|
Bugün Milliyet Gazetesi'nde bir yazı ilgimi çekti. Hem düşündüm, hem de
gülümsedim. Hasan PULUR'un bu yazısının bir bölümünü sizlerle de
paylaşmak istedim. İşte o yazıdan bir bölüm: * "AĞLAMA VE MİZAH! ** * Televizyonda Kuzey Kore’deki görülmemiş yas yorumlanıyor, başkan öldü diye ağlayanlar, hıçkıranlar, dövünenler... Birisi fırsat bu fırsat diye bir anısını anlatıyor: “Biz ilkokula giderken, 10 Kasımlarda Atatürk’ü anma gününde öğretmen ağlamamızı söylerdi.” Dedik ya fırsat bu fırsat... Neden fırsat, anlamadınız mı? Çocukları Atatürk için zorla ağlatmışlar. * * * Mülkiye’yi bitirmişsin, başbakanlık müsteşarlığı yapmışsın, birkaç bakanlık, sonra parti kurup genel başkan olmuşsun, batırmışsın... Oldu mu, yakıştı mı? Evet, Sayın Hasan Celal Güzel, bu anı soyadınızın anlamına uygun muydu? * * * Mizah, mizah, mizah... Nerede mizah, nerede yergi, nerede hiciv! Keşan Müftüsü “Noel Baba, doğru dürüst bir adam olsaydı bacadan değil, kapıdan girerdi” demiş... Hakkında soruşturma açılmış... Ey hoşgörü nerdesin?" * * * * * Hasan PULUR 31.12.2011 / Milliyet |
|
Her yıl bazı gazetelerde yılın enleri, şeyleri, neyleri ve beyleri
yayınlanır. İşte bir gazetemizdeki yılın şeyleri, neyleri ve beyleri: * "YILIN ŞEYLERİ, NEYLERİ, BEYLERİ... * - “Noel Baba adam olsaydı evlere bacadan girmezdi”: Yılın lafı. - AKP’yle demokratik anayasa yapılacağına inananlar: Yılın safı. - İdris Naim Şahin’in ağzından çıkan her laf: Yılın gafı. - “İmamın Ordusu”: Yılın kitabı. - “Tuvalet bir milyon liraydı be. Sayemizde bir liraya gidiyorsun”: Yılın hitabı. - ABD’nin taşeronluğunu yapmak: Yılın zilleti. - Kendisini soyana âşık aziz halkımız: Yılın milleti. - Püskevit: Yılın azığı. - Şiddete maruz kalan kadınlarımız: Yılın yazığı. - Doğalgaz ve elektriğe yapılan okkalı zam: Yılın kazığı. - “Ben tertemiz alnımı senin o lekeli dudaklarına sürdürmem!”: Yılın mağruru. - Zamları Köşk’ten dönen vekillerimiz: Yılın mağduru! - Japonya’daki tsunami: Yılın felaketi. - Van’daki manzaralar: Yılın sefaleti. - Paralı askerlik: Yılın (AK) adaleti! - Oslo’daki MİT-PKK görüşmeleri: Yılın zirvesi. - “Yunanlılarla savaşmadık, mezarlar sahte”: Yılın zırvası. - Piri Reis: Yılın teknesi. - Muhalefet partileri: Yılın stepnesi. - Işık Koşaner ve kuvvet komutanlarının resti: Yılın istifası. - “CHP’li belediyeler PKK’ya para aktarıyor”: Yılın iftirası. - IMF eski Başkanı Strauss Kahn: Yılın çapkını. - Kapı varken evlere bacadan giren Noel Baba: Yılın sapkını! - “Dedemin insanları”: Yılın filmi. - “Dekolte giyen kadın tecavüzü göze almalı” lafı: Yılın ilmi. - TGB’li gençler: Yılın eylemcisi. - Nihat Doğan: Yılın eğlencesi. - Silivri ve Hasdal’daki dostlar: Yılın acısı. - “Ben bilmem, büyüklerimiz bilir!” diyen Hakan Şükür: Yılın vekili. - Messi: Yılın topçusu. - Güvenlik güçleri: Yılın copçusu. - CHP’nin yemin etmeme eylemi!: Yılın fiyaskosu. - “Teşvik primi almak caiz midir hocam?”: Yılın suali. - Kanal İstanbul: Yılın sanalı. - “Bölücülerle masaya oturduğumuzu söyleyenler şerefsizdir”: Yılın yalanı. - Bilumum dağlarımız, ovalarımız, ırmaklarımız, nehirlerimiz: Yılın talanı. - Ülkenin nereye gitmekte olduğunu hâlâ göremeyenler: Yılın körü. - Arena’da Başbakan’ı ıslıklayan Cimbomlular: Yılın nankörü! - Nicolas Sarkozy: Yılın kocası. - “Teşvik primi caizdir” diyen hoca: Yılın hocası. - “Kalfalık dönemi bitti, ustalık dönemi başlıyor”: Yılın sözü. - Bindik bir alamete, gidiyoruz cümbür cemaat kıyamete: Yılın özü!" * * * Melih AŞIK / 31.12.2011 Milliyet |
|
MİLLET MEKTEPLERİ BAŞÖĞRETMENİ ATATÜRK * “Okul, genç kafalara saygıyı, ulus ve ülke sevgisini, bağımsızlığın üstünlüğünü öğretir.” Mustafa Kemal Atatürk (27 Ekim 1922) * 24 Kasım tarihi, Mustafa Kemal’e Bakanlar Kurulu’nun 1928 yılında yaptığı bir toplantıda ‘Millet Mektepleri Başöğretmenliği’ sanının verildiği tarihtir. 1981 yılında Atatürk’ün 100. doğum yıldönümünden beri de her yıl bu tarih Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. Bu nedenle son derecede anlamlı ve önemli bir gündür. Mustafa Kemal eğitime ve öğretmenlere ne kadar önem ve değer verdiğini her fırsatta dile getirmiştir. Onun için ideal bir toplum, bilgelerden oluşan bir toplumdur. * 3 Mart 1924’te Türkiye’nin 3 devrim yasasından biri olarak anılan ‘Tevhidi Tedrisat’ yani eğitim ve öğretimin birleştirilmesini öngören yasa kabul edilmiştir. Artık bu tarihten itibaren de tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Ardından yasa uyarınca medreseler kapatılarak laik eğitim sistemine geçilmiştir. * Görüyoruz ki Mustafa Kemal’in getirdiği eğitim sistemimizin temeli önce ulusallıktır ve ardından da onun laik bir yapıya dayalı olmasıdır. Bu sistemin yapıcıları, yaratıcıları da bu ulusun deneyimli ve bilge öğretmenleri olacaktır. 1930 yılında Mustafa Kemal öğretmenlerimize ilişkin şu sözleri söylemiştir: “Gençliği yetiştirin. Onlara bilgi ve bilgeliğin gerçekçi düşüncelerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Özgürce düşünceler uygulama alanına konulduğu vakit, Türk ulusu yükselecektir.” Gerçekten de Mustafa Kemal’in dediği gibi ihtiyacımız olan şey özgür düşüncedir. Özgür düşünce, bilimsel düşünce demektir. Hiçbir dogmaya dayanmayan açık ve seçik olarak tanımlanan kavramlarla iş gören, somut verilere dayalı düşünce demektir. Özgürlük, özgürleşme ve bağımsızlıkla ilintilidir. Akıl alanında özgür olunca, haliyle beklenen gelişme, yükselme kısacası uygarlaşma da beraberinde gelecektir. * Tüm aydınlık ve özgür düşünceli, bilge öğretmenlerimizin bu anlamlı gününü kutluyorum. * * * Dr. Handan DİKER Yeditepe Üniversitesi / 23.11.2011 Cumhuriyet Gazetesi |
|
Bugün Bolu Eğitim Yüksek Okulu'ndan Sosyal
Bilgiler dersi öğretim görevlisi, hocam Sayın Hüseyin SARI'nın bir
yazısını okudum. Bu yazıyı sizinle de paylaşmak istiyorum: * * * KEŞKE YAPMASAYDI İsmet Paşa, Atatürk’ü “tek kelime ile tanımlar mısınız?” diye soranlara “cesurdu” der. * Eflatun cesareti, “tehlike karşısında akıl ve zekânın kullanılmasıdır" diye tanımlar ve buna "vasıflı cesareti” vurgusu yapar. Bu tanım ve yaklaşımları kişiliğinde dolaysıyla da eylemlerinde gördüğümüz tarihi şahsiyetlerden birisi de şüphesiz M. Kemal Atatürk’tür. * Tarihin seyri üzerinde etkili olmuş bir liderin kendi doğrularını kuruculuğuna önderlik ettiği devletin temeline harç olarak koyması kadar doğal bir şey olabilir mi? * O zaman doğruları neydi diye sorarsak görürüz ki o doğruların hemen tamamı hala insanlığın peşinden koştuğu temel ilkelerdir. Ama gelin görün ki çakma TV kuruluşlarının kerameti kendinden menkul bazı katılımcıları Atatürk’ün kişiliğini ve de eylemlerini ölümünün 73’üncü yılında, kıyısından köşesinden kemirmenin gayreti içine girdiler. * Bunlardan birinin onunla ilgili söyledikleri şöyle; M. Kemal 1907 sonbaharında Suriye Cephesi’nden çekilirken meğer Araplara esir düşmüşte kimsenin haberi olmamışmış. Herkes vatanı kurtarmanın peşinde koşarken O İstanbul’da yan gelip yatanlardanmış… * Uykum kaçtı ve gayri ihtiyari mırıldandım: * Keşke söylemese ve de yapmasaydı. Peki, neyi mi yapmasaydı? * Onun da cevabını Fikret Bila’nın 11 Kasım’daki köşe yazısından aktaralım. * … Manda mı kabul etseydi? * “Aydın” kisvesi altında Atatürk’ü küçültmeye çalışan, liderliğini, ileri görüşlülüğünü, askeri, siyasi, uluslararası başarısını yok saymaya çalışanlar, yanlış yaptığını savunanlar Atatürk’ün neyinden rahatsız oluyorlar? Tüm mazlum uluslara örnek oluşturacak şekilde bir Ulusal Kurtuluş Savaşı yürütmüş ve başarıya ulaşmış olmasından mı? * Atatürk karşıtlarına göre, böyle yapmasaydı da ne yapsaydı? İngiliz mandasını mı kabul etseydi, Amerikan mandasını mı? Bağımsız bir devlet kurmak yerine bir İngiliz valiliği mi kursaydı? Sevr’in altına imza mı atsaydı? * “Hatt-ı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır, bu satıh bütün vatandır” demeseydi de, “sath-ı müdafaa yoktur, hatt-ı müdafaa vardır, bu hat, benim arazidir” mi deseydi? Camiye gitmek, okul açmak için izin alınan bir Türkiye mi kursaydı? Saraya sığınıp İngiltere’ye mi kaçsaydı? * Laik cumhuriyet mi rahatsız ediyor? * Veya laik bir cumhuriyet kurması mı rahatsız ediyor? Din ile devlet işlerini ayırması, bilimi öncü kabul etmesi mi rahatsızlık veriyor? Laik bir devlet yerine, din devleti mi kursaydı? Bilime, bilim adamlarına göre değil hurafelere göre mi hareket etseydi? * Üniversiteler yerine medreseler mi kursaydı? * Çarşafta mı bıraksaydı? * Atatürk’ün neyi rahatsız ediyor? Türk kadınını çarşaftan çıkarması mı? Kadınların erkeklerin yapacağı her işi, her mesleği pekâlâ yapabileceğini göstermiş olması mı rahatsız ediyor? Türk kadınının da öğretmen, bilim insanı, doktor, mühendis, avukat, pilot, milletvekili olabileceğini kanıtlaması ve onları çarşaftan çıkarmış olması mı rahatsızlık veriyor? * Ne yapsaydı? Türk kadınını çarşafta mı bıraksaydı; kız çocuklarının çarşafa girmesini mi teşvik etseydi, erkeğin üç adım gerisinden mi yürütseydi? Kızları okula göndermese miydi? Kadının şahitliği kabul edilmez mi deseydi? Ne yapsaydı yani?.. Allahtan ki Atatürk düşmanlığı bu toplumda hâkim yer tutmuyor. Ölümünün 73. yıldönümünde, dün Anıtkabir’deki görüntülere baktıysanız, bu gerçeği görmüş olmalısınız. * Son yıllarda hız verilen ve on yıllardır yürütülen karalama kampanyalarına karşın, Anıtkabir dün yine doldu taştı. Öyle bindirilmiş kıtalar şeklinde değil. Her kesimden, her yaştan, her siyasi görüşten vatandaşlar Anıtkabir’e kendi arzularıyla gelip, Atatürk’e sevgilerini, saygılarını sundular. Zengin, fakir, yaşlı, genç, başı açık, başı kapalı Anadolu halkı oradaydı... * Yüreğine sağlık Sayın Bila.. Sizce de öyle değil mi? *** Hüseyin SARI (Bolu Eğitim Yüksek Okulu Sosyal Bilgiler Öğretim Görevlisi) 14.11.2011 |
|
5
EKİM DÜNYA ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Akyıldız öğretmenlere insanca yaşayabilecekleri, nitelikli hizmet
verebilecekleri çalışma ve yaşama koşullarının yaratılması gerektiğini
belirterek, "Bunun için de başta maaşlar olmak üzere mesleki ve özlük
hakları insan onuruna yaraşır düzeye yükseltilmelidir. Kaybedilme
noktasına gelen mesleki saygınlığın yeniden kazanılması için, öğretmen
yetiştirme ve istihdam politikalarının uluslararası standartlara uygun
ve bilimsel bir anlayışla ele alınması ve tüm eğitim emekçilerinin
ekonomik, sosyal, mesleki ve özlük sorunlarının çözülmesi gerekmektedir"
diye konuştu. |
|
DİL BAYRAMI KUTLU OLSUN! Dil, insanı doğadaki bütün canlılardan ayıran başlıca özellik. İnsan dili kullanabildiği, onu geliştirebildiği ölçüde ilerlemiş. Binlerce yıllık değişimin, gelişimin ardından “iletişim çağına” ulaşmamız dilin insanlık tarihindeki yerinin son göstergelerinden biri. * Dil öyle bir güç ki; ülkeleri savaşın eşiğinden döndürebiliyor, bir aşkı asırlar boyu diri tutabiliyor, insanlığı ayakta tutan tükenmez bir enerji olarak kendini çoğaltabiliyor... * Yeryüzünde 6 bin kadar dil var. Bunların 2 bin kadarı uluslar, çeşitli topluluklar içinde canlılığını koruyor. Çoğunluğu Afrika’da olmak üzere her yıl 20 dolayında dil yeryüzünden siliniyor. * Türkçe bugün 11 milyon kilometrekarelik alanda 250 milyon kişi tarafından, belli bölümlemelerle Özbekçeden Türkiye Türkçesine kadar 25 ayrı biçimde konuşuluyor. * Türkçemizin gelişiminin ana halkasını Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler oluşturuyor. * Atatürk önemli devrimler öncesinde uzun Anadolu gezilerine çıkıyor, toplumu yeniliğe olabildiğince hazırlıyodu. * Örneğin 1 Kasım 1928’de çıkarılan “Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkındaki Kanun” öncesinde neredeyse yıl boyu altyapı çalışması yaptı. * 9 Ağustos 1928’de İstanbul Sarayburnu Parkı’nda o ünlü karatahta önünde Latin harflerini yazdı. Halkın yüzde 80’inin okuma-yazma bilmezliğinin kabul edilemeyeceğini, bunu aşacaklarını söyledi. * Sonrasındaki Bursa, Çanakkale, Gelibolu, Sinop, Samsun, Amasya, Tokat, Sivas, Sarkışla, Kayseri gezilerinde bunu işledi. * 26 Eylül 1932’deki Dil Kurultayı ile bu alandaki devrimsel dönüşüm bayraklaştırıldı. 26 Eylül Dil Bayramı ilan edildi. * Kutlu olsun. * Her şeye karşın Türkçemiz bugün dünya dilleri arasında yerini almış güçlü bir dil. Dil devriminin ilkyarılarında bunun başarılamayacağı iddia edilmişti. Çok da saldırı olmuştu. Ama başarıldı. 1930’larda gazete haber ve yorumlarındaki Türkçe sözcük oranı yüzde 35’ti. Yarım asır sonra bu oran yüzde 70-75’e ulaştı. Kamile İmer’in araştırmasına göre yazarlar arasında Türkçe sözcük kullanma rekoru yüzde 92 ile Oktay Akbal’ın. * Türkçemizi hep genç tutan Oktay Akbal’a selam olsun. *** Yazı aramızda benim de iyi bir hücre arkadaşımdır Türkçe. * Bazen aynı şeyi farklı sözcüklerle anlatma oyunu oynarım. Arada bir canım sözcüklerle dans etmek ister, Türkçemizin zenginliğine, anlatım gücüne şaşar kalırım. * Sözcüklerin içindeki gizli sözcükler, beynimle saklambaç oynar gibi görünür kaybolur. * Vatan toprağı kadar değerli arkadaşım, öğretmenim, ses bayrağım Türkçe; bayramın kutlu olsun..." *** 26 Eylül 2011 / Mustafa BALBAY / Cumhuriyet |
|
MÜZİK FESTVALLERİ: *** Dün bir gazetede Ankara'da ve Afyon'da Müzik Festivallerinin başlaması ile ilgili bir yazı dikkatimi çekti. O yazıyı sizinle de paylmaşmak istedim. İşte o yazı: "İKİ KLASİK MÜZİK FESTİVALİ * Dün akşam 28. Ankara Müzik Festivali başladı. Açılış konserini veren Eskişehir Senfoni Orkestrası’nı Gürer Aykal yönetti. Borusan Quartet orkestrayla beraber çaldı. * Festivalin, festivallerin ne kadar güç koşullar altında gerçekleştirildiğini bilirim. Her yıl soluk soluğa bir çalışma ile sponsor aramaya çıkılır, bütçenin denkleştirilmesi için nasıl çalışıldığını her müziksever bilir. * Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Başkanı Mehmet A. Başman’la birçok kez bu konuyu konuştum. Bu yılki festivale, 15 farklı ülkeden 572 sanatçı katılıyor. * Senfonik müzikten bandoya, çağdaş müzikten popüler klasiğe, etno-cazdan dansa uzanan geniş bir etkinlik listesi, farklı seyirci kitlesinin ilgisini derleyecektir. * Programdaki birkaç etkinlikten söz edeyim. Bilkent Senfoni Orkestrası ve Emmanuel Pahud (flüt), Tchaikovsky String Quartet, Antakya Medeniyetler Korosu, şef: Şeyda Koyaş, Hacettepe Senfoni Orkestrası, şef: Erol Erdinç, Cedric Tiberghien (piyano), Bilkent Senfoni Orkestrası, şef: Işın Metin, Pierre Amoyal (keman). Bilhassa Emmanuel Pahud ile Pierre Amoyal’ı kaçırmayın derim. 28. Ankara Müzik Festivali, 30 Nisan 2011’de sona eriyor." "Müzikçi Hüseyin Başkadem’in çabalarıyla başlatıp geliştirdiği, 10. Afyonkarahisar Klasik Müzik Festivali, 10-17 Nisan 2011 arasında Afyon’da yapılacak. Başkadem’in anlattıklarından beni mutlu eden haberler aldım. * En başta o festivale Vali’nin ve Belediye Başkanı’nın kentin bu önemli festivaline sahip çıkması çok önemli. İkisi de kentleri için bir müzik festivalinin önemini biliyorlar. * Afyonkarahisar’da ayrıca bir Caz Festivali de yapılıyor. * Davetiyede Afyonkarahisar Valisi İrfan Balkanlıoğlu ile eşi Esma Balkanlıoğlu’nun adları var. * Açılış konserinde Bilkent Senfoni Orkestrası’nı Işın Metin yönetecek, orkestra Anna Stavelova (flüt) ile Çağatay Akyol’a (arpist) eşlik edecek. * Açılış gecesinde Ahmet Say’a Onuncu Yıl Onur Ödülü verilecek . * Karikatürden edebiyata uzayan türlerde çeşitli etkinlikler gerçekleştirilecek. * Özellikle okullarda yapılan etkinlikler, öğrencilerin ilgisini çektiği gibi, onları sanata da yakınlaştırıyor. Bu festivalde 12 yaşındaki Ege Ulu’nun da bir resitali var. * Ulu, Fazıl Say’ın piyanosunu dinledikten sonra piyanoya başlamış, Eskişehir Devlet Konservatuvarı Piyano Bölümü’nde okuyor. * Festivalde, tiyatro ve edebiyat dünyasından tanınmış adları da yer alıyor, okullarda konuşmalar yapıyorlar. * Her iki kentte ve yakın illerde yaşayanların da, bu festivallere sahip çıkmasını dilerim. Kentlerini güzelleştirecek, adını duyuracak tek aracın sanat olduğunu unutmasınlar." *** Doğan HIZLAN / 5 Nisan 2011 Hürriyet |
|
Bugün bir gazetede, Cumhuriyet Dönemi’nin
en başarılı bakanlarından Hasan Ali YÜCEL’in ölümünün 50. yılı olduğuna
dair bir yazı okudum. O yazıyı sizlerle de paylaşmak istiyorum: * * * “ÖLÜMÜNÜN 50. YILINDA HASAN ALİ YÜCEL... 26 Şubat 2011, Cumhuriyet tarihinin en uzun süre görev yapmış ve en çok iz bırakan, iş yapan Milli Eğitim bakanlarından Hasan Ali Yücel’in ölümünün 50. yıldönümü. Bu nedenle büyük aydınlanmacı için ülkenin değişik yerlerinde çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), doğumunun 100. yılı nedeniyle 1997 yılını “Hasan Ali Yücel Yılı” olarak duyurmuştu. O yıl da yurt içinde ve dışında birçok etkinlikler yapılmıştı. * * * Hasan Ali Yücel, çocukluk ve gençlik yıllarında çevresinde ve toplumda Balkan, Çanakkale, Birinci Dünya savaşlarının acılarına tanıklık eder. Sonra kurtuluşun ve Cumhuriyet devrimlerinin coşkusunu yaşar. Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmenlikten bakanlığa kadar çeşitli sorumluluklar üstlenir. Yirmi altı yaşında Felsefe Elifbası kitabını yazar. Otuz yaşında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliğine, otuz altı yaşında, Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne getirilir. Otuz sekiz yaşında İzmir milletvekili seçilir, kırk bir yaşında bakan olur. Yedi yıl, yedi ay, yedi gün süren Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışma arkadaşlarıyla birlikte çoğu kendi alanında ilk şûralar, sergiler, dünya klasiklerinin çevirisi, ilköğretimin yaygınlaşması, teknik eğitim, Köy Enstitüleri uygulaması ile yalnız bakanlıkta değil bütün ülkede eğitim, kültür, sanat ve yayım seferberliği başlatır. Onun bakanlık dönemi Cumhuriyet devrimleriyle temeli atılan, Mustafa Necati, Saffet Arıkan ve benzeri devrimci insanların çabalarıyla yükselen aydınlanmanın doruğa ulaştığı, yaşandığı bir dönem olmuştur. * * * 5 Ağustos 1946’da Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılırken yaptığı açıklamanın bir yerinde şunları söylemiştir: “Göreve geldiğim gün ile görevden ayrıldığım şu an arasında öğretici ve öğrencileri birkaç misli artan ve gelişen eğitim ailesine en derin minnet ve hürmet duygularıyla veda etmekten mutluluk duyuyorum.” * * * Hasan Ali Yücel, bakanlıktan ayrıldıktan sonra da durmaz. Yaşadığı haksızlıklara karşın yazıları, yeni yeni yapıtlarıyla aydınlanma savaşımını aralıksız sürdürür. 1946-50 yılları arasında Ulus’ta, 1952 Cumhuriyet’te yazar. 1956 yılında İş Bankası yayın işleri yöneticiliği yapar. 27 Mayıs 1960’tan sonra birçok aydında olduğu gibi kısa bir süre içinde umut yeşerir. 25 Şubat 1961 UNESCO Yönetim Kurulu toplantısına katılır. Rönesans ve Hümanizm konulu bir toplantı için hazırlık yapmaktayken 26 Şubat 1961’de aramızdan ayrılır. * * * Hasan Ali Yücel’in zamanında titizlikle uygulanan bir Öğretim Birliği vardı. Ders kitaplarının içeriği bilimseldi. Kadrosunda İsmail Hakkı Tonguç, Rüştü Uzel gibi işin uzmanı büyük eğitimciler vardı. Talim Terbiye Kurulu (TTK) eğitim politikalarının saptanmasını, ders kitaplarının incelenmesini bilimsel bir titizlikle yürütürdü. Ülkede üretici, parasız, bilimsel bir eğitim uygulanırdı. Resim, heykel, müzik, tiyatro sanat dallarının, sporun her çeşidinin gelişmesi için devlet her türlü özveride bulunurdu. Türkçenin doğru, güzel konuşulup yazılmasına özen gösterilirdi. * * * Nitelikli eğitim vermek kamunun öncelikli, temel bir göreviydi. Hasan Ali Yücel’in bakanlıktan ayrılmasından sonra eğitim, kültür ve sanat politikalarından verilen ödünler, Cumhuriyetin önemli kazanımlarını tersine çevirdi. Özellikle sekiz buçuk yıldır AKP döneminde uygulanan politikalarla eğitimin niteliği düşürüldü. Bırakın okullarda, toplumda sanat kültür etkinliklerinin desteklenmesini, tam tersine kösteklenmeye başlandı. Okullarda uygulanan eğitim ve sanatçı Mehmet Aksoy’un Kars’taki İnsanlık Anıtı heykelinin başına gelenler bunun en güzel kanıtı değil mi?” * * * * * * * 26.02.2011 Cumhuriyet Gazetesi * * * Mustafa GAZALCI |
|
Yeni bir yıla girdik. Milliyet
Gazetesi'nden Melih AŞIK'a ait, okuduğum bir yazıyı sizinle de paylaşmak
istedim: "YILIN ŞEYLERİ, NEYLERİ - “Bitaraf olan bertaraf olur”: Yılın sözü. - “Bir milyar dolarım olduğunu yazanlar şimdi Silivri’de”: Yılın özü. - “İçki yerine üzüm yiyin”: Yılın tavsiyesi. - Anayasa Mahkemesi ve HSYK: Yılın tasfiyesi. - Genel başkanı görünce ayağa fırlayan vekiller: Yılın neferi. - Mavi Marmara’nın Gazze yolculuğu: Yılın seferi. - Lizbon’daki NATO toplantısında kazandığımız: Yılın zaferi! - Ulusa Sesleniş: Yılın ezası. - Yeni Anayasa: Yılın cezası. - “İsrail bizden özür dilesin”: Yılın kabak tadı vereni. - Bülent Arınç: Yılın asap bozup sinir gereni. - Haliç’te Yaşayan Simonlar: Yılın kitabı. - “Recep Bey”: Yılın hitabı. - TBMM: Yılın dekoru. - Milli gelirimizin bir gecede 2 bin 500 dolar artması!: Yılın rekoru. - Siperde çömelerek brifing alan Başbakan: Yılın pozu. - TV’lerdeki eş bulma programları: Yılın yozu. - Carla Bruni: Yılın madamı. - Wikileaks’in sahibi Julian Assange: Yılın adamı. - Yüzde 58: Yılın dramı. - Turhan Selçuk, İlhan Selçuk, Deniz Som ve ismini sayamadığımız daha nice değer: Yılın kayıbı. - Yüzde 58: Yılın ayıbı. - Barcelonalı Messi: Yılın topçusu. - Yerdeki öğrenciyi coplayan polis: Yılın copçusu. - Yumurta: Yılın silahı. - Şemsiye: Yılın kalkanı. - Hanefi Avcı: Yılın mahkumu. - Muhterem hocamızın muhterem evladı Fatih Erbakan: Yılın mahdumu. - Apo’nun İmralı’dan örgütü yönetmesi karşısında gösterilen acizlik: Yılın zilleti. - Bilumum, “Yetmez ama evet”çiler: Yılın illeti. - YÖK’ün başındaki malum zat: Yılın piyonu. - Elvan Abeylegesse: Yılın şampiyonu. - Domates: Yılın zampiyonu. - Şenol Güneş: Yılın teknik direktörü. - Prof. Mehmet Pakdemirli: Yılın rektörü! - Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in Zonguldak’ta ölen madenciler için söylediği, “Güzel öldüler!”: Yılın gafı. - HES’ler: Yılın talanı. - “İmralı ile görüştüğümüzü iddia edenler şerefsizdir”: Yılın yalanı. - “İmralı ile kendimin ve hükümetten birinin görüşmesi asla olmamıştır”: Yılın dolanı. - “Yetmez ama evet”: Yılın sloganı. - Av Mevsimi: Yılın filmi. - Suudi din adamlarının, “Beden dersleri bekareti bozar”: Yılın ilmi! - Dünya kupasında maçların sonucunu önceden doğru tahmin eden Ahtapot Paul: Yılın bir bileni. - Deniz Baykal: Yılın (yok yoluna!) gideni. - Çay ve simit: Yılın azığı. - Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu: Yılın yazığı. - 4 lirayı bulan benzin: Yılın kazığı. - Zonguldak’ta yitirdiğimiz madenciler: Yılın acısı. - Beleşten hacca giden bilumum siyasetçi ve bürokratlar: Yılın hacısı. - Ergenekon savcılarının Tuncay Özkan’a yönelttikleri, “Taze fasulye sever misiniz?”: Yılın sorusu. - Vuvuzela: Yılın borusu. - Odatv ile Sözcü: Basında yılın gururu. - Nevin Yanıt ve Elvan: Sporda yılın onuru..." *** 31 Aralık 2010 Melih AŞIK / Milliyet |
|
DİL BAYRAMI KUTLU OLSUN! Bugün bir gazetede Türk Dili ile ilgili bir yazı okudum. Sizinle de paylaşmak istiyorum: “DİL BİR ULUSUN VARLIĞIDIR Cumhuriyet devrimlerinin önemli tarihleri giderek unutuluyor mu? Biraz öyle olmaya başladı. Türkiye’nin gündemleri başka noktalara kayıyor. Ama Türk aydınları ve ulusseverleri bu günleri unutmuyor. Eğitim-Sen de bunlar arasında yer alıyor. Dilimize ve kültürümüze sahip çıkan bir örgüt; dilimizi özenli kullanmaya çağırıyor eğitim işgörenlerini... Anlamlı bu açıklamayı okuyalım: “Türkiye Cumhuriyeti’nde uluslaşma sürecini tamamlayan Türk Devriminin ya da Atatürk devrimlerinin en önemli basamaklarından ilki cumhuriyetin kuruluşundan dört yıl sonra yapılan harf devrimi, ikincisi de cumhuriyetin kuruluşundan dokuz yıl sonra 26 Eylül 1932’de düzenlenen Türk Dil Kurultayı ile yaşama geçen ‘Dil Devrimi’dir. Bu nedenle, 26 Eylülleri ‘Dil Bayramı’ olarak kutluyoruz. Bayram coşku demektir, bayram sevinç demektir. Halbuki Türkçemiz, kültür emperyalizminin etkisiyle yabancı dil özenticilerinin, öykünücülerinin elinde perişan olmuş ve sahipsiz kalmıştır. Dil Bayramı olarak 78. yılını kutladığımız bugünde de bayram sevinci ve coşkusu yerine büyük bir üzüntü yaşamaktayız. Dil, toplumu ulus yapan, o toplumda yaşayan bireyleri birbirine kaynaştıran ulusal bir iletişim aracıdır. Öğretim ve öğrenmenin biricik anahtarı, bilgi aktarmanın ve biriktirmenin sağlayıcısıdır. Dil ile düşünce arasında çok sıkı bir bağlantı vardır. Bir dil başka dillerin karışımından oluşmuşsa, o dilin söz dağarcığı yabancı sözcüklerle yüklüyse, böyle bir dille açık seçik düşünülemez. Bir toplumun düşünce alanında gelişmesi, öncelikle dilinin yetkinliğine, zenginliğine bağlıdır. Yüce Atatürk: ‘Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır’ diyerek dilin bir ulus açısından ne kadar önemli olduğuna vurgu yapmıştır. Gelişmiş, yetkin ve zengin bir dilden yoksun toplum düşünce alanında yaratıcı olamaz. Bir toplumu değiştirmek, ona yeni bir yaşama düzeni getirmek geniş ölçüde o toplumun diline bağlıdır. Dilin, bir ulusun varlığının ve kültürünün emrinde, iyi bir anlatım aracı olarak kullanılabilmesi, sosyal yapının ortak gelişme koşullarına ayak uydurarak yol alabilmesine ve o sosyal yapının gereksinimlerine yeterince yanıt verebilmesine bağlıdır. Dil konusunda hem Atatürk’ün hem de Türk Ulusu’nun gösterdiği kararlılık sonraki yıllarda gösterilmemiştir. Özellikle 1950’li yıllardan itibaren ABD ile başlayan ve AB ülkeleriyle devam eden yabancılaşma, her alanda olduğu gibi dilimiz ve kültürümüz üzerinde de etkili olmuş, hem sözlü ifadelerde, hem yazılı kullanımlarda yabancı özenticiliğini egemen kılmıştır. Ulusal kimliğimizin simgesi olan dilimiz, yabancı dillerin boyunduruğu altına girmiştir. Günümüzün yöneticileri ve aydınları tarafından dilimize gerekli özen gösterilmemektedir. Yüzyıllar önce Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277’de yayınladığı fermanında: ‘Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır’ diyerek Türk diline sahip çıkarken bugün bizler ne kadar utanılacak durumda olduğumuzun farkında bile değiliz.” Dil Bayramı kutlu olsun!” Yalçın BAYER 26 Eylül 2010 Hürriyet |
|
DÜNYA BARIŞ GÜNÜ! Bugün Dünya Barış Günü. Bu gün dolayısıyla, dünyada yaşayan herkesin “Dünya Barış Günü”nü kutluyorum. Bugün bir gazetede gözüme çarpan bir yazıyı sizinle de paylaşmak istiyorum: *** “BARIŞ ZİNCİRİ OLUŞTURULACAK! 1 Eylül Dünya Barış Günü bir dizi etkinlikle kutlanacak. Savaş karşıtı istemler yinelenerek barış çağrısı yapılacak. İstanbul’da da siyasi parti, sivil toplum örgütü, sendikalar ve meslek odaları da düzenleyecekleri etkinliklerle “barış zinciri” oluşturacaklar. CHP İstanbul İl Başkanlığı da 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü “Türkülerle kültürleri buluşturuyoruz” etkinliğiyle kutlayacak. Etkinlik, Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda saat 21.00’de başlayacak. CHP Bahçelievler İlçe Başkanlığı da Dünya Barış Günü’nü “Barış zinciri” oluşturarak kutlayacak. Şirinevler Meydanı’nda saat 22.00’de başlayacak olan meşaleli yürüyüş Ulu Cami de sona erecek. Yürüyüşe, CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek ve DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi de katılacak. Şişli Belediyesi ise 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü Volkan Konak konseriyle kutlayacak. Konser, Cevahir Alışveriş Merkezi önünde saat 21.00’de başlayacak. “ 01.09.2010 / Cumhuriyet Gazetesi |
|
YOL ARKADAŞLARI İLHAN SELÇUK'U ANLATTI. ** 9- ÇGD: Örnek bir gazeteciydi * Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Başkanı Ahmet Abakay: "İlhan Selçuk Türk basının yüz akı olarak, örnek bir gazeteci olarak ve düşün adamı olarak iz bıraktı. Türkiye’deki gazetecilerin idolü olan İlhan Selçuk’u unutmayacağız." ** 10- Parlamento Muhabirleri Derneği * Onurlu ve dik duruşu ile meslektaşlarına örnek olan Selçuk, aynı zamanda mesleğin gelişimine de önemli katkılar yaptı. İlhan Selçuk gazeteciliğin yanı sıra bir düşünür olarak da uzun yıllar ülkesine hizmet etti. Türkiye'nin ufkunu açan sayısız makaleye imza atan Selçuk, aydınlanma devriminin yılmaz savunucuları arasında yer aldı. *** (Bitti) Cumhuriyet Haber Portalı - İstanbul / 21 Haziran 2010 |
|
YOL ARKADAŞLARI İLHAN SELÇUK'U ANLATTI ** 6- Mümtaz Soysal * İnsan böyle durumlarda ne hissederse onların hepsini hissediyorum. Herkes gidiyor, herkes gidecek, hepimiz er geç gideceğiz ama geç gidişin en kötü tarafı, gidenleri görmek. Hele bu gidenler birlikte yaşadığınız, her şeyi paylaştığınız insanlarsa onun acısı bir başka oluyor, tıpkı ana, baba, kardeş acısı gibi. Ben o yalnızlığı çok feci bir şekilde hissetmeye başladım artık. Biz aslında gitmiş gibi oluruz da gitmemiş gibi de oluruz. Bize, yakınlarımıza, eşlerimize eziyet etmiş olanlar bunun acısını çekerek yaşarlar. Bu nedenle kolay unutulmayız. Birtakım iyi işler yaparız, kalıcı oluruz. O vesileyle de gitmemiş oluruz. Yön Dergisi'ni çıkardığımız arkadaşlarımız gitti ama geriye Türk basınında unutulmayan bir "Yön" kaldı. 1961 Anayasası'nı yazdığımız komisyondaki bütün arkadaşlarım vefat etti, bir ben kaldım. Onlarla birlikte Türkiye'nin en demokratik anayasasını yaptık, onu bıraktık. Yetiştirdiğimiz öğrencilerimiz, yazdığımız yazılar var. Bunların kalması bir anlamda bir teselli oluyor. ** 7- Fatih Altaylı * İki kardeş peşpeşe gitti. İlhan Abi, Türk basınının, Türk siyasetinin en önemli isinmlerindendi. Cumhuriyet Gazetesi'nde patron gibi bir başyazardı. Gazetenin yürüyeceği yolu belirleyen bir isimdi. Gazetenin bundan sonra ne olacağı önemli. ** 8- Serdar Turgut * Hepimizin gençlikte okuduğu, beğendiği etkilendiği, iyi bir düşünürdü. Hepimizin onunla ilgili bir hatırası vardır mutlaka, bu yüzden de unutamayacağımız değerli bir yazar olarak kalacaktır. Başımız sağ olsun. *** (Devamı var.) |
|
YOL ARKADAŞLARI İLHAN SELÇUK'U ANLATTI ** 3- Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç * Onu, pek umutlu görmedim. Açıkçası ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kendisiyle ilgili yaşanan süreci Silivri davaları öncesi ve sonrası diye ayırmak gerek. Selçuk, kendisine yapılan uygulamayı içine sindiremedi ve bu nedenle hayata küstüğü bir süreç yaşadı. Ama daha sonra moralinin yerine geldiği, yeniden yaşama sarıldı. Bu süreçte geçirdiği dolaşım sistemindeki rahatsızlık felç ile birleşince yaşamı çok zorlaştı. 1963 yılında Yeni Sabah gazetesinden Cumhuriyet gazetesine geçişinden bu yana Selçuk'u tanırım. Türk basını yerinin doldurulması zor bir gazeteciyi ve Türkçe ustasını kaybetti. ** 4- Mehmet Faraç * İlhan Selçuk'tan ilkeli, kararlı, namuslu olmayı öğrendim. Ne tür baskılar olursa olsun kalemin satılmaması gerektiğini öğrendim. Türk basınında rektörü İlhan Selçuk olan Cumhuriyet Üniversitesi'nin öğrencisi olmaktan gurur duyuyorum. Uzun süredir yoğun bakımdaydı. Bir aydır durumu ağırlaşmıştı. ** 5- Ali Sirmen * İlhan Selçuk Türkiye’de aydınlanmanın öncülerinden, mücadele eden insanların önde gelen insanlarından biriydi. Bunun için bütün bir ömür verdi. Hapishanelerde büyük mücadeleler yaşadı. Son olarak kendisini Ergenekon’dan gözaltına almaya çalıştılar. Bu iddialara karşı da direndi. * Bizim tanışıklığımız 40 yıldan öncesine uzanır. Ben İlhan Selçuk’u tanırdım. İlhan Selçuk bizim idol yazarlarımızdan biriydi. ** (Devamı var.) |
|
YOL ARKADAŞLARI SELÇUK'U ANLATTI. * Cumhuriyet aydınlanmasının simge ismi koca çınar İlhan Selçuk'un vefatı yurttaşları yasa boğdu. Haberi duyanlar duyduklarına inanamadı. Yaşadığı işkenceleri bile anlatmaktan imtina eden Selçuk'un ardından ilk tepkiler... *** 1- Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız: * İlhan Selçuk çok çok önemli bir gazeteci olmasının yanı sıra çok da önemli bir yazar kimliği vardır. Hem gazetecilik hem de siyaset anlamında bu işlerin içinde olmuştur. Çok uzun işkenceler görmüş ancak demokrasiye olan inancını hiç kaybetmemiştir. Çok üzgünüz. O herkes için bir yol göstericiydi. *** 2- Hikmet Çetinkaya: * Her şey 2009 Ergenekon soruşturmasında, 85 yaşındaki bir yazarın sabaha karşı evine baskınıyla başladı. Önce kalp krizi, ardından 5 damarın değişmesi ve bunu kendine yediremeyip yaşamını yitirdi. Olayın özü bir sabaha karşı evinin basılmasıyla başlamıştır. * İlhan Selçuk demokrasi ve özgürlük peşinde koşan bir insandı. Atatürk devrimlerinin yılmaz savunucusuydu. Güneydoğu sorunuyla ilgili görüşleri çok açıktı. Türklerin ve Kürtlerin yüzyıllardır barış içinde yaşadığı yazılar yazdı. Demokrasiden özgürlükten yana bir yurtsever yazardı. (Devamı var...) |
|
TAZLAR MODELİ ÖRNEK OLDU, ASIM KOCABIYIK ÜÇ
BELDE VE İKİ KÖYE DAHA EL UZATTI! * Borusan Grubu Kurucu ve Onursal Başkanı Asım Kocabıyık’ın desteğiyle TEMA Vakfı’nca uygulanan kırsal kalkınma projesi örnek oldu. Model 3 belde, 2 köyde daha uygulanacak. * TEMA Vakfı’nın öncülüğü ve Borusan’ın sponsorluğunda, Afyonkarahisar Tazlar köyünde 1998-2010 yılları arasında başarıyla gerçekleştirilen kırsal kalkınma projesi, hedeflendiği üzere Türkiye ölçeğinde benzer projelere ilham kaynağı oluyor. Başarılı işbirliği sonucunda “TEMA - BORUSAN Afyonkarahisar-Sinanpaşa-Güney, Düzağaç ve Tokuşlar Beldeleri ile Kınık ve Karacaören Köyleri Kırsal Kalkınma Projesi” adı altında yeni bir proje daha hayata geçirilecek. * Her iki kurumun topraklarımızı erozyon ve çölleşmeden korumak hedefiyle bir araya getiren projeye ilişkin protokol, dün Borusan Holding Yönetim Merkezi Perili Köşk’te TEMA Vakfı Kurucu Onursal Başkanı Hayrettin Karaca’nın da hazır bulunduğu törende Borusan Holding Kurucu ve Onursal Başkanı Asım Kocabıyık ve TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Lütfü Baş tarafından imzalandı. * Asım Kocabıyık, doğduğu ve 6 yaşına kadar yaşadığı Tazlar köyündeki projenin sonuçlarından söz ederken toprağı koruyarak ve köylüye alternatif geçim kaynakları sunarak hane başına geliri arttırdıklarını belirtti. Erozyonu önleyici tedbirler alınınca köyde tarımsal verimliliğin yüzde 50 arttığını kaydeden Kocabıyık, 360 olan köy nüfusunun proje sayesinde 1600’e yükseldiğini belirtti. * Kocabıyık, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Türkiye’de bir tarafta iftihar ettiğimiz gelişmeler oluyor. Bir tarafta 6 milyon insan iş arıyor. 13 milyon fakir var. 3 milyonu açlık sınırında. Bu seviyedeki yoksulluğun sosyal problemlere yol açmaması için hepimize görev düşüyor. Bugün Borusan’ın da iftihar ettiğimiz faaliyetleri var. Boruyu Türkiye’de üretip bir gönderimde 180 milyon doları getiriyor. Lojistik, enerji ve çelik yatırımları oluyor. Yeni yatırım açıklandı, 450 milyon dolar. Ama bu büyük yatırımın istihdama katkısı sadece 850 kişi... Kullanılmamış potansiyeli yalnız toprakta görüyorum.” * 10 Haziran 2010 * Cumhuriyet Gazetesi - Ekonomi Servisi **** Ne diyelim? Darısı, bizim Kasabamız ve diğer köy ve kasabaların başına... |
|
SERBEST KIYAFET
MEB VAZGEÇTİ
Açıklamada, şunlar kaydedildi: “Okul üniformalarıyla ilgili çalışma da
Bakanlıktaki yeniden yapılandırma çerçevesinde bir zaruret olarak
karşımıza çıkmaktadır. Öğrencilerimizin kendilerini içinde daha rahat
hissedecekleri kıyafetleri belirlemek üzere, bir yıla yaydığımız
planlama ile çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiş, yaptığımız bilimsel
araştırma, çalıştay ve anketle veli, öğrenci ve öğretmenlerimizin
görüşlerine demokratik bir tutum izlenerek başvurulmuştur. Ancak, takdir
edileceği üzere, 16 milyon öğrencisiyle geniş kitleleri etkileyecek bir
çalışmada, değerlendirme ve karar verme sürecinin konunun basında yer
aldığı şekliyle hızlı ve ani olması beklenemez. Henüz karar
oluşturulmamış bir safhadayken ve serbest kıyafet uygulamasına geçişle
ilgili Bakanlığımızın resmi yetkilileri tarafından deklare edilmiş bir
açıklama yokken, sadece yaptığımız bir anketi baz alarak bazı tekstil
firmalarınca kamuoyunu yanıltıcı ve gerçek dışı ilanların ısrarlı bir
tutumla gazetelere verildiği gözlemlenmiştir.” |
|
SERBEST KIYAFET! * Uygulamaya Eğitim-Sen destek verirken, veliler tepki gösteriyor. * SERBEST KIYAFET SORUN OLDU * Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2010-2011 eğitim-öğretim yılında başlamayı planladığı “serbest kıyafet” uygulaması tartışmalara neden oldu. * Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, serbest kıyafet uygulamasını desteklediklerini belirterek, “Çocuklarımızın kendi kıyafetlerini belirleyebilmesi, onların kişilik oluşumlarına önemli katkıda bulunacaktır. Bu pedagojik açıdan da bir gerekliliktir” dedi. Kılıç, uygulamanın ‘sınıfsal farklılıkları belirginleştireceği’ yönündeki eleştiriler için, kıyafetin yoksulluğu örtemeyeceğini belirterek “Böyle bir sınıflama zaten var. Yoksul çocuk ile varsıl çocuğun bir arada olduğu okullar zaten çok çok az.” diye konuştu. * ‘EŞİTLİĞE ZARAR VERİR’ * Tüm Öğrenci Velileri Dayanışma Derneği Başkanı Enver Önder ise ‘serbest kıyafete’ karşı olduklarını belirterek şunları söyledi: “Bu uygulama sosyal devlet ve eğitimde fırsat eşitliği ilkelerine zarar verecektir. Okul bir eğitim alanıdır.” *** ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) |
|
CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (11) (Son) * İSMET PAŞA'DAN LORD CURZON'A: BİZ ASIL SİZİ YENDİK * Uzun süren Türk-Rus görüşmesi Lord Curzon’u huzursuz etmişti. İsmet Paşa’nın ağzını aramak, durumunu öğrenebilmek için ertesi sabah randevu alarak ziyarete geldi. * İsmet Paşa ayrıntıya girmeden Türk-Rus ilişkilerinin iyi olduğunu söylemekle yetindi. Lord Curzon birçok konuda dolaşarak bir bilgi gösterisi yaptıktan sonra fırsatını düşünüp İsmet Paşa’yı uyardı: “Siz Yunanistan’ı yendiniz, İngiltere’yi değil. Bunu unutmayın.” * İsmet Paşa, “Hayır...” diye düşündü, “Yalnız Yunanı yenmedik, güneyde müttefikleriniz Fransızları yendik, onun silahlandırdığı Ermenileri yendik, müttefikiniz İtalyanları Anadolu’dan uzaklaştırdık, sizin silahlandırdığınız Doğu Ermenilerini ve Pontus çetelerini yendik, sizin İstanbul yönetimiyle birlikte azdırdığınız isyancıları yendik, silah ve para ile desteklediğiniz Kuva-yı İnzibatiye’yi yendik, en son olarak da maşanız Yunan ordusunu yenip denize döktük, Mondros’u yendik, Sevr’i yendik, Üçlü Antlaşma’yı yendik. Bunların hepsinin arkasında siz vardınız, hepsinin ipleri, dümeni, düğmesi sizin elinizdeydi. * Biz asıl sizi yendik! * Hırçınlığınızın, telaşınızın, durmaksızın entrika çevirmenizin nedeni bu. Bunu örtbas etmeye, kaybınızı gidermeye çalışıyorsunuz. * Biz sizi burada da yeneceğiz!” Bitti… * SON... * 30 Ekim 2009 Cumhuriyet |
|
CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (10) * MUSTAFA KEMAL PAŞA'YA COŞKULU KARŞILAMA: * Ankara istasyonu bayraklar, defne dalları ile süslenmişti. Peron tıklım tıklım doluydu. Milletvekilleri, elçiler, yöneticiler, subaylar, basın mensupları, kalabalığa karışabilen halk ve bir bando ile bir şeref birliği, Başkomutan’ı bekliyordu. * Makinist istasyona düdüğünü öttüre öttüre girdi, Gazi Paşa’nın ineceği kapıyı, yere serilen yol halısına denk getirmeyi başardı. Bando ‘Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa’ bestesini çalmaya başlamıştı. Salih Bozok kapıyı açtı ve geri çekildi. * Başkomutan Mareşal Gazi M. Kemal Paşa, sade mareşal üniforması, tığ gibi endamı, çok yakışan kalpağı ile vagon kapısının çerçevesi içinde göründü. * 41 yaşındaydı. * Sanki bir cephanelik patladı. Öyle bir gürültü yükseldi kalabalıktan. Alkış ve çığlıklara sevinç gözyaşları karıştı. Meclis adına Dr. Adnan Adıvar ilerledi. Başkomutan’ın elini sıktı, sonra dayanamadı. heyecan içinde kucakladı. (Devamı var.) |
|
CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (9) * KİTAPTAN * Cumhuriyetle ilgili birinci madde saat 19.37’de sürekli alkışlar, sevinç çığlıkları arasında kabul edildi. Öbür maddeler de oylandı. Kanunun tümünün oya sunulması aşamasına gelinmişti. Başkan da heyecanlıydı. Titreyen bir sesle dedi ki: * “Kanunun tümünü kabul edenler lütfen el kaldırsın.” * Başkan cumhuriyet rejimini oya sunuyordu. * Bütün eller havaya kalktı. * “Oybirliği ile kabul edilmiştir.” * Saat 20.30’du. * Öyle bir alkış patladı ki şiddetinden pencere camları zangırdadı. Yalnız milletvekilleri değil dinleyiciler, gazeteciler, Meclis memurları da alkışlıyor, onlar da milletvekilleri gibi kucaklaşıyordu. Ağlayanlar vardı. Haber dışarda bekleyen kalabalığa ulaşmıştı. Onlar da alkışlamaya ve bağırmaya başladılar. * “Yaşasın Cumhuriyet!!!” * İsmail Hakkı Tekçe dışarı koştu. Namluları istasyon yönüne dönük duran toplara sırayla “Ateş!” emrini verdi. Toplar yeri göğü inleterek Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumunu duyurdular. (Devamı var.) |
|
CuMHURİYET (Türk Mucizesi) (8) "TÜRKİYE'NİN ÇEKTİĞİ ACILARI YANSITAN BİR İDDİANAME" * (Lozan’da) İsmet Paşa hazırladığı konuşmayı okumaya başladı. Gazeteci Ali Naci Karacan, gazetesine konuşmayı şöyle özetleyecekti: “Bu bir konuşma değil, Türkiye’nin çektiği acıları yansıtan bir iddianame.” Barış bekleyen Türkiye’nin nasıl işgal edildiğini, parçalanmak istendiğini anlatan İsmet Paşa, “Türk milleti varlığını korumayı, istiklalini kazanmayı başardı...” dedi, “..Bunun için hadsiz hesapsız fedakârlıklara katlandı. Her yaşta ve mevkideki Türkler, kadınlar ve çocuklar, bu savunma savaşına katıldılar. 1918 tarihinden sonra Türk milletinin maruz kaldığı sonsuz hücumları ve ıstırapları, burada hatırlamaktan kendimi alamıyorum. Gerek bu hücumları, gerekse hiçbir askeri zorunluk olmaksızın Türkiye topraklarının en bayındır kısımlarını bilerek mahvetmek ve yıkmak amacıyla yapılmış olan tahribatı, hiçbir şekilde mazur göstermek kabil değildir. Hâlâ bu dakikada bile bir milyondan ziyade masum Türk’ün Anadolu ovalarında ve yaylalarında evsiz ve ekmeksiz dolaştığını da hatırlatmak isterim.” Çıt çıkmıyor, Venizelos bu ağır suçlamaların muhatabı olarak renkten renge giriyordu. Türkiye’nin acıları ve istekleri, ilk kez aracısız, sulandırılmadan, doğru olarak Batı kamuoyuna ulaşmaktaydı. (Devamı var.) |
|
CuMHURİYET (Türk Mucizesi) (7) - İkinci cilt ne zaman okuyucuyla buluşacak? * ÖZAKMAN - Yeni yıla yetişecek. Bir aksilik olmazsa aralık ayının sonunda ya da ocak ayının başlarında kitapçılarda olacak. * ‘Gerçeğe ihanet etmedim’ * - İki ciltten oluşan serinin son kitabındaki olayları da belgelere dayanarak roman tarzında kaleme almışsınız. * ÖZAKMAN - Bu dönemi de “Diriliş” ve “Şu Çılgın Türkler” gibi sağlıklı, dürüst belgelere, güvenilir, namuslu tanıklara dayanarak, gerçeğe en uygun biçimde yansıtmaya gayret ettim. İkinci cildin sonunda yer alacak olan geniş kaynakçaya bakarak bu konudaki yoğun gayretimi görebilirsiniz. Bu dönemle ilgili aleyhte eserleri de yok saymadım, hepsini inceledim, gerekenlere kaynakçada yer verdim. Bütün bu özenler, dikkatler, çabalar, emekler, araştırmalar, kılı kırk yarmalar, sizlere ve çevrenize Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ve ilk 15 yılının gerçek hikâyesini anlatmak içindir. Bir iki roman tipinin dışında herkes ve her olay gerçektir. Hepsinin kanıtları ve tanıkları dipnotlarda gösterilmiştir. “Diriliş”ten ve “Şu Çılgın Türkler”den gelen birkaç roman tipi Cumhuriyette de yer alıyor. Bunlar o dönemlerin tipik kişileridir. Tartışmalı kaynaklara gönderme yapmıyorum, herkesin kabul edeceği sağlıklı kaynaklara gönderme yapıyorum. Bine yakın kitaptan süzülmüş bilgileri veriyorum. Kolay anlatım için bazı olayları birleştirdim. Kişileri düşünce ve üsluplarını saygıyla dikkate alarak konuşturdum. Cumhuriyet dönemini de, tıpkı Çanakkale ve Milli Mücadele gibi hayale ihtiyaç göstermeyen çarpıcı büyük olaylarla dolu. Bu bakımdan kendimden bir sahne yazmış, bazı şeyleri abartmış değilim. Gerçeğe ihanet etmedim. (Devamı var.) |
| CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (6) - İlk cilt yaklaşık 13 aylık bir dönemi, ikinci cilt ise 15 yıllık bir dönemi ele alıyor. İkinci cildin bu kadar uzun bir dönemi ele almasının bir nedeni var mı? * ÖZAKMAN - İkinci cilt, Atatürk’ün hayatı ile sınırlı olarak Kasım 1938’e kadarki Cumhuriyetimizin15 yılını yansıtacak. Neyimiz varsa bu döneme borçluyuz. Birçok yurtseverlik, özveri, toplumsal kahramanlık destanı ve hainlik olaylarıyla dolu olağanüstü bir dönem bu. Bu mucizeyi dokuyan bütün olayları tümüyle anlatmak imkânsız. Cumhuriyet döneminin baskın niteliği çağdaşlaşmak, çağdaş uygarlığa ulaşmaya çalışmak, bu yolda kalkınmak, uyanmak. Bu dönemle ilgili bütün özellikleri çağdaşlaşma terimi kucaklıyor: Milliliği de, laikliği de, bağımsızlığı da, özgürlüğü de, cumhuriyetçiliği, dolayısıyla demokrasiyi de. Bu nedenle ikinci ciltte asıl kurtuluş olan çağdaşlaşmayı Atatürk’ün bu büyük idealini anlatmaya çalıştım. Cumhuriyet döneminin temel vasfı çağdaşlaşmaktır. Atatürk’ün büyük projesi çağdaşlaşmadır. Atatürk “Batılılaşma” tabirini de çok az kullanmıştır. Atatürk, “uygarlık” ve “muassır” ifadelerini kullanmıştır. Batılı tabirini kullanmıştır çünkü uygarlık orada yeşerdi. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman dünyanın 5’te 4’ü sömürgelerden ibaretti. 5’te 1’i de bağımsız ülkelerdi. Bir Doğulu ülkede cumhuriyetin ilan edilmesi inanılmaz bir şeydir. Adeta tarihin mantığına aykırı bir şeydir. Bu oldu. İyi ki de oldu. Padişahın kulu olmaktan çıkıp, yurttaş olduk. Vatan padişahın mülküydü, cumhuriyetin ilanıyla hepimizin oldu. Saltanat padişah ve ailesine aitti, halkın oldu. Cumhuriyet bu üç büyük devrimi taşıyor içinde. Ayrıca cumhuriyet eşittir demokrasidir. Atatürk’ün bir sözü vardır: “İnsanoğlunun ümidi demokrasidir.” Cumhuriyet ile yapılan her şey iki kelimededir: Çağdaşlık ve millilik. Karşı düşünceleri ve hareketleri de anlattım. * Şeyh Said İsyanı’na ve İzmir Suikastı’na yer verdim. Türk tarihinin ezeli sorunu olan karanlık ile aydınlık, ortaçağ ile çağdaşlaşma arasındaki çatışmayı da yansıtmaya çalıştım. Yan konulardan önemli olanları da ihmal etmedim. Hiç olmazsa dipnotlarla bilgi sundum. (Devamı var.) |
|
CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (5) - Cumhuriyet kitabına neden ‘Türk Mucizesi’ adını da verdiniz? * ÖZAKMAN - Objektif bilim adamları Milli Mücadele ile başlayıp Cumhuriyet’le süren bu dönemi “Türk Mucizesi” diye adlandırıyorlar. Emperyalizmi, paralı askerlerini, işbirlikçilerini yenmek, bu hayâsızca akının kökünü kazımak, kurtuluşun sadece bir parçasıydı. Gerçek kurtuluş için Batı ülkeleri ile baş edebilecek kadar güçlü olmak, yoksulluğu, ilkelliği, geriliği, çağdışılığı, bilgisizliği yenmek, aklı özgür kılmak, aydınlanmayı yaşamak, bağnazlığa son vermek, hoşgörüyü yerleştirmek, kadın - erkek eşitliğini sağlamak, yüzde 93 okur - yazar olmayan halkı bilgilendirmek, eğitmek, yurttaş olmalarını sağlamak, millet olmak, sanayileşmek, salgın hastalıkları kırmak gerekiyordu. Bunlar ancak barış döneminde başarılabilirdi. Bunun için Türkiye’yi parçalamak için çok çeşitli planlar hazırlamış, uygulamış ve sonunda yenilmiş müttefiklerle önce ateşkes, sonra da barış masasına oturmak gerekiyordu. Yoksul Türkiye’nin zaferi bütün mazlum ülkeleri etkiler, müttefikler yani emperyalizm bundan çok rahatsız olur. Barış için çok zorluk çıkarırlar. Sevr’in yumuşatılmış bir örneğini kabul ettirmek için çalışırlar. Hatta İngiltere, Çanakkale olayını bahane ederek dünyayı yeniden Türkiye’ye karşı savaşa davet edecektir. (Devamı var.) |
|
CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (4) "BİLİM ADAMLARI TÜRK MUCİZESİ DİYOR..." * - Bu dönemin temel özelliği nedir? ÖZAKMAN - Bu dönemde özgürlük, toplumsal uyanışa, değişime de yol açar. Kadınlar peçelerini atmaya, çarşaftan çıkarak manto giymeye başlar. Büyük sorunların nasıl çözüleceği daha yoğun olarak konuşulup tartışılır. Mustafa Kemal Paşa’nın dünyaya kapalı bir Doğu ülkesini cumhuriyete, aydınlanmaya, uygarlığa, çağdaşlaşmaya adım adım hazırlaması, halkın çağrıya katılması bu dönemin en önemli özelliğidir. M. Kemal Paşa’nın örnek bir aile olmak için yaptığı talihsiz evlilik de bu dönemde yer alıyor. Dönem Ankara’nın başkent olması ve türlü çatışmalardan geçilerek 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile sona eriyor. (Devamı var.) |
|
CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (3) * ‘BARIŞ CANAVARIN KARNINDAN ÇIKARILDI’ * - Cumhuriyet - Türk Mucizesi’nin ilk cildinde okurlar hangi konuları ayrıntılarıyla okuyabilecekler? * ÖZAKMAN - Mudanya Antlaşması ile Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında müttefiklerin tutumları, davranışları, oyunları, tuzakları, üslupları unutulmaması gereken olaylardır. Lozan bu yüzden eşi bulunmayan, uzun ve çok çetin bir boğuşma halinde geçmiştir. Kuvayı Milliye ruhu ile emperyalizm, Çanakkale’den, Anadolu’dan sonra, Lozan’da da karşılaşmış ve Kuvayı Milliye ruhu galip gelmiştir. Lozan’da barış canavarın karnından sökülüp çıkarılmıştır. Mudanya ve Lozan Milli Mücadele’nin masa başındaki devamıdır. Birkaç kez savaşın eşiğine gelinmiştir. İç sorunlar da çok dramatiktir: Meclis’te gelenekçiler ile Cumhuriyetçilerin çekişmesi, saltanatın kaldırılması, Ali Kemal’in yakalanması, Vahidettin’in ve hainlerin kaçması, karşıdevrimin oluşmaya başlaması, Milli Mücadele’yi başlatan kadronun ikiye bölünmesi iç sorunların başlıcasıdır. Halkı coşturan olaylar sürmektedir: İstanbul’a gelen Refet Paşa’nın ve bir bölük Türk askerinin olağanüstü karşılanışı, Trakya’nın il il geri alınışı, İstanbul’u geri almak için yapılan gizli hazırlıklar, Türk - İngiliz futbol karşılaşması, sonunda işgalcilerin Türk sancağını selamlayarak çekip gitmeleri, Türk ordusunun İstanbul’a girmesi bu emsalsiz olayların başlıcalarıdır. (Devamı var.) |
|
CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (2) KİTABIN KAPAĞINDAKİ ANLAMLI FOTOĞRAF * - Yeni kitabınızın kapağında 2007 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyet Mitingleri’nden bir fotoğraf yer alıyor. Bu fotoğrafı özellikle seçmenizin bir nedeni var mı? * ÖZAKMAN - Kitabın kapağında İzmir Gündoğdu Meydanı’nda yapılan Cumhuriyet Mitingi’nin fotoğrafı bulunuyor. Kadınlar, erkekler, çocuklar ve bayraklar olsun, kalabalık bir fotoğraf olsun istedik. Zaten cumhuriyet de bu demektir. Bu nedenle bu fotoğrafı kullandık. * - Cumhuriyet - Türk Mucizesi’ adlı kitabınız ‘Diriliş-Çanakkale 1915’ ve ‘Şu Çılgın Türkler’ ile birlikte bir üçleme olarak nitelendirilebilir mİ? * ÖZAKMAN - Evet, “Cumhuriyet - Türk Mucizesi”, “Türkiye Üçlemesi”nin üçüncü ve son kitabıdır. Son kitap iki cilt olacak. Birinci cilt cumhuriyetin ilanıyla bitiyor. Birinci ciltte Büyük Zafer’den Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar ki olaylar yer alıyor. Bir yanda cumhuriyetçiler var, öte yanda bu daha iyi, daha insanca, daha onurlu düzeni istemeyenler... Ders ve ibret verici, uyarıcı bir dönem. Bu dönemi bilmeden sonraki olayları doğru değerlendirmek zor olur. İkinci cilt ise Cumhuriyetin ilanından Atatürk’ün ölümüne kadar ki süreci anlatacak. İki cilt halinde 1922-1938 yılları arasındaki dönemi ele alacağım. İlk cilt 400 sayfalık bir kitap, ikinci cilt de 400 sayfalık bir kitap olacak; toplam 800 sayfadan oluşacak. İkinci ciltte son söz yazacağım. Son sözle kitaplarımı bugüne bağlamayı düşünüyorum. Böylece bu seri bitmiş olacak. (Devamı var.) |
|
SÖYLEŞİ (Mahmut Lıcalı) CUMHURİYET (Türk Mucizesi) (1) "Şu Çılgın Türkler" ve "Diriliş-Çanakkale 1915"in yazarı Turgut Özakman'ın yakın Türk tarihini anlattığı üçüncü kitabı "Cumhuriyet-Türk Mucizesi"nin ilk cildi okurlarla buluşuyor. Cumhuriyet- “Şu Çılgın Türkler” ve “Diriliş - Çanakkale 1915”in yazarı Turgut Özakman’ın yakın Türk tarihini anlattığı üçüncü kitabı “Cumhuriyet - Türk Mucizesi”nin ilk cildi okurlarla buluşuyor. “Türkiye Üçlemesi” serisinin son kitabı “Cumhuriyet - Türk Mucizesi”, 1922 ile 1938 yılları arasında yaşanan bütün tarihi olayları belgeleriyle roman tarzında anlatıyor. Toplam iki ciltten oluşan kitabın ilk cildi, İzmir’in kurtuluşuyla (9 Eylül 1922) başlayıp Cumhuriyetin ilanıyla (29 Ekim 1923) sona ererken, yeni yılda yayımlanacak ikinci ciltte ise Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamını yitirişine (10 Kasım 1938) kadarki 15 yıl ele alıyor. Özakman’ın son kitabı, 1915’te Çanakkale Destanı ile başlayan Milli Mücadele dönemindeki Kuvayı Milliye ruhuyla süren yakın tarihimizin Cumhuriyetin çağdaşlaşma hamlesiyle değişen Türkiye’yi okuyucuya sunuyor. Bilgi Yayınevi’nden çıkan Cumhuriyet - Türk Mucizesi ile birlikte 1915 ve 1938 arasındaki 23 yılda yakın Türk tarihinin sancıları, acıları, sıkıntıları, kahramanlıkları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu usta bir üslupla anlatılarak “Türkiye Üçlemesi” sona eriyor. Özakman’ın Şu Çılgın Türkler adlı kitabı 374, Diriliş - Çanakkale 1915 adlı kitabı ise 102. baskıyı yapması, son kitabının da büyük satış oranları yakalayacağını gösteriyor. Özakman ile Cumhuriyet - Türk Mucizesi adlı kitabı ve kitabında ele aldığı cumhuriyet dönemiyle ilgili yaptığımız söyleşi ile kitaptan alıntılar şöyle: Devamı var. 30.10.2009 |
|
ANMA! Bağımsızlık ve aydınlık ozanı, Türk şiirinin büyük ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı geçen yıl 15 Ekim günü yitirmiştik “Fazıl Hüsnü Dağlarca bir yurtseverdi. Türkiye’nin bağımsızlığı ve toplumsal eşitlik üstüne titrediği konulardı. Büyük bir insan severdi, insanlığa inanıyordu. İnsanların kardeşliğini, ta en eski dönemlerinden, örneğin ‘Sivaslı Karınca’ (1951) kitabından beri dile getirmişti.” “Fazıl Hüsnü Dağlarca, sevinince bir çocuk gibi olurdu. Kızınca da. Ondaki giz, belki bu sonsuz çocukluktu. Belki bu yüzden bu kadar çok şiir yazdı. Dağlarca’yı anmanın en iyi yolu, onu şiirlerinde, şiirlerinin geleceğinde, bir çocuk gibi keşfetmektir”. Buraya büyük ozan Fazıl Hüsnü DAĞLARCA’nın bir şiirini almak istiyorum. * * * * * * * * ÖLÜMSÜZE KARŞI ÖLÜM * * * Sende bir şey var ölüm Karalığınca Yeşilince Mavisince gözlerimizin. Sanki düşmandır Su denize, Dalgaların sesleri Yel seslerinden duyulmaz. Sanki ünün artar Yedi yaşam dört bucak Yazıldıkça Adın, taş taş. Sende bir şey var ölüm Küçük bir şey: Kişi büyüyünce Kıskanırsın. (Anıtkabir, 1953) USTA ŞAİR ANILIYOR! * * * Fazıl Hüsnü Dağlarca, ölümünün birinci yıldönümü olan bugün şairin mezarına şairler, yazarlar, sanatçılar, Kadıköylüler ve Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’ün de katılımıyla toplu bir ziyaret yapılacak. Kadıköy Belediyesi’nin saat 14.00’te Karacaahmet Mezarlığı 12. ada’da düzenleyeceği etkinlik için Kadıköy Belediyesi’nden saat 12.00’de araç kaldırılacak. Ayrıca 30 Ekim’de Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde ‘Dağlarca 95 yaşında’ başlıklı bir etkinlik düzenleniyor. Adnan Binyazar, Egemen Berköz, Salih Bolat ve Müslim Çelik’in konuşmacı olarak katılacağı etkinlik, 19.30’da sinevizyon gösterisiyle başlayacak ve konuşmalardan sonra Tekin Gönenç, Cansu Fırıncı ve KASDAV Gençlik Tiyatrosu’nun şiir okumaları ve Ruhi Su Dostlar Korosu’nun dinletisiyle devam edecek. * * * BAKANLIKTAN “DAĞLARCA” KİTABI! * * * Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, ölümünün birinci yılı dolayısıyla bir “Fazıl Hüsnü Dağlarca” kitabı yayımladı. Konur Ertop ve Özgen Kılıçarslan tarafından hazırlanan kitap, şu sıralar gerçekleştirilmekte olan Frankfurt Kitap Fuarı’nda okurlara sunuldu. Bakanlıkça hazırlanan Anma ve Armağan Kitapları Dizisi’nden yayımlanan kitapta, şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yaşamı, sanatı ve yapıtları ayrıntılı biçimde inceleniyor, edebiyatımızın önde gelen yazar ve şairlerinin Dağlarca üzerine yazılarına yer veriliyor. “Fazıl Hüsnü Dağlarca” kitabı, şair üzerine daha kapsamlı çalışmalara kaynak oluşturacak nitelikte bir yapıt. * * * Cumhuriyet Gazetesi Kültür Servisi – 15.10.2009 DAĞLARCA’NIN GÖKYÜZÜ MÜHÜRLÜ * * * Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ölümünden önce ‘Dağlarca’dan Gökyüzü’ adıyla müzeye dönüştürülmesi için vasiyette bulunduğu evi, vasiyetname davası henüz sonuçlanmadığı için hâlâ mühürlü duruyor. Yıllarca Kadıköy Mühürdar Caddesi’nde yaşayan Dağlarca, Ocak 2008’de kendisini ziyaret eden Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’e evinin müzeye dönüştürülmesi için vasiyette bulunurken şöyle konuşmuştu: “Ben İstanbul’un birçok yerinde ikamet ettim. Ama en çok Kadıköy’ü sevdim. Burayı bu kadar güzel yapan bence buradaki yaşamın çeşitliliği, renkliliğidir. Yıllardır içinde yaşadığım, şiirlerimi yazdığım bu evimin ölümümden sonra yaşamaya devam etmesini istiyorum. Buraya gelenler, benim gökyüzüme baksınlar istiyorum.” * * * Buranın ‘ölü’ değil, ‘yaşayan’ bir müze olması gerektiğini söyleyen Dağlarca, mekânın bir bölümünde kitapları ve eşyalarının sergilenmesini, bir kısmının da kafeterya gibi kullanılmasını istemişti. Ancak Dağlarca’nın vasiyetnamesiyle ilgili olarak Kadıköy 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde açılmış olan iki dava mevcut ve bu iki davanın ikisinde de henüz verilmiş bir karar bulunmuyor. Dağlarca’nın avukatı Gülay Aydın, evin müze haline getirilebilmesi için çalışmalara ancak bu davalar sonuçlanınca başlanabileceği için, şimdilik evin ne zaman müze haline dönüştürüleceği konusunda net bir şey söylemenin mümkün olmadığını söylüyor, zira mirasçılara ulaşıldığı durumda vasiyete itiraz hakları var ve bu itiraz hakkını kullandıklarında yargılama çok daha uzayabilir. * * * Cumhuriyet Gazetesi Kültür Servisi – 15.10.2009 |
|
77. DİL BAYRAMI KUTLANIYOR. |
|
EĞİTİM-SEN -6- TÖDMF KURULDU Ankara Öğretmenler Yardımlaşma Derneği’nin Ocak 1948’de topladığı genel kurulda yönetime verilen tüm öğretmen derneklerinin bir üst birliğinin kurulması görevini sürdürerek 15 Ağustos 1948 günü Öğretmen Yardımlaşma Dernekleri Birliği’nin toplam 8000 üyeyi temsil eden 32 yerel derneğin katılımı ile kurulmuştur. Mart 1949’da statüsü onaylanan Birliğin kuruluşu ancak 1950 yılında tamamlanabilmiştir. Haziran 1950’de “Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Birliği” 1954 yılında “Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu” (TÖDMF) adını almıştır. 1961’de son biçimini alan Federasyon Tüzüğü’ne göre, “Federasyon siyasetle uğraşmaz.” 17-18 Haziran 1995 / ANKARA-KIZILAY MEYDANI İŞGALİ Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu (KÇSKK)’nca kararlaştırılan ve yüzbinlerce kamu emekçisinin katılımıyla Ankara’daki Kızılay Meydanı’nda 2 gün boyunca “oturma eylemi” yapıldı. ANASOL-D Hükümeti, anayasaya toplu sözleşme ve grev hakkını yok sayan hükümler koymaya çalışarak kamu emekçilerinin kurdukları sendikaları birer “Danışma Örgütü”ne dönüştürmek istiyordu. Kaynak: Eğitim-Sen 2009 Takvimi, Haziran Sayfası |
|
EĞİTİM-SEN -5- EĞİTİM-İŞ KURULDU Eğitim İşkolu Görevlileri Sendikası (EĞİTİM-İŞ) TBMM’ce onaylanarak yasa niteliği kazanan uluslararası hak belgeleri (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İLO Sözleşmeleri)’de tanınan kamu çalışanlarına sendika kurma hakkına yaşama geçirmek için 28 Mayıs 1990 günü saat 10:00’da kuruluş bildirimini Ankara Valiliği’ne verdi, ancak Valilik bildirimi almadı. Bildirim, “Devlete karşı protesto” anlamı taşıdığı gerekçesiyle noterlerce de alınmayınca aynı gün saat 16:00’da postayla iadeli-taahhütlü gönderildi. Sendika bildirimi 4 Haziran 1990 günü saat 11:00’de sendika binasına getirildi ve böylece EĞİTİM-İŞ “tüzel kişilik” kazandı. 20-21 MAYIS 2006 ŞİDDET SEMPOZYUMU Eğitim-Sen Genel Merkezi tarafından 20-21 Mayıs 2006 tarihinde Ankara’da toplumda aratan ve özellikle eğitim-öğretim kurumlarında yaygınlaşan şiddetin nedenlerinin ve çözüm önerilerinin tartışıldığı “Toplumsal bir Sorun Olarak Şiddet” Sempozyumu düzenledi. DÜNYA KADIN YÜRÜYÜŞÜ Dünya Kadın Yürüyüşü çeşitli etnik, kültürel, dinsel, siyasal ve sınıfsal kökenlerden, farklı yaş ve cinsel tercihlerden gelen kadın gruplarının oluşturduğu bir harekettir. 2000 yılında Dünya Kadın Yürüyüşü 17 pratik isteği içeren “İnsanlık İçin Küresel Kadın Şartı” üzerinden, dünya çapında 163 ülkeden 6000’eyakın kadın grubunun desteklediği, küresel bir eylem ağıdır. 8 Mart 2005’te Sao Paulo’da başlayan yürüyüş, her ülkede bir parça eklenerek oluşturulan “yorgan”ın taşınmasıyla birlikte 9-10 Mayıs’ta İstanbul’da ve 11 Mayıs’ta da Selanik’te Türkiyeli kadınların katılımıyla sürmüştür. Yürüyüş 17 Ekim 2005’te Burnika Faso’da son bulmuştur. Aynı gün dünyanın her yerinde kadınlar 12:00-13:00 saatleri arasında şartın taleplerini eylemlerle kamuoyu ile paylaşmışlardır. * * * Kaynak: Eğitim-Sen 2009 Takvimi, Mayıs Sayfası |