|
KRİZ BAHANE İŞÇİ ÇIKARMAK, ÇAY OCAĞI KAPATMAK
ŞAHANE!!!!!!!! Kendi yarattıkları sistemi kontrol altına alamayıp, krizden krize sürükleyen patronların, işçilere yönelik ‘ali cengiz oyunları’ devam ediyor. İşçilerin ücretten çalışmaya birçok hakkına göz diken patronlar, her gün yeni bir oyunun başrolündeler. Krizi arkalarına alan patronlar esnek çalışma koşullarını daha da derinleştirme çabasında. İşçilerin kendilerini yeniden üretebilmeleri için gerekli olan tüm alanlara saldırılarını sürdüren patronlar “özveriyi” sadece işçilerden istiyor. İşçilerin ise bu ‘ali cengiz oyunları’ karşısında artık sabırları tükenmek üzere. Üretimine 20 gün ara veren Ford Otosan, 11 Ocak’ta üretime yeni bir uygulama ile başladı. Haziran ayına kadar 5 bin 500 Ford Otosan çalışanı ayda 10 gün çalışıp 20 gün izinli olacak. Bunun karşılığı olarak da ücretlerinde kesintiye gidilecek. Uygulamaya göre bir işçinin eline yaklaşık 400 ya da 450 TL geçecek. Oysa Türk-İş ve DİSK’e bağlı sendikalar açlık sınırını 740 TL olarak hesaplamıştı. Peki açlık sınırının altında bir ücrete mahkum edilen Ford Otosan işçisi ne diyor bu duruma? Ford Otosan’da çalışan bir işçi, gazetelere verdiği demeçte şunları söylüyor: “Fabrika o kadar kar ediyor, rekorlar kırıyor. Biraz satış düştü diye fatura işçiye kesilmeye çalışılıyor. Ayda sadece 10 gün çalışan bir işçinin evini geçindirmesinin mümkün değil. Artık, ölüm kalım savaşı veriyoruz. Eline 400-450 lira para geçen bir işçi kira mı ödesin, karnını mı doyursun?.. Sabrımız tükeniyor artık. İşçi patlamaya hazır bomba gibi”. İşçi arkadaşım hiç haksız değil söylediklerinde. Çünkü Ford Otosan 2008’in ilk altı ayında 299 milyon TL net kar ederek rekor kırdı. İhracat şampiyonu Ford Otosan’ın cirosu 4 milyar TL. Egemenlerin kendi yasalarıyla belirledikleri asgari ücretin bile altında bir ücrete mahkum edilen işçiler, yeni ve daha ileri bir Tezcan, Sinter yaratırsa haksız sayılırlar mı? Doğtaş Mobilya’nın patronu Davut Doğan işçi çıkarmamanın yolunu keşfetmiş ve hevesle anlatıyor: “Ben bu kriz durumuyla ilgili olarak personele bir konuşma yaptım ve çay ocaklarının kapatılabileceğini duyurdum. ‘Çaylar şirketten dönemine son verebiliriz’ diye söyledim. Çünkü baktığınızda şirketin sadece çay giderleri bile yılda 150 bin lirayı bulabiliyor. Bu da 15 personelin maaşına eşit bir rakama denk geliyor. Yani biz gerekirse 15 kişiyi işten çıkarmayız, ama şirketteki çay ocaklarını kapayabiliriz” Bre adam! Diyelim ki sizin dayattığınız gibi bu krizden çıkmak için tasarruf yapmamız gerekiyor, o zaman sen hiç kendi oturduğun sofraya konulan menüde kısıntıya gittin mi? Ya da bindiğin lüks otomobilinin sadece yaktığı benzin, kaç işçinin ücretine denk, hesapladın mı hiç? Patronlar lükslerinden, sefalarından, servetlerinden, birikimlerinden vazgeçmemek için işçilerin karnının doymasından, başını sokacak bir ev bulabilmesinden, çocuğunu okuluna yollamasından, sağlıklı beslenmesinden, hastalandığında tedavi olabilmesinden vazgeçmesini istiyorlar. Ey işçi arkadaşlar! Patronların ‘ali cengiz oyunlarına’ gelmeyelim. Az çalışmaya evet ama tam ücretle diyelim, çayımızdan fedakarlık isteyenlere banka hesaplarını, tahvillerini, bonolarını, yatlarını, villalarını hatırlatalım! 21.01.2009 Hayrullah NARİN |
|
MUSTAFA KEMAL Dağ başını efkâr almış, gümüş dere durmaz ağlar, gözyaşından kana kesmiş gözlerim, ben ağlarım, çayır ağlar, çimen ağlar, ağlar, ağlar, cihan ağlar. Mızıkalar iniler, ırlam ırlam dövülür, altmış üç ilimiz, altmış üç yetim, yıllar gelir geçer, kuşlar gelir geçer, her geçen seni bizden parça parça götürür, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. *** Diz dövdüm, gözlerim şavkı aktı Sakarya'nın suyuna, Sakarya'nın suları nâmın söyleşir. Hemşehrim Sakarya, öksüz Sakarya. Ankara'dan uçan kuşlar, Kemal'im der günler günü çağrışır, kahrolur bulutlara karışır, gök bulut, yaşmak bulut, uca dağlar, dev boyunlu morca dağlar divan durmuş bekleşir, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. *** Nasıl böyle varıp geldin, hoşgeldin, çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin, şol yüzünde güneş südü sıcaklık, ellerinden öperim, Mustafa Kemal. Senin dalın, yaprağın, biz, senin fidanların, biz bunları yapmadık, sen elbette bilirsin, bilirsin Mustafa Kemal. Elsiz, ayaksız bir yeşil yılan, yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal. Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler, çün buyurdun kesenleri astılar, sen uyudun asılanlar dirildi, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. *** Karalar kuşanmış, Karadeniz akmam diyor, dokunmayın, ağlamaktan bıkmam diyor, bu gece kıyamet gecesi, bu vapur Bandırma vapuru, yattığı yer nur olsun Mustafa Kemal, ben ölümden korkmam diyor, korkmam diyen dilleri toz oldu, toprak oldu, değirmen döndü dolandı, yıllar oldu, bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir, o bize öğretmedi kazan kaldırmasını, günahı vebali öğretenin boynuna, erdirip oldurana ana avrat sövmesini, yüreğim kırıldı kanım kurudu, var git Karadeniz var git başımdan, mızıka çalındı düğün mü sandın, bir yol koyup gideni gelir mi sandın, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im. *** Ankara'nın taşına bak, tut ki baktım, uzar gider efkârım, çayır ağlar, çimen ağlar, ben ağlarım, gözlerimin yaşına bak, Ankara Kalesi'nde, Rasattepe'de bir akça şahan gezer dolanır, yaşın yaşın mezarını aranır, şu dünyanın işine bak, Mustafa'm, Mustafa Kemal'im... ***Attila İLHAN*** Coşkun Çağlar TOPSAKAL |
|
YENİ SGK ile ilgili vatandaşlarımızın çoğu kulaktan dolma bilgilere sahip olup yeni Sosyal Güvenlik Kanununa göre ne yapacağını bilemeyenler mevcuttur. Bu konu ile ilgili yaşanan sorunlar ile ilgili cevaplandırmalar var. Çoğu vatandaşımızın haberdar olmadığı yada eksik yada yanlış bildiği konular var. En özenli kısmı ise Emekli olabilmek için prim günleri eksik olup nereden gün bulabileceğim diyerek düşenen annelerimiz doğum borçlanması yapabiliyor. ÇOK ÖNEMLİ KONULAR VAR LÜTFEN OKUYALIM.. SOSYAL GÜVENLİKLE İLGİLİ SORU/CEVAPLAR SMMM Odasında SGK İl Müdürlüğünce yapılan bilgilendirme neticesinde sorulan 68 soruya verilen cevaplar 1- Birden fazla
işyerinde çalışan kişi toplam olarak 1 ayda 30 günden fazla sigortalı
gösterilebilir mi? 30 gün sayılacak hizmetlerin ücretleri asgari ücretin
üst sınırına kadar toplanarak sigortalının hesabına kaydedilecek mi? 3- 5510 sayılı
yasanın biz muhasebeciler için oda tarafından kısa şekilde sirküler
yayınlanması hususunu değerlendirmenizi istiyorum.
16- 4/A dan emekli 4/B kapsamında
çalışıyor. Destek primi oranı nedir? 17- Ay içerisinde 5 gün ücretsiz izin kullanan personel genel sağlık sigortasından faydalanması için ne yapması gerekir? 30 gün genel sağlık sigortası ödemiş
olan kişi, işten ayrıldıktan sonra 10 gün daha genel sağlık sigortası
kapsamındadır. Ayrıca son 1 yıl içinde 90 gün prim ödeyen kişi, işten
ayrıldıktan sonra 90 gün daha genel sağlık sigortasından yararlanmaya
devam edecektir. Ramazan KORKMAZ 08.11.2008 |
|
CUMHURİYETİN İLK KADIN HAKİMİ |
|
RAMAZAN2DA AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI Ramazanda en büyük sıkıntı ağız kokusudur. Ancak birkaç basit önlemle bunu engellemek mümkün...
Sağlık Bakanlığı Keçiören Eğitim ve Araştırma
Hastanesi Başhekimi Kulak Burun Boğaz Profesörü Murat Karaşen, ramazanda
gün içinde uzun süre sıvı tüketilmediği için ağız kuruluğu oluştuğunu
belirterek “Tükürük ağız içini yıkayan, koruyan, orayı temizleyen,
oranın hijyenini sağlayan önemli bir vücut salgısı. Tükürük olmadığı
zaman gıda artıkları ağzımızın girinti çıkıntılarında kalıyor.
Ve bunlara bağlı ortaya çıkan bir takım oksijensiz ortamda yaşamayı
seven bakteriler, ağız içinde birikiyor, çoğalıyor ve onların ortaya
çıkardığı gazdan da ağız kokusu oluşuyor” dedi. Ramazanda nelere dikkat edilmesi gerektiğine de değinen Prof. Dr. Murat Karaşen, iftar ile sahur arası bol sıvı tüketmek gerektiğine işaret etti.
Prof. Dr. Karaşen, özellikle sahurda mümkün
olduğunca fazla sıvı alınması gerektiğini kaydederek şunları söyledi:
“Sahurda oruçlu hale başlamadan önce, mutlaka ağız hijyenine dikkat edeceğiz, dişlerimizi çok iyi bir şekilde fırçalayacağız. Dilin üstünü de temizleyin! Halkımızın önemli bir kısmının bilmediği bir konu var. Ağız kokusunda önemli bir yere sahip. Dilin üst bölümünün temizliği. Biz bu bilinci oluşturmaya çalışıyoruz. Bununla ilgili gelişmiş ülkelerde dil fırçaları ya da dil kazıyıcıları var. Daha henüz ülkemize gelmedi. Yüzeyi düzgün olan tahta spatula gibi şeylerle, dilimizi hafif dışarı çıkarıp geriden öne doğru hafifçe tahriş etmeden kazıyarak o tabakayı, katmanı temizleyebiliriz. Çünkü bakteriler bu katmanın altında yaşıyor. O katmanı temizler, iyi temizlik yaparsak bu ağız kokusuna sebebiyet veren bakterileri ve onların beslendiği gıda artıklarını da ortamdan uzaklaştırmış oluruz. İftar ve sahurda gargara yapın! Mutlaka yemeklerden sonra, yani iftar ve sahurdan sonra ağız gargarası yapmak gerekiyor. Gargara yaparken de özel bir madde kullanmaya gerek yok. Bizim normal içtiğimiz su ile de çok rahat bir şekilde ağzımızı gargara yaparak, kenar köşede tutunan gıda artıklarını yok etmiş ve ağız kuruluğu ile kokuyu gidererek ağız hijyenimizi de korumuş oluruz. Bol yoğurt yeyin, maydanoz çiğneyin!
Öte yandan yoğurt ağız hijyenini sağlayan
özelliklere sahip bir gıda. Yine maydanoz çiğnemek, yeşil çay içmek ağız
hijyenini sağlayan ve ağız kokusunu gideren gıdalardan. Bu sebepleri
tümden kaldırırsanız ağız içinden kaynaklanan ağız kokuları yüzde 95
azalır.” PROTEİN AĞIRLIKLI BESLENENLERDE AĞIZ KOKUSU DAHA FAZLA Özellikle protein ağırlıklı beslenenlerde ağız kokusunun daha fazla olduğunu ifade eden Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Murat Karaşen, “Protein çokça tüketildiğinde sülfür ve ağızda koku yapan gazlar daha fazla ortaya çıkıyor. Daha fazla ağız kokusu ortaya çıkıyor. Et, tavuk, balık ve tahıllar gibi protein içerikli gıdaları tükettiğimiz zaman ağız temizliğinde gıda artıklarının kalmaması için çok daha yoğun bir çaba göstermek gerekiyor” dedi Ömer KUCAK |
|
Osmanlı'daki doğa çılgını Türkler batılıları şaşırtıyordu. Orman yakanlar müebbet kürek cezasına çarptırılırlardı Atalarımız çevre bilinci diye bir kavramın olmadığı dönemlerde tabiata çok itinayla yaklaşmışlar, çıkar sağlamak için kasten orman yakanlara müebbeden kürek çekme cezası vermişlerdi. Yaz aylarında çıkan orman yangınlarında sadece ağaçlar değil ciğerlerimiz de yanıyor. Peygamberimiz'in çevrenin korunması yönündeki tavsiyelerine kulak veren atalarımız ormanlara büyük önem vermişler, ormanlarda kasıtlı olarak yangın çıkaranları da ağır cezalara çarptırmışlardı. AĞAÇ DİKMEK PEYGAMBERİMİZ'İN SÜNNETİDİR Çevreyi korumak Peygamberimiz'in sünnetidir. Hz. Muhammed'in çevrenin korunmasına yönelik birçok emirleri vardır. Yunus Macit'in "Hz. Peygamber'in Sünneti'nde Çevre" isimli kitabından teferruatlı bilgi edinilebilir. Peygamberimiz ağaç dikmeye, mevcut ağaçları korumaya, ormanlar teşkil etmeye ve yine mevcut ormanları korumaya çok önem vermişti. Nitekim "Elinizde bir ağaç fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile, eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa, mutlaka dikin" şeklindeki hadis-i şerifi Peygamberimiz'in ağaç dikmeye verdiği önemi çok açık olarak gösterir. Yine Hz. Muhammed'in "Kişi kabirde bile olsa yedi şeyden meydana gelen sevap devamlı olarak kendisine ulaşır: Öğretilen ilim, halkın yararlanması için akıtılan su, açılan kuyu, dikilmiş ağaç, yapılan mescit, okunmak üzere bağışlanan Kur'an ve ölümünden sonra kendisine dua edecek evlat" şeklindeki hadisi de Müslüman toplumlarda dini yapıların inşasını, hayırlı evlat yetiştirmeyi, ilim öğrenmeyi ve vakıflar kurarak halka hizmeti teşvik ettiği gibi ağaç dikmeyi de dini bir görev hâline getirmiştir. OSMANLI DÖNEMİNDE ORMANLARIMIZ Osmanlı döneminde ormanlar o dönemde uygulanan toprak hukukuna göre devlet, vakıf ve mülk olmak üzere üçe ayrılırdı. Bekir Koç tarafından yapılmış araştırmalardan Osmanlı dönemindeki ormanların nasıl tasarruf edildiğini ve korunduğunu öğreniyoruz. Bu dönemde ormanlardan yakacak, bina yapımı ve gemi inşası için faydalanılırdı. Donanmanın ihtiyacının karşılandığı ormanlar Tersanei Amire tarafından idare edilirdi. Ormanlar ve korular devletin koruması altındaydı. Her isteyen gidip ormanlarda avlanamaz, korulardan ağaç kesemezdi. Bu konuda onlarca ferman vardır. Tanzimat'tan sonra arka arkaya Batı tar-zında çıkarılan kanun ve nizamnameler hayatın her alanını kapsamaya başladı. Bu dönemde Orman Müdürlüğü kuruldu. Ancak 1841'de faydalı olamadığı için kaldırıldı. Paris'teki Osmanlı elçisinden ormanlarda yeni düzenin uygulanması için uzmanlar bulup göndermesi istendi. Louis Tassi ve Aleksandre Etsem isimli uzmana yüklü paralar verilerek Türkiye'ye getirtilip, ormanlar yeni bir kurumsal çerçeveye kavuşturuldu. İki uzman İstanbul, Bosna, Kastamonu ve Antalya çevresindeki ormanlarla ilgili raporlar hazırladılar ve ihtiyaç duyulan elemanların yetiştirilmesi için1858'de Orman mektebi'nin kurulmasına yardım ettiler. 1858'deki Arazi Kanunnamesi'nde ormanlarla ilgili hükümlerin olmaması yüzünden yabancı uzmanlar 1861'de bir ormanların tasarruf ve korunmasına yönelik bir layiha hazırladılar. 1870'de ise bu layihadan hareketle Fransa Orman Kanunu temel alınıp, bazı mahalli hükümler ilave edilerek "Orman nizamnamesi" yayınlandı. Bu nizamname 1937'e kadar yürürlükte kaldı. SİGARADAN YANAN ORMANLAR Osmanlı döneminde meydana gelen orman yangınlarına baktığımızda sebeplerinin günümüzden farklı olmadığı görülür. Tarla açıp, arazi kazanmak için ormanların yakılmasına sık sık rastlanırdı. Devlet devamlı emirler gönderip cezalar uygulayarak bu işin önüne geçmeye çalıştı. Yine insanların ormanda eğlenirken yaktıkları ateşten, atılan sigara izmaritlerinden de sık sık yangınlar meydana gelirdi. 1892 Haziran'ında içki içip ormanda rastgele ateş eden şahıslar Alemdağı Ormanı'nda yangın çıkarmışlardı. Özellikle tren yolculuğu sırasında atılan sigara izmaritleri yüzünden kuru otlar tutuşur, daha sonra da yangın büyüyerek ormanlara yayılırdı. 1902 Ağustos'unda Anbardere Karakolu civarındaki tren hattında söndürülmeden atılan bir sigara yüzünden 500 dönüm orman yanmış, 1916 Nisan'ında Belgrad Ormanı Kirazlıtepe mevkiinde yolcular tarafından atılan sigara sonucu çıkan yangın zorlukla söndürülebilmişti. 1894 Ekim'inde ise tren ateşçilerinin dışarıya attıkları ateşten Sinekli ile Çerkezköy istasyonları arasında bulunan Beğceler ve Kurandere ormanları tutuşmuştu. Eşkıyaların da ormanları yaktığı görülür. 1919 Mayıs'ının başlarında Rum eşkıyalar, Ömerli'de Osmanlı güvenlik görevlilerini meşgul etmek için yangın çıkarmışlardı. Günümüzde olduğu gibi orman yangınlarının çoğu yazın meydana gelirdi. Bu yüzden yaz aylarında geçici kolcular görevlendirilirdi. Yangın çıktığında askerler ve halk da söndürme çalışmalarına katılırlardı. Köy muhtarları ile aşiret reislerinin orman memurlarına yardımcı olmaları yönünde emirler çıkarılmıştır. Orman yangınlarının önlenmesi alınacak yeni usuller bulunmaya çalışılırdı. Kuru otlar ortadan kaldırılarak yangınların önlenmeye çalışılmıştı. 1900 yılında görevlilere ormanlardaki bazı ağaçların belirli aralıklarla kesilerek yangınların genişlemesinin engellenmesi için çalışılması emredilmişti. Orman korucularına sık sık dikkatli davranmaları yönünde emirler gönderilir, halka da ormanda yangına sebep olanların müebbeden kürek cezasına çarptırılacakları hatırlatılırdı. Orman yangınlarından sonra sıkı bir tahkikat yapılarak yangına sebep olanların cezalandırılması en çok üzerinde durulan meseleydi. Orman yangınlarında hizmeti görülenler ise madalya ve çeşitli ödüllerle mükâfatlandırılırlardı. OSMANLI DÖNEMiNDE ORMAN YANGINLARI Osmanlı döneminde de birçok kez orman yangını meydana gelmiştir. Bu yangınların bir kısmı şimdi adını bile bilmediğimiz elimizden çıkmış bölgelerde, bir kısmı da bugün İstanbul'da beton binalarla kaplanmış o dönemin gür ormanlarında çıkmıştı. Osmanlı son döneminde çıkan orman yangınlarının bir kısmı şunlardır: 1883 Ağustos'unda Boğaziçi'nde Tokatköy'de, 1887 Nisan'ında Biga'nın Çan nahiyesiyle Bayramiç ormanlarında, Ağustos'unda İnöz ve Balıkesir'de, Eylül'ünde Çatalca ve Erbaa'da, Ekim'inde Edremid'de orman yangınları çıktı. 1888 Nisan'ında Kemerburgaz civarındaki Davud Paşa Merası'nda başlayan yangında ise 150 dönümlük devlete ait orman yandı. 1888 Haziran'ında Belgrad Ormanları dışındaki ağaç kesimi yapılan Kısırkaya ormanında, 1890 Temmuz'unda Petriç ve Karaferye ormanları ile Kilyos civarında Domuzdere'de, Ağustos'unda Alasonya Kazası'nda Kurudere ormanında, Eylül'ünde Adana vilayetinde Kelas Suyu Ormanı'nda, 1891 Kasım'ında Kaçanik Nahiyesi'ndeki ormanlarda, 1892 Ekim'inde bugün bir şehir hâline gelen Alemdağı'nda, 1893 Eylül'ünde Tarsus'a bağlı Ulaş Nahiyesi'nde, 1894 Nisan'ında Terkos'a bağlı Ormanlı Köyü'ndeki devlet ormanlarında, Temmuz'unda Kastamonu civarındaki ormanlarda, Ağustos'unda Aydın vilayetindeki ormanlar ile Sındırgı'da, Eylül'ünde Kazdağı ormanları ile Bayramiç ormanlarında, Ekim'inde Antalya'da, Ekim'inde Sinekli ile Çerkezköy istasyonları arasında bulunan Beğceler ve Kurandere ormanlarında; 1897 Eylül'ünde Karaağaç'ın Yenişar ve Baremli köyleri civarındaki ormanlarda; 1899'da Bayramiç'te ve Safranbolu'nun ova tarafındaki ormanlarda, Silivri'nin Kılıçlı-i Kebir Çiftliği'nin bulunduğu bölgedeki ormanda, Mihaliç kazasının Arab Çiftliği civarındaki ormanda ve Edirne Vilayeti'ndeki ormanlarda; 1902 Mayıs'ında ise Yenipazar'ın hududunda orman yangınları çıktı. PEŞPEŞE ÇIKAN YANGINLAR 1902 Temmuz'unda Keşan Kazası'nın Korudağı Ormanı'nda çıkan yangında 15 dönüm, aynı yılın Ağustos'unda Vize Kazası'ndaki Ayas Paşa Ormanı'nda çıkan yangında iki dönüm orman alanı yandı. Ağustos'ta Vize'nin çeşitli bölgelerinde başka orman yangınları da görüldü. 1902 Eylül'ünde Biga'ya bağlı Ayvacık kazasının Kızılbade, Çaltıyükü ve Kırcaoba bölgelerindeki ormanlarda, Cuma- i Bala Kazası'nın Kratova ve Ustrova ormanlarında ve Razlık'ta, Ekim'inde Şarköy Kazası'nda, Malkara'nın Elmalı Köyü ile Evreşe Nahiyesi'nin Bayramiç Köyü'ndeki ormanlarda; 1903 Mart'ında Çatalca'da, Haziran'ında Eğridir'in Barla Nahiyesi'nde bulunan Çam Dağı ve Yenişehir ile Karaağaç kazaları civarındaki Yenişar ormanlarında, Ağustos'unda Silivri'de; 1903 Eylül'ünde Drama, Ekim'inde Silifke'de orman yangınları çıktı. 1903 Eylül'ünde Şişli'de başlayan yangın büyüyerek Küçükçekmece sınırları içindeki ormanlara yayıldı. 1904 Mayıs'ında Cisr-i Mustafapaşa'ya bağlı Kirazlık Köyü'nün Kızıltepe mevkiinde orman yangını çıktı. 1904 Temmuz'unda Kemer Nahiyesi'nin Kozluca köyü civarındaki devlete ait ormanda çıkan yangında 650 çam ağacı yandı. 1904 Ağustos'unda Semadirek Adası'nda beş yerde orman yangını meydana geldi. 1904 Ağustos'unda Ayvacık'ta, İnöz kazasının padişaha ait Karacahasan Merası'nda çıkan yangın Hisarlı, Çataltepe ve Yenice köyü ormanlarına yayıldı. 1905 Ağustos'unda Saray nahiyesinin Ayaspaşa ormanlarında, 1907 Kasım'ında Kuşadası'nda, 1908 Nisan'ında Samandıra'da, 1916 Şubat'ının son günlerinde Beykoz'da Nisan'ında Belgrad Ormanları'nda, Mayıs'ında Şile'de, Temmuz'unda Gemlik ve Yalova'da, 1916 Eylül'ünde ise Kemerburgaz'da orman yangınları çıktı. 1919 Nisan'ında Şile'de vakıflara ait ormanda çıkıp halkın ağaç kestiği ormanlık araziye yayılan yangında 60 dönüm funda ve meşeliği, aynı ay Ömerli'de çıkan yangında 500 dönüm, 1920 Ağustos'unda çıkan yangın ise Belgrad Ormanları'nda üç dönüm ormanlık alanı yakıp kül etti. AĞAÇ SULAMA VAKIFLARI Atalarımız, çevre bilinci diye bir kavramın olmadığı dönemlerde bile çevreye karşı çok itinalı hareket etmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu'na gelen Avrupalı elçi, seyyah ve diğer görevliler Türkler'in çevreye ve hayvanlara karşı bu kadar ilgi göstermelerini bir türlü anlayamamışlar, bizi çılgın ve kaçık olarak nitelendirmişlerdir. Nitekim 18. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu'na gelip orduda hizmet eden ve Humbaracı Ahmed Paşa ismini alan Kont de Bonneval, hatıratında ağaçların sıcaktan kurumasına meydan vermemek üzere her gün sulanmaları için para vakfeden çılgın Türkler'in olduğunu anlatır. Not: Erhan Afyoncu Hocamızdan alıntıdır. |
|
Gönderen: Ömer KUCAK BUGÜNDEN SONRA DİVANDA, DERGAHTA, BARGAHTA, MECLİSTE VE MEYDANDA TÜRKÇEDEN BAŞKA DİL KULLANILMAYACAKTIR. KARAMANOĞLU MEHMET BEY (13 Mayıs 1277) Karamanoğullarının üçüncü hükümdarı Karamanoğlu Mehmet Bey, millet olarak yaşamanın ilk şartı olarak, dil birliğinin sağlanması gerektiğine inanıyordu. Kendi dilini ve kültürünü hor görüp başka kültürlere özenenlere karşıydı. 1277 yılında yayınladığı fermanla Türkçe den başka bir dil konuşulmasını yasakladı.Yedi asır önce Türkçe ye verilen değeri günümüzde görememek aşağıda okuyacağınız şiirdeki gibi sizlerinde yüreğini sızlatıyorsa artık dilimize sahip çıkmanın zamanı gelmiş demektir. Yaşadığımız bu çağa Karamanoğlu Mehmet Beyi getiremeyiz ama onun fikirleri öncülüğünde dilimize, yani en büyük en değerli kültürümüze sahip çıkabiliriz.. Arıyorum Karamanoğlu Mehmet Beyi arıyorum. Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı? Bir ferman yayımlamıştı; Bu günden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya diye, Hatırlayanınız var mı? Dolanın yurdun dört bir yanını, Çarşıyı, pazarı köyü, şehri Fermana uyanınız var mı? Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim, Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere, Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı? Tanıtımın demo, sunucunun spiker, Gösteri adamının showman, radyo sunucusunun discjokey, Hanımağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı? Dükkânın store, bakkalın market, torbasının poşet, Mağazanın süper, hiper, gros market, Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı? İlân tahtasının billboard, sayı tabelâsının skorboard, Bilgi alışının birifing, bildirgenin deklârasyon, Merakın uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı? Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı, Beldelerin girişinde wellcome, Çıkışında, good-bye okuyanınız var mı? Korumanın, muhafızın body-guard, Sanat ve meslek pirlerinin, duayen, İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı? Seki’nin, alanın platform, merkezin center, Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final, Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı? İş hanımızı plâza, bedestenimizi galleria, Sergi yerlerimizi center room, show room, Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı? Yol üstü lokantamızın fast-food, Yemek çeşitlerimizin mönü olduğu yerlerde, Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı? İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks, Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre, Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı? Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik, Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya, Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa sponsorluk diyeniniz var mı? Mesireyi, kır gezintisini picnic, Bilgisayarı computer, hava yastığını air-bag, Pekâlayı, oluru okey diye söyleyeniniz var mı? Çarpıcı, önemli haberler flash haber, Yaşa, varol sevinçleri, oley oley, Yıldızları star diye seyredeniniz var mı? Vırvırık dağının tepesindeki köyde, Cafe-show levhasının altında, Acının da acısı, nes-kaaave içeniniz var mı? Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken, Dilimizin çalındığını, talan edildiğini, Özün, el diline özendiğine içi yananınız var mı? Masallarımızı, tekerlemelerimizi, atasözlerimizi unuttuk, Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik. Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı? Karamanoğlu Mehmet Bey i arıyorum, Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı? Bir ferman yayınlamıştı.... Hayal meyal hatırlayıp da sahip çıkanınız var mı? Yusuf YANÇ
|
|
Gönderen: ömer KUCAK Hafta sonu Pazar günü yapılacak
olan Yağmur Duası için cumartesi gününden Nuh’a gitmeye karar
verdim.kasaba arabasına binmemle birlikte Nuh’un havasını teneffüs
etmeye başladım sanki. Araçtaki tanıdıklarla hasret gidermekle işe
başladık. 10-15 günde bir Nuh’a uğramama rağmen Nuh nasıl? diye sormadan
edemiyordum. Aldığım cevaplardan köyde durumların iyi olduğunu
algıladım.daha bir mutlu şekilde yolculuğuma devam ettim.kasabaya
yaklaştıkça yeşilin tonu koyulaşmaya başladı.ağaçlar yemyeşil olmuş,
otlarsa yerden göğe doğru salkım salkım fışkırmıştı..sanki asmadaki
üzümlere nispet eder gibiydiler. |
|
Gönderen: ömer KUCAK
|
|
1 Mayıs hükümetin ve valinin demokrasi
anlayışını gösterdi. Bakan emekçileri anayasal düzene başkaldırı olarak
yorumluyordu taksimde gösteri yapmak. Evet güvenlik güçlerinin yaptığı
anayasal düzen içinde sosyal hukuk devleti ölçütlerindeydi galiba bakana
göre. Cenevre bildirgesinde Savaşlarda bile kullanılamaz denilen Biber
gazını sanki karşılarında insan yokmuş gibi veya silahlı ordular varmış
gibi emekçilerin üzerine o kadar pervasızca ve insan onuruna yakışmayan
müdahaleler yapıldı ki. Hastaneye biber gazından tutun. Yere yığılmış
kıza polisin acımasızca tekme vurması. Bu polisleri nasıl eğitmişler.
Nasıl bir piskoloji dir bunu anlamadım. Tabi bakanların valinin o kadar
provakasyon yapılacak söylemleri inanın çok komik. Provakasyona karşı
polisin bu emekçileri koruması gerekirken demokratik haklarını
kullanmaya karşı bu şiddet. Hangi hükümet halkına bu eziyeti reva görür.
Artık Avrupa birliğine girmek için yapılan reformlardan bahsetmiycem.
Hükümet kimin hükümeti olduğunu gösterdi. IMF ve DÜNYA bankası
direktifleriyle yönetenler. Halkının taleplerine karşı sözde demokrat
olan demokrasi havarisi AKP senin de çarkın kırılır güvendiğin ABD o da
birgün devrilir. Ali Arık |
|
MEŞHUR 301. MADDE VE PARTİLER ÜSTÜ BİR
YORUM MURAT ÇABAŞ Dün Sevr’i önümüze koyanlar ya da Sevr’den medet umanlar yıllardan beri koro halinde bağırıyorlar: “301. maddeyi kaldırın ya da değiştirin” Nedir bu 301. madde? Nedir Batılı dostlarımızın(!), Ermeni diasporasının, PKK yandaşı aydın geçinenlerin bu maddeye olan ilgisi? Niçin kaldırılması isteniyor ve bugüne kadar kaldırılmamasının sebebi nedir? Meşhur 301. madde Türk Ceza Kanunu’nda “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” başlığı altında geçmektedir. “Madde 301 (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. (4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.” Esasen dikkatlice incelendiğinde 301. madde Türkiye Cumhuriyeti’nin olmazsa olmaz kurumlarını alenen aşağılanmasına müsaade etmediğini, ama eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarına ise müsaade ettiğini görüyoruz. Yani mevcut haliyle madde, alenen aşağılamadığı müddetçe ifade özgürlüğüne engel teşkil etmemektedir. Durum böyle olmasına rağmen bu maddenin ısrarla kaldırılmasını isteyen güruhun sürekli olarak ifade özgürlüğünü kısıtlamasından dem vurması anlamsızdır. Yalnız bu madde eleştirilerdeki dozajı ayarlamaktadır. Hangi ülke ya da ülke vatandaşı kendi ülkesinin kurumlarının ve değerlerinin aşağılanmasını ister. Bugün bu maddenin bizde kaldırılmasını isteyen birçok Avrupa ülkesinde, bu maddenin çok daha ağırları mevcuttur. Eleştirinin haddi aşılır ve olay hakarete ve aşağılamalara kadar varırsa ortada birliği ve beraberliği temin eden devlet unsuru kalır mı? Türklüğümüzle, Cumhuriyetimizle, askerimizle, bayrağımızla, devlet kurumlarımızla alay eden, hakaret eden bir zihniyete kapı aralandığında ortada millet diye bir unsur kalır mı? Esasen bu madde iç huzurun sağlanması için de gereklidir. Her önüne gelenin devletine, askerine, milletine, bayrağına sövdüğü bir ortamda hiç birlik ve beraberlik temin edilebilir mi? Böyle bir ortamda kargaşa çıkmaz mı? Bana sorarsanız 301. maddenin caydırıcılığı daha da arttırılmalıdır. Olayı biraz tarihi açıdan değerlendirdiğimizde 301. maddenin kaldırılmasını isteyenler dün önümüze Sevr’i koyanlar ve onların yerli taşeronları. Demek ki bu maddenin kaldırılması, onların ülkemiz üzerindeki menfur hesaplarını kolaylaştırıyor. Bu açıdan da bakıldığında bu madde dikkatle incelenmeli ve onların rahatsız oldukları ne varsa daha da kuvvetlendirilmelidir. Bir de şöyle bir mantık kuralım, ismi Türkiye Cumhuriyeti olan, Lozan’la birlikte azınlık kavramı oturtulan bağımsız bir Türk devletinde Türklüğe hakareti suç sayan bir maddeyi niye kaldıralım? Diğer bir ifadeyle Türklüğümüze sövenlerin önünü neden açalım? Bu tür bir engelleme devlet tarafından sağlanıyorken, bu caydırıcı bir niteliğe sahipken, niçin bu maddeyi kaldırarak sövenle sövüleni karşı karşıya getirelim. Bu maddenin kaldırılmasını isteyenler “Türk’e ve Türklüğe artık rahatlıkla sövebilirsiniz” demek istiyorlar. Birilerinin kendi ülkesinde, hiç vaki olmamış bir sözde soykırımı bile inkar edilmesine tahammülünün olmadığı, cezalar verdiği bir dünyada kendi milletimize sövülmesinin önünü neden açalım? Üstelik “301’i kaldır” diyenler, bu cezaları da koyanlar. “Hrant Dink cinayetine 301 sebep oldu” diyenler de gayet iyi biliyorlar ki, bu cinayet 301’in kaldırılmasını isteyenler tarafından gerçekleşti. Daha Dink’in cesedi sıcak olarak yerde bekliyorken, soruşturma bile başlamadan ilk yükselen sesler “301 kalkmalı” oldu. Sanki birileri bu cinayeti bekliyordu. Aziz milletimiz Hrant Dink’in bir kurban olduğunu ve asıl oyunun Türkiye ve Türk milletine oynandığını görmüştür. Artık millet olarak bu oyunların farkındayız. Dış katkılarla, iç provokasyonlarla bu milleti asla kandıramazsınız. Çünkü bu millet sahipsiz değil ve asla da olmayacak. Provokasyon kokan oyunlarla bu aziz milleti geçici olarak meşgul edebilirsiniz, ama asla bu gerçek değişmeyecektir. Diğer bir ifadeyle Türklüğümüze sövenlerin önünü neden açalım? Bu tür bir engelleme devlet tarafından sağlanıyorken, bu caydırıcı bir niteliğe sahipken, niçin bu maddeyi kaldırarak sövenle sövüleni karşı karşıya getirelim. Bu maddenin kaldırılmasını isteyenler “Türk’e ve Türklüğe artık rahatlıkla sövebilirsiniz” demek istiyorlar. Birilerinin kendi ülkesinde, hiç vaki olmamış bir sözde soykırımı bile inkar edilmesine tahammülünün olmadığı, cezalar verdiği bir dünyada kendi milletimize sövülmesinin önünü neden açalım? Üstelik “301’i kaldır” diyenler, bu cezaları da koyanlar. “Hrant Dink cinayetine 301 sebep oldu” diyenler de gayet iyi biliyorlar ki, bu cinayet 301’in kaldırılmasını isteyenler tarafından gerçekleşti. Daha Dink’in cesedi sıcak olarak yerde bekliyorken, soruşturma bile başlamadan ilk yükselen sesler “301 kalkmalı” oldu. Sanki birileri bu cinayeti bekliyordu. Aziz milletimiz Hrant Dink’in bir kurban olduğunu ve asıl oyunun Türkiye ve Türk milletine oynandığını görmüştür. Artık millet olarak bu oyunların farkındayız. Dış katkılarla, iç provokasyonlarla bu milleti asla kandıramazsınız. Çünkü bu millet sahipsiz değil ve asla da olmayacak. Provokasyon kokan oyunlarla bu aziz milleti geçici olarak meşgul edebilirsiniz, ama asla bu gerçek değişmeyecektir Bu millet geçmişte nasıl Mustafa Kemal Atatürk’üyle buluştu, tek bilek tek yürek oldu ise, bugünün Atatürkleriyle de elbette bir gün buluşacak ve kainat devleti olma noktasında yeniden doğacaktır. İşte o zaman bugün Türklüğe hakaret etme yarışına girenler, yarın gördükleri adalet karşısında “aslında ben de Türk’üm” demeye başlayacaklar. Bizim medeniyetimiz zulüm medeniyeti değil, sevgi medeniyetidir. Zulümle asla payidar olunmaz, ama sevgi kemendini atanlar ilelebet payidar olabilirler. Dünya Türk’ün adalet ve sevgisini bekliyor. 16.04.2008 Erdal ÇOLAK |
|
Hürriyet Gazetesi Yazarı Rahmi TURAN’ın 17
mart 2008 tarihinde (dün) yazmış olduğu yazısını da sizinle paylaşmaya
ediyorum: Umarım beğenirsiniz. UYUMA EY TÜRK! Yarın (Bugün) Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümünü kutlayacağız. Türk askeri, 18 Mart 1915’teki bu deniz savaşından sonra karada da birçok savaş kazandı. Dünkü yazımda bu zaferleri anlatan "Diriliş" kitabından söz etmiştim... Bugün bu esere devam ediyorum... **Turgut Özakman uzun yıllardır, Milli Mücadele ve Çanakkale Savaşı hakkında, anı, belge, bilgi topluyordu. Sonunda 50 yıllık birikimiyle "Şu Çılgın Türkler"i yazdı. Kitap olağanüstü bir ilgi görüp milyonluk satışıyla, kırılması güç bir rekor elde etti. *** Özakman, şimdi "Diriliş-Çanakkale 1915" kitabını yazdı ve Bilgi Yayınevi bu değerli eseri piyasaya çıkardı. Sırada üçlemenin son kitabı olan "Cumhuriyet" var. *** Dünkü yazımda, yobazların Mustafa Kemal’i Çanakkale’de yok saydıklarını, halka ücretsiz dağıtılan kitap, roman ve CD’lerde, bile bile gerçeğe ihanet ettiklerini, tarihi kirlettiklerini, bunun utandırıcı bir durum olduğunu anlatmıştım. * * * Çanakkale demek, Mustafa Kemal demektir... Mustafa Kemal ve onun emrindeki Mehmetçiklerin dünyaya parmak ısırtan emsalsiz bir zaferidir Çanakkale Savaşı... Mustafa Kemal’in askeri dehası olmasaydı, o savaş kaybedilecek, Milli Mücadele liderini bulamayacak, Kurtuluş Savaşı da, Cumhuriyet de olmayacaktı. *** Sonuçta koca Türk ulusu, Avrupa ülkelerinin çizip Osmanlı Devleti’ne kabul ettirdiği Sevr haritasına mahkûm olacak, bize İç Anadolu’da birkaç ilden oluşan küçücük bir toprak parçası bırakılacaktı... Mustafa Kemal, Sevr’i yırtıp attı, Milli Mücadele’yi başlattı. Bütün ulus neden onu önder olarak kabul etti? Çanakkale Savaşları’ndaki olağanüstü başarısı bu güveni sağladı. *** Evet, Çanakkale demek, Mustafa Kemal demektir. Fakat... Çanakkale zaferini Mustafa Kemal’i yok sayıp yeşil sarıklı evliyalara bağlayan yobazlar olduğu gibi, Çanakkale’de Mustafa Kemal’in rolünü küçültmeye çalışanlar da var. *** Bunlar "Çanakkale’de Mustafa Kemal yoktu" diyemiyorlar. Bu kadar büyük yalanı göze alamıyorlar ama Mustafa Kemal’in Çanakkale zaferindeki rolünü küçültmeye, önemsizleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar maksatlı, bilgisiz, zavallı, küçük insanlar... *** Bazıları da Çanakkale’yi bir mucizeler, kerametler sergisi halinde anlatıyor. Bu hikáyelere bakılırsa, Çanakkale Savaşı askeri bir zafer değil. Komutanların, subayların ve Mehmetçiklerin önemli bir rolü yok. Bunlara göre savaşı, komutanlar, dövüşenler, can verenler değil, ilahi, gizli güçler, veliler, erenler, dervişler kazanmış... *** Çanakkale Savaşı’na hiçbir derinlik, yücelik, değer katmayan, inceliği olmayan birçok uydurma hikáye, daha doğrusu hurafe var. Üstelik bu tür kitaplardan birini yayımlayan TC Kültür Bakanlığı... O kitabın önsözünde ve arka kapağında şöyle deniliyor: "Bu olayları, resmi ve ilmi tarih söylemez, söyleyemez. Bunlar tarihi olayların arka planıdır." *** Dev Osmanlı Devleti’ni ilkelleştiren, çağdışı hale getiren, ölümüne yol açan, akla ve gerçeğe saygısız "ortaçağ kafası" işte bu... Bu kafanın Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nda da kendine yer edinebilmiş olması çok düşündürücü... *** Turgut Özakman, Çanakkale’deki Türk mucizesini roman üslubuyla anlattığı muhteşem "Diriliş - Çanakkale 1915" kitabının sonunda şöyle diyor: *** "Şehitler, gaziler, kahramanlar, o öldürücü acılar, o emsalsiz sevinçler, inanılmaz başarılar hayal miydi? Hayır! Hepsi gerçek. *** Ama içeriden, dışarıdan söylenen ninnilerle, süslü kutular ve göz alıcı şişeler içinde sunulan uyku ilaçlarıyla bizi yeniden uyutmaya çalışıyorlar. Tarih son kez uyarıyor: *** Uyuma ey Türk! Dirliğin, birliğin, dilin, benliğin, tarihin, yurdun, adın bir kez daha giderse, bir daha hiçbiri geri dönmez." |
|
DİRİLİŞ, ÇANAKKALE 1915 16 Mart 2008 tarihinde Hürriyet Gazetesi yazarı Rahmi TURAN’ın, 18 Mart 1915’de yaşanan “Çanakkala Savaşı” ile ilgili Turgut ÖZAKMAN’ın “Diriliş – Çanakkale 1915” kitabını tanıtan ve Çanakkale Savaşları’nda Mustafa Kemal’in rolünü anlattığı yazısını sizinle paylaşmak istiyorum: * * * * "Şu Çılgın Türkler"in yazarı Turgut Özakman, muhteşem bir kitaba daha imza attı: Diriliş-Çanakkale 1915 (Bilgi Yayınevi). * * * * 1915 yılında Türk’ün Çanakkale’de şahlanışını anlatan bu eseri, özellikle gençlerimizin okumasında büyük yarar var. * * * * Çanakkale Zaferi, makus talihimizin, hazin kaderimizin dönüm noktasıdır, Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyet’in habercisidir. * * * * Çanakkale savaşları, 34 yaşındaki Albay Mustafa Kemal’in, Alman generalleri ve Osmanlı paşaları arasında, bir yıldız gibi parlamasını, daha sonra Milli Mücadele’nin önderi olmasını sağlamıştır. * * * * Çanakkale savaşları olmasaydı, Mustafa Kemal efsanesi de doğmayacak, Kurtuluş Savaşı da olmayacak, Cumhuriyet de kurulmayacaktı. * * * * Atalarımız, dünyanın dörtte üçüne egemen olan, çok zengin, çok güçlü, çok etkin ulusların ordularını Mustafa Kemal Atatürk’ün komutasında yendi. * * * * Turgut Özakman, 686 sayfalık kitabında Çanakkale savaşlarını, gerçek olaylara, kişilere ve belgelere dayanarak, ucuz kahramanlık edebiyatı yapmadan bir roman üslubuyla anlatıyor. * * * * Not: (Bu yazıyı okuduğum günün ertesi gün, bu kitabı almış bulunuyorum.) Çanakkale Savaşı hakkında ciddi, dürüst, saygıdeğer araştırmaların dışında, savaşı yeşil sarıklı evliyaların kazandığına dair uyduruk hikáyeler ve menkıbeler de var. * * Bunlara göre Çanakkale askeri bir zafer değil, mucizeler sergisi... Askeri bir anlamı, değeri, yüceliği yok. Şehitler boşuna ölmüş. Askeri tarih kitapları boşuna yazılmış. * * Bu sahte menkıbeler, uyduruk hikáyeler Çanakkale Zaferi’ni basitleştiriyor, masallaştırıyor, gerçek olmaktan uzaklaştırıyor, büyüklüğünü, anlamını zedeliyor. * * Hurafecilik Allah’la yetinmiyor, Çanakkale savaşlarına Hazreti Peygamber’i de katıyor. Peygamber 1915 yılında Çanakkale Savaşı sırasında türbedarın rüyasına girerek demişmiş ki: * * "Ben şimdi Medine’mde değilim, Çanakkale’deyim. Çok zor durumda olan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum." * * Bu da yetmiyor, Çanakkale’ye Anadolu’dan alay alay, tabur tabur erenler, veliler, evliyalar ordusunun geldiği iddia ediliyor. * * O tarihe kadar 200 yıldır girilen her savaşta yenilen, perişan olan Osmanlı Devleti’ne ve ordularına evliyalar neden böyle yardım etmediler? * * Rusya ile savaşlarda, Balkan Savaşı’nda, neden hiç yardımcı olmadılar? Sarıkamış’ta, Süveyş’te, Filistin’de, Kudüs’te, Suriye’de, Irak’ta, Bağdat’ta, Musul’da niye hiç yardıma koşmadılar? * * Çanakkale savaşları 10 ay sürdü. Allah’ın taraf olduğu bir savaş 10 ay sürer mi? Yani İngilizler ve Fransızlar, yüce Allah’a 10 ay kafa tutabilecek kadar güçlü müydü? Bunu düşünmek, Allah’a saygısızlık, kudretine inançsızlık olmuyor mu? Yüce Allah, hurafecilerin anlattığı gibi savaşa katılsaydı, savaş bu kadar uzar mıydı? Bir saniyede bitmez miydi? * * * * Bunlar, Çanakkale’yi Mustafa Kemal’siz, dáhi komutan Mustafa Kemal’i yok sayarak anlatıyor. Onun adını ağızlarına bile almıyorlar. Utandırıcı bir durum. Bile bile gerçeğe ihanet ediyor, tarihi kirletiyorlar. Bunları yazanların, yaptıranların kimler olduğu, amaçlarının ne olduğu, yaptıkları işin niteliğinden belli. * * * * Bu yobaz takımı, on binlerce belge ile kanıtlı gerçekleri değiştirmeye, çarpıtmaya cüret eden bu insanlar, ellerine fırsat geçse acaba daha neler yaparlar? * * * * Bir gençlik, yalanla dolanla yetiştirilip eğitilir mi? Allah bu güzel milleti ve ülkeyi cahilin, yalancının ve sahte tarihçinin şerrinden ve iktidarından korusun. * * * * Ramazan KIVRAK 18.03.2008 |
|
Zindanı Taştan Oyarlar Sılanın ufak tefek yolları Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri Tepeden tırnağa şiir gülleri Yiğitim aslanım aman burda yatıyor Bugün efkarlıyım açmasın güller Yiğitimden kötü haber verirler Demirden döşeği taştan sedirler Yatak diken diken yastık batıyor Yiğitim aslanım aman burda yatıyor Bir şubat gecesi tutuldu dilin Silaha bıçağa varmadı elin Ne ana ne baba ne kız ne gelin Yiğitim aslanım aman burda yatıyor Ne bir haram yedin ne bir cana kıydın Ekmek kadar temiz su gibi aydın Hiç kimse duymadan hükümler giydin Yiğitim aslanım aman burda yatıyor Döşek melil mahzun yastık batıyor Mezar arasında harman olur mu onüç yıl hapiste derman kalır mı Azrail aç susuz canın alır mı Yiğitim aslanım aman burda yatıyor Döşek melil mahzun yastık batıyor Zindanı taştan oyarlar İçine bir yiğit koyarlar Sağa döner böğrü taşa gelir Sola döner çırılçıplak demir Çeliğin hası da yiğitim aman böyle bilenir Döşek melil mahzun yastık batıyor Yiğitim aslanım aman burda yatıyor Dilimde dilimi bulduğum, gücüne kurban olduğum Anam babam gibi övdüğüm Dayan aslan ustam yiğitim dayan Dayan hey gözünü sevdiğim Bugün efkarlıyım açmasın güller Yiğitimden kötü haber verirler Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün Şiirin gökyüzü gibi herkesin Sen Kızılırmak'çasına bizimsin En büyük demircisi dilimizin Canımız ciğerimizsin Bugün burdaysa şiirin yarın Çin'dedir Bütün hışmıyla dilimiz Kökünden sökülmüş bir çınar gibi yüreğimiz içindedir Bugün burdaysa şiirin yarın Çin'dedir Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla Bir yanı nur içinde tertemiz Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir Bugün burdaysa şiirin yarın Çin'dedir Bütün hışmıyla dilimiz Kökünden sökülmüş bir çınar gibi yüreğimiz içindedir 20.02.2008 Mehmet Şenkal |
|
Gönderen: salih aykut özen |
|
Gönderen: SALİH AYKUT ÖZEN E-Mail: dr_aykut_03@hotmail.com Mesaj: MERHABA SEVGİLİ HALKIM..SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİĞİM O KADAR ÖNEMLİ KONU VAR Kİ TABİ BUNU PAYLAŞMAYA NE ZAMAN YETER NE DE YAZARAK İLETMEK SİZLERE SUNMAK..BELKİ KÖYÜMÜZÜN İNSANI BENİM KOCAELİ ÜN İVERSİTESİ SİYASET BİLİMİ NDE ÖĞRENİM GÖRDÜĞÜMÜ BİLİYORSUNUZDUR İMA ETMEYE ÇALIŞTIĞIM BU DEĞİL.BÖLÜMÜM GEREĞİ ÖSYM BAŞKANI DEĞİŞMEDEN BİR HAFTA ÖNCESİN DE KANAL D DE YAYINLANAN ABBAS GÜÇLÜNÜN GENÇ BAKIŞ PROGRAMI BİZİM OKULDA YAYINLANDI..PROĞRAMIN KONUSU YÖK NE YAPIYOR ,KALDIRILMALI MI YOKSA KALDIRILMAMALIMI..GECE ON İKİ DE BAŞLAYAN PROĞRAM SAATLECE SURDÜ SABAH 3.30 CİVARI BİTTİ..KONUKLARDAN AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ESKİ REKTÖRÜ VE ANADOLU ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLERİ VARDI..ÇOOK ŞEYLER KONUŞULDU KONU KONU YU AÇTI MİKROFONU ELİNE ALAN HER ÖĞRENCİ GÜZEL SORULAR YÖNELTİLER PROFÖSÖRLERE..YÖK ÜN TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE ÖZGÜR BİR YÖNÜNÜN VAR OLMASI GEREKTİĞİ ORTAYA ÇIKTI ALINAN CEVAPLARA GÖRE AMA GERÇEK ÖYLEMİYDİ DİYE SORDUM KENDİ KENDİME HÜZÜNLÜ BİR BUHRANA BÜRÜNMÜŞ ŞEKİLDE..SİYASET BİLİMİ 4. SINIF BİR ÖĞRENCİ YÖNELTTİĞİ SORU NEDEN HOCALARIN ÖZERK BİR ŞEKİLDE ÇALIŞMASIYDI.EVET ÖYLE DEĞİLMİYDİ BAKTIĞIMIZ ZAMAN PEKİ NEREDE ÖĞRENCİNİN ÖZGÜRLÜĞÜ NEREDE ÜNİVERSİTE ÖZGÜRLÜĞÜ..\'ÖZGÜRLÜK\' DİYORUM BU KER YERE ÇEKİLEBİLECEK BİR MEVZU BİZLERİN İSTEDİĞİ SADECE GÖRÜŞLERİMİZİ HİÇ BİR BASKI ALTINDA KALMADAN ORTAYA KOYMAK BU DEGİLMİDİR GERÇEK DEMOKRASI PEKİ UYYUŞUYORMU DEMOKRASİ İLE ÖZERK ÜNİVERSİTELER....İNSAN KENDİNİ İSTEDİĞİ GİBİ İFADE EDEMEZSE BU İNSAN NE VEREBİLİR İLERDE BU ÜLKEYE..?(Böyle sayfa ayırdığınız için teşekkür ederim..)MUTLU YILLAR |
|
Gönderen: Ali Osman
Pala
|
|
Gönderen: ramazan
korkmaz |
|
TARTIŞMA MASASI 25.11.2007 KADINA ŞİDDETE HAYIR!! Kadına şiddete hayır da başka canlılara şiddete evet mi? Tabii ki tüm canlılara şiddete hayır olmalı daha açıkçası şiddete hayır olmalı. Ben kendi şahsım adına isteyerek yada istemeyerek tüm canlılara uyguladığım şiddet için önce kendimi kınıyorum. Devamında ise kendisini kontrol edemeyerek yada etmeyerek kendisini başkalarından üstün görerek ve çıkarları uğruna şiddet uygulayan tüm insanları kınıyorum. Tüm dünya devletlerini, ve terör örgütlerini ve hatta şahısları uyguladıkları şiddet nedeniyle kınıyorum. Şiddet denilince sakın olaki aklınıza sadece fiziksel uygulamalar gelmesin. 1) şahısların uyguladığı fiziksel şiddet, 2) devletlerin vatandaşlarına uyguladığı şiddet 3) devletlerin başka devletleri zayıf görerek uyguladığı şiddet 4) terör örgütlerinin uyguladığı şiddet, 5)ekonomik şiddet, 6)siyasi şiddet, 7)cinsel istismar nedeni ile ilgili şiddet 8) insanların zevk ve ekonomik çıkarlar uğruna başka canlılara uyguladığı şiddet. Not: bu örnekleri çoğaltmak mümkün hatta örnekler bitecek gibi değil isterim ki eksik kalan taraflarını da başkaları tamamlasın. . www.nuhrehberi.com adına İBRAHİM SAYGILI |
|
ATATÜRK’Ü ANIYORUZ Atatürk düşündüklerinin hepsini yapamadan öldü. O’nun amacı, Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmaktı. O düzeye çıkabilmek için bir çok devrimler ve yenilikler yaptı. Bu devrimlerin ve yeniliklerin dayandığı temel ilkeler şunlardı: • Egemenlik ulusun olmalıdır. • Türkiye, boş inançlarından kurtarılmalıdır. • Çağdaş uygarlık Türklüğün temeli olmalıdır. • Ulusal tarihimiz aydınlığa kavuşturulmalıdır. • Türkçe, yabancı dillerin baskısından kurtarılmalıdır. • Türk ulusu, kendine yakışır bir kılık-kıyafete kavuşturulmalıdır. • Kadınlar, toplumda kendilerine yakışır yeri almalı, erkeklerin sahip olduğu haklara kavuşturulmalıdır. • “Yurtta barış, dünyada barış.” politikamızın temeli olmalıdır. • Türkiye bağımsız olmalı, hiçbir devletin peşinden sürüklenmemelidir. • Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımız halk yararına devlet tarafından işletilmelidir. • Bilim, sanat ve teknik alanlarında; Türkiye, dünya devletleri arasında saygın yerini almalıdır. • Halkımız kısa zamanda % 100 okur-yazar duruma getirilmelidir. • Köylü, ulusun efendisi olmalı, kalkınması için her türlü devlet yardımı yapılmalıdır. • İşçi, emeğinin karşılığını almalı; kafa ve kol gücüyle, sermaye gücü arasında adalete dayanan bir denge kurulmalıdır. • Ulusal bir ekonomi yaratılmalı, yabancıların yurdumuzu sömürmesi, kesin olarak önlenmelidir. • Yurtta aç, işsiz, evsiz insan kalmamalı; herkes geleceğe güvenle bakmalıdır. • Topraksız köylüye toprak verilmelidir. • Bölgeler arasındaki dengesizlik ortadan kaldırılmalı, devlet kalkınmada geri kalmış bölgelere öncelik tanımalıdır. ATATÜRK'Ü ANIYORUZ • Türkiye, ezen ve ezilen insanların yaşadığı bir ülke değil, herkesin barış ve kardeşlik duyguları içinde yaşadığı bir demokratik ülke olmalıdır. • Atatürk eğitime çok önem verirdi. Buraya Atatürk’ün eğitimle ilgili olarak söylediği sözlerden bazılarını aktarayım: Atatürk bize (gençlere, herkese) ayet ve hurafeleri değil, ilmi rehber olarak gösterdi. • Cumhuriyet’e karşı sorumluluk duyan bireyler yetiştirmeliyiz. Bunun yolu; bilim, akıl ve sorumluluk duygusundan geçiyor. Atatürk, “Benim ölümlü vücudum bir gün elbet toprak olacak, fakat Türkiye Cumhuriyeti dünya durdukça yaşayacaktır.” demişti. Dediği gibi oldu. Maddesel varlığı ile aramızdan ayrıldı. Kurduğu devlet, her gün biraz daha güçlenerek yaşıyor, yaşayacak. O, yeni bir devlet kurmaya giriştiği zaman para yoktu, yetişmiş insan gücü yoktu. Üstelik Türk ulusu, Avrupa devletlerinden alınan Osmanlı borçları da ödemek zorundaydı. 15 yıl gibi kısa bir zaman içinde, bütün bu yokluklar içinde onurlu bir Türk Devleti doğdu. Atatürk bize çalışıldığı zaman neler yapılabileceğini gösterdi. Olmaz denilen işlerin nasıl olabileceğini kanıtladı. Sadece Türk ulusuna değil, geri kalmış başka ülkelere de örnek oldu. Onu her yıl 10 Kasım’da anıyor, saygılar sunuyoruz. Ama bu yetmez. Ona sunulacak en büyük saygı; çalışmak, yarım bıraktığı işleri tamamlamaktır. ATATÜRK Nasıl söylerim öldüğünü? Atatürk’üm karşımda. Yatmış uyumuş karlar üstüne Kalpağı başında. * * * Nasıl söylerim öldüğünü? Çenesine uzanmış eli. Atatürk’üm çıkar Kocatepe’ye Dalgın düşünceli. * * * Nasıl söylerim öldüğünü? Elinde beyaz tebeşir. Geçmiş tahta başına Atatürk’üm ders verir. * * * Nasıl söylerim öldüğünü? Başında yeni şapkası. Yola çıkmış yürümüş Kalabalık arkası. * * * Nasıl söylerim öldüğünü? Nasıl? Bir ışık vurmuş yüzümüze. Atatürk’üm bakıyor besbelli, Çeki-düzen verelim üstümüze. * * * İlhan DEMİRASLAN (Varlık Dergisi, 01.11.1951) |
|
ERCAN ÇETİNKAYA ercan_cetinkaya35@hotmail.com MERHABA ARKADAŞLAR ÜLKEMİZ İÇİN BÜYÜK BİR OYUN OYNANIYOR BU OYUNUN PARÇASI OLMAYALIM...BİLİNÇLENELİM... YOU TUBE YAZALIM İNDİRELİM VE BOŞLUĞA DA ABDULLAH GÜL-GİZLİ ANLAŞMA YAZIN BU OYUNUN HANGİ BOYUTTA OLDUĞUNU BERABER GÖRELİM BEN GÖRDÜM.. TÜYLERİM DİKEN DİKEN OLDU... UMARIM BÖLE OLMAZ.... DERVİŞ MEHMET İN KİM OLDUĞUNU BİLİYORMUSUNUZ..? BU ŞAHIS KENDİNİ MENEMENDE MEHDİ İLAN EDEN VE KUBİLAYIN KAFASINI BAĞ TESTERESİYLE KESEN GERİCİLERİN BAŞI ASLEN ARAP ASILLI BİR TARAFI GİRİTLİ TORUNUNU KİM OLDUĞUNU BİLİYORMUSUNUZ....MAALESEF TBMM ESKİ BAŞKANI BÜLENT ARINÇ VE ŞU AN ANAYASA BAŞKANININ HUKUK FAKÜLTESİ MEZUNU OLMADIĞINI İKTİSAT FAKÜLTESİ MEZUNU OLDUĞUNU ORAYA ZAMANINDA Bİ OLDU BİTTİYLE GELDİĞİNİ VE BAŞKAN SEÇİLMESİNİN NE KADAR SAÇMA OLDUĞUNU TAKDİRİNİ SİZE BIRAKIYORUM...DÜŞÜNSENİZE POLİSİN ÖĞRETMENLİK YAPTIĞINI,DOKTORUN TERZİLİK YAPMASI GİBİ BİŞEY BU TÜRKİYE DE HERŞEY OLUYOR ŞU ANDA ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN.... TAYYİP ERDOĞANIN OĞLUNUN ASKERE GİTMEDİĞİNİ ÇÜRÜK RAPORU ALDIĞINI BİLİYORMUSUNUZ.. EMİN ÇÖLAŞAN'IN HÜRRİYETTEN KOVULMASINI SEBEBİ Nİ BİLYORMUSUNUZ?DOĞANGRUBUNUN ARTIK MEDYA SEKTÖRÜ DIŞINDA BİÇOK FAALİYETTE BULUNDUĞUNU VERGİ BORÇLARI YÜZÜNDEN Bİ TON AÇIĞI OLDUĞUNU HÜKÜMETİ ELEŞTİREN KALEMLERİ YOK ETMEĞE BAŞLAMASI GAYET NORMAL....SON ÇIKAN KİTABINI TAVSİYE EDERİM...KOVULDUK EY HALKIM UNUTMA BİZİ HERKESİN OKUMASI GEREKEN Bİ KİTAP TAM BİR BOMBA .....ANLAYANA |
|
Gönderen: ALİ ARIK |
|
Gönderen: NAİL
KARAKÖSE |
|
SÖZ KONUSU VATANSA, GERİSİ AYRINTIDIR. Her zaman az söyleyip çok şey yapmayı ilke edinmişimdir yaşam felsefemde. Çünkü çok şey yapmak erdemdir diye düşünürüm her alanda. Hele “VATAN" sa konu, söylenecek çok az şey vardır. Ama yapılacak şey bitmez. Söylenecekler söylenmiştir asırlarca, yıllarca. Benim en anlamlı bulduğum iki tanesini paylaşmak istiyorum sizlerle. Birisi Mustafa Kemal Atatürk’ün o meşhur sözü:” Söz konusu vatan olunca, gerisi teferruattır.” Diğer bir söz ise mutlaka anımsayanımız vardır, Orhan Veli’nin kara mizahı hani."Neler yapmadık şu vatan için Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik." ARTIK SÖZ BİTTİ ŞİMDİ GEREKEN YAPILMALI DİYOR İNSANIMIZ Haklı olarak. Ayağa kalktı milyonlar. Birçoğumuzun öfke seline dönüştü duyguları. EVET YAPILMALI BİRŞEYLER AMA NE? Bu soruya her birimiz bir çok öneri sıralayabilir. Hatta yapabilirde. Bundan hiç kuşkum ve endişem yok. Ama bu işi yapacak yetkililer nerede? Çözüm olacaklar sorun olursa nasıl çözülür sorunlar. Yıllarca neler yaptıklarımızı isterseniz gelin birlikte şöyle bir hatırlamaya çalışalım. Bahtı kara yurdumun yıllardır kapsamlı ve kararlı bir Kuzey Irak politikası oldu mu? Şu anda hâlâ var mı? Bölge ile ilişkimizi, hâlâ Amerika ya da Bağdat üzerinden kurmaya çalışmıyor muyuz? Bu politikasızlık yüzünden, bölgede insiyatif alan, gidişata yön veren, akışı belirleyen taraf olabiliyor muyuz, tersine gelişmelerin peşinde sürükleniyor; refleks şeklinde tepkiler vermiyor muyuz? Çok kapsamlı bir askeri operasyon için silahlardan önce bu politikanın oluşturulması ve çok yönlü siyasi manevralar yapılması gerekmiyor muydu? Yapıldı mı? Diplomasi de ne yazık ki siyaset gibi devre dışı kalmadı mı?. Orada önde olamayan, olayları geriden takip eden, tepki vermekle yetinen bir Türkiye Siyaseti yürütülmedi mi? Halkın gerisinde kalan siyasi bir otoritemiz yok mu? Yıllarca dost sandığımız Amerika ile üç otuz para çıkar için onlara her şeyimizi teslim etmedik mi? Yıllarca Amerika karşıtı düşünce ve eylemleri nedeniyle insanlarımızı vatan haini olmakla suçlamadık mı? Hatta onları cezaevlerine tıkmadık mı, asmadık mı? Barzani'ye, Talabani’ye önce pasaport verip sonra düşman ilan etmedik mi? Bunları en üst düzeylerde karşılamadık mı? 1988 yılında Halepçe katliamından kaçan Iraklı Kürtleri (Fransa gibi her şeye burnunu sokup insan hakları savunuculuğu yapan bir ülke bile üçer beşer seçerek mülteci kabul ettiği bir dönemde ) biz yıllarca gelenleri beslemedik mi? Daha geçenlerde Kaz Dağı'nı delik deşik edip, kesip, yıkıp, doğanın örtüsünü, buruşuk bir paçavra gibi atan "altın arayıcıları"na karşı çıkanlara “Vatan Haini”damgasını vurmadık mı? Hatırlayalım arkadaşlar.Yabancı şirket “Hektarı 5 bin YTL, yatırarak, "Maden arıyorum" diye doğayı tahrip etmedi mi, karşı çıkıp "vatanını sevenleri" de "Kökü dışarıda" diye suçlamadık mı.” Menderes Efem Çukuru Köyünde, Bergama’da benzer olaylar olurken politikalarımızı nasıl oluşturduk unuttunuz mu? Vatan Toprakları birçok yabancıya satılırken nasıl kolaylıklar sağladık bilmiyor muyuz?. Yada Telekom vb. değerleri nasıl sattık hatırlayamadık mı? Ya da daha geçen Ramazan Bayramında trafikte kaybettiğimiz 110 vatandaşımız için neler yaptık üzüntüden başka?……. İşte böyle, Şimdi geldiğimiz yere bakın. Hem ABD'ye rest çekiyoruz, hem onun himmetine sığınıyoruz İran'la yakınlaşıp ABD tepki gösterince geri adım atıyoruz...Bu mu bizim ülkemiz? Yarının planı yoksa, hele üç gün sonrasının rüzgarına bırakmışsak olayları…Çok vatan evladı düşer toprağa.O nedenle yapacağımız şeyler bir bir belirlenmeli önceden. Ay ay yıl yıl asır asır. Futbol takımı tutar gibi siyasi partilerin peşinden koşmaya devam ederek ne yazık ki yine yıllarca yapılması gerekenler yapılamadığı için gelindiğini düşünüyorum buraya. Ucuz söylemler ile geçiştirildi terör. Üç beş çapulcu dendi. Yaraya tuz basıldı. Ameliyat gerekirken yıllarca. Koruculuk gibi çağ dışı bir sistem getirildi. Binlerce farklı sistem varken içimizde. Bu anlamda Tevfik Fikret’in sözüyle devam etmek istiyorum sözlerime. "Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır." demişti ünlü şair. Bu yaşam ülken için olmalıdır. Birileri tek tek parselleyip götürürken var olan değerlerini. Açık koymalıyız hastalığın teşhisini. Kavramların tam doldurmalıyız içini. Bu nedenle de çok iyi düşünüp planlamalıyız ülkemiz için herşeyi. 12 vatandaşımız arkasından 13 vatan evladımız peşi sıra teskere ve birkaç gün sonrada pkk haydi girin dercesine meydan okumasının iyi algılanmasını gerektiğini düşünüyorum. İvedilikle bunların çözümü üzerinde kafa yormalıyız hepimiz. Ama borsa düşünülmeden. İşte o zaman görevimizi yapmış oluruz vatan toprağına düşen kahramanlarımıza. Daha özgür ve bağımsız bir Türkiye dileklerimle şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhları şad olsun. 23.10.2007 |
|
TARTIŞMA MASASI //İBRAHİM SAYGILI
04.10.2007 Merhaba ....................... Sitedeki yazınızı okuyunca bu siteyi fazla ziyaret etmediğinizi düşündüm istemeden. Neden derseniz zaman. zaman da olsa kasabanın sorunlarının dile getirildiğini okumuş olman gerekirdi. Esas mesele ne biliyor musun mesele sorunları yazmak değil de sorunları tespit ettikten sonra çözümleri tespit ederek sorunları çözebilmek. Yoksa sorunları dile getirmişsin çözüm önerilerini ortaya koymuşsun çözüm olmadıktan sonra neye yarar. Yinede merakını gidermeye çalışayım. Nuh kasabasının en önemli sorunu 1) sen ben değilde biz olamayışımız. 2) Nuh kasabasının kaderinin de Türkiye gibi uzun süredir tek taraflı olarak yönetilmesi 3) basit çıkarlar için kasabanın büyük çıkarlarının göz ardı edilmesi 4) silah sorunu düğün ve sünnet gibi eğlenilmesi gereken zamanlarda lüzumsuz ve gereksiz yere eğlencenin silahla yapılması. 5) kasabanın nüfusunun sürekli azalmasına rağmen tüm dünyanın düşünce ve uygulamalarının aksine kasabanın verimli tarım arazilerinin imara açılması ve mücavir alanların genişletilmesi. Kasabaya belde başkanı seçilen kişinin diyet borcunu öderken diğer bir kesimi yokmuş gibi davranması 6) kasabamıza yapılan baraj ve kuşaklama kanalı yerine birkaç kişinin istihdam edilebileceği Bir işyerinin açılmaması Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün fakat şimdilik bu kadar yeter herhalde. Ha unutmadan bir de yazı yazmak ne kadar kolay diyordun ya. İnan ki dünyanın en zor ve en saygın işlerinden birisi yazı yazmak. Göründüğü kadar kolay değil yani, Konunun belirlenip seçilmesi Uygun harf hece kelime cümle ve paragrafları bir araya getirmek Kimseyi üzmeden kızdırmadan sevindirmeden aşağılamadan ve küçük düşürmeden hatta yazdıklarınızı gerektiğinde ispat ederek yazmanız gerekiyor. Daha fazla kafanı karıştırmak istemem fakat en önemli konulardan biri de ne biliyor musun kasabada ikamet edenlerin bilgisayar ve internete meraklı olmamaları kasabada ikamet edenler bu konularda görüşlerini belirtmedikleri sürece biz dışarıdakiler ancak havanda su dövüyoruz gibi geliyor bana. Hani şu fıkradaki gibi sağlık bakanı akıl hastanesine gider. Karşılaştığı deliye sorar; Siz içerde kaç kişisiniz. Deli cevap verir Sen bizi boş ver asıl siz dışarıda kaç kişisiniz ŞİMDİLİK HOŞÇAKALIN. İbrahim
Saygılı |
|
DİL BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün isteği doğrultusunda bundan 75 yıl önce, 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Dil Kurultayı’nın açılış günü Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır. Bugün gerek Türk Dil Kurumu gerek Dil Derneği, İstanbul ve Ankara’da kutlama etkinlikleri düzenledi. TDK (Türk Dil Kurumu) açılışı ve toplantıları Dolmabahçe Sarayı’nda, Dil Derneği ise DTFC (Dil Tarih Coğrafya Fakültesi) Farabi Salonu’nda yapacak. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk Dil Kurumu, devlete ait bir kuruluş kimliği kazandı, derneğin eski üyeleri de Dil Derneği’ni kurdu. * * * DİL DEVRİMİ, ülkemizde epeyce tartışıldı, ancak yeni bir cumhuriyetin yeni bir kültür yaratabilmesi, oluşturabilmesi için yeni bir dile gereksinimi vardı. İlk başlangıçta belki, Öztürkçe sözü biraz yadırgatıcı geldi. Oysa amaç, arı, duru bir Türkçe idi. Dil çalışmaları içinde en ünlüsü Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü’dür. İlk dönemde eski yapıtların okunamamasından yakınıldı. Birçoğu sonraları bugünkü dile aktarılarak, kültürel bağın koparılmaması için çaba harcandı. Dil devriminden sonra, bazen de kaynakların okunmadığı, özellikle şairlerin bu yeni sözlükle, şiir dili yaratamayacakları savları ortaya atıldı. Ne var ki en başta Fazıl Hüsnü Dağlarca olmak üzere birçok şairimiz arı, duru, yeni Türkçe ile usta işi şiirler yazılabileceğini kanıtladı. İlk dönemde yayımlanan sözlüklerle bugünkü sözlükleri karşılaştırırsanız, dil devriminin aşamalarını izleyebilirsiniz. İlk dönemde yayımlanan sözlüklerle bugünkü sözlükleri karşılaştırırsanız, dil devriminin aşamalarını izleyebilirsiniz. Birçok bilim, edebiyat kavramlarına Türkçe karşılık bulunmuştur, kullanılmaktadır. Dil ile düşünce arasındaki bağlantıyı bildiğimizde, dil devrimini daha iyi algılayabiliriz. * * * DİL DERNEĞİ’nin düzenlediği 75. Dil Bayramı Şöleni’nin mottosu şu: "Ses bayrağımızı gençlik taşıyor!" Bugün saat 10.00’da Anıtkabir’de Atatürk’e Saygı Sunumu ile başlayacak kutlama yarın (27 Eylül Perşembe) saat 18.30’da noktalanacak. TDK’nın programı saat 10.00’da TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın’ın konuşmasıyla başlıyor. Etkinlikler üç gün sürüyor. Açılışta devletin, hükümetin üst kademesi hazır bulunacak. Ayrıca bu gece TRT’den canlı yayınla kutlama programı seyircilere iletilecek. * * * DEVRİMİN 75. yılında dil konusunu nasıl tartışmalıyız? Küresel bir çağda yaşadığımızı, ulusallığın durumunu anımsayarak, bugünün koşullarını unutmayarak. Doğan HIZLAN Hürriyet 26 Eylül 2007 Ramazan KIVRAK 26.09.2007 |
|
TARTIŞMA MASASI SADDAMLAR Bir insanın yaşamına birkaç pencereden bakmak lazım. Saddam da aslında enteresan birisi idi.Nasıl olmasın ki, Osmanlının ihanet çemberinde olan Arap,Kürt,Müslüman,Hrıstiyan,Şii gibi birlikte yaşanması zor olan bir bölgenin insanı idi o. Orta Doğu ki neredeyse tarih boyunca farklı entrika , ihanet ve suikastlara her zaman gebeydi. Bu Orta Doğuda her zaman Avrupa nın ve diğer büyük devletlerin emelleri hep var olmuştur. Oğlunu babasına, babasını oğluna öldürten bütün dünyanın sportif amaçlı veya kumar amaçlı olan sembolik oyunlarının hepsinin denendiği ve oynandığı bir bölgedir. 1800-1900,lü yıllarda osmanlıya ihanet eden bu bölge, Aslında Osmanlı dönemindeki rahatı ve huzuru ne Osmanlı öncesinde nede Osmanlı sonrasında, Bir türlü bulamamıştır. Bundan sonrada asla bulamayacağı kesindir. Neredeyse hiçbir devlet adamı kendi hasta yatağında ölmemiştir. Devlet adamlarının ölümleri de genellikle silah, zehirlenme, idam, kurşuna dizilme gibi sona ermiştir. Bazan uzaktaki düşmanları Bazan da en yakınları olan düşmanları tarafından uygulanan suikastlarla son bulmuştur. Genelde kanla gelen kanla gider sözünün en sık uygulandığı bir bölgedir. Bunlardan tabii ki bizim ülkemiz de nasibini almıştır. İran da şah rıza pehlevi, ırakta Saddam ve öncekiler, Suriye deki iktidar değişiklikleri bir zamanların Paris’i olan Beyrut ve Lübnan Kuveyt Kafkaslar ve birçok Arap ve Afrika ülkesinde aynı oyunların birkaç kez uygulandığı ülkeler de vardır.Avrupa ve Amerika hala işine gelen ülkeleri birleştirirken işine gelen devletleri de paylaşıyor veya bir şekilde yönetmeye çalışıyor.Genelde bunları başaran da Saddam ı ve El Kaideyi büyütüp besleyen ve Öcalan ı ülkelere karşı kullanan,bunları bahane ederek ülkede yönetim değişikliklerini sağlayan ülkeleri herkes biliyor.Fakat telaffuz etmek ya işine geliyor ya korkusundan telaffuz edemiyor. Sizce Menderes, Ecevit, Özal hatta eşref Bitlis yatağında mı öldü yada hepsinin bir Bürütüs’ü mü vardı. Her şey mümkündür.fakat Afrika, asya ve uzak doğudaki oyunlar artık çok olmaya başladı. Öyle olsada yapılacak fazla bir şey yok.ta ki bu bölgelerin insanları Din mezhep .................................... milliyet ayrılıklarını unutup tüm olarak bir elden güçbirliği yaptıklarında ki oda mümkün görünmüyor; ancak o zaman tek dişi kalmış canavara karşı koyabileceklerdir. Zannedersem Saddam da bir zamanlar ülkesine ihanet etmiştir. Yaşayanlar görecek elbette bugün ırak’ın devlet bütünlüğüne ihanet edenler de, BİZİM ÜLKEMİZE İHANET EDENLER de Bir gün mutlaka aynı akıbeti yaşayacaklardır. Ülkesine ve devletine ihanet edenler asla ve asla yatağında huzurlu ölemezler. Buna ne ALLAH nede maşa olarak kullanan ülkeler izin vermez. Bekir Can Sefarlioğlu |
|
'Ramazan KIVRAK
YOLLARDA KAMYONLAR, DİLLERDE SİZİN SÖZÜNÜZ
DOLAŞSIN' |
Parayı bastıran
üniversiteli oldu
|
|
Gönderen:
Bekir can SEFERLİOĞLU Mesaj: ABD nin yabancı dille imzaladığı tek antlaşma "...Yıl, 1783... Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başladı... Daha 25 Temmuz 1785'te, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanına bağlı, Kaptan Isaak Stevens'ın idaresindeki Maria idi. Arkasından, Philadelphia limanına bağlı, Kaptan O Brien'ın Dauphin'i de aynı akıbete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti... Kongre, 27 Mart 1794 yılında, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için, Başkan George Washington'a 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi. Osmanlıların oluşturduğu deniz tehdidi sayesinde, ABD donanmasının temelleri atılıyordu. 5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bu anlaşmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik'te, gerekse Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını (216.000 dolar)ödeyecekti. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koydular... Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış oldu. Bu, ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir... Kısacası: *ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslararası anlaşma Türkçe'dir ve *ABD tarihinde vergi vermeyi kabul ettiği tek ülke Osmanlı İmparatorluğu'dur.... *ABD başkanı George Wasington Efendi Osmanlı İmparatoru tarafından muhatap görülmemiş ve anlaşma Cezayir beylerbeyi tarafından imzalanmıştır. Hey gidi günler hey! |
|
Yanardag patladi seçim sonuclarinin milletimize hayirlar getirmesi dilegiyle hosca ve dostca kalin.26.07.2007 |
|
SİLAHLAR ANALARI AĞLATMADAN SUSSUN Silah ve patlayıcı atılmamasından millet tam memnun kalmış ve silah atılmıyor rahat rahat düğün seyrediyoruz derken. Düğünün bitmesine az bir süre kala Gelin inerken Nebi dedenin Balkona fotoğraf çekmeye çıktığım bir sırada gelin indiği anda; Silah sebebiyle acı tatmayacaklarını düşünen ve dünyadan habersiz olduklarını düşündüğüm bazı kişilerin silah attıklarını ve kadınların balkonda eyvah yine şu silah atılıyor diye saklandıklarına ve inanın çok korktuklarına, çok rahatsız olduklarına şahit oldum. Bir anda bende çileden çıktım rahatsız oldum hasta oldum benim köylümün son anda kimseyi rahatsız etmeye hakkı yoktu. Çünkü kan dökülmeden bile düğünün huzuru bozulmuştu. Kasabadaki yetkililerin ve düğün sahibi yakınlarının ve Tüm duyarlı Nuhluların bu konuda bir kez daha düşünmesi gerekir diye düşünüyorum. Silah atılmadan düğünler çok daha güzel oluyor herkes mutlu ve huzur içinde düğün seyrediyor. Kimsenin Nuh kasabasında Düğünlerin huzurunu bozmaya anaları ağlatmaya hakkı yok diye düşünüyorum. Allaha şükür kan dökülmedi; Kan döküldükten sonra
anam ağlasa niye yarar. Damardan çıkan kan geri girmez. Oynamayamı çıkacaksınız? Silahlar sussun analar ağlamasın NOT: Kesin kararlı iseniz havaya ateş etmeye silahlara vermeyi düşündüğünüz paraları NUHYAR a bağışlayarak; Nuh luların eğitimine katkıda bulunabilir anaları sevindirebilirsiniz. Yaşar hocamda sizin isminizi manşetten sitede yayınlar. (kusura bakmayın dostlar biraz uzun oldu ama bunu yazmadan moralim yerine gelmeyecek) Kalın sağlıcakla Nurettin YÖRÜK 25.06.2007 |
|
Yıldıray KESKİN Vatan severligin böylesi Gectigimiz hafta amerikada hudson enstitüsünde olanlari duymussunuzdur. Orada yurdumuz hakkinda cok haince senaryolarin hazirlandigi bir toplanti yapiliyor. Toplantiya ikide askeri yetkilimiz katiliyor. Konu medya vasitasiyla memlekette duyulduktan on gün sonra aciklama yapiliyor. yetkililerimiz cirkin senaryolar görüsüldükten sonra toplantiya katilmislardir . ne garip bir aciklama degilmi. Bu arada güneydogu da otuzbin askerimiz sinir boylarinda tatbikat yapiyor.aradabir sinirdaki kürt köylerini bombaliyorlar. Hükümetten tezkere bekliyorlar kuzey iraka girmek icin Sanki iceridekileri bitirdiler sira disariya geldi. Birkactane action filmi seyreden siradan bir insan bile cokiyi bilirki böylesi bir örgüte karsi bu sekilde tanklarla toplarla mücadele edemezsiniz. Ama bu film bize yillardir seyrettiriliyor. Bu arada oyakbank 2.7 milyar dolara hollandali bir sirkete satildi. 28 subat sürecinde o irtica firtinalari estirilip bankalarin iclerinin bosaltilip daha sonra ucuza kapatildigi zaman oyak grubuda bir banka kapatmisti. Hemde öylesine balli bir börek. 50 milyara kapatilan bankanin ilk bir yillik kari 143 trilyondu. Nasil karli is degilmi . yiyin efendiler yiyin, aksirincaya tiksirincaya kadar yiyin. Nasil olsa simdilik bu dünyada size dokunabilecek pek kimse yok. Bu arada arada bir vatan millet nutuklari atmaya devam edin. Yoksa millet uyanir falan nemelazim. Selam ve dua ile hoscakalin. |
|
Seringül KIVRAK s.kivrak_35@hotmail.com Benim çok ilgimi çeken Kurtuluş savası yıllarında gerçekleşen bir olay üzerinde duracağım bu yazım antep'in savunulması üzerinde olacak. Kuşatma boyunca Antep yanlız Fransa ile değil açlıkla da savaştı.Siperlerimizin gerisine atılan bir at ölüsünü kadınlar beş dakikada paylaştılar.İşte bu olay aç milletin dehşetidir. En son bir yığın acı zerdali çekirdeği var.zehirlidir,yenilmez dediler.Islatırız belki zehir gider dendi,ıslatıldı.Yiyince bir çokları hastalanmıştı.Zehirlene zehirlene alışırız dendi,alışıldı.Eğer o çekirdekten daha fazla olsaydı,kuvvetlerimiz düşmanı yarıp çıkacak şehri bırakmayacaktı.Antep düşmedi, Antep aç düştü. Antepli -küçülmüş midelerin bir köşeciğinde son çekirdek lokmaları ile - 8 Şubat 1921'de düşmanın kuşatma hattını yarmak için saldırdı.Beş altı bin şehit veren Antep 6 Şubat'ta TBMM kararı ile(Gazi)ilan edilmiştir. 15 bin kişilik Fransız Ordusu'na Ramazan topu ve zehirli zerdali çekirdeği ile karşı koyan Antep'in zaferi,General Goro'nun Fransa hükümetini bildirdiği şu gerçekte saklıdır.''Antep'in düşmesi için 10 ay bekledik.Anadolu'da daha bin Antep var.'' Benim bu yazıyı yazmaktaki gerçek amacım Türkiye üzerinde oynanan oyunlara herkesin dikkatını çekmekti.Bu topraklar çetin mücadeleler savunuldu ve halada her gün şehit vermektedir.Peki bizler ne yapıyoruz ülkemizin topraklarını yabancılara satıyoruz.Unutmayalım ki bu,ileriye dönük bir politikadır ve zamanla beraberinde sorunlar getirebilir. '' Vatan için ölmiş insanları unutmak ,vatandan vazgeçmektir.'' |
|
HASAN HÜSEYİN YÖRÜK/Afyonkarahisar
Sevgi Bu iki geniş kavramın anlamları karşılaştırıldığında,
aradaki bariz benzerliği görmemek mümkün değildir. Amerikan toplumunun
dünyadaki diğer ülkelere olan dil, din, giyim kuşam, müzik ve benzeri
sosyal ve kültürel etkileri göz önüne getirildiğinde, Amerika dışındaki
bu ülkeler küreselleşen bir dünyada Amerikan sömürgeciliği himayesinde
yaşayan ve etnik değerlerini yitirmek üzere olan toplumlar olarak
adlandırılabilir. |
|
Gönderen:
Yıldıray KESKİN E-Mail: yildiray.keskin@hotmail.com Mesaj: Şehitler. son günlerde orduyu k.iraka sokmak icin malum Kartel medyasi bastiriyor. 25 yildir sunulan cok büyük imkanlara ragmen terörü birtürlü bitiremiyoruz. Esas sorgulanmasi gereken sey budur. Yapilan yanlis uygulamalar sonucu dogudaki insanlarla devlet arasindaki mesafe cok acildi. Gectigimiz hafta tr den gelen bir tir soförüyle bir sohbetimiz oldu. Aslen mardinli olan bu kardesimle sohbetimizden cikan sonuc suydu.Gerek dogu bati gerekse ülkemizdeki diger etnik gruplari birbirine baglayan, arada tutkal vazifesi gören ana unsur islamdir. Islami ortadan kaldir mak istemek nesilleri dinsiz imansiz yetistirme gayretleri terörü tetikleyen ana etkenlerden birisidir. Ne mutlu türküm diyene sloganinin arkasina saklanan ulusalci irkci zihniyette bir baska neden. Bizler batakligi kurutmak yerine sineklerle ugrasiyoruz gibi geliyor bana. Insallah birgün bu sorunlari cözecek iktidar sahibi bir iktidar gelirde millette bu beladan kurtulur. Selam ve dua ile hoscakalin. |
|
Gönderen:
ismail okumus E-Mail: isamilokumuss@gmail.com Mesaj: HOSGELDINIZ AZINLIK MUSLUMAN CUMHURIYETINE !!! Haberleri internetten okumaya calisiyorum ama bazen kan beynime sicriyor..niyemi? Cunku Muslumanlar sanki Turkiyede azinliktaymis gibi muamaele goruyor Bizim annemizin basortusune kufrediyorlar. Kizlarimizi asagiliyorlar Muslumanlara kufrediyorlar. bizi yobaz yerine koyuyorlar..Namaz kilacaginiza bale ogrenin diyorlar (turkan saylan ) Biz nerede yasiyoruz ?. Herhalde okullarin bodrumlarinda sex odalari,,,esrar odalari yapilsa bizim cocuklarimiz daha cagdas olacak! |
|
Gönderen:
ISMAIL OKUMUS E-Mail: ismailokumuss@gmail.com Mesaj: Bosunami ? Herhalde bizler bu ulkeyi yonettigimizi sanmisiz yillardir ve guzelim halkimiz bosuna kavga etmis demeden edemiyorum ve bazen hayretler icinde kaliyorum donen dumenleri gorunce Yeri geldiginde ULKUCU-SOLCU, yeri geldiginde DINCI-LAIK ama benim kanatim o ki.. bu ulkeyi bu gune kadar ne laikler ne da dindarlar, ne demokratlar ne de demokrat olmayanlar yonetebilmis degil. devletimizin icersinde varolan elit gurupplar ( veye yeni tabirle beyaz turkler ) yonetmis ve yonetmeye devam ediyorlar son gunlerde olan hadiseleride biraz buna bagliyorum ve yazik ettik birbirimize demeden kendimi alamiorum... |
|
İlkokula henüz başlamıştım. Okuma
bayramında annemin elini öptüğümde harçlık |
|
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR
BAYRAMI: |
|
GÖNDEREN: HASAN ALMACIK
arkadaşlar şu günlerde moda olan bir olayı
duyurmayı görev bildim.DİKKAAAAAATTTTTTTT. |
|
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK
VE ÇOCUK BAYRAMI"NIN 87. YILDÖNÜMÜNÜN ARDINDAN: Birinci Dünya Savaşı’nda yenik sayılan ve zayıf düşen Osmanlı İmparatorluğu, düşmanlarca parçalanıp, toprakları işgal, insanları köle edilmek istenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, bundan tam 87 yıl önce, düşmanların yurdumuza amansız biçimde saldırdığı, yurt topraklarının düşmanlar arasında paylaşıldığı günlerde, 23 Nisan 1920’de Ankara’da kuruldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulması, Türk ulusunun egemenliğini kendi eline almasıydı. Aynı zamanda İstanbul’daki padişahın kulu, kölesi olmaktan da kurtulmuş oluyordu. Bugün, padişah iradesinin, ulus iradesine boyun eğdiği gündür! Bugün, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurdukları gündür! Bugün ulusal egemenlik fidanının dikildiği gündür! Ulusal egemenlik fidanı, o günden bu güne, daha da köklenip, dal budak salarak 87 yaşına ulaşmıştır. Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Bundan sonra yapılacak iş, yurdumuzu dört bir yandan sarmış olan düşmanları yurdumuzdan atmaktı. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmış olan Mustafa Kemal yeni Türk Devleti’nin başkomutanı olarak Kurtuluş Savaşını sürdürdü. Cepheden cepheye koştu. Türk ulusunun egemenliğini ve bağımsızlığını, son düşmanı da topraklarımızdan kovalayarak herkese kanıtladı. Mustafa Kemal, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğuna inanmıştı. Onun için Türkiye büyük Millet Meclisi’nin kuruluş tarihi olan 23 Nisan gününü “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak ilan etti. Egemenliğin ulusa ait olması için, sürekli olması gerekir. Sürekli olması için de çocuklara emanet edilmesinden daha doğal ne olabilir? Büyük kurtarıcı Atatürk’te öyle yaptı. Hem çocukları çok sevdiğinden, hem de egemenliğe değer verdiğinden, bu bayramı: “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak çocuklara armağan etti. Çünkü çocukların kan ve ateşle, büyük zorluklarla kazanılmış egemenliğimizi, büyük bir özveri ile koruyacaklarına inanıyordu. Aynı zamanda çağdaşlaşma ve bilim yolunda, ilerleme yolunda büyük ve yeni atılımlar yapacaklarına inanıyordu. Çünkü O’na göre çocuk yarın demekti. Atatürk’ün bu inancını boşa çıkarmayan Türk çocukları, bayramlarının87. yıldönümünü her yıldan daha çok coşku, sevinç ve heyecanla kutluyor. Onların coşku, sevinç ve heyecanına, bütün ülke ve dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen çocuklar da ortak oluyor. Bugün, Dünyada kutlanan tek çocuk bayramı: “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır.” Ne mutlu Türk çocuklarına böyle bir bayrama sahip oldukları için. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız hepimize kutlu olsun. (Yazımı İlhami Bekir TEZ'in bir şiiriyle bitirmek istiyorum) 23 NİSAN 1920 MUSTAFA KEMAL’İN İNANCI 23 Nisan 1920’de Demişti ki: Anamın ak sütüne, Gözlerimin lacivert mavisi, Ve gövdemin benim olduğuna, İnandığım gibi, İnanıyorum o güne. Kara kurdu, Ne türlü olursa olsun, İninde boğacağız. Yunan’ı denize döküp, Halifeyi uzaklara kovacağız. ….. Yüz pare 1001 pare top atılmıştı, Meclisin ilk açıldığı 1920’de 23 Nisan günü. 23 Nisan demek: Mutlu insan demek, Mutlu vatan demektir. İlhami Bekir TEZ |
|
Gönderen:
ismail OKUMUS E-Mail: ismailokumuss@gmail.com Mesaj: GUZEL SEYLERDE OLUYOR TURKIYE nin disinda diyerek sozlerime baslamak istiyorum. Atlanta da ilk defa 23 Nisan Byrami kutlandi. Yaklasik 500 Turk sevdalisinin biraraya geldi ve cok guzel bir kutlam oldu burada . Buralarda dogmus ve buyumus bir cok turk var fakat hic birinin boyle gunlerden haberi yok. ileriye donuk olarak cok guzel bir baslangic..ulkemiz adina guzel seylere vesile olacak turkleri kaynastiracak ve ulkenin cikarlarini buralarda bu insanlarin savunacak.....BUTUN HERKESIN 23 NISAN BAYRAMINI KUTLUYORUM.. |
|
BİR BAHÇIVAN: İSMAİL
HAKKI TONGUÇ Issız Anadolu toprağının bir çok köşesinde, Hasanoğlan kırında, Çifteler’in Hamidiye Köyü’nde, Kayserinin Pazaröreni’nde, Sivas’ın Yıldızeli düzünde… Daha bir çok yurt kırsalında; Trakya’nın Kepirtepesi’nde 1940’dan sonra, ağaçlar büyüyor, çiçekler açıyor, tarlalar yeşeriyordu. Bu bahçelerin baş bahçıvanı İsmail Hakkı Tonguç’tu. Yüzlerce yıldır hiç bir devletlinin, hiç bir sorumlunun aklına gelmeyen bu yurt köşelerine, uygarlığın ilk elini uzatan, insanca yaşamanın ilk tohumunu atan bahçıvan Hakkı Tonguç’tu. Oralarda elektrik ışığı yakan, ovalara su akıtan, dededen gördüğünü sürdüren Anadolu köylüsünün gözü önüne, köylünün yanı başına uygarca yaşamayı; bilmeyi, düşünmeyi getirip koyan koca bahçıvan Hakkı Tonguç’tu. Ama Hakkı Tonguç bu kadarıyla kalmadı. Onun yurt topraklarında yaptığı görülür değişim, yurt insanlarının kafalarında yaptığı yanında küçük kalır. Bu yurdun köylüleri, Anadolu’da insan yaşayalı beri hemen hep aynı kalmıştır. Bilinçsizdir, çiftçidir, çobandır. Alın yazısının çizgisini hep baştakiler çizmiştir. Kendisini yönetenleri o herkesten akıllı bilir. Uzun başbuğluk, padişahlık devirleri ona bu tutumu bir iç güdü gibi aşılamıştır. Baştakiler ne dediyse doğrudur, kendilerini nereye götürseler düzdür. Hocalar hacılar akıllıdır. Ağalar güçlüdür. Devletliye karşı gelinmez. Ulemaya dil uzatılmaz. Köylü hep böyle bilmiş, böyle sanmıştır. Bu yolun ucu nereye varır? Köylümüz yoksullaşmış, yozlaşmış. Anlayışı donmuş; göremez, düşünemez olmuş. Köylüden adam çıkmaz denmiş, buna kendisi bile inanmış. Bir kıraç tarlanın yanık-kavruk mahsulü olup çıkmış köylü. İşte Hakkı Tonguç, asıl bu sahipsiz bahçenin bahçıvanıdır. Dağ başlarından, dere kıyılarından, dana ardından topladığı köy çocuklarını; bu yoz, kıraç tarla bitkilerini; Köy Enstitüleri’nde, eğitimin adam edici aşısından geçirdi. Binlercesini birden suladı, budadı. Gözlerini, kafalarını aydınlığa açtı. Yirmi binden fazla köy çocuğu; okumasaydı, kitaplara eğilmeseydi; babalarından, kardeşlerinden ne farkları olurdu. Çoğu ortakçıydı, ırgattı. Ağaların kapısında kul; şeyhlerin, dedelerin peşlerinde müritti. Bahçıvan Hakkı Tonguç onları aşıladı, eğitti, Türk Milli Eğitim ordusu saflarına kattı. Yurdumuzun yönetiminde görevler aldılar. Ülkemizin havasına yepyeni bir güç kattılar. Yüz binlerce köy çocuğunu okuttular. Yurttaşlarımızı daha anlayışlı, daha aydın yuttaşlar yapmaya çalıştılar. Koca bahçıvanın bahçesinde nice çiçekler açtı. Evet bu destanlık, bu romanlık çalışma sekiz-on yılda olup bitti. Suyunu kesip kurutmasalardı; o bahçe daha genişletilseydi; bütün yurdu, bütün köylüyü içine alsaydı; bu yurt şimdiye belki baştan başa, okumuş insanlar bahçesi olacaktı. Koca bahçıvanın asıl düşü oydu. Yirmi Köy Enstitüsü, kırk bin köyün çekirdeği idi. Oraya doğru gidiyorlardı. Elektriksiz köy, işlenmemiş kafa, yontulmamış gönül kalmayacaktı. Bu ülke baştan başa aydın insanların, çalışkan insanların ülkesi olacaktı. O zaman Atatürk’ün özlediği “Çağdaş uygarlığın üstüne çıkmış Türkiye” kurulacaktı. Ama gericilerin ağır bastığı yerde, hangi iyi niyet toza dumana karışmamıştır? Hangi ışıklar söndürülmeye çalışılmamıştır? BİR BAHÇIVAN: İSMAİL HAKKI TONGUÇ Gökte uçan kuma kuşu, Ne bilir dalın kıymatın? Arının kahrın çekmeyen, Ne bilir balın kıymatın? * * * * * * Bir fidanın kıymatını, Ancak bahçıvan bilir. Bir evladın kıymatını, Ancak anası bilir. Bahçıvan fidanına, Kuş yavrusuna, Koyun kuzusuna, Ana evladına, Canı kadar önem verir. Fakat bir bahçeye, Girerse bir hayvan. Ezer körpe körpe Filiz filiz fidanları. En ufak acı duymaz. Çünkü fidan düşmanıdır o! * * * * * * Ramzan KIVRAK 19.04.2007 |
|
Nail Karaköse'nin
yazısını başlarken "geçen günlerde yazdığım yazıyı destekler nitelikte
olduğu için" demiş. Bende bir geçmişe baktım acaba ne yazmış diye?
Buldum. Demişki: "İbrahim Saygılının, milleti katagorize ettiği
"Atatürkçü olmak" yazısındaki Atatürkçü olmayanlar listesinin eksik
olduğunu düşünüyorum.O listeye kendi ideolojik yaklaşımlarını gizleyerek
Atatürkü sütre yapıp sütre gerisinden millete,milletin değerlerine ve
inançlarına saldıranlarında eklenmesi gerekir. selam ve saygılırımla" Kimi kastediyor acaba özdemir inceyi mi? chpyi mi? Fazla söze gerek yok aslında ben anlayacağımı anladım Engin Ardıç alıntısıyla. Haklı da olabilir belki haksız da bunu tartışmak istemiyorum. Nail Karaköse'nin yazılarını oldukça dikkatli takip ediyorum diyebilirim. Neden mi? Acaba bu yazısında sol siyasete, sol siyasetçilere, sol düşünceye neler söylemiş diye. Elbette onun hakkıdır istediğini söylemek-yazmak. Azminden ve inancından dolayı tebrik ediyorum. Ama? Ama tartışmalı konularda "Lütfen biraz sakin olalım. Bu tartışmanın yeri burası değil. Biz birlik-berabelikten bahsetmek istiyoruz." diyen büyüklerimin sözleri aklıma geliyor. Sayın Nail Karaköse'nin küçüğü olarak kendisine, bende, büyüklerimizin bizlere söylediği sözleri tekrarlamak istiyorum. Saygılarımla... Mustafa Özgür EŞME 19.04.2007 |
|
TARTIŞMA MASASI. AVRUPA BİRLİĞİ (Avrupa imparatorluğu) Avrupa birliğine neden girmek istiyoruz? Avrupa birliğine girince ne olacak? Avrupa birliği bizi alacak mı? almayacakmı? Avrupa birliği üyesi olmak ne getirecek ne götürecek? ------------------------------------------------------- Bildiğiniz gibi biz Avrupa birliğine girmek için çabalıyoruz. İyi de Avrupa birliği nedir girmek için çabaladığımız Avrupa birliğinin ne olduğunu bizim Devlet ve hükümet yöneticilerimiz bize yeterince açıkladılar mı? Hayır, açıklamadılar çünkü işin boyutu o kadar farklı ki gerçekte hiçbir Türk vatandaşının işin aslını öğrendiğinde Avrupa birliğine Girmek isteyeceğini sanmıyorum. Hani bizim cumhurbaşkanlığında kullandığımız fors varya (16 ) eski, Türk devletini simgeleyen işte Avrupa birliğinin simgesi de öyle bir anlam taşıyor. Bizi belki ilerde AB ne alırlar ama o zaman AB nin pek bir değeri kalmayacak Yada bizim için cazibesini kaybedecek. Avrupalı gibi yaşamaya evet ama Avrupa birliğine hayır. Çünkü Avrupalı şayet bizi AB ne alırsa karakaşımız veya kara gözümüz için almayacak. Bizim gibi aç bir Pazar onlarda yok Bizi lisans, sertifika, yetki belgesi vermek gibi isimler altında milyonlarca hatta milyarlarca dolar, avro zarara sokuyorlar. Düşünün Avrupa birliği ile gümrük birliği sözleşmesini imzaladığımız tarihten bu güne kadar yaklaşık 300 milyar dolar veya avro zararımızın olduğu çeşitli platformlarda söylenmekte peki insanın dostu bu kadar zarar verirmi? Avrupa birliği zamanında Osmanlının yaptıklarının intikamını almaya çalışıyor. Ermeni meselesi, azınlık hakları, güneydoğu gibi konular bunlardan bazıları. Bir hesaplamaya göre bizi önce28 daha sonrasında ise 48 gibi bir etnik guruba ayırıyorlar. Yani böl ve yönet modelini bizim üstümüzde uygulamak istiyorlar. Burada müsaadenizle konuyu daha iyi açıklayabilmek için bir fıkra anlatacağım. XXXXXXXXXXXXXXXXXXXX Süt işiyle uğraşan bir firmanın dağıtıcısı, Dağıtım sırasında süt kasalarını yere bırakıp, Görüşme yapmak için satış yapacağı yere girer. Bunu fırsat bilen şişedeki doğal süt pastörize süte Hadi gel oynaşalım kaynaşalım der. Pastörize sütün cevabı aynen şöyledir: Beni o kadar pastörize ettiler ki!! Kımıldayacak halim yok. XXXXXXXXXXXXXXXXXXX Bizi Avrupa birliğine alırlarmı? Almazlarmı? Bilinmez ama İnanın bizi Avrupa birliğine alacakları zaman bizde aynı pastörize süt gibi olacağız. Dün, bugün ve yarın her zaman ve her yerde haçını gözümüze sokan Avrupa Bizim değerlerimizi niye törpülemeye çalışıyor sanıyorsunuz? Bayrağımıza, ATATÜRK ‘ÜMÜZE toprak bütünlüğümüze, Ve birçok maddesel ve manevi değerlerimize her fırsatta saldıran Avrupa birliği Bundan önceki dünya imparatorluklarında olduğu gibi, Elbette bir gün çökecek, bizim kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz İşte ozaman meydana çıkacak www.samdanici.tr.cx NOT: lütfen imla kurallarını uygulayamadığım için Beni mazur görün konu hakkında gerekirse daha sonra açıklama yapacağım. İBRAHİM SAYGILI 19 Nisan 2007 Perşembe |
|
Geçen günlerde yazdığım
yazıyı destekler mahiyette bulduğum için Akşam Gazetesinden Engin
Ardıç'ın yazısını buraya alma gereği duydum. Geçen gün kulağını çınlattığımız Özdemir İnce var ya, “1950 öncesine saldıranların AKP yağcılığı midemi bulandırıyor” demiş... Kendilerine solcu süsü veren faşistler de benim içimi kaldırıyorlar. Ama ben Özdemir gibilerine, Özdemir’in liberallere karşı kullandığı deyimlerle, “suratsız, rezil” gibi laflarla saldırmıyorum. (Özdemir İnce, “yeryüzünde bizim liberallerden, neo-liberallerden daha rezil olanı yok” gibi şık bir cümle yazdı geçenlerde.) Elbette İnce’nin kastettiği ben değilim, çünkü benim gibi küçük bir yazar parçasıyla muhatap olmayacak kadar büyük ve önemli bir adamdır kendisi... Onun derdi, “kendi küfvü” olarak kabul ettiği Murat Belge falan türünden adamlar. Ayrıca... Gerek başbakanın cumhurbaşkanı olmasını istemediğini, gerekse AKP’ye oy vermediğini ve vermeyeceğini çeşitli kereler açık seçik yazmış bir adam olarak da, “AKP yağcısı” lafını hiç mi hiç üzerime alınmadım aslında. Fakat kendisine “her okuryazarın da CHP’yi tutmaya mecbur olmadığını” hatırlatmak isterim. İnce ve onun gibiler (Livaneli de buna dahildir), 1950 yılında iktidara “mütegallibenin” geldiğini iddia ederler. Bu bir karşıdevrimdir. Halk, özgür ve serbest oylarıyla karşıdevrim yapmıştır. İktidar halka bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Memleketi bürokrasi yönetmelidir. Hele ezanın Arapça okunması çok büyük bir karşıdevrim olmuştur. “Allahüekber” demek gericilik, “Tanrı uludur” demek ilericiliktir. Çünkü Türkçe söyleyince herkes anlar ama “Allahüekber” tamlamasının ne anlama geldiğini hiçkimse bilmez ve anlamaz bu ülkede! Allah ne demek, ekber ne demek acaba? Cahil halk nereden bilsin?) Elbette ne Milli Şef döneminde yaratılan savaş zengini ve “muhtekir” tipini hatırlamak isterler Özdemir gibi adamlar, ne daha önce, yirmilerin sonları, otuzların başlarında CHP kanatları altında palazlanan “affairiste” takımını (başlarında Ahmet Hamdi Başar), ne de İttihat ve Terakki’nin İaşe Nazırı Kara Kemal’in besleyip büyüttüğü birinci savaş zenginlerini, bulgur krallarını, yağ krallarını, “vagon tacirlerini”, Topal İsmail Hakkı’ları falan... Çünkü işlerine gelmez. Onların adamı olursa hamiyetli vatan evladı, diğer partiye destek verirse mütegallibe. Neyse, CHP’nin solu ezmiş olduğunu utana sıkıla kabul ediyorlar artık, buna da şükür... Tan Gazetesi ve matbaasına saldırıyı rahmetli babam mı örgütlemiş, Nazım Hikmet ve arkadaşlarını rahmetli babam mı yıllarca hapislerde yatırmıştı acaba? Özdemir İnce, geçen gün, Recep Peker’e hak verdiğini ve İnönü’nün çok partili sisteme geçmekle iyi etmediğini de yazdı. Bunu eleştiren “suratsız ve rezil”, üstelik “mide bulandırıcı” ha? Vah vah. İnce, 1936 yılında TBMM dışında ve üstünde bir faşist konseyi kurulması girişimlerini hiç anmadan (belki de bilmiyordu), o dönemde “demokrasiye geçişin bütün altyapısının kurulduğunu ve hazırlıklarının yapıldığını” da yazmıştı bir zamanlar... Fakat tek bir örnek gösterememişti, çünkü yoktu böyle bir örnek. İnce, 1936 yılında TBMM dışında ve üstünde bir faşist konseyi kurulması girişimlerini hiç anmadan (belki de bilmiyordu), o dönemde “demokrasiye geçişin bütün altyapısının kurulduğunu ve hazırlıklarının yapıldığını” da yazmıştı bir zamanlar... Fakat tek bir örnek gösterememişti, çünkü yoktu böyle bir örnek. Bu ne biçim demokrasidir ki, otuzlu yıllarda bütün hazırlıkları yapılıyor, ve fakat kırklı yıllarda ona geçmek henüz erken sayılıyor? 1950 yılında iktidara gelen mütegallibenin lideri kimdir? Celal Bayar... Atatürk’ün 1937 yılında başbakan yaptığı adam. Mütegallibeye karşı bürokrasi diktasını kahramanca savunanların lideri kimdir? İsmet İnönü.... Atatürk’ün kendisinden sonra cumhurbaşkanı olmasını asla istemediği adam. Karşıdevrimcilerin Çankaya adayı olarak tanıtılan kişi kimdir? Mareşal Fevzi Çakmak... Atatürk’ün kendisinden sonra Çankaya’ya çıkmasını vasiyet ettiği adam. 1930 yılında bir muhalefet partisinin, Serbest Fırka’nın kurulmasını destekleyen, onun başına en yakın arkadaşını, Fethi Okyar’ı getiren, kendi öz kızkardeşini, Makbule Atadan’ı da bu partiye üye yazdıran kimdir peki?... Mustafa Kemal Atatürk. Atatürk’ün arkadaşı karşıdevrimci... Atatürk’ün kızkardeşi karşıdevrimci... Onları yüreklendiren, destekleyen Atatürk neci? Ne o, yoksa bu memlekette bazı Atatürkçüler Atatürk’e de mi karşı çıkıyorlar? Sen bu işi bırak Özdemir, git çeviri yap. Va te faire voir ailleurs. Nail KARAKÖSE 19.04.2007 |
|
KÖY ENSTİTÜLERİNİN 67.
KURULUŞ YILI KÖY ENSTİTÜLERİ Köy Enstitüleri bugün yok. Bir zamanlar Türk eğitiminin temel direklerinden biriydiler. 67 yıl önce kurulmuşlardı. 17 Nisan 1940 günü. Kuruluş amaçları, o zamana kadar okul bakımından da, öğretmen bakımından da pek fakir olan köylerimizi eğitime kavuşturmaktı. İlkokulu bitirmiş köy çocukları arasından seçilen öğrenciler, o enstitülerde yetiştirilecekler, beş yıllık bir eğitimden sonra, öğretmen olarak gene köylere gönderileceklerdi. Başlangıç olarak 20 enstitü yeri saptanmıştı. Ülkenin değişik bölgelerinin ihtiyacını karşılayacak şekilde Trakya’da Kepirtepe, Karadeniz’de Beşikdüzü, Ege’de Kızılçullu, İç Anadolu’da Pazarören, Doğu Anadolu’da Pulur, Güneydoğu Anadolu’da Dicle, Güney Anadolu’da Aksu… Ve diğerleri. Enstitülerde öğrencilere sadece nazari bilgiler verilmeyecek, onların yanında köy hayatının gerektirdiği alanlarda uygulama da yaptırılacaktı. Erkeklere çiftçilik, dülgerlik, demircilik, yapıcılık gibi beceriler öğretilecekti. Kızlara da biçki-dikiş, dokumacılık, örücülük gibi. Öyle ki onlar öğretmen olarak atanacakları köylerde sadece çocukları eğitmekle kalmayacaklar, köyün kalkınması yolunda öncülük de yapacaklardı. Hatta daha da ötesi. Bir yere atandılar da, orada henüz okul binası yoksa, o binayı köylülerle birlikte yapıp, öğretime hazır hale getireceklerdi. Milli Eğitim Bakanlığı’nca tip proje gönderilecek, valiliklerce malzeme verilecekti. Ama gerisini bitirme sorumluluğu onların olacaktı. Bu, devletin o zamanki olanakları açısından da gerçekçi bir sistemdi. Zaman, İkinci Dünya Savaşı zamanıydı. Bütçenin büyük kısmı askeri hazırlıklara gidiyordu. Onun dışındaki işlere ayrılabilecek ödenek azdı. Amaç biraz da, o az ödenekle mümkün olduğu kadar fazla işi tamamlamaktı. Köy Enstitüleri hamlesi, 1940 yılının 17 Nisan’ından başlayarak bir devlet politikası oldu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü Hakkı Tonguç’un bu alandaki çabaları, bizzat Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından çok yakından izleniyor ve destekleniyordu. Enstitülerin binaları kısa zamanda tamamlandı. Öğrenciler geldi. Öğretim başladı. İlk mezunlar çıktı. Köylere gitti. Bir de Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuştu. Başarılı mezunlar oraya alınıyor ve Köy Enstitüleri öğretmeni yetiştirecek kadrolar oluşturuluyordu. Köylerdeki ilk tecrübeler gösterdi ki, enstitülerden çıkan öğretmenlerin, gittikleri yerin gelişmesine yaptıkları katkılar büyük olmaktadır. Sadece üretim açısından da değil, köy halkına ülkenin ve dünyanın gerçeklerini tanıtma, onun vatandaşlık bilincini geliştirmek açısından da. Fakat bu olumlu sonuçların arkasından bazı tepkiler de gelmekte gecikmedi. Özellikle 1946’dan sonra Köy Enstitüleri, çeşitli grupların hedef tahtası haline getirildi. Bazılarının eleştirileri iyi niyetli sayılabilirdi. Sistemin ülkedeki eğitim birliğini bozabileceğini, şehir-köy ayırımının keskinleştirebileceğini öne sürüyorlar, bir takım düzeltmeler istiyorlardı. Ama bazıları önyargılıydılar. Tepkileri tutuculuklarından geliyordu. Öyküsü uzundur. Mecliste de uzun tartışmalar oldu. Ve Köy Enstitüleri’nin yapısı aşama aşama değiştirildi. 1953 yılında da kaldırıldılar. Türkiye’nin o günkü koşulları içinde ne kadar önemli işlevleri olduğu, aradan bu kadar zaman geçtikten sonra daha iyi anlaşılıyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz belirli sorunlar açısından da öyledir. Enstitülerin eksikleri tamamlanıp, hataları düzeltilerek ve zamanın koşullarına göre geliştirilerek yaşamlarını sürdürebilselerdi, ulusal birliğimizin de, laik demokratik cumhuriyetimizin de yıkılmaz kaleleri olurlardı. Oradan yetişecek öğretmenler yurdun en uzak köşelerindeki mezralara kadar yayılıp, o ilkelerin savunucusu ve eğiticisi olurlardı. Yazık olmuştur. Ramazan KIVRAK 9.04.2007 |
|
TARTIŞMA MASASI: yazılış
yarihi: 19.03.2007 DÜRÜSTLER VE HAKLILAR: Dürüstler ve haklılar ne zaman insan gibi yaşayacak? Bir ülke düşünün: varlık içinde yokluk yaşayan, Bir ülke düşünün: Demokrasi içinde monarşi, oligarşi yaşayan. Cumhuriyet ve demokrasi, düşmanı yönetimleri içinde barındıran, Haklıların haksız, haksızların haklı olduğu bir ülke. Eğitimsizler eğitimlilerin yerini almış, Eğitimliler ise sindirilmiş. Dünyada bunun başka örnekleri varmı bilmiyorum? Devlet vatandaşa karşı oyunlar, düzenler içerisinde. Vatandaş ise daha beter, eline fırsat geçtiğinde, Devletin bütün kurumlarını kendi çıkarları için kullanmakta. Kaçakçılığı devlet kadrolarındaki densizler yapar. Hem ulusal hemde uluslar arası alanda Yüzdecilik, Hırsızlık, rüşvet, Adam kayırmacılık da bu kendini devlet adamı sananlarda velhasıl Haklının haksızın ayrılmadığı hatta haksızların baş tacı edildiği Bir ülkede yaşıyoruz daha önceleri neyse Cumhuriyetin temellerinin Atıldığından günümüze kadarki yaşam içinde en tepedeki Devlet adamından tutunda hizmetli olarak çalışanların bir kısmı dahi Devlete dolayısıyla millete karşı ihanet içerisinde Tabii ne olacak ki Devlet dairelerinde bildiğin tanıdığın yoksa rüşvet vermez ya da rüşvet Vermesini bilmezsen işini asla halledemezsiniz devlet dairesinde Adam olan işini yaptırıyorsa zaten bedelini ödemiştir. Devlet dairesindekilere rüşvet verirse; İşini hallettikten sonra, Bir şekilde Devletten ya da Milletten bunun acısını kat, kat çıkarır. Bu da şansına bağlıdır ya oda rüşvet alır, yada devletten Sözde aldığı ihalenin şartlarını yerine getirirken, Kum, çimento yada demirini az kullanarak ve Haksız mal edinerek, yada cinayet gibi kazalara sebep olarak işlerini yürütür. Bu arada olan Dürüstlere olur. Eğer dürüst isen sonu açlık, eğer haklı isen, Sonu sefalet ve hapis olur. Eee peki milli şefin dediği ne zaman gerçek olacak. Dürüstler ve haklılar ne zaman cesaretini toplayıp, Cumhuriyet ilkelerinin uygulanmasını sağlayıp, Dürüstçe ve hakça bir düzen içinde yaşayacak. İbrahim SAYGILI: samdanici.sitemynet.com/samdan/ www.samdanici.tr.cx |
|
BURS LA İLGİLİ DERNEK KURULDU: Desteklerinizi bekliyoruz. Sevgili hemşehrilerim. Burs ile ilgili derneğimiz Kurucu üyeleri Hüseyin SAĞDIÇ Mevlüt VAROL Hasan EŞME Cemal TOPSAKAL Hasan Hüseyin ÖNER Abdullah DEMİRKOL ve Nurettin YÖRÜK Geçici yönetim kurulu olarak ilk toplantısını yapmıştır. Yönetim kurulu dışından toplantıya katılan; Belediye Başkanımız Rüştü MENEKŞE, Hasan ÇAKMAK, İsmail ARI ve Ömer ÖZEL e de katılım ve desteklerinden dolayı çok teşekkür eder. AFYONKARAHİSAR NUHLULAR SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ nin. Tüm yardım sever Nuhlu hemşehrilerime ve Öğrencilerimize hayırlı olmasını dilerim. Haydi gençler; Üniversiteyi Kazanmak Sizden Destek NUHYAR dan. Başarılar dilerim. Kalınsağlıcakla.. 13.04.2007 Nurettin YÖRÜK |
| Gönderen:
nusret yörük E-Mail: nusretyoruk@hotmail.com Mesaj: merhaba kasabamın güzel insanları,sitenin değerli ziyaretçileri. son günlerde bu siteye sık sık göz atıyorum.Baştan sona tümü ilgimi çekiyor.çoğu yazıları bir kaç defa tekrar okudum,ezberledim. Yazanların bir kısmını soyadlarından tanımaya çalışıyorum. Nuh'ta acı tatlı çok günlerimiz geçti. Yıllar önce yazdığım bir şiiri de sizlerle paylaşmak istedim. Ben çocukluğumu seviyorum. Kurtları, çakalları, ejderhayı bilmeden, Saf temiz duygularla yaşamayı seviyorum. Dalındaki bir armuda on taş atmayı, Ölene yaş akıtmayı seviyorum. Düğünde halay, meydanda olay görmeyi seviyorum. BEN KÖYÜMÜ SEVİYORUM. 13.04.2007 |
| Gönderen:
İbrahim Saygılı E-Mail: ibrahim.0309@hotmail.com Mesaj: TARTIŞMA MASASI 09.04.2007 16:54 |
| Gönderen:
Ramazan KIVRAK E-Mail: ramazankivrakafyonlu@hotmail.com Mesaj: ÖNSEZİ (Ben 08.04.2007 Pazar günü “Gökyüzü Herkesindir” adlı bir yazı yayınlamıştım. Ertesi günü Hürriyet Gazetesinin Yeni yazarlarından Rahmi TURAN’ın “Hayal ve Gerçek” yazısı yayınlandı. Bu yazıdaki tüm dertler, sıkıntılar, tasalarla ilgili yazıyı sanki biliyormuşum gibi, nasıl da rastgelmiş. Bir gün önceden “Gökyüzüne bakılması” gerektiğini söylemiştim. Rahmi TURAN’ın yazısıyla birlikte tekrar yayınlıyorum.) HAYAL VE GERÇEK: MERHABA Türkiyem... Merhaba mutlu insanlarım... Merhaba dertsiz, tasasız halkım, huzur içinde yaşayan dostlarım, kardeşlerim" diyebilmeyi ne kadar isterdim!. İşsizliğin kalmadığı... Sıkıntıların bittiği... Tüm vatandaşların yüzlerinde gülücüklerin açtığı... Uçan kuşlarının ve denizlerdeki balıklarının bile mutlu olduğu bir Türkiye’ye "Merhaba" demek ne kadar güzel olurdu!... Borçsuz, tasasız, güçlü bir Türkiye benim en büyük özlemim... Fakat şimdilik bir hayal bu... Gerçekler başka... Bugün Türkiye, bir tehlike çemberinde yaşıyor. Kuşatılmış durumdayız... İçte de, dışta da büyük kavgalarımız var. Her yandan çökertilmeye çalışılıyoruz. Sıkıntılar, Türkiyemizi, gülmeyi unutanlar ülkesi haline getirdi. İçeride insanlarımızı birbirine düşürmek isteyenler var. Soysuzlaşan bir takım insancıklar, yabancıların emellerine ve amaçlarına ortak oluyor. Bazıları bilmeden, salak ve avanak oldukları için yapıyor bunu... Kendi ülkemizde, kendi bayrağımızı yere atıp çiğneyenler, Atatürk posterlerini yırtıp, bebek katillerinin resimlerini asanlar var. Kuzey Kıbrıs gitmek üzere... Yavruvatan’ı kendi elimizle Rumlara teslim ediyoruz. Güneydoğu yabancı ajanlarla kaynıyor. Diyarbakır’ı başkent ilán ettiler bile... Kürdistan, Ermenistan, Pontus Rum Devleti filan kurmayı umut ediyorlar. Milli egemenliğimiz büyük ölçüde Brüksel ve Washington’a devredilmiş durumda... Avrupa Birliği, Kemalizm’den vazgeçmemizi bile istiyor. ABD "Ilımlı İslam Modeli" öneriyor. Ülkemizin, Kurtuluş Savaşı’ndan ve Cumhuriyet’in kuruluş döneminden bu yana en zor günlerini yaşadığı Genelkurmay Başkanı tarafından bile ifade ediliyor. Ülkemiz, ulusuna, tarihine, kültürüne, diline, tüm öz değerlerine uzaklaşan, kendilerini yabancıların isteğine göre şekillendiren, vicdanları satılık, ruhları kiralık insanlarla dolduruluyor. ABD Başkanı Wilson 1918 yılında "Türkiye haritadan silinmeli" demişti. O tarihte yapamadıklarını onların torunları şimdi yapmak istiyor. İçerideki ihanet odakları da bunlara rezilce destek oluyor. GÖKYÜZÜ HERKESİNDİR! Bir gün çok bunalırsan, denizin dibinde yosunlara takılmış gibi soluksuz... Sakın unutma gökyüzüne bakmayı. Gökyüzü senindir, gökyüzü herkesindir. Gökyüzü senindir, gökyüzü herkesindir. (Zülfü LİVANELİ) Fakat... O günlerin "Çılgın Türkler"ini unutmasınlar... Bugün Türkiye’de onların "Çılgın" torunları yaşıyor! Sesimizin ulaştığı tüm insanlara ve tüm Nuh'lulara selam ve sevgiler gönderiyorum. |
| Gönderen:
Yıldıray KESKİN E-Mail: yildiray.keskin@hotmail.com Mesaj: KUTLU DOĞUM
Mevlid kandili ve devaminda gelen
bu haftalar bir cok kurum ve cemaatler tarafindan KUTLU DOGUM gunleri
olarak kutlanmakta. Bu konuda yurtdisindaki kurumlar daha aktif galiba.
Her haftasonu birkac program var onu anlatan. Bizlere düsen elimizden
geldigince bu programlara katilmak. Bizim köylülerimizse yurtdisindada
yine cekinceli duruyorlar bu mevzularda.Onu anlatmaya en iyi hatiplerin
en iyi sairlerin sözleri yetmez. Önemli olan kalplerimizin bir kösesinde
hapsettigimiz yada üstü tozlanmis duygularimizin aciga cikmasina vesile
olabiliyorsa ne ala. Bu vesileyle ona olan özlemimizi , hasretimizi
kelimelere dökmeye calistim. Ona layik olmadigini bile bile sizlerle
paylasmak istedim. Bakalim begenecekmisiniz. |
| Gönderen:
H.Hüseyin ÖNER E-Mail: hhoner@mynet.com Mesaj: D İ L Zihnin aynasıdır. Dil, geçmişteki zenginliklerin günümüze, bugünün birikimlerini de geleceğe aktarmada önemli bir köprü vazifesi görmektedir. Bir millet; ne ölçüde zengin bir dille konuşuyorsa, o ölçüde düşünüyor, ne seviyede düşünüyorsa o ölçüde konuşabiliyor demektir. Unutmayalım ki düşünmeyen, konuşmayan milletlerin yerine hep başkaları düşünür ve konuşur. Bir milletin fertlerinde milli kimlik ve benlik duyguları yeterince gelişip, fıtrat (yaratılış) haline gelmemiş se, dile sahip çıkma duygusu da gelişemez. Çünkü dili doğru ve güzel kullanma, ona sahip çıkma duygusu, birazda milli hislerle alakalıdır. Galiba toplum olarak okuma kültürümüz olmadığından, dünden bugüne yalan ya da yanlış kulaktan dolma örf ve adetlerle, gelenek ve görenekler böyledir diye, patlayıcı madde atılmadan düğün- sünnet düğünü olmaz, hatta askere bile gidilemez hale gelmiştir. Gelin hep birlikte İslam'ın ilk emri de olan "OKU" ile vakit kaybetmeden başlayarak önce okuyarak, dilimizi doğru kullanmayı, düşünmeyi, düşündüklerimizi birbirimize aktararak kültür hazinemizi zenginleştirerek bizim yerimize başkalarının düşünmesini engelleyelim. Kültürümüz ve bilgi birikimimiz geliştiği takdirde yaşamımıza uygun olmayan, toplumu rahatsız edici alışkanlıklarımızdan vazgeçmek, birbirimizi anlamak, saygı ve sevgi de kusur etmeden hep birlikte yaşamanın tadını almak daha güzel olacaktır. Sevinçlerimizi, acılarımızı, kederlerimizi , ( gürültü ve çevre kirliliği yaratacak, toplumu rahatsız edecek alet edevatlarla değil ) milli hislerimizin en önemli taşıyıcısı olan dille, dolayısıyla sade Türkçe ile ifade etmeliyiz. Sevgi ve saygılarımla 03.04.2007 |