedikleri adalet, eşitlik ve huzura kavuşmuşlardır.
Şanlı ecdadımızın canları ve kanları pahasına fethederek bizlere emanet bıraktıkları güzel İstanbul’u ve aziz Anadolu’muzu, atalarımızın mukaddes emaneti bilip, canımız gibi koruyalım. Onlara layık bir nesil olabilmek için daha çok çalışıp ülkemizi imar edelim. Her köşesini cennetten bir parça bilip, en güzel şekilde koruyalım. Her karış toprağı şehit kanıyla yoğrulmuş bu kutsal topraklarda, birlik ve dirlik içinde yaşayalım.

 
VARMISINIZ SEVGIYE
Doğan güneşi Goca gölün yanında gumalardan esen sevgi rüzgarı ile karşılamaya varmısınız, goca gölde hasretleri sona erdirmeye varmısınız, ılıcanın başında kucaklaşmaya varmısınız, Gülen yüzlerin arasında bulunmaya varmısınız, Akrabalarınızı görmeye varmısınız, Dostlarınızın arasında gülmeye varmısınız, Arkadaşlarınızla kahkahalar atarak gök sekiyi inletmeye varmısı nız, Batan güneşi gedik önünden uğurlamaya varmısınız. Eğer varım diyorsanız, yüreğiniz kıpır kıpır ediyorsa o zaman karar verin, insanların birbirinden bucak bucak kaçtığı, sevginin unutulduğu, dostların hatırlanmadığı zamanda kardeşlik adına dostluk adına, Nuh sevdası adına, sevgi-şevkat adına, yağan yağmurun toprağı kapladığı gibi, insan sevgisinin de herkesi saracağı goca gölün etrafında buluşalım. Maziden konuşalım, gelecek güzel günlerden bahsedelim, hayallerimizi anlatalım. Birbirimize sevgi tohumu verelim ki aramızdaki sevgi yumağı büyüsün büyüsün herkesi içine alsın. VARMISINIZ SEVGIYE SAYGIYA VE HOŞGÖRÜYE.

 
Bir yolculuk
Yüreklerinde insan sevgisi olanlar selam olsun sizlere. İnsanları sevmek çok güzel bir duygu. İşte sevgimizi sunmanın en iyi zamanı. ‘ haziranda büyük buluşmaya katılıp herkese sevdiğimizi söyleyebiliriz. Onları mutlu edebiliriz ve kendimizde mutlu olabiliriz.
Ben yıllardır sevdam olan Nuhdan ayrıyım. Senede bir veya iki sefer gidiyorum. Düğünlerde veya cenazelerde. Gittiğimde herkesi görmem mümkün olmuyor. Sizler için mümkün oluyormu sanmıyorum. Orada bulunanları görebiliyoruz. Düğüne gelenleri veya cenazeye gelenleri vede o anda Nuhda olanları.
Ama işte bize fırsat. Adı üstünde büyük buluşma. Dünyanın heryerinden Nuhlular gelecek. İşimiz sadece görüşmek, konuşmak, halleşmek ve gönül almak. Çok güzel olacak. Herkes herkesi görecek hayallerini paylaşacak, gelecekten bahsedecek ve sevgiler paylaşılacak. Belki de yıllardır görmediğimiz en yakın akrabamızı, en yakın arkadaşımızı ve en yakın dostumuzu bu sayede görmek nasip olacak. Ve bir daha belki hiç görüşemeyeceğiz. Bundan büyük fırsat olamaz. Bunu iyi kullanalım, iyi değerlendirelim.
Uzak illerde olan Nuhlular çağımızda fırsat bulamadım demekle iş bitmiyor. Yeterki yürekten isteyelim ve büyük buluşmaya gelmek isteyelim Allah sağlık verdikten sonra hiçbir mani yok. Ben sekiz saat yolculuğu göze alıyorum büyük buluşmaya katılabilmek için. Başka bir Nuh sevdalısı 12 saati göze alıyor. Sizlerde göze alın ve katılın hem Allahın emrini yerine getirin hemde akrabaları, dostları memnun edin ve kendiniz memnun olun

 
BİR HİKAYE
Bu kör inadı, bu kuru kuru teslimiyeti, bu bizi birbirimizden uzaklaştıran kibiri, bizi birbirimize düşüren kirli siyasi oyunları tırnaklarımızla yok etmek için çalışıyoruz. Bu uğurda çalışan herkese yürekten teşekkür ederim. Belki faydası olur diye aşağıya bir hikaye koyuyorum. Hiç beklenmedik zamanda her şey güzelleşir umuduyla.

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırdı yani.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi .
Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.

Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, çoğu zaman. Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Nitekim bunlar her daim vardır ve olacaktır.
Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile...

 
SEVDİĞİMİZİ SÖYLEYELİM
Mezarlık görevlileri mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi . O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam : \" Onu ne kadar çok sevdim .\" diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı. Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu. Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuslardı, utanç içindeydiler. Yetişkin çocukları alı al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar; \"Tamam , baba seni anlıyoruz .\" Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen mevtaya bakıyordu.

Hoca efendi defin işine devam etti . Defin sonunda, orada bulunanları, ölen kişiye karşı son vazifesi olan mezarın üstüne toprak atmaya çağırdı hoca efendi. Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attılar . Yaşlı adam hala : \"Onu ne kadar çok sevdim\" diye sesli sesli konuşuyordu. Evlatları ve yakınları konuşmasını engellemek istediler , ama o devam etti , \"Onu sevmiştim !\"

Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken, yaşlı adam gitmemekte direniyordu. Gözlerini mezara dikmiş bakıyordu. Hoca efendi yaklaştı : \"Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum, ama gitme zamanı geldi . Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız .\" dedi. Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha \"Onu ne kadar çok sevdim .\"diyerek söylendi . \"Beni anlamıyorsunuz ,\" dedi hoca efendiye \"ama ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim .\" Hoca efendi bunun üzerine hayattayken kıymetini bilmediğimiz şeylerin şu anda kıymetini bilmek bir şey değiştirmiyor dedi. Eşiniz hayattayken, sevdikleriniz yanınızdayken onlara seni seviyorum demek bu kadar zormu. Sevdiklerinizin başını okşamak bu kadar zormu, yaşadığınız yere hizmet etmek bu kadar zormu diye söylendi. Zil çalmadan yani ölüm gelmeden önce sevdiklerimizin kıymetini bilelim ona göre davranalım. Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır, sevgiyi insanlarla paylaştığımız sürece değerlidir güzeldir. İşte sevgimizi sunacagımız zaman geldi hazırlanalım ve 2 haziranda gumaların altında buluşalım ne dersiniz. Sağlıcakla kalın hoşça kalın.

 
İDEALLERİMİZ İdeali olan insanlar; kazanır veya kazanamaz, başarır veya başaramaz, ulaşır veya ulaşamaz... Fakat ideali olan insanlar; yola çıkanlardır, adım atanlardır.
Cesareti olanlardır. Biz Nuh sevdalıları olarak yola çıktık ve yolumuzda yavaşta olsa ilerlemeye ve yol katetmeye çabalıyoruz. Yola çıkarken yanımızda yer alanlar bugün yanımızda olmayabilirler ve köstek de olabilirler. Bir yıldır ne değişti diye yazılar da yazabilirler veya elini eteğini çekebilirler. Ama bu çıkılan kutsal yolda inananlar olarak bizler yolumuza devam edeceğiz. Bizim hedefimiz belli, gideceğimiz yer ve yol belli. Bu uğurda mesafe almadık diyenlere de ben katılmıyorum. Hiçbir şey yapılmadı diyenlere pikniklere bakın diyorum. İşimiz piknik'mi diyenlere burs işine bakın diyorum ona da inanmayanlara daha önce kol kola giremezler denilenlerin nasıl kol kola ve omuz omuza yürüdüklerine bakmalarını öneririm. Çıkılan bu yolda belki bizler amacımıza ulaşamayız ama bir gün mutlaka ulaşacaklar bulunacaktır. İdeali olanlar her zaman böyle düşünürler. Çıktığımız bu kutlu yolun herkesin ufkunu açmasını, herkesin elini taşın altına sokmasını ve herkesin elinden ne gelirse yapmasına yardımcı olmasını yüce Rabbimden dilerim.

 
GUMALARIN ALTINTA BULUŞMA
Yüreğinde Nuh sevdası taşıyanlar merhaba. Yüreğinde sevgi tohumu taşıyanlar merhaba. Buluşmaya az kaldı, herkes hazır mı? Gönlünde acaba olanlar bırakın kararsızlığı, karar verin buluşmaya ki o güzel duyğulardan mahrum kalmayın. Seneye giderim diyenler yanlış yapıyorsunuz. Seneye bazılarımız olmayabilir. Bakın geçen yıl aramızda olanlardan bazıları bu yıl yoklar. Gumalardan esen yelin altında, ılıcanın başında sizleri görmek, kucaklamak istiyorum. Sizlerle hasret gidermek istiyorum. Tanıdıklarımla halleşmek, tanımadıklarımla tanışmak istiyorum. Ilıca’nın taşlarına İzmir’den Yaşar'la, Sadettin’le, İbrahim’le, Hamdi’yle, Mustafa’yla, Selcuk’tan Halit’le, abimle, Seyat’la, Söke’den Zeki’yle, Mugla’dan Arif’le, Manisa’dan Salim’le, Edirne’den Cemal’le, Sandıklı’dan Devrim’le, Afyon’dan Orhan’la, Halil yiğenimle, Bursa’daki Özgül kardeşimle, İzmit’teki kardeşim Ramazan’la, İstanbul’daki Palalarla, Sedat kardeşimle, Avusturya’daki Ramazan Yıldız’la, Fransa’daki Ramazan Narin’le, Gaziantepte görev yapan Çoşkun kardeşimle, Isparta da görevli Okumuşla ve Ispartanın Sütcüler kazasında görevli Hülya kızımızla ve aklıma şu an gelmeyen herkesle tek tek buluşmak, konuşmak, halleşmek, kaynaşmak için el ele gönül gönüle olmak istiyorum. Haydi ne duruyoruz o halde hazırlanalım. Çiğdem kokulu Nuh’ta, Gumalar dağından esen yelin altında, cıvıl cıvıl öten kuşların arasında, yıllar önce hep beraber diktiğimiz ağaçların altında, Ilıca’nın yanında buluşalım hasretlere son verip sevgi tohumu alalım, sevgi tohumu verelim. SEVDIKLERINE SÖZÜ OLANLAR haydi buluşmaya..21.5.07
 
YÜREKLER BULUŞTU
Bir ara piknik alanının bir ucuna gittim. Her tarafa şöyle bir göz gezdireyim dedim. Diğer tarafta adamın biri bisikleti omzuna almış öyle ayakta dikiliyor. Yanlarında oturanlar ve ayakta olanlar var. Bu nedir diye düşündüm. Birisi bisikletmi satıyor yoksa pikniğe bisikletinen geldi lastiği patlattı sırtına alıp tamire götürüyor sandım. Ama orada dikelmeye devam ediyor sırtında bisikletle. Meraklandım doğrusu o tarafa yürümeye başladım gözümüde ayırmıyorum bisikleti taşıyandan.
Biraz yaklaşınca yanındakinin Suat Eşme olduğunu anladım.Bisikleti sırtında taşıyanda Nurettin Yörük kardeşim. Allah Allah bu nedir derken, Nurettin hocam bilet pazarlaması yapıyor. Bakın bu bisiklet size çıkabilir, torunlarınızı, çocuklarınızı sevindirin hemde yardım etmiş olursunuz deyip biletleri oymağa satıyor. Anladımki bunu başka hiçbir yerde ne Nurettin hocama nede Suat kardeşime yaptıramazsınız. Suat kardeşim bisikleti sırtına alıp gezdirmez, bilette satamaz. Aynı şekilde Nurettin hocamda sırtında bisikletle başka bir yerde dolaşmaz dolaşamazda zaten. Bakın Nuh sevdası neler yaptırıyor bizlere. Ama zorla değil gönlümüzden gelerek yapıyoruz bunları. Bu mutluluğu her daim aklımdan çıkaramam yıllar geçsede. Bu tabloyu görmeyenler çok üzülecekler.
Süleymen Çakal dayım ve hanımıda oradaydı onları görünce onlarla guru duydum ama biryandanda üzüldüm. Bu yaşta bunlar burada ama gençlerimiz burada yoklar.
Bu buluşma bizi birbirimize biraz daha yaklaştırdı. İnşallah bundan sonra daha çok yaklaşacağız. Yeni kişilerle tanıştım, eski tanıdıklarımlada hasret giderdim. Çok güzel bir buluşma yaşadım. Herkese yürekten teşekkür ediyorum. Ama bu çalışmaları belirli kişilerin üzerinde bırakmak çok yanlış. Çalışmalarda daha çok katılım şart. Gelecekte bizler olmayabiliriz onun için gençlerin daha çok öne çıkması gerekir. Bu güzellikleri onların devam ettirmeleri gerekir. Çekiliş boyunca başta Nurettin ve Bayram kardeşlerim, Alper, Hamdi ve ben çok yorulduk ama herkese az veya çok bir hediye verdiğimizde onların yüzündeki mutluluk bizim yorgunluğumuzu aldı götürdü. Ben çok mutlu oldum. Sağlıcakla kalın hoşça kalın.

20.05.2007
Milletimizin tüm onur ve asaletiyle Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün rehberliğinde tarih sahnesinde bir defa daha şaha kalkışının başlangıcı 19 Mayıs 1919 tarihidir.

Bütün umutların tükenmeye başladığı bir dönemde Mustafa Kemal Atatürk'ün, 'Türk Milleti için bağımlı yaşamaktansa ölmek daha iyidir' diyerek Samsun'a çıkması, bağımsızlık ve özgürlük mücadelemizin de başlangıcı olmuştur.

Bu tarih ile birlikte Türk Milleti, kendi makus talihini tersine döndürmeye başlayarak, esaret altında var olunamayacağını ve kutsal vatan topraklarımızın ilelebet işgal edilemeyeceğini tüm dünyaya haykırmıştır.

Kurtuluş Savaşı bu destanın adı, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu destanı yaşatan milletin kalbidir.
19 Mayıs 1919'da Samsun'dan yakılan özgürlük ateşi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla birlikte kısa sürede dalga dalga tüm yurda yayılmıştır. Bugünkü mevcudiyetimizi ve özgürlüğümüzü o günlere borçluyuz.

Temelleri yine o günlerde Mustafa Kemal Atatürk tarafından atılan "milli egemenlik" ilkesi ile birliğimiz ve bütünlüğümüz sağlanarak, çarenin ancak millette olduğu tescillenmiştir.

Bugün de vazgeçilmez güç kaynağımız millet iradesidir. Bunun yaşatılması için hepimize ve özellikle de Atatürk'ün 19 Mayıs'ı armağan ettiği gençlere büyük görevler düşmektedir.

 
GENÇLİK ATEŞİ
Büyük önder Mustafa Kemak Atatürk gençliğe büyük önem vermiş ve bunun nişanesi olarak gençlere 19 Mayısı bayram olarak hediye etmiştir. Geleceğin gençlerde olduğunu Atatürk görmüş ama ondan sonrakiler bunu uygulamaktan aciz olmuşlardır. Gençlik, tüm hareket ve heyecanıyla, geçen dünümüzün adı. Yaşadığımız geleceğe döndüğümüzde, istikbalimizi teslim edeceğimiz yarınlarımızdır.
Bir ülkenin yarınlarından emin olması, yetiştirdiği gençliğin sağlıklı, duyarlı ve tutarlı olmasıyla mümkündür. Gençlerine iyi imkanlar hazırlayamayan, onların ihtiyaçlarını göremeyen, seslerini duyamayan milletler, aslında geleceklerini tehlikeye atan milletlerdir.
Gençlik, milletler için bulunmaz bir nimet, önemli bir güç, yararlanılması gerekli olan muazzam bir kuvvettir. Bir millet gençlerinden iyi yolda yararlanabilirse, hem o millet için ve hem de insanlık için sonsuz yararları vardır. Böyle bir sonuç, gençliğin iyiye, güzele yönlendirilmesiyle elde edilebilir. Gençlik ihmale uğrar, yoldan çıkarsa hem o toplum ve hem de gençliğin kendisi ülke için bir endişe ve üzüntü kaynağı haline gelir. Gençliğin yaratılışından kaynaklanan sürekli hareketliliği, ülke yararına yönlendirilemediği zaman, gençlik çeşitli mihrakların ve kötü emelli kişilerin tesir alanı içerisine düşebilir. Bir toplumu yok etmek, yıpratmak ve zora sokmak isteyen şer güçler, öncelikle o toplumun değerlerini ve gençliğini hedef alırlar. Bilirler ki; Değerlerini yitirmiş, gençliği ifsat olmuş milletler, şer güçlere karşı dayanma gücünü devam ettiremezler. İç barış ve huzurlarını kaybederler. Bunun için de terör ve uyuşturucu belasını silah olarak kullanırlar.
Terör ve uyuşturucu, iki tarafı keskin bir bıçak gibidir. Terör örgütleri, bir yandan aldatılmış ve kandırılmış gençleri insanlık dışı eylemlere sürüklerken; diğer taraftan da kandıramadıkları gençleri uyuşturucu ile zehirleme ve tesirsiz hale getirme programını uygulamaktadırlar. Böylece taze ve zinde güç gençlik, günden güne eriyip gitmektedir. Gençliğimiz bu tür tuzaklara karşı uyanık olmalıdır.
Şunu hemen ifade etmeliyiz ki, Allah'a şükürler olsun ülkemizde gençliğimizin büyük bir çoğunluğu kendi değerlerine sahip, sorumluluklarının bilincinde, vatan ve millet sevgisiyle yoğrulmuştur. Bu yapının ilelebet devam etmesi bu değerlerimizin gençlerimize bütün yönleriyle aktarılmasıyla mümkündür. Devletimizin bu alanda alacağı tedbirlere milletçe destek vermemizin yanında gençliğimize sahip çıkarak onları sağlam bir inanç ve köklü bir millet sevgisinde birleştirmeliyiz.
Sevgili gençlerimiz! Şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmamalısınız ki, sizler bizim ümidimiz ve geleceğimizsiniz. Cennet vatanımız üzerinde oynanmak istenen oyunları bozacak ve boşa çıkaracak güçtesiniz. Ömrünüzün baharı sayılabilecek bu çağ, sevgi ve nefreti en yoğun yaşadığınız çağdır. Nefret kötülerin, sevgi ise Allah’ın iyi kullarının yoludur.
Önce, en yakınımızdan başlayarak birbirimizi; sonra, uğruna binlerce gencimizi feda ettiğimiz cennet vatanımızı, bayrağımızı sevmeliyiz. Bizi biz yapan değerlerimizi sevmeliyiz.
Sevmeliyiz; çünkü, nefret ve kin tohumlarının yeşermemesi için en etkili ilaç, yine sevgidir.
Her zaman gençleri yanında bulmuş olan sevgili Peygamberimiz;  İnsanlar içinde Allah'ın en çok sevdiği kimse, kötülükleri terkedip iyiliklere yönelmiş olan gençtir. Buyurmuşlardır.
Ne mutlu bu müjdeye mazhar olabilenlere! Ne mutlu vatanını ve milletini sevenlere.

 
YÜREKLER BULUŞTU-5

Zorda olsa yüreklerin buluşmasına gelen akrabam Nurettin hocam ise degme sunuculara taş çıkarttı. Yaptığı esprilerle orada bulunan herkesi çoşturdu. Yaptığı konuşma ile yardımlaşmayı öyle güzel anlattıki orada bulunanlar duygulandı ve bu duygudan dolayı Halil kardeşim 500 ytl yardım yapacağını önerdi. Akrabam Sadettin Çakalın yardım için açık arttırmaya koyduğu kuzuyu ise Mehmet Düztaş kardeşim yardım için çok yüksek bir fiyata aldı. Yine pikniğe yardımcı olan arkadaşlar Nurettin hocamın çalışmasıyla gelecek için güzel hediyeler vermek için güvence verdiler. Yüreğine sağlık Nurettin hocam. Zorlada olsa geldin ve çok büyük işler başardın. Daha nice böyle güzellikleri yaşamak dileğiyle.
Daha önceden İstanbuldan geleceğini söyleyen Sedat kardeşimi boşuna aradı gözlerim. Maalesef yoktu. Herhalde önemli bir işi çıkmıştı. Selçuktan ise sadece İbrahim Arıkı gördüm. Diğerleri yoktu. Sökeden ise maalesef kimseyi göremedim. Buna anlamda veremedim. Herkesin işimi vardı acaba. Eniştem imamların Hasanı gördüm orada ve mutlu oldum. Ama Milatsa yaşayan Ali Elçi yine yoktu neden acaba? İnşallah büyük buluşmada ismi aklıma gelenler ve gelmeyenler gelirlerde tanışmak ve görüşmek nasip olur.(devamı var)

 
YÜREKLER BULUŞTU-4

Yüreklerde Nuh sevdası devam ettikçe daha çok yürekler buluşacak Sedat kardeşim. Sarnıça gelemediysen Nuhdaki büyük buluşmaya bekliyoruz. Büyük buluşmaya gelmek içinde bahane bulmaz ve arkadaşlarınla gelir bizleri sevindirirsin. Ne dersin olurmu?
Selim Temmuzda yeşillikler kalmıyor. O zaman tad vermez buluşma. Ama yüreğin buluşmada olursa gelecek yıllarda ayarlarsın ve gelirsin. Hepimiz iş sahibi veya işte çalışıyoruz ama buluşmak için fedakarlık yapıyoruz. Gelmek isteyenler fedakarlık yaparsa gelirler bana göre. Büyük buluşmaya hepinizi bekliyoruz. Sağlıcakla kalın hoşça kalın.


Hasta hasta gelen Hasan Eşme de oradaydı. İsmail Arı da oradaydı, Hüseyin Kıvrak da sessiz sessiz orada dolaştı ve bende buradayım dedi. Hüseyin Kıvrak pek konuşmayı sevmiyormu bilmiyorum biz oymakları dolaşırken yanımızda yer almadı nedenini anlayamadım. Ama Hasan Eşme ağabeyimi ve hüseyin sağdıçı yanımdan ayırmadım. İşte yüreklerimiz böyle beraber attıkca yapılamıyacak işimiz olmaz. Sinanpaşa yaşayan Osman Almacık kardeşimle tanıştım ve çok memnun oldum. Keşke daha çok kişiler gelseydi bu yılda. Geçen yıl gelenlerden çoğu bu yıl yoktu. Öğretmenlerimiz yoldan korktular galiba. Hasan Çakmakı aradı gözlerim ama yoktu. Akrabam Bayram Almacıkı aradı gözlerim ama maalesef onuda göremedim. Yalçın öğretmenide göremedim, akrabam Münir hocamıda aradı gözlerim üzüldüm hemde çok. Onların mutlaka yüreklerin buluşmasında olmaları gerekirdi.
Annemi ve teyzemi yan yana oturttum ve oradaki akranlarını ve arkadaşlarının kollarına girerek annemin yanına getirdim, onları buluşturdum yeniden eskilere dönmelerine katkı sağladım. Komşumuz tota annemi görünce dünyalar benim oldu. Koluna girdim doğru annemin yanı götürdüm. Palalakızı Ayşe teyzemin koluna girerek annemin yanına götürdüm çok mutlu oldum. Ayşe teyzemde oymagıyla oradaydı oğulları İbrahim ve Necmettin ile torunları bana mutluluk verdi. Eşe teyzemde bütün çocuklarıyla beraber oradaydı. Oğlu Osman üzerine çay dökmüş onu kucaklayamadım inşallah bir dahaki sefer kucaklarım. Ne zamandır tanışmak istediğim Mehmet kızılkayayıda orada gördüm mutlu oldum. Daha niceleri vardı orada isimlerini yazmak isterdim hatıralarını yazmak isterdim aama çekilişte banada iş düşünce fırsatım olmadı. İnşallah büyük buluşmaya gitmek nasip olursa otobüsle gitmeyi düşünüyorum ve gidenlerden bir şeyler öğrenip yazmayı hayal ediyorum. İşte buluşma bu mutluluk bu her şeye değer. Gelmeyenler düşünsün neler kaçırdıklarına. Sevinçleri yüzlerinden belli oluyordu. Bende onları mutlu gördüğüm için mutlu oldum. Bundan ötesi varmı. Anneler gününde bundan daha güzel bir hediye olamaz bana göre.(devamı var

 
YÜREKLER BULUŞTU-3
Nuhdan gelenler ayrı bir güzellik kattılar nede olsa sevdamızdan geldiler. Afyondan, sinanpaşadan gelenler güzellikler kattılar. Yüreklerinize sağlık. Bu kadar yolu bu kadar zahmeti çektiniz bunu kendi zevkiniz için veya egonuzu tatmin için yapmadınız. Nuhda bir şeyler olsun diye yaptınız. Zevk için bu kadar yol bu sıcakta çekilmez bunu hepimiz biliyoruz. Burada bulunmanızdan aranızda bulunmaktan mutluluk duydum sizlerde mutlu oldunuz bundan eminim.
Başkanımız Rüştü Menekşe, eski başkanlarımızdan Emin Keskin ve Mevlüt Varol da yüreklerin buluşmasında yerlerini aldılar. Bu köy için ne yaptı diyenlere duyrulur. Hiç olmazsa rahatlarını terk edip Nuhdaki birleşme için yollara düştüler, pikniğe gelenleri tek tek ziyaret ettiler yanlarında bizler olduğu halde. Ya o bunlar bir şey yapmadı diyenler sizler neredeydiniz? Rahatınızı bozup gelemedinizmi? Yoksa egonuzu tatmin etmeyemi gittiniz?
Önde yeni ve eski başkanlar, yanlarında ben, Hasan Eşme, Hüseyin Sağdıç, Nurettin Yörük, Başkomutan Yaşar Karaköse, Alper, Arif Düztaş ve diğerleri bütün oymakları tek tek dolaşıp herkesle kuçaklaştık tanıştık, kaynaştık. Bu pikniklerin amacıda bu değilmi. Bunuda hep beraber yapmaya çalıştık. Yüreklerimizi buluşturduk. Ben çok mutlu oldum orada bulunan herkesde mutluydu bunu yüzlerinden anlamak zor değildi zaten.(devamı var)

 
YÜREKLER BULUŞTU-2
Başkomutan gibi her yere yetişmeye çalışan Yaşar karaköse nin ise hakkı ödenmez. Oğlu sezer yeni ameliyat olduğu halde pikniği çok güzel organize etti. Her gelenle ayrı ayrı ilğilendi, her işe özel itimam gösterdi, aklı oğlunda ama kendisi yüreklerin buluşmasındaydı. Yüreğine sağlık arkadaşım. İşte vatan sevdası bu, Nuh sevdası bu. 800 kişiyi memnun etmek için elinden ve yüreğinden ne geldiyse fazlasıyla yaptın.
Hamdi Arık arkadaşım sanada yürekten teşekkürler. Benden önce piknik alanıla gelip işlerin başında son rotuşları yapıyordun. Ençok koşturan ve yorulanlardan biride sendin. Solda ki birleşmeyi değil ( aslında önemli ama tercih Nuh bana göre) Nuh daki birleşmenin daha önemli olduğuna karar verip çalışman takdire şayandı. İşte sevda budur. Buarada oğlun Ali de oradaydı onunla tanıştık öyle bir gencin orada olması ayrı bir güzellikti. Teşekkürler Ali Arık.( bu arada beni genç bulmasına teşekkür ederim beni daha yaşlı umuyormuş yazılarımı ihtiyar biri yazıyor sanıyormuş)
Alper arkadaşımda çok yorulanlardandı. Yüreğine sağlık kardeşim sevda bunu gerektiridi. Oradaki gençlerin daha çok çalışması lazım ama onlar henüz oyunda oynaşta herhalde. Gençleri çalışırken değil ama oynarken gördüm oda ayrı bir güzellikti. Ayrı bir duygu kattılar. Onlara yazmalarını söyledim. İnşallah yazarlar. Yazmalarının tam vakti.
Orada bulunan herkes elinden gelen ne varsa yapmak için çalıştı. Onların oraya gelmeleri bile yeterliydi. Oraya gelmek bile yürek işiydi. Orada bulunmakla bizde varız dediler. Yaşlılarımız, orta yaşlılarımız, gençlerimiz ve çocuklarımız fedakarlık yaparak buraya geldiler. Hepinize teşekkürler.

 
YÜREKLER BULUŞTU-1
Yüreklerin buluşması için sabah namazından sonra Çineden yola çıktım saat 05 de. Selçuktan anemide alarak saat 7-15 de sarnıç piknik alanına girdim. 3-4 aile anca gelmiş onlarla kuçaklaştım ve hazır çayı olan teyze kızı iremenin o nefis mantı ve börekleri ile sabah kahvaltımı yaptım. Çok nefislerdi. Gözüm ise gelenlerde onları karşılayıp hoş geldiniz diyeceğim. Her gelenle kucaklaştım. Hallerini sordum. Büyüklerin ellerinden öptüm küçüklerin ise saçlarına el attım.Çok sevindim ve Nuhlu olmakla gururlandım.
Gözümü yoldan hiç ayırmıyorum aylar önce Fransadan yüreklerin buluşmasına geleceğini söyleyen Ramazan Narini karşılayıp tebrik etmek istiyorum. Ama maalesef onu göremedim. O Nuhun birleşmesi için değil solun birleşmesi için yapılan mitinge katılmayı tercih etmiş. Nuhda birleşme olmadan solda birleşme nasıl olacaksa. Yazıkki ne yazık.
Ama Muşta oğlunun yanında olan Hüseyin Sağdıç uçakla izmire gelmiş Nuhda birleşmenin daha önemli olduğuna inanmış yüreğine sağlık Hüseyin hocam. Nuhun senin gibi sevdalılara çok ihtiyacı var.
Yine akılları mitingte olup ama Nuhun birlikteliğini birinci planda tutanlarada yürekten teşekkür ederim. Bana akıllarının mitingde olduğunu ama bu işin solu birleştirmekten daha önemli olduğuna inandıkları için burada olduklarını söylediler. Yüreklerinize sağlık işte fedakarlık bu, Nuhu sevmek bu. (devamı var)
 
ANNELERİMİZ
Annelerimiz bizim dünyaya gelmemize vesile olan bizler için huzur ve hayat kaynağıdır. Bizler güçsüz ve aciz iken dokuz ay bizi karnında taşıyan, ağrılar çeken analarımız. Dünyaya geldikten sonra annemizin sevgi, şevkat ve merhamet dolu kucağında geliştik, serpildik, büyüdük ve hayata başladık. Annemizin kol kanat germesi sayesinde ve kendisi yemeyip bize yedirmesi, giymeyip bizi giydirmesi, ağlayıp bizi ağlatmaması sayesinde bu günlere geldik.
Annelerimiz bize yemek yemeyi öğreten, bize konuşmayı öğreten, bize sevgiyi öğreten, bize sayğıyı öğreten, bize Allah sevgisini, Peygamber sevgisini, vatan sevgisini öğreten. Bize dua etmeyi, merhametli olmayı öğreten annelerimiz. Cennete gitmenin yolu onlardan geçiyor.
Hırçınlığımızın tesellisi, şevkatine sığındığımız, hatalarımızı gönüllü paylaşan annelerimiz. Biz onların hakkını nasıl öderiz. Hüznümüzü sevince boğan, derdimize çare olan annelerimizin yüzüdür ve onların tesellisidir.
Bize karşı çok sabırlıdır annelerimiz, çok sıcaktırlar, şevkatlidirler, koruyucularımızdır ve bizi hep bağışlayandır annelerimiz.
Annelerimiz öyle iki satıra ve bir güne sığdırmamız mümkün olamaz. Ama buğünde sesimizi duysunlar ve unutmadığımızı bilsin annelerimiz.
Hallerini, hatırlarını soralım, sevelim ve sayğı gösterelimki bizde sevilelim sayğı görelim. Sizin kucağınıza, sizin duanıza ve sizin sevginize muhtacız bizler.
Allahım sizlere sağlık ve mutluluk versin der o mubarek ellerinizden öperim. Allaha emanet olun.
Bir \'irtica\' tanımı
\'Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı her türlü hareket irticadır\' cümlesini nasıl anlamlandıracağız? Örneğin, benim bildiğim sosyalizmin \'Atatürk ilke ve inkılapları\' ile bir ilişkisi yoktur.

--------------------------------------------------------------------------------

--------------------------------------------------------------------------------

Yaşadığımız şu civcivli günlerde ağzını açan herkesin varolan gerilime katkı sağlayacak sözler söylemesini de normal karşılamamız gerekiyor herhalde. Ortam, gerilime dayanınca, her şeyin de gerilimi artırması kaçınılmaz. Bu \'gerilim ortamı\' üstünde birkaç gün durmak ve bunu değişik cephelerinden bakarak tartışmak istiyorum; ama bugün, yukarıdaki sözün somut bir örneği üstünde durayım: Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu\'nun 10 Mayıs\'ta yaptığı ve bu sabah gazetelerde yer alan konuşması bu.

Danıştay hep bildiğimiz gibi, iğrenç bir saldırıya uğradı ve bir mensubunu kaybetti. Danıştay Başkanı\'nın yaptığı her konuşmada bu olayı ve olayın içerdiği dehşeti dile getirmesi bence doğrudur ve gereklidir. Ama bu konuşma, çeşitli bakımlardan, böyle bir çerçevenin ötesine geçiyor.

Bir kere, konuşmada geçen birçok sözün, daha önce Başbakan Erdoğan\'ın söylediği sözlere cevap olmak üzere söylendiği anlaşılıyor. Bir Başbakan\'la önemli bir yargı kurulu başkanı arasında, hele böyle bir gerilim ortamında, neredeyse \'kişisel\' denebilecek bir çekişmeyi doğru bulmuyorum. Epey bir süredir, Yargı, yargıdan çok bir \'siyasi taraf\' gibi davranmaya başladı. Bu, bir toplumda geleceği doğru kurmanın en iyi yolu değil. Yargı, bir ideolojiyi değil, adaleti ve demokrasinin nesnel ilkelerini korumak üzere vardır.

Ama Çörtoğlu\'nun konuşması böyle bir izlenim vermiyor. Örneğin, \'Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı her türlü hareket irticadır\' cümlesini nasıl anlamlandıracağız? Örneğin, benim bildiğim sosyalizmin \'Atatürk ilke ve inkılapları\' ile bir ilişkisi yoktur.

O halde, 1) Sosyalizm \'irtica\' mıdır?

2) İlişkisi olmadığı için Türkiye\'de bir yurttaşın sosyalist olma hakkı yok mudur?

Yalnız sosyalizm değil, örneğin \'liberal demokrasi\' anlayışı ve felsefesi içinde Atatürk\'ün kurduğu rejimi (özellikle de bugünün Atatürkçü anlayışlarını, yorumlarını) eleştirebilirsiniz. Peki, \'liberal demokrat\' da olmak yasak mı Türkiye\'de?

Ya da, \'liberal demokrasi\' dediğimiz şey, bir \'irtica\' çeşidi mi?

Liberalizmin ve sosyalizmin \'bizim milli ideolojimiz\'e aykırı diye kovuşturma nesnesi haline getirildiği rejimlere ne ad verilir? Danıştay Başkanı öyle bir rejimin Danıştay\'ının mı başkanlığını yapıyor?

Bir Danıştay mensubunun da hayatını kaybettiği cinayetler dizisinde ortaya çıkan faillerin \'dinci\' saplantıları olduğu belli. Ama aynı şekilde milliyetçi-Türkçü saplantıları da var. Düğmelerine kimin bastığı sorusuna girmeyelim. Ama bu eylemler yoğun bir milliyetçi kampanyanın hüküm sürdüğü bir atmosferde gerçekleşiyor. Bunların asıl hedefi besbelli AKP hükümetiyken, hükümetin \'irtica\'yı \'kayırdığı\'nı ima eden sözler söylemek, en basitinden, yanlış teşhis\'tir. Kurulan kapanın söylenmesini istediği sözü söylemektir.

\'Koruma istemedi\' gerekçelerini eleştirirken veya Türkiye\'de kadınların toplumsal-siyasi hayatta daha yoğun katılımla yer almasını isterken, elbette Çörtoğlu\'nun yanındayız.

RADİKAL
Yeşil elbise
Bir kıssa anlatılır belki gerçek belki hikaye ama çok da bana doğru gelen bir gerçek. Hepimizin bu anı yaşayacağı malum olduğuna göre o ana gelmeden hem kendimiz hemde insanlar için bir şeyler yapmamız gerekir. İnsanlar için yapacağımız en güzel iş yardıma muhtaç olanlara yardım etmek. Bunun içinde burs konusunda daha duyarlı olmalıyız ve hepimiz yardım etmeliyiz ki bu yardımlar o an geldiğinde bize faydalı olsun. Aşağıya o kıssayı yazıyorum inşallah faydalı olur.

Yolda karşılastığımızda ezan okunuyordu.
-\"Gel seni camiye götureyim\" dedim. \"Bugün cuma biliyorsun.\"
-\"Sende benim camiye gitmedigimi biliyorsun.\"dedi.
-\"Biliyorum ama sebebini gerçekten merak ediyorum.\"
-\"Ne bileyim, olmuyor işte. Hem pantolonumun ütüsü bozulup,dizleri cıkar diye endişe ediyorum.\"dedi.
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-\"Herhalde şaka yapıyorsun. Bunun icin cami terk edilir mi?
-\"Ciddi söylüyorum. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.\"dedi.
Gerçekten de öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri; mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-\"Peki\" dedim. \"Hayatında hiç camiye gitmedin mi?\"
-\"Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim. Hem o yaşlarda dizlerimin aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.\"
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmisti. Daha sonra tokalaşıp ayrıldık. Onunla konuşmamızdan iki ay sonra; kendisinin camide olduğunu söylediler.Hemen gittim. Bahcedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve yine yeşiller vardı üzerinde . Yavasca yanına yaklaştım ve Kısık bir sesle:
\"Hani camiye gelmiyecektin ?\" dedim
Hiç sesini çıkartmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu... (İşte o an gelmeden üzerimize düşenleri yapmaya çalışalım, arkamızda öldüğümüzdede kesilmeyecek işler bırakalım)
Babam bana hiç aferin demedi hocam!
Yaz Kuran kursunda Dini bilgiler dersinde Peygamber Efendimizden bir örnek vermiştim. Peygamber Efendimiz bir vali ataması yapıyor o anda torunları Hasan ile Hüseyin geliyorlar ve Peygamber Efendimize sarılıyorlar, Efendimizde onları kucaklıyor ve öpüyor bunu gören vali olacak kişi şaşırıyor ve Efendim ben hiç böyle yapmam diyor. O kadar çocuğum var onları bağrıma hiç basmadım diyor. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz çocuklarına sevgi göstermeyen insanlarada sevgi göztermez deyip atamayı iptal yapıyor.
İşte bunu anlattığımda öğrenci babam bana hiç sarılmadı beni hiç kucaklamadı diye ağlamaya başladı. Gözlerine baktım çocuğun, ışıl ışıl parlıyor sanki. Yüreği gözlerine yansımış adeta. O yaşlar hiç yakışmıyordu gözlerine. Yüreğinde yanan ateş gözlerinde yaşa dönüşüyordu. Ne oldu oğlum? dedim. Gözkapaklarını sıktı hıçkırmaya başladı, sustum. Kocaman adam ağlar mı? dedirtmemek için dişlerimi sıktım. Sesimin titremesine engel olamadım.
Ağla oğlum dedim. Ağla! Gözyaşları, yürek yangınına söndürmeye yarar dedim içimden ama ne demek istediğimi anlamayacaktı. Sadece sustum ve rahatlamasını bekledim.
Hıçkırıkları yavaş yavaş azalmaya başladı. Eline bir kağıt mendil verdim. Burnunu sildi. Son birkaç damlayı da silince yangının hafiflediğini anladım. Neyin var oğlum dedim.
Babam dedi yutkundu.
Bir şey mi oldu babana diye korkarak sordum. Yok hocam dedi.
Dövdü mü baban seni diye sordum.
Öyle bir şey değil hocam. Nasıl anlatsam, dedi ve sustu.
Birkaç dakika boşluğa baktıktan sonra; Hani siz bana biraz önce ne oldu oğlum dediniz ya evet dedim.
Sesi yine titredi.
Babam bana hiç oğlum demiyor. Ya da ben hatırlamıyorum hocam Hep eleştiriyor beni. Hiçbir şeyimi beğenmiyor. Babam bana bir defa bile aferin oğlum demedi.
Daha fazla konuşamadı. Sadece o mu? Ben de konuşamadım.
Her şeyin sözlük tarifi var belki. Ama sevgi kavramını nasıl anlatırız ki? Her şeyin bir alternatifi var mutlaka. Ama sevgi duygusunun yerini neyle nasıl doldurabilirsiniz ki?

Mesleğe ilk başladığım yıldı galiba. Beni yemeğe davet yaparlardı ve gitiğim evlerde baba ile çocuklar haşir neşir olurlardı, birbirleriyle şakalar yaparlar, sarılıp kucaklaşırlardı. Ben o zamanlar buna hayret etmiş ağzım açık kalmıştı. Benim babamda beni çok severdi ve beni sevdiği için vatanını terk edip beni okusun diye gurbete göç etmişti. Ama hiçbir zaman bana sarılmamış ve oğlum dememişti. Yani sevgisini belli etmemişti. Ama seviyordu. Sevgisini belli etse beni kucaklasa, bagrına bassa daha güzel olmazmıydı? Sevgisiyle bende yüreğimi ısıtsaydım daha güzel olmazmıydı. Bu benim içimde hep ukte olarak kalmıştır.
İşte bu yüzden bu öğrencimin niçin ağladığını çok iyi biliyordum. Allah bize iki el vermiş bu ellerle sevdiklerinize sarılın, sevdiklerinizi bağrınıza basın diye ama çevreden, toplumun gelenek ve göreneklerinden dolayı öyle görmüşler ve bizlere sevgilerini sunamamışlar.
Baktım yerinden kalktı öğrencim. Odadan çıkacak. Anladım ki derdini anlatarak rahatlamış. O cami kapısına varmadan ben yanına koştum. Parmaklarımı saçlarının arasında gezdirirken kendime çektim ve sarıldım. Sanki benden ilk hamleyi bekliyormuş gibi o da bana sarıldı. Bağrıma bastım. O küçük kalbinin atışını hissediyordum.
Sizin kollarınız var mı, çocuklarınız da varsa bence hemen kucaklayın onları. Sizin kollarınız varmı? Var diyorsanız akrabalarınızı, dostlarınızı ve arkadaşlarınızı kucaklamak için işte size fırsat hemde bir değil iki fırsat birden. Ne dersiniz fırsatın biri 13 mayıs Pazar günü İzmirde, İkinci fırsat ise 2 haziranda Nuhdaki Büyük buluşma. Bunların ikisinide değerlendirelim herkese sevgimizi sunalım herkesi bağrımıza basalım ki hem kendi yüreklerimizi ısıtalım hemde başkalarının yüreklerini ısıtalım.
YÜREKLERİN BULUŞMASINA 10 GÜN KALDI
Vatan için görev talep edilmez alınır. Bizlere burs için kimse görev vermedi. Zaten görev verilmesinide düşünmeyiz. Vatanınmız için faydalı olacak işleri Allah için kendimiz yaparız. Allah rızası ve vatanımız için güzel olan işlerin olması için elimizden geldiği kadar çalışmaya uğraşıyoruz. Burs konusunda bazen isimler yazılıyor ve iyiyde oluyor. Unutanlara hatırlatmak lazım böyle hayırlı ve güzel bir işi. Yoksa isim yazmaktan dolayı aklımıza başka şeyler gelmez kimseninde gelmemasi lazım. Bazılarımız bunu yanlış anlıyor galiba bunda yanlış anlayacak bir durum olduğunu sanmıyorum. Yardım yapanların isimlerinin yazılması benim nacizane fikrimdi. Çünkü herkes bir ortamı görelim millet yaparsa bende yapayım diye düşüneceği için isimlerin yazılmasını istedim. Orada yardım yapanları görenlerin bende yapayım diyeceğini biliyorum. Ben olsam bende öyle yaparım. Bir arkadaşımız isimlerin yazılması yanlış diyor ve gerekçesine bakın. Yurt dışında Vatanımız için ermeni ve vatan hainlerinin şehit ettiklerini söylüyor ne alakası varsa. Yoksa isimleri yazılanlar öldürülecekmi? Bu ne biçim anlayış. İsimler yazılırken herkes kendi tanıdığını, arkadaşını, akrabasını yazıyor bunu yazmakta ne kötülük var ki.
Yoksul öğrenclere yardım için çalışan Vatan sevdalıları kimseden zorla yardım almıyor ki neden çıkardın burs işi gönüllülük esasına dayanır diyorsun başka türlü söyleyenler mi var. Varsa yazda bizlerde bilelim. Yazımın başındada yazdım Vatan için görev talep edilmez alınır. Sizde telefon veya başka yollarla görüşme işini yapın. Nuh için bir şeyler yapmak istiyorsan. Nuh için herkesin çalışması, herkesin taşın altına elini koyması gerekir. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Yazılarınla öncülük yapıyorsun bunu takdir ediyorum. Yardım konusundada öncülük yaparsanız seviniriz. Bu korkulacak bir rakam değil herkesin verebileceği bir rakam. Yani ayda 10 YTL.
NİNENİN MEKTUBU
Emine gızım, benim Ayşe nenen. Bildinmi? Bildin dabii. Elimde büyüdün a gızım. Yoğsa şehere oğlumun yanına gittim diye beni unutuvedinmi? Böğün tam 10 gün oldu köyden ayrı düşeli. Çok özledim oraları. Doktura çıkarttı beni oğlan. Gözümdeki katarağı aldılar Allah razı olsun. Perde filan galmadı, çayıra baktımmıydı goyunların hepsini görecem.
Azcık sıkıldım buralarda. Halden annayan da olmadığına göre köye mektup yazdırayım dedim göçcük toruna. Canım pek daraldı buralarda. Goca bi köyü bi binaya doldurmuşlar. Herkesleri gümes kadar evlere tıkmışlar. Bi tek hamamı güzel benim oğlanın evinin. Hamamdaki çeşmenin kurnası görsen Eminem gocaman. Cakuzi kurnası. Bizim ılıca gibi büyük degel, bilki debelenecek gadar emme çıkmıyom içinden zaman zaman.
Haftaya köyden buraya gelecekler varmış. Başçavuşun oğlunun dediğine göre yüreklerin buluşması mı neymiş. Omarların Ademden bağ makasını gönder baga. Bizim gelinin tırnaklarını kırkacam. Bostan çapası gibi olmuşlar sorduydum kesemiyom dedi. Utancından boya sürüyo garibim. Okusun ilim bellesin deyen şehre gönderdiydik emme edepsizliği bellemiş benim oğlan.
Eve gelinin gözü önünde cıbıl kadınla getiriyo her akşam. Gadınla bir oynuyola bir gülüyola sabaha gada heç utanmadan. Şükürki heç çıkmıyolar o güçük gara kutudan.
Gelin de acık beceriksiz ya. Ne etcen gari. Ocakta tencere tıngırdatmaya üşeniyo alıyo bizi hambörger miymiş, ham börülcemiymiş ney onu yemeğe götürüyo. Ben ham yimek yimem a gelinim dedim dinlemedi. Arpaya gatsan at yemez, kepeğe gatsan it yemez. Ana gurudum çakcıkların bağındaki gorkuluk gadar galdım açlıktan.
Hele bi dur. O yimeklerin yanına gara bi su veriyola da Eminem içtiydim dedim Allah yandım anam. Yandı genizlerim köpükle çıktı ağzımdan burnumdan. Şeherin gara suyu gudurttu beni herhal dedim aklımdan. Anam bi iyi geldi baga o sonradan. Hergün alıyo torun baga o gara şişeden bakkaldan. Gerçi masraf çıkarmayam diyom oğlana emme Alacagım bi iğne çeliğin okkasından baga ne diyom sonradan. Zaten hepiciği müsrüf ayşama gadar kavuruyola sabaha gadar savuruyola.
Böyük torun evlendi başka evde yaşıyo dedile. Gayrı ocağından ayrı yaşamak istiyo dedile. Çağırın göresim geldi dediydim ayşam gelecekti bekledim uyuya galmışım. Gece ayak yoluna galktıydım ana baktım salonda biri yatıyo usulca yanaştım gafasına yorganı çekmiş, parlak küpesi upuzun saçları gözüküyo hah dedim. Torunum sürpiz yaptı yeni gelinide getirivermiş saçlarıda küpeleride pek ışıl ışıl derken, yataktan dönüverdi. Elleh gelinin gara gara sakalları pos pos bıyıkları var.
Elim ayagım boşanıverdi. Başladım bagırmaya Ecinni fış fış ben sana dokunmam kış kış. Destur Bismillah Ya Allah derkene bayılmışım. Ayılayazdım gözümü açdıydım ecinni bana babaanne diye yapışıverdi gene bayılmışım. Sonnadan agnadımki o yeni gelin değil böyük torunmuş. Sana dedenin adını verdim hidayete erecegine zıvanadan çıkmışsın deyip bastonu indirdim gafasına.
Ben iyiyim Emine gızım. Meraklanma sen. Sade diyom keşke gözlerim perdeli galaydı belki o perdeden görmüyordum bunları. Emme perdenin galdığına seviniyom o yüreklerin buluşmasına hepicik köylülemiz gelecekmiş onları göreceğim. Yıllardır göremediğim akıdaşlarım, sağdıcım Nimeti hani başçavuşun garısını bide sitemidir nedir onu yapan haçcabanların Yaşarı göreceğim bi bakayım nasıl biriymiş. Ben daha sonra köyde BÖYÜK BÖYÜK buluşma olacakmış o zaman gelecem köyüme. Hele gal sağlıcakla ben yine toruna yazdırır haber ederim saga.

 
HIR ÇIKARARAK YAŞAMAK
30 yıldır kan davası güden bazı işçi sendikaları dün İstanbul’a bir kaos, korku ve azap nostaljisi yaşattı. Bir inat yüzünden Avrupa Kültür Başkenti âdeta felç oldu. On binlerce insan işe gidemedi. İşçiyle polis yeniden karşı karşıya geldi. Sebep, illa da Taksim’de miting. Eğer 1 Mayıs’ı kutlayacaksan başka bir yerde de kutlayabilirsin. Olimpiyat Stadını tut. Hayır mutlaka Taksim. İhtilaf çıkartılacak ki gürültüsü bol olsun, sendika ağaları beleş kahramanlıklarına bir yıldız daha eklesinler...
Nevruz kutlamaları kavgayla...
Cumhurbaşkanı seçimleri kavgayla.
1 Mayıs kutlamaları kavgayla.
Seçim kararı kavgayla.
Hatta Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları bile az kalsın kavgaya bulaştırılacaktı. Futbol maçlarımız zaten palalı, döner bıçaklı savaş mangalarıyla icra olunmakta. Ne kavgacı milletiz farkında mıyız? Düğünlerimiz yer yer atış poligonuna dönmüyor mu? Artık şuna inanabiliriz. Karı-koca kavgası dünyada en fazla bizde yaşanıyordur. Şöyle mi diyelim? Kahramanlık göstereceğimiz düşman bulamayınca ikiye bölünüp kendi kendimize kahramanlık taslıyor, birbirimizin gırtlağına sarılıyoruz.
Kutlamalarını bile taşla, sopayla copla kalkanla, hakaretle yaşayan bir millet haline geldik. Derinlerde kavgacı bir kültür var. Anne-babasının kavgalarına şahit olarak, onların ağza alınmaz galiz hakaretlerini işiterek büyüyen nesiller iş başına gelince derhal erkekliklerini hatırlıyorlar. “Ne sırıtıyorsun lan!!!” Böyle bir cümle dünyada bir başka dilde var mıdır? Kızgın gözlerle bakan, tebessüm eden mahcup muhatabına böyle hitap eder.
Biz önce bölünür, sonra böbürlenir, sonra kavga ederiz.
Türk-Kürt.
Sünni-Alevi.
Laik-Anti laik.
Solcu-Sağcı...
Evvelce aşiret kavgaları vardı. Sonra Osmanlı Sarayı’nda hem de sondan bir adım önce Hamid kolu Aziz kolu diye kavgalar çıktı. Halkçı-Demokrat kavgaları yaşandı. 70’ler 80’ler kavga yılları oldu. 20. Yüzyıl kayıp bir yüzyıldır. 21. Asır Türk asrı olacaktı güya ne var ki az gittik, uz gittik sonunda tekrar kavga ettiğimiz meydanına çıktık.
Hır çıkartarak yaşamak bir üslup mudur?
Fakat hır çıkartmak ne demek.
Biz insanız.
İnsan iki söyler...
Bir dinler...
Dinlemesini bilen konuşmayı da bilir. (alıntı)

 
HAZAN SONU

Yüreğinde insan sevgisi olanlar selam olsun sizlere. Hayatımda yapacak çok işim var diyenler selam olsun sizlere. Bakın hazan mevsimi geldi çattı işte! Suyu çekiliyor hayatın, rengi soluyor! Güneş eskisi gibi ısıtmıyor gönül bahçelerini. Arzu küheylanları yorgun, düş nehirleri durgun.
Göçmen kuşlar başka baharlara kanatlanmış gökyüzünde. Sıra sıra ayrılık, hüzün, çırpınış. Kaçınılmaz yolculuk sürüp gidiyor. Dostların da isimleri siliniyor defterden birer birer. Ne sesleri kalıyor, ne de yüzleri. Her fırtına bir şeyler koparıyor bizden. Hayat ağacı budandıkça budanıyor.
Hazan çökmüş kitapların üstüne. Cümlelerin yaldızları dökülmüş. Sözcükler sonsuz uykuya yatmış dizelerde.
Şairlerini çoktan unutmuş şiirler. Her dem yeni \"keşke\"ler ekleniyor hayata.Ne yazık ki \"keşke\"ler tamir etmiyor hayatın kırıklarını. Her kırıktan bir sızı yayılıyor yüreğe. Yüreğin vadilerinde tortular birikiyor. Bam telinden nağmeler inliyor yamaçlarda. Sonra \"yeniden başlamak\" üzerine tazeleniyor umutlar. Zamanla \"yeni\" sözcüğü yavaş yavaş eskiyor. Eskimeyen \"yeni\"
bulunamıyor. Başlangıçlar er geç bitişlere düğümleniyor. Virgüllerin akıbeti bir \"nokta\"ya varıyor.
Özlem ırmakları gürleşiyor gitgide. Unutmanın dağları aşarak bugüne ulaşıyor. O ırmağın aynasında teselli buluyor, serinliğinde ferahlıyor, suyundan kana kana içiyor insan. Öyle bir su ki içtikçe susatıyor. Ömür sandalı kendiliğinden gidiyor kışa ve karanlığa doğru. Zaman zaman yalpalıyor, savruluyor, hırpalanıyor. Vakitsiz fırtınalara yenik düşüyor sandal. Su alıyor, yosun tutuyor, çürüyor günden güne. Bir hüzünlü tebessümle gitmek kalıyor geriye. Hayata, kalanlara, yaşanmış onca güzelliğe, öksüz kalmış hayallere \"hoşçakalın\" demeden gitmek. Eli kolu bağlı, sonsuz acı içinde korku depremleriyle sarsıla sarsıla gitmek.
Son sözü söylemeden gitmek öyle ya, son sözü hep ölüm söyler. İşte son sözü ölüm söylemeden önce bizler söyleyelim. Arakamızdan devam edecek bir hayır bırakalım. Biz öldükten sonrada devam etsin hayırlarımız. Gelin artık yoksul öğrencilere yardım yapalım.

 
YÜREĞİNİZ GÜLSÜZ KALMASIN Gül,aşıkların sevgiliye serenatıdır.

Gözyaşıdır,duadır,yakariştır. Asr-ı Saadetten bir yadigar,bülbüllerin gönlünde ah-ü zardır gül.

Alemlerin Efendisinin(s.a.v) kokusundan nasibi vardır güllerin.
Bu nasip yüzündendir ki,asırlardır bahtiyardır gül.
Aşıkların ciğerinden akan kan,cümle çiçeklere sultandır gül.
Şair şöyle başlıyordu:\"Ben sözlerimle Efendiler Efendisini övmedim övemem.
O\'ndan bahsederek sözlerimi methettim sadece.
\" Biz güllerden bahseterek O\'nun güzelliğini nasıl anlatalım?
O\'ndan bahsedildikçe güzelleşiyor hayat.
O\'nunla manasını buluyor yaratılmış ne varsa.
Ve biz Güllerin Sultanı\'nı tanımaya her zamankinden fazla muhtacız.Allah(c.c) \"
O sizin için en güzel örnektir\" buyurmadı mı?
Hayatımızın her anında ,her alanında en güzel örnek O değil mi?
Asaletin,inceliğin,zarafetin,ahlakın,letafetin zirvesinde O vardı.
Ah O\'nu bir tanıyabilsek.
İşte o zaman hayatımız gül olurdu;evlerimiz gül bahçesi.
Hani bir gün Alemlerin Efendisi Aişe validemızden bir bardak su ister.
Validemiz suyu getirince \"Önce sen iç ya Aişe\" der.
Hz. Aişe suyu içer.
Efendimiz bardağı alır ve suyu bardağın validemizin ıçtiği kenarından içer.

Su güldür o an,bardak güldür,dudak gül...
Hani validemiz sorar bir gün:

\" Ya ResulAllah beni nasıl seviyorsunuz?\"
\"Kördüğüm gibi ya Aişe.\"

Seneler sonra bir kez daha sorulur aynı soru. Cevap aynıdır:

\"Kördüğüm gibi.\"

Peygamber Efendimiz\'in dünyada ki son günleridir.
Soru tekrarlanır.
\" Beni nasıl seviyorsunuz ya ResulAllah?\"
\" Hala ilk günkü gibi ya Aişe...\"

Soru güldür o an,cevap güldür,gönül gül...

Bir gün Efendimiz Sahabelerine seslenir.
Siz biraz hızlı yürüseniz.
Kendisi Hz.Aişe validemizle geride kalır.
\" Yarışalım mı ya Aişe?\"
Koşmaya başlarlar.
Hz.Aişe yarışı kazanmıştır.
Yıllar sonra gene bir yolculukta sahabelerine
\" Siz ilerleyiniz\" der.
Validemiz o yarışı çoktan unutmuş,şişmanlayıp gelişmiştir.

Hz. Aişe\'ye döner Alemlerin Efendisi:
\" Gel, yarışalım\" der.
Bu kez Efendimiz kazanır.
Tebessüm ederek \" İşte bu, o yarışın karşılığıdır\" der.

Atılan her adım güldür o demde,tebessüm gül,ifade gül...

Hayatımız O\'nu örnek aldıkça güzelleşecek.
Yuvalarımız Kainatın Efendisini tanıdıkça birer gül bahçesine dönüşecek.
Ama, ah O\' nu bir tanıyabilsek...
3.CÜ YÜREKLERİN BULUŞMASINA DAVET
Yıllardır hayaliyle yaşadığım buluşmaların bu sene 3.cü yapılıyor bu yüzden çok mutluyum. Katılımın da çok büyük olacağını duyuyorum. Yepyeni Nuhlularla tanışacağım, yıllardır hasretini çektiklerimle kucaklaşacağım yılların hasretini söndüreceğim. Hala karar vermeyen Nuhlular haydin birbirimizi kucaklamak için orada olalım. El ele gönül gönüle halleşelim ve yeni ufuklara doğru yol alalım. Nerede bir Nuhlu varsa yüreklerin buluşmasını onlara duyuralım.Herkesi çağıralım gelmeye ikna edelim. Fırsatı kaçırmayalım. Allahın emri olan akrabalarınızı arayın sözünü yerine getirmek için bulunmaz olan bu fırsatı değerlendirelim.
ANLAMADIM Suat kardeşimin yazısını okuyunca şaşırdım kaldım. Nedeni ise akrabam Nurettin Yörükün izmirdeki Yüreklerin buluşmasına gelmeyeceği. Aklım bunu almadı benim. Herhalde akrabam şaka yapıyordur. Yok eğer şaka değilse yazık ki ne yazık. Hastamısın kardeşim. Yol paranmı yok yoksa başka bir derdinmi var. Sende YÜREKLERİN BULUŞMASINA gelmessen günlerdir benim buluşmaya davet yazılarım boşuna desen ya. Çok üzgünüm sabahki yazımda neşe doluydum bu yazımda ise üzüntü doluyum. Senini gibi bir Nuh sevdalısının gelmemesi demek YÜREKLERİN BULUŞMASINI kimsenin anlamaması demek. Hemen bir açıklama yapıp geleceğini yazman gerekiyor.
Nuh sevdalıları selam olsun sizlere bugün çok mutlu oldum nadeni ise aramızdaki bağları kuvetlendirmek ve yoksul öğrencilere yardım etmek için çalıştığımız burs işinin heryerde yankı yapması. İçimizdeki bazı kişiler bizim öyle şeylerden haberimiz yok demelerine rağmen ta Sakaryada okuyan bir öğrenci kardeşimizin bile haberi olmuş ve aşağıdaki yazıyı göndermiş bana. Bende yönetime yazmasını istedim. Merhaba ,
>
>Ben Sakarya Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Öğrencisi 2.
>sınıfında
>okumakta olan Afyonlu bir öğrenciyim.
>
>Nuh Kasabası Dışındakilerede burs verip vermediğinizi öğrenmek için
>size bu
>mesajı gönderdim.
>
>Olumlu ya da olumsuz bir yanıt verirseniz çok memnum olurum.
>
>İyi Günler
>
Köy Enstitüsü faşist bir müessesedir!

Özdemir İnce gene sıvanmış, Kemal Tahir'den girmiş, Mehmet Barlas'ı ve İsmail Cem'i sıradan geçerek Tahir Alangu'ya kadar dayanmış.

Barlas ile Cem'in Köy Enstitüleri konusunda "baştan çıkarıldıklarını" söylemekle yetiniyor (Kemal Tahir zamanında Ecevit'in bile gözünü küllemiş), fakat ötekilere daha ağır konuşuyor: "Kişilik bozukluğu!"

Köy Enstitüleri'ne "çirkef atan kara çalıcı adamlar" diyor onlara...

Enstitüleri övmek için de kanıtı, elbette dön dolaş Mahmut Makal falan... Yarın da sanırım Tonguç'un oğlunu tanık gösterecek.

Oturup Boğaziçi Üniversitesi hocalarından Asım Karaömerlioğlu'nun konuyla ilgili muhteşem kitabını okusa belki gerçeği öğrenecek fakat amacı gerçekleri ve söylenceleri sorgulamak değil militanlık yapmak, "liboşlara bok atmak"...

Alangu'nun bir kız meselesi yüzünden enstitü öğretmenliğinden kovulmuş olduğu için düşman kesildiği falan gibi, İnce'nin gençliğinden kalma "Baylan pastanesi dedikodularını" bırakalım da, birkaç kalemde meseleyi özetleyelim. Zaten birçok okuyucu yazının burasına kadar "bu adamlar kim, enstitü neresi" diye boş boş bakmakta...

Köy Ensitüleri, Milli Şef'in, yani diktatör İsmet İnönü'nün onayıyla 1940 yılında, "Almanya'nın savaşı kazanacak gibi göründüğü" bir dönemeçte kurulmuş faşist eğitim yuvalarıdır!

Hani şu, Cumhuriyet Gazetesi kurucusu ve başyazarı Yunus Nadi'nin Berlin'de Hitler'in doğumgünü partisine gittiği sıralar canım!...

Amacı, yetenekli köylü çocuklarını köyde, köyden çıkarmadan, şehire getirmeden eğitmek, marangozluktan duvarcılığa, arıcılıktan turşuculuğa kadar çeşitli pratik bilgiler vermek, bu arada elbette kırıntı düzeyinde müzik, edebiyat, tiyatro falan da öğretmektir. Karşılığında, çok uzun süreli bir "mecburi hizmeti"de vardır bu eğitimin...

Yani, köylünün köylü olarak köyde kalması arzu edilmektedir, büyük şehire gelip işçiye dönüşmesi istenmemektedir!

Yani, bir işçi sınıfının doğması ve dolayısıyla solun gelişmesi de istenmemektedir! Yani, sanayileşme de istenmemektedir! Önce devrimler "oturtulacaktır". Bir burjuva sınıfı da istenmemektedir, ancak tek partiye "arz-ı übudiyet etmiş" zenginlere izin vardır. (Bu arada gayrımüslim zenginler, örneğin Yahudi burjuvazi de ezilmekte ve yokedilmek istenmektedir tabii.)

1950 yılında iktidara gelecek olan Anadolu eşrafı ve tüccar da "mütegallibe" diye hor görülmekte ve aşağılanmaktadır öte yandan... Varsa yoksa bürokrasi üstün ve hakim olacaktır. (Özdemir İnce bugün de böyle düşünüyor.)

Bu hareket aynı zamanda romantik bir "narodnik" hareketidir.

Bu, ilerici gibi gösterilen gerici bir girişimdir!

Ve de, o zamanın Türk bürokrasisinin Almanya'daki ustaları Heinrich Himmler gibi adamların "köye dönüş, toprağa bağlılık, modernlikten ve büyük şehirden nefret" gibi gerici özlemleriyle çakışmaktadır.

Blut und Boden... Kan ve toprak... Aşağılık Nazi söylemleri...

Köy Enstitüsü'nü bitiren köylü çocuğu "eğitmen" olacak, elbette tek partinin, CHP'nin köydeki gözü kulağı kesilerek "Recep Peker hayranı Özdemir İnce gibilerinin" özlemlerini gerçekleştirecektir.

Öğretmen değil ha, eğitmen... Bürokrat ama daha alt kategoride... Lutfedilip CHP saflarına kabul edilmiş ama yerini ve düzeyini de bilmek kaydıyla...

Elbette bu tezgâha, her faşist hareketin içinde bulunan radikal boyut uyarınca (Nasyonal ama yersen de Sosyalist), bir çeşit "sol lezzeti" de verilmiştir. Daha sonra gelen kuşaklardan birçok ahmağın Köy Enstitüleri'ni solcu sanmaları yanılgısı da buradan kaynaklanır.

Fakat Almanya yenilince oyun bozulmuştur. 1946 yılından sonra Köy Enstitüleri kimlik değiştirmişler, sıradan birer köy okuluna dönüşmüşlerdir. Günün birinde de hepten kapatılmak üzere... Çünkü göstermelik bir demokrasiye geçilmektedir (Peker ve İnce bunu erken bulsalar da) ve artık kabak gibi faşist eğitim mümkün değildir. Faşizm gizli yapılacaktır! (Solcu Tan matbaası ve gazetesine saldırıp yağmalayınca pek gizlisi saklısı da kalamamıştır ya...)

Yerinde tutulmak istenen köylü, bu yanlış politikalar yüzünden, ellili yıllardan başlayarak büyük şehire bu kez "lumpen" olarak akın akın geldi ve büyük sorun oldu! Şimdi de AKP'ye oy veriyor ve İnce gibilerini kalın hüzünlere gark ediyor.

Gerçekler o kadar saptırılmış, yeni kuşaklar o kadar bilgisiz bırakılmışlardır ki, bugün Köy Enstitüleri'nin "yeniden açılmasını" isteyebilen birçok zavallı budala dolaşıyor ortalıkta... Bunu sol sanıyorlar.

İnönü'yü solcu sandıkları gibi... Bu soyadı elbette babasını da oğlunu da kapsar.

Engin Ardıç/Akşam

Ben köy enstüsülerini bilmem ama Hasan Eşme abinin yazıları ile yukarıdaki yazıyı karşılaştırınca şaşırdım kaldım ve buraya almaya karar verdim. Belki karşılaştıracaklar olur.
29.04.2007
HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN GÜZEL

Saadet diye birşey yok muydu? Artık genç adam buna kendini inandırmıştı. Terkedilmenin o kepremsi tadı yine damağındaydı. Bu kaçıncıydı? Durdu düşündü bir kez daha. Evet dedi kendi kendine. Daha fazla beklememeliydi. Yoksa vazgeçecekti. Ama durdu yine. Henüz yaşamaya doymadığını farketti. Halbu ki daha bu sabah karar vermişti sessiz sedasız çekip gitmeye. Neden yapacaktı bunu? Artık sorular beynini kemiriyordu. Çıldırmak üzere olduğunu hissetti. Değer miydi? Evet terkedilmişti. Ama yarın sabah yine güneş doğacaktı. Çiğ taneleri yine aynı aşkla çimlere sarılacaktı. Kimbilir belki kendisi de saçmalama dedi birden. Bunu yapmalıydı. Hem belki bunu yaparsa O\'nu ne kadar çok sevdiğini anlardı. Anlar mıydı? Onun için herşeyini verebileceğini söylediğinde gülmüştü acaba şimdi inanır mıydı?
Silahın gitgide ağırlaştığını hissetti. Sanki ağırlaşan silah değil, damarındaki kanıydı. Evet evet artık daha yavaş akıyordu. Durdu bir dörtlük karalamaya karar verdi. Neden intihar ettiğini açıklardı belki. Kağıt aradı bulamadı. Aynanın önündeki dişmacunu dikkatini çekti. Aynanın karşısına geçti ve aynaya yazmaya başladı;
Hani bugün bana git dediğinde neden ağlıyordun?
Biliyorum gitmemi sen de istemiyordun.
Eteğin rüzgarda dalgalanırken,
Hayatımın sonunu hazırlıyordun..
Evet artık herşey hazırdı. Kendini avutmaya çalıştığının farkındaydı. Ama bu,kendini huzurlu hissetmesini sağlıyordu. Dinine bağlı sayılırdı. Bu yüzden ne büyük bir günah işlediğinin farkındaydı. Ama bu acı ile yaşaması da imkansızdı.
Herşeyi tekrar kontrol etti. Hiçbir hata olmamalıydı. Filmlerde bir sürü intihar sahnesi görmüştü. Hem bir üniversiteli kendini en kolay şekilde nasıl öldürebileceğini bilirdi. Zaten bu yüzden silahı seçmemişmiydi...
Silahı başına dayadı. Tek bir kurşun diye düşündü. Ve sonra tüm acıları bitecekti.
Aşağıda bahçeyi sulayan kadın bir anda yukarı koştu. Gördüklerine inanamıyordu Ne yapmalıydı? Kocası aklına geldi. Birbirlerini çok seviyorlardı ve en kötü günde bile birbirlerine destek olmuşlardı.
Telefonu alan adam işten nasıl çıktığını hatırlayamıyordu. Kendine geldiğinde hastahanede bir odada yatıyordu. Oğlum! dedi. Nerde.. Kendisine ne olduğu umrunda bile değildi. Tek düşündüğü; geleceği, umudu, makina mühendisliği öğrencisi oğluydu.
Aradan 2 yıl geçmişti. Adam işten döndü. Kadın bahçeyi suluyordu. Adam karısına yaklaştı ve ani bir refleks hareketi ile yanağına bir öpücük kondurdu. Sonra arkasından birinin seslendiğini duydu. Arkasına baktığında gözlerine inanamamıştı. Evet biricik oğlu diploması ile karşısındaydı. Ve artık o diplomalı bir makina mühendisiydi. Yaşanan acılar geride kalmıştı. Delikanlı ölmemişti kurşun beynine isabet etmemişti hatta sıyırıp geçmişti. Bu nasıl olmuştu? Bu kadar yakından nasıl vuramamıştı? Kimse bu sorunun cevabını merak etmiyordu. Herkes geleceğe bakıyordu. Mutlu olmak için zamanın geçmesine gerek yoktu. Her an herşey için mutlu olunabilirdi. Ve hiçbir zaman hiçbir şey intihar etmeye değmezdi. Çünkü HAYAT HERŞEYE RAĞMEN GÜZELDİ
ATATÜRKÜN YAZISI Harbiye Nezareti’nde çalışmakta olan Kaymakam İbrahim Bey’in oğlu Kemalettin Efendi, kendisine hitaben yazılacak öğütleri kapsamak üzere bir hatıra defteri hazırlamış ve defterin başına da iki fotoğrafını yapıştırmıştır.
22 Ekim 1921 ile 19 Eylül 1923 tarihleri arasında otuza yakın kişiye sunulan defterde bazı şair ve yazarların, hocaların ve hekimlerin yazıları bulunmakta, ayrıca defter sahibinin babasının da öğüt şeklinde bir şiiri yer almaktadır. İsmet Paşa da u Eylül 1923 tarihiyle yazdığı yazıda “Kemalettin, evlâdım. Mefkure sahibi, doğru, çalışkan ve sebatkâr ol. İyi Türk olabilmenin, hayat mücadelesinde muzaffer olanın esrarı bunlardır” demektedir.
Kemalettin Efendi hatıra defterini yazması dileğiyle son olarak Mustafa Kemal Paşa’ya sunmuştur. Mustafa Kemal Paşa defterdeki yazıları okuduktan sonra genç Kemalettin Efendi’ye hitaben -defterin sondan bir evvelki sayfasına- şunları yazmıştır: **
Ankara-Çankaya
19 Eylül 1923
Oğlum Kemalettin,
Babanın haluk bir insan, temiz bir asker olduğunu öğrendim. Seni fotoğrafından mütalâa etmekle fikir istihracına kalkışmayacağım. Babanın verdiği nasihatler kıymetlidir. Ben yalnız şunu ilâve edeceğim:
Hatırat defterini başkalarının yazıları ile doldurmaya heves etmektense, hayat defterini kendi faaliyet ve fazilet eserlerinle doldurmaya bak!
Gazi Mustafa Kemal
(Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi)
ANA SÖZÜ DİNLEMEK

Bir kadının bir oğlu vardı, oğlundan başka kimsesi de yoktu. Bütün günlerini onunla gecirir, varıyoğu oğluna en ufak bir zararın gelmesini istemezdi. Kadının bu oğlu bir gün tutturdu, illa da hacca gideceğim diyor başka birsey demiyordu.
Annesi ağlamaya başladı. Çünkü oğlunun yanından ayrılmasına tahammül edemeyecegi gibi o gittigi takdirde yapayalnız kalacak ve kimsesizlikten belki de perişan olacaktı.
- Oğlum, Mekke dediğin şurası değil ki, ne zaman gidip-geleceksin. Sen gittikten sonra ben ne yapacğım, etme eyleme, diye yalvardıysa da, oğlu kararında ısrar etti ve hacca gitmek üzere yola cıktı ama, ananın da yüreği yanık kaldı.
Yalnız kalan anne üzgün bir kalpe söyle dua etti:
- Ya Rabbi, oglumun ayrılığına dayanamıyacağım... Söz dinletemedim, onu bir ikaz et de geri dönsün.
Oğul ananın bu yakaraşından habersiz olarak yoluna devam ediyordu. Bir gece bir sehirde konaklamak icin kalmaya karar verip kapısı açık olan bir mescide girdi. O sehirde de azgın bir hırsız evlere dadanmış, ne bulursa çalıyor, fakat hırsızı bir türlü yakalayamıyorlardı. O gece gene hırsız bir eve girip mal çalmış ve kaçmıstı. Hırsızı takip etmeye başladılar, hırsız kaçıyor takipciler onu kovalıyorlardı. Derken hırsızın izini kaybettiler. Takipciler buraya girmiş olabilir diye camiye daldılar. Baktılar ki, orada bir adam var. Olsa olsa budur diyerek adamı yaka-paca reisin huzuruna çıkardılar. Çünkü her gün hırsızlık vukû buldugu hâlde bir türlü yakalıyamıyorlardı. Bu sefer tamam dediler, bu sehri kasip kavuran hırsız budur. Hırsızın gözünün oyulmasına karar verdi mahkeme, Gözlerini oyup bir merkep (esek) üzerine sardılar ve gündüz halkin en kalabalık oldugu bir zamanda şehirde gezdirmeye basladılar. Hırsızı (yani anasının sözünü dinlemeyen ve hırsız zannıyla yakalanan o genci) gezdiren tellâl şehir halkına teşhir ediyor ve:
- Ey ahali, işte sizin canınızı yakan, malınızı çalan hırsız nihayet yakalanmıştır; bundan sonra rahat edeceksiniz, diye bağırdıkça, genç tellâla şöyle bağırmasını rica ediyordu:
- Ey ahali, işte anasının sözünü dinlemeyip de illa ben hacca gidecegim diye yola cıkanın hali budur, diye bağır diyordu ama, derdini ta baştan kimseye anlatamamıştı ki tellâla anlatsın.
Bütün şehri dolaştırdıktan sonra genci şehrin dışında bir yol kenarına attılar. Oradan geçenler genci memleketine getirdiler, evini bulmasını temin ettiler.
Genc adamcagız kendi evlerinin kapısına gelince :\"Hu!\" diye seslendi. Tabii ki aradan hayli zaman gectigi için sacı sakalı uzamış, üstü - başi yırtılmıştı. Kapıyı açan yaşlı kadın, oğlunu tanıyamadı. Bilmiyordu ki kapıya dilenci halinde gelen arkasından, \"Ya Rabbi, oğlumu azarla da geri dönsün\" diye yalvardıgı kendi oğluydu.
- Sapa-saglam adamsın... Dileneceğine çalışıp da kazansana! dedi.
Genç:
- Çalısamam, gözlerim kör, deyince, yaslı kadın:
- Ne oldu gözlerine? diye sordu.
Genç:
- Ne olacak, annemin hatırını kırdım, sözünü dinlemedim. Allah da benim gözlerimi aldı, diye cevap verince, kadın anladı karşısındakinin oğlu oldugunu, başladı hüngür hüngür aglamaya...
- Ya Allahım! Duam ağır olmuş, ben onun gözlerinin kör olması için dua etmemistim, diye Allah a yalvarmaya başladı.
Kadına gelen ilahî bir ses:
- Onun sucuna karsılık biz sadece gözlerini kör ettik, aslında anaya asî olanın cezasi daha ağırdır. O buna şükretsin, diyordu.
Kadının oğlu dönüp gelmişti ama gözleri kör oldugundan hic bir iş yapamıyordu, Kadın çok dua etti Allah a... Allahın iyi bir kulu imiş ki, duası kabul olunarak gencin gözlerini Cenab-i Allah iade etti. Bu bir hikaye belki ama bizler anamızın hakkını verelim onlara sahip çıkalım.
SU MÜLAYİMDİR

Su, sağlamdır. Her ne kadar tabiatında mülayimlik ve tevazu olsa da, aşağıları sevse de asla alçak tabiatlı değildir. Neyse odur. Göründüğü gibidir. Sıkıştırılrmaya, basınca gelmez. Mevcut olan hiçbir maden onu, hacminin haricine çıkarmaya, değiştirmeye gücü yetmez. İşte bizlerde su gibi sağlam olmalıyız, sıkıştırılmaya gelmemeliyiz bizi kimsenin benliğimizden koparmasına gücü yetmemeli. Su gibi alçak gönüllü ama alçakca düşüncelerden uzak kalmalıyız.
Su, mülayimdir. Her ortama uyar, her kaba sığar, herkesle barışıktır. Her şeyin yanında yer alır. Böylelikle her yere kolaylıkla ulaşır. Bu sebeple huzur verir. Rahatlık verir. aranılan olur, kıymetli olur. Dost olur. Aziz olur. Bizlerde su gibi gönlü açık olmalıyız. Herkesle barışık olmalıyız, herkesin yardımına koşmalıyız, her güzel işin yanın da yer almalıyız, o bizden değil deyip iyide olsa ondan sırt çevirmemeliyiz ona yardımcı olmalıyız.
Evet su tevazudur, mülayimdir, sabırdır, sağlamdır ama, ateşin cazibesine kapılmadığı sürece!.. Ateştir onun düşmanı, onu ondan uzaklaştıran. Yükselme uğruna, ya buharlaştırır koparır onu aslından, ummanından ... Ya da büyüyüp genişleme uğruna ayrı düşürür ram olduğu deryasından, sevdalısından. Bizlerde kibirden, gururdan, böbürlenmekten uzak olmalıyız yoksa ateşin suyu buharlaştırdığı gibi bunlarda bizi yok eder.
Ateş!.. İnsan için de tehlikelerin başlangıcı olan varlık değil midir?
Ateşle oynamak, ateşe yakın olmak hep risk olmamış mıdır?
İnsanın en büyük düşmanı olan şeytan da, ateşten değil midir? Kendini topraktan yüksek gören şeytan, bu isyanından, kibrinden (büyüklenmesinden) dolayı her şeyini kaybetmedi mi? Onun cazibesine kapılmak, suda olduğu gibi, insanı da aslından uzaklaştırıp değiştirmez mi?
Su gibi aziz olmak varken, ne işimiz var ateşle, kibirle, gururla, böbürlenmekle. Sağlıcakla kalın hoşça kalın. 26.04.2007
 
SU GİBİ OLMAK TEVAZUDUR

Yüreğinde insan sevgisi olanlar selam olsun size yüreğinizden sevgi hiç eksik olmasın. Dünkü su gibi olmak yazımızdan kaldığımız yerden devam edelim.
Su, tevazudur. O asla yükseklerde durmaz. Onun şöhretle işi olmaz. Tek arzusu aslı olan ummana vuslatıdır. Bir yolunu buldu mu tutamazsınız yükseklerde, aşağılara doğru akar gider. Sonunda koca bir okyanus olup, yüceliği aşağılarda bulur, tevazu ile aşağılara akışının karşılığını böyle bulur.
Yükseklerde kalsaydı, ummana kavuşabilir miydi hiç? Biz insanlarda tevazulu olmalıyız gözümüz yükseklerde olmamalı, şöhretle işimiz olmamalı arzumuz önce çevremizde ki insanlara sonrada diğer insanlara faydalı olmak için çalışmalıyız. Ben olmasam her şey biter düşüncesini aklımızın kenarın dan bile geçirmemeliyiz. Bizler gibi kimler geldi kimler gitti şu dünyadan şimdi esameleri bile okunmuyor. Hepimiz su gibi damlalar halinde okyanus olmasını öğrenmeliyiz ki bir damlanın yapamadığı ve hiçbir zaman yapamayacağı işleri okyanus gibi olup başarmalıyız. Hepimiz aynı duyğularla aynı yöne akarak çağlayan olmalıyız ki önümüz deki engelleri yıkabilelim. Ne dersiniz varmısınız çağlayan olmaya, okyanus olmaya. Sevdamız için vatanumız için insanlık için.
Su, sabırdır. Bir damla sudur yağmurun başlangıcı. Her damlası sabırla yoğrulmuştur. Sonra damlalar birleşir. Dere olur, nehir olur, göl olur, ve sonunda koca bir umman olur. Onda gizlidir, sabırla, damla damla birleşip büyük bir umman olmanın sırrı. İşte bizde su gibi sabırlı olmayı öğrendiğimiz de, yürekler aynı vurdukça yapamayacağımız, başaramayacağımız hiçbir iş kalmaz. Bunun sonucunda da geri kalmışlık tan kurtulup en ileri seviyelere çıkabiliriz. İnsanımız hor görülmez, insanımız ezilmez, devletimiz hor görülmez, devletimiz ezilmez
.
EVLE İLGİLİ BATIL İNANIŞLAR:

Evin temeline karataş koymak iyi değildir.
Kapının önünde oturan kişi iftiraya uğrar.
Duvar dibinde uyumak iyi değildir, insan çarpılır.
Evin içerisi temiz olmazsa oraya melekler değil şeytanlar gelir. Böylece o evde mutluluk değil geçimsizlik olur.
Evden bir kişi gurbete gittiği zaman o gün ev süpürülmez, dışarıdan misafir alınmaz.
Eşya taşımak için kullanılan ala iple komşunun evine girilmez. Komşunun başına bir uğursuzluk geleceğine inanılır.
Kapı eşiğinde oturulmaz, insan fakir olur.
Kapı eşiğinde oturulmaz, insan bekar kalır.
Urganla komşunun evine girilmez. Aksi halde komşunun evinde kıtlık olur.
Kapı eşiğinde oturulmaz, kapı eşiğinde şeytan bulunur.
Yağmur yağarken kapı eşiğinde oturmak günahtır.
 
Dil yarası

Taa çocukluğumdan beri kafama takılmıştır şu dil konusu. Ortaokul yıllarında Türkçe öğretmenimiz Türkçe’deki ses uyumundan bahsediyordu. Türkçe’de, hem ince hem kalın sesli harfler aynı kelime içinde olmazlarmış! Kelime ince sesli ile başlarsa ince, kalın sesli ile başlarsa, kalın devam edermiş! Bu sebeple bunun haricinde olan kelimelerin yabancı bir dilden geçtikleri, yerine yeni öz Türkçe kelimelerin kullanılması gerektiğini söylerdi.
Öğretmen misâl de verirdi.
‘Meselâ’ kelimesi yabancı bir kelime imiş. Son hecedeki -lâ diğer hecelere uymuyormuş! Onun yerine Öz Türkçe bir kelime olan ör-ne-ğin kelimesi kullanılmalıymış? Böylece dilimiz Arapça, Farsça gibi yabancı kelimelerden temizlenecekmiş!
Ne iyi. Herkes birbirini anlayabilecek, tertemiz bir Türkçe ile konuşabileceğiz. Öğretmene merak edip soruyorum!
“Hocam ‘mesela’ yerine ‘faraza’ kullansak!” Öğretmen tam anlıyamıyor soruyu.. “Pardon” diyor. Ben de “Faraza, faraza” diyorum. “Otur yerine” diyor. “ Sen hangi devirde yaşıyorsun”. Herkes gülüşünce mahcup oluyorum, otuyorum yerime.
Öğretmeni kızdıracak ne demiştim ki acaba? Oysa daha soracak sorularım vardı.
Madem ses uyumu var “ana”yı neden “anne” yaptılar, “alma”yı neden “elma” yaptılar diye. Soramıyorum tabi. Bunlar tam söylenenin aksine ses uyumu varken bozulan kelimeler. Bir türlü anlayamamıştım o günlerde.
Çook sonraları öğrendim, “ örneğin” kelimesinin Ermenice’den geldiğini, “pardon” kelimesinin Fransızca’dan geldiğini... Olan bizim “faraza”ya oldu, arada kaynayıp gitti.
***
O gün bugündür o kadar çok kelime attık ki yaşayan Türkçe’mizden, kan kaybından ölecek hale geldi. İnsanlar 600 kelime ile konuşur oldular. 100 binin üzerindeki kelime haznemiz, ata ata 3500 kelimeye hapsediliverdi. Zengin bir ifade imkanına sahip olan Türk dili fakirleşiverdi.
İnsanlar, konuşa konuşa anlaşırlar. Konuştuğumuz kelimeler; anlatmak istediklerimizin ifadesidir. Önceleri bir ifadeyi 10 kelimeye varan zengin bir kelime kültürü ile anlatırken, şimdi neredeyse 10 ifadeyi bir kelimeyle anlatmaya çalışır olduk.
Fikirlerini ifadede güçlük çeken edebiyat insanlarına, bilim adamlarına, kültür insanlarına bu kelimeler asla yetmezdi, yetmedi de.
Gençlik ise bu boşluğu çabucak dolduruverdi. Boşaltılan kelimelerin yerine, hızla onları ikame edecek yabancı kelimeler alıverdi.
İnternet (internet) kafelerde (cafe) birbiri ile çetleşen (chat) gençler, veb (web) sitelerinde (site), sörf (surf) yapıp, fri geym (free game) oynarlarken, açlıklarını da fastfudlarda (fastfood) burger (burger) yiyerek geçiştiriyorlardı. Evde televizyon (Television) izleyen anneler, layt (light) kolalarını (cola) yudumlarken, zapping (zapping) yaparak, kanallarda (channel) tele star (tele star) ve şov (show) programlarını (program) arıyorlardı.
34 kelimeden oluşan bu iki Türkçe cümlenin 19 kelimesi ingilizce, 15’i Türkçe. Ne acı değil mi?
***
İşte böyle. Gördüğünüz gibi, adeta yabancı kelime istilasına uğrayan dilimiz, büyük bir yara almış durumda.
Hani derler ya “bıçak yarası kapanır ama dil yarası kapanmaz” diye.
Bizim yaramız çok büyük çook!.. Hiçbir yaraya benzemez.
Dil; bir milleti birbirine sıkı sıkıya bağlayan tutkal gibidir. Lakin o öyle bir bozulmuş ki, ne geçmişimizi anlıyabiliyoruz, ne geleceğimiz olan çocuklarımız bizi... Diğer Türk toplumları ile aramızdaki bağı ise zaten çoktan koparmışlar.
Arada bu kadar uçurumlar varken, acaba bu yara gerçekten kapanır mı dersiniz?


ALINTI
23 NİSAN MİLLİ EĞEMENLİK BAYRAMI

Bugün çocuklarımızın sevinç günü, bu sevinçlerini dünya çocukları ile paylaşmaya çalıştıkları onur günleridir. Dünyada en çok sevgiye ve sevilmeye lâyık olan çocuklardır. Herkes çocukları sever ve onları geleceğe hazırlamak için çalışır.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'e sormuşlar:  Ey Allah'ın Resûlü, kimler cennete gidecek? O da şu cevabı vermiştir: Peygamber cennetliktir, şehit cennetliktir,
çocuk cennetliktir. Çocuklar, bir milletin geleceği ve umut kaynağıdır. Bu sebeple çocuklarımıza millî ve manevî değerlerimizi öğreterek, onları geleceğe hazırlamalıyız. Aksi takdirde can vererek, kan dökerek, binlerce şehit vererek düşman istilasından kurtardığımız vatanımız, bayrağımız ve hürriyetimiz tehlikeye düşebilir. Böyle tehlikelere düşmemek için 23 Nisan 1920 Cuma gününü iyi anlamak gerekir. Çünkü tarihimizi de bu günün önemli ve anlamlı bir yeri vardır. Tarih 23 Nisan 1920 Cuma günü, Atatürk başta olmak üzere o günkü milletvekilleri Cuma namazı ve duâlarla T.B.M.M.'nin açılışını yapmak üzere, Hacıbayram Camii'nde toplanırlar. Cuma namazlarını kıldıktan sonra, Ulus Meydanı'nın alt tarafındaki meclis binası önüne gelinir. Orada kurbanlar kesilerek ve duâlar okunarak 120 Milletvekili ile T.B.M.M.'sini açarlar. Avrupa devletlerinin dışişleri bakanlarına T.B.M.M.'nin kuruluşunu bildiren birer muhtıra gönderilerek, artık Türkiye'nin tek söz sahibinin Millet Meclisi olduğu bildirilir. Olay birkaç gün sonra Batı medyasında şu şekilde yer alır:
“Biz Osmanlı öldü derken, yeni bir Türk devleti doğdu.
Elbette ki yeni bir devir başlıyordu. Yeni devletin temeli mübârek Cuma günü hatm-i şerifler indirilerek, binlerce hadis-i şerif okunarak, topluca duâlar edilerek atılıyordu. Aynı zamanda bu sevinç ve gurur günü, çocuklara bayram olarak armağan ediliyordu.
Evet, 87 yıl evvel bu bayram çocuklara armağan edilmişti, fakat görüyoruz ki, her
gün tanklarla ve bomba patlamalarıyla dünyanın çeşitli yerlerinde başı gövdesinden ayrılmış, kol ve bacakları kopmuş veya anne-babası, akrabası, komşusu silahlı ve bombalı saldırılar neticesinde can vermiş, bu yüzden aç, susuz ve yetim kalmış çocuklar görmekteyiz. Mehmet Âkif'in "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dediği gibi, her gün çocuklar zulme ve işkenceye maruz kalmaktadırlar. Ne günahı var bu masum çocukların. Hani çocukları sevdiğini, onların haklarını koruduklarını iddiâ eden ülkeler nerede?.. Şunu iyi bilelim ki;
-Eğer bir çocuk eleştirisiyle yaşarsa, kınamayı,
-Eğer bir çocuk düşmanlıkla yaşarsa, savaşmayı,
Eğer bir çocuk arkadaşça yaşarsa, dünyada sevgi bulmayı öğrenir. O hâlde, sevgiyi çocuklarımızın yüreğine yerleştirelim ki, onunla büyüsünler, onunla dünyayı sarsınlar diye. Bugün Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramınızın 87. yılını büyük bir coşkuyla kutluyoruz.
Bu bayramın pek çok önemli yönü olmakla beraber, en önemli tarafı; Gâzi Mustafa
Kemal Atatürk'ün: "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir." Dediği Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ni Kuran'larla, duâlarla açarak, sonra da bayram olarak çocuklara armağan etmesidir.
Onun için son söz olarak çocuklarımıza diyoruz ki; gülün, eğlenin, oynayın, sevinin fakat geçmişinizi, millî ve manevî değerlerinizi unutmayın ve onlara sahip çıkın. Sizin gibi oynayamayan, sevgiyi yakalayamayan, ateş çemberi içerisinde korku ve ürperti dolu bir hayat yaşayan çocuklar için de duâ edin. Diğer ülkelerden gelen çocuklarla kardeş olun, yeryüzünün barış elçileri olun, bu vatanı ve bugünleri sizlere armağan edenleri unutmayın. Şunu da iyi bilin ki, dünyada çocuklarına böyle önemli bir günü, bayram olarak armağan eden başka millet yoktur.
Sevgili çocuklar! Gelecek günleriniz bu günlerden daha güzel, yarınlarınız bu günlerden daha başarılı ve 23 Nisan Bayramınız her zamankinden daha coşkulu geçsin.
TEZEK


Önce tezek ne demek ondan başlayalım... Sığır kısmının dışkısının tazesine "mayıs"  denir. Bu dışkı ahırdan çıkarılır veya hayvanların dolaştığı yerlerden toplanabildiği kadar toplanır. Samanın hayvanların yemediği kalın kısımları önceden ahırda biriktirilmiştir. Bunlar mayısla karıştırılır, ayakla çiğnenir, sonra bu karışım ya düz bir yere serilir veya duvarlara elle yuvarlak yapılarak yapıştırılır düz yere serilirse biraz kuruyunca uygun büyüklükte parçalara bölünür, ya da doğrudan kalıplara dökülüp şekillendirilir öylece kalıptan çıkarılıp serilir, kurutulur, sonra aralarına su ve kar girmeyecek tarzda duvar örer gibi kuleler inşa edilir. Bizim oralarda damlara, yağmur ve kar görmeyecek örtü altına konur. Sonra da kış boyunca idareli tarzda yani insanların "önüm kavurga kavurur, arkamı fırtına savurur" tarzında ısınabilecekleri miktarlarda ocakta yakılır. Bu yanma esnasında hem aş pişer, hem ekmek yapılır, hem su ısınır, bu arada da ısınılabildiği kadar ısınılır. Yani sadece ocak başının iki tarafına oturan kişiler genellikle bunlarda evin dede ve nineleridir bunlar ısınırlar. Ailenin diğer üyeleri karşıdan bakarlar.
İnsanlar yakabilecekleri her ağacı, çalıyı, otu yakıp bitirdikten sonra etrafta toplayıp yakılabilecek bir şey kalmayınca bu "tezek" denen harika yakıtı keşfetmişler ve asırlardır bununla hayatlarını hem de çok ağır kış şartlarında devam ettirmeyi becermişlerdir...
Biraz nostalji... Anadolu seyahatlerinde bu tezeğin yakıldığını hissettiğim köylerde durur, bu kokuyu uzun uzun hissetmeye çalışırım. Çünkü bu koku hayat alametidir; mis gibi yarma çorbalarının sac ekmeklerinin, yufkalarının, bazlamaların, türlü Anadolu lezzetlerinin habercisidir. Sonuçta bu yüzden de tezek kültürünü kolay kolay söküp atmak mümkün olamamıştır.
İşte bütün bu hayat mücadelesini sürdürmenin ve bu nefis nostaljiyi yaşamanın bedeli yılda üç milyar dolarlık bir tabii gübrenin yakılması ve havaya savrulup gitmesiyle mümkün olmaktadır.
Ama şimdi sıkı durun! Bu tezeğin yarısından elde edilecek "biyogaz" ile bütün bu işleri (kokusu ve nostaljisi hariç) hem de en iyi şekilde yapmak mümkün. Ve de her eve kurulacak biyogaz tesisi de atla deve değil, yaklaşık bir buçuk-iki milyara; hadi evin ısıtma sistemi filan iki-üç milyara mal olmakta.
Ayrıca biyogazı alınan tabii gübrenin son zamanların gözde konusu "biyolojik tarım"a sağlayacağı destek inanılmaz boyutlarda.

Ne dualar alırım!..
Ben Başbakan olsam bu hesabı duyduğumda hemen harekete geçer, isteyen her “tezek yakan” eve bir biyogaz tesisini beş sene vadeli kredi ile kurarım. Sonra da tarım ve hayvancılığın on onbeş yılda nerelere varacağının hayalini kurarım.
Bu arada da Anadolu’da tezeği hazırlayan nice ninelerden, bacılardan; hele hele elleri kınalı nazlı gelinlerden ne dualar alırım!..
Görüyorsunuz değil mi bir tek kalem işe köklü çözüm getirerek nelere kavuşulabilir, ancak köklü çözüm "yürek" ister, insanların yüreklerine hitap edecek "yürekler" ister. Sizler ne dersiniz böyle bir masraf yapıp kazanca geçmek istemez misiniz. Tüp parasından kurtulur ve kara geçersiniz.
Su gibi olmak!.

Yüreğinde insan sevgisi olanlar selam olsun sizlere. Hep çocukluğumdan beri duyarım. Ne zaman büyüklerime bir bardak su versem “Su gibi aziz ol evladım” derlerdi. Su gibi aziz olmak!.. O zamanlar neden böyle derler diye düşünürdüm. Su olmazsa hayat olmazdı belki ama suyun aziz olması nasıl bir şeydi acaba. Nedn öyle dediklerini anladım yıllar sonra.
Su insanın nüvesi, bir damla sudan oluşur. İnsanı ve yaşadığı alemi oluşturan 4 (maddi) elementten biri de sudur. Toprak, su, hava, ateş. Bu dört temel element insanın ana maddesidir. Bir de bunların haricinde ayrıca insanı insan yapan (manevi) latif elementler var. Maddi ve manevi elementlerin birlikteliği (ve Allah’ın izni) ile insan hayat bulur. Yani insan için, toprak hayattır, su hayattır, hava hayattır, ateş hayattır.
Mesela, İnsan vücudu 36,5 derece bir ateşle hayat bulmuştur. 5 derece yukarı ya da aşağı olsa insan bedeni ölür. Bu dört ana maddenin bir de bize misal olarak sunduğu tabiatları vardır. Bize sadece hayatı sunmamışlar, hayatın temel ilkelerini de bir öğreti olarak sunmuşlar. Her birini ayrı ayrı ya da birbirileri ile mukayese ederek ele aldığınızda ders alabileceğiniz o kadar çok temel kavram çıkar ki.. Görebildiğiniz, yorumlayabildiğiniz, ders alabildiğiniz kadarı sizin hayat tarzınızı oluşturur. Suyu örnek alalım hayatımıza su gibi olmaya çalışalım ki mutluluğu yakalayalım. Su gibi olmaya çalışalım ki kendimize faydalı olalım. Su gibi olmaya çalışalım ki insanlara faydalı olalım. Su gibi olmaya çalışalım ki yaşadığımız yer faydalı olalım. Su gibi olmaya çalışalım ki çevremize hayat verelim. Su gibi olmaya çalışalım ki hoşgörüden nasibimizi alabilelim.
İlk göz ağrım sıcak bir Ağustos ayının 21 inde dünyaya ağlamalarınla merhaba demişsin. Demişsin diyorum çünkü ben ne sana bana kazandıran annenin yanında nede senin yanında olamamıştım. Çünkü ben Vatan görevimi yapmak için askerde nöbetteydim. Vatan görevi her şeyden kutsal olduğu için yanınızda olamadım. Asker ocağında olsamda yinede bende dokuz doğurdum. Dünyaya merhaba dediğini öğrendiğim de dünyalar benim oldu. Baba olmuştum yüce Mevlaya şükürler olsun sağlıklı bir oğlum olmuştu. Kulağına ezan okuyup ismini koyamadım ama bu vazifeyi benim yerime deden yapmış.
Oğlum yıllar ne çabuk geçiyor. Daha dün gibi ilkokula başladın arkasından ortaokul ve lise. Lise biteli 6 yıl oldu ve sen bu sene hayalini kurduğun üniversiteyi bitiriyorsun. Allahın izniyle.
Şükürler olsun ya Rabbi. Geçen sene Amerika ya gideceğin zaman yıllardır söylediğim sözü sana tekrar söyledim. Oğlum benliğini kaybetme diye. Sende korkma baba öyle bir şey olmaz dedin bu sözün beni dünyalar kadar mutlu etti. Eş ve dostlarım sen ne yapıyorsun hazır gitmişken ABD de kalsın dediler. Bende hayır bu Vatanın yetişmiş beyin gücüne ihtiyacı var Vatanında kalmasını her şeye yeğlerim dedim ve beni saflıkla itham ettiler. Varsın onlar beni saf etsinler ama sen benin yüzümü kara çıkarmadın canım oğlum.
Amerika’yı gördün ve begenmedin bizim ahlakımıza, gelenek ve göreneklerimize ters dedin ve ben Vatanımdan başka yerde yaşayamam dedin. Teşekkürler oğlum senin için yaptıklarım helal olsun.
Allah’ın izniyle bu yıl okulun bitecek yepyeni bir hayata başlayacaksın. Bu hayat yolunda Allah sevgisini, Peygamber sevgisini, Vatan sevgisini, İnsan sevgisini, anne-baba sevgisini, eş ve çocuk sevgisini hiç aklından çıkarma. Herkesi sevmeye bak ama sakın kendini pas pas yapma yoksa gelen giden ayaklarını siler geçer. Yolun ve bahtın açık olsun Allah yar ve yardımcın olsun canım oğlum.
TÜRK\'ÇEDEN KAÇANLAR VE TÜRKÇ\'E ARAYANLAR-1
Londra Üniversitesi\'nde Türkçe okutan bir kadın doçent, Miss Margaret Bainbridge, kaybettiğimiz Türkçeyi arayıp bulmak ve kurtarmaya çalışmak için İstanbul\'a gelmiş, hakiki Türkçeyi bulabileceği çevrelerde araştırmalar yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden ve Türk Ev Kadınları Derneği\'nin yardımlarından faydalanmıştır. Bu arada, İstanbul konuşmasını henüz kaybetmemiş bazı İstanbulluların konuşmalarını teybe almıştır.

Nihad Sami, meseleyi şöyle değerlendiriyor: Yaptığı ve yapacağı işin ciddiyeti içinde, gayretli ve sağlam bilgili Miss Margaret Bainbridge\'le biz de uzun uzun konuştuk. Türkçenin hazin kaderi üzerinde bilgi alışverişlerinde bulunduk; Türkçenin en güzel eserlerinden seçmeler yaptı k. bandlar doldurduk.

Türkçenin, bugünkü çılgın gidişi karşısında İngiliz doçenti en az bizim kadar üzgün ve me\'yus buldum.

\"Bu gidişin sonu ne olacak?. Sizin, büyük, tarih eseri olan güzel diliniz, böylece ziyan olup gidecek mi?\" diyor, başka bir-şey söylemek istemiyordu. İngiltere\'de Türkçe öğrenmek isteyen fakülte talebesine hangi Türkçeyi öğreteceğini şaşırmıştı. Hakiki Türkçeye ihânet etmek istemeyen bir gönülle ve böyle bir ilmî zihniyetle bizim dilimizin ulaştığı en üstün seviyeyi tesbite çalışıyordu.

\"Sizin Divan şiirinizin güzelliğini ve Türkçenin eski ve büyük şâirlerinizin elinde neler söylemeğe muktedir bir lisan olduğunu biliyorum. Sinan Paşa gibi, Evliya Çelebi gibi, eski nesrinizin şaheserlerini meydana getirenler de beni kendilerine bağlamışlardır. Bununla beraber, sizin hakiki Türkçe\'niz, bundan 40–50 sene evvel konuşulan Türkçe ile yazan muharrirlerinizin dilidir. Ondan evvelki lisânınızın her külfeti bu sonuncuların dilinde yumuşamış, kaybolmuş. Ortaya çok güzel bir yazı dili, bir şiir ve nesir çıkmıştır. Bugünkü diliniz ise artık tamamiyle uydurma ve güzel olmayan bir dil, ne sesi, ne üslûbu kalmış, ziyan olmuş bir lisan... Kemâlini bulmuş Türkçeye nasıl kıyıyorsunuz? Bu güzel dili kısa zamanda nasıl bu kadar mahvü perişan ettiniz? Bu, akıl alacak şey değildir!\" diyordu.

Bizim bazı dilcilerimizin her zamanki gibi yanlış olan bir iddialarına gülüyor: \"İngilizceyi öz İngilizce yapmak için cemiyet kurulduğu iddiasına..!\"

\"—Böyle bir düşünüş. Lord Byron\'ın romantizmi devrinde bir ân için çakıp geçmişti. Sonra İngilizce\'nin teşekkülü öğrenilince bu romantik düşünce de tabiatıyla câzibesini kaybetti.\" diyor. Ve, pek tabii olarak, İngilizcenin bir imparatorluk dili oluşundan gurur duyuyor.

Sözün kısası şu ki, Türkçeyi kendi inceliği ve güzelliği içinde öğrenmek isteyen âlim, şimdi Türkiye\'de Türkçeyi bulmakta güçlük çekiyor. Vakit kaybetmeden ve henüz Türkiye\'de dil bilir üç-beş kişi varken bizim hakiki lisânımızın sesini, şivesini tesbite çalışıyor, ölmezleştirmek istiyor.

Dilimizi mahvetmeye memur insanlar ise bunun aksini yapıyorlar. Onu yıkmak ve unutturmak için ne lâzımsa, hem de, vakit geçirmeksizin yapmaya çalışıyorlar.

Bizi ve dilimizi sevenlerden birisi de İtalyan Prof. Anna Masala... Vehbi Vakkasoğlu\'nun sorularına cevap verirken şöyle diyor:
—Gerçi, bir lisan olarak Türkçe var, kendine has bir medeniyetiniz de var.Fakat bu yeni medeniyetten önceki tarihinizi bilmek lâzım. Tam modern bir Türk olmak için eski kültürünüzü bilmeniz gerekir.
"Mal senin, borç benim!"

O'nun ideali insanlığa hizmet etmekti. Yoksa insanlığı kendisine hizmet ettirmek değildi. O sebeple eline geçeni yemez yedirir, içmez içirir, yönettiği insanların mutluluğuyla mutlu olurdu. Yine bir miktar imkan geçmişti eline. Çevresine de münadiler göndermiş, sesleniyorlardı Medine sokaklarında:

- Resulüllah (sas) mescidin önünde miskin derecesindeki muhtaçları bekliyor, kimse mahrum kalmasın, miskinler gelip hisselerine düşecek yardımı alsınlar!..

Az sonra mescidin önünde en alt derecedeki yoksullar toplanmış, kasıp kavuran ihtiyaçlarını bir ölçüde karşılayacak imkana kavuşacak olmanın sevincini yaşıyorlardı.

Nitekim düşündükleri gibi de oldu. Efendimiz gelenleri şöyle bir gözden geçirdikten sonra elindeki mevcudu da hesap ederek önünden geçenlere hisselerini verirken tatlı tebessümlerle mutluluğunu açıkça belli ediyordu. Mutluydu; çünkü en büyük sevincini yoksula yardım ederken duyuyordu. İşte o anda da ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını gideriyordu. Nihayet elindeki imkan bitti, yardım isteyecek insan da bitti. Demek ki hesap iyi yapılmıştı.

Ne var ki çok geçmeden ötelerden koşup gelen bir bedevi görüldü. Adam hem koşuyor hem de nefes nefese söyleniyordu. Yardım dağıttığınızı duydum, onun için koştum; ama yine de yetişemedim. Zaten ben hep böyle şanssızım...

Allah Resulü Efendimiz sordu:

- İhtiyacın çok mu fazlaydı? Saymaya başladı ihtiyaçlarını. Hepsi de zaruri ihtiyaçtı. Ama Resulüllah\'ın da imkanı bitmiş, elinde avucunda olanı tümüyle vermiş, tek dirhemi bile kalmamıştı. Efendimiz, şefkatle baktı yoksul adamın üzgün yüzüne. Sonra beklenmeyen açıklamasını yaptı:

- Üzülme, dedi, ihtiyaçlarını yine alacaksın, hem de hiçbirini eksik bırakmadan!..

- Nasıl olacak diye heyecanlandı yoksul adam. Efendimiz kelimelere basarak konuştu:

- Şimdi buradan kalk şehrin içine dal, ihtiyaçlarını hangi dükkanda bulursan al, satıcılara da de ki:

- Mal benim, borç Resulüllah\'ın! Ödemeyi Resulüllah yapacaktır!..

Adam önce şaşırdı. Sonra toparlanarak sevinçle çarşının yolunu tuttu, alacaklarının hesabını yaparak heyecanla gidiyordu.

Olayın şahidi olan Hazreti Ömer fedakârlığın bu kadarını fazla buldu. Nihayet düşüncesini dile getirmekten kendini alamayarak dedi ki:

- Ya Resulüllah! Sen gücünün yettiğiyle mükellefsin. Elinde olanı tümüyle verdin, geriye bir şey kalmadı, neden bu sefer de yardım edemediğin yoksulun borçlarını yükleniyorsun? Bu kadarı da fazla değil mi?

Bu sözlerden hiç de memnun olmayan Resulüllah\'ın yüzündeki tebessümün kaybolduğu görüldü. Halbuki o ana kadar çok mutluydu. Tebessümü hiç eksik olmuyordu. Bunun üzerine oradaki bir sahabi söze karıştı:

- Ya Resulüllah dedi, sen Ömer\'e bakma ver, arşın sahibi Allah da sana verir, seni boş bırakmaz!.. Fedakârlığını sürdürmesi isteğinden memnun olan Relulüllah\'ın (sas) tebessümü tekrar yüzünde belirdi. Şöyle ölçü veriyordu yoksula yardım konusunda:

- Hiçbir şeyi olmayan, çorbasının suyunu çoğaltsın, onu da bulamayanların imdadına bol sulu çorba ile koşsun, yine çevresindeki yoksula ilgisiz kalmasın!

Yukarıdaki duruma bakın birde bizlerin durumuna bakın neler yapıyoruz ayda 10 ytl yi bile yoksul öğrencilere vermemek için 40 dereden su getiriyoruz. Yazık bizlere hemde ne yazık.
KİM BARBAR
Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı\'na hapsedildi. Kampın tam adı, 'Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' idi.
Bu kampta, 1918\'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen\'in 48. Alayı\'na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.
12Haziran 1920\'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.
Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi... Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savaş bitmişti.
Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler\'in işine gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.Çözüm toplu katliamdı... Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yanmıştı.. Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM\'de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır\'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için TBMM\'nin teşebbüse geçmesini istediler. Tabii ki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işi de unutuldu gitti.
Ama onlar unutmuyorlar. Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması... ŞEHİTLERİMİZE SAYGINIZ VARSA 3 dakikanızı almaz bu e-maili arkadaşlarınıza göndermek. ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK.

13.04.07
TÜRK LER NELER YAPMIŞ Türk\'ler den ne köy ne kasaba olmaz diyenlere ithaf olunur. Bakın neler yapmışlar. Demekki çalışınca ve isteyince neler yapılıyor. *Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, obezite
ve şeker hastalığına sebep olan geni buldu.
*Goethe Üniversitesi cerrahlarından Prof. Dr. Tayfun Aybek, kalp krizini
önceden haber veren \"çip\" geliştirdi.
*Gaziantep Üniversitesi Plastik Cerrahi Başkanı Doç. Mehmet Mutaf\'ın dudak yarığı konusunda geliştirdiği ameliyat tekniği, Fransa\'da \"en başarılı teknik\" kabul edildi.
*Finlandiya Kuopio Üniversitesi Biyokimya Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu, böbrek taşlarına \"nanobakteri\" adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığını kanıtladı.

*Arkansas Üniversitesi Çocuk Elektrofizyolojisi Bölümü Başkanı Doç. Volkan Tuzcu, çocukların kalp ritim bozuklukluğunu ışın kullanmadan tedavi eden yöntem geliştirdi.
*Amerikan Nature Dergisi, Türk doktor Murat Digiçaylıoğlu\'nun \"beyin kanamasından sonra hücrelerin ölmesini önleyen buluşu\"nu duyurdu.
*Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi\'nde araştırmalarını sürdüren Dr. Hande
Özdinler, bugüne kadar işlevi bilinmeyen Prion isimli proteinin beyin
hücrelerinin yenilenmesi açısından önemini ortaya koydu.
*Houston Methodist Hastanesi Sindirim Hastalıkları Tıbbi Direktörü Prof.
Dr. Atilla Ertan, \"ABD\'nin en seçkin 10 hekimi\" arasına girdi.
*İstanbul 70\'inci Yıl Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim Araştırma
Hastanesi cerrahlarından Dr. Cengiz Türkmen, ameliyat sonrasında kırılmayı
ve ağrıyı önleyen \"omurlararası sabitleyici\" geliştirdi.
*Memphis Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semahat Demir, ABD\'de
Bilim-Sağlık Ödülü\'ne layık görüldü.
*Cornell Üniversitesi Kısırlık Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kutluk
Oktay, kadınların menopozdan sonra da çocuk sahibi olabilmesini sağlayan
bir yöntem geliştirdi.
*Columbia Üniversitesi Kardiyoloji Direktörü Prof. Dr. Mehmet Öz\'ün yazdığı \"You: The Owners Manuel\" isimli kitap, ABD\'de piyasaya çıktığı gün Harry Potter ve Da Vinci Şifresi\'ni geride bırakarak, 350 bin adet sattı.

**Türkiye Cumhuriyeti\'nin Sağlık Bakanı, \"keneden korunmak için pantolon paçalarını çoraba sokun\" dedi.
ANZAKLI ÖMER

Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen okuyun.

Bu hakiki hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul\'da oturmaktadır.

Anzaklı Ömer\'in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi\'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD\'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika \'ya gittiğim ilk yıllar.. New York\'da Medical Center Hospital\'da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor .Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında..

-Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?\" dedim.
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
-Siz Türk müsünüz?
-Kaşlarını yukarıya kaldırarak \"hayır\" manasına bir işaret yaptı.
-Ama ben hala merak ediyorum. \"Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?\"
-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.
Ben yine ısrarla:
-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
-Siz Türk müsünüz?
-Evet Türk\'üm....\"

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:

\"Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye\'de..Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. \'
Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale\'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır\'a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale\'ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..

Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..
Dedim ki kendi kendime:
-\'Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..\' Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla \'Yazıklar olsun bana\' dedim. \'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış\' diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..\"

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya\'dan Amerika\'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.
\"Ömer\" cevabını verdim.
Merakla tekrar sordu:
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?\"
-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
-Senin adın Müslüman adı mı?
Ben
-Evet, Müslüman adı\" deyince yüzüme baktı,doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra \"Anzaklı Ömer\" olsun.
-\"Olsun\" dedim.
-\"Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?\"
Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
-\"Tabii\" dedim.. \"Müslüman olmak çok kolay.\" Sonra kendisine imanın ve İslam\'ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:
-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah\'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk\'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
-Beni yalnız bırakma olur mu?\"
-Ne gibi Ömer amca?
-Ara sıra gel de bana İslamiyet\'i anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.\" O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;
\"Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!
Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti...
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım... \"

Madem ki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir güneş ülke neden vücut bulmasın...\"
ZENGİNLİK, BAŞARI VE SEVGİ

Aşağıda anlatacağım hikaye yi bütün insanlık için yazıyorum bundan ders alırız ve hep sevgide kalırız diye.Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.
'Ben sizi hiç tanımıyorum, der...
Ama aç ve susuz olmalısınız... Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim...'
'Evin erkeği içerde mi?' Diye sorar adamlar.
'Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.'
'O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil...' diye cevap verirler.
Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.
'Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler...'
Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.
Ama bu defa da;
'Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz' der yaşlı adamlar.
Kadın öğrenmek ister;
'Niye giremezsiniz?..'
İhtiyarlardan biri açıklar:
'Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek.
Diğeri BAŞARI...
Ben ise SEVGİ...'
Sonra ekler; 'Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?..'
Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek;
'Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin\'i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun...'
Karısı itiraz eder;
'Canım, niçin Başarı'yı çağırmıyoruz?'
Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;
'Sevgi\'yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!..'
'Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına... Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgi'yi davet et.'
Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar;
'Hanginiz Sevgi idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol...'
Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler... Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı\'ya sorar; 'Ben sadece Sevgi'yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?'
Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:
'Eğer Zengin'i ya da Başarı'yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen Sevgi'yi davet ettin... O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz. Çünkü nerede Sevgi varsa, orda Başarı ve Zenginlik de vardır!..'
KIZIM...

Soguk bir kış günün de dünyama giriverdin. İçimi ısıttın yumuşak kalbimi dahada yumuşattın, mutluluğumu arttırdın bu yüzden yüce Mevla'ya şükür ettim. Sağlıklı ve iyi bir kızım olsun diye ve dualarım kabul oldu.
Ne zaman büyüdün anlamadım, daha dün kulağına ezanı seslenirken okuduğum ezan odanın içinde çınlıyor. Daha dün gibi canım kızım gözümü açtım doğdun, gözümü açtım büyümüşsün. Seni bazen yakından sevdim bağrıma bastım bazen de uzaktan sevdim hep ve hayata hazırlamaya çalıştım elimden geldiğince.
Okumanı istedim, kendini yetiştirmeni istedim bunun içinde elimden ne gelirse yapmaya çalıştım canım kızım. Senin Allah’ını seven, kültürlü olmanı ve iyi bir insan olmanı istedim. Senin ahlaklı biri olmanı, senin tarihini bilen biri olmanı, senin milletini seven biri olmanı istedim hep. Bunun için çalıştım hiç kimse bu dünya da kalıcı değil o yüzden heran bensiz kalacağını düşünerek senin ayaklarının üzerinde durabilmen için çalıştım, hayatı öğretebilmek için çalıştım. Bana göre azçok bunu da başardım sayılır. Hep sana iyi bir örnek olmak istedim. Akraba ve dost ziyaretlerimde hep senin yanımda olmana özen gösterdim. Hem bu benim canım kızım demek için hemde senin akraba ve dost ziyaretlerini Allah'ın bir emri olduğunu öğrenmen için. Bazen baba ben gitmesem dediğin zaman seni zorladım ama zorlamam lazımdı senin bunları öğrenmen için. Sana Allah'ın emirlerini öğretmeye çalıştım İnşallah bu yoldan hiç ayrılmazsın, vatanını sevmeyi öğrettim inşallah vatanını sevmeyi de hep aklında yüreğinde tutarsın. Elbette sende büyüdün ve daha da büyüyeceksin. Belki bir öğretmen belki bir avukat olacaksın. Canım kızım ne olursan ol ama mutlaka evini sevgi ile kuşatan bir ana ol. Can kızım yüreğim hep seninle olacak benim küçük kızım. Hep yüreğim sana akacak kızgın bakışlı canım kızım. Hep seninle olsun sağlık, mutluluk ve iyilik. Allaha emanet ol canım kızım yolun ve bahtın açık olsun bitanem.06.04.07

İSLAMDA EĞİTİM VE ÖĞRENİM

Dinimiz eğitime, okuma ve öğrenmeye çok büyük önem vermiştir. İnsanlar devamlı huzur ve mutluluğa kavuşmak için büyük çabalar gösterirler. Bu amaca ulaşabilmek için takip edilecek yol, hiç şüphesiz iyi bir eğitim ve öğretimdir. Bunlara gereken önem verilmedikçe, istenilen amaca ulaşmak mümkün değildir.

Dinimiz ilme, okuyup yazmaya gereken önemi vermiş; dikkatimizi bu noktaya çekmiş ve bizlerden daima müsbet yolda çalışmayı istemiştir. Cenab-ı Allah, Kuran-ı Kerim de: "Yaratan Rabbinin adıyla oku; O, insanı bir Alakadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini öğreten, kalemle (yazmayı) belleten Rabbin, en büyük Kerem sahibidir."  buyurmak suretiyle, insanın daima arayış içinde olması gerektiğini, eğitim ve öğretimle her an iç içe bulunması lüzumunu belirtmiştir.

Peygamber Efendimiz de, ilim öğrenme hususunda bir hadis-i şeriflerinde: “İlim öğrenmek için gayret sarf etmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır buyurmaktadır.

Yüce dinimiz, ilim öğrenmeyi farz kıldığı gibi; öğretmeyi de bize bir görev olarak vermiştir. Dinimiz, ilim öğreneni de öğreteni de yüceltmiştir. İslâmiyet, ilim ve eğitimi ibadet kabul etmiş, Peygamber Efendimiz de: “İlim tahsil etmek, Allah katında nafile olarak kılınan namaz, tutulan oruç ve yapılan hacdan daha hayırlıdır” buyurmuştur.

Müslümanlar olarak, Allah ve Rasûlünün bizlere vermiş olduğu öğütleri tutmak, bilgimizi artırmak için devamlı gayret etmeliyiz. Bunun yoluda ya okutan olacagız ya okuyan olacagız yada okuyana yardımcı olacagız. Hepimiz çocuklarımızı okutmaya çalışıyoruz çok güzel bir amel ama birde okumak isteyipte imkansızlıktan okuyamayanlar var. Bizim amacımız böyle kişileri araştırıp onlara maddi yardımda bulunmak olmalı.
Bakın bu konuda Peygamber Efendimiz ne buyuruyorlar. "Bilen, öğrenen, dinleyen veya ilmi sevenlerden biri ol, Beşincisi olma, helak olursun." Sağlıcakla kalın hoşça kalın.
GÜL SEVEN GÜL GİBİ KOKAR

Gülü sevmeyeniniz var mı? Olabilir tabii. Sevmek çünkü bir gönül işidir. Gönül öyle bir yerdir ki, insandaki beş duyunun haricinde, gözle görülmeyen, elle tutulmayan, yer kaplamayan, fakat insan için çok önemli olan, daha doğrusu insanı insan yapan duyguların toplandığı yerdir.
Sevgi dendi mi, gönül gelir akla. Bir diğer adıyla kalb. O bir ömür boyu hiç durmadan, yorulmadan atan, en güçlü kaslardan oluşan yüreğin içinde, sanki kırılıverecekmiş gibi duran, sırçadan saray olan narin bir kalb... Mekandan, zamandan, sınırdan münezzeh (sonsuz) olan Allahü Teala’nın, bir müminin gönlüne sığarım dediği bir kalb...
Hassas mı hassas!.. narin mi narin!... Ve sevgi, aşk gibi o kıymetli, yüce duyguların menbaı... Sevginin bu kadar kıymetli olmasından, ne sevilirse, gönül neye meyil ederse, o da kıymetli oluyor, değerli oluyor sevenin gözünde, gönlünde... Sevilen, değerli olsa da olmasa da...
Fakat asıl olan şu ki, kıymetli olan, kıymetli olana yakışır. En yüce olan sevgi de, en yüce olana.
Gül dendi mi hemen sevgi hatırlanıyor, güzellikler akla geliyor. Güzel duygular, güzel anılar, güzel kokular, güzel işler.
Gül, hep çiçekler içinde en kıymetlimiz olmuş. Saray bahçelerinde yer almış. Her bir rengine ayrı manalar yüklemişler. Bazen sevginin yerini almış, bazen de sevgili olmuş, dilden dile, gönülden gönüle dolaşmış. Adına şiirler yazılmış, gazeller okunmuş.
Eğer maksad, hedef güle ulaşmak ise ve sadece toprak kavuşuyorsa ona, seven toprak olmaz mı gülün uğruna.
Gül bahçesinde dolaşan gül kokularına bezenir. Kimilerine de gülü sevmek nasip olmaz. Gül bahçesinin içinde bile olsa gülü sevemez ondan nasibini alamaz. Güzel-Çirkin, iyi- kötü, doğu-batı, var-yok, iman-küfür, dost-düşman, beyaz-siyah, zıt tarafları anlatan kelimelerin manaları birbirlerine ne kadar zıtsa, anlam olarak da bir tarafta olmak, diğer tarafta olmamayı gerektirir. Yani kim neyin yanında yer alırsa, neyi severse onun özelliğini alıyor. Ona benziyor. Onun sevdiklerini seviyor, sevmediklerini sevmiyor.
Dostunun yanında yer alan kişi, onun düşmanına nasıl yakınlık duyabilir ki?
Güle gönlünü kaptıran bülbülün, çöplüklerde ne işi olabilir ki? Hiç kıymetli olan kıymetsiz olana yakışır mı? Sağlıcakla kalın hoşça kalın gülden ayrı kalmayın.
03.04.07
 
KAYBEDİLEN DOSTLUKLAR
Yüreğinde İnsan sevgisi taşıyanlar selam olsun sizlere. Ne oluyor bizlere akrabalarımıza, arkadaşlarımıza ve dostlarımıza kapıları bir bir kapattık. Kendimize dünyalar yaptık ve o dünyamıza çekildik. Aramıza engeller koyduk onlar bize ulaşamasın diye. Akraba ve dost ne zaman lazım olur insana, ihtiyaç duyulduğunda yani ya sevinçte ya hastalıkta yada ölümde denir ama ben ölümde aramaya pek aldırış etmiyorum. Sağlığında aranmayan tatlı bir söz söylenilmeyen küçücük bir gülümseme gösterilmeyen birisinin cenazesine gitsen ne olacak gitmesen ne olacak.
Hep bizlere ihtiyaç duydukların da onların yanında olmamak için bahaneler bulduk. İşimiz çoktu, meşguldük ahki ah. Bahane ararsan çoktur, bahane aramazsan hiç yoktur. Veya günler çuvala mı girdi yarın giderim öbür gün giderim, ben senin hastalığının bu kadar ciddi olduğunu bilmiyordum gibi bir sürü bahaneler üretiriz kendimize.
İşte geldik ve gidiyoruz. Gittiğimizde Allah'ü Teala soracak sen beni ziyarete gelmedin neden? Allah'ım senin mekanın yokki geleyim diyeceğiz. Yüce Mevla'da filan kulumun ziyaretine gitseydin beni ziyaret etmiş olacaktın diyecek. Ben hastalandım ziyaretime gelmedin dediğinde Allah'ım sen hastalanmazsın diyeceğiz Yüce Mevla filan kulum hastalandığında ona geçmiş olsuna gitseydin beni hastalığımda ziyaret etmiş olacaktın diyecek. Uyanalım artık kendimize gelelim iyi günde kötü günde akrabalarımızı dostlarımızı arayalım onların yanında olalım. Sağlıcakla kalın hoşça kalın.
MEVLİD KANDİLİ

O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meşalesi olan sevgili peygamberimizin gönderilişi, Yüce Allahın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur\'an-ı Kerim\'de şöyle buyurulmuştur:
Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler. \" (Âl-i İmrân, 164)
Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.
Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.

Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O\'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

O âlemlerin Rabbinden, "Alemlere rahmet olarak gönderildi." Asırlara sığmayacak inkılapları birkaç sene içerisinde gerçekleştirdi. Evlâtlarını diri diri toprağa gömen babalar O'na ve getirdiği prensiplere iman ettikten sonra mükemmelleştiler, dünyaya insanlık, adalet ve medeniyet rehberi olacak hale geldiler. İnsanlar O'nun tek emriyle, kökü yüzlerce yıl derinde olan alışkanlıklarını bıraktı.

O, yirminci asır insanının yüzyılda yerleştiremediği hakkı, hukuku, adâleti, hürriyeti, demokrasiyi ve insan haklarını bir solukta yerleştirdi. Böylece cehâlet asrı bir saâdet asrı olup, çıktı. Nihayet asır, asırlara taştı. Ve O, çağlar ötesiyle kucaklaştı.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed kendisinden önceki peygamberler gibi sadece bir kavme veya millete değil, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. O'nun diğer peygamberlerden en farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur\'an-ı Kerim\'de şöyle buyurulur:

"Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler." (Sebe, 28)
İİnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır. O\'nu örnek almak, Kur'an'a uymaktır. Çünkü Hz. Aişe (r.a.)'nın ifâdesiyle O'nun ahlâkı Kur\'an\'dı.(Müslim, Misâfirîn, 139). Kur\'an-ı Kerim, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in inananlar için en güzel örnek olduğunu bildirmekte ve bu hususta şöyle buyurulmaktadır:

"Andolsun, Allah'ın rasûlünde sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır.\" (Ahzâb, 21)
Bu geceyi nasıl ihya edelim?
Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber\'in ümmeti olmakla şereflenmiş bulunan biz müminlere ne mutlu! Bu geceyi vesile bilerek, O\'na ümmet olmanın şuuruna erebilmek, Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için en azından bir Tesbih Namazı kılalım, bir de Hatm-i Enbiyâ yapalım. O\'na ümmet olan müminlere gevşeklik yakışmaz. Unutmayalım... Alemlere rahmet olarak gönderilen muazzez Peygamberimizin, doğumunu anarken, yalnız mevlid okumak, ilâhîler söylemek ve kandil simidi dağıtmak yeterli değildir, sadece bu geceyi yaşamak yeterli değildir. Yüce Allah\'ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yegâne yolu, Peygamberimizin yolundan gitmektir...

ÖLÜM TRENİYLE GELEN AYRILIK-7

Derin bir "oh" çeker ve devam eder:
-Binbir zorlukla Kars sınırından Türkiye'ye girdim. Oradan İstanbul'a geçtim. Gazetelerde ölüm trenindeki bütün yolcuların öldüğü yazıldı. Bizimkine yaşamak denmez oğul, ben hiç yaşamadım ki.
Evin önüne gelmişlerdir. Kapıyı Sadık Bey'in hanımı açar. Sadık Bey kapıdan bağırır: "Babam, babam geldi!" İçerden mecalsiz bir ses inler:
-"Bir ömür boyu beni hep babam geliyor diye aldattın oğul, ben yalan olduğunu bildiğim halde hep koştum, doğrulabilsem yine koşarım Ferhat\'ıma ama kalkamıyorum, derken karşısında görür Ferhat Bey'i.

Bu mendilde kokun var
-Hacerim, ay ışığım.
-Cemalim, gün ışığım, geldin demek.
El ele tutuşurlar, tıpkı trenden atlayacakları anda tutuştukları gibi. Ferhat Bey yüreğini yakan ukdeyi sorar ilk olarak:
-Hacerim, neden atlamadın? Neden bıraktın elimi? Neden bitmez tükenmez acılara savurdun beni? Koynundan ismi yazılı işlemeli mendilini çıkarır:
-Senin kokun var diye bir ömür boyu kokladım onu. Sensiz gecelerin gözyaşlarını biriktirdim onda.
-Atlayamadım Ferhat\'ım, bebeğimiz geldi aklıma, atlayamadım. O bir saniye yarım asırlık hicran ateşimizin kıvılcımı oldu. Olsun, seni bir kere daha gördüm ya, ölsem de gözlerim açık gitmez gayrı.
Ferhat Bey, "Karadeniz kıyısındaki o kayanın üzerine oturduğumuzda da böyle bakmıştın Hacerim" dedi. Hacer Hanım'ın güzel çakır gözleri parladı bir anda. Solgun yüzü, hafifçe gülümsedi. Dudakları son kez ebedi vuslatın en tatlı nağmeleriyle kımıldadı imana şehadet eden kelimelerle. Derken bir çığlık koptu evde. Önce hâlâ açık duran çakır gözlerini kapattılar. Sonra sıkı sıkıya yumduğu avucunu açtılar ve "Gün ışığı"nın yadigârı olan altın kolyenin elinden düştüğünü gördüler.
Akşam ezanı okunuyordu Üsküdar'da. Zafer öğretmen bir günde bütün mevsimleri yaşamış gibiydi. "Olsun" dedi. "Biz dallarla köklerin buluşmasını seviyoruz. Ak Asya'yı da, Kara Kıta\'yı da seviyoruz. Kıtaların buluşmasını seviyoruz. Kaderin bize biçtiği rolü seviyoruz. Derdimizi seviyoruz."
Ülkelerini bir Leyla gibi gören bu yiğitler, Leyla ile Mecnunları buluşturmaya devam ediyor. Vatan hasretiyle yansalar da, söndürmeye devam ediyorlar asırlık yangınları. Çünkü bu gözü pek talihlileri, hem yer, hem asuman bekledi yıllardır. Her an debisi yükselen coşkun nehirler gibi vuslat okyanuslarına koşuyorlar. Geçtikleri çölleri yeşerten bu adanmış ruhlar, dünyayı yeni bir bahara hazırlıyorlar.
Zafer, sinelerinin steplerinde sabır çiçekleri açan sevgi süvarilerinin değil midir?
ALINTI

 
ÖLÜM TRENİYLE GELEN AYRILIK-6

Ölme ay ışığım geliyorum
Mehmet\'in annesi Canan Hanım açar kapıyı. \"Ferhat Bey\'e bir torun daha getirdim\", diye takılır Zafer öğretmen. Dallar kökleriyle buluşmuştur artık.
Öpüşüp koklaştıktan sonra Ferhat Bey en ziyade merak ettiği soruyu sorar torununa: \"Hacerim sağ mı?\"
Torun ce