| Misafirlerden Gelen Eski yazılara ulaşmak için tıklayınız. |
|
ÖĞRETMENLİK Zor sanatmış meğer öğretmenlik. Bir demir ustasının kızgın demiri balyozla dövüp ona şekil vermesinden veya bir marangozun kütüğe mimari özellik, görsellik katmasından daha da zormuş. Onunkisi demiri tavına getirip dövmek, ağacı hızar'a vermek değil elbet. Onunkisi beyaz bir örtüye iğneyle oya işlemekmiş. O iğne sözdü, bakıştı, gülüştü, sabırdı ve de kararlılıktı. Önceki yıllarda bir gün öncesinde kutladıkları için okullarında, ertesi günü de gitmezdik etkinliğe. Dolayısıyla hiç bir etkinliği görmemiş olurdum. Gününde kutlanınca 23 nisan, bizler de izleme fırsatı bulduk etkinliği, iyide oldu. Bir öğretmenin sabrını ve kararlılığını gördüm tören yerinde. Bayrağı göndere çekecek olan öğrencilerin kılık kıyafetlerini beğenmeyip, onlara ne bu hal diyerek uyaran öğretmene, vurdum duymaz bir tavırla gülüyordu bir öğrenci. Öğretmen sabırla tekrarladı eksik kıyafetlerinizi tamamlamak için size on dakika müddet dedi. O yine güldü. Bu kez kararlı bir duruş sergiledi öğretmen, verdiği süre içinde tedarik edildi. Kendisini ciddiye almayan öğrencilerin yanına tekrar gelip onların yakasını paçasını düzeltiyordu tahminen sekizinci sınıf öğrencisiydi, hala gülüyordu. Benim sabrım taşmıştı öğretmen sabrını koruyordu. Ne zor sanatmış meğer öğretmenlik dedim, kendi kendime. Diğer bir öğretmenin yanına bir veli yaklaşıyor. Derslerle ilgili çocuğunun durumunu soruyor, tamda gününü buldun diyorum içimden, ama öğretmen öğle düşünmüyor o yoğun ve gürültülü atmosferde ona bilgi veriyor çocuğu hakkında. Beni derinden etkiliyor öğretmenlerin bu tavırları. Bezen şöyle düşündüğüm de olurdu öğretmenler hakkında. Senede ikiyüz gün çalışıyorlar onu da yarım gün yani dolu dolu yüz gün eder diyordum. Meğer bizim bir yılımıza bedelmiş bunu bugün öğrendim tören yerinde. Her kafadan çıkan ayrı seslere aynı özenle cevap veriyorlardı. Bu günden itibaren mevcut olan saygım ve sevgim katlanarak çoğalmıştır. Bu öğretmenler sayesinde iyi hasat kaldıracaktır bilgi tarımı. Tüm öğretmenlerimizi saygıyla selamlıyorum. Suat EŞME 24.04.2010 |
|
Fanatiklik veya fanatizm bir durum veya görüş için gereğinden fazla destek çıkmak, gerekli görüldüğünde, o görüş veya durum için aşırı tepki vermektir. Bu duyguyu yaşayan insanlara fanatik adlı verilmektedir. Fanatizm insanlar arası ilişkileri bozmakta, şiddet, kavga, dargınlık, hatta yaralama, öldürme gibi kötü sonuçları ile toplumsal barışı tehdit etmektedir. Fanatizm de şekil özden daha önemli ve ön planda olmaktadır. Fanatikler inandıkları düşüncenin özünü bilmediklerinden ve sadece şekil tarafı ile yetindiklerinden inandıkları fikre zarar da vermektedirler. Fanatik, tuttuğu takım ile kendi onurunu, kendi benliğini özdeşleştirir ve takımı yenildiğinde kendi benliği, onuru zarar görmüş gibi tepkiler gösterir. Bu nedenle de onurunu kurtarmak benliği, onuru zarar görmüş gibi tepkiler gösterir. Bu nedenle de onurunu kurtarmak için taşkınlıklar yapabilir.
Fanatikler
görüşlerinden şüpheye düşmemek için sadece kendi görüşüne uygun
görüşleri dinlediği, o görüşleri savunan kitapları, gazete ve dergileri
okurlar.
Fanatik olanlar, diğer fanatik insanların bu tutumundan şikayet eder,
ancak kendi fanatik tutum ve davranışlarını da haklı görürler. |
|
Yıldıray KESKİN Bu
tür intikam heveslerinin çocukluğumuzda kaldığını zannederdik.
İsrail Dışişleri eğeri dövüyor. |
|
4-C; modern infaz sistemi - Nihal Kemaloğlu (Akşam) 05 Ocak 2010 - Küreselleşmenin karlılığı giriş yaptıkları ülkedeki 'kamunun' eritilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Küresel proje, kamu kurumları, kamu hizmetleri ve kamu personellerinin 'yüksek maliyetli' ve 'toplumsal zenginliği' yiyen canavarlar olduğuna toplumu ikna ederek işbaşı yapar. Bu süreçte piyasa savunucuları, 'kamuyu' tüm temsilleriyle değersizleştirme misyonerleridir. Kar eden kamu varlıklarını, çalışanlarıyla birlikte 'günah keçisi' ve 'toplumun kamburu' ilan ediverirler. Kamu çalışanları, değersiz iş gücü yaftasıyla ayak altından uzaklaştırılır. Eşitsizlik ve hak ihlali üreten kamu personel rejimleriyle kazanılmış haklar ipoteklenir. Rant üretimi özelleştirmelerle ve devlet ihaleleriyle büyütülürken, emek vatandaşlık dışına atılır. 4-C formülü de neoliberal düzenin kamu kadrolarını söküp atma işleminin adıdır. Tekel işçilerinin direnişi, fabrikalarının üç yıllık kar bedeliyle British American Tobacco Company'e satılmasıyla 4-C statüsüne geçirilmek istenmeleriyle tırmandı. Tekel işçilerinin geçmiş emeklerine ve özlük haklarına karşılık 4-C bir ödül gibi sunuldu. Piyasa koşullarına ayarlı 4-C statüsüyle tanımlanan 'geçici çalışma modeli' modern bir hak infaz modelidir... 4-C statüsü, sistematik çalışanları 'iradi öznelikten' kazıyan uzun erimli operasyondur. 4-C statüsü kadrolu ve de sözleşmeli memur ya da işçi sayılmama durumudur. Kadrosuzdur, adı üzerinde 'geçici personeldir.' Asli, kadrolu ve sözleşmelilerden daha düşük ücret alandır. Hangi kurumda çalışacağı belli olmayandır. Ne iş yapacakları ve çalışma saatleri bilinmeyendir. Ücretlerini ve sosyal haklarını bir yılda en fazla 10 ay kullanandır. Ve eski ücretlerinin yarısına razı edilendir. Ve sosyal güvenliği 10 ay üzerinden hesaplanandır. Sendikal hakları bulunmayandır. 4 ayda 2 günden fazla sağlık rapor hakkı verilmeyendir... Tamamen kimliksiz ve etkinliğini yitirmiş iş gücü yapımı için 4-C ideal bir statüdür... Eli, kolu ve dili bağlanan istihdamın bir kısmı piyasada taşeron şirketlere 'toplu insan paketi' halinde teslim edilirken kamu çalışanlarına da 4-C'nin deli gömleği giydirildi. Özelleştirmecilerin, işçileri içeri almamak için kapıyı lehimledikleri işletmelerden yaratılan zenginliğin nereye aktığını artık piyasa misyonerleri de görsün. Yerli sermaye ve küresel ortakların karları, ülke ekonomisine katılmayarak dünyaya uçuruluyor. Yapılan yolsuzluklar ve hukuka aykırı uygulamalar ayyuka çıktı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın en son 4-C kapsamındaki Tekel işçilerinin çalışma koşullarında yaptığı küçük düzenlemeler de 'geçici istihdama' uyan 'geçici çözümler' olmaktan öte değil. 10 aylık çalışma süresinin 11 aya çıkarılmasını ve hak ettikleri maaşın altında kalan zammı Tekel işçileri kabul etmedi. Son 10 küsur yılda tütün ihracatçısı Türkiye'nin tütün ithalatına geçişi de ayrı ibretlik bir hikayedir. Büyük neoliberal yalan kamu varlıklarından kurtuluşun getireceği refah tekerlemesini her fırsatta tekrarlarken 2010'un özelleştirilecek işletmeleri sıraya sokuluyor Hayrullah NARİN 07.01.2010 |
|
Hasan Bayatlı şimdi hukumetın demokratık olmadığını savunan arkadaslara tek sorum su madem kı demokratıklıkten bahsedıyosun 367 kararı alındığında neredeydın bunun ne kadar demokratık olduğunu benım kadar sende bılıyosun kuçuk çiftçi bıtme noktasındaymış tabii canım 60000tl ye traktor alabılen bı çiftçi bıtme noktasında sadece gulerım arkadasım dunyaya at gozluğuyle bakmayalım lutfen en basıtı kendı kasabamızdakı çiftçilere bakalım hepsının altında traktoru allah daha çok versın gozumuz ama doğruları soyleme cesaretını gosterelım.dıyebılırsınız kı bundan on sene yırmı sene once daha rahat geçınıyorduk geçınırsıın tabıı ozaman her evde bulunmayan telefon şimdi on yasındakı çoçuğun evınde ben çok bılırım tamerkerlerın kahvenın camından televızyon seyrettığımı ondan analarımızın çamasır yıkamak için neler çektığını buna benzer bır suru ornek verebılırım sıze yanı hayatımız eskıden luks olarak gorduğumuz olanaklarela dolu bunlar tabıı kı gıderı çoğoltacak bundan doğal bı sey yok onun için lutfen bakarken objektıf olalım.bırde verılen hak gerı alınmaz dıye tekel işçilerını savunanlara kendı koyumuzdekı vatandasları savunmayı onerırım buradan duyduğuma gore tas fıyatları gerı çekılmiş hadı alabılelım bakalım nasıl alınıyorsa buyrunnn.....30.12.2009 |
|
süleyman saygılı Adamın biri,Mevlana celaleddin rumi hazretlerine;sen hıristiyanlara kucak açıyosun,yahudilerle bir araya geliyosun,günah işleyenlere dahi gel diyosun,sarhoşa el uzatıyosun...Böyle yapmakla islamın onurunu iki paralık ediyosun,dinin izzetine dokunuyosun!..sen zındıkın tekisin,seni cehennem bile kabul etmez diyerek bir düzüne hakarette bulunur. Hazreti Mevlana ona "sende gel,sanada bagrımı açıyorum"!..demektedir |
|
Gönderen : Oktay DÖNERTAŞ Değerli
kardeşlerim; Vatana ihanetin affedilmesi gerektiğini, vatan hainlerinin
kucaklanmasının doğruluğunu savunan arkadaş arapların dostluğunu teyit
için Üstad Mehmet Akif' in şiiriyle cevap vermiş. Kendisinden şu
sorularada cevap vermesini istiyorum. Cevabını bulamazsa yine Mehmet
Akif' e sorsun. Madem ki araplar bizim kardeşimiz: 22 ülkeli arap
birliğinin içinde biz neden bulunmuyoruz. Yoksa araplarda arap
milliyetçiliği mi yapıyorlar. İkincisi madem kardeştik düne kadar
başımızın belası pkk terör örgütünü Arap olan Suriye ve İran beslemedi
mi. Bu kardeşliğe sığar mı? Madem araplarla kardeş olmalıyız lider
olarak arkasından koştuğun şahsiyet neden Avrupa Birliği politikaları
güdüyor. Ya da arapların zulüm altındaki Müslüman Doğu Türkistanlı
kardeşlerimiz için veyahut ermeni mezalimine uğrayan müslüman azeri
kaedeşlerimiz için neden hiç sesleri çıkmıyor. Araplar arap birliğini,
Afrikalılar afrika birliğini kurmuşken bizim de Türk birliğini kurmamız
gerekir. Tekrar ediyorum; Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur.
Saygılarımla. |
|
Yusuf ERGÜN Tüm Türk'üm diyenlerin 29 ekim cumhuriyet bayramını kutlatım. Telefonda Mahmut Günkut var. O kim mi? Kahramanmaraşspor’un Başkanı. Mahmut Bey başarılı bir işadamı. Siyasi bir kimliği de yok! Herkese aynı mesafede! Kürt açılımı girişimine başlangıçta destek veren bir isim. Öyle ki Türklerle Kürtler kardeştir mesajını vermek için Zahospor’la başkanı olduğu Kahramanmaraşspor arasında dostluk maçını yaptırmıştı. İşte böyle bir isim dün telefonda zerre mübalağa etmiyorum sinirinden ve üzüntüsünden ağlıyordu. Niçin mi? Onu kendisinden dinleyelim: - “Sabahattin Bey kahroluyorum. Kahır içindeyim!...” Araya girmeme fırsat vermeden devam ediyor: - “Ben ki Kürt açılımından bir şeyler uman biriydim. Ben ki bu açılımla anneler artık ağlamayacak diyen biriydim.. Meğer bütün o söylenenler yalanmış! Meğer aldatmışlar bizi” Aldatanlar kim dememle konuşmasını sürdürüyor: - “Kim olacak, açılımla analar artık ağlamayacak edebiyatını yapanlar.. Meğer bu iş istismar ve aldatmaca imiş. Bunu yaşayarak gördüm. Meğer bu Kürt açılımı hikayesi gerçekten bölünme ve ayrışma projesinin bir parçasıymış” Mahmut Günkut derin bir soluk alıyor: - “Ben bu açılım olayının bayrağımızdan vazgeçmek olduğunu emin ol 4 gün öncesine kadar bilmiyordum” Araya girip “Ne oldu 4 gün önce” diyorum.. Mahmut Günkut: - “Şehrimizde takımımız Kahramanmaraşspor’la Adıyamanspor’un maçı oldu” Mahmut Bey devam ediyor: - “Sabahattin bey bu maçta ne oldu biliyor musunuz?” Kendi sorusunu kendi cevaplıyor: - “Türk bayrağı yasaklandı.. Evet yanlış duymuyorsunuz, ayyıldızlı şanlı bayrağımızın şehrimizin stadına girmesi yasaklandı.” Başkan, olmaz öyle şey diyorum... Mahmut Günkut: - “Olmaması lazım ama oldu, yaptılar bunu.. Bütün Kahramanmaraş buna şahittir. İşgal yıllarında Fransız gavurunun bile yapmadığını ya da yapamadığını bu iktidar yaptı.. Bayrağımızı bize yasakladı. Elinde bayrak olan Kahramanmaraşlı, polis tarafından stada sokulmadı ve insanların üstünde bayrak aramaları yapıldı.” Peki ama neden? Mahmut Günkurt: - “PKK’lılara ve ağababalarına şirin görünmek için herhalde. Çünkü bu işin başka izahı yok. Şu işe bakar mısınız, şanlı bayrağımız artık suç unsuru muamelesi görüyor. Bunu yapan güya mukaddesatçı iktidar. Yazıklar olsun.. Ben de bunlara oy vermiştim. İçim acıyor Sabahattin Bey, içim acıyor.. Sütçü İmam’ın memleketinde bu olaydan sonra acı ve hüzün var.” Telefonu kapatıyorum. Cumhuriyetimizin 86. yılını kutladığımız bugün bu tabloyu ve çığlığı görmeyen gözlere, duymayan kulaklara armağan ediyorum! 29.10.209 |
|
Süleyman SAYGILI Hani derler ya her doğru her yerde söylenmez,ortalık karışmasın diye söylenen bir yalan ortalık karıştıracak doğrudan iyidir.! sekiz arkadaş izmire çalışmaya gidiyorduk Afyon otagarında hepimiz aynı arabaya bilet aldık,orada bulunmayan bi arkadaş geldi biletlerin Diyarbakır arabasına ait oldugunu görünce deliye döndü "bu olay 2yl önce"biletleri toplayıp 2saat sonraki kamil koç arabasına degiştirdiler.Diyemedimki yaptıgınız yanlış benim yolum sizinkinden uzak ben gideyim deyip Diyarbakır arabasına bindimgimde bu devlet adam olmaz dedim.Bunun kardeşlik neresinde,bu ayrıştırma deilde nedir,bu bölünme deilde nedir.Sen zaten kafanda bölmüşsün bu ülkeyi,arkadaşın evine bak ejnebi eşyası kulanır,giyimi yemesi hep ejnebidir fakat diyarbakırlı kürt kardeşinin arabasına binmez ben bu manteliteye karşıyım.!kürt açılımı bu yüzden dogru bi karardır,şehit aileleri demiyormu benim ciyerim yandı başkasının ciyeri yanmasın durdurun bu acıyı o zaman niye bu rahatsızlık!.. türkün türkten başka dostu yok araplar galleş bizi arkamızdan vurdu diyen kardeşime Mehmet akif cevap versin bakın ne diyor Türk arapsız yapamaz kimki yapar der delidir. Arap'ın,türk ise hem sağ eli hem sağ gözü, Veriniz başbaşa zira sonu hüsranı mübin, Ne hükümet kalıyor ortada ,billahi ne din. Fakat Mehmet akifi kim takar varsa yoksa sabih kanatoğlu yazılacak cok şey var ama yer kalmadı. 29.10.209 |
|
Gönderen : Oktay DÖNERTAŞ Malesef
bugün sitede çok talihsiz bir yazı okudum. Bir arkadaş meşru ile gayri
meşrunun karıştırıldığından kürk halkının yok sayıldığından vatan
hainlerinin affedilmesi gerektiğinden bahsetmiş. Öncelikle şunu
belirtmeliyim ki gayri meşru ile meşru olanı kendisi öyle bir
karıştırmış ki söyleyecek söz bulamıyorum. Bu ülkede kimsenin kürt
kökenli vatandaşlarımızı yok saydığı falan yok. Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşı olan bu kimliğe sahip olan herkez yasalar önünde eşittir. O
kadar ki kürt kökenli birisi Cumhurbaşkanı bile olabilir. 2. si 34 vatan
haini ile ilgili. Affetmek pişmanlıkla ilintili bir konudur. Askerimize
kurşun sıkan pişkin pişkin kutlama yapan, elinde bölücü terör örgütünün
mektubu ile ve aynı örgütün sözde ünüforması ile gelen ve her karış
toprağı binlerce şehit kanı ile sulanmış bu toprakların dolayısı ile
şehitlerimizin kanı üzerinde zafer kazanmış edası ile kutlama yapan,
pişman olmadıklarını örgüt liderlerinin talimatı ile geldiklerini
söyleyen hainleri affedemezsin kardeşim. Affedersen gün gelir hesap
sorarlar. bu vatan sahipsiz değildir. Belki sen canın yanmadığı için
milli duygulardan yoksun olduğun için affedebilirsin ama 5.000
şehidimizin anası bacısı dul kalmış karısı yetim kalmış evladı ve
onların acısını yüreğimizin derinliklerinde hisseden bizler affetmeyiz.
Vatan hainliği affedilmez. Bu devletin bekası için gereklidir. Bu ülkede
yaşayacaksın bu ülkenin inkanlarından faydalanacaksın benim ve benim
gibi milyonlarca vatanseverin verdiği vergilerle çocuk parası tarla
parası işsizlik parası alıp çalışmadan geçinip gideceksin sonrada bu
vatana kurşun sıkacaksın .Yok öyle. Türk' ün Türk' ten başka dostu
yoktur. |
|
Gönderen : Ahmet ŞENOL Öncelikle
Avrupadaki Nuh,lu arkadaşların kurmuş olduğu derneğin birlik beraberlik
kardeşlik ve güç getirmesini temenni ediyor başarılar diliyorum yolunuz
açık olsun . Ne varki bir mesaj dikkatimi çekti hiçte şaşırmadım. Ah be
kardeşim avrupadaki teklikten tek para tek ekonomi tek kuvvetten
bahsetmişsin . Ülkende ise bunun tam zıddını savunuyorsun sen bayrağı
çektirmişsin sen ve senin gibiler teslim olabilir.senin gibilere hiç
şaşmam bu tarihte de olmuştur .İslam birliğinden bahsediyorsun bu güzel
birşey fakat bu nasıl olacak avrupalı sana islam birliğimi kuracak sen
hiç yazımı okumamışsın galiba haçlı seferleri devam ediyor .Avrupalılar
hangi islam ülkesini birleştirmiş tersine hep birbirini gırtlaklatmışlar
zenginliklerini ellerinden almışlar IRAK a özgürlük getirdiler herkez
mesut bahtiyar pardon bahtı hıyar bunları görmezmisin yıkın
yıkabilirseniz .....irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti |
|
Gönderen : Yaşar KARAKÖSE Uzun
lafa gerek yok. Protez bacağını atan o gazi kardeşimizin feryadını
duyma, Dağdan inen ve bu vatanın bölünmesi için elinden geleni yapan ve
yapmaya devam edene selam dur. Oynanan büyük oyunları görme, 34 kişinin
gelmesini önemsiz bir mesele gibi gör. |
|
Gönderen :
Süleyman SAYGILI son zamanlarda herşey birbirine karışmış durumda gayri meşru meşru,meşru ise gayri meşru gösterilir hale geldi.dogruyu göremez hale gelmişiz,bize ne gösterilir ise onu görür haldeyiz.Neden herşeyi ayrıştırır hale yeldik sagcımı solcumu,alevimi sunnimi,kürtmü türkmü,batıya bakalım avrupa birliyine yani hırıstiyan birliyine adamlar tek parlamentoya gidiyo,tek silahlı kuvvete gidiyo,tek ekonomiye gidiyo,tek para birimine gidiyo yani tek millet olmaya gidiyo. Biz müslümanlar ne yapıyoruz Efendimiz müslüman müslümanın kardeşidir buyurdugu halde 1400yıldır aynı topraklarda yaşadıgımız,dinimiz bir kılemiz bir olan kürt kardeşlerimizi yok sayıp hain gözüyle bakıyoruz.Neden bu kadar zorumuza gidiyo insanın kardeşini affetmesinden daha dogal ne olabilirki! Geçmişte emperyalis güçler onlara silah bize para verdi,biz onları vuduk onlar şehit dediler,onlar bizi vurdu biz şehit dedik böylelikle ayrışmaya gittik. Hesap günü huzuru mahşerde bize sen kürtmüsün türkmüsün alevimisin diye somayacak canabu Allah dinin nedir diye soracak onun içindirki ölçümüz islam olmalı islam birliyini kurmak istiyorsak birleşeceyiz af edeceyiz,yoksa elin oglu anamızı aglatacak yok efendim 34 pkkli gelince gösteri yapmışda şöyleymişde böyleymiş,düşünün o pkkliler bi karakol baskınında 10 askerimizi şehit ettikten sonra görteri yapsalardı durum ne olurdu,onnun için bunlar küçük şeyler büyütülecek mesele deyil.Ben böyle konuşunca arkadaşlar vatan hainisin sen diyolar,olsun benim düşüncem bu düşüncelerimi söylemekten de hiç çekinmem...selam ve dua ile kalın! 26.10.2009 |
|
Gönderen : Ömer KUCAK
DİYARBAKIRLI TÜRKMEN İSYAN ETTİ
|
|
Gönderen : Yıldıray KESKİN
Eski bayramlarımız |
|
Gönderen:Adil Narin KENAN ERÇETİNGÖZ |
|
Gönderen: Ömer KUCAK Mesaj: Kürt Açılımı Karadeniz Kaçılımı Çanakkale’deki şehitliği gezerken en çok dikkatimi çeken Diyarbakırlı Maho’nun mezarı oldu. Demek ki bu vatanı savunurken sadece Türk’ü ile değil Kürt’ü, Çerkez’i, Arap’ı, Laz’ı, Manav’ı kısacasıyla tüm inananlarla birlikte savunulmuş. Kürtler de bu vatanı kabullenip milli mücadele yıllarında omuz omuza düşmanlarla çarpışmışız. Onların da bu vatan için emekleri var. Ancak geçmişte Kürtler eğitimiz ve ilgisiz bırakılmış. Bu eğitimsizlik ve ilgisizlik zamanla büyümüş ve fitnenin de araya girmesiyle bazı Kürt vatandaşlarımız vatanına karşı asi olmuşlardır. Eğer zamanında Güneydoğu’ya istenilen seviyede eğitim verilseydi ve oradaki vatandaşlarla ilgilenilseydi durum bambaşka olurdu. Bunlar olmadığı için; terör orada zirveye çıkmış, töre denilen çağdışı kurallar her zaman kabul edilir olmuş, kızlar veya kadınlar değersiz olup başlık parası ile adeta satılmış, kapkaç olaylarına karışanlar çoğunlukta onlar olmuş, namus cinayetleri doğal hale gelmiş, uyuşturucu ticareti oralarda çoğalmış. Bunlara rağmen bazı Kürt vatandaşlarımız hiç kendilerini eleştirmiyorlar ve hatayı hep devlette buluyorlar. Aslında burada iki suçlu aramak gerekir; biri zamanında Kürtlere gerekli ilgiyi ve eğitimi vermeyen devlet ve Kürtleri kışkırtan dış güçler. Kürtler böyle olunca devletin her türlü nimetlerinden sonsuzca yararlanmak istiyorlar. Çünkü kendilerini haklı görme gibi kör bir düşünce var. Her zaman devlet onlara bakacak ve onlar devlete bir şeyler vermeyecekler. Bu anlayış aslında yıkılması gerekli. Kürtler de bu vatanın birer parçası ve onlar da ekonomiye, kültüre, eğitime, sanata kısaca her şeye katkıları olmalı. Size şimdi Kürtler’in devlet her zaman bize bakmalı zihniyetini ortaya çıkartan iki delil sunacağım. Bunlardan biri kaçak elektrik konusunda. Aşağıda IEA (Uluslar arası Enerji Ajansı)’ndan alınan tabloya bakarsak hangi bölgede, ne kadar kaçak elektrik kullanıldığını göreceksiniz. Şehir % Diyarbakır 62.7 Şanlıurfa 66.7 Hakkâri 62.5 Mardin 59.3 Van 58 Şırnak 52 Batman 51 Muş 50 Bitlis 48 Yukarıdaki verilere bakacak olursak Türkiye ortalaması tahminen %20 iken Kürt halkının yaşadığı bölgelerde bu oran en az %48, en fazla da %63’ü bulmakta. Yeşil kart dağıtımından da en çok Güneydoğu Anadolu yararlanmış durumda. Bölge illerinde hemen hemen her iki kişiden biri yeşil kartlı. İşte nüfusa göre, illerin yeşil kart oranları; Bingöl’de nüfusun % 50’sinin yeşil kartı var. İlin nüfusu 243 bin, yeşil kartlı kişi sayısı ise 118 bin. Bingöl’ü sırasıyla Siirt (il nüfusunun % 47.7’si) , Hakkari (il nüfusunun % 47.6’sı), Van (il nüfusunun % 47.3’ü),Ağrı (il nüfusunun % 45’i), Adıyaman (il nüfusunun % 41’i), Batman (il nüfusunun % 39.3’ü), Bitlis (il nüfusunun % 39.2’si), Şırnak (il nüfusunun % 38.7’si), Iğdır (il nüfusunun %37’si), Kilis (il nüfusunun % 35.7’si), Muş (il nüfusunun % 35.5’i), Mardin (il nüfusunun %33’ü), Kars (il nüfusunun % 32.6’sı), Diyarbakır (il nüfusunun %32.3’ü) ve Tunceli (il nüfusunun %31’i) izliyor. (Kaynak: http://www.kaynamanoktasi.com/turkiyenin-yesil-kart-haritasi) Kürtler’e bu kadar müsamahalı davrandıktan sonra hâlâ devlete karşı gelmelerine bir anlam veremiyorum. Kürt açılımı diyerek o bölgeye hükümet sekiz bakanını gönderirken Karadeniz’de büyük bir afet yaşandı ve oraya bir bakan gitti. Vatandaşının da bir derdini de çözemedi. Karadeniz’de insanlar kendi çabalarıyla bir şeyler yapmanın gayreti içinde iken Güneydoğu’da hep devletten bir şeyler bekliyorlar. Güneydoğu’da okulu, fakülteyi, hastaneyi sadece devlet yaparken diğer bölgelerde vatandaş kendi imkânlarını da sunmakta ve hatta tek başına yapmaya gayret etmekte. Diğer bölgelerde insanlar üretken iken oranın halkı sadece gününü öldürmekle geçiriyor. Hükümet Güneydoğu’ya bu kadar önem verirken nedense diğer bölgelere ve bilhassa Karadeniz’e bu kadar sessiz kalıyor? Karadeniz’in en önemli ürünlerinden biri olar fındık şu an piyasada 3.80 TL’ye satılması Hükümetin Karadeniz’e vermiş olduğu değeri gösteriyor. Eğer böyle bir ürün Güneydoğu’da olsaydı 3.80 TL. gibi bir fiyat olur muydu? Kesinlikle olamazdı. Zaten böyle bir şeyin mümkün olması durumunda oranın halkının yapacağı ilk iş dağa çıkmak olurdu. Demokrasi açılımı adı altında zaten ülkenin bir sürü nimetlerinden faydalanan ve buna rağmen büyük vefasızlık gösteren bazı Kürtler’e karşı daha da haklar vermeye çalışan Hükümet diğer bölgelere bilhassa Karadeniz Bölgesine bu kadar kör ve sağır kalabilir. Aslında Karadeniz Bölgesi’nin ülke nimetlerinden faydalanmamasının en büyük hatası ve vebali bölge milletvekillerinin. Bölgesine yatırım yapılması için dilenci durumuna düşen milletvekilleri devlet bütçesinden yeterli miktarda bölgeye aktaramaması onların ya iş bilemezliğinden ya üstlerine karşı aşırı bir bağlılıktan ya da makamlarına karşı zaafından kaynaklanmaktadır. Bazı Kürt vatandaşlarımız ayrılıktan söz ederken diğer insanlarımız kesinlikle böyle bir sözü ağzına almazlar. Çünkü bizler bölücü değil yapıcığız. Hükümet ne kadar onlara karşı müsamahalı davransa da biz yine bu ülke için terörist değil nice şehit ve gaziler yetiştiririz. Cezmi KOÇ Not: Bu yazı http://www.habername.com/yazi/cezmi-koc-kurt-acilimi-karadeniz-kacilimi-2820.htm internet adresinden alınmıştır. |
|
DOSTLUK ADINA Bir zamanlar iki kutuplu yaşar olduk güzelim beldemizde, İki de can verdik, düşünce adına Afyon ve Ankara’da Sanki sorunlar çözüldü, baktığımızda halen aynı noktada, Hiç mi yol alamayacağız, dostluk, kardeşlik ve birlik adına Şu kuru siyaset olmasa, birçok gurur tablomuz olurdu, Nuh ‘lu olmanın keyfini yaşar, yarına güven duyulurdu Beş yılda geliyor ama ateşi bir sonrakine kadar sürüyordu, Tam da söneceğini ümit ederken, alevleri kora dönüyordu, İyide kardeşim, kim ne kazandı şu siyaset belasından, Hele bir bakın başrol oyuncu saydıklarımızın halinden, Dün lider sanıyorduk, bugün farklımı senden ve benden, Bugün lider gördüklerimizde, yarın olacak aynı tayfadan, Bir çığır açıldı, adına dostluk ve kültür olsun denildi, İyi gittiği sanılırken, yine siyaset adına ortam gerildi, Hani Nuh’lunun eğitimlisi çoktur diye hep övünülürdü, Belli ki barışa katkı sağlayacak, birileri bulunamıyordu. Nerede sevdadan bahseden, gönül eri dost Nuh’lular. İşte Nuh ‘da yine bir siyaset sancısı, acil neşter bekler, Bunun için sizlerden birlik ve dirlik için eylem ister, Herkesin bir diğerini beklemeden, ateşlenebilse yürekler. Sorunlar o kadar büyütülüyor ki, herkes kendine göre haklı, Tabi ki diğerleri ile konuşmadığımızdan onlar hepten suçlu, Nalıncı keseri gibi olduk, bizim taraf sürekli olarak haklı, Çözümden yana isek, hepsi hoşgörü, sevgi ve saygıda saklı. Dost ve mutlu olarak yaşamak için, ötekine saygı duyalım, Bazı kusurların kendimizde de olabileceğini hiç unutmayalım, İnsanımızı düşünceye göre değil, yaratandan ötürü sevelim. İşte o zaman Nuh’lu olmanın gururu ile övünmeyi hak edelim. Ufak tefek taşkınlıkların alevlenmesine, fırsat vermeyelim, Bazı kişisel olayları, siyaset arenasında değerlendirmeyelim, Objektif olalım, madalyonun her iki yüzünü de görebilelim, Haydi, dostlar hep birlikte yaşamanın sevincini yaşayalım. Mevlana gibi, “Ne olursan ol, yine de gel” diye davet ediyoruz, Yunus gibi, “Sevelim, sevilelim bu dünya kimseye kalmaz”diyoruz, Hacı Bektaşi Veli gibi; “eline, beline, diline sahip ol”un istiyoruz. Gelin can dostlar, imarı oldukça zordur, insan kalbin kırmayınız. Hasan Hüseyin ÖNER 03/09/2009 -NUH |
|
Oruç Allah ve Rasûlü’nün Muhabbetini Kazandırır Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyururlar: “Allah Teâlâ: «İnsanın oruç dışındaki her ameli kendisi içindir. Oruç ise benim içindir, onun mükâfatını da ben vereceğim» buyurdu. Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine hakaret eder ya da çatarsa: «–Ben oruçluyum» desin. Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında miskten daha hoştur. Oruçlunun sevineceği iki ân vardır: Bir, iftar ettiği zaman sevinir, bir de Rabbine kavuştuğu zaman orucunun karşılığına sevinir.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163) * * * Hz. Âişe vâlidemize: “–Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- insanlardan en çok kimi sever?” diye sordular. Âişe -radıyallahü anha-: “–Fâtıma’yı” dedi. “–Ya erkeklerden?” denildi. Bu sefer Hz. Âişe -radıyallahü anha-: “–Onun kocasını” dedi ve çok mühim bir noktaya temas ederek: “–Bildiğim kadarıyla o, çok oruç tutan ve çok gece namazı kılan bir kişidir” buyurdu. (Tirmizî, Menâkıb, 60/3874) Rabbim Peygamber efendimizin yolundan giden onu örnek alanlardan eylesin. 07.09.2009 Erdal ÇOLAK |
|
ERGENEKON NEDİR? Ergenekon Türk toplumunun geçmişinde yer alan, mitoloji ürünü ve her destan gibi kültürel şifreler taşıyan bir destanın adıdır. Ergenekon güçlüklere direnmek ve gelecek güzel günlere inanmak anlamına gelir. En azından şimdiye kadar anlamı buydu. Artık değiştirildi. Ergenekon sözcüğü “terör örgütü”, “silahlı çete” sıfatlarıyla nitelenerek yeni anlamlar yüklendi. Sözünü ettiğimiz “destan” anlamı değiştirildi ve gerilere itildi. “Ergenekon” adı artık pis işlerle birlikte anılıyor. Bunu bir milletin tarihi hafızasına saygısızlık sayamayız. Bu bir saldırıdır. Üstelik ırkçı bir saldırıdır ve ırkçı bir saldırı olduğu için de insanlık suçudur. İnsanlık suçu tüm insanlığa karşı işlenmiş sayıldığından da en ağır suçtur. Bu suçu işleyenler mahkemelerde yargılanır ve cezalarını bulurlar mı bilinmez ama vicdanlarda mahkûmdurlar. Bu kelimeleri yan yana getirenler derin bir saldırı halindedirler. Ergenekon Türk toplumunun mazisinde kalmış, çok özel ve değerli bir kavramdır. Mahremdir. Tabudur. Kimseyi de rahatsız edici bir tarafı yoktur. Operasyonun da böyle bir resmi adı yoktur. Yan yana getirilmemesi gereken biri çok değerli, diğeri çok adi iki kavramı yan yana getirerek çok çirkin bir iş yapılmaktadır. Ergenekon’a atfedilen anlam aşağılanmaya, değersizleştirilmeye çalışılıyor. Nasıl ki bir insanın genleri vardır ve bunlar gelecek kuşaklara aktarılarak devamlılık sağlanırsa, toplumların da kültürel genleri vardır ve bazı özel kavramlara yüklenmiştir. Toplumlar Ergenekon gibi kültürel gen işlevi gören kavramlarını gelecek kuşaklara aktararak kültürel devamlılık sağlar. Ergenekon değersizleştirilirken yapılan saldırıyı iyi anlamak zorundayız. Zira bu kültürel bir saldırıdır. Adeta Türk toplumunun şah damarı kesilmek istenmektedir. Bu ülkede pis işler çeviren birilerinin olduğunu hepimiz biliyorduk. Anlam ve içerikleri farklı olsa da kontrgerilla, gladyo, derin devlet gibi adlar kamuoyunda tartışılıyor, herkes bu görünmeyen yapının ortadan kaldırılmasını diliyordu. Her kim iseler o gayri meşru yapının açığa çıkarılmasını ve hesap sorulmasını canı gönülden istemekteyim. Malûm siyasi dava ile ilgili hiçbir yorum yapma düşüncesinde değilim. Şimdilik, yargılama bitinceye kadar! Benim rahatsızlığım bu işleme verilen “Ergenekon” adınadır. Söz konusu davada yargılanmakta olanlar kendilerine bu adı vermemişlerken davanın adı neden ERGENEKON olarak çıktı? Bunun lüzumu neydi? Bu adlandırmayı kim yaptı henüz bilmiyorum. Toplumu rahatsız eden, etmesi gereken bu adlandırma neden tercih edilmiş ve neden hâlâ ısrarla kullanılmaktadır? İlgili davaya bakan mahkeme “Ergenekon terör örgütü” ifadesinin kullanılmaması gerektiği konusunda karar vermesine rağmen neden bir kısım çevreler tarafından dikkate alınmamaktadır? Kaldı ki yargılama henüz bitmemiştir. Ortada savcının savları vardır ve bu koşullarda yargılama tamamlanmadan kimseye hüküm giymiş muamelesi yapılamaz. Bu hem hukukî hem de ahlâkî bir durumdur. Kaldı ki yargılanan herkes hüküm giyse ve böyle bir terör örgütünün varlığı kesinleşse bile “Ergenekon” adının bu şekilde kullanılmasının çirkinliğini ortadan kaldırmaz. Bu adlandırmayı en çok kullananlara söylemek gerek: Diyelim ki dinsel duyarlığı yüksek bir grup insan kendilerince bir terör örgütü kurdular ve adlarına da “İslam” dediler. Bu örgütten söz ederken “İslam Terör Örgütü” diye adlandırmak vicdanınızı sızlatmayacak mıdır? Geçmişte benzer söyleyişler oldu ve haklı olarak “İslam” ile “terör” kelimelerinin yan yana getirilmesinden ciddi rahatsızlık duyduklarını duyurdular. Demek ki kavramların kirletilmesi konusunu biliyorlar. Basında bu adlandırmayı eleştirenler de oldu, okumamış olamazlar. Bile bile bu adlandırmayı tercih etmelerini nasıl açıklayabiliriz? Bu kadar ırkçı ve TÜRK DÜŞMANI olmanın anlamını açıklamaları gerekir. Zira televizyon ekranlarında bunu hınçla, şehvet alır gibi söylüyorlar. Ergenekon bizim mazimizdeki bir kavramdı. Onlara da, başkasına da bir zararı yoktu. Anılarımıza neden bu saygısızlığı hatta düşmanlığı yapıyorlar, bilmek istiyorum. Bunu yapanlar kimlerin kimidir? Yavuz zamanında Türkmen olmak zordu. Hele de Kızılbaş Türkmen olmak! Aklıma nerden geldiyse? Süren davayla ilgili yapılan adlandırmada şu sorulara cevap aramak durumundayız: 1- Bu adlandırmayı kim üretmiştir? 2- Bu adlandırmayı kimler kullanmaktadır? 3- Bu adlandırmayı kimler hınçla kullanmaktadır? Rahatsızım. Rahatsızlık, rahatlıktan daha üretken bir süreçtir. Bu kirliliğe alet olmamak için Ergenekon Destanını yeniden okumak gerek. Ergenekon bir destanın adıdır. Ergenekon destandır!
Gönderen: Ömer KUCAK Not: Bu yazı Üniversiteden Hocam Yard. Doç. Dr. İkram ÇINAR Beyefendinin 'Eğitişim Dergisi'nden alınmıştır. Dergiyi okumak isteyenlere tam adres; www.egitisim.gen.tr |
|
Hayrullah NARİN'nin Yazısı Dikkat; tasarruf
davulları çalıyor! Aşağıda madde madde ve
kalem kalem sıralanan zam sağnağı hedefe kimin çakıldığını gösteriyor. 24.07.2009 |
|
Ayşe Keskin'in gönderdiği
40 yaşındasın |
|
Yaşar Keskin'in gönderdiği
Bir Gece |
|
Büyük lider merhum Alparlan TÜRKEŞ'in
12.ölüm yıldönümü ruhun şad mekanın cennet olsun .Sen rahat uyu emanetin
emin ellerde .Yolu bu davadan geçen herkes birgün bir yerde mutlaka
buluşacaktır.Çünkü senin emanetinin askerleri hızla çoğalmakta. ASKERLER Dostlara sorsanız ermiş veliyiz Düşmana sorsanız onmaz deliyiz Adınız ne diye sormayın bize Alparslan Türkeş’in askerleriyiz Türkoğluyuz Türküz Türkün dalıyız Turan ellerinin nazlı gülüyüz Kökünüz ne diye sormayın bize Alparslan Türkeş’in askerleriyiz Ne rütbemiz olur ne de payemiz Ülküye kavuşmak kutlu gayemiz İşiniz ne diye sormayın bize Alparslan Türkeş’in askerleriyiz Düşmüşüz sevdaya gönül vermişiz Her türlü belâya göğüs germişiz Aşkınız ne diye sormayın bize Alparslan Türkeş’in askerleriyiz Üzeyir Bilgi 06.04.2009 |
|
Emrindeyiz Vatanın, milletin sahibi biziz. Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Bu yolda bir ölür bin diriliriz. Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Dinin ve devletin bekâsı için, İslâmın mubarek gazâsı için, Cenab-ı Allah`ın rızâsı için, Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Bu yol ki, hayatı bu yolda bulduk, Bu şuur, bu azmi biz senden aldık. Tek kafa, tek yürek, tek bilek olduk. Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Köy, şehir, kasaba, milli iradem, Antepli şahin`im, Maraş`lı edem, Yediden yetmişe gardaşım, dedem, Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Başbuğ`um olmasan her şey bitmişti. Türkiye komünist olup gitmişti. Sen sağ ol sayende gençlik yetişti. Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Bu kervan gidecek ürsün köpekler. Analar, babalar, doğan bebekler, Bozkurtlar hep senden işaret bekler. Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Korkaklar gelmesin, geriye dönsün. Dışarı çıkmasın evinde sinsin, Dün sendin, bugün de liderim sensin. Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Sen emret her engel az gelir bize, Aşılmaz dağ olsa düz gelir bize, Zindanmış urganmış vız gelir bize, Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Sabrımız memleket için biline, Dileriz akıllar başa alına, Bir değil bin Arif feda yoluna, Başbuğ`um emrinde, emrindeyiz biz. Ozan Arif Yaşar KESKİN 06.04.2009 |
|
SULTAN NEVRUZ Adetler, gelenekler, destanlar, masallar, ağıtlar, türküler sözlü edebiyatımızın unsurları toplumun canlı kalması, uzun ömürlü olmasını sağlayan kültürel değerlerdir. Altı bin yıllık Türk Töresi olan Nevruz İslamiyet’ten önce Şaman inancında da vardı. Farsça bir kelime olan nevruz ”Yeni Gün” demektir. XI.Yüzyılın ünlü Türk düşünürü Kaşgarlı Mahmud, ”Divan-ı Lügati’t-Türk” isimli eserinde nevruzun ilkbahara giriş olduğu, nevruz ateşinden atlamanın “arınma ,günahlardan temizlenme” anlamına geldiğini söyler. Türklerin yeniden tarih sahnesine çıkışını anlatan Ergenekon Destanı’nda da nevruz yeniden doğuşun sembolüdür. Destana göre büyük katliamdan, soy kırımından kaçan bey çocuklarından Nuhuz ve Kayan, iki kızla beraber “dik yamaç” anlamına gelen Ergenekon’a gelirler. Bu saklı vadide 400 yıl yaşarlar. Gün gelir iki Türk çocuğundan türeyen Türkler Ergenekon’a sığmazlar. Günlerden bir gün Bozkurt (Gökböri) yol gösterir. Moğollar bu kutlu Bozkurt’a ”Börteçine” derler. Bozkurt’u takip edenler bir demir dağın önünde dururlar. Saygın bir demirci, dağın eteğine odunları yığdırır, körükleri kurdurur. Demir dağı eritir, yol açar. Bu açılan geçitten 21 Mart günü çıkarlar. Çıktıkları güne, yeniden doğuş anlamına gelen “Nevruz”derler. Turan’a dağılır ve hakim olurlar. “Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir, Turan” Ergenekon Destanında anlatılan bu olay çeşitli Türk boylarında ve toplumlarda çeşitli varyantlarda anlatılmıştır. İranlıların 60 bin beyitten meydana gelen ünlü destanları “Şeyhname’de” Demir Dağı delen “Kawa’dır. ”Ergenekon’da ki demirci ile Şeyhname’ de ki Kawa aynı kişidir. Firdevsi incelediği Türk Destanlarından etkilenerek Şeyhname’yi yazmıştır. Demir dağın delinmesi esaretten özgürlüğe geçişin, yeniden dirilişin ana eksenidir. Nevruzda Mevlit Kutlamaları: Mevlit sözcüğünün anlamı”,bir insanın doğduğu yer” demektir. ”Bir kimsenin doğduğu zaman” ,”doğum”,”doğma” anlamına da gelir. İslam geleneğine göre ”Hazreti Muhammed’in doğduğu zaman” anlamında kullanılmıştır. Müslüman Türk toplumlarında mevlit dini bir söz,bir hatıradan ziyade ,dini-badii bir bayram gecesi olarak kutlanır. Bu anlayış yalnız Müslüman Türklerde vardır. Türklerde ilk büyük mevlit töreni H.VII,ve M.XIII. asırda 21 Mart günü nevruzunda Erbil Atabeklerinden Muzafereddin Gökbörü tarafından düzenlenmiştir. Bu ünlü Türk hükümdarı 21 Mart günü yaptığı, bu ünlü mevlit kutlamasında rengarenk çadırlar kurdurmuş, komşu Müslüman devletlerden sayısız insanlar davet ettirmiş, Hz. Peygamberi öven naatlar yazdırmış, bu tür merasimlerde ilk defa mevlit bu kutlamada okunmuştur. Bu günün şerefine misafirleri ağırlamış, çeşitli hediyeler ikram etmiştir. Bu kutlamadan sonra Hz .Peygamberi rüyasında görmüş, bu manevi çağrıya uyarak Medine’ye gitmiş, peygamberimizin türbesinin etrafına kurşun dökerek korumaya almıştır. Sonra Mekke’ye giderek hacı olmuştur. Nevruz ve Renkler: Nevruz altı bin yıldır, Adriyatik kıyılarından, Çin Denizine kadar uzanan Turan ülkesindeki bütün Türk Boylarında kutlanır. İran’da, Ermenistan’da, bazı Akdeniz ülkelerinde nevruza benzer kutlama yapılmaktadır. Bunlar bize Türk Kültürünün, diğer milletler üzerindeki etkisini gösterir. İslami dönemde nevruza yeni motifler eklenmiştir. Adı “Sultan Nevruz” olmuştur. Caferiler, Bektaşiler, Aleviler 21 Mart Gününü Hz.Ali ve Hz.Hüseyin’in doğum günü olarak kabul ederler. Nevruz”da ön plana çıkan yeşil-sarı-kırmızı renklerin Orta Asya döneminde Türk Boyları tarafından kullanıldığı destanlarda geçer. Selçuklu ve Osmanlı Sancaklarından; Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi madalyalarındaki şeritlerde yeşil-sarı-kırmızı renkler aynı anda kullanılmıştır. Günümüzde Türkmen ve Yörük köylerinde bu üç renk sık kullanılır. Günümüzde yörüklerin halı ve kilim dokumalarında bu renkler yoğun olarak kullanılmaktadır. Kadınların giydikleri üç eteklerde, kaftan, kuşak ve başlıklarında bu üç renk hakimdir. Nevruz Takvimleri: Türkler Orta Asya Döneminde “On iki hayvan takvimini” kullanmışlardır. Bu takvimde yılbaşı 21.Mart tarihidir. Kaşgarlı Mahmut “Divan-ı Lügati’t-Türk” isimli eserinde bu takvimle ilgili coğrafi ve astronomik tespitler yapmıştır. Selçuklu Sultanı Melik Şah zamanında yapılan Türk Celali Takviminde yılbaşı 21 Mart nevruz günüdür. Hıdırellez(Hızır-İlyas):Nevruz gibi Orta Asya kökenlidir. İslamiyet’ten önceki Türk inançlarında Hıdırellez kutlamaları vardır. Gerek nevruz, gerekse Hıdırellez kültür unsurları eski Türk kültür değerler sistemidir. Günümüze kadar özelliğini korumuş ve yaşamaktadır. Nasıl nevruz baharın müjdecisi ise Hıdırellezde yazın müjdecisidir. Bütün Türk boylarında 6 mayıs günü kutlanır. Günümüzde yapılan nevruz kutlamaları: Karların eriyip, kışın bittiğini kırlardaki nevruz(iris) çiçekleri müjdeler. Sultan Nevruz da denen bu çiçek, İlkbaharın ilk ayında yani Mart ayında açar. Çiçeği ve yumruları çiğ olarak yenir. Çiçekleri ve yaprakları kitapların arasında konarak kurutulur. Uğur getireceği, kaza ve beladan koruyacağı inancı ile evleree, işyerlerine konur. Nevruz Bayramımız kutlu olsun. KAYNAKLAR 1..AKÇİN,Faik-“Ergenekon” T.F.A. nr.140 (Mart.1961) 2.ALPAGUT,Aziz-“Bozkurt Bayramı” Çinaraltı. Nr.79(Mart.1943) 3.BAYAR,Muharrem “Karakeçili Yörüklerinin İskanı”İstanbul.2004 4.-------------------------“Karabağlı Türkmen Aşiretinin İskanı”Ankara.1996 5.-------------------------“Karabağlı Türkmen Efsaneleri”Hatay.1996 6.Besim “Ergenekon-Nevruz”(Hakimiyet-i Milliye)nr.140.23.Mart.1337 7..ÇAY,Abdülhalik ”Türk Ergenekon Bayramı-Nevruz”Ankara.1995 8.Ebü’l Gazie Bahadır Han”Secere-i Türki” İstanbul.1343 9.KADIZADE,İsmail Hakkı” Türk Takvimi” Kaynak nr.13,14. İstanbul.1943 10.Kaşkarlı Mahmut ”Divan-ı Lügati’t-Türk” Ankara.1939 11.KIRZIOĞLU,M.Fahreddin “12 ay üzerine dönen yıllar ve Türkçe ay adları”TFA.nr.11.- Haziran.1950 12.KÖPRÜLÜ,M.Fuat “Nevruza Aid” Hayat Mecmuası .c.1,nr.18. Mart.1957 13.TURAN,Osman “On İki Hayvanlı Türk Takvimi”İstanbul.1941 Ömer KUCAK 21.03.2009 |
|
EĞİTİM-SEN -3- ÖES ÖĞRETİM ELEMANLARI SENDİKASI Türkiye’de kamu çalışanlarının sendikalaşma süreci içinde, kendilerini de emekçi olarak gören öğretim elemanlarının 3 Mart 1994’te kurdukları bir sendikadır. ÖES; Türkiye‘deki tüm üniversitelerde çalışan öğretim elemanlarının sorunlarını, özlük haklarını, akademik ve toplumsal sorunlar konusunda bakış açılarını yansıtmak amacıyla kurulmuş bir örgüttür. 13 Ekim 2001’de ilgili kurullarında aldığı kararla ÖES, EĞİTİM-SEN’e katılmıştır. KIZILAY DİRENİŞİ KESK önderliğinde ANASOL-D Hükümetinin TBMM’ye sunduğu Sendika Yasa Tasarısı 4 Mart 1998 tarihinde Ankara-Kızılay’da protesto edildi. 4 Mart akşamı panzerli, gaz bombalı, tazyikli sulu, spreyli, robocoplu, gaz bombalı saldırı karşısında kamu emekçileri yılmadan mücadele etti. 5 Mart’ta yapılan saldırı ülke genelinde kitlesel gösterilerle protesto edildi. Tasarı, ilk 26 maddesi görüşüldükten sonra 28 Mart günü Hükümet tarafından askıya alındı. Gaz bombası ilk kez bu direnişte kullanıldı. * * * * Kaynak: Eğitim-Sen 2009 Takvimi, Mart Sayfası |
|
Yazıma necip fazılın bi sözüyle başlamak istiyorum
(davası olmayan bir kişi satın alınabilir kişidir)diyor.Hamdolsun bizim
davamız var.Davamız;başkalarını ezmek için deyil ezilenleri önlemek
için,yeryüzünde barış ve huzurun temini için,60tane bagımsız müslüman
ülke ve 140 tane başka idarenin altında yaşayan müslüman toplulukların
hepsinin temsilini içeren bir birleşmiş miletler
kurulması.Davamız;Avrupa birliyi gb sömürü ekonomik toplulugu yerine
adil bir düzene dayanan ekonomik toplulugu müslüman ülkeler kendi
aralarında kurarak örnek teşkil etmeli ve kendi aralarında işbirliyini
artırmalı.Davamız;müslüman ülkeler kendi para birimine
geçmeli.Davamız;Yeryüzünde hakkın-adaletin korunması için müslüman
ülkeler arasında (nato)benzeri bir oluşuma gidilmesi.çünkü Allah'ın vaat
ettigi büyük savaşa hazır olmak böyle olur.Davamız;yargı karşısında
genel kurmayla çoban eşit olması.bu konulardada güzel şeyler oluyor
olmaya devam edecek, buların hepsi olmayacak şey deyil genel kurmay
başkanı ağlama duvarı yerine mescidi harama ve mascidi aksaya
gidecek.Hiç ordunun mahkemesi,hakimi,savcısı,hastanesi ayrı olurmu!işte
onun içindirki 29mart günü(il encümen)seçiminde herkes rengini belli
etmeli! Geçen günkü yazımdan dolayı özür diliyorum.ben 22temmuz öncesi akp tereristtir,akp israilin uşagıdır,bunlar burjuva çoçugudur ve bunlara oy vermeyin diye sılogancılarınıza bagırttırdıgınız için tepkiliyim.Önce birbirimizin farklı görüşlerine tahammül edebilmeliyiz. Süleyman Saygılı |
|
EĞİTİM-SEN -2- TÖDMF BÜYÜK EĞİTİM MİTİNGİ Türkiye Öğretmen Milli Federasyonu’nun 20 Şubat 1963 günü Ankara-Tandoğan’da düzenlediği Büyük Eğitim Mitingi’ne yurdun değişik yerlerinden 14.600 öğretmen katıldı. Miting sonunda Maliye Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı istifa etmek zorunda kaldı. İzleyen günlerde ders ücretleri ve eğitim ödeneği yasaları çıkarılarak öğretmen ücretlerinde iyileştirmeler yapıldı. TÖS, TÖDMF, T.İLKSEN BÜYÜK EĞİTİM YÜRÜYÜŞÜ Türkiye Öğretmenler Sendikası, Türkiye İlkokul Öğretmenleri Sendikası ve Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu birlikte 15 Şubat 1969’da 40.000 öğretmen ve eğitim çalışanının katılımıyla Ankara-Tandoğan’da sona eren Büyük Eğitim Yürüyüşü’nü düzenledi. Yürüyüş büyük yankı yaratmasına rağmen zamanın AP Hükümeti üzerinde etkili olamadı. TÖB-DER DEMOKRATİM EĞİTİM KURULTAYI 04-11 Şubat 1978 tarihleri arasında toplam 8 gün süren Demokratik Eğitim Kurultayı (DEK) toplandı. Dönemin eğitim sorunları 12 oturum ve pek çok panelde tartışıldı ve çözüm önerileri üretildi. Öğretmenleri pek çok dernek, birlik destekledi. EĞİT-DER KURULDU Eğitimciler Derneği; 16 Şubat 1988 günü abece Dergisi’nin bürosunda “öğretmenlerin sendikalaşması doğrultusunda hukuksal ve örgütsel çalışmalar yapmak” amacıyla kuruldu. Dernek Tüzüğü, 27 Nisan 1988 günü onaylandı. EĞİTİM SEN 3. DEMOKRATİK EĞİTİM KURULTAYI Demokratik Eğitim Kurultayı, 02-06 Şubat 1998 tarihinde Ankara’da 306 katılımcı ve eğitim sistemine ilişkin görüşlerini raporlaştırdı. 11’i bağımsız 16’sı komisyonlardan olmak üzere toplam 27 bildiri sunuldu ve tartışıldı. Ramazan KIVRAK |
|
Halamın oğlu Süleyman saygılı kardeşime içimden gelen
bazı şeyler söylemek istiyorum. Son yazını okudum. hani - sıkma
kravatlılara - itafen yazdığın yazıyı. Daha önce senin bir yazına Ömer
hocam bir değerlendirme yapmış ve yazısını ortaya yazmamış, aksine
Süleyman saygılı' nın yazısına değerlendirme diyerek direk seni
kastetmiş. Devamında ise sevgili kardeşim diye sana hitap etmiş. Sana
kardeşine hitap eder gibi hitap etmiş, en azından seni kardeşi olarak
görmüş. Peki sen son yazında ne yaptın? Sıkma kravatlılar diye ortaya
yazdın. Kimi ve ya kimleri kastettiğin belli değil. Neden böyle ortaya
yazdın anlayamadım. Eğitimcileri kasteder gibi bir anlam çıkardım ama
yanılıyor olabilirim de. Eğer eğitimcileri kastediyor isen haklısın
sabah gittikleri yerde ne öğretirsiniz demişsin. Haklısın onlar
zamanında seninde olduğun yerde sana birşey öğretememişler? Ha birde
neden üzerinize biri gelince hemen geçmişte 57. hükümeti öne sürersiniz
ki. Hatırlıyorum biri de anamuhalefet partisine hitaben – sizin
zamanınızda karne dönemi vardı – diye karne gösteriyordu. Ya zaten
birileri yanlış yaparsa millet onlara gereken cevabı verir? Ama
kendisiye yöneltilen sorulara cevap bulamayanlar sizin zamanınızda
şöyleydi – böyleydi der. Haa birde en sonda sorduğun sorulara gelelim. Oldukça iddialı sorular sorup bir yerlere dayandırmaya çalışmışsın. Böyle iddialı sorduğuna göre cevabı sen biliyorsun. Gerçekten merak ediyorum kimden emir almışlar söyle de bizde bilelim. Birde ergenekondan ahkam kesmişsin. Ergenekon nedir sen biliyor musun? Büyük sansasyonlarla yakalananlar neden birer birer serbest bırakılıyor. Bununda cevabını biliyor olmalısın. Anlaşılan önümüzde ki seçimlerin iki favori kelimesi belli. Birincisi DAVOS, ikincisi ise ERGENEKON. Yanılıyor muyum halaoğlum? Erdoğan IŞIK |
|
Biliyorum gecikmiş bi yazı zamanı yeride deil.fakat
miafir haneye filan sıkıştırsın yaşar hoca.benim sıkma kıravatlılara 2
çift sözüm olacak Ey benim sıkma kıravatlı kardeşlerim siz sabah kıravatınızı sıkıp nereye gidersiniz,kime hizmet edersiniz,ne ögretirsiniz gittiyiniz yerde.sıkma kıravatlı kardeşlerim önce bu ülkenin cumhur başkanını ve başbakanını tanısın! ve ögrensin taguta hizmet etmeyi bıraksın!benim eski bi patronumun sözünü nakledeyim "tavuk bile yemini yiyor,suyunu içiyorda kafasını yukarı kaldırıp Allaha şükrediyo!"ya siz.ya siz bu güne kadar bütün gelmiş hükümetleri beyenmediniz.ben okudum ben herşeyi bilirim benim gösterdiyim yere oy vereceksiniz diye düşündünüz.yahu başbakanımızın davostaki tavrını bile,ya başbakan iyi yaptı fakat,ama,lakin gb sözlerle hazmedemedikleri apaçık maydanda.benim sıkma kıravatlı kardeşlerime bir iki sorum olacak. Benimde oy verdiyim fakat pişman oldugum 57.hükümeti kuran sayın bahçeli,bayan ecevitin malum sözünden sonra kimden emir aldıda hükümeti kurdu?sadi somuncu oğlunu meçlis bahçesinde dövüp mason n.sezer'i cumhur başkanı yaptınız neden,%7000 faizle kradiyi kimden ve niye aldınız?hazinede fareler dolaşmaya başlayınca kimden emir alıp hükümeti yıktınız?(yoksa bu emir aldıgınız yer bu günkü deşifre olmuş ergenekon terör örgütümü!!!.?) benim sıkma kıravatlım bunları ögrenirse gerçek bi egitimci olur.eger bu emir aldıgı yer doğruysa 57.hükümet daha çok konuşulaçak çok!! 06.02.2009 Süleyman SAYGILI |
|
Her yıl ÖSS sınavına yüz binlerce öğrenci katılmakta,
bunların sadece onda birine yakını sınavlarda başarılı olup bir yüksek
öğretim kurumlarında okumaktadırlar. Zaten asıl iş o zaman
başlamaktadır. Eğitim katkı paylarının yüksek olması birde üzerine
öğrencinin barınma, yol ve yemek masrafları eklenince bunu karşılamak
oldukça güç olmaktadır. İşte burada devlet devreye girmekte maddi durumu
uygun olmayan öğrencilere burs vermektedir. Maalesef insanlarımızın
durumlarının iyi olmaması nedeniyle burs almak için çok fazla müracaat
yapılmaktadır. Bu talebin tamamını karşılayamayan devlet burs vereceği
öğrencileri belli kriterlere göre seçmektedir. Bu kriterlerin bir tanesi
ve belki de en önemlisi de ailenin bir gelirinin olmaması ve ya yetersiz
olmasıdır. Bir diğeri ise öğrencinin derslerinde başarılı olmasıdır.
Ayrıca başka kriterlerde vardır. Kriterlere uyan öğrencilere burs imkanı
sağlanmaktadır. Ancak imkansızlıklar nedeniyle devlet tüm öğrencilere
burs verememektedir. İşte burada ise Özel ve tüzel kurum ve kuruluşlar
devreye girmekte, Devletin burs veremediği bu öğrencilerin bir bölümüne
burs imkanı sağlayarak, ekonomik durumu uygun olmayan ailelere destek
çıkmaktadırlar.. Özel ve Tüzel kurum ve kuruluşlarda bu öğrencilere burs
verirken az önce saydığım kriterlere göre burs vereceği öğrencileri
tespit etmektedir. Belediyelerde bu şekilde burs vermektedir. Ancak eğer belediye bursu vereceği öğrencileri az önce saydığımız kriterlerin yanında başka bir kriter daha belirler ve bu kritere uygun olan öğrencilere burs verirse, işte o zaman çatışma başlar. Öncelikle benim siyasi görüşüme ve ya falanca cemaate bağlı öğrencilere burs verilirse, bu öğrenciler ilim öğrenecekleri yerde bu siyasi görüşün ve ya cemaatin ateşli savunucuları haline gelmezler mi? Yani o siyasi görüş ve ya cemaatin bir nevi paralı askerleri olmazlar mı? Peki bunu yapan belediyeler doğru mu yapmaktadır? Hele bunu Hak’tan Adaletten bahsedenlerin yapması doğrumudur. Hak’tan bahsedenlerin Hakka uygun davranmamalarının dinimizde yeri neresidir? Bunu gören öğrenciler arasında bile kamplaşmalara neden olmaz mı sizce? Bir soru daha sormak istiyorum. Belediyeler (Başkanlar) kendi belirledikleri kriterlere göre dağıttıkları bu bursları eğitime katkı olsun diye mi dağıtıyor sizce? Nasrettin Hoca ne demiş: PARAYI VEREN DÜDÜĞÜ ÇALAR. 03.01.2009 Erdoğan IŞIK |
|
DAVOS KAHRAMANI - YA DA KABADAYISI Kurtuluşu kahramanlardan bekleyen bizim gibi üçüncü dünya ülkesinin insanları için başbakan kahramandır. Evet kendisine yapılan ülkemize de yapılmış sayılır tavrı olumludur. Ama yetersizdir, altını dodurmadığı sürece ucuz kahramanlık öyküsü olmaktan öteye gidemez Davos Destanı. Denilebilir ki daha ne yapmalıdır . Örneğin Venezuella başkanı Chavez'in, Ürdün Kralı'nın ve Bolivya devlet başkanının yaptığını yapmalı İsrail'in Ankara büyükelçisini geri göndermelidir. Çünkü saydığım ülkeler bunları yaptı. Yine İsrail ile olan anlaşmalar derhal en alt düzeye indirilmelidir. Başbakan İsrail'in verdiği şeref madalyasını geri iade etmelidir. Ve Gazze'li çocuklara gösterdiği hassasiyeti Uludağ'da sorumsuzluk yüzünden ölen üniversite öğrencisi içinde, Mardin'de öldürülen 7 yaşındaki çocuk içinde , gardiyanlar tarafından öldürülen genç içinde göstermelidir. Gazze'li çocukları öldürenlere gösterdiği tepkiyi Irak 'ta yüzbinlerce insanı katledenlere de göstermelidir. Irak'ta başına çuval geçirilen askerlerimizi de unutmayalım... ..Bu liste o kadar kabarık ki sayfa yetmez....(( Ama malesef bu saydıklarım konusunda başbakanın sicili pek parlak değil o yüzden kahraman demeye dilim varmıyor..... Ama iyi bir seçim malzemesi olur.. Saygılarımla 03.01.2009 Hayrullah Narin |
|
Hayrullah Narin'nin gönderdiği yazı İzmir’de kentsel dönüşüm ve seçim İzmir’deki ‘kentsel dönüşüm’ de yapısında Ankara ve İstanbul’daki sorunları taşıyor. İnsanların yaşam kültürlerini ve değerlerini hiçe sayarak, şehirlileşmelerini beklemek, asimilasyon çabasının ‘kentsel dönüşüm’ adı altında bir kez daha karşımıza çıkması gibi İzmir’de, ‘kentsel dönüşümün’ ve dönüşümün en gözde özneleri olan ‘gecekonduların’, her seçimde olduğu gibi bu kez de ateşli bir pazarlığın konusu olacağını tahmin etmek zor değil. Ben de, İstanbul ve Ankara’daki dönüşüm projelerine daha aşina olsak da, gözden kaçan İzmir’deki ‘gecekondu dönüşüm’ projelerine dikkat çekmek istiyorum. İzmir’de de ‘kentsel dönüşüm’, İstanbul ve Ankara’da olduğu gibi ağırlıklı olarak, gecekondu mahallerinin dönüştürülmesini hedef alıyor. Bu noktada, resmi söylemin, İzmir’in farklı mahalleleri için dönüşümün yasal zeminini çeşitli şekillerde açıklamaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bunların arasında en göze çarpanlar da heyelan bölgesini boşaltma (Kadifekale), enformel konutlarda yaşayanlara formellik ve şehirlilik bağışlama (Kadifekale, Kuruçeşme, Güzeltepe, Narlıdere, Ege ve Yalı Mahallesi), uluslararası fuarlar için vitrin bölge yaratma (İnciraltı) olarak sunuluyor. Olan bitene kuşbakışı da olsa şöyle bir gözatılması, mevcut dönüşüm pratiklerinin, ‘konut hakkı, yaşam biçimine saygı, şehrin vatandaşına daha sağlıklı kamusal alan sağlanması’ gibi temel dönüşüm ilkelerinin ne kadar dikkate alındığını anlamak için gereklidir. Resmi söylemin bahaneleri arasında en akla yatkın ve desteklenmesi gereken, Kadifekale bölgesine has yapılan açıklama gibi görünse de, bunu iki açıdan eleştirmek mümkün görünüyor. Birinci noktadan başlayalım. Kadifekale’nin dönüştürülme projesinin dayanağı, Bakanlar Kurulu’nun bölgeyi ‘afete maruz bölge’ ilan etmesi. Yani buradaki ‘kentsel dönüşüm’ün amacı, sağlıksız ve tehlikeli heyelan alanı içinde yer alan tapulu gecekondular için yıkımın başlatılması ve boşaltılan alanların yerine rekreasyon alanları yaratılarak kentin yeşil alanının artırılmasıdır. Mike Davis, Gecekondu Gezegeni adlı kitabında tehlikeli bölgelere kurulmuş yerleşim alanlarının, jeolojik ya da meteorolojik risklerinin ‘güçlü mühendislik’ sayesinde azaltılabileceğini söyler. Peki neden heyelan bölgesinin sağlıklılaştırılması ya da bir başka deyişle sağlamlaştırılması tercih edilmedi? Çünkü, 3. dünya ülkelerinin kentli yoksulları için bu kadar yatırım yapmak akıllıca değildir. İzmir Büyükşehir Belediyesi de muhtemelen bu sebeple böyle bir çözüme yönelmedi. Ama yine de bu, mevcut dönüşüm projesinin, yerinde dönüşüm şeklinde uygulanabileceğine ya da yapılanın bir alternatifinin olduğuna dikkat çekmesi bakımından önemlidir. Belediye’nin kentin göbeğinde, manzarasıyla, tarihi dokusuyla tam da bir rant alanı olan bölgeyi yıkımların ardından kamusal alan yerine, ‘güçlü mühendislik tekniklerini’ devreye sokup özel girişimcilere sunmayacağının bir garantisi de yok gibi. Kime midye satacaklar? Gelelim ikinci eleştiri noktasına. Büyükşehir Belediyesi’nin TOKİ ile elele yürüttüğü bu ‘dönüşüm’ projesinde, hak sahiplerinin yıkımın ardından Uzundere toplu konut dairelerine taşınması; gecekondularına biçilen kamulaştırma bedeli ile toplu konut fiyatları arasındaki farkı da konut kredisiyle denkleştirmeleri bekleniyor. Kazandığı mevsime, hatta güne göre değişen gecekonduların enformel emekçilerinden ya da olsa olsa asgari ücretli çalışanından kredi taksidi, apartman aidatı ödemesini beklemek pek de akla yatkın bir tutum değil. Diyelim, kredi taksitlerini de apartman aidatlarını da ödeyebilenler var gecekondu sakinleri aralarında. Bu kez de Uzundere’nin lokasyonu işi zora sokuyor. Çoğunluğun midye satarak geçimini sağladığı Belediye Başkanı’nca da onaylanan Kadifekale sakinlerinin, Uzundere’den kalkıp midye satmaya nereye gidecekleri, yol paralarının yaratacağı külfeti neyle ikame edecekleri, gözardı edilen sorunlar arasında. Uzundere’de kurulması planlanan midye atölyeleri bir çözüm gibi sunulsa da bu, gecekondu sakinlerinin pek de aklına yatmıyor. Dahası çoluk çocuğun okul ulaşımı, civarda bütçeye uygun çarşı pazar yokluğu gibi sorunlar da bir başka uzlaşamama noktası olarak karşımıza çıkıyor. Yukarıda bahsettiklerim, gecekondu sakinlerinin ekonomik kısıtlarını gözardı eden dönüşüm projesini açık ederken, asıl dert sosyal-kültürel dinamiklerin hiçe sayılmasıdır. Yani yerinde dönüşümün ya da sağlıklı dönüşümün hedeflenmediği ‘kentsel dönüşüm’ projelerinde, temel alınan rant ve bir çeşit tuhaf/yapay şehirleştirme olunca, dikkatler ister istemez gecekondu sakinlerinin kim olduğuna, nasıl yaşadıklarına ve nasıl yaşayamayacaklarına yöneliyor. Bu sakinler genellikle, şehirdeki iş olanakları sebebiyle yerini yurdunu terk etmiş, enformel sektörün güvensiz alanına mecbur bırakılmış, şehre ve şehirliye mesafesi, hem fiziksel yaşam alanıyla hem de kimliğine yapılan vurguyla belirlenmiş göçmenlerdir. Yani, onlar, bekar odalarında değilse, akrabalarının yanında kalan, şanslıysa tapulu ya da tapusuz da olsa kendine bir gecekondu edinendir. Gecekondular ve özellikle İzmir özelinde gecekondu sakinlerinin göçmen kimliği, ‘kentsel dönüşüm’ün öznelerini de açık ediyor. İzmir söz konusu olduğunda, ‘kentsel dönüşüm’e maruz kalanların daha çok Kürt göçmenler olması ilgi çekicidir. Bu gecekondu sakinleri, daha çok da Kürtler, hane başına düşen altı-yedi kişilik nüfuslarıyla, bahçeli evlerde, gerektiğinde bahçelerine sebze meyvelerini ekerek, komşuluk ilişkilerini sürdürerek, aslında Anadolu’ya ya da köye has yaşam biçimlerini devam ettirmeye çalışıyor. Bu insanları yaşam kültürlerini ve değerlerini hiçe sayarak iki ya da üç odalı toplu konut dairelerine yerleştirmek ya da müteahhitlerce yapılacak çok katlı lüks dairelerde köşeye sıkıştırıp şehirlileşmelerini beklemek, asimilasyon çabasının ‘kentsel dönüşüm’ adı altında bir kez daha karşımıza çıkması gibi görünüyor. Yerel seçimler yaklaşırken, tüm bunların yeni pazarlık konuları olarak gündeme geleceği aşikâr. Bu noktada, pazarlığa taraf olabilme payesini, verecekleri oylar sayesinde kazanan gecekondu sakinlerinin, bireysel çıkarlarını bir tarafa bırakıp hareket etmeleri ne kadar gerekliyse, başkan adaylarının da, gerçekten ‘herkes’ için sağlıklı bir kent yaşamı amacıyla politika üretmeleri, tüm İzmirlilerin lehine olacaktır. D. BURCU EĞİLMEZ: İzmir Ekonomi Üni. |
|
1990 lı yıllara kadar bazılarına “Dış Türkler” dendiği vakit “aaa bizden başka Türklerde mi varmış?” denirdi. 1990 lardan sonra bir bakıldıki birçok Türk devleti varmış. O yıllarda yetkililer Türk devletlerine yaptıkları gezilerde “Başbuğumuz nerede?” sorularıyla karşılaşıyorlardı. “Dış Türkler” kavramını Dünyaya duyuran liderlerini görmek için can atıyorlardı. Evlerinin bir köşesine onun posterlerini asıyorlardı. 1yürek olarak milyonlar selam sana BAŞBUBUĞUM derken sizler neden rahatsız oluyordunuz. Milyon kardeşlerimiz bunu yaparken sizlerin fatihimiz dediğin kişi orta doğuda bazılarının önünde diz çöküp biat ediyordu, Afganistan da, Irakta öldürülen onbinler Müslüman değilmiydi, ölenlerin arasında çocuklar ve kadınlar yok muydu? Aynı tavrı onlara neden göstermediniz? Merak ediyorum doğrusu. Belki o sıralarda seçim falan yoktu. Bir kahramanlık yaptın bari sonuna kadar devam ettirseydi. "Benim tavrım Yahudilere değil, İsrail değil. benim tavrım paneli yönetene" demiştir. Yine aynı gece Türkiyeye döndüğünde "Ben protokol bilmem, ben siyasetçiyim. ben siyaseti iyi bilirim" diyerek nerede nasıl çıkış yapacağını çok iyi hesap yapabiliyor. Bu konuda gazeteci Cihan Türker’in bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. “Bizde de seçimler var İsrail'de de… Tribünler müsait. İsrailli siyasetçiler, Gazze'yi bombalayarak yaptı "en güzel hareketlerini"… Öncesinde malum Türkiye'de idiler ve Erdoğan ile görüştüler. Bu görüşme esnasında yapacakları harekatı Türkiye'ye bildirdiklerini ağızlarından kaçırdılar. Türkiye'de muhalefet ve özellikle MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli, bu hususu gündeme taşıdı, net ve samimi bir cevap alamadı. İktidar partisi tarafından iş geçiştirildi… Sonrasında televizyonlarda günlerce süren canlı yayınlarda Gazze'ye yardım programları düzenlendi. Deniz Feneri meselesi ile gardı düşen AKP yanlısı sivil toplum kuruluşları yeniden keselerini şişirdiler bu yayınlar vesilesiyle… Sonrasında büyük atraksiyona sıra geldi. Başbakan Davos'ta Peres'e rest çekti… Görüşmeyi yarıda bıraktı, dolayısıyla büyük bir kahraman!... Sanırım "yemezler". Başından sonuna reklam kokuyor bu hareketler… Danışıklı dövüş gibi… Gibisi fazla. Zavallı Filistinliler, bir yandan İsrail seçimlerinin diğer yandan Türkiye seçimlerinin garnitürü haline geliyor… Geçenlerde bu sütunlarda Türk Musevi Cemaati Bensiyon Pinto'nun "Yazmasam olmadı" adlı anılarından bahsetmiştim. Bu anılarda öne çıkan ve dikkate değer kısımları özetle aktarmıştım. Bu vesile ile bir kez daha zikredeyim; AKP ve dünya Musevi cemaati ilişkisi o kadar sağlam kurulmuştur ki, bu hareketlere müsaittir ve kimse zannetmesin ki, köprüler atılmaktadır. Diplomasi dilinde bu aslında "Kaşı sırtımı, kaşıyım sırtını" anlamına bir çıkıştır… Hareketle birlikte AKP İsrailli politikacıları rahatlatmıştır, Peres atışmasıyla İsrail TayyipErdoğan'ı… Söz konusu olan, "çakma kahramanlık"tır… Gelinen süreç, bilinen ve istenen bir yeri işaret etmektedir. Yoksa, böyle Allahın Arslanı gibi "Haydar haydar" dolaşmak ve başı dik tutmaksa, görelim yiğitliği de seslensin bakalım Kuzey Irak için, Kerkük, Musul için, Kıbrıs için, Ermeni iddiaları için… Irak'ta ölen bir buçuk milyon insan Müslüman değil miydi? Niye sesleri çıkmadı? Patates miydi onlar yoksa patates dininden mi? Türkmenler insan değil mi? Bir yandan ABD diğer yandan Barzani ve Talabani peşmergeleri tarafından adeta soykırıma tabi tutuluyor… Kısacası, seçim sonrası birileri devreye girer ve cesaret madalyası ile ödüllendirdikleri sevgili dostlarını normal çizgiye doğru yeniden çekerler… Hatta, bu iş için şimdiden pek çok insan görevlendirilmiştir bile… Yapılan iş numara. Kahramanlık "çakma", atraksiyon sebebi "seçim"… Ama, buradan bir kez daha herkesi uyarmak, özellikle bu numaraları çekenlere hatırlatmak istiyorum: Bu türden pek çok saçmalık sonrası ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde antisemitik tutumlar artmaktadır. Günahı ve vebali olmayan insanlar ölmektedir. Hiçbir seçim bir kişinin burnunun kanamasından bile önemli değildir. Herkesin bu tehlikeli oyunları bir yana bırakması, millet karşısına gerçek yiğitlikleriyle çıkması elzemdir… Türkiye'yi dünyada yalnızlaştıracak, haklı iken haksız hale getirecek her türlü provokatif girişim ve düşüncelere karşı insanlarımızın dikkatli olması lazımdır. Yine bir husus daha çok önemlidir. İsrail'in politikalarını ülkemizde yaşayan Musevi Türk vatandaşlarımız belirlememektedir. Ne İsrail'in saldırgan politikalarında ne AKP'nin seçim hesaplarında en küçük bir dahli olmayan bu insanlara karşı en ufak bir nahoş, incitici tavır, davranış bizi üzer, sıkıntıya sokar… Bu sebeple, kendi kardeşimiz, vatandaşımız olan insanlara karşı İsrail yöneticilerinin insanlık dışı terörist davranışları sebebiyle kimsenin en ufak bir husumet göstermemesi için başta Sayın Başbakan olmak üzere herkesin daha dikkatli ve temkinli olmasında yarar vardır. Türkiye ne yazık ki 6-7 Eylül hadiselerinden bu günlere gelmiş bir ülkedir. Kimsenin seçim stratejisi uğruna ve beklentileri ülkemizi tekrar o noktalara çekmeye hakkı yoktur. Dik duruş, Peres gibi bir siyasi
zavallıya hareket çekmek değil, Kerkük, Musul, Kıbrıs konularında Türk
milletini ezdirmemektir. Terör hamilerine cesaret vermemektir… |
|
oyana buyana kıvırmadan konuya gireceyim,halil özdemir
agabeyim tatil kitabı veriliyo diye,ana muhalefet ögrenciye burs
veriliyo diye yargıya gider,zaten orası onlara tanıdıktır ne götürseler
istedikleri gibi sonuç çıkar.ana muhalefet olsun,yavru muhalefet olsun
hükümete duydukları nefret gözlerini öyle karartmışki egri ile dogruyu
ayırt edemez hale gelmiş.Dünyanın hangi ülkesi vardırki orada 1başka
ülkenin bayragı ve 1başka ülke liderinin posteri ile gösteri
yapılmakta!!Suriyede milyonlar 1agızdan selam sana TAYYİP derken,mısırda
başbakanımızın posteri ile mitigk yapılırken,mısır gazeteleri osmanlı
geri döndü manşeti atarken,el cezire tv muhabiri erdogan suriyeden aday
olsa halkın %90ın oyyunu alır derken bunlar sizi niye rahatsız
eder.Fakat 22gün boyunca akşamları tv karşısında göz gaşı döken bizler
için gurur veriyor yanan güreyimize 1nebze olsun su serpildi.hele hele
DAVOSTA mutluluktan göz yaşı döktük,ana muhalefet ve yavru muhalefetin
dili tutuldu,eminimki bu tepkiyi veremeseydi tef alıp oynardınız.buraya
halkın yanında degil,hakkın yanında olanlarda msj gönderiyodur fakat
isim vermedikleri için yayınlanmıyodur,onlara cemil meriçin bi sözünü
hatırlatayım(düşüncelerini açıkça söyleyemeyen kişi alçaktır)kimden
korkuyosun neden çekiniyosun kardeşim.yinede selam olsun o ismini
vermiyene,selam olsun kalbleri gürekleri gazze için yanan
kardeşlerime,selam olsun gazzedeki mucahitlere,selam olsun mescidi
aksaya,selam olsun gazze için maddi manevi yardım edenlere,en büyük
selam şimon peres keferesine hadini bildiren,osmanlının başını kaldıran
ve Allah başımızdan eksik etmesin diyecegimiz davos fatihine olsun. 31.01.2009 Süleyman SAYGILI |
|
YAVUZ
Bülent Bakiler adlı bir "soğuk savaş dönemi sağcısı" var... |
|
Yazık ki hala ne zaman bu siteye dair çok güzel şeyler
düşünmeye başlasam umudum kırılıyor. Ben Nazım Hikmet olayının
kapandığını düşünmüştüm ama yanılmışım kim bilir belki de ben bu siteden
çok fazla şey bekledim... 26.01.2009 Hayrullah NARİN hayronarin@hotmail.com Ankara |
|
DÜŞÜNDÜKÇE Yavuz Bülent BÂKİLER yavuzbulent.bakiler@tg.com.tr 25 Ocak 2009 Pazar Nâzım Hikmet-Vera-Ahmet Hakan-Özdemir İnce vs. vs... Nâzım Hikmet üzerine yazdığım yazılara, teşekkür mektupları ve telefonları yağmur gibi yağmaya başladı. Bunların içinde dört de Nazımperest var. İkisi Hürriyet yazarı: Ahmet Hakan ve Özdemir İnce. Okuyucular soruyorlar: “Nâzım Hikmet’in, son karısı Vera’yı, Vera’nın eski kocasıyla birlikte paylaştıklarını nereden biliyorsun? Açıkla!” diyorlar. Bu dehşetli konuyu, Nâzım Hikmet’in can-ciğer arkadaşlarından, eski yoldaşlarından, meşhur komünistlerimizden Zekeriya Sertel açıkladı. Sertel’in 1987 yılında, MİLLİYET yayınları arasında çıkan çok önemli bir kitabı var. İsmi: Nâzım Hikmet’in Son Yılları. Sertel yoldaş, kitabının 249-250-251. sayfalarında şöyle yazıyor: “...Oysa, tutulduğu Rus kadını (Vera) evliydi ve bir çocuğu vardı. Rus kadını, 28 yaşlarında, genç ve güzelce bir kadındı. Kalın ve şehvetli dudakları vardı. O zaman Nâzım 58 yaşındaydı. Nâzım, ihtiyar ve hasta bir adamdı. Bu evlilik hayatı, nasıl olsa çok sürmeyecek ve kadın (Nâzım’dan) zengin bir mirasa konacaktı. Onun için Nâzım’a iki şart koşmuştu: Mutlaka resmi nikâh yapmak, hafta sonlarında (eski kocasının ) evine gidip, bir-iki gün çocuğuyla kalmak. Hatta Vera, Nâzım’la ilişkisini, kocasına da bildirmiş, ondan izin istemişti. Kocası, Nâzım’a kadar gelerek, karısının ileri sürdüğü bu iki şart üzerinde, ısrar etmişti. “Resmen nikâh yapmaz, karımın çocuğunu görmek için, haftada bir, eve gelmesine izin vermezseniz, ben de onu boşamam” demişti. Yani karı-koca, bu işi beraber kararlaştırmışlardı. Oyun açıktı, ama Nâzım, bunu görecek halde değildi. Vera’yla evlenebilmek için, bütün şartları kabule hazırdı. Nikâh da yapacaktı. Kadının çocuğunu görmesine de izin verecekti.” Nâzım Hikmet, Vera’nın şartlarını kabul ederek, onunla resmen evlendi. Bu evliliğin sonunu, yoldaş Zekeriya Sertel, kitabının 259 ve 260. sayfalarında şöyle açıklıyor: “...Vera, bu kadarıyla da kalmadı. Hafta içinde de, canı istediği zaman, kapıyı çekip gidiyor, bir-iki gün görünmüyordu. Bunun için Nâzım’dan izin almak şöyle dursun, ona haber vermeye bile gerek duymuyordu. Nereye gidiyordu? Geceleri nerede geçiriyordu. Nâzım bilmiyordu. Bir gün, evliliğin nasıl gittiğini sorduğumda bana şu cevabı vermişti: -Bilmediğin kadar mutluyum ben, dedi. Görmüyor musun be! Gençleştim be! Yahu Zikri (Zekeriya) şu yeni Sovyet kuşağı yok mu, alabildiğine serbest. Örneğin bizim Vera, istediği zaman, bana sormadan çıkar, gider. Günlerce gelmez. Nereye gider, niçin gider, nerede kalır, bana söylemeye bile lüzum görmez!” “Bir zaman sonra, karı-koca, önce yataklarını, sonra odalarını ayırdılar!” Ben, Nâzım Hikmet’in Ortam Yayınları arasında 6 cilt hâlinde çıkan ve 1152 sayfa tutan şiirlerini de yeni baştan okudum. Nâzım’ın Türkçesi, benim Türkçemdir. Fakat Nâzım Hikmet vatandaş olarak da, koca ve baba olarak da kötünün kötüsü bir adamdır. Bu adam mı Türkiye’ye itibar kazandıracaktır? Türkçe’mizde, karısını bilerek ve isteyerek başka bir erkekle paylaşana ne denildiğini Ahmet Hakan’a ve Özdemir İnce’ye kim anlatabilirse anlatsın artık. Yoksa?.. 25.01.2009 Ömer HASÇELİK |
|
Diyelim zindana düştün bir ip al Görmediğin yıldızları diz ipe bir bir Sonra yıldızlardan kolyeyi Düşlemindeki sevgilinin boynuna geçir Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun Düşün düşünebildiğince üç boyutlu Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya Sanki senden önce düşünen hiç olmamış Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum Düşlerini som somut görüp şaşsınlar Böyle dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz De ki bütün işe yarayanlar İşe yaramaz sanılanlardan çıkar AZİZ NESİN 23.01.2009 Hayrullah NARİN |
|
EĞİTİM SEN -1- Bugün 23 Ocak 2009. Bu tarih Eğitim Sen’in kuruluş yıldönümüdür. Bu nedenle size Eğitim Sen’le ilgili bilgiler vermek istiyorum: Eğitim Bilim ve Kültür Emekçileri Sendikası (EĞİTİM SEN); Eğitim İşkolu Kamu Görevlileri Sendikası (EĞİTİM-İŞ) ile Eğitim Bilim ve Kültür Emekçileri Sendikası (EĞİT-SEN)’in birleşmeleriyle Ankara’da kuruldu. Her iki sendika, 27 Ocak 1995 günü, kendi genel merkezlerinin bulunduğu yerlerde olağanüstü genel kurullarını toplayarak EĞİTİM-SEN’e katılma kararı aldılar. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu TBMM’de 25 Haziran 2001’de tüzük kurultayını topladı ve adını, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası olarak değiştirdi. Eğitim Enternasyonali’nde Türkiye’yi temsil eden tek sendika olup 100 şube ve 380 temsilciliği vardır. EĞİTİM SEN’İN BAŞLICA EYLEMLERİ: * 17-18 Haziran / Ankara Kızılay’da oturma eylemi. * 09-13 Mart 1996 Ankara Valiliğince açılan kapatma davasını protesto etmek amacıyla beş bölgeden Ankara’ya yürüyüş ve Güvenpark’ta “oturma eylemi”. Kapatma davası düşmüştür. * 18 Nisan 1996 / KESK öncülüğünde iş bırakma eylemi. * 4-5 Mart 1998 / Ankara Kızılay’da ANASOL-D Hükümetinin Sendika Yasa Tasarısı’nı protesto eylemi. * 24-26 Kasım 2005 / “Eğitimcilerin Büyük Yürüyüşü.” * 26-28 Mayıs 2006/ Baskı, Sürgün, Kadrolaşma Değil; Demokratik Bir Yaşam İstiyoruz” konulu yürüyüş. * 29 Kasım 2008 / Ankara Kızılay’da KESK ve DİSK’in çağrısıyla “İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi”ne kitlesel katılım sağlanmıştır. Ramazan KIVRAK (23.01.2008) |
|
Sayın Hasan Demirkol kardeşim, "Araplar Bizi Arkamızdan Vurdu mu?" adlı yazıyı başkasından aldığınız için kaynak belirtseydiniz daha iyi olurdu. Bahsi geçen yazı Yenişafak Gazetesi yazarı Hayrettin KARAMAN"a aittir. yazının son paragrafını yayımlamamışsınız. o kısmınıda ben ekleyivereyim. "… Şeyh Said isyanı ise, ancak Kurtuluş Savaşı'nın bitmesi ve "Müslüman kardeşliği" temasının hızla yok olup, yerine "herkes Türk'tür" anlayışının belirmeye başlamasından sonra patlak verdi..." -Bir Değerlendirme- Araplar bırak osmanlıyı kendilerine bile ihanet etmişlerdir. Bugünkü İsrail toprakları Osmanlı sultanı II. Asdülhamit"in şahsi malıydı. Yahudiler; osmanlının bütün borçlarını ödeme karşılığında bugünkü israil topraklarını istemişlerdir. II. Abdülhamit o gün bu teklifi kendini düşünüp kabul etseydi Osmanlı bugün bile mevcudiyetini sürdürüyor olabilirdi. II.Abdülhamit hatıratında şöyle diyor: “Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.” Osmanlı padişahının satmadığı toprakları Araplar (o Çok vefalı Araplar-osmanlıya ihanet etmediği söylenen Araplar) yahudilere satmışlar ve sonucunda da İsrail Devleti kurulmuştur. Araplar kendillerine, geleceklerine ihanet ettikleri için Osmanlı"yı-Türkleri arkadan vurmaları konusunu iyi irdelemek lazım. Özellikle gazete köşelerindeki İLGİ ÇEKİCİ başlıklı yazılara itimadım yoktur.Gazeteler için bilgiden daha önemlisi tirajdır. Ömer KUCAK |
|
Araplar bizi arkamızdan vurdu mu? İslam ve insanlık adına birleşme ve dayanışmanın tam zamanında bazı kimselerin "Araplar bizi arkamızdan vurdular" hikayesini gündeme getirmelerine isyan eden sevgili Metin Boşnak, ABD'den şu yazıyı göndermiş: "…Sayın Bardakçı, "Din meselesi bu kadar bağlayıcı ise, biz, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde devletin hâkim ve en kalabalık unsuru olan Müslümanlar'dan neden kazık yemiştik ve Anadolu'da cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan ayaklanmaların bahanesi neden hep 'din' olmuştu?" diyor. Aslında Bardakçı yeni bir şey söylemiyor: Türklere 80 yıldır anlatılan bir masalı tekrar ediyor. Bu masal, 'Araplar ve diğer Müslüman kardeşleriniz, I. Dünya Savaşı'nda sizi sattı' diye başlar ve 'Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur' diye de noktalanır. Türk'ün özellikle de Müslüman dostu yoktur... Masal budur. Peki gerçek nedir? "Gerçek şudur: Osmanlı'nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar başgöstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak "ihanet ettikleri" kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar sözkonusu olduğunda, Osmanlı'ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğunu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul'a sadakat gösterdiklerini söyleyebiliriz. "Kürtler ise, daha da belirgin bir sadakatle önce Osmanlı İmparatorluğu'nu ardından da Milli Mücadele'yi desteklemişler ve Müslümanlık bağının getirdiği "kardeşlik"ten asla taviz vermemişlerdir. Ankara'nın kendisi bundan taviz verene kadar... "…Her Türk genci 'Araplar'ın I. Dünya Savaşı'nda bize ihanet ettiğini' öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı'nda Mekke Şerifi Hüseyin'in İngilizler ile anlaşarak Osmanlı'ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin'in "Araplar"ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, "Arapların ihaneti" söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:"Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in Hicaz'da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916'da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun 'askeri açıdan' tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği 'bağımsızlık vaadi' ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin'in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani asıl cephenin gerisi'nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. Asıl cephe, önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi'nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin'de kurulmuştur. Filistin'de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da Türk kuvvetlerini 'arkadan vuran' herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul'a yani Türkiye'ye sadık kalmıştır... Arabistan Yarımadası'nın Hicaz bölümünden Akabe'ye kadar olan 'cephe gerisi' dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.""Aynı gerçek… Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, şöyle vurgulanıyor: "O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı'nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George'un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. (Osmanlı İmparatorluğu'na isyan eden) Faysal'ın Arabistan'daki taraftarları, bir istisnaydı.""…Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun'un ifadesiyle, 'I. Dünya Savaşı'nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir.' Bu hakikati teslim etmekle birlikte, Arap milliyetçiliğinin Osmanlı'da Türk milliyetçiliğinden daha önce geliştiğini belirtmek gerekir. Arap milliyetçiliği, 1860'larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu. Osmanlı İmparatorluğu'na ve yönetimindeki "Türklere" karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun Hıristiyan oluşuydu. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken "Arapların İslam öncesi tarihlerine" ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu.Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı'ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye'deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı'ya ve Hilafet'e bağlılık duygusu vardı. Bu konuda büyük bir otorite olan Prof. Kemal Karpat, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar "ayrılıkçı" olmadığına dikkat çekerek şöyle demektedir:"Görülüyor ki Arapların 'milli' hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil Hıristiyan Araplardı…Kurtuluş Savaşı'nda da ne kitlesel bir "Arap ihaneti" ne de "Kürt ihaneti" yaşandı. Aksine Kürtler, Kurtuluş Savaşı'nı canla başla desteklediler. Mustafa Kemal Paşa, "Müslüman kardeşliği" temasına dayalı propagandasıyla onları kazandı 21.01.2009 Hasan DEMİRKOL |
|
SEN NE YAPTIN? Senn, öteki dünya üzerinden “hamas”et siyaseti yapan sen; önce bu dünyanın hesabını ver bakalım: Müslümanların üstüne havadan, karadan ve denizden tonlarca bomba yağdırıldı mı, yağdırıldı! En son teknoloji ile yakılan cehennem ateşleri kör karanlıkta gökyüzünü aydınlattı mı; aydınlattı! Elektrikler kesildi mi; kesildi! Sular kesildi mi; kesildi! Yollar kesildi mi; kesildi! Ekmek var mıydı; yoktu! İlaç var mıydı; yoktu! Hastaneler yıkıldı mı; yıkıldı! Camiler bombalandı mı; bombalandı! Okullar yakıldı mı; yakıldı! Evler çökertildi mi; çökertildi! İşyerleri yağmalandı mı; yağmalandı! Müslüman bebeler öldürüldü mü; öldürüldü! Müslüman çocuklar öldürüldü mü; öldürüldü! Müslüman gençler öldürüldü mü; öldürüldü! Müslüman kadınlar öldürüldü mü; öldürüldü! Müslüman yaşlılar öldürüldü mü; öldürüldü! Müslümanlar katledilirken sivil insanlarla silahlı insanlar arasında hedef gözetildi mi; gözetilmedi! Müslümanların arasına nifak sokuldu mu; sokuldu! Müslüman Müslüman’ı katletti mi; katletti! Kardeş kardeşi vurdu mu; vurdu? Müslüman kızların, Müslüman kadınların ırzına zevk için geçildi mi; geçildi! Müslüman insanlar, zevk için ama sadece zevk için öldürüldü mü; öldürüldü! Camilere kanlı postallarla girildi mi; girildi! Camilerin içinde infazlar yapıldı mı; yapıldı! Sen ne yaptın? Gazze’den söz etmiyorum; ABD, Irak’ta 1.5 milyon Müslümanı katlederken sen ne yaptın? Sen, ABD’ye stratejik ortaklık yapmadın mı; yaptın! Sen, ABD’ye eşbaşkanlık yapmadın mı; yaptın! Sen, Müslüman kanı akıtan emperyalizme yardım ve yataklık etmedin mi; ettin! Sen ki demokrasiden zerre kadar nasibini almamışken, “demokrasi ihraç ediyor” diye ABD işbirlikçisi olmadın mı; oldun! Sen ki, Irak’taki insanlık suçunun ortaklarındansın; şimdi kalkıp da hangi yüzle “hamas”et nutukları atıyorsun!.. Hasan DENİZ /MERSİN 08.01.2009 |
|
NAZIM HİKMET’İN MEZARININ TÜRKİYE’YE GETİRİLMESİ ‘OĞLU DA İSTEMİYOR’ Dünyaca ünlü şairin gömütünün (mezarının) Türkiye’ye taşınması konusunda Kıymet Coşkun, “Bence, artık bırakalım Nâzım’ın mezarını getirmeyi, bunun yerine her yere onun için çınar ağacı dikelim. Bunu Aziz Nesin de önerirdi. Biz bu konuda yapılacak girişimlere her türlü desteği vermeye hazırız” görüşünü dile getirdi. Hikmet’in tek vârisi olan oğlu Mehmet Nâzım’ın da gömütün Türkiye’ye getirilmesi konusuna sıcak bakmadığını söyleyen Coşkun, “Onun görüşünün de olumsuz olduğunu biliyorum. Bırakın oğlunu, vakıfın kurucu başkanı olan kız kardeşi Samiye Hanım da mezarın taşınmasını istemiyordu” dedi. ATAOL BEHRAMOĞLU: Ölümünün üzerinden yarım yüzyıla yakın bir süre geçtikten sonra yurttaşlık haklarının iade edilmesi yine de sevindirici bir olay. Fakat bu ister istemez buruk bir sevinçtir. Nâzım Hikmet her zaman bu ülkenin gelmiş geçmiş en seçkin bir yurttaşıydı ve sonsuzca da öyle kalacaktır. Bugün Bakanlar Kurulu’nun aldığı karar uzun yıllar sürmüş bir hak gaspının ortadan kaldırılmasının yanı sıra ve ondan daha çok, Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra kazanmış olduğu bir zaferdir. * Hasan DENİZ /MERSİN 08.01.2009 |
|
NAZIM HİKMET… ONUN İÇİN ÇINAR AĞACI DİKELİM Nâzım Hikmet’in 58 yıl önce elinden alınan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine yönelik Bakanlar Kurulu kararı, gömütünün (mezarının) Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili tartışmaları da yeniden alevlendirdi * ANKARA - Şair Nâzım Hikmet’in 58 yıl önce elinden alınan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine yönelik Bakanlar Kurulu kararı, gömütünün Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili tartışmaları da yeniden alevlendirdi. Ancak Nâzım Hikmet Vakfı ve şairin tek vârisi Mehmet Nâzım, gömütün taşınması düşüncesine sıcak bakmıyor. Vakfın Başkanvekili Kıymet Coşkun, Cumhuriyet’e yaptığı açıklamada, Bakanlar Kurulu kararını olumlu bulduklarını söyledi. “Biz yıllardır bunun mücadelesini veriyorduk. Oysa bu yanlışlık çok kolay düzeltilebilirdi, ancak gecikti. Geç de olsa kararı olumlu karşılıyorum, bir hatadan dönüldü” dedi. Gelişmeyi bazı medya organlarının “Nâzım Hikmet’e iadei itibar” olarak yorumlamalarını eleştiren Coşkun, “Bu, yalnızca bir yanlıştan geri dönülmesidir. Bir itibar iadesi söz konusu değil. Aslında bu ülkenin itibarı kurtuldu. Nâzım’ın bir itibara ihtiyacı yoktu. Eğer ortada bir iadei itibar varsa, biz ülke olarak itibar kazandık” dedi. Nâzım Hikmet’in gömütünün Türkiye’ye getirilmesi konusuna sıcak bakmadıklarını belirten Coşkun, “Hikmet’in gömütü Rusya’da çok güzel bir yerde ve mezara çok iyi bakılıyor. Hikmet, dünyaca ünlü Gogol gibi yazarlarla, sanatçılarla bir arada. Bugün için orada kalmasının doğru olduğu düşüncesindeyim. Ayrıca biz o koşullara burada sahip olabilir miyiz, bu konuda endişeliyim” diye konuştu. * Fırat KOZOK |
|
NAZIM HİKMET ‘Yanlıştan geri dönüldü’ Nâzım Hikmet’e yurttaşlığının geri verilmesi olumlu karşılandı. ANKARA - Dünyaca ünlü şair Nâzım Hikmet’in yeniden Türk yurttaşlığına dönmesine olanak tanıyan Bakanlar Kurulu kararının ardından gözler Kültür ve Turizm Bakanlığı’na çevrildi. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Nâzım Hikmet’in gömütünün yurda getirilmesi için somut bir projesi bulunmuyor. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Cumhuriyet’e yaptığı açıklamada, Nâzım Hikmet’in gömütünün Türkiye’ye getirilmesi konusunda Bakanlığın somut bir adım atabilmesi için ailenin izninin olması gerektiğini söyledi. Günay, “Biz hükümet olarak üzerimize düşen görevi yaptık. Türkiye’nin en büyük şairine karşı insanlık ve yurttaşlık görevimizi yaptık. Bir mezarın bir yerden bir yere nakli tamamen şahsi bir haktır. Ailenin izniyle olacak bir konu bu. Ancak Bakanlıktan bir istek olduğu takdirde gerekeni yaparız. Devreye girebilmemiz için ailenin izni gerek” dedi. Bakanlığın, “Nâzım Hikmet’in yurttaşlıktan çıkarılması ile ilgili Bakanlar Kurulu kararının kaldırılması konusunda bir süredir çalışma içerisinde olduğunu” dile getiren Günay, şairin yıllardan bu yana ihmal edilen yurttaşlık sorununu çözdüklerini belirtti. Günay, Nâzım Hikmet’in yurttaşlığının geri verilmesi nedeniyle bu yıl yurtiçinde çeşitli etkinlikler düzenleneceğini söyledi. Günay, “UNESCO 2002 yılını Nâzım Hikmet yılı ilan etmişti. Bakanlığımız da daha önce dünyaca ünlü şairle ilgili çeşitli etkinlikler düzenlemişti. Zaten Nâzım Hikmet, dünyanın her yanında şiir kitaplarıyla, hakkındaki bilgilerle tanınan bir büyük yurttaşımız. Sevilen ve sayılan bir şair. Hikmet için gereken her şeyi elbette yaparız” dedi. SELDA GÜNEY |
|
Yerli malı kullan! Bulabilirsen... Bu hafta okurlarımızdan gelen yeni yıl kutlamalarından seçmeler yaptık. Tokat'tan Ali Yönel'in eşiyle birlikte gönderdiği "bağımsız, başı dik bir Türkiye" dileğinin ekinde aşağıdaki yazı vardı: "Başbakan açıklama yapmış; "Krizden kurtulmak için yerli malı kullanın!" Ben de "amenna, Başbakanımız doğru söylemiş... Başbakan'ı cepten arayıp tebrik edeyim" dedim. Meğerse Turkcell'in bir kısmına el koyup, Finlilere Ruslara satmışlar... Telsim'den arayayım dedim. El koyup İngilizlere satmışlar... AVEA'dan arayayım dedim. Lübnanlıya satmışlar... Ev telefonundan arayayım dedim. Araplara satmışlar... E bari internetten e-posta yollayayım, maksat yerli malı kullanmak olsun. O da Araplara gitmiş... Ne diyelim... Sen bizi kurtar Ya Rab... Bari dedim bineyim otomobile, Başbakan'ın yanına gidip öyle tebrik edeyim. Uzun yola çıkmadan önce araç muayenesi yaptırayım dedim. Araç muayene işlerini Alman'a vermişler... Sigortasını yaptırayım dedim. Başak Sigorta'yı Fransa'ya vermişler... Benzin alayım desem. Zaten direk Irak'a, dolaylı olarak ABD'ye gidecek param. Ondan da vazgeçtim. Madem, Başbakan'ı yerli malı kullanma sevdasından dolayı tebrik edemedik e bari gidip bir bankadan kredi çekeyim de yüzde yüz Türk sermayeli bir iş kurayım. Maksat, Başbakan'ın gözüne girmek. TEB'e gittim, Fransızlar kapmış... Deniz Bank'a gittim Danimarkalılar almış... Oyak Bank'a gittim, Hollandalı oturuyor patron koltuğunda... Finans Bank'ı da vermişiz Yunan'a... Hani, Türk Bankası olduğu için Ziraat Bankası'nın Atina'da şube açmasına izin vermeyen Yunanistan... Ama Allah'ı var Sayın Başbakanımızın, Garanti Bankası'nın hepsini değil sadece yarısını vermişiz Amerikalılara. Valla tebrikler! Dedim ki kendi kendime, bu da olmadı, en iyisi mi açayım bir radyoyu da kafamı dinleyeyim. Açtım... Süper FM... Kanadalıya satmışlar... Valla nasıl olur bu iş dedim kendi kendime... Ne var ne yok elin ecnebisi kapmış... Cep delik tava delik... Hemen bir 70'lik rakı açtım büyüğünden... Hani Türk içkisi ya. O bakımdan. Efkar dağıtmak için... Onu da Amerikalılara satmışlar meğerse... Bir tek kömür madenlerini satmamışlar... Seçim zamanlarında işe yarıyor çünkü... Demokraside devrim yaptık ya hani... Kömür demokrasi düzenine geçirdik ülkemizi... O bakımdan... Hadi bakalım... Durmak yok yola devam..." Yazının sonunda bir de not var: "Karanlığın en koyu olduğu an, Aydınlığın en yakın olduğu zamandır." 07.01.2009 Ercan Çetinkaya |