KRİZ BAHANE İŞÇİ ÇIKARMAK, ÇAY OCAĞI KAPATMAK ŞAHANE!!!!!!!!
Kendi yarattıkları sistemi kontrol altına alamayıp, krizden krize sürükleyen patronların, işçilere yönelik ‘ali cengiz oyunları’ devam ediyor. İşçilerin ücretten çalışmaya birçok hakkına göz diken patronlar, her gün yeni bir oyunun başrolündeler.
Krizi arkalarına alan patronlar esnek çalışma koşullarını daha da derinleştirme çabasında. İşçilerin kendilerini yeniden üretebilmeleri için gerekli olan tüm alanlara saldırılarını sürdüren patronlar “özveriyi” sadece işçilerden istiyor.
İşçilerin ise bu ‘ali cengiz oyunları’ karşısında artık sabırları tükenmek üzere.
Üretimine 20 gün ara veren Ford Otosan, 11 Ocak’ta üretime yeni bir uygulama ile başladı. Haziran ayına kadar 5 bin 500 Ford Otosan çalışanı ayda 10 gün çalışıp 20 gün izinli olacak. Bunun karşılığı olarak da ücretlerinde kesintiye gidilecek. Uygulamaya göre bir işçinin eline yaklaşık 400 ya da 450 TL geçecek. Oysa Türk-İş ve DİSK’e bağlı sendikalar açlık sınırını 740 TL olarak hesaplamıştı.
Peki açlık sınırının altında bir ücrete mahkum edilen Ford Otosan işçisi ne diyor bu duruma?
Ford Otosan’da çalışan bir işçi, gazetelere verdiği demeçte şunları söylüyor: “Fabrika o kadar kar ediyor, rekorlar kırıyor. Biraz satış düştü diye fatura işçiye kesilmeye çalışılıyor. Ayda sadece 10 gün çalışan bir işçinin evini geçindirmesinin mümkün değil. Artık, ölüm kalım savaşı veriyoruz. Eline 400-450 lira para geçen bir işçi kira mı ödesin, karnını mı doyursun?.. Sabrımız tükeniyor artık. İşçi patlamaya hazır bomba gibi”.
İşçi arkadaşım hiç haksız değil söylediklerinde. Çünkü Ford Otosan 2008’in ilk altı ayında 299 milyon TL net kar ederek rekor kırdı. İhracat şampiyonu Ford Otosan’ın cirosu 4 milyar TL.
Egemenlerin kendi yasalarıyla belirledikleri asgari ücretin bile altında bir ücrete mahkum edilen işçiler, yeni ve daha ileri bir Tezcan, Sinter yaratırsa haksız sayılırlar mı?
Doğtaş Mobilya’nın patronu Davut Doğan işçi çıkarmamanın yolunu keşfetmiş ve hevesle anlatıyor: “Ben bu kriz durumuyla ilgili olarak personele bir konuşma yaptım ve çay ocaklarının kapatılabileceğini duyurdum. ‘Çaylar şirketten dönemine son verebiliriz’ diye söyledim. Çünkü baktığınızda şirketin sadece çay giderleri bile yılda 150 bin lirayı bulabiliyor. Bu da 15 personelin maaşına eşit bir rakama denk geliyor. Yani biz gerekirse 15 kişiyi işten çıkarmayız, ama şirketteki çay ocaklarını kapayabiliriz”
Bre adam!
Diyelim ki sizin dayattığınız gibi bu krizden çıkmak için tasarruf yapmamız gerekiyor, o zaman sen hiç kendi oturduğun sofraya konulan menüde kısıntıya gittin mi? Ya da bindiğin lüks otomobilinin sadece yaktığı benzin, kaç işçinin ücretine denk, hesapladın mı hiç?
Patronlar lükslerinden, sefalarından, servetlerinden, birikimlerinden vazgeçmemek için işçilerin karnının doymasından, başını sokacak bir ev bulabilmesinden, çocuğunu okuluna yollamasından, sağlıklı beslenmesinden, hastalandığında tedavi olabilmesinden vazgeçmesini istiyorlar.
Ey işçi arkadaşlar!
Patronların ‘ali cengiz oyunlarına’ gelmeyelim. Az çalışmaya evet ama tam ücretle diyelim, çayımızdan fedakarlık isteyenlere banka hesaplarını, tahvillerini, bonolarını, yatlarını, villalarını hatırlatalım!
21.01.2009

Hayrullah NARİN

MUSTAFA KEMAL


Dağ başını efkâr almış,
gümüş dere durmaz ağlar,
gözyaşından kana kesmiş gözlerim,
ben ağlarım, çayır ağlar, çimen ağlar,
ağlar, ağlar, cihan ağlar.
Mızıkalar iniler, ırlam ırlam dövülür,
altmış üç ilimiz, altmış üç yetim,
yıllar gelir geçer, kuşlar gelir geçer,
her geçen seni bizden parça parça götürür,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.

***

Diz dövdüm,
gözlerim şavkı aktı Sakarya'nın suyuna,
Sakarya'nın suları nâmın söyleşir.
Hemşehrim Sakarya, öksüz Sakarya.
Ankara'dan uçan kuşlar,
Kemal'im der günler günü çağrışır,
kahrolur bulutlara karışır,
gök bulut, yaşmak bulut,
uca dağlar, dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.

***

Nasıl böyle varıp geldin, hoşgeldin,
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin,
şol yüzünde güneş südü sıcaklık,
ellerinden öperim, Mustafa Kemal.
Senin dalın, yaprağın, biz, senin fidanların,
biz bunları yapmadık,
sen elbette bilirsin, bilirsin Mustafa Kemal.
Elsiz, ayaksız bir yeşil yılan,
yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal.
Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler,
çün buyurdun kesenleri astılar,
sen uyudun asılanlar dirildi,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.

***

Karalar kuşanmış, Karadeniz akmam diyor,
dokunmayın, ağlamaktan bıkmam diyor,
bu gece kıyamet gecesi, bu vapur Bandırma vapuru,
yattığı yer nur olsun Mustafa Kemal,
ben ölümden korkmam diyor,
korkmam diyen dilleri toz oldu, toprak oldu,
değirmen döndü dolandı, yıllar oldu,
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir,
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını,
günahı vebali öğretenin boynuna,
erdirip oldurana ana avrat sövmesini,
yüreğim kırıldı kanım kurudu,
var git Karadeniz var git başımdan,
mızıka çalındı düğün mü sandın,
bir yol koyup gideni gelir mi sandın,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.

***

Ankara'nın taşına bak,
tut ki baktım, uzar gider efkârım,
çayır ağlar, çimen ağlar, ben ağlarım,
gözlerimin yaşına bak,
Ankara Kalesi'nde, Rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır,
yaşın yaşın mezarını aranır,
şu dünyanın işine bak,
Mustafa'm, Mustafa  Kemal'im...
                              

 ***Attila İLHAN***

Coşkun Çağlar TOPSAKAL

YENİ SGK ile ilgili vatandaşlarımızın çoğu kulaktan dolma bilgilere sahip olup yeni Sosyal Güvenlik Kanununa göre ne yapacağını bilemeyenler mevcuttur. Bu konu ile ilgili yaşanan sorunlar ile ilgili cevaplandırmalar var. Çoğu vatandaşımızın haberdar olmadığı yada eksik yada yanlış bildiği konular var.

En özenli kısmı ise Emekli olabilmek için prim günleri eksik olup nereden gün bulabileceğim diyerek düşenen annelerimiz doğum borçlanması yapabiliyor. ÇOK ÖNEMLİ KONULAR VAR LÜTFEN OKUYALIM..

SOSYAL GÜVENLİKLE İLGİLİ SORU/CEVAPLAR

SMMM Odasında SGK İl Müdürlüğünce yapılan bilgilendirme neticesinde sorulan 68 soruya verilen cevaplar

1- Birden fazla işyerinde çalışan kişi toplam olarak 1 ayda 30 günden fazla sigortalı gösterilebilir mi? 30 gün sayılacak hizmetlerin ücretleri asgari ücretin üst sınırına kadar toplanarak sigortalının hesabına kaydedilecek mi?

Bir kişi bir ayda 30 günden fazla sigortalı gösterilemez. 30 güne kadar olan hizmetlere ait kazançlar toplamı kişinin o aydaki toplam kazancını ifade eder.

2- Yurt içindeki sigortalı hizmetine yurtdışında çalıştığı süreleri de borçlanarak emekli olan kişi S.G.D.P ödeyerek bir işyerinde emekli maaşı kesilmeden çalışabilir mi?

Evet çalışabilir.
 

3- 5510 sayılı yasanın biz muhasebeciler için oda tarafından kısa şekilde sirküler yayınlanması hususunu değerlendirmenizi istiyorum.

Bunun SMMM odasınca yapılması ve oda sitesinde de yayınlanması gerekir.

4- İlk defa kalp krizi geçiren bir hasta ilk önce sağlık ocağına mı gidecek? Gece rahatsızlananlar nereye gidecek acile gidemeyecekler mi?

Aile hekimliğine geçilen illerde 01.11.2008 tarihinden itibaren ilk müracaat aile hekimliğine yapılacaktır. Acil hallerde sevk alınmaksızın ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarına yapılan müracaatlara ilişkin giderlerin ödenebilmesi için acil tıbbı müdahale yapılmasını zorunlu kılan durumun müdahaleyi yapan hekim tarafından imzalanmış bir belge ile belgelemeleri ve de kurumca kabul edilmesi şarttır.

5- Kadının doğumdan sonra 2 yıl dolmadan bir işe girmiş ise bu geçen süreyi borçlanabilecek mi? Borçlanma hesaplaması nasıl olacak?

Doğum yapmadan önce kadın sigortalının, 5510 sayılı kanunun 4/a (mülga 506) kapsamında hizmeti varsa borçlanmada bu süre değerlendirilecektir. Doğumdan sonraki 2 yılı geçmeyen ve sigortalı olarak çalışılmayan süreler borçlanılabilir. (Örneğin doğundan bir yıl sonra işe başlayan sigortalı ancak 1 yıllık süreyi borçlanabilecek) Borçlanmada süre sınırlaması yoktur. İstenildiği zaman borçlanılabilir. Bu borçlanmaya ait tutar sigortalılarca Asgari ücret ile bu ücretin 6,5 katı arasındaki değer üzerinden kendilerince belirlenecektir.Ancak, kişi hiç sigortalılığı yokken doğum yapmış ve sonra 4/a kapsamında işe girmişse bu süreyi borçlanamayacaktır.

6- İstihdam teşvikiyle ilgili 01.10.2008 tarihinden itibaren uygulanacak olan %5lik indirimin uygulanmasıyla ilgili açıklama yapar mısınız?

Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primlerinden, işveren hissesinin beş puanlık kısmına isabet eden tutar Hazinece karşılanır. İşveren hissesine ait primlerin Hazinece karşılanabilmesi için, işverenlerin çalıştırdıkları sigortalılarla ilgili olarak bu Kanun uyarınca aylık prim ve hizmet belgelerinin yasal süresi içerisinde Sosyal Güvenlik Kurumuna vermeleri, sigortalıların tamamına ait sigorta primlerinin sigortalı hissesine isabet eden tutarı ile Hazinece karşılanmayan işveren hissesine ait tutarı yasal süresinde ödemeleri, Sosyal Güvenlik Kurumuna prim, idari para cezası ve bunlara ilişkin gecikme cezası ve gecikme zammı borcu bulunmaması şarttır. Kuruma olan prim, idari para cezası ve bunlara ilişkin gecikme cezası ve gecikme zammı borçlarını tecil ve taksitlendiren işverenler ile prim alacaklarını yeniden yapılandırılanlar, bu tecil ve taksitlendirme ile yapılandırmaları devam ettiği sürece bu prim inderiminden yararlandırılır. Prim indirimi, yurt dışında çalışan sigortalılar hakkında uygulanmaz. Prim indirimine ilişkin destek unsurundan diğer ilgili mevzuat uyarınca ayrıca yararlanmakta olan işverenler aynı dönem için ve mükerrer olarak bu destek unsurundan yararlanamaz. Bu durumda, işverenlerin tercihleri dikkate alınmak suretiyle uygulama, destek unsurlarından sadece biriyle sınırlı olarak yapılır. Bu Kanun gereğince yapılan kontrol ve denetimlerde çalıştırdığı kişileri sigortalı olarak bildirmediği tespit edilen işverenler bir yıl süreyle bu fıkrayla sağlanan destek unsurlarından yararlanamaz.

7- Hamile bir bayan aylardır özel hastanede muayene oluyor ve dolayısıyla bütün tetkikler, bilgiler özel hastanede bulunmakta. Bu durumda her gitmeye sevk gerekir mi?

28.08.2008 tarih ve 26981 sayılı Genel Sağlık Sigortası Uygulama Tebliği 40 Madde 6 fıkrasında;
“Belli bir proğram çerçevesinde tedavi gören ve bu durumları sağlık kurlu raporu ile belgelendirilen genel sağlık sigortalısı veya bakmakla yükümlü olduğu kişilerin bu tedaviyle ilgili sağlık hizmeti sunucusuna gidişlerinde sevk zincirine uyma zorunluluğu aranmaz” denildiğinden, bu durumda olanlar sevk işlemine tabi tutulmayacaklardır.

8- 4/B kapsamında zarar eden kurum ortakları önce 12. basamaktan prim ödüyordu. 01.10.2008 den sonra ne kadar ödeyecek?


4/b kapsamında sigortalı olanlar 01.10.2008 tarihinden sonra asgari ücretin 1 katı ile 6,5 katı arasında kendilerinin belirleyeceği gelir tutarı üzerinden prim ödeyecekler.

9- Doğum borçlanması. Şu an aktif olarak çalışan bir bayan önceki çalıştığı işyerlerin kapanmış olması halinde 2 çocuğu için 4 yıl borçlanabilecek mi ya da işyeri kapanmış ancak henüz çalışmayan kadın doğum borçlanması yapabilecek mi?

Yapabilir. Kadın sigortalının doğum borçlanması yapabilmesi için doğumdan dolayı işe ara vermiş olması ve çocuğunda yaşaması şarttır. İşyerinin kapanmış olup olmaması bir anlam ifade etmemektedir.

10- 2007 eylül ayında SSK dan emekli olup serbest meslek faaliyetinde başlayanlar yeni yasayla sosyal güvenlik destek primi ödeyecek mi?

Evet aldıkları maaşlarının %12 si (bu oran her yıl 1 puan artarak en son %15 olacaktır) bu faaliyetlerinin devamı süresince SGDP olarak kesilecektir.

11- İsteğe bağlı olanlar 1 Ekim'den sonra 9 bin gün üzerinden mi emekli olacak? 9 bin günden kurtarmak için ne yapmalı?

01.10.2008 tarihinden sonra emeklilikte kalan sürenin 1260 (3,5 yıl) veya daha az olması durumunda 01.10.2008 öncesi tabi olunun 4/a kapsamında maaş bağlanır. Ancak 1261 gün ve daha fazla bir sürenin olması durumunda son 7 yıllık hizmet süresinin tetkiki ile daha fazla olan sigortlılık kolundan aylık bağlanır. Emekliliğini talep ettiği tarihte en az 3,5 yıl 4/a kapsamında çalışırsa 7200 gün üzerinden emekli olabilir.

12- 1 Kasım'da yedek subay olanların durumu (4a,4b,4c) hangisine tabi olacak?

4/c kapsamında olacaklar.

13- Bay A 1994 yılından itibaren 506 sayılı SSK kanunu çerçevesinde sigortalı olarak çalışmaktadır. Bay A çalışmış olduğu A.Ş.ye 2008 Mart ayında yönetim kurulu üyesi seçilmiş olup ; halen yönetim kurulu üyeliği devam etmektedir.Bay a hiç ara vermeden 506 sayılı kanun kapsamında SSK lı olarak çalışmaya devam etmektedir.Yeni SGK kanununa göre 01.10.2008 den sonra kanunun 4/a maddesi kapsamında hiç ara vermeden çalışmasında bir sakınca var mıdır?

Bu çalışması aralıksız olarak devam ettiği sürece bir sorun yoktur. Ancak ara verilmesi halinde bağımsız çalışmasından dolayı 4/b kapsamına tabi sigortalılığı başlar ve devam eder.

14- E-sigorta ile bildirilecek işten ayrılma belgesinin verilmemesi sebebiyle uygulanacak idari para cezası ne kadardır? Bu uygulama 01.10.2008 tarihi ile mi başladı?

4/a ve 4/c kapsamındaki kişiler için işten ayrılış bildirgesi vermekle yükümlü olan kişiler için idari para cezası düzenlenmemiştir. 4/b kapsamındaki sigortalıların da işten ayrılış bildirgesi ile ilgili bir yükümlülükleri yoktur. Bu yükümlülük ve yükümlülüğün sonucu ortaya çıkan idari para cezası, 4/b kapsamındaki kişilerin işten ayrılmaya ilişkin bildirgelerini vermekle yükümlü olan ilgili kurum ve kuruluşlar ile tüzel kişilere yüklenmiştir ve her bir sigortalı için 1 aylık asgari ücret tutarıdır.

15- SSK ile ilgili bildirge ve belgeleri verme ve ödeme süreleri ne zaman?

Aylık prim ve hizmet belgeleri müteakip ayın 23 ü ne kadar verilir Buna ait primler bildirge verilen ayın sonuna kadar ödenir.

16- 4/A dan emekli 4/B kapsamında çalışıyor. Destek primi oranı nedir?
Maaşının %12 si (Bu oran yılda 1 puan arttırılarak 15 e çıkarılacaktır)

17- Ay içerisinde 5 gün ücretsiz izin kullanan personel genel sağlık sigortasından faydalanması için ne yapması gerekir?

30 gün genel sağlık sigortası ödemiş olan kişi, işten ayrıldıktan sonra 10 gün daha genel sağlık sigortası kapsamındadır. Ayrıca son 1 yıl içinde 90 gün prim ödeyen kişi, işten ayrıldıktan sonra 90 gün daha genel sağlık sigortasından yararlanmaya devam edecektir.

18- Giriş çıkış bildirimlerinin İş-Kur Bölge Çalışma ve SGK ya ayrı ayrı yapılmasının zorluklarını çekmekteyiz. SGK ya tek bildirim düşünülüyor mu?

Yakın zamanda bunlara ait bildirimler tek noktadan yapılacak.

19- İşe giriş bildirgelerinde değişiklik olacak mı Şekli nasıl olacak?

İşe giriş bildirgelerinde değişiklik oldu Yeni hali www.sgk.gov.tr. adresinde mevcuttur.

20- Sigortalı işe giriş yapanların dul yetim maaşı kesilir mi?

Dul maaşları kesilmez, yetim maaşları kesilir.

21- Prime esas kazanç hesap edilirken B emeklilik ve şahıs sigorta primlerinde ücret olarak değerlendirilip prim kesileceğini söylediniz bu doğrumu?

5510 Syaılı Kanunun 80Maddesi gereğince;

Prime esas kazançların hesabında;

1) Hak edilen ücretlerin,

2) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan o ay içinde yapılan ödemelerin ve işverenler tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik sistemine ödenen tutarların,

3) İdare veya yargı mercilerince verilen karar gereğince yukarıdaki (1) ve (2) numaralı alt bentlerde belirtilen kazançlar niteliğinde olmak üzere sigortalılara o ay içinde yapılan ödemelerin, brüt toplamı esas alınır.

Ayni yardımlar ve ölüm, doğum ve evlenme yardımları, görev yollukları, seyyar görev tazminatı, kıdem tazminatı, iş sonu tazminatı veya kıdem tazminatı mahiyetindeki toplu ödeme, keşif ücreti, ihbar ve kasa tazminatları ile Kurumca tutarları yıllar itibarıyla belirlenecek yemek, çocuk ve aile zamları, işverenler tarafından sigortalılar için özel sağlık sigortalarına ve bireysel emeklilik sistemine ödenen ve aylık toplamı asgari ücretin % 30'unu geçmeyen özel sağlık sigortası primi ve bireysel emeklilik katkı payları tutarları, prime esas kazanca tabi tutulmaz.

22- 30.09.2008 tarihine kadar isteğe bağlı olan bir kişi 01.10.2008 tarihinden sonra bir işyerinde sigortalı olarak işe girenin emeklilik işi 506 sayılı yasaya göre mi olacak ?

Sigortalının emeklilik için başvurduğu tarihteki son yedi yıllık fiili hizmet süresine bakılır. Diğer şartlarda oluşmak suretiyle fazla olan hizmetin geçtiği sigortalılık türünden aylık bağlanır.

23- Bir bayan Ana ve Babasından yetim aylığı almaktadır. Bu arada ticari bir işletme açıyor ve Bağ-Kur lu oluyor Yetim aylığı almaya devam edermi?

01.10.2008 tarihinden önce aylık bağlananlardan; 4/c kapsamındaki ana veya babasından aylık alırsa aylık kesilmez. 4/a-b kapsamında olan ana veya babasından alınan aylık ise kesilir.

24- 31.12.2007 de 9000 işgünü prim yatıran Bağ-Kur lu bir kişi emekli olmak için vermiş hizmetleri toplanmış fakat hizmet çakışması nedeniyle hizmeti 8987 güne inmiş 13 gün için 10 aylık prim isteniyor Yani yeniden dilekçe verilecek ve bu arada geçen sürenin tamamına ait prim ödenecek mi?

Hizmet çakışmasından dolayı net hizmetin ortaya çıkarılması neticesinde; Yaşlılık aylığı için müracaat tarihinde gerekli olan şartlardan hizmet gün sayısı 9.000 bin gün olmadığından dolayı talep geçersiz olur. İkinci bir talep tarihinde ise bağımsız çalışmanın devam etmesi nedeniyle talep tarihine kadar olan borç mevzuat gereği tahsil edilir.

25- Vizite kağıtları hangi şartlarda isteniyor. TC no su girilmesi halinde sağlık hizmeti alırken vizite kağıdının gereği var mı?

Sistemde yapılmakta olan çalışmalar tamamlandığında vizite kagıdına ihtiyaç duyulmayacaktır.

26- Maaşların bankada geçmesi şart mı?

Yasa gereği 10 kişiden fazla işçi çalıştırılması durumunda maaşlar bankadan ödenmek zorundadır.

27- 4-a kapsamında çalışan işçinin çıkışı verildi fakat SGK sitesinde sistem hatası nedeniyle internetten gönderilmedi. Günü geçirilmeden iadeli-taahhütlü kuruma gönderildi. Cezası var mı? Var ise nedir?

Belge veya bilgileri internet, elektronik ve benzeri ortamda göndermekle zorunlu tutulan gerçek ve tüzel kişilerin, Kurumun bilgi işlem sistemlerinin herhangi bir nedenle hizmet dışı kalması sonucu belge ve bilgiyi, bu Kanunda öngörülen sürenin son gününde Kuruma gönderememesi ve muhteviyatı primleri de yasal süresi içinde ödeyememesi halinde, sorunların ortadan kalktığı tarihi takip eden beşinci işgününün sonuna kadar belge veya bilgiyi gönderir ve muhteviyatı primleri de aynı sürede Kuruma öder ise bu yükümlülükleri Kanunda öngörülen sürede yerine getirmiş kabul edilir.

28- İş kazası kolluk kuvvetlerine nasıl bildirilecek?

4/a sigortalıları ile Kanunun 5 inci maddesinin (a) ve (c) bendinde sayılan sigortalıların iş kazası geçirmeleri halinde işverenleri, Kanunun 5 inci maddesinin (b) ve (e) bentlerinde belirtilen sigortalıların iş kazası geçirmeleri halinde ise, eğitim veya staj gördükleri işyeri işverenleri tarafından kazanın olduğu yerdeki yetkili kolluk kuvvetlerine derhal, Kuruma en geç kazadan sonraki üç iş günü içinde, Kanunun 5 inci maddesinin (g) bendinde sayılan sigortalının iş kazası geçirmesi halinde, işvereni tarafından kazanın olduğu ve ülkemiz ile sosyal güvenlik sözleşmesi bulunmayan ülkelerdeki yerel kolluk kuvvetlerine derhal, Kuruma ise en geç kazadan sonraki üç iş günü içinde,

4/b kapsamında olan sigortalıların iş kazası geçirmeleri halinde; bir ayı geçmemek şartıyla (bildirim yapmaya engel durumlarını hekim raporu ile veya mücbir sebep olayını belgele meleri şarttır.) kendisi tarafından geçirdiği iş kazasına ilişkin rahatsızlığının bildirimine engel olmadığı günden sonraki üç iş günü içinde bildirilir. Bildirim zamanında yapılmazsa geçici iş göremezlik ödeneği ödenmez.

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği Ek-7’de yer alan iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesini vermekle yükümlü olanlar e-Sigorta ile Kuruma bildirir veya doğrudan ya da posta yoluyla da ilgili üniteye gönderebilir. Adi posta veya kargo ile yapılan bildirimlerde Kurum kayıtlarına intikal tarihi, taahhütlü, iadeli taahhütlü veya acele posta ile yapılan bildirimlerde de postaya veriliş tarihi esas alınır.

4/a sigortalıların iş kazası geçirmeleri halinde, belirtilen sürelerde işverence bildirim yapılmaması durumunda, bildirimin Kuruma yapıldığı tarihe kadar sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği Kurumca işverenden tahsil edilir.

Bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalıların, işverenin kontrolü dışında ki yerlerde iş kazası geçirmeleri halinde, iş kazası ile ilgili bilgi alınmasına engel olacak durumlarda, iş kazasının öğrenildiği tarihten itibaren bildirim süresi üç iş günüdür.


29- Kısmi yada part time çalışanlar GSS yönünden 30 gün tamamladı GSS faydalanabilirmi? Faydalanamaz ise nasıl müracaat edecek?

Evet faydalanabilir. Şayet önceden sisteme kaydı yapılmış ise herhangi bir yere müracaat etmeden GSS den faydalanabilir. Sisteme kaydı yapılmamış ise SGK merkezlerine müracaat etmek gerekir.

30- Er erbaş Yedek subay şirket ortağı olması durumunda sigortalılık durumu, askere gitmeden önce şirket ortağı olması durumunda Bağ-Kur primi ödeyecek mi?

Er olarak silah altına alınmadan önce 4/b ye tabii çalışanların sigortalılıkları dolayısı ile prim ödeme yükümlülüğü devam eder. Yedek Subay olarak göreve başlanıldığı takdirde Yedek Subaylık yapılan dönemde 4/c kapsamında sigortalı sayılır Bu süredeki primler görev yapılan birlik tarafından ödenir.

31- İnternet şifresi almamış işyerlerinde işçi çıkışları nasıl bildirilir,

Çıkışa ilişkin evrak elden Kuruma verebilirler. Ancak 01.11.2008 tarihinden itibaren de e-sigorta üzerinden verilmesi gerekir.

43- 1479 S.K nun Ek 19 maddesi hangi tarihte yürürlükten kalktı .
İbrahim GÜLER
Ek- 19 uygulaması 08.05.2008 de Kurum genelgesi ile geçici olarak durduruldu.

44- İşyeri Sicil numaralarında değişiklik odlumu?
İbrahim GÜLER
Olmadı.

45- İşten ayrılış bildirgesi internetten verilebiliyor mu?
İbrahim GÜLER
Evet veriliyor.

46- Kamu İhale Kanunu kapsamında bir iş alan işveren bu iş kapsamında çalışan bir işçiye ödediği primden daha az ödeyebilir mi?
4/b kapsamındaki sigortalılar yanlarında çalıştırdıkları sigortalılardan daha az kazanç bildiremezler.

47- 4/a ve 4/b kapsamında SGDP ye tabi çalışmaya devam edenler hastalığından dolayı rapor alırsa diğer çalışanlar gibi iş göremezlik ödeneği alabilecekler mi?
Hayrettin TEMEL

4/a kapsamında sosyal güvenlik destek primi ödeyenler alabilri. 4/b kapsamında sosyal güvenlik destek primi ödeyenler alamaz.

48- Yurtdışında işçi Çalıştıran işverenler Sosyal Güvenlik anlaşması yoksa mevcut sigortalılar için nasıl bir işlem yapacaklar

Bu sigortalara ait işlemler işverenleri tarafından bağlı oldukları SGK İl Müdürlüğüne Kısa vadeli sigorta ve GSS yönünden bildirimleri yapılacak. Ayrıca bu sigortalılardan uzun vadeli sigorta primi ödeyecek olanın talebi de işverenleri tarafından ilgililer adına kuruma bildirilecek. Kurum uzun vadeli sigorta kolu için gerekli olan prim tutarını ilgililerin adreslerin tebliğ ederek, ilgililerden tahsil edecek.

49- İlk defa verilen işyeri bildirgesinde belirtilen işçi sayısının üzerinde işçi girişi mümkün mü 1 aylık süre içinde

Evet mümkün ancak işçi çalıştırılmadan önce bildiriminin yapılması gerekir.

50- Aylık prim belgesini kağıt ortamında veren işverenler işçi çıkış bildirimini nasıl verecek

İşçi çıkışlarını da kağıt ortamında verecekler.

51- 4/b li bir sigortalı kansere yakalandı bu durumdaki kişiye geçici iş göremezlik mi yoksa malüllük aylığı mı bağlanacak

4/b kapsamındaki bir sigortalının geçici iş göremezlik aylığı alabilmesi; İş kazası, meslek hastalığı veya analık hallerinin bulunması ve prim ve prime ilişkin her türlü borcunun bulunmaması şartlarına bağlıdır. Kanser hastalığının meslek hastalığı olup olmadığına ilişkin doktor raporuna müteakip kurumca geçici iş göremezlik ödeneği ödenip ödenmeyeceğine karar verilecektir. Bu durumun sağlık kurulu raporu ile belgelenmesi ve Kurum sağlık Kurulunun da onayı neticesi meslekte kazanma gücünün % 60 ının kaybedildiğinin belirlenmesi neticesi kişiye diğer şartlarında oluşması ile Malüllük aylığı bağlanır.

52- Ölen babasından emekli maaşı alan hiç evlenmemiş kız çocukları sağlık primleri ödeyecekmi?

01.10.2008 tarihinden önce maaş alan ve dolayısı ile sağlık sigortası kapsamında olan kız çocuğu bu durumunda bir değişiklik olmadığı sürece babasından sağlık primi ödemeden sağlık hizmeti alabilecek. Ölüm olayı 01.10.2008 tarihinden sonra olursa, yetim maaşı alan kişinin maaşından genel sağlık sigortası primi alınacaktır.

53- 4/b ye tabii kişinin eşi doğum yardımı alabilir mi? Ne kadar prim ödemesi gerekir.

Doğum yardımı kanunda emzirme ödeneği olarak ele alınmıştır. 4/b kapsamında olanlar için doğumdan önceki 1 yıl içinde en az 120 gün kısa vadeli sigorta kolları primi yatırılmış ve genel sağlık sigortası primi dahil prim ve prime ilişkin her türlü borçların ödenmiş olması halinde, sigortalı kadına veya sigortalı olmayan eşinin doğum yapması nedeniyle sigortalı erkeğe her çocuk için yaşaması şartıyla doğum tarihinde geçerli olan tarife üzerinden emzirme ödeneği verilir.

54- Yabancı uyruklu olup hizmet akdi ile çalışanlar 1 yıldan fazla kalanlar için nasıl işlem yapılacak.
Mustafa UĞURLU

Mütekabiliyet esasına dayalı olarak uluslararası sosyal güvenlik sözleşmesi yapılmış ülke uyruğunda olanlar hariç olmak üzere, yabancı uyruklu kişilerden hizmet akdi ile çalışanlar bizim sigortalımızdır. Yabancı uyruklu kişiler için ise Kurumca verilecek sosyal güvenlik sicil numarası kullanılır.

55- SSK ya 15 yıl prim ödeyen bayan prim günü tamamlamış.Ocak 2006 tarihinde işyeri açmışsa ve bağ-kur kaydını yaptırmamış ise 1 ekim yasasına göre bağ-kur a kayıt tarihi 1 ekimden başlatılacaktır denmektedir. 4/B ye 15 ekime kadar müracaat edilmesi gerekmekte midir? Veya en geç ne zaman müracaat edilecektir?

01.10.2008 den önce 4/b kapsamında çalışmakta iken kuruma kayıt ve tescillerini yaptırmayanların hak ve mükellefiyetleri 01.10.2008 tarihinde başlar . 15 Ekim e kadar müracaat edilmesi gerekmez ne zaman müracaat edilirse edilsin kayıt tarihi 01. Ekimde başlar.

56- Bir ev kadını isteğe bağlı sigortalı ve sağlık yardımını da kocası üzerinden alıyor.Şu ana kadar (2008) 170 ytl lik aylık prim ödüyor.Şu andan sonra ne kadar ödeyecek?

Daha önceki kanunlara göre isteğe bağlı sigorta primi ödeyen kişiler, sağlık güvencelerini eşleri üzerinden yaptırabilmekteydiler. Ancak 5510 Sayılı Yasa gereği İsteğe Bağlı Sigortalılar da eşleri üzerinden sağlık yardımı almalarına bakılmaksızın genel sağlık sigortası primi ödeyeceklerdir. Ödeyecekleri prim miktarı %20 (İsteğe bağlı sigorta prim oranı) + %12 (genel sağlık sigortası prim oranı) olmak üzere %32 dir ve bu oran, kendilerince beyan edilecek Asgari ücretin 1 ila 6,5 katı arasındaki tutar üzerinden alınacaktır.

57- Eskiden 4/a lı iken doğum yapan ve o sırada çalışmayan bir kişi şu an 4/b li ise geriye yönelik doğum primi ödeyebilir mi?
Yasemin Esencan

01.10.2008 tarihinden önce 4/a kapsamında çalışan ve bu çalışmasından sonra doğum yapan kişi iki defadan fazla olmamak ve her bir borçlanmada da iki yıldan fazla olmayan süreleri borçlanabilir. Ancak, 01.10.2008 tarihinden ve 4/a sigortalılığından önce yaptığı doğumlarla ilgili borçlanma yapamaz. ÖRNEK: Ayşe hanım 1992 de ve 1995 de iki çocuk dünyaya getirdi ve 1998 yılında 4/a kapsamında işe girdi ise Ayşe hanım bu süreleri borçlanamayacaktır. Ancak 1991 yılında 4/a kapsamında işe girmişse bu süreleri borçlanabilecektir. 01.10.2008 tarihinden sonra borçlanabilme yeterliliğine kavuşması halinde 4/a lı veya 4/b li olmasının bir önemi yoktur. Her iki halde de borçlanmayı yapabilir.

58- Kısmı çalışma sözleşmesi ile çalışan işçinin Aylık 15 veya 20 güne göre prim ödenmesi durumunda genel sağlık sigortası primi durumu nasıl olacaktır?

Eksik günler isteğe bağlı borçlanılarak tamamlanılacaktır.
ÖRNEK: Her ay adına 15 günlük çalışma bildirileceğini beyan ederek isteğe bağlı sigortaya devam etmek isteyen sigortalı (B), kazanç olarak 638,70 YTL beyan etmiştir. Bu sigortalının genel sağlık sigortasına 30 günlük prim ödemesi zorunlu olduğundan, isteğe bağlı sigortaya ödeyeceği 15 günlük prim; 638,70/30x%20x15=63,87 YTL malüllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları ve 638,70/30x%12x15=38.32 YTL genel sağlık sigortası primi olmak üzere toplam 102,19 YTL dir.

59- 4-a kapsamında çalışırken kendi adına işyeri açması durumunda sigortalılık hali kesintiye uğrayarak 4-b kapsamında mı olur?

4/a kapsamındaki sigortalılık kesintiye uğramadığı sürece 4/b kapsamına alınmaz.

60- Doğum borçlanmasında doğum izni bittikten sonra tekrar sigorta yatışı tam olduysa gene de borçlanma yapılabilir mi?

Doğum borçlanması; sigortalı kadının doğumdan sonraki 2 yıllık sürede sigortasız geçen süresinin borçlanılabildiği bir borçlanma hakkıdır. Borçlanma istenildiği zaman yapılabilir. Borçlanılan süre 1 ay içerisinde yatırlmalıdır. 1 aylık sürede kısmı veya hiç yatırılmama söz konusu ise, kısmi yatan süre hizmet olarak değerlendirilir ve yatmayan süreler için tekrar borçlanma hakkı vardır.

61- 30 yaşında bekar bir bayan babasından sağlık güvencesinden yararlanıyor. Aynı zamanda isteğe bağlı bağ kur primi yatırıyor iken 30.09.2008'de isteğe bağlılığını bitirirse babadan sağlık yardımı almaya devam edebilir mi?

Evet edebilir.

62- A kişisi B ltd.şti. ortağı B Ltd.Şti.de 4.000,00 YTL maaşla çalışan bir kişi var. A kişisi şirket kurulmadan önce başka bir şirkette sigortalı olarak gösteriliyor. Bu kişinin SPEK ne olacaktır?

Öncelikle bu kişi şirket ortağı olmadan önce 4/a kapsamında çalıştığından dolayı 4/b kapsamına alınmaz. Dolayısı ile bu sigortalılık durumundan dolayı prime esas kazanç bildirilen kişinin gelirinde şirket çalışanları ile karşılaştırma yapılmaz. 4/a sigortalılığı kapsamından çıktıktan sonra bu kişi 4/b kapsamına gireceğinden, ancak bu kapsama girdikten sonra SPEK hesabında şirkette çalışan kişilerin gelirleri dikkate alınacaktır.

63- 01.09.2007 tarihinde SSK dan emekliyim. 2006 Haziran 2007 Ağustos döneminde Bağ-Kur primi ödedim önceki kurum SSK idi. SSK’ya göre emekliyim. 2007 Eylül 2008 Ekim dönemine ait SGDP primi ödeyecekmiyim

Emekli olduğunuz tarih ile Ekim 2008 döneminde 4/b kapsamında sigortalı olmayı gerektiren faaliyetiniz var ise bu dönemde SGDP ödeminiz gerekir. 4/a kapsamında çalışmanız vas ise SGDP'nin maaşınızdan kesilmesi gerekir.

64- 4-a kapsamında ki sigortalı işten çıkınca 90 gün süreyle sağlık hizmetinden faydalanacak 4-b kapsamındaki sigortalı terk tarihinden sonra sağlık hizmetinden faydalanacak mı kaç gün süre var

4/a-b-c kapsamında sigortalı sayılanlar, zorunlu sigortalılıklarının sona erdiği tarihten itibaren on gün süreyle genel sağlık sigortasından yararlanırlar. Bu kişilerin sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten geriye doğru bir yıl içinde doksan günlük zorunlu sigortalılıkları varsa, sigortalılık niteliğini yitirdikleri tarihten itibaren doksan gün süreyle zorunlu sigortalılıklarından sonraki genel sağlık sigortalılıklarından dolayı prim borcu olup olmadığına bakılmaksızın bakmakla yükümlü olduğu kişiler dâhil sağlık hizmetlerinden yararlandırılırlar.

65- Şifre almayan işverenler işe giriş bildirgelerini elden verebilirler mi?
Evet verebilirler.

66- SGDP emekli maaşından mı kesilecek bankaya mı yatacak?

01.10.2008 tarihinden sonraki dönemlere ait SGDP primleri maaşlardan kesilerek tahsil edilecek.

67- 2006 yılında şirket ortağı olan emekli sandığında memur olarak çalışırken, istifa etmeden önce SSK başlangıcı yapılan (ortağı olduğu şirkette) ve boşluk verilmeden SSK’sı devam eden kişinin Bağ-kur karşısındaki durumu nedir?
Metin SAMANCI

4/a kapsamındaki sigortalılık sona ermeden 4/b kapsamına alınmaz.

68- Fiili Hizmet Zammı uygulaması ile ilgili olarak ; 1984 yılından yani öteden beri 506 sayılı ssk kanununa tabii olarak çalışan bir kişinin hizmet sürelerine ilaveler nasıl olacak ve emeklilik durumunda hesaplama şekli ne olacak Örn.Röntgen teknisyenleri, Radyoloji uzmanları
Ahmet DEMİRAL

Fiili hizmet zammına esas bir işte çalışanlar çalıştıkları iş kolunun tehlike durumu göz önüne alınarak belirlenen ilave süreler çalıştıkları yıllara ilave edilerek emeklilikte geçen süre olarak değerlendirilir. Yaş hesabında da ilgili süreler kadar emeklilik yaşındaki sınır düşürülerek hesaplanır. Buna ait prim işveren tarafından ödenir.
 

Ramazan KORKMAZ  08.11.2008

CUMHURİYETİN İLK KADIN HAKİMİ

 --- kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda
 içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir
 çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması
 ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel
 kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden
 gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine
 sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı,
 sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte
 bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına
 yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna
 ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir
 tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen
 parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki
 fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla,
 makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir
 kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı
 kadın 'Günaydın
 Anne, Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu
 çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir
 çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay
 üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı.
 Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.
 'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de
 bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı.
 Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri
 erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın
 Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp
 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.
 Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak
 için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır
 doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi.
 Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan
 adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi.
 Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi.
 Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu
 merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır
 ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi
 şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu.
 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi.
 'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför.
 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin
 sonunda 'Tüm bir gün beni taşırmısın?' diye sordu.
 'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir
 gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira
 istiyor teyze' dedi.

 Kadın gülümsedi

 'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'

 'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım.
 İlk önce nereye gideceğiz?'

 'Anıtkabir'e'

 'Anıtkabir'e mi?

 'Evet'

 'Tamam teyzeciğim'

 'Yaş kaç teyzeciğim?'

 'Seksen sekiz'

 'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'

 'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'

 'Haklısın teyzecim'

 Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför
 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın
 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi.
 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze'
 dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?'
 diye sordu.

 O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda
 irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek
 almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

 'Hayır'

 'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'

 'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'

 'Ee o zaman'

 'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram
 olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'

 Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

 Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer
 merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere
 geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

 'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.

 'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'

 'Her ay geliyormusun? '

 'Evet'

 Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye
 doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi.
 Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının
 koluna girmişti. Kadının nefes alışları
 sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın
 şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını
 açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru
 ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla
 olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin
 döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana
 verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır
 geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya
 başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona
 katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi
 gidelim' dedi.

 Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya
 döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye
 başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.

 Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de
 çok yoruldum' diye cevapladı.

 'Nereye gidiyoruz?'

 'Bankaya'

 Şoför arabasındaki kadının herhangi biri
 olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının
 Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda
 dayanamadı.

 'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim? '

 'Sor bakalım evladım'

 'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi
 söylemiştiniz. O söz nedir?'

 'Uzun hikaye evladım'

 'Olsun be teyze anlat ne olur'

 'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk.
 Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği
 verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim.
 Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu
 bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda
 'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok
 yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim.
 Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden
 söz istiyorum hakim olacaksın' dedi .'

 'Sen ne dedin peki?'

 'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'

 'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'

 'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim. '

 'Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze'

 'Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin
 hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların
 hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha
 anlayışlı davranabilirsin'

 'Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek
 istediğin'

 'Evet'

 'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'

 'Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi
 evladım'

 'Osman teyzeciğim'

 'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al
 olur mu?'

 'Tamam teyzeciğim'

 Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman
 öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek
 boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler
 yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam
 vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık
 gecikme ile geldi.

 'Hoş geldin Hakim Teyze'

 'Çok uzun zamandır bana Hakim
 denmemişti.'

 'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim? '

 'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol'

 'Nereye gidiyoruz?'

 'Seyranbağlarına'

 'Tabii'

 'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen'

 'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik
 rahmetli kocamla'

 'Ne iş yapardı amca?'

 'Subaydı.'

 'Ne zaman vefat etti?'

 '1952'de'

 'Çok olmuş.Gençmiş'

 'Kore savaşında şehit oldu.'

 'Allah rahmet eylesin Hakim teyze'

 ' Sağol'

 'Seyranbağları'na geldik nereye
 gideceğiz?'

 'Sağa sap. İkinci binanın önünde
 dur.'

 'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben'

 'Yok bekle burada'

 Osman beklemeye başladı. Bir ara merak
 etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı.
 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını
 okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?'
 diye düşündü.

 Yarım saat sonra Adalet hanım göründü.
 Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet
 hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet
 Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman
 yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur
 arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.

 Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara
 selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara
 iyi bakın' dedi.

 Araba hareket etti.

 'Nereye Hakim Teyze?'

 'Hemen iki sokak öteye'

 Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir
 binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara
 Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.

 'Bekle beni'

 'Tabii Hakim Teyze'

 Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda
 bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla
 çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra
 oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet
 Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

 'İyi misin Hakim Teyze'

 'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş
 oluyor'

 'Nereye gidiyoruz?'

 'Cebeci Asri Mezarlığına'

 'Tamam'

 'Teyze nerelisin sen?'

 'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev
 hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa
 gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle.
 Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye
 döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü
 savaştan.'

 'Sonra ne oldu?'

 'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le
 karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a
 gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle
 karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun
 olunca evlendik..'

 'Çocuğunuz var mı?'

 'Bir kızım bir oğlum vardı.'

 'Neredeler şimdi?'

 'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'

 'Ne güzel'

 '1978'de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'

 'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da
 babası gibi şehit oldu yani'

 'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye
 evlat acısı vermesin.'

 'Amin. Ya kızın?'

 'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu.
 Öğretmendi. 1999'da depremde hepsi vefat ettiler.'

 'Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm
 seni Hakim Teyze kusura bakma'

 'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı
 evladım.Sen üzülme sağol'

 'Geldik Teyze'

 'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin. '

 'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni
 bekleyeyim eve bırakayım.'

 'Yok beni alacaklar buradan'

 'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan
 söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet
 beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para
 istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal
 karşılığı yok zaten.'

 'Çocukların var mı?'

 'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin
 güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp
 gösterdi.

 'Adları nedir?'

 'Kemal ve Ayşe'

 'Oğlumun adı da Kemaldi.'

 Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı
 ittirdi Adalet Hanım..

 'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama
 yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile
 büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi
 içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de
 vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'

 Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi
 evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım
 mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken;
 Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en
 büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı
 acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından
 almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar
 verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

 Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu.
 Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden
 almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran
 gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.
 Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli
 olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı.
 Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri
 genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber
 dikkatini çekti.

 'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında
 bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın
 Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi.
 Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve
 oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün
 bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye
 bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu
 ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis,
 Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini
 düşünüyor.'

 Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel
 olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey
 anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu
 yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın
 bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında
 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı.
13.10.2008 (Gelen bir e-postadan buraya aktardım. Y.Karaköse)

RAMAZAN2DA AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI

Ramazanda en büyük sıkıntı ağız kokusudur. Ancak birkaç basit önlemle bunu engellemek mümkün...

Sağlık Bakanlığı Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Kulak Burun Boğaz Profesörü Murat Karaşen, ramazanda gün içinde uzun süre sıvı tüketilmediği için ağız kuruluğu oluştuğunu belirterek “Tükürük ağız içini yıkayan, koruyan, orayı temizleyen, oranın hijyenini sağlayan önemli bir vücut salgısı. Tükürük olmadığı zaman gıda artıkları ağzımızın girinti çıkıntılarında kalıyor. Ve bunlara bağlı ortaya çıkan bir takım oksijensiz ortamda yaşamayı seven bakteriler, ağız içinde birikiyor, çoğalıyor ve onların ortaya çıkardığı gazdan da ağız kokusu oluşuyor” dedi.

AĞIZ KOKUSUNU ÖNLEMENİN YOLLARI

İftarla sahur arasında bol sıvı tüketin!

Ramazanda nelere dikkat edilmesi gerektiğine de değinen Prof. Dr. Murat Karaşen, iftar ile sahur arası bol sıvı tüketmek gerektiğine işaret etti.

Prof. Dr. Karaşen, özellikle sahurda mümkün olduğunca fazla sıvı alınması gerektiğini kaydederek şunları söyledi:

Sahurda mutlaka dişleri fırçalayın!

“Sahurda oruçlu hale başlamadan önce, mutlaka ağız hijyenine dikkat edeceğiz, dişlerimizi çok iyi bir şekilde fırçalayacağız.

Dilin üstünü de temizleyin!

Halkımızın önemli bir kısmının bilmediği bir konu var. Ağız kokusunda önemli bir yere sahip. Dilin üst bölümünün temizliği. Biz bu bilinci oluşturmaya çalışıyoruz. Bununla ilgili gelişmiş ülkelerde dil fırçaları ya da dil kazıyıcıları var. Daha henüz ülkemize gelmedi. Yüzeyi düzgün olan tahta spatula gibi şeylerle, dilimizi hafif dışarı çıkarıp geriden öne doğru hafifçe tahriş etmeden kazıyarak o tabakayı, katmanı temizleyebiliriz. Çünkü bakteriler bu katmanın altında yaşıyor. O katmanı temizler, iyi temizlik yaparsak bu ağız kokusuna sebebiyet veren bakterileri ve onların beslendiği gıda artıklarını da ortamdan uzaklaştırmış oluruz.

İftar ve sahurda gargara yapın!

Mutlaka yemeklerden sonra, yani iftar ve sahurdan sonra ağız gargarası yapmak gerekiyor. Gargara yaparken de özel bir madde kullanmaya gerek yok. Bizim normal içtiğimiz su ile de çok rahat bir şekilde ağzımızı gargara yaparak, kenar köşede tutunan gıda artıklarını yok etmiş ve ağız kuruluğu ile kokuyu gidererek ağız hijyenimizi de korumuş oluruz.

Bol yoğurt yeyin, maydanoz çiğneyin!

Öte yandan yoğurt ağız hijyenini sağlayan özelliklere sahip bir gıda. Yine maydanoz çiğnemek, yeşil çay içmek ağız hijyenini sağlayan ve ağız kokusunu gideren gıdalardan. Bu sebepleri tümden kaldırırsanız ağız içinden kaynaklanan ağız kokuları yüzde 95 azalır.”

AĞZA LİMON SIKIP TÜKÜRÜK SALGISINI ARTIRIN

Sadece ramazana özel değil de, uzun vadeli olarak da ağız hijyenini sağlamak için tükürüğün bol olmasının önemini vurgulayan KBB Profesörü Karaşen, bir takım hastalıklara bağlı olarak da tükürük azalması olabileceğini bildirdi. “Sjögren sendromu” gibi hastalıklarda, ışın tedavisi görenlerde ve yaşlılarda tükürük kuruluğu olabileceğini ve ağız hijyeninin bozulabileceğini ifade eden Prof. Dr. Murat Karaşen, “Bu gibi durumlarda da suni salgılar veya salgıyı arttırıcı bir takım önlemler alınabilir. En basitinden ekşi elma veya limon gibi şeyleri ağza sıkmak tükürük salgısını arttırır” dedi. Tükürüğün basit bir salgı olarak algılanmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Karaşen, “Tükürük, ağız içini ıslatan, nemlendiren, temizleyen, koruyan, dişlerimizi koruyan, ağız hijyenimizi bozan bakterileri yok eden bir sıvı” diye konuştu.

PROTEİN AĞIRLIKLI BESLENENLERDE AĞIZ KOKUSU DAHA FAZLA

Özellikle protein ağırlıklı beslenenlerde ağız kokusunun daha fazla olduğunu ifade eden Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Murat Karaşen, “Protein çokça tüketildiğinde sülfür ve ağızda koku yapan gazlar daha fazla ortaya çıkıyor. Daha fazla ağız kokusu ortaya çıkıyor. Et, tavuk, balık ve tahıllar gibi protein içerikli gıdaları tükettiğimiz zaman ağız temizliğinde gıda artıklarının kalmaması için çok daha yoğun bir çaba göstermek gerekiyor” dedi

Ömer KUCAK

Osmanlı'daki doğa çılgını Türkler batılıları şaşırtıyordu.

Orman yakanlar müebbet kürek cezasına çarptırılırlardı

Atalarımız çevre bilinci diye bir kavramın olmadığı dönemlerde tabiata çok itinayla yaklaşmışlar, çıkar sağlamak için kasten orman yakanlara müebbeden kürek çekme cezası vermişlerdi.

Yaz aylarında çıkan orman yangınlarında sadece ağaçlar değil ciğerlerimiz de yanıyor. Peygamberimiz'in çevrenin korunması yönündeki tavsiyelerine kulak veren atalarımız ormanlara büyük önem vermişler, ormanlarda kasıtlı olarak yangın çıkaranları da ağır cezalara çarptırmışlardı.

AĞAÇ DİKMEK PEYGAMBERİMİZ'İN SÜNNETİDİR

Çevreyi korumak Peygamberimiz'in sünnetidir. Hz. Muhammed'in çevrenin korunmasına yönelik birçok emirleri vardır. Yunus Macit'in "Hz. Peygamber'in Sünneti'nde Çevre" isimli kitabından teferruatlı bilgi edinilebilir. Peygamberimiz ağaç dikmeye, mevcut ağaçları korumaya, ormanlar teşkil etmeye ve yine mevcut ormanları korumaya çok önem vermişti. Nitekim "Elinizde bir ağaç fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile, eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa, mutlaka dikin" şeklindeki hadis-i şerifi Peygamberimiz'in ağaç dikmeye verdiği önemi çok açık olarak gösterir.

Yine Hz. Muhammed'in "Kişi kabirde bile olsa yedi şeyden meydana gelen sevap devamlı olarak kendisine ulaşır: Öğretilen ilim, halkın yararlanması için akıtılan su, açılan kuyu, dikilmiş ağaç, yapılan mescit, okunmak üzere bağışlanan Kur'an ve ölümünden sonra kendisine dua edecek evlat" şeklindeki hadisi de Müslüman toplumlarda dini yapıların inşasını, hayırlı evlat yetiştirmeyi, ilim öğrenmeyi ve vakıflar kurarak halka hizmeti teşvik ettiği gibi ağaç dikmeyi de dini bir görev hâline getirmiştir.

OSMANLI DÖNEMİNDE ORMANLARIMIZ

Osmanlı döneminde ormanlar o dönemde uygulanan toprak hukukuna göre devlet, vakıf ve mülk olmak üzere üçe ayrılırdı. Bekir Koç tarafından yapılmış araştırmalardan Osmanlı dönemindeki ormanların nasıl tasarruf edildiğini ve korunduğunu öğreniyoruz. Bu dönemde ormanlardan yakacak, bina yapımı ve gemi inşası için faydalanılırdı. Donanmanın ihtiyacının karşılandığı ormanlar Tersanei Amire tarafından idare edilirdi. Ormanlar ve korular devletin koruması altındaydı.

Her isteyen gidip ormanlarda avlanamaz, korulardan ağaç kesemezdi. Bu konuda onlarca ferman vardır. Tanzimat'tan sonra arka arkaya Batı tar-zında çıkarılan kanun ve nizamnameler hayatın her alanını kapsamaya başladı. Bu dönemde Orman Müdürlüğü kuruldu.

Ancak 1841'de faydalı olamadığı için kaldırıldı. Paris'teki Osmanlı elçisinden ormanlarda yeni düzenin uygulanması için uzmanlar bulup göndermesi istendi. Louis Tassi ve Aleksandre Etsem isimli uzmana yüklü paralar verilerek Türkiye'ye getirtilip, ormanlar yeni bir kurumsal çerçeveye kavuşturuldu. İki uzman İstanbul, Bosna, Kastamonu ve Antalya çevresindeki ormanlarla ilgili raporlar hazırladılar ve ihtiyaç duyulan elemanların yetiştirilmesi için1858'de Orman mektebi'nin kurulmasına yardım ettiler.

1858'deki Arazi Kanunnamesi'nde ormanlarla ilgili hükümlerin olmaması yüzünden yabancı uzmanlar 1861'de bir ormanların tasarruf ve korunmasına yönelik bir layiha hazırladılar. 1870'de ise bu layihadan hareketle Fransa Orman Kanunu temel alınıp, bazı mahalli hükümler ilave edilerek "Orman nizamnamesi" yayınlandı. Bu nizamname 1937'e kadar yürürlükte kaldı.

SİGARADAN YANAN ORMANLAR

Osmanlı döneminde meydana gelen orman yangınlarına baktığımızda sebeplerinin günümüzden farklı olmadığı görülür. Tarla açıp, arazi kazanmak için ormanların yakılmasına sık sık rastlanırdı. Devlet devamlı emirler gönderip cezalar uygulayarak bu işin önüne geçmeye çalıştı. Yine insanların ormanda eğlenirken yaktıkları ateşten, atılan sigara izmaritlerinden de sık sık yangınlar meydana gelirdi.

1892 Haziran'ında içki içip ormanda rastgele ateş eden şahıslar Alemdağı Ormanı'nda yangın çıkarmışlardı. Özellikle tren yolculuğu sırasında atılan sigara izmaritleri yüzünden kuru otlar tutuşur, daha sonra da yangın büyüyerek ormanlara yayılırdı. 1902 Ağustos'unda Anbardere Karakolu civarındaki tren hattında söndürülmeden atılan bir sigara yüzünden 500 dönüm orman yanmış, 1916 Nisan'ında Belgrad Ormanı Kirazlıtepe mevkiinde yolcular tarafından atılan sigara sonucu çıkan yangın zorlukla söndürülebilmişti. 1894 Ekim'inde ise tren ateşçilerinin dışarıya attıkları ateşten Sinekli ile Çerkezköy istasyonları arasında bulunan Beğceler ve Kurandere ormanları tutuşmuştu. Eşkıyaların da ormanları yaktığı görülür.

1919 Mayıs'ının başlarında Rum eşkıyalar, Ömerli'de Osmanlı güvenlik görevlilerini meşgul etmek için yangın çıkarmışlardı. Günümüzde olduğu gibi orman yangınlarının çoğu yazın meydana gelirdi. Bu yüzden yaz aylarında geçici kolcular görevlendirilirdi. Yangın çıktığında askerler ve halk da söndürme çalışmalarına katılırlardı. Köy muhtarları ile aşiret reislerinin orman memurlarına yardımcı olmaları yönünde emirler çıkarılmıştır.

Orman yangınlarının önlenmesi alınacak yeni usuller bulunmaya çalışılırdı. Kuru otlar ortadan kaldırılarak yangınların önlenmeye çalışılmıştı. 1900 yılında görevlilere ormanlardaki bazı ağaçların belirli aralıklarla kesilerek yangınların genişlemesinin engellenmesi için çalışılması emredilmişti. Orman korucularına sık sık dikkatli davranmaları yönünde emirler gönderilir, halka da ormanda yangına sebep olanların müebbeden kürek cezasına çarptırılacakları hatırlatılırdı. Orman yangınlarından sonra sıkı bir tahkikat yapılarak yangına sebep olanların cezalandırılması en çok üzerinde durulan meseleydi. Orman yangınlarında hizmeti görülenler ise madalya ve çeşitli ödüllerle mükâfatlandırılırlardı.

OSMANLI DÖNEMiNDE ORMAN YANGINLARI

Osmanlı döneminde de birçok kez orman yangını meydana gelmiştir. Bu yangınların bir kısmı şimdi adını bile bilmediğimiz elimizden çıkmış bölgelerde, bir kısmı da bugün İstanbul'da beton binalarla kaplanmış o dönemin gür ormanlarında çıkmıştı. Osmanlı son döneminde çıkan orman yangınlarının bir kısmı şunlardır: 1883 Ağustos'unda Boğaziçi'nde Tokatköy'de, 1887 Nisan'ında Biga'nın Çan nahiyesiyle Bayramiç ormanlarında, Ağustos'unda İnöz ve Balıkesir'de, Eylül'ünde Çatalca ve Erbaa'da, Ekim'inde Edremid'de orman yangınları çıktı.

1888 Nisan'ında Kemerburgaz civarındaki Davud Paşa Merası'nda başlayan yangında ise 150 dönümlük devlete ait orman yandı. 1888 Haziran'ında Belgrad Ormanları dışındaki ağaç kesimi yapılan Kısırkaya ormanında, 1890 Temmuz'unda Petriç ve Karaferye ormanları ile Kilyos civarında Domuzdere'de, Ağustos'unda Alasonya Kazası'nda Kurudere ormanında, Eylül'ünde Adana vilayetinde Kelas Suyu Ormanı'nda, 1891 Kasım'ında Kaçanik Nahiyesi'ndeki ormanlarda, 1892 Ekim'inde bugün bir şehir hâline gelen Alemdağı'nda, 1893 Eylül'ünde Tarsus'a bağlı Ulaş Nahiyesi'nde, 1894 Nisan'ında Terkos'a bağlı Ormanlı Köyü'ndeki devlet ormanlarında, Temmuz'unda Kastamonu civarındaki ormanlarda, Ağustos'unda Aydın vilayetindeki ormanlar ile Sındırgı'da, Eylül'ünde Kazdağı ormanları ile Bayramiç ormanlarında, Ekim'inde Antalya'da, Ekim'inde Sinekli ile Çerkezköy istasyonları arasında bulunan Beğceler ve Kurandere ormanlarında; 1897 Eylül'ünde Karaağaç'ın Yenişar ve Baremli köyleri civarındaki ormanlarda; 1899'da Bayramiç'te ve Safranbolu'nun ova tarafındaki ormanlarda, Silivri'nin Kılıçlı-i Kebir Çiftliği'nin bulunduğu bölgedeki ormanda, Mihaliç kazasının Arab Çiftliği civarındaki ormanda ve Edirne Vilayeti'ndeki ormanlarda; 1902 Mayıs'ında ise Yenipazar'ın hududunda orman yangınları çıktı.

PEŞPEŞE ÇIKAN YANGINLAR

1902 Temmuz'unda Keşan Kazası'nın Korudağı Ormanı'nda çıkan yangında 15 dönüm, aynı yılın Ağustos'unda Vize Kazası'ndaki Ayas Paşa Ormanı'nda çıkan yangında iki dönüm orman alanı yandı.

Ağustos'ta Vize'nin çeşitli bölgelerinde başka orman yangınları da görüldü. 1902 Eylül'ünde Biga'ya bağlı Ayvacık kazasının Kızılbade, Çaltıyükü ve Kırcaoba bölgelerindeki ormanlarda, Cuma- i Bala Kazası'nın Kratova ve Ustrova ormanlarında ve Razlık'ta, Ekim'inde Şarköy Kazası'nda, Malkara'nın Elmalı Köyü ile Evreşe Nahiyesi'nin Bayramiç Köyü'ndeki ormanlarda; 1903 Mart'ında Çatalca'da, Haziran'ında Eğridir'in Barla Nahiyesi'nde bulunan Çam Dağı ve Yenişehir ile Karaağaç kazaları civarındaki Yenişar ormanlarında, Ağustos'unda Silivri'de; 1903 Eylül'ünde Drama, Ekim'inde Silifke'de orman yangınları çıktı. 1903 Eylül'ünde Şişli'de başlayan yangın büyüyerek Küçükçekmece sınırları içindeki ormanlara yayıldı.

1904 Mayıs'ında Cisr-i Mustafapaşa'ya bağlı Kirazlık Köyü'nün Kızıltepe mevkiinde orman yangını çıktı. 1904 Temmuz'unda Kemer Nahiyesi'nin Kozluca köyü civarındaki devlete ait ormanda çıkan yangında 650 çam ağacı yandı. 1904 Ağustos'unda Semadirek Adası'nda beş yerde orman yangını meydana geldi. 1904 Ağustos'unda Ayvacık'ta, İnöz kazasının padişaha ait Karacahasan Merası'nda çıkan yangın Hisarlı, Çataltepe ve Yenice köyü ormanlarına yayıldı.

1905 Ağustos'unda Saray nahiyesinin Ayaspaşa ormanlarında, 1907 Kasım'ında Kuşadası'nda, 1908 Nisan'ında Samandıra'da, 1916 Şubat'ının son günlerinde Beykoz'da Nisan'ında Belgrad Ormanları'nda, Mayıs'ında Şile'de, Temmuz'unda Gemlik ve Yalova'da, 1916 Eylül'ünde ise Kemerburgaz'da orman yangınları çıktı. 1919 Nisan'ında Şile'de vakıflara ait ormanda çıkıp halkın ağaç kestiği ormanlık araziye yayılan yangında 60 dönüm funda ve meşeliği, aynı ay Ömerli'de çıkan yangında 500 dönüm, 1920 Ağustos'unda çıkan yangın ise Belgrad Ormanları'nda üç dönüm ormanlık alanı yakıp kül etti.

AĞAÇ SULAMA VAKIFLARI

Atalarımız, çevre bilinci diye bir kavramın olmadığı dönemlerde bile çevreye karşı çok itinalı hareket etmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu'na gelen Avrupalı elçi, seyyah ve diğer görevliler Türkler'in çevreye ve hayvanlara karşı bu kadar ilgi göstermelerini bir türlü anlayamamışlar, bizi çılgın ve kaçık olarak nitelendirmişlerdir. Nitekim 18. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu'na gelip orduda hizmet eden ve Humbaracı Ahmed Paşa ismini alan Kont de Bonneval, hatıratında ağaçların sıcaktan kurumasına meydan vermemek üzere her gün sulanmaları için para vakfeden çılgın Türkler'in olduğunu anlatır.

Not: Erhan Afyoncu Hocamızdan alıntıdır.
 

Gönderen: Ömer KUCAK
 

BUGÜNDEN SONRA DİVANDA, DERGAHTA, BARGAHTA, MECLİSTE VE MEYDANDA TÜRKÇEDEN BAŞKA DİL KULLANILMAYACAKTIR. KARAMANOĞLU MEHMET BEY (13 Mayıs 1277)

Karamanoğullarının üçüncü hükümdarı Karamanoğlu Mehmet Bey, millet olarak yaşamanın ilk şartı olarak, dil birliğinin sağlanması gerektiğine inanıyordu. Kendi dilini ve kültürünü hor görüp başka kültürlere özenenlere karşıydı. 1277 yılında yayınladığı fermanla Türkçe den başka bir dil konuşulmasını yasakladı.
Yedi asır önce Türkçe ye verilen değeri günümüzde görememek aşağıda okuyacağınız şiirdeki gibi sizlerinde yüreğini sızlatıyorsa artık dilimize sahip çıkmanın zamanı gelmiş demektir. Yaşadığımız bu çağa Karamanoğlu Mehmet Beyi getiremeyiz ama onun fikirleri öncülüğünde dilimize, yani en büyük en değerli kültürümüze sahip çıkabiliriz..
 
Arıyorum
 
Karamanoğlu Mehmet Beyi arıyorum.
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayımlamıştı;

 
Bu günden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste, meydanda
Türkçeden başka dil konuşulmaya diye,
Hatırlayanınız var mı?

 
Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı köyü, şehri
Fermana uyanınız var mı?

 
Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?

 
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showman, radyo sunucusunun discjokey,
Hanımağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?

 
Dükkânın store, bakkalın market, torbasının poşet,
Mağazanın süper, hiper, gros market,
Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?

 
İlân tahtasının billboard, sayı tabelâsının skorboard,
Bilgi alışının birifing, bildirgenin deklârasyon,
Merakın uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?

 
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde wellcome,
Çıkışında, good-bye okuyanınız var mı?

 
Korumanın, muhafızın body-guard,
Sanat ve meslek pirlerinin, duayen,
İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?

 
Seki’nin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?

 
İş hanımızı plâza, bedestenimizi galleria,
Sergi yerlerimizi center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?

 
Yol üstü lokantamızın fast-food,
Yemek çeşitlerimizin mönü olduğu yerlerde,
Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?

 
İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?

 
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa sponsorluk diyeniniz var mı?

 
Mesireyi, kır gezintisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air-bag,
Pekâlayı, oluru okey diye söyleyeniniz var mı?

 
Çarpıcı, önemli haberler flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?

 
Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe-show levhasının altında,
Acının da acısı, nes-kaaave içeniniz var mı?

 
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün, el diline özendiğine içi yananınız var mı?

 
Masallarımızı, tekerlemelerimizi, atasözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik.
Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?

 
Karamanoğlu Mehmet Bey i arıyorum,
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı....
Hayal meyal hatırlayıp da sahip çıkanınız var mı?

Yusuf YANÇ

 

Gönderen: ömer KUCAK
E-Mail: omerkucak@hotmail.com
Mesaj:

Hafta sonu Pazar günü yapılacak olan Yağmur Duası için cumartesi gününden Nuh’a gitmeye karar verdim.kasaba arabasına binmemle birlikte Nuh’un havasını teneffüs etmeye başladım sanki. Araçtaki tanıdıklarla hasret gidermekle işe başladık. 10-15 günde bir Nuh’a uğramama rağmen Nuh nasıl? diye sormadan edemiyordum. Aldığım cevaplardan köyde durumların iyi olduğunu algıladım.daha bir mutlu şekilde yolculuğuma devam ettim.kasabaya yaklaştıkça yeşilin tonu koyulaşmaya başladı.ağaçlar yemyeşil olmuş, otlarsa yerden göğe doğru salkım salkım fışkırmıştı..sanki asmadaki üzümlere nispet eder gibiydiler.

Nuh kasabasında ilk defa yağmur duasına katılacaktım. Yolculuğum sırasında hep yağmur duası ile ilgili düşünceler vardı zihnimde. Anne karnındaki çocuğun dünyayı merak etmesi gibi bende ertesi gün yapılacak olan yağmur duasında toplanacak kalabalığı ve ortamı merak etmeye başladım. En önemlisi de bu site vasıtasıyla tanıştığım, yüz yüze görüşme imkanı bulamasak ta çok samimice yazıştığımız ağabeylerimiz ve kardeşlerimizle yani Nuh sevdalılarıyla tanışma, görüşme ihtimalinin bulunması bendeki heyecanın dozunu biraz daha artırıyordu.. araçtaki yolculuğumuz yaklaşık 45 dakika sürdü. Damlalı boğazını geçtikten sonra yağmur atıştırmaya başladı. Rabbim bizim niyetimizi anlamışta bir gün öncesinden bereketini üzerimize indirmeye başlamış gibiydi.

Saat 19-00 gibi Nuh’a vardık. Arabadan indik ve yağan yağmurla beraber eve doğru yürümeye başladık. Eve girince ıslanan elbiselerimi değiştirip, kasaba meydanına çıktım. Akşam namazına da az kalmıştı. Namazdan önce karşılaştığım imamımız Ramazan hocamızla biraz sohbet ettik. Daha sonra namaza geçtik. Namaz çıkışında belediyeden bir anons duyuldu. Anonsta akşam saat 21-00 de Koruma Başkanlığında, gündüz kesilen hayvanların iç organlarının açık artırma usulü ile satılacağı duyuruluyordu. Vakit te çok yakındı bir çay içtikten sonra ihaleyi izlemek üzere koruma başkanlığı binasına gittik. yaklaşık yarım saatlik bir gecikmeden sonra ihale başladı. İhaleye katılan birçok insan ihtiyacından ziyade, çorbada bizimde tuzumuz olsun düşüncesiyle olacak ki; hayvanların iç organlarını değerinin üstünde bir fiyata satın aldılar. yaklaşık yarım saat süren ihaleden herkes mutlu ayrıldı. İhale bitince bir çay içelim düşüncesiyle belediye kahvesine gittik. Kahvenin önüne oturduğumuzda beni bir sürpsiz bekliyordu. Aylardır internette görüştüğüm fakat yüz yüze tanışma fırsatı bulamadığım Kemal BAYKARA ağabeymle tanışmak nasip oldu. Yanındaki kişilerin Ömer hoca diyerek beni göstermeleriyle, Kemal abim olanca mütevaziliğiyle yanıma geldi. Hoş geldin deyip, kendisini tanıttıktan sonra çayla beraber güzel bir sohbete daldık. Nu mutlu bu siteye ki, insanların tanışıp-kaynaşmalarına vesile oluyor. çaylarımızı içtikten sonra yatsı namazına dağıldı herkes. Namaz çıkışında biraz daha oturduktan sonra ertesi gün yapılacak olan yağmur duasına dinç gidebilmek için evlere gittik.

Pazar sabahı erkenden kalktım. Kahvaltıdan sonra biraz kitap okudum.fazla geç kalmamak için orta camii imamımız Ramazan hocamızı aradım. Sat 11-30 gibi dualar eşliğinde Dedeye doğru yol almaya başladık. görkemli doğa güzelliğiyle Nuhu seyredek yaklaşık 20 dakikalık yolculuktan sonra tepeye vardık. Nuh bu tepeden daha güzel gözüküyor. Evler ayaklarınızın altında sanki. Tepeye gelir-gelmez birkaç fotoğraf çektim. Tam portrelik bir güzelliği vardı görüntünün.

Tepede hoş ve samimi bir ortam karşıladı. Herkes buradaydı sanki. İçlerinde tanımadığım kişi çoktu. Dört taraftan “hoş geldin Ömer hocam’, “hoş geldin ömer öğretmenim’ diye seslenen insanlar ve öğrencilerle doluydu. Açıkça söyleyeyim; insan daha bir onure oluyor. Çünkü söyleyişlerindeki samimiyet o kadar dışa vuruyor ki; bunları içten-yürekten söylediklerini hissedebiliyorsunuz.

Kalabalık içerisinde dolaşırken Kemal BAYKARA ağabeyimle karşılaştım.(şu 25 yıllık hayatımda tanıdığım en mütevazi, beyefendi, alçak gönüllü kişilerden birisi de Kemal abim iyi ki varsın abi.) kendisiyle bir fotoğraf çektirdikten sonra Kemal ağabeyminde önerisiyle gelen herkese hoş geldiniz demek için yol almaya başladık..fakat bu teşebbüsümüz yarıda kaldı. Çünkü namaz vakti yaklaşıyordu ve imamlar günün anlamına binaen bir konuşma yapacaklardı. Bizde yerimizi aldık ve sohbeti dinlemeye başladık. Bu kısa süreli dolaşmamızda bile site vasıtasıyla tanıştığımız birkaç kişiyle daha yüzyüze tanıştık.
İmamlar dualar ve bunların yapılış maksatları hakkında bilgi verdiler. Küs ve dargın olanların barışmaları gerektiğini belirterek, telkinde bulundular.
Öğle ezanı okunduktan sonra hep beraber namaza durduk. Tepenin eğimli olmasından dolayı namaz esnasında ufak-tefek denge kayıpları yaşandı. Neyse ki fazlaca bir zorluk çekmeden –Allah kabul etsin- namazımızı kıldık. Namazın akabinde yağmur duası yapıldı. Herkes tüm içtenliğiyle Allah’tan rahmetini istedi.
Dua sırasında şair REHAYİ’nin şu dizeleri aklıma geldi ve su içinde bir hayat yaşadığımız gerçeği zihnimde çalkalandı.
“Hemen ağlayı geldim aleme ağlayı gittim ben
San ol Nilüferim kim suda bittim, suda yittim ben’

Yani; “dünyaya ağlayarak geldim ve ağlayarak gidiyorum. Sanki bir Nilüfer çiçeğiyimde suda bittim ( suda doğdum), suda yok olacağım.’
Bu dizeleri okuyan herkes – Dünyanın dörtte üçünün ve insan bedeninin yüzde seksen beşinin su ile kaplı olduğunu bilen herkes- kendisini Nilüfer çiçeği gibi görür. Yemeden üç gün, su içmeden ise bir gün anca yaşarız.
Geçmişten beri suyun tanımı yapılmaya çalışılmış ancak hiçbir kimse suyun tanımını tam olarak yapamamıştır. Tıpkı insandaki ruh gibi  Bilim adamları ise çok basitçe iki harf ve bir sayı ile tanımlamışlar suyu: H2O. İnsan oğlunun bir damlası için yollara düştüğü, dualar ettiği, Allah’ından rahmetini dilediği Suyun manevi tanımı bu kadar basit olmasa gerek.
Su öyle bir şeyki, geçtiği güzergahın tadını kullanır. İçtiğimiz her suda aynı tadı bulamayışımızın sebebide, suyun geçtiği topraklardan farklı tadlar almasıdır. Bir nevi su, toprağın tadını ödünç alır.

Suyu düşününce Necip Fazıldan birkaç mısra yazarsak daha güzel olur herhalde üstadımız bir şiirinde şöyle diyor;

“Kainatta ne varsa suda yaşadı önce
Üstümüzden geçer su, doğunca ve ölünce’
Bu dizeleri ilk okuduğumda “hayatımız su’ demekten kendimi alamadım. Üstad bir başka dizelerinde şöyle diyor;

“su bir şekil üstü ruh, kalıplarda gizlenen
Yerde kire battı mı, bulutta temizlenen’
Bu dizeler bile suyun hangi işlevlerinin olduğunu anlatmaya kafi..iki dize de Şirazlı Sadi2den yazalım;
“be-derya der menafi’bi-şümarest
Eger hahi selamet der-kenarest’
Yani: “denizde sayısız faydalar ( ticaret, balıkçılık vs.) vardır; ama selamet istiyorsan sen yinede kıyısında dur.

Yağmur duasının şartlarından bir tanesi de duanın kabul olacağından şüphe duyamak, Allahın rahmetinden umutsuz olmamaktır.yağmur duasına şemsiyesiyle gelenleri görünce şu hikaye aklıma geldi sizlerle de paylaşayım.
Hoca ile köyün ahalisi yağmur duasına çıkarlar. Dualarını ederler. Ama yağmur duasının edildiği gün yağmur yağmaz. Halk , hocaya serzenişte bulunur.
Hoca ise bu serzenişte bulunanlara çıkışarak,
-siz zaten yağmur yağacağına inanmıyordunuz ki! Der.
Halk ise
- neden inanmayalım Hoca Efendi, işte dua ettik ya! Diye cevap verir.
- Hoca
-inansanız şemsiyeyle gelirdiniz!.. der..
Allaha şükürler olsun ki yağmurumuz o gün yağdı ve bizim de imamlara serzenişte bulunmamıza gerek kalmadı.:)))

Suyun değerini anımsatan hikayelerden bir tane daha yazayım..
“Dudakları çatlamış bir adamı bir direğe bağlamışlar ve karşısında toprağa buz gibi sular dökmüşler. Adam bir ayet (Nebe,40) okuyarak iç geçirmiş:
- Ah keşke toprak olaydım!..’

Yağmur duasının olduğu gün ikindiden sonra Kemal abinin bahçesine gitmeye karar verdik. Bahçe de bizi Kemal abi karşıladı. Semavere çayı koymuş, gelecek misafirlerine sevgi dolu bir çay demlemekle meşguldü. Bahçesi de tıpkı kendisi gibi tertipli-düzenli idi. Meyve ağaçlarıyla kaplıydı her yer. Vişneler, kirazlar, kayısılar ağaçlara bakınca 20 gün sonrasını düşlemeye başladım. Kirazlar erince, kayısılar olgunlaşınca tam fotoğraflık bir görüntü oluşur Türkü tadında bir fotoğraf

Bahçeye girmemizle önce yağmur atıştırmaya sonra da dolu yağmaya başladı.. bes dakika geç kalsak yolda yakalanacakmışız diye düşünmekten kendimizi alamadık. Evin önündeki çardakta yağmuru izlemeye başladık. Kemal abi semaveri daha kuytu köşeye çekti. Yaklaşık 15 dakikalık doludan sonra her taraf bembeyaz olmuştu  doludan sonra şiddetli bir yağmur dalgası başladı. O sıra lojmandayken “Ömer hocam iyi dua edememişsiniz galiba1 yağmur yağmayacak gibi “diye sözle takılan bir arkadaştan mesaj geldi..’NE DUAYMIŞ BEEE’  Gerçektende çok kuvvetli bir dua olmuş.
Yağan dolu bahçeye yeni dikilen domates ve biber fidelerini olumsuz etkilese de hiç kimse bu durumdan şikayetçi değildi.yeniden dikeriz dedi teyzemler. Bu sözü duyunca TV lerdeki haberler geldi aklıma.. özellikle kış aylarındaki haberler. Kışın haberlerde kar için BEYAZ KABUS benzetmesi yapılıyordu ki bu tarif beni rahatsız ediyordu. Çünkü Allahın verdiği hiç bir şey KABUS olamazdı.

Kemal abi semaverin başındayken aklıma gelen kısa dörtlüğü hemen telefonuma kaydettim..
Özenle yakmış ateşini,
Dumanı tütüyor semaverin,
Suyunu koymuş, doldurmuş içini,
Sevgisi demleniyor Kemal abimin. .
Çay demlenince Kemal abi kendi elleriyle bize ikramda bulundu. Herkes 3 bardak içse de ben 4. bardağı da içtim afiyetle.. çay sohbeti ise bambaşka bir tadaydı. Lezzeti harikaydı sohbetin. Kahve önlerindeki her kafadan bir ses çıkan sohbetlerden çok ıraktı. Dinleyen dinlemesini, konuşan ise dinletmesini biliyordu. Herkes konuştuğu konuya va’kıf olunca ortaya doyumsuz bir sohbet çıkıyordu. Saat 19-00civarı müsaade alarak kalktık. Yağmur “avanak ıslatan’ modunda devam ettiği için – herhalde kemal abi bizimde avanak durumuna düşmemizi istememiş olacak ki- kemal aibi bizi köy içine kadar arabasıyla götürdü. Bizde ıslanmaktan kurtulduk. Arabadan indiğimizde yeniden görüşmek üzere vedalaştık. İki gün boyunca beni en çok üzen ise bu hafta sonu yapılacak olan pikniğe Kemal abimin işleri dolayısıyla katılamayacak olmasıydı..
 

Gönderen: ömer KUCAK
E-Mail: omerkucak@hotmail.com
Mesaj: Meslektaşım Coşkun hocamız Su kasidesinin bir bölümünü vermiş. Osmanlı Türkçesini anlamakta zorluk çekenler için şiirin tamamıyla birlikte Günümüz Türkçesindeki karşılığınıda vermeye çalıştım. Hatamız varsa affola.
Kaside : Fuzuli´nin bu kasidesi bir nait´tir. Divan edebiyatında Peygamber hakkında yazılan kasidelere nait denir. Yazılan her beyit bir övgü içermektedir. Her ne kadar su üzerine söylense de, suyun yaptığı işlerin tek nedeni vardır, o da son dizelerde görüldüğü gibi suyun tek amacı peygamberin mezarına ulaşmaktır. Kasidelerin tanrıyı övgü için yazılanlarına tevhid ya da münacaat denir. Kasideler; tanrı, peygamber, dört halife ve zamanın büyüklerini övgü için yazılırlar. Su Kasidesi de peygambere övgüdür.


Su Kasidesi

1- Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü duduşan odlara kılmaz çare su

2- Ab gûndur gûnbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhit olmuş gözümden gûnbed-i devvâre su

3- Zevk-i tiğinden aceb yoh olsa gönlüm çak çak
Kim mürûr ile bırağur rahneler divâre su

4- Vehm ilen söyler dil-i necrûh peykânın sözün
İhtiyât ile içer her kimde olsa yare su

5- Suya versun bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzare su

6- Ârızın yâdıyle nemnâk olsa müjgânım nola
Zâyi olmaz gül temannâsıyle vermek hâre su

7- Gam günü etme dilî bîmârdan tîğin dirîğ
Hayrdır vermek karangu gicede bîmâre su

8- İste peykânın gönül hicrinde şevkin sâkin et
Susuzam bir kez bu sahrâda benümçün are su

9- Men lebin muştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelûr hüşyâre su

10- Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmuş gâlibâ ol serv-i hoş reftâre su

11- Su yolun toprağ olup ol kûydan dutsam gerek
Çün rakîbimdir dahi ol kûya koymam vare su

12- Dest bûsi ârzusuyle ölürsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su

13- Sevr ser-keşlik kılur kumrî niyâzından meğer
Dâmenin duta ayağına düşe yalvere su

14- İçmek ister bülbülün kanın meğer bir reng ile
Gül budağının mizâcına gire kurtare su

15- Tinet-i pâkini ruşen kılmış ehl-i âleme
iktidâ etmiş tarîk-i Ahmed-i muhtâra su

16- Seyyid-i nev-i beşer deryâ-yi dürr-i istifâ
Kim sepüptür mucizâtı ateş-i eşrâre su

17- Hayret ilen parmağın dişler kim etse istimâ
Parmağından verdiği şiddet günü enâsere su

18- Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-i hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su

19- Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasal
Başını taştan taşa urup gezer âvâre su

20- Bîm-i dûzah nâr-i gam salmış dil-i sûzânıma
Var ümidîm ebr-i ihsânın sepe ol nâre su

21- Yumn-i na´tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri
Ebr-i nisandan dönen tek lâ´lü-i şehvâre su

22- Umduğum oldur ki rûz-i haşr mahrûm olmayan
Çeşme-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su


Su Kasidesi´nin günümüz Türkçe´sine uyarlanmış biçimi.

1- Ey göz, gönlümdeki ateşlere gözyaşlarından su serpme
Çünkü, böylesine tutuşan ateşlere su fayda etmez.

2- Bilmiyorum, dönen gökkubbe mi su rengindedir,
Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamış?

3- Kılıç gibi bakışlarının etkisiyle gönlüm parça parça olsa şaşma,
Çünkü; su duvardan aka aka yarıklar oluştururur.

4- Yaralı gönül, senin ok atışlarına benzeyen kirpiklerinin sözünü korkarak söyler,
Yarası olanlar da suyu yavaş yavaş ve ihtiyatla içer.

5- Bahçıvan boşuna yorulmasın ve gül bahçesini sele versin,
Çünkü bin gül bahçesini sulasa senin yüzün gibi bir gülün açılmasına
olanak yoktur.

6- Gül isteyerek dikenine su vermek boşuna değildir,
Senin yanağını anarak kirpiklerim ıslansa ne olur?

7- Gam gününde hastaya gönülden kılıç gibi keskin bakışlarını esirgeme;
Çünkü karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.

8- Gönül, sevgilinin oka benzeyen kirpiklerini arzula ve ondan ayrı olduğum zaman hasretimi dindir.
Susuzum, bu aşk sahrasında bir kez de benim için su ara.

9- Ben şiddetle dudağını arzuluyorum, sofularsa Kevser istiyorlar,
Tabii, sarhoşa şarap, ayıklara da su içmek hoş gelir.

10- Su, durmadan sevgilinin cennet bahçesine dönmüş yurduna doğru akıp gidiyor,
Galiba o da, o selvi boylu güzele aşık olmuş.

11- Toprak olup sevgilininin yurduna giden suyun önünü kesmeliyim,
Çünkü su benim rakibim olmuştur, onu oraya gitmesini önlemeliyim.

12- Dostlarım, onun elini öpmek arzusuyla ölürsem,
Toprağımdan bir testi yapın ve sevgiliye onunla su verin.

13- Selvi, kumrunun yalvarmasına inatla karşı çıkıyor,
Su, selvinin çevresinde dolanıp yalvarsın da onu bu inatçılıktan
vazgeçirsin.

14-Gülün budağı güle renk vermek için hile ile bülbülün kanını içmek
istiyor,
Su gülün gövdesine yürüyüp yalvarsın da, zavallı bülbülü kurtarsın.

15- Su olmazı oldurmuş, Hazreti peygamberin yoluna girerek,
tertemiz doğasını insanlık alemine göstermiştir.

16- İnsanların ulusu Muhammed, seçkinlik incisinin denizidir ki;
Onun mucizeleri kötülerin ateşine su serpip söndürmektedir.

17- Kızgın bir günde Muhammed´in yanındakilere parmağından su verdiğini,
Kim işitse hayret eder ve şaşırır.

18- Muhammed´e gönül veren, onun dostu olan yılan zehri içse hayat suyu olur,
Onun düşmanları ise tatlı su içse yılan zehiri olur.

19- Ömürler süren yıllardır ki, su başını taştan taşa vurarak bir avare gibi gezer,
Bütün amacı peygamberin mezarına ulaşabilmektir.

20- Cehennem korkusu yanık gönlüme gam ateşi salmıştır,
Fakat, peygamberin ihsanının bulutunun su serperek o ateşi
söndüreceğini umuyorum.

21-Fuzuli´nin sözleri, seni övmenin bereketiyle nisan yağmurundan düşüp büyük incilere dönen
o yağmur damlaları gibi inci olmuştur.

22- Umduğum şudur; kıyamet gününde yüzünü görmekten yoksun olmayayım,
ve sana kavuşmakla hasretimin yangınını söndürmüşcesine su içmiş gibi olup serinleyeyim.

 

1 Mayıs hükümetin ve valinin demokrasi anlayışını gösterdi. Bakan emekçileri anayasal düzene başkaldırı olarak yorumluyordu taksimde gösteri yapmak. Evet güvenlik güçlerinin yaptığı anayasal düzen içinde sosyal hukuk devleti ölçütlerindeydi galiba bakana göre. Cenevre bildirgesinde Savaşlarda bile kullanılamaz denilen Biber gazını sanki karşılarında insan yokmuş gibi veya silahlı ordular varmış gibi emekçilerin üzerine o kadar pervasızca ve insan onuruna yakışmayan müdahaleler yapıldı ki. Hastaneye biber gazından tutun. Yere yığılmış kıza polisin acımasızca tekme vurması. Bu polisleri nasıl eğitmişler. Nasıl bir piskoloji dir bunu anlamadım. Tabi bakanların valinin o kadar provakasyon yapılacak söylemleri inanın çok komik. Provakasyona karşı polisin bu emekçileri koruması gerekirken demokratik haklarını kullanmaya karşı bu şiddet. Hangi hükümet halkına bu eziyeti reva görür. Artık Avrupa birliğine girmek için yapılan reformlardan bahsetmiycem. Hükümet kimin hükümeti olduğunu gösterdi. IMF ve DÜNYA bankası direktifleriyle yönetenler. Halkının taleplerine karşı sözde demokrat olan demokrasi havarisi AKP senin de çarkın kırılır güvendiğin ABD o da birgün devrilir.
Ali Arık
MEŞHUR 301. MADDE VE PARTİLER ÜSTÜ BİR YORUM

MURAT ÇABAŞ
Dün Sevr’i önümüze koyanlar ya da Sevr’den medet umanlar yıllardan beri koro halinde bağırıyorlar:
“301. maddeyi kaldırın ya da değiştirin”
Nedir bu 301. madde? Nedir Batılı dostlarımızın(!), Ermeni diasporasının, PKK yandaşı aydın geçinenlerin bu maddeye olan ilgisi? Niçin kaldırılması isteniyor ve bugüne kadar kaldırılmamasının sebebi nedir?
Meşhur 301. madde Türk Ceza Kanunu’nda “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” başlığı altında geçmektedir.
“Madde 301
(1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”
Esasen dikkatlice incelendiğinde 301. madde Türkiye Cumhuriyeti’nin olmazsa olmaz kurumlarını alenen aşağılanmasına müsaade etmediğini, ama eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarına ise müsaade ettiğini görüyoruz.
Yani mevcut haliyle madde, alenen aşağılamadığı müddetçe ifade özgürlüğüne engel teşkil etmemektedir.
Durum böyle olmasına rağmen bu maddenin ısrarla kaldırılmasını isteyen güruhun sürekli olarak ifade özgürlüğünü kısıtlamasından dem vurması anlamsızdır.
Yalnız bu madde eleştirilerdeki dozajı ayarlamaktadır. Hangi ülke ya da ülke vatandaşı kendi ülkesinin kurumlarının ve değerlerinin aşağılanmasını ister. Bugün bu maddenin bizde kaldırılmasını isteyen birçok Avrupa ülkesinde, bu maddenin çok daha ağırları mevcuttur.
Eleştirinin haddi aşılır ve olay hakarete ve aşağılamalara kadar varırsa ortada birliği ve beraberliği temin eden devlet unsuru kalır mı?
Türklüğümüzle, Cumhuriyetimizle, askerimizle, bayrağımızla, devlet kurumlarımızla alay eden, hakaret eden bir zihniyete kapı aralandığında ortada millet diye bir unsur kalır mı?
Esasen bu madde iç huzurun sağlanması için de gereklidir. Her önüne gelenin devletine, askerine, milletine, bayrağına sövdüğü bir ortamda hiç birlik ve beraberlik temin edilebilir mi? Böyle bir ortamda kargaşa çıkmaz mı?
Bana sorarsanız 301. maddenin caydırıcılığı daha da arttırılmalıdır.
Olayı biraz tarihi açıdan değerlendirdiğimizde 301. maddenin kaldırılmasını isteyenler dün önümüze Sevr’i koyanlar ve onların yerli taşeronları.
Demek ki bu maddenin kaldırılması, onların ülkemiz üzerindeki menfur hesaplarını kolaylaştırıyor. Bu açıdan da bakıldığında bu madde dikkatle incelenmeli ve onların rahatsız oldukları ne varsa daha da kuvvetlendirilmelidir.
Bir de şöyle bir mantık kuralım, ismi Türkiye Cumhuriyeti olan, Lozan’la birlikte azınlık kavramı oturtulan bağımsız bir Türk devletinde Türklüğe hakareti suç sayan bir maddeyi niye kaldıralım?
Diğer bir ifadeyle Türklüğümüze sövenlerin önünü neden açalım? Bu tür bir engelleme devlet tarafından sağlanıyorken, bu caydırıcı bir niteliğe sahipken, niçin bu maddeyi kaldırarak sövenle sövüleni karşı karşıya getirelim.
Bu maddenin kaldırılmasını isteyenler “Türk’e ve Türklüğe artık rahatlıkla sövebilirsiniz” demek istiyorlar. Birilerinin kendi ülkesinde, hiç vaki olmamış bir sözde soykırımı bile inkar edilmesine tahammülünün olmadığı, cezalar verdiği bir dünyada kendi milletimize sövülmesinin önünü neden açalım? Üstelik “301’i kaldır” diyenler, bu cezaları da koyanlar.
“Hrant Dink cinayetine 301 sebep oldu” diyenler de gayet iyi biliyorlar ki, bu cinayet 301’in kaldırılmasını isteyenler tarafından gerçekleşti. Daha Dink’in cesedi sıcak olarak yerde bekliyorken, soruşturma bile başlamadan ilk yükselen sesler “301 kalkmalı” oldu. Sanki birileri bu cinayeti bekliyordu.
Aziz milletimiz Hrant Dink’in bir kurban olduğunu ve asıl oyunun Türkiye ve Türk milletine oynandığını görmüştür.
Artık millet olarak bu oyunların farkındayız. Dış katkılarla, iç provokasyonlarla bu milleti asla kandıramazsınız.
Çünkü bu millet sahipsiz değil ve asla da olmayacak. Provokasyon kokan oyunlarla bu aziz milleti geçici olarak meşgul edebilirsiniz, ama asla bu gerçek değişmeyecektir.
Diğer bir ifadeyle Türklüğümüze sövenlerin önünü neden açalım? Bu tür bir engelleme devlet tarafından sağlanıyorken, bu caydırıcı bir niteliğe sahipken, niçin bu maddeyi kaldırarak sövenle sövüleni karşı karşıya getirelim.
Bu maddenin kaldırılmasını isteyenler “Türk’e ve Türklüğe artık rahatlıkla sövebilirsiniz” demek istiyorlar. Birilerinin kendi ülkesinde, hiç vaki olmamış bir sözde soykırımı bile inkar edilmesine tahammülünün olmadığı, cezalar verdiği bir dünyada kendi milletimize sövülmesinin önünü neden açalım? Üstelik “301’i kaldır” diyenler, bu cezaları da koyanlar.
“Hrant Dink cinayetine 301 sebep oldu” diyenler de gayet iyi biliyorlar ki, bu cinayet 301’in kaldırılmasını isteyenler tarafından gerçekleşti. Daha Dink’in cesedi sıcak olarak yerde bekliyorken, soruşturma bile başlamadan ilk yükselen sesler “301 kalkmalı” oldu. Sanki birileri bu cinayeti bekliyordu.
Aziz milletimiz Hrant Dink’in bir kurban olduğunu ve asıl oyunun Türkiye ve Türk milletine oynandığını görmüştür.
Artık millet olarak bu oyunların farkındayız. Dış katkılarla, iç provokasyonlarla bu milleti asla kandıramazsınız.
Çünkü bu millet sahipsiz değil ve asla da olmayacak. Provokasyon kokan oyunlarla bu aziz milleti geçici olarak meşgul edebilirsiniz, ama asla bu gerçek değişmeyecektir
Bu millet geçmişte nasıl Mustafa Kemal Atatürk’üyle buluştu, tek bilek tek yürek oldu ise, bugünün Atatürkleriyle de elbette bir gün buluşacak ve kainat devleti olma noktasında yeniden doğacaktır.
İşte o zaman bugün Türklüğe hakaret etme yarışına girenler, yarın gördükleri adalet karşısında “aslında ben de Türk’üm” demeye başlayacaklar.
Bizim medeniyetimiz zulüm medeniyeti değil, sevgi medeniyetidir. Zulümle asla payidar olunmaz, ama sevgi kemendini atanlar ilelebet payidar olabilirler.
Dünya Türk’ün adalet ve sevgisini bekliyor.
16.04.2008

Erdal ÇOLAK

Hürriyet Gazetesi Yazarı Rahmi TURAN’ın 17 mart 2008 tarihinde (dün) yazmış olduğu yazısını da sizinle paylaşmaya ediyorum: Umarım beğenirsiniz.

UYUMA EY TÜRK!
Yarın (Bugün) Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümünü kutlayacağız. Türk askeri, 18 Mart 1915’teki bu deniz savaşından sonra karada da birçok savaş kazandı. Dünkü yazımda bu zaferleri anlatan "Diriliş" kitabından söz etmiştim... Bugün bu esere devam ediyorum...
**Turgut Özakman uzun yıllardır, Milli Mücadele ve Çanakkale Savaşı hakkında, anı, belge, bilgi topluyordu. Sonunda 50 yıllık birikimiyle "Şu Çılgın Türkler"i yazdı. Kitap olağanüstü bir ilgi görüp milyonluk satışıyla, kırılması güç bir rekor elde etti.
***
Özakman, şimdi "Diriliş-Çanakkale 1915" kitabını yazdı ve Bilgi Yayınevi bu değerli eseri piyasaya çıkardı. Sırada üçlemenin son kitabı olan "Cumhuriyet" var.
***
Dünkü yazımda, yobazların Mustafa Kemal’i Çanakkale’de yok saydıklarını, halka ücretsiz dağıtılan kitap, roman ve CD’lerde, bile bile gerçeğe ihanet ettiklerini, tarihi kirlettiklerini, bunun utandırıcı bir durum olduğunu anlatmıştım.
* * *
Çanakkale demek, Mustafa Kemal demektir... Mustafa Kemal ve onun emrindeki Mehmetçiklerin dünyaya parmak ısırtan emsalsiz bir zaferidir Çanakkale Savaşı... Mustafa Kemal’in askeri dehası olmasaydı, o savaş kaybedilecek, Milli Mücadele liderini bulamayacak, Kurtuluş Savaşı da, Cumhuriyet de olmayacaktı.
***
Sonuçta koca Türk ulusu, Avrupa ülkelerinin çizip Osmanlı Devleti’ne kabul ettirdiği Sevr haritasına mahkûm olacak, bize İç Anadolu’da birkaç ilden oluşan küçücük bir toprak parçası bırakılacaktı...

Mustafa Kemal, Sevr’i yırtıp attı, Milli Mücadele’yi başlattı. Bütün ulus neden onu önder olarak kabul etti? Çanakkale Savaşları’ndaki olağanüstü başarısı bu güveni sağladı.
***
Evet, Çanakkale demek, Mustafa Kemal demektir. Fakat... Çanakkale zaferini Mustafa Kemal’i yok sayıp yeşil sarıklı evliyalara bağlayan yobazlar olduğu gibi, Çanakkale’de Mustafa Kemal’in rolünü küçültmeye çalışanlar da var.
***
Bunlar "Çanakkale’de Mustafa Kemal yoktu" diyemiyorlar. Bu kadar büyük yalanı göze alamıyorlar ama Mustafa Kemal’in Çanakkale zaferindeki rolünü küçültmeye, önemsizleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar maksatlı, bilgisiz, zavallı, küçük insanlar...
***
Bazıları da Çanakkale’yi bir mucizeler, kerametler sergisi halinde anlatıyor. Bu hikáyelere bakılırsa, Çanakkale Savaşı askeri bir zafer değil. Komutanların, subayların ve Mehmetçiklerin önemli bir rolü yok. Bunlara göre savaşı, komutanlar, dövüşenler, can verenler değil, ilahi, gizli güçler, veliler, erenler, dervişler kazanmış...
***
Çanakkale Savaşı’na hiçbir derinlik, yücelik, değer katmayan, inceliği olmayan birçok uydurma hikáye, daha doğrusu hurafe var. Üstelik bu tür kitaplardan birini yayımlayan TC Kültür Bakanlığı... O kitabın önsözünde ve arka kapağında şöyle deniliyor: "Bu olayları, resmi ve ilmi tarih söylemez, söyleyemez. Bunlar tarihi olayların arka planıdır."
***
Dev Osmanlı Devleti’ni ilkelleştiren, çağdışı hale getiren, ölümüne yol açan, akla ve gerçeğe saygısız "ortaçağ kafası" işte bu... Bu kafanın Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nda da kendine yer edinebilmiş olması çok düşündürücü...
***
Turgut Özakman, Çanakkale’deki Türk mucizesini roman üslubuyla anlattığı muhteşem "Diriliş - Çanakkale 1915" kitabının sonunda şöyle diyor:
***
"Şehitler, gaziler, kahramanlar, o öldürücü acılar, o emsalsiz sevinçler, inanılmaz başarılar hayal miydi? Hayır! Hepsi gerçek.
***
Ama içeriden, dışarıdan söylenen ninnilerle, süslü kutular ve göz alıcı şişeler içinde sunulan uyku ilaçlarıyla bizi yeniden uyutmaya çalışıyorlar. Tarih son kez uyarıyor:
***
Uyuma ey Türk! Dirliğin, birliğin, dilin, benliğin, tarihin, yurdun, adın bir kez daha giderse, bir daha hiçbiri geri dönmez."
 
DİRİLİŞ, ÇANAKKALE 1915

16 Mart 2008 tarihinde Hürriyet Gazetesi yazarı Rahmi TURAN’ın, 18 Mart 1915’de yaşanan “Çanakkala Savaşı”
ile ilgili Turgut ÖZAKMAN’ın “Diriliş – Çanakkale 1915” kitabını tanıtan ve Çanakkale Savaşları’nda
Mustafa Kemal’in rolünü anlattığı yazısını sizinle paylaşmak istiyorum:
* * * *
"Şu Çılgın Türkler"in yazarı Turgut Özakman, muhteşem bir kitaba daha imza attı: Diriliş-Çanakkale 1915 (Bilgi Yayınevi).
* * * *
1915 yılında Türk’ün Çanakkale’de şahlanışını anlatan bu eseri, özellikle gençlerimizin okumasında büyük yarar var.
* * * *
Çanakkale Zaferi, makus talihimizin, hazin kaderimizin dönüm noktasıdır, Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyet’in habercisidir.
* * * *
Çanakkale savaşları, 34 yaşındaki Albay Mustafa Kemal’in, Alman generalleri ve Osmanlı paşaları arasında, bir yıldız gibi parlamasını, daha sonra Milli Mücadele’nin önderi olmasını sağlamıştır.
* * * *
Çanakkale savaşları olmasaydı, Mustafa Kemal efsanesi de doğmayacak, Kurtuluş Savaşı da olmayacak, Cumhuriyet de kurulmayacaktı.
* * * *
Atalarımız, dünyanın dörtte üçüne egemen olan, çok zengin, çok güçlü, çok etkin ulusların ordularını Mustafa Kemal Atatürk’ün komutasında yendi.
* * * *
Turgut Özakman, 686 sayfalık kitabında Çanakkale savaşlarını, gerçek olaylara, kişilere ve belgelere dayanarak, ucuz kahramanlık edebiyatı yapmadan bir roman üslubuyla anlatıyor.
* * * *
Not: (Bu yazıyı okuduğum günün ertesi gün, bu kitabı almış bulunuyorum.)

Çanakkale Savaşı hakkında ciddi, dürüst, saygıdeğer araştırmaların dışında, savaşı yeşil sarıklı evliyaların kazandığına dair uyduruk hikáyeler ve menkıbeler de var.
* *
Bunlara göre Çanakkale askeri bir zafer değil, mucizeler sergisi... Askeri bir anlamı, değeri, yüceliği yok. Şehitler boşuna ölmüş. Askeri tarih kitapları boşuna yazılmış.
* *
Bu sahte menkıbeler, uyduruk hikáyeler Çanakkale Zaferi’ni basitleştiriyor, masallaştırıyor, gerçek olmaktan uzaklaştırıyor, büyüklüğünü, anlamını zedeliyor.
* *
Hurafecilik Allah’la yetinmiyor, Çanakkale savaşlarına Hazreti Peygamber’i de katıyor. Peygamber 1915 yılında Çanakkale Savaşı sırasında türbedarın rüyasına girerek demişmiş ki:
* *
"Ben şimdi Medine’mde değilim, Çanakkale’deyim. Çok zor durumda olan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum."
* *
Bu da yetmiyor, Çanakkale’ye Anadolu’dan alay alay, tabur tabur erenler, veliler, evliyalar ordusunun geldiği iddia ediliyor.
* *
O tarihe kadar 200 yıldır girilen her savaşta yenilen, perişan olan Osmanlı Devleti’ne ve ordularına evliyalar neden böyle yardım etmediler?
* *
Rusya ile savaşlarda, Balkan Savaşı’nda, neden hiç yardımcı olmadılar? Sarıkamış’ta, Süveyş’te, Filistin’de, Kudüs’te, Suriye’de, Irak’ta, Bağdat’ta, Musul’da niye hiç yardıma koşmadılar?
* *
Çanakkale savaşları 10 ay sürdü. Allah’ın taraf olduğu bir savaş 10 ay sürer mi? Yani İngilizler ve Fransızlar, yüce Allah’a 10 ay kafa tutabilecek kadar güçlü müydü? Bunu düşünmek, Allah’a saygısızlık, kudretine inançsızlık olmuyor mu?

Yüce Allah, hurafecilerin anlattığı gibi savaşa katılsaydı, savaş bu kadar uzar mıydı? Bir saniyede bitmez miydi?
* * * *
Bunlar, Çanakkale’yi Mustafa Kemal’siz, dáhi komutan Mustafa Kemal’i yok sayarak anlatıyor. Onun adını ağızlarına bile almıyorlar. Utandırıcı bir durum. Bile bile gerçeğe ihanet ediyor, tarihi kirletiyorlar. Bunları yazanların, yaptıranların kimler olduğu, amaçlarının ne olduğu, yaptıkları işin niteliğinden belli.
* * * *
Bu yobaz takımı, on binlerce belge ile kanıtlı gerçekleri değiştirmeye, çarpıtmaya cüret eden bu insanlar, ellerine fırsat geçse acaba daha neler yaparlar?
* * * *
Bir gençlik, yalanla dolanla yetiştirilip eğitilir mi? Allah bu güzel milleti ve ülkeyi cahilin, yalancının ve sahte tarihçinin şerrinden ve iktidarından korusun.
* * * *
Ramazan KIVRAK 18.03.2008
 
Zindanı Taştan Oyarlar
Sılanın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğitim aslanım aman burda yatıyor
Bugün efkarlıyım açmasın güller
Yiğitimden kötü haber verirler
Demirden döşeği taştan sedirler
Yatak diken diken yastık batıyor
Yiğitim aslanım aman burda yatıyor
Bir şubat gecesi tutuldu dilin
Silaha bıçağa varmadı elin
Ne ana ne baba ne kız ne gelin
Yiğitim aslanım aman burda yatıyor
Ne bir haram yedin ne bir cana kıydın
Ekmek kadar temiz su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydin
Yiğitim aslanım aman burda yatıyor
Döşek melil mahzun yastık batıyor
Mezar arasında harman olur mu
onüç yıl hapiste derman kalır mı
Azrail aç susuz canın alır mı
Yiğitim aslanım aman burda yatıyor
Döşek melil mahzun yastık batıyor
Zindanı taştan oyarlar
İçine bir yiğit koyarlar
Sağa döner böğrü taşa gelir
Sola döner çırılçıplak demir
Çeliğin hası da yiğitim aman böyle bilenir
Döşek melil mahzun yastık batıyor
Yiğitim aslanım aman burda yatıyor
Dilimde dilimi bulduğum, gücüne kurban olduğum
Anam babam gibi övdüğüm
Dayan aslan ustam yiğitim dayan
Dayan hey gözünü sevdiğim
Bugün efkarlıyım açmasın güller
Yiğitimden kötü haber verirler
Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
Şiirin gökyüzü gibi herkesin
Sen Kızılırmak'çasına bizimsin
En büyük demircisi dilimizin
Canımız ciğerimizsin
Bugün burdaysa şiirin yarın Çin'dedir
Bütün hışmıyla dilimiz
Kökünden sökülmüş bir çınar gibi yüreğimiz içindedir
Bugün burdaysa şiirin yarın Çin'dedir
Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
Bir yanı nur içinde tertemiz
Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir
Bugün burdaysa şiirin yarın Çin'dedir
Bütün hışmıyla dilimiz
Kökünden sökülmüş bir çınar gibi yüreğimiz içindedir

20.02.2008 Mehmet Şenkal

Gönderen: salih aykut özen
E-Mail: dr_aykut_03@hotmail.com

Mesaj: Herkesi kocaeliden yürekten selamlıyorum. nuh kasabasında bitmek bilmeyen bir çığır gibi büyüyen nuhyarın ardından onu izleyen bir güzide haber alarak bunu herkezle paylaşmak istiyorm.kasabamızda bulunan abilerim bir araya gelmişler ve köyde bulunan imamlardan ricada bulunmuşlar konunun aslına gelecek olursak islami yönden kendilerinin daha olgun bir seviyeye getirmek için bir gayret toplanmışlar..köyümüzün hocaları bu talebi hiç kırarmı ellerinden geldiğince bu güzelliğe açmışlar kucaklarını..gezmişler köy odalarını, kahvehaneleri...bu muhteşem olgunun ilk temellerini en iyi şekilde atalım diye.bunu ilk akla getiren o abimin elini huzurlarınızda öpmek isterim,ALLAH razı olsun bu ilk tohumu atıp ve bu tohumun yeşermesi için canla başla arkadaşlarını kırmadan o toplantılara giden ve abilerimizin bu muazzam teklifini geri çevirmeyip üstelik, daha da ileriye taşımak için gayret eden emeği ne kadar olursa olsun tüm herkeze çook teşekkür ederim..kardeşlerim abilerim öğretmenlerim diyorum her kesime sesimin çıktığı kadar seslenerek kardeşlik bu değilmidir;hep bir arada olmak aynı güzel olguya yürekten bağlanıp hakkın yolunda yürümek;birlik ,beraberlik,kucak kucağa ne kadar güzel öyle değilmi...gelin hep beraber alkışlayalım bu sevdayı yaratıcımıza kardeşce yü-rüyelim bu değilmidir gerçek islam bu değilmidir gerçek müminlik...(HER DEMDE BİR OLMAYI KOL KOLA GİRMEYİ ÖĞRENDİM BEN KASABAMDAN KARDEŞLİĞİN NE DEMEK OLDUĞUNU KAPZETTİM SİZLERLE..BUGÜNE KADAR BU KASABA İÇİN NE KONUDA OLURSA OLSUN BİR YENİLİK YAPANDAN BUNA ÖNCÜ OLANDAN VE YAPILACAK OLAN HER GÜZEL ŞEYDEN DOLAYI TÜM BÜYÜKLERİMİN ELLER
İNDEN ÖPÜYORUM VE HUZURLARINIZDA ONLARI AYAKTA ALKIŞLIYORUM ...AYKUT

Gönderen: SALİH AYKUT ÖZEN
 E-Mail: dr_aykut_03@hotmail.com
 Mesaj: MERHABA SEVGİLİ HALKIM..SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİĞİM O KADAR ÖNEMLİ KONU VAR Kİ TABİ BUNU PAYLAŞMAYA NE ZAMAN YETER NE DE YAZARAK İLETMEK SİZLERE SUNMAK..BELKİ KÖYÜMÜZÜN İNSANI BENİM KOCAELİ ÜN
 İVERSİTESİ SİYASET BİLİMİ NDE ÖĞRENİM GÖRDÜĞÜMÜ BİLİYORSUNUZDUR İMA ETMEYE ÇALIŞTIĞIM BU DEĞİL.BÖLÜMÜM GEREĞİ ÖSYM BAŞKANI DEĞİŞMEDEN BİR HAFTA ÖNCESİN DE KANAL D DE YAYINLANAN ABBAS GÜÇLÜNÜN GENÇ BAKIŞ PROGRAMI BİZİM OKULDA YAYINLANDI..PROĞRAMIN KONUSU YÖK NE YAPIYOR ,KALDIRILMALI MI YOKSA KALDIRILMAMALIMI..GECE ON İKİ DE BAŞLAYAN PROĞRAM SAATLECE SURDÜ SABAH 3.30 CİVARI BİTTİ..KONUKLARDAN AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ESKİ REKTÖRÜ VE ANADOLU ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLERİ VARDI..ÇOOK ŞEYLER KONUŞULDU KONU KONU YU AÇTI MİKROFONU ELİNE ALAN HER ÖĞRENCİ GÜZEL SORULAR YÖNELTİLER PROFÖSÖRLERE..YÖK ÜN TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE ÖZGÜR BİR YÖNÜNÜN VAR OLMASI GEREKTİĞİ ORTAYA ÇIKTI ALINAN CEVAPLARA GÖRE AMA GERÇEK ÖYLEMİYDİ DİYE SORDUM KENDİ KENDİME HÜZÜNLÜ BİR BUHRANA BÜRÜNMÜŞ ŞEKİLDE..SİYASET BİLİMİ 4. SINIF BİR ÖĞRENCİ YÖNELTTİĞİ SORU NEDEN HOCALARIN ÖZERK BİR ŞEKİLDE ÇALIŞMASIYDI.EVET ÖYLE DEĞİLMİYDİ BAKTIĞIMIZ ZAMAN PEKİ NEREDE ÖĞRENCİNİN ÖZGÜRLÜĞÜ NEREDE ÜNİVERSİTE ÖZGÜRLÜĞÜ..\'ÖZGÜRLÜK\' DİYORUM BU KER YERE ÇEKİLEBİLECEK BİR MEVZU BİZLERİN İSTEDİĞİ
 SADECE GÖRÜŞLERİMİZİ HİÇ BİR BASKI ALTINDA KALMADAN ORTAYA KOYMAK BU DEGİLMİDİR GERÇEK DEMOKRASI PEKİ UYYUŞUYORMU DEMOKRASİ İLE ÖZERK ÜNİVERSİTELER....İNSAN KENDİNİ İSTEDİĞİ GİBİ İFADE EDEMEZSE BU İNSAN NE VEREBİLİR İLERDE BU ÜLKEYE..?(Böyle sayfa ayırdığınız için teşekkür ederim..)MUTLU YILLAR
 

Gönderen: Ali Osman Pala
E-Mail: aosmanpala@hotmail.com
Mesaj: Tüm Nuh Kasabasına gönül verenlerin Kurban Bayramını kutlar, sağlık mutluluk içinde bir bayram geçirmelerini dilerim. Sizlere bayram tebriği ile ilgili yaşanmış bir olayı anlatmak istiyorum. Sizleri birazcıkta olsa tebessüm ettirebilirsek sevinirim:

Bir dönem bir genel müdür yardımcılığı yapmış birisi anlatıyor:

"Sene 1965. Bir genel müdürlükte özel kalem müdürü yardımcısıyım.. Bayrama 10 gün var.. Benim müdür hastalandı.. Ben ise işe gireli 2 hafta olmus, olmamış.
Genel Müdür bey beni çağırttı:
- Tebrik kartları hazır mı?.. Şaşırdım:
- Anlamadım! Hangi kartlar efendim?
- Aman evladim, Şükrü Bey sana söylemedi mi? Bayram geldi, tebrik kartları şimdiye kadar hazır olmalıydı.. Tüh tüh.. Eyvah...
- Çabuk hemen hazırlayıverin.
- Emredersiniz efendim! dedim. Ancak sabaha kadar 3 bin kartı nasıl yazacağım?
Genel müdür bey, bütün kartları çini mürekkebiyle ve en güzel yazımla yazmamı istedi. 3 bin karttan 2 bin tanesini kendisinden makamca alt\'takilere şu sekilde yazacaktım:
"Bayramını kutlar, gözlerinden öperim\"
1.000 tanesi de üst makamdakilere olacaktı ve onlarda da şu ifade yer alacaktı:
"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.\" Sabaha kadar 3 bin kart, düşünebiliyor musunuz?!?..
Ne yapalım? Çaresiz mecburen kolları sıvadım ve başladım öncelikli 2000 karta:

"Bayramını kutlar, gözlerinden öperim\",
"Bayramını kutlar, gözlerinden öperim\",
"Bayramını kutlar, gözlerinden öperim\"
...
1, 5, 10, 18, 28, 58, 108, 188, 558.. Yazıyorum, yazıyorum bitmiyor!.. Nasıl sıkıntı bastı bir bilseniz!... 738, 918..
2,5 paket Samsun\'u bu arada bitirmişim. Öyle işkence çekiyorum ki, ekmek parası olmasa bırakıp kaçacağım. Sıra 2000. karta geldiğinde şafak söküyordu. Ben de bitmişim ama önümde hala yığınla kart duruyor!
Şimdi de 1.000 tane de üst makamlara yazılması gerekenler var. 4. Paket sigarayla birlikte \"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim\"e başladım..
Boyuna yazıyorum, göz kapaklarim iyice ağırlaştı, takoz koysam gene de kapanacak.

209, 529, 689.. Yaz babam yaz.. Ama artık kalemi parmaklarımın arasında tutamaz oldum. Ben kaleme değil, kalem bana hakim:

"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.\"
"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.\"
"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.\"
...

Ve bir müddet sonra gerisini nasıl yazmışım hiç hatırlamıyorum:

"Niyaz ederim başarılı günler sizinle eşinizin bayramını kutlarken..\"

"Kutlarken eşinizin bayramını saygıyla sıhhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim..\"

"Sizin, niyazi ile eşiniz birlikte bayramınızı sıhhat dilerim, tebrikle beraber."

"Niyazi ile birlikte sizin ve eşinizin bayramını kutlarken ayrıca sıhhatle ederim..\"

"Önce bayramınızı başarılı eder, sonra eşinizle Niyazi\'ye tebrikli günler dilerim..\"

"Sizin de eşinizin de Niyazi\'nin de bayramını saygıyla eder, sıhhatli tebrik dilerim..\"

"Bayramınız niyazi ile sıhhat bulsun, eşiniz ile birlikte tebrik olsun"

\"Sıhhatli eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, Niyazi\'ye başarılar diler aynı zamanda ederim..\"

\"Bayramınıza etmeden önce eşinizi saygıyla kutlar Niyazi\'nin gözlerinden öperim..\"

\"Sizin de, eşinizin de, Niyazi\'nin de, bayramini da, tatilini de, gemlisini de, geçmisini de bayramını beklerim.. Saygiyla tebrik ederken..\"

\"Önce niyazi bayramı tebrik etsin, yok öyle yağma, ben size ve eşinize sıhhat dilerim sonra\"

"Bayram günü eşiniz ve niyaziye dikkat edin, size de daha bayram gelebilir."

"Niyazi bey bayram günü eşiniz ile birlikte sizi sıhhat ile tebrik etsin"

"Tebrik ederim niyaziyi, eşiniz ile birlikte sizin bayram sabahı sıhhatinizi dilemiş

Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanağı bir halde kartları yetiştirdim.. Genel müdür bir-ikisine şöyle bir baktı: \"Aferin\" dedi.

\"Güzel yazmışsın. Hemen postalayın!\" Bizde HEMEN POSTALADIK!..

3 gün sonra da önce bizim genel müdürü, sonra da tahmin ettiğiniz gibi bendenizi postaladılar!..

 

Gönderen: ramazan korkmaz
E-Mail: 035korkmaz@mynet.com
Mesaj:

Bu zeki adama şapka çıkartılır .. Türkiye\'yi Güldüren Adam\' ünlü komedyen
Cem Yılmaz\'ın İstiklal Marşı\'ndan esinlenerek yazdığı bir şiir, şu
sıralarda elden ele dolaşıyor. Cem Yılmaz, bu şiirinde Türkiye\'nin
sorunlarını da ele alarak ülkemiz gerçekleri hakkında inanılmaz tespitler
yapmış! İşte Cem Yılmaz\'ın Türkiye\'nin durumuna mizahi ve bir o kadar da
entelektüel bakış açısıyla yazmış olduğu şiir:

İSTİKBAL MARŞI Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!Dönmeyip
Amerika\'da, arlanmaksızın yaşayacak!.O benim milletimin hırsızıdır, yurdu
soyacak, Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!
Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!Gariban halkıma da bir pul
bırakacak kadar al!Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,Hakkını
vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!
Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!Hangi hükümet beni
kurtaracakmış,şaşarım!Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!Yırtsam da
bir tarafımı, hiç görülmez başarım!
Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,Benim ceğiz, .cağız diyen
bir hükümetim var!Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?\'Avrupa
Birliği\' denen tekdişi kalmış canavar!
Arkadaş, Meclis\'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!
İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!Gelecektir, cezanı vereceği
günler Hakkın,Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!
Yaktığın yerleri \'orman\' diyerek geçme, tanı!Çalışanı işten at, doldur
kadroya yatanı!Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,Satılmadik o kaldı,
durma satıver şu vatanı!
Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda! Semizlettin Apo\'yu, mezarında
dönsün Şüheda!Uydurma kanunlarla Meclis\'ten getirin seda!On bin Yıllık
tarihe, yurdum ederken veda!
Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?Yediginiz herzelere başka ne
demeli!Oyuverin altını iyice sallansın temeli,Yurdumun ki, sonunda vatandaş
kükremeli!
O zaman durur belki gözümden akan yaşım,O zaman doğrulur belim, yukarı
kalkar başım,O zaman boşa gitmez yıllarsüren uğraşım!HESABINI VERİP TE
GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,

Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!Olsun artık soyguncuya
vurulacak bir yular,Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!Hakkıdır
\'garip yaşamış vatandaş\'ın da gülmek,Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık
bir İstikbal!

Cem YILMAZ

TARTIŞMA MASASI 25.11.2007
KADINA ŞİDDETE HAYIR!!
Kadına şiddete hayır da başka canlılara şiddete evet mi?
Tabii ki tüm canlılara şiddete hayır olmalı daha açıkçası şiddete hayır olmalı.
Ben kendi şahsım adına isteyerek yada istemeyerek tüm canlılara uyguladığım şiddet için önce kendimi kınıyorum.
Devamında ise kendisini kontrol edemeyerek yada etmeyerek kendisini başkalarından üstün görerek ve çıkarları uğruna şiddet uygulayan tüm insanları kınıyorum.
Tüm dünya devletlerini, ve terör örgütlerini ve hatta şahısları uyguladıkları şiddet nedeniyle kınıyorum.
Şiddet denilince sakın olaki aklınıza sadece fiziksel uygulamalar gelmesin.
1) şahısların uyguladığı fiziksel şiddet,
2) devletlerin vatandaşlarına uyguladığı şiddet
3) devletlerin başka devletleri zayıf görerek uyguladığı şiddet
4) terör örgütlerinin uyguladığı şiddet,
5)ekonomik şiddet,
6)siyasi şiddet,
7)cinsel istismar nedeni ile ilgili şiddet
8) insanların zevk ve ekonomik çıkarlar uğruna başka canlılara uyguladığı şiddet.
Not: bu örnekleri çoğaltmak mümkün hatta örnekler bitecek gibi değil isterim ki eksik kalan taraflarını da başkaları tamamlasın.
.
www.nuhrehberi.com adına İBRAHİM SAYGILI
ATATÜRK’Ü ANIYORUZ

Atatürk düşündüklerinin hepsini yapamadan öldü. O’nun amacı, Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmaktı. O düzeye çıkabilmek için bir çok devrimler ve yenilikler yaptı. Bu devrimlerin ve yeniliklerin dayandığı temel ilkeler şunlardı:
• Egemenlik ulusun olmalıdır.
• Türkiye, boş inançlarından kurtarılmalıdır.
• Çağdaş uygarlık Türklüğün temeli olmalıdır.
• Ulusal tarihimiz aydınlığa kavuşturulmalıdır.
• Türkçe, yabancı dillerin baskısından kurtarılmalıdır.
• Türk ulusu, kendine yakışır bir kılık-kıyafete kavuşturulmalıdır.
• Kadınlar, toplumda kendilerine yakışır yeri almalı, erkeklerin sahip olduğu haklara kavuşturulmalıdır.
• “Yurtta barış, dünyada barış.” politikamızın temeli olmalıdır.
• Türkiye bağımsız olmalı, hiçbir devletin peşinden sürüklenmemelidir.
• Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımız halk yararına devlet tarafından işletilmelidir.
• Bilim, sanat ve teknik alanlarında; Türkiye, dünya devletleri arasında saygın yerini almalıdır.
• Halkımız kısa zamanda % 100 okur-yazar duruma getirilmelidir.
• Köylü, ulusun efendisi olmalı, kalkınması için her türlü devlet yardımı yapılmalıdır.
• İşçi, emeğinin karşılığını almalı; kafa ve kol gücüyle, sermaye gücü arasında adalete dayanan bir denge kurulmalıdır.
• Ulusal bir ekonomi yaratılmalı, yabancıların yurdumuzu sömürmesi, kesin olarak önlenmelidir.
• Yurtta aç, işsiz, evsiz insan kalmamalı; herkes geleceğe güvenle bakmalıdır.
• Topraksız köylüye toprak verilmelidir.
• Bölgeler arasındaki dengesizlik ortadan kaldırılmalı, devlet kalkınmada geri kalmış bölgelere öncelik tanımalıdır.

ATATÜRK'Ü ANIYORUZ
• Türkiye, ezen ve ezilen insanların yaşadığı bir ülke değil, herkesin barış ve kardeşlik duyguları içinde yaşadığı bir demokratik ülke olmalıdır.
• Atatürk eğitime çok önem verirdi. Buraya Atatürk’ün eğitimle ilgili olarak söylediği sözlerden bazılarını aktarayım:
Atatürk bize (gençlere, herkese) ayet ve hurafeleri değil, ilmi rehber olarak gösterdi.
• Cumhuriyet’e karşı sorumluluk duyan bireyler yetiştirmeliyiz. Bunun yolu; bilim, akıl ve sorumluluk duygusundan geçiyor.
Atatürk, “Benim ölümlü vücudum bir gün elbet toprak olacak, fakat Türkiye Cumhuriyeti dünya durdukça yaşayacaktır.” demişti. Dediği gibi oldu. Maddesel varlığı ile aramızdan ayrıldı. Kurduğu devlet, her gün biraz daha güçlenerek yaşıyor, yaşayacak.
O, yeni bir devlet kurmaya giriştiği zaman para yoktu, yetişmiş insan gücü yoktu. Üstelik Türk ulusu, Avrupa devletlerinden alınan Osmanlı borçları da ödemek zorundaydı.
15 yıl gibi kısa bir zaman içinde, bütün bu yokluklar içinde onurlu bir Türk Devleti doğdu. Atatürk bize çalışıldığı zaman neler yapılabileceğini gösterdi. Olmaz denilen işlerin nasıl olabileceğini kanıtladı. Sadece Türk ulusuna değil, geri kalmış başka ülkelere de örnek oldu.
Onu her yıl 10 Kasım’da anıyor, saygılar sunuyoruz. Ama bu yetmez. Ona sunulacak en büyük saygı; çalışmak, yarım bıraktığı işleri tamamlamaktır.

ATATÜRK
Nasıl söylerim öldüğünü?
Atatürk’üm karşımda.
Yatmış uyumuş karlar üstüne
Kalpağı başında.
* * *
Nasıl söylerim öldüğünü?
Çenesine uzanmış eli.
Atatürk’üm çıkar Kocatepe’ye
Dalgın düşünceli.
* * *
Nasıl söylerim öldüğünü?
Elinde beyaz tebeşir.
Geçmiş tahta başına
Atatürk’üm ders verir.
* * *
Nasıl söylerim öldüğünü?
Başında yeni şapkası.
Yola çıkmış yürümüş
Kalabalık arkası.
* * *
Nasıl söylerim öldüğünü? Nasıl?
Bir ışık vurmuş yüzümüze.
Atatürk’üm bakıyor besbelli,
Çeki-düzen verelim üstümüze.
* * *
İlhan DEMİRASLAN
(Varlık Dergisi, 01.11.1951)
ERCAN ÇETİNKAYA
ercan_cetinkaya35@hotmail.com

MERHABA ARKADAŞLAR ÜLKEMİZ İÇİN BÜYÜK BİR OYUN OYNANIYOR BU OYUNUN PARÇASI OLMAYALIM...BİLİNÇLENELİM... YOU TUBE YAZALIM İNDİRELİM VE BOŞLUĞA DA ABDULLAH GÜL-GİZLİ ANLAŞMA YAZIN BU OYUNUN HANGİ BOYUTTA OLDUĞUNU BERABER GÖRELİM BEN GÖRDÜM.. TÜYLERİM DİKEN DİKEN OLDU... UMARIM BÖLE OLMAZ.... DERVİŞ MEHMET İN KİM OLDUĞUNU BİLİYORMUSUNUZ..? BU ŞAHIS KENDİNİ MENEMENDE MEHDİ İLAN EDEN VE KUBİLAYIN KAFASINI BAĞ TESTERESİYLE KESEN GERİCİLERİN BAŞI ASLEN ARAP ASILLI BİR TARAFI GİRİTLİ TORUNUNU KİM OLDUĞUNU BİLİYORMUSUNUZ....MAALESEF TBMM ESKİ BAŞKANI BÜLENT ARINÇ VE ŞU AN ANAYASA BAŞKANININ HUKUK FAKÜLTESİ MEZUNU OLMADIĞINI İKTİSAT FAKÜLTESİ MEZUNU OLDUĞUNU ORAYA ZAMANINDA Bİ OLDU BİTTİYLE GELDİĞİNİ VE BAŞKAN SEÇİLMESİNİN NE KADAR SAÇMA OLDUĞUNU TAKDİRİNİ SİZE BIRAKIYORUM...DÜŞÜNSENİZE POLİSİN ÖĞRETMENLİK YAPTIĞINI,DOKTORUN TERZİLİK YAPMASI GİBİ BİŞEY BU TÜRKİYE DE HERŞEY OLUYOR ŞU ANDA ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN.... TAYYİP ERDOĞANIN OĞLUNUN ASKERE GİTMEDİĞİNİ ÇÜRÜK RAPORU ALDIĞINI BİLİYORMUSUNUZ.. EMİN ÇÖLAŞAN'IN HÜRRİYETTEN KOVULMASINI SEBEBİ Nİ BİLYORMUSUNUZ?DOĞANGRUBUNUN ARTIK MEDYA SEKTÖRÜ DIŞINDA BİÇOK FAALİYETTE BULUNDUĞUNU VERGİ BORÇLARI YÜZÜNDEN Bİ TON AÇIĞI OLDUĞUNU HÜKÜMETİ ELEŞTİREN KALEMLERİ YOK ETMEĞE BAŞLAMASI GAYET NORMAL....SON ÇIKAN KİTABINI TAVSİYE EDERİM...KOVULDUK EY HALKIM UNUTMA BİZİ HERKESİN OKUMASI GEREKEN Bİ KİTAP TAM BİR BOMBA .....ANLAYANA

Gönderen: ALİ ARIK
E-Mail: greenpeacemahir@hotmail.com
Mesaj: Şehitler çok acı kan gözyaşı. Analar babalar ağlıyor. Ana ve babaların gözyaşlarını istismar eden gruplar kendine ait olmayanların evlerini yakıyor, binalarını bombalıyor, kafeler basılıyor, linç ediyorlar dövülenler günlük haber akışının bir parçası haline geldi. Tehlikeli gidişe dur demenin zamanıdır. Pendik'te bazı kürt ailelerin kapılarına hitler faşizmini hatırlatacak biçimde çarpı işaretleri atılıyor. Demokratik kitle örgütlerine yapılan saldırılar giderek sokağın tümüne yönelmeye başladı. Bu çevreler neden yapıyorlar. Çünkü kendileri gibi düşünmedikleri için insanları farklı oldukları için karalıyorlar. Farklılıklar ortadan kaybolsun istiyorlar. Tek tip düşünceler olsun istiyorlar. Farklı olanlara da ABD AB uşağı gibi davranıyorlar. Oysa 12 eylülden önce kimin amerikan karşıtı kimin yanın da olduğunu hatırlatmak gerekir. Hala bu insanlar hümanistçe düşüncelerini demokratik biçimde belirtme haklarına sahip olmaları gerekir.

Gönderen: NAİL KARAKÖSE
E-Mail: nail63@mynet.com.
Mesaj: Hamaset,slogan ve duygusallık son 15 günde yaşadıklarmızın bir özeti..!
Son günlerin gerçeğe en yakın olduğunu ve herkesin kendine tek tek sorması gerektiğini düşündüğüm Akşam Gazetesinden Engin ARDIÇ'ın yazısın buraya alıyorum. Gerçekten hazırmıyız..?

Kordi Miloviçi duymuşluğunuz var mıdır, pembe tombul bir operet yıldızıydı, Avusturyalı... Yoksa Cordy Milowitz mi yazmalıyım?

Birinci savaş yıllarında İstanbul'a gelmişti, İstanbul'u kasıp kavurmuştu...

Haspa bir yandan Tepebaşı Tiyatrosu'nda Çingene Baron ve Çardaş Prensesi gibi eserlerde bülbül gibi şakıyordu, bir yandan da, temsilden sonra, Tokatlıyan Oteli'nde yatak çalışmalarına ağırlık vermişti...

İaşe Nazırı Kara Kemal ve levazımcı Topal İsmail Hakkı nın zengin ettiği İttihatçı bulgur kralları, mercimek kralları, vagon tacirleri de, Miloviç'in kapısında kuyruğa girmişler, karının cıgarasını bin liralık Osmanlı Bankası banknotlarıyla yakar olmuşlardı... Yatağına banknot da döşüyorlar, binlerce lirayı karıya çarşaf yapıyorlardı... Yol yakındı, hemen köşedeki Cercle Orient kulübünün kumar masasından kalkacaksın, Galatasaray yönünde elli adım yürüyüp otele dalacaksın. İstersen çıkınca otelin lokantasında yemek de yiyebilirsin, şampanya dahil yüz kuruş.

Aynı günlerde Laleli yangın yerinde ve de Sarayburnu sur dibinde otuz kuruşa erkek çocuk satıyorlardı, açlıktan.

Çocuk satıyorlardı dediysek, evlat edinmek için değil tabii... O çocukların anaları da sokağa düşmüşlerdi, içinden süpürge sapı çıkan yarım okkalık kara tayına... Bunlar genellikle şehit eşleriydi.

(Yaa... Yoksa siz, halkın İttihat ve Terakki'ye gösterdiği derin tepki 2007 yılının işidir mi sanmıştınız?)

Son günlerde çalınan savaş tamtamlarının gürültüsü içinde, Miloviç aklıma geldi, bir kostaklanma da dikkatimi çekti.

Hemen herkes "bedeli neyse ödemeye hazırız" diyor. Kiminin kanı kaynadığı için, kimisi hükümeti batırmak amacıyla.

Futbolda denemeyi pek sevdiğimiz "doldur boşalt" yöntemi gibi, bunun da bir Irak a gir, vur, çık" işi olduğunu sanıyorlar.

Uzun soluklu bir serüvene gerçekten hazır mısınız?

Arabanızın deposunu bin liraya dolduracağınız bir serüvene?

Doların beş lira, avronun on lira olduğu, Migros ta hiçbir ithal tüketim malını bulamayacağınız, gene Amasya nın elmasına, Anamur un muzuna kalacağınız bir Türkiye ye hazırlığınız gerçekten tamam mı? (İşin kötüsü, o durumda Diyarbakır dan karpuz da gelmeyebilir.)

Karaborsa yapmayacaksınız ama, söz mü? İstifçilik de yapmayacaksınız, tezgâh altından mal satmayacaksınız!

Televizyon orospularına para yedirmeyeceğinizi garanti ediyorsanız, ben varım.

Çünkü, misliyle artarak gelecek olan şehit tabutlarının hiçbirinin içinde, Kuruçeşme gecelerini kasıp kavuran zengin piçleri olmayacak.

Gene köylü çocuklarıdır ölecek olanlar... Aç kalacak olan da işçi ve memur. Sokaklarda sürünecek olanlar, emekliler.

Var mıdır aranızda güneydoğu cephesine gönüllü gidecek, yok canım, vuruşmaya değil, geri hizmette çalışmaya?

"Hayatını küçültmek" deyimiyle küçümsenip geçilen o darlığa gerçekten düşünce yaygarayı basmayacaksınız, söz mü?

Örneğin ücretiniz yarıya inince şarlamayacaksınız, okey?

Var mısınız Tekalif-i Milliye ye, her evden iki kat don fanila, çorap vermeye? (Kağnıyla mermi taşıtmazlar, korkmayın, o eskidendi.)

"Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda zaten mevcuttur" demişsiniz, demek ki uçak, helikopter, tank, top gerekmiyor...
Ama sıkıntıya girmek şart. Kaçınılmaz.
Kaçmayacaksınız, kaytarmayacaksınız. Yemiyorsa, bedeli her neyse ödemeye hazırız diye efelenmeyiniz. Kostak değilseniz, boşa kostaklanmayınız.
Çünkü o bedeli kendiniz ödemeyecek, gene başkalarına ödeteceksiniz... Bugüne kadar öyle olmamış mıydı?

24.10.2007

SÖZ KONUSU VATANSA, GERİSİ AYRINTIDIR.

Her zaman az söyleyip çok şey yapmayı ilke edinmişimdir yaşam felsefemde. Çünkü çok şey yapmak erdemdir diye düşünürüm her alanda. Hele “VATAN" sa konu, söylenecek çok az şey vardır. Ama yapılacak şey bitmez. Söylenecekler söylenmiştir asırlarca, yıllarca. Benim en anlamlı bulduğum iki tanesini paylaşmak istiyorum sizlerle. Birisi Mustafa Kemal Atatürk’ün o meşhur sözü:” Söz konusu vatan olunca, gerisi teferruattır.”
Diğer bir söz ise mutlaka anımsayanımız vardır, Orhan Veli’nin kara mizahı hani."Neler yapmadık şu vatan için
Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik."
ARTIK SÖZ BİTTİ ŞİMDİ GEREKEN YAPILMALI DİYOR İNSANIMIZ Haklı olarak. Ayağa kalktı milyonlar. Birçoğumuzun öfke seline dönüştü duyguları. EVET YAPILMALI BİRŞEYLER AMA NE?
Bu soruya her birimiz bir çok öneri sıralayabilir. Hatta yapabilirde. Bundan hiç kuşkum ve endişem yok. Ama bu işi yapacak yetkililer nerede? Çözüm olacaklar sorun olursa nasıl çözülür sorunlar. Yıllarca neler yaptıklarımızı isterseniz gelin birlikte şöyle bir hatırlamaya çalışalım.
Bahtı kara yurdumun yıllardır kapsamlı ve kararlı bir Kuzey Irak politikası oldu mu? Şu anda hâlâ var mı? Bölge ile ilişkimizi, hâlâ Amerika ya da Bağdat üzerinden kurmaya çalışmıyor muyuz?
Bu politikasızlık yüzünden, bölgede insiyatif alan, gidişata yön veren, akışı belirleyen taraf olabiliyor muyuz, tersine gelişmelerin peşinde sürükleniyor; refleks şeklinde tepkiler vermiyor muyuz?
Çok kapsamlı bir askeri operasyon için silahlardan önce bu politikanın oluşturulması ve çok yönlü siyasi manevralar yapılması gerekmiyor muydu? Yapıldı mı?
Diplomasi de ne yazık ki siyaset gibi devre dışı kalmadı mı?.
Orada önde olamayan, olayları geriden takip eden, tepki vermekle yetinen bir Türkiye Siyaseti yürütülmedi mi? Halkın gerisinde kalan siyasi bir otoritemiz yok mu?
Yıllarca dost sandığımız Amerika ile üç otuz para çıkar için onlara her şeyimizi teslim etmedik mi? Yıllarca Amerika karşıtı düşünce ve eylemleri nedeniyle insanlarımızı vatan haini olmakla suçlamadık mı? Hatta onları cezaevlerine tıkmadık mı, asmadık mı?
Barzani'ye, Talabani’ye önce pasaport verip sonra düşman ilan etmedik mi? Bunları en üst düzeylerde karşılamadık mı? 1988 yılında Halepçe katliamından kaçan Iraklı Kürtleri (Fransa gibi her şeye burnunu sokup insan hakları savunuculuğu yapan bir ülke bile üçer beşer seçerek mülteci kabul ettiği bir dönemde ) biz yıllarca gelenleri beslemedik mi?
Daha geçenlerde Kaz Dağı'nı delik deşik edip, kesip, yıkıp, doğanın örtüsünü, buruşuk bir paçavra gibi atan "altın arayıcıları"na karşı çıkanlara “Vatan Haini”damgasını vurmadık mı? Hatırlayalım arkadaşlar.Yabancı şirket “Hektarı 5 bin YTL, yatırarak, "Maden arıyorum" diye doğayı tahrip etmedi mi, karşı çıkıp "vatanını sevenleri" de "Kökü dışarıda" diye suçlamadık mı.”
Menderes Efem Çukuru Köyünde, Bergama’da benzer olaylar olurken politikalarımızı nasıl oluşturduk unuttunuz mu? Vatan Toprakları birçok yabancıya satılırken nasıl kolaylıklar sağladık bilmiyor muyuz?. Yada Telekom vb. değerleri nasıl sattık hatırlayamadık mı?
Ya da daha geçen Ramazan Bayramında trafikte kaybettiğimiz 110 vatandaşımız için neler yaptık üzüntüden başka?…….
İşte böyle, Şimdi geldiğimiz yere bakın.
Hem ABD'ye rest çekiyoruz, hem onun himmetine sığınıyoruz İran'la yakınlaşıp ABD tepki gösterince geri adım atıyoruz...Bu mu bizim ülkemiz?
Yarının planı yoksa, hele üç gün sonrasının rüzgarına bırakmışsak olayları…Çok vatan evladı düşer toprağa.O nedenle yapacağımız şeyler bir bir belirlenmeli önceden. Ay ay yıl yıl asır asır.
Futbol takımı tutar gibi siyasi partilerin peşinden koşmaya devam ederek ne yazık ki yine yıllarca yapılması gerekenler yapılamadığı için gelindiğini düşünüyorum buraya.
Ucuz söylemler ile geçiştirildi terör. Üç beş çapulcu dendi. Yaraya tuz basıldı. Ameliyat gerekirken yıllarca. Koruculuk gibi çağ dışı bir sistem getirildi. Binlerce farklı sistem varken içimizde.
Bu anlamda Tevfik Fikret’in sözüyle devam etmek istiyorum sözlerime.
"Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır." demişti ünlü şair. Bu yaşam ülken için olmalıdır. Birileri tek tek parselleyip götürürken var olan değerlerini. Açık koymalıyız hastalığın teşhisini. Kavramların tam doldurmalıyız içini. Bu nedenle de çok iyi düşünüp planlamalıyız ülkemiz için herşeyi.
12 vatandaşımız arkasından 13 vatan evladımız peşi sıra teskere ve birkaç gün sonrada pkk haydi girin dercesine meydan okumasının iyi algılanmasını gerektiğini düşünüyorum. İvedilikle bunların çözümü üzerinde kafa yormalıyız hepimiz. Ama borsa düşünülmeden.
İşte o zaman görevimizi yapmış oluruz vatan toprağına düşen kahramanlarımıza.
Daha özgür ve bağımsız bir Türkiye dileklerimle şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhları şad olsun.
23.10.2007
TARTIŞMA MASASI //İBRAHİM SAYGILI 04.10.2007
Merhaba .......................
Sitedeki yazınızı okuyunca bu siteyi fazla ziyaret etmediğinizi düşündüm istemeden.
Neden derseniz zaman. zaman da olsa kasabanın sorunlarının dile getirildiğini okumuş olman gerekirdi.
Esas mesele ne biliyor musun mesele sorunları yazmak değil de sorunları tespit ettikten sonra çözümleri tespit ederek sorunları çözebilmek.
Yoksa sorunları dile getirmişsin çözüm önerilerini ortaya koymuşsun çözüm olmadıktan sonra neye yarar.
Yinede merakını gidermeye çalışayım.
Nuh kasabasının en önemli sorunu
1) sen ben değilde biz olamayışımız.
2) Nuh kasabasının kaderinin de Türkiye gibi uzun süredir tek taraflı olarak yönetilmesi
3) basit çıkarlar için kasabanın büyük çıkarlarının göz ardı edilmesi
4) silah sorunu düğün ve sünnet gibi eğlenilmesi gereken zamanlarda lüzumsuz ve gereksiz yere eğlencenin silahla yapılması.
5) kasabanın nüfusunun sürekli azalmasına rağmen tüm dünyanın düşünce ve uygulamalarının aksine kasabanın verimli tarım arazilerinin imara açılması ve mücavir alanların genişletilmesi.
Kasabaya belde başkanı seçilen kişinin diyet borcunu öderken diğer bir kesimi yokmuş gibi davranması
6) kasabamıza yapılan baraj ve kuşaklama kanalı yerine birkaç kişinin istihdam edilebileceği
Bir işyerinin açılmaması
Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün fakat şimdilik bu kadar yeter herhalde.
Ha unutmadan bir de yazı yazmak ne kadar kolay diyordun ya.
İnan ki dünyanın en zor ve en saygın işlerinden birisi yazı yazmak.
Göründüğü kadar kolay değil yani,
Konunun belirlenip seçilmesi
Uygun harf hece kelime cümle ve paragrafları bir araya getirmek
Kimseyi üzmeden kızdırmadan sevindirmeden aşağılamadan ve küçük düşürmeden hatta yazdıklarınızı gerektiğinde ispat ederek yazmanız gerekiyor.
Daha fazla kafanı karıştırmak istemem fakat en önemli konulardan biri de ne biliyor musun kasabada ikamet edenlerin bilgisayar ve internete meraklı olmamaları kasabada ikamet edenler bu konularda görüşlerini belirtmedikleri sürece biz dışarıdakiler ancak havanda su dövüyoruz gibi geliyor bana.
Hani şu fıkradaki gibi
sağlık bakanı akıl hastanesine gider.
Karşılaştığı deliye sorar;
Siz içerde kaç kişisiniz.
Deli cevap verir
Sen bizi boş ver asıl siz dışarıda kaç kişisiniz
ŞİMDİLİK HOŞÇAKALIN.

İbrahim Saygılı
www.nuhrehberi.com
 

DİL BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün isteği doğrultusunda bundan 75 yıl önce, 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Dil Kurultayı’nın açılış günü Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.
Bugün gerek Türk Dil Kurumu gerek Dil Derneği, İstanbul ve Ankara’da kutlama etkinlikleri düzenledi.
TDK (Türk Dil Kurumu) açılışı ve toplantıları Dolmabahçe Sarayı’nda, Dil Derneği ise DTFC (Dil Tarih Coğrafya Fakültesi) Farabi Salonu’nda yapacak.
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk Dil Kurumu, devlete ait bir kuruluş kimliği kazandı, derneğin eski üyeleri de Dil Derneği’ni kurdu.
* * *
DİL DEVRİMİ, ülkemizde epeyce tartışıldı, ancak yeni bir cumhuriyetin yeni bir kültür yaratabilmesi, oluşturabilmesi için yeni bir dile gereksinimi vardı.
İlk başlangıçta belki, Öztürkçe sözü biraz yadırgatıcı geldi. Oysa amaç, arı, duru bir Türkçe idi. Dil çalışmaları içinde en ünlüsü Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü’dür.
İlk dönemde eski yapıtların okunamamasından yakınıldı. Birçoğu sonraları bugünkü dile aktarılarak, kültürel bağın koparılmaması için çaba harcandı.
Dil devriminden sonra, bazen de kaynakların okunmadığı, özellikle şairlerin bu yeni sözlükle, şiir dili yaratamayacakları savları ortaya atıldı.
Ne var ki en başta Fazıl Hüsnü Dağlarca olmak üzere birçok şairimiz arı, duru, yeni Türkçe ile usta işi şiirler yazılabileceğini kanıtladı.
İlk dönemde yayımlanan sözlüklerle bugünkü sözlükleri karşılaştırırsanız, dil devriminin aşamalarını izleyebilirsiniz.
İlk dönemde yayımlanan sözlüklerle bugünkü sözlükleri karşılaştırırsanız, dil devriminin aşamalarını izleyebilirsiniz.
Birçok bilim, edebiyat kavramlarına Türkçe karşılık bulunmuştur, kullanılmaktadır.
Dil ile düşünce arasındaki bağlantıyı bildiğimizde, dil devrimini daha iyi algılayabiliriz.
* * *
DİL DERNEĞİ’nin düzenlediği 75. Dil Bayramı Şöleni’nin mottosu şu:
"Ses bayrağımızı gençlik taşıyor!"
Bugün saat 10.00’da Anıtkabir’de Atatürk’e Saygı Sunumu ile başlayacak kutlama yarın (27 Eylül Perşembe) saat 18.30’da noktalanacak.
TDK’nın programı saat 10.00’da TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın’ın konuşmasıyla başlıyor. Etkinlikler üç gün sürüyor.
Açılışta devletin, hükümetin üst kademesi hazır bulunacak. Ayrıca bu gece TRT’den canlı yayınla kutlama programı seyircilere iletilecek.
* * *
DEVRİMİN 75. yılında dil konusunu nasıl tartışmalıyız?
Küresel bir çağda yaşadığımızı, ulusallığın durumunu anımsayarak, bugünün koşullarını unutmayarak.
Doğan HIZLAN Hürriyet 26 Eylül 2007

Ramazan KIVRAK 26.09.2007

TARTIŞMA MASASI
SADDAMLAR
Bir insanın yaşamına birkaç pencereden bakmak lazım.
Saddam da aslında enteresan birisi idi.Nasıl olmasın ki,
Osmanlının ihanet çemberinde olan
Arap,Kürt,Müslüman,Hrıstiyan,Şii gibi birlikte yaşanması
zor olan bir bölgenin insanı idi o.
Orta Doğu ki neredeyse tarih boyunca farklı entrika ,
ihanet ve suikastlara her zaman gebeydi.
Bu Orta Doğuda her zaman
Avrupa nın ve diğer büyük devletlerin emelleri hep var olmuştur.
Oğlunu babasına, babasını oğluna öldürten
bütün dünyanın sportif amaçlı veya kumar amaçlı olan
sembolik oyunlarının hepsinin denendiği ve oynandığı bir bölgedir.
1800-1900,lü yıllarda osmanlıya ihanet eden bu bölge,
Aslında Osmanlı dönemindeki rahatı ve huzuru ne
Osmanlı öncesinde nede Osmanlı sonrasında,
Bir türlü bulamamıştır. Bundan sonrada asla bulamayacağı kesindir.
Neredeyse hiçbir devlet adamı kendi hasta yatağında ölmemiştir.
Devlet adamlarının ölümleri de genellikle silah, zehirlenme,
idam, kurşuna dizilme gibi sona ermiştir.
Bazan uzaktaki düşmanları Bazan da en yakınları olan
düşmanları tarafından uygulanan suikastlarla son bulmuştur.
Genelde kanla gelen kanla gider sözünün en sık uygulandığı bir bölgedir.
Bunlardan tabii ki bizim ülkemiz de nasibini almıştır.
İran da şah rıza pehlevi, ırakta Saddam ve öncekiler,
Suriye deki iktidar değişiklikleri bir zamanların Paris’i olan Beyrut ve
Lübnan Kuveyt Kafkaslar ve birçok Arap ve Afrika ülkesinde aynı oyunların birkaç kez uygulandığı ülkeler de vardır.Avrupa ve Amerika hala işine gelen ülkeleri birleştirirken işine gelen devletleri de paylaşıyor veya bir şekilde yönetmeye çalışıyor.Genelde bunları başaran da Saddam ı ve El Kaideyi büyütüp besleyen ve Öcalan ı ülkelere karşı kullanan,bunları bahane ederek ülkede yönetim değişikliklerini sağlayan ülkeleri herkes biliyor.Fakat telaffuz etmek ya işine geliyor ya korkusundan telaffuz edemiyor.
Sizce Menderes, Ecevit, Özal hatta eşref Bitlis yatağında mı öldü yada hepsinin bir Bürütüs’ü mü vardı.
Her şey mümkündür.fakat Afrika, asya ve uzak doğudaki oyunlar artık çok olmaya başladı.
Öyle olsada yapılacak fazla bir şey yok.ta ki bu bölgelerin insanları Din mezhep
.................................... milliyet ayrılıklarını unutup tüm olarak bir elden güçbirliği yaptıklarında ki oda mümkün görünmüyor; ancak o zaman tek dişi kalmış canavara karşı koyabileceklerdir.
Zannedersem Saddam da bir zamanlar ülkesine ihanet etmiştir.
Yaşayanlar görecek elbette bugün ırak’ın devlet bütünlüğüne ihanet edenler de,
BİZİM ÜLKEMİZE İHANET EDENLER de
Bir gün mutlaka aynı akıbeti yaşayacaklardır.
Ülkesine ve devletine ihanet edenler asla ve asla yatağında huzurlu ölemezler.
Buna ne ALLAH nede maşa olarak kullanan ülkeler izin vermez.

Bekir Can Sefarlioğlu
'Ramazan KIVRAK

YOLLARDA KAMYONLAR, DİLLERDE SİZİN SÖZÜNÜZ DOLAŞSIN'
Horoz Lojistik 65'inci yılında Kamyon Arkası Yazı Yarışması düzenlemiş.
"Daha önce duyulmamış ve görülmemiş kamyon arkası yazıları" gerekçeli yarışmaya 5 bin 750 kişi katılmış.
Kazananlara ödülleri Horoz Lojistik 65. Yıl Kutlama Gecesi'nde verilecek.
Yarışmanın sloganı şu: Yollarda Kamyonlar, Dillerde Sizin Sözünüz Dolaşsın!
KAZANAN SÖZLER:
Birinci: "Kamyon Çeker 10 - 20 Ton, Gönlüm Çeker Paris Hilton."
İkinci: "Hayatımı Yazsam, Duble Yol Olur..."
Üçüncü: "Araman İçin İlla Hata mı Yapmam Gerekir?"
Mansiyon 1: "Küresel Isınmaya Karşı Su Tankerlerine Geçiş Üstünlüğü Verilsin."
Mansiyon 2: "İyi Mazot Selülit Yapmaz."
Mansiyon 3: "Gazla Uçabilirsin, Ama Frenle Konamazsın!.."
Mansiyon 4: "Bas Gaza, Frene, Debriyaja... Götür Ver Parayı Vergiye, Stopaja."
Mansiyon 5: "Ne Müslüm'den Ne de Orhan'dan, Sevdiğim Tek Parça 'Yedek Parça'."
Jüri Özel Ödülü: "Arabada Yalnız Var!"
Bizde duvar yazıları yoktur, duvar resimleri hiç. Batı'nın bu alışkanlığına karşılık, bizim de derdimiz, sıkıntımız, alayımız kamyonların arkasına yansır.
Yıllar önce bir gün gazeteye gelirken, bir kamyonun arkasında gördüğüm, "Aydınlara bakıyorum içim kararıyor" sözü üzerine yazmıştım.
Gürkal Aylan, bu yazıları yıllar önce yayımladığı bir kitapta toplamıştı.
Bu sözlerin ilgi çekici yanı, hepsinin de güncel bir olaya, duruma gönderme yapmasıdır. İşte dilin canlı yanı bu. Bildiğimiz, rastladığımız, konuştuğumuz bir konu tek cümleye dökülmüş, dil tasarrufunun güzel bir örneği çıkmış ortaya.
İçinde hüzün de var, yalnızlık da, sitem de, alay da.
Her mesleğin sözleri, dili ne kadar da zenginleştiriyor.
Doğan HIZLAN Hürriyet 28.08.2007
 

Gönderen: Bekir can SEFERLİOĞLU
Mesaj: ABD nin yabancı dille imzaladığı tek antlaşma

"...Yıl, 1783... Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başladı...

Daha 25 Temmuz 1785'te, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanına bağlı, Kaptan Isaak Stevens'ın idaresindeki Maria idi.

Arkasından, Philadelphia limanına bağlı, Kaptan O Brien'ın Dauphin'i de aynı akıbete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti...

Kongre, 27 Mart 1794 yılında, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için, Başkan George Washington'a 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi.

Osmanlıların oluşturduğu deniz tehdidi sayesinde, ABD donanmasının temelleri atılıyordu. 5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bu anlaşmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik'te, gerekse Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını (216.000 dolar)ödeyecekti.

Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koydular...

Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış oldu. Bu, ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir...

Kısacası:

*ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslararası anlaşma Türkçe'dir ve

*ABD tarihinde vergi vermeyi kabul ettiği tek ülke Osmanlı İmparatorluğu'dur....

*ABD başkanı George Wasington Efendi Osmanlı İmparatoru tarafından muhatap görülmemiş ve anlaşma Cezayir beylerbeyi tarafından imzalanmıştır.

Hey gidi günler hey!

 
Yanardag patladi
seçim sonuclarinin milletimize hayirlar getirmesi dilegiyle hosca ve dostca kalin.26.07.2007
 

SİLAHLAR ANALARI AĞLATMADAN SUSSUN

Değerli hemşehrilerim. Geçtiğimiz hafta sonu Sevgili yeğenin Musa KARAPINAR ın düğünü vardı. Kendi oğlumun sünnet düğününde almış olduğum silah ve patlayıcı madde atılmaması kararını yeğenlerime anlattım. Sağ olsun yeğenlerim ve çok yakın çevreleri beni desteklediler ve silah ve patlayıcı atmama kararı aldılar.

Silah ve patlayıcı atılmamasından millet tam memnun kalmış ve silah atılmıyor rahat rahat  düğün seyrediyoruz derken. Düğünün bitmesine az bir süre kala  Gelin inerken Nebi dedenin Balkona fotoğraf çekmeye çıktığım bir sırada gelin indiği anda; 

Silah sebebiyle acı tatmayacaklarını düşünen ve dünyadan habersiz olduklarını düşündüğüm bazı kişilerin silah attıklarını ve kadınların balkonda eyvah yine şu silah atılıyor diye saklandıklarına ve inanın çok korktuklarına, çok rahatsız olduklarına şahit oldum. Bir anda bende çileden çıktım rahatsız oldum hasta oldum benim köylümün son anda kimseyi rahatsız etmeye hakkı yoktu.

Çünkü kan dökülmeden bile düğünün huzuru bozulmuştu. Kasabadaki yetkililerin ve düğün sahibi yakınlarının ve Tüm duyarlı Nuhluların bu konuda bir kez daha düşünmesi gerekir diye düşünüyorum.

Silah atılmadan düğünler çok daha güzel oluyor herkes mutlu ve huzur içinde düğün seyrediyor.  Kimsenin Nuh kasabasında Düğünlerin huzurunu bozmaya anaları ağlatmaya hakkı yok diye düşünüyorum.

Allaha şükür kan dökülmedi; Kan döküldükten sonra anam ağlasa niye yarar. Damardan çıkan kan geri girmez.
Silah atan arkadaşlar, Silah atılmasına müsaade eden düğün sahipleri; düğün yerinde kan dökülse

Oynamayamı çıkacaksınız?
Halaymı çekeceksiniz?
Çok mu zevk alacaksınız?  yoksa
Ne yüzle geçmiş olsun diyeceksiniz
Ne yüzle ağlayacaksınız?
Ne yüzle ağıtlar yakacaksınız? hiç düşündünüz mü??????

Silahlar sussun analar ağlamasın 

NOT: Kesin kararlı iseniz havaya ateş etmeye silahlara vermeyi düşündüğünüz paraları NUHYAR a bağışlayarak; Nuh luların eğitimine katkıda bulunabilir anaları sevindirebilirsiniz.

Yaşar hocamda sizin isminizi manşetten sitede yayınlar. (kusura bakmayın dostlar biraz uzun oldu ama bunu yazmadan moralim yerine gelmeyecek)

Kalın sağlıcakla   Nurettin YÖRÜK 25.06.2007


Yıldıray KESKİN

Vatan severligin böylesi
Gectigimiz hafta amerikada hudson enstitüsünde olanlari duymussunuzdur. Orada yurdumuz hakkinda cok haince senaryolarin hazirlandigi bir toplanti yapiliyor. Toplantiya ikide askeri yetkilimiz katiliyor. Konu medya vasitasiyla memlekette duyulduktan on gün sonra aciklama yapiliyor. yetkililerimiz cirkin senaryolar görüsüldükten sonra toplantiya katilmislardir . ne garip bir aciklama degilmi. Bu arada güneydogu da otuzbin askerimiz sinir boylarinda tatbikat yapiyor.aradabir sinirdaki kürt köylerini bombaliyorlar. Hükümetten tezkere bekliyorlar kuzey iraka girmek icin
Sanki iceridekileri bitirdiler sira disariya geldi. Birkactane action filmi seyreden siradan bir insan bile cokiyi bilirki böylesi bir örgüte karsi bu sekilde tanklarla toplarla mücadele edemezsiniz. Ama bu film bize yillardir seyrettiriliyor. Bu arada oyakbank 2.7 milyar dolara hollandali bir sirkete satildi. 28 subat sürecinde o irtica firtinalari estirilip bankalarin iclerinin bosaltilip daha sonra ucuza kapatildigi zaman oyak grubuda bir banka kapatmisti. Hemde öylesine balli bir börek. 50 milyara kapatilan bankanin ilk bir yillik kari 143 trilyondu. Nasil karli is degilmi . yiyin efendiler yiyin, aksirincaya tiksirincaya kadar yiyin. Nasil olsa simdilik bu dünyada size dokunabilecek pek kimse yok. Bu arada arada bir vatan millet nutuklari atmaya devam edin. Yoksa millet uyanir falan nemelazim.
Selam ve dua ile hoscakalin.
 
Seringül KIVRAK
s.kivrak_35@hotmail.com


Benim çok ilgimi çeken Kurtuluş savası yıllarında gerçekleşen bir olay üzerinde duracağım bu yazım antep'in savunulması üzerinde olacak.
Kuşatma boyunca Antep yanlız Fransa ile değil açlıkla da savaştı.Siperlerimizin gerisine atılan bir at ölüsünü kadınlar beş dakikada paylaştılar.İşte bu olay aç milletin dehşetidir.
En son bir yığın acı zerdali çekirdeği var.zehirlidir,yenilmez dediler.Islatırız belki zehir gider dendi,ıslatıldı.Yiyince bir çokları hastalanmıştı.Zehirlene zehirlene alışırız dendi,alışıldı.Eğer o çekirdekten daha fazla olsaydı,kuvvetlerimiz düşmanı yarıp çıkacak şehri bırakmayacaktı.Antep düşmedi, Antep aç düştü.
Antepli -küçülmüş midelerin bir köşeciğinde son çekirdek lokmaları ile - 8 Şubat 1921'de düşmanın kuşatma hattını yarmak için saldırdı.Beş altı bin şehit veren Antep 6 Şubat'ta TBMM kararı ile(Gazi)ilan edilmiştir.
15 bin kişilik Fransız Ordusu'na Ramazan topu ve zehirli zerdali çekirdeği ile karşı koyan Antep'in zaferi,General Goro'nun Fransa hükümetini bildirdiği şu gerçekte saklıdır.''Antep'in düşmesi için 10 ay bekledik.Anadolu'da daha bin Antep var.''
Benim bu yazıyı yazmaktaki gerçek amacım Türkiye üzerinde oynanan oyunlara herkesin dikkatını çekmekti.Bu topraklar çetin mücadeleler savunuldu ve halada her gün şehit vermektedir.Peki bizler ne yapıyoruz ülkemizin topraklarını yabancılara satıyoruz.Unutmayalım ki bu,ileriye dönük bir politikadır ve zamanla beraberinde sorunlar getirebilir.
'' Vatan için ölmiş insanları unutmak ,vatandan vazgeçmektir.''
 
HASAN HÜSEYİN YÖRÜK/Afyonkarahisar

Sevgi
Rahip mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi . O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam : " Onu ne kadar çok sevdim ." diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı . Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu . Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuslardı , utanç içindeydiler . Yetişkin çocukları alı al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar : "Tamam , baba . Seni anlıyoruz ." Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta bakıyordu ...
Rahip törene devam etti . Törenin sonunda , aile bireylerini ölüm töreninin kapanışı olarak tabutun üstüne toprak atmaya çağırdı . Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attılar . Yaşlı adam hala : "Onu ne kadar çok sevdim" diye sesli sesli konuşuyordu . Kızı ve iki oğlu konuşmasını engellemek istediler , ama o devam etti , "Onu sevmiştim !"
Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken , yaşlı adam gitmemekte direniyordu . Gözlerini mezara dikmiş bakıyordu . Rahip yaklaştı : "Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum , ama gitme zamanı geldi . Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız ." dedi . Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha "Onu ne kadar çok sevdim ."diyerek söylendi . "Beni anlamıyorsunuz ," dedi rahibe "ama ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim ."
Zil çalmadığı sürece zil değildir
 

Bu iki geniş kavramın anlamları karşılaştırıldığında, aradaki bariz benzerliği görmemek mümkün değildir. Amerikan toplumunun dünyadaki diğer ülkelere olan dil, din, giyim kuşam, müzik ve benzeri sosyal ve kültürel etkileri göz önüne getirildiğinde, Amerika dışındaki bu ülkeler küreselleşen bir dünyada Amerikan sömürgeciliği himayesinde yaşayan ve etnik değerlerini yitirmek üzere olan toplumlar olarak adlandırılabilir.
Bu iki geniş kavramın anlamları karşılaştırıldığında, aradaki bariz benzerliği görmemek mümkün değildir. Amerikan toplumunun dünyadaki diğer ülkelere olan dil, din, giyim kuşam, müzik ve benzeri sosyal ve kültürel etkileri göz önüne getirildiğinde, Amerika dışındaki bu ülkeler küreselleşen bir dünyada Amerikan sömürgeciliği himayesinde yaşayan ve etnik değerlerini yitirmek üzere olan toplumlar olarak adlandırılabilir. bu iki kavramın adı;KÜRESELLEŞME VE SÖMÜRGECİLİK
 

Gönderen: Yıldıray KESKİN
E-Mail: yildiray.keskin@hotmail.com
Mesaj: Şehitler.

son günlerde orduyu k.iraka sokmak icin malum Kartel medyasi bastiriyor. 25 yildir sunulan cok büyük imkanlara ragmen terörü birtürlü bitiremiyoruz. Esas sorgulanmasi gereken sey budur. Yapilan yanlis uygulamalar sonucu dogudaki insanlarla devlet arasindaki mesafe cok acildi.
Gectigimiz hafta tr den gelen bir tir soförüyle bir sohbetimiz oldu. Aslen mardinli olan bu kardesimle sohbetimizden cikan sonuc suydu.Gerek dogu bati gerekse ülkemizdeki diger etnik gruplari birbirine baglayan, arada tutkal vazifesi gören ana unsur islamdir.  Islami ortadan kaldir mak istemek nesilleri dinsiz imansiz yetistirme gayretleri terörü tetikleyen ana etkenlerden birisidir. Ne mutlu türküm diyene sloganinin arkasina saklanan ulusalci irkci zihniyette bir baska neden. Bizler batakligi kurutmak yerine sineklerle ugrasiyoruz gibi geliyor bana. Insallah birgün bu sorunlari cözecek iktidar sahibi bir iktidar gelirde millette bu beladan kurtulur.
Selam ve dua ile hoscakalin.

 
Gönderen: ismail okumus
E-Mail: isamilokumuss@gmail.com
Mesaj: HOSGELDINIZ AZINLIK MUSLUMAN CUMHURIYETINE !!!

Haberleri internetten okumaya calisiyorum ama bazen kan beynime sicriyor..niyemi? Cunku Muslumanlar sanki Turkiyede azinliktaymis gibi muamaele goruyor Bizim annemizin basortusune kufrediyorlar. Kizlarimizi asagiliyorlar Muslumanlara kufrediyorlar. bizi yobaz yerine koyuyorlar..Namaz kilacaginiza bale ogrenin diyorlar (turkan saylan )  Biz nerede yasiyoruz ?. Herhalde okullarin bodrumlarinda sex odalari,,,esrar odalari yapilsa bizim cocuklarimiz daha cagdas olacak!

 
Gönderen: ISMAIL OKUMUS
E-Mail: ismailokumuss@gmail.com
Mesaj: Bosunami ?

Herhalde bizler bu ulkeyi yonettigimizi sanmisiz yillardir ve guzelim halkimiz bosuna kavga etmis demeden edemiyorum ve bazen hayretler icinde kaliyorum donen dumenleri gorunce Yeri geldiginde ULKUCU-SOLCU, yeri geldiginde DINCI-LAIK ama benim kanatim o ki.. bu ulkeyi bu gune kadar ne laikler ne da dindarlar, ne demokratlar ne de demokrat olmayanlar yonetebilmis degil. devletimizin icersinde varolan elit gurupplar ( veye yeni tabirle beyaz turkler ) yonetmis ve yonetmeye devam ediyorlar son gunlerde olan hadiseleride biraz buna bagliyorum ve yazik ettik birbirimize demeden kendimi alamiorum
...
 

İlkokula henüz başlamıştım. Okuma bayramında annemin elini öptüğümde harçlık
alamayınca bu bayramların diğer bayramlardan farklı olduğunu anlamaya
başlamıştım çocuk aklımca. Birde 23 Nisan vardı tabii... O yıl hep o günü
beklemiştim. Mustafa Kemal Atatürk bu günü çocuklara armağan etmişti. Çocuk
bayramıydı, benim bayramımdı 23 Nisan. Öğretmenimiz bize 23 Nisan'ı kısaca
anlatacak ve hep beraber okul bahçesine çıkacaktık. Çocuk aklımızla bahçede
ne kadar çok eğleneceğimizi düşünüyorduk hepimiz. Her bir çocuk mutlu mutlu
bakarken pencereden, bir anda yağmur başladı. Pencereye bakan gözler artık
merakla öğretmenimize bakıyordu. 10-15 dakika sonra kötü haberi verdi
öğretmenimiz. Şiddetli yağmur nedeniyle tören iptal edilmişti ve sınıfta
kutlayacaktık o yıl 23 Nisan'ı. Bahçeye çıkmayı bekleyen herkesin içindeki o
heyecanın yerini hayalkırıklığı almıştı.
Öğretmenimiz o gün bizlere türlü güzel şarkılar söyletip, oyunlar oynattı.
Belkide çoğumuz ilk kez o kadar eğlenmişti o gün, ve herkes bir sonraki 23
Nisan'ın çabuk gelmesini dileyerek iptal edilen töreni çoktan unutup
gitmişti.
Bir sonraki yıl artık okul kavramını dahada idrak etmiş, okulun
eğlenilebilecek bir yer olmadığını anlamıştık. Belkide artık bizleri
eğlendiren tek şey ortaklaşa aldığımız malzemelerle sınıfımızı süslemekti.
Diğer yıllardaki tüm bayramlarımız neden elinde cetvel olduğunu daha sonra
acı şekilde tecrübe ederek anladığımız öğretmenimizle beraber bahçede
ayaküstü beklemekle geçti. Töreni başlatmak için beklediğimiz Müdür Bey'in
gelmesinin ardından İstiklal marşımızın okunması, saygı duruşu,
Öğretmenlerimizin bir önceki yılda da yaptığı tıpa tıp aynı anlamlı
konuşmalar. Neredeyse ortaokuldan mezun olacak öğrencilerin folklör
gösterisi ve bir sonraki gün hesap verecek olan öğrencilerin tespiti
(yoklama). Anlamıştık ki; kötü bir şans olarak gördüğümüz o ilk" 23 Nisan
Bayramı"nı bir daha asla o neşe ve zevk içinde kutlayamayacaktık.
Lise yıllarına geldiğimizde kutlayacağımız bayramın tarihi değişmiş, 19
Mayıs olmuştu. Herkes kabul eder ki; tarih itibariyle taşıdığı anlam çok
derindi. Bu tarihte Atatürk önderliğinde kurtuluş mücadelemiz başlamış ve
Büyük Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri atılmıştı. Anlamına hiç kimsenin
diyeceği zaten yoktu. Ama bu bize bir bayram olarak armağan edilmişti ve
kutlayacaktık.
Artık törenler okul bahçelerinden stadyumlara taşınmış, folklör
gösterilerinin yerini ise o zamanlar neden yapıldığını çözemediğim insandan
kuleler almıştı. Yine en yetkili ağızdan günün anlam ve önemini belirten o
aynı konuşmayı dinlerken (“Geeençleeer, siiiz biziiim geleceğimizsiniz! Bu
vataaaan size emanettiiiir! Şşş, konuşma lan Mehmet, çarparım bi’ tane! Bu
memleketiiii muasır medeniyetler seviyesineeee…”). Aklıma takılan soru
şuydu: "Yahu biz bu güneşin altında kavrula kavrula beklerken protokolde
oturan ve kuru pasta, meyve suyu eşliğinde bizleri izleyen devlet erkanı
acaba bize gıptaylamı bakıyordu, yoksa acı bir merhamet duygusuylamı?") Daha
sonraki öğrencilik hayatımızda tüm 19 Mayıs programımız belliydi: "Kır
arkadaş okulu, boş ver stadı, töreni möreni! Kule yapma, piknik yap, hava
mis gibi! Ne yazdığını göremediğin kartonları tutacağına, al eline kartonu
mangal yap"
Bu hatıraları hatırlamama sebep olan şey nedir bilinmez ancak şu an
itibariyle merak ettiğim bir konu var oda: "2. NUH DOSTLUK VE KÜLTÜR ŞÖLENİ"
tören programının başında mı yapılacak, yoksa sonunda mı?
Saygılarımla,

25.05.07 Sedat ŞENOL

19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI:
Yarın 19 Mayıs…
19 Mayıs 1881, Mustafa’nın Selanik’te; 19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal’in Samsun’da doğduğu gündür.
1914 yılı bir ölüm kalım savaşı getirmiş uluslara. Ve biz de uymuşuz Almanlara. Bulutlar kaplamış yurdumuzun göklerini kara kara. Koca bir ulus düşünmeye başlamış kara kara. Ve Mustafa Kemal bakmış ta haykırmış bulutlara:
* * * * * * * *
Gökyüzünde kara kara bulutlar,
Hayın mı hayın.
Bir gün gelir hesabını sorarız,
Buralarda durmayın.
* * * * * * * *
On Dokuz Mayıs, Mustafa Kemal’in Anadolu ile kurultay kurmaya ve tüm kötü yüreklerden hesap sormaya hazırlandığı gündür.
15 Mayıs 1919’da Yunanlılar, İzmir’e girmiştir. Mustafa Kemal de kurtuluşa giden yolun Anadolu’dan geçtiğini görmüştür. 16 Mayıs 1919’da “Bandırma Vapuru” kurtuluşun beynini, yüreğini Galata Rıhtımı’ndan almış, Karadeniz ‘e açılmıştır.
“İngilizler seni Karadeniz’de izleyip, gemini batırabilirler” diyenlere ne güzel yanıt vermiştir:
“Burada kalıp tutsak gibi yaşamaktan daha iyidir Karadeniz’de batmak.”
Yüreği mertlik dolu kahraman Anadolu günün erken saatlerinde kurtarıcısını bağrına basar Samsun’da. Sarar Mustafa Kemal’i inançlı bir ulusun kolları, saygıyla açılır, kurtuluşun yolları.
Kongreler, toplantılar, Büyük Millet Meclisi’nin kurulması… Ve başlar bir hesabın sorulması. Ve artık Anadolu Mustafa Kemal’le ayaktadır. Bakışları gönderde dalgalanan bayraktadır.Gençlik dirilik demektir. Gençlik ulusların koruyucu varlığı demektir. 19 Mayıs 1919 bir ulusun dirildiği, gençleştiği, arslan kesilip kükrediği gündür. Tüm varlığını ulusuna adayan Mustafa Kemal, 19 Mayıs’ı da Türk Gençliği’ne armağan etmiştir.
Ulusal egemenliğimizin başlangıç noktası olan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı hepimize kutlu olsun.
MUSTAFA KEMAL
Bir gemi yanaştı Samsun'a sabaha karşı
Selam durdu kayığı, çaparı, takası
Selam durdu tayfası.
Bir duman tüterdi bu geminin bacasından, bir duman.
Duman değildi bu!
Memleketin uçup giden kaygılarıydı.
* * * * * *
Samsun limanına bu gemiden atılan
Demir değil!
Sarılan anayurda
Kemal Paşa’nın kollarıydı.
* * * * * *
Selam vererek Anadolu çocuklarına
Çıkarken yüce komutan
Karadeniz'in halini bir görmeliydi.
Kalkıp ayağa ardı sıra baktı dalgalar
Kalktı takalar,
İzin verseydi Kemal Paşa
Ardından gürleyip giderlerdi
Erzurum'a kadar.
* * * * * *
Cahit KÜLEBİ

========

O GELİYOR
Yıl, 1919,
Mayısın on dokuzu.
Yeryüzüne can veren
Cana heyecan veren
Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını
Al yüzlü Oğan güneş!
Takanın burnu nasıl Karadeniz'i yırtar;
Siz de bir anda öyle yırtınız uykunuzu,
Uyanın Samsunlular!
Kurutacak gözlerde umutsuzluk yaşını
Al yüzlü Oğan güneş!
Bugün Çaltı Burnu’ndan gülerek doğan güneş!
Yıl, 1919,
Mayısın on dokuzu.
Uyanın Samsunlular!
Uyumak ölüme eş,
Diriltin ruhunuzu…
Ufukta bir gemi var!
Fakat bu gemi niçin böyle yavaş geliyor?
Acaba yolu mu az, yoksa yükü mü ağır?
Bu gemi umut yüklü, inan yüklü, hız yüklü;
İçinde bu vatanın derdiyle yanan bağır,
Kurulacak yarını düşünen baş geliyor.
Bir baş ki gökler gibi bir küme yıldız yüklü!
Bu gemi onun için böyle yavaş geliyor.
Yıl, 1919,
Mayısın on dokuzu.
Ufukta duran gemi gitgide yaklaşıyor.
Sanki harlı bir ateş
Yakıyor ruhumuzu.
Beklemek üzüntüsü her gönülden taşıyor.
Üzülmemek elde mi?
Hız yüklü, inan yüklü, umut yüklü bu gemi!
O umut yayıldıkça ruhlara sıcak sıcak,
O hız doldukça bütün damarlara kan gibi,
Gizli gizli inleyen her yürek canlanacak,
Ateşler püskürecek uyanan volkan gibi!
Gittikçe büyükleşen
Gölgene dikilmekten
Karardı gözlerimiz
Koş, atıl, gemi, sana engel olmasın deniz!
Ak saçlı dalgaları birer birer kes de gel!
Kuşlar gibi uç da gel, rüzgâr gibi es de gel!
Celal Sahir EROZAN

 

GÖNDEREN: HASAN ALMACIK

arkadaşlar şu günlerde moda olan bir olayı duyurmayı görev bildim.DİKKAAAAAATTTTTTTT.
Dikkat! MSN'den Soyulmayın


Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı, son aylarda artan MSN üzerinden kontör hırsızlığı konusunda internet kullanıcılarını uyardı.
Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı, resmi internet sitesi "www.kom.gov.tr" adresinde, "MSN üzerinden kontör hırsızlığı" başlığıyla MSN kullanıcılarına uyarıda bulunuyor.
Son günlerde MSN şifrelerinin çalınmasının yaygınlaşmasıyla birlikte MSN mağduru vatandaşların sayısında da artış olduğunun belirtildiği sitede, internet kullanıcılarına ait Yahoo, Google, MSN Messenger gibi haberleşme programlarına ait şifrelerin ele geçirildiği kaydediliyor.
Şifresi ele geçirilen kişinin iletişim listesinde bulunan irtibatlarına ulaşıldığının vurgulandığı sitede, şu bilgiler yer alıyor:
"Mağdurun konuşmaları taklit edilerek, mağdur adına konuşan hackerlar, karşılarındaki kişilerden kontör veya borç para talep edebilmektedir. Daha sonra ise bu kişileri bazı sitelere yönlendirerek ya da resim ve dosyalar göndererek bu kişilere ait şifre bilgilerini haksız kazanç elde edebilmek, şahsı yeni kurban haline getirmek ve aynı yöntemle kurban zincirini genişletmek için ele geçirmeye çalışmaktadırlar."
ŞİFRELER NASIL ELE GEÇİRİLİYOR?
MSN şifrelerinin genelde bir yazılım aracılığıyla çalındığı gibi çoğu zaman da kullanıcının hataları nedeniyle şifrelerin hackerların eline geçtiğinin bildirildiği sitede, şunlar kaydediliyor:
"MSN kullanıcıları bir şekilde listelerine ekledikleri kurbanın önce MSN şifresini çalmaktadır. MSN şifreleri, gönderilen bir dosyanın (cv, resim gibi)
açılması veya trojan, keylogger gibi zararlı yazılımlarla ele geçirilebilir.
Diğer bir yöntem de ise ’Haberi gördün mü, girip okusana’ veya ’senin için bak ne hazırladım’ tarzı ilgi çekici söylemlerle kurbanların hazırlanan sahte web sayfasına yönlendirilip MSN şifrelerini yazmaları sağlanır. Bu işlemin gerçek bir hizmet olduğunu düşünen kurbanlar, şifrelerini şüphelenmeden yönlendirilen sayfaya girmekte ve bilgiler hackerların eline geçmektedir." Bu şekilde MSN şifresi elde edilen kurbanın hesabına girilerek irtibat listesindeki diğer kişilerin de benzer yöntemlerle şifrelerinin çalındığının belirtildiği sitede, bu yüzden MSN ve internet kullanıcılarının çok dikkatli olmaları gerektiği bildiriliyor.
ALINACAK ÖNLEMLER...
İnternet dünyasında yüzde 100 güvenliğin hiçbir zaman sağlanamayacağının unutulmaması gerektiğinin vurgulandığı sitede, MSN kullanıcılarına şu önerilerde bulunuluyor:
"MSN kullanıcılarının şifrelerini ve bilgilerini sürekli güncellemeleri gerekmektedir.
MSN şifresi, en az 10-12 haneli olarak belirlenmeli ve rakamların yanında harfler ve semboller de kullanılmalıdır.
MSN adresleri için seçilen gizli soru MSN hırsızlarının cevabını bulamayacağı zor bir soru olmalı ve soruya verilen cevap unutulmamalıdır.
Gerekirse soru ve cevap bilgisayar dışında farklı bir ortama kaydedilmelidir.
Kontör, şifre istekleri ile kredi kartı numarası ve internet hesap bilgisi veya banka hesap bilgisi gibi taleplere şüpheyle yaklaşmalıdır.
Chat ortamında tanışılan kişilere şahsınız, aileniz, adres, telefon, işiniz gibi konularda şahsi bilgilerinizi vermekten sakınınız.
Mail adreslerinize gelen spam ve trojan içerebilecek şüpheli mailler, en yakın arkadaşınızdan gelmiş olsa bile kesinlikle açılmamalı ve silinmelidir.
MSN yoluyla gönderilen web adreslerine girilirken dikkatli olunmalı, e-posta adresi ve şifre ile giriş yapılmamalıdır." Sitede ayrıca, çalınan MSN adresi ve şifresinin mail hesabının iyi tanınması şartıyla "passport@css.one.microsoft.com" adresi aracılığıyla tekrar elde edilebileceği bildiriliyor.
TELEFON DOLANDIRICILIĞINA DA DİKKAT
Adana Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, bırakılan çağrıya cevap veren cep ve sabit telefon hattı abonelerinin "kontör" aktarımıyla dolandırıldıklarını bildirdi.
AA muhabirinin aldığı bilgilere göre, cep telefonuna çağrı gönderdikleri vatandaşların bağlantı kurmalarını sağlayan kimliği belirsiz kişi veya kişiler, ağlarına düşürdüğü vatandaşları, "sizin telefonunuzdan albaya küfür içerikli mesajlar atılmış. Bu nedenle de hakkınızda soruşturma ve tazminat davası açılmış.
Bu konuyla ilgili detayları tespit etmeye ve mesajların gönderilmesini önlemeye çalışıyoruz" gibi benzeri yalanlarla hattın diğer ucunda uzun süre bekletme yoluna gidiyor.
Telefonda paniğe kapılan vatandaşlar, telefonun açık kaldığı süre içerisinde, aradığı numaraya kendi telefonundan kontör yüklenmek suretiyle dolandırıldığını, ancak, ay sonunda gönderilen faturada yüksek meblağlara ulaşan rakamları gördükten sonra anlıyor.
İNTERNET SORGUSU
Bu görüşme sırasında, iş yeri veya evinde internet bağlantısı varsa, "İnternet adresinizden de mail gönderilmiş. Kontrol edilmesi gerekiyor.
Şifrenizi verin" diyerek şifre öğrenmeye çalışan dolandırıcılar, internetle banka işlemleri yapıyor ise kişinin banka hesap numaralarına ulaşılıp, ardından hesapta bulunan parayı, başka bir hesaba aktarıyor.
Zanlıların, bulundukları ortamdan İngilizce konuşmalar ve bilgisayar klavye tuşu ses kayıtlarıyla da efekt yaparak, inandırıcı olmaya çalıştıkları belirlendi.
DİKKATLİ KİŞİLERİ KANDIRAMIYORLAR
Aynı yöntemle dolandırılmaya çalışan market işletmecisi Adnan Ü de telefonuna çağrı bırakılan GSM operatörüne ait numaralarını polise bildirdi.
Kendisini arayan kişinin telefonuna 5 kez çağrı bıraktığını belirten Adnan Ü. şöyle konuştu:
"Konuşma sırasında ücretsiz olduğunu söylediği başka bir GSM numarasını aramamı istedi. Verilen numarayı aradığımda, konuşmanın dışında küfür içerikli mesajlar bulunduğunu, bu mesajları silmeleri, bunun için de internet adresimi ve şifremi vermem gerektiğini söyledi. Kendisini avukat olarak tanıtan bu kişiye şifremi vermeyeceğimi ve ihbarda bulunacağımı söylemem üzerine, telefon bağlantısını kesti. Daha sonra arama yaptığımda da bağlantı kuramadım. Cep telefonumda kayıtlı olan 2 numarayı da polise bildirdim. Doğu şiveli olan ve kibar konuşmaya çalışan kişinin amacı, telefonu uzun süreli açık tutmayı sağlayıp kontör dolandırıcılığı yapmak, aynı zamanda internet adresimden banka hesap bilgilerime ulaşarak beni zarara uğratmaktı. Ancak dikkatli biri olduğum için bunu başaramadılar."
POLİS MEMURLARI DA ARANDI
Telefonla kontör dolandırıcılığı yapan kişilerin, farklı GSM operatörüne kayıtlı telefon numaraları tercih ettikleri de belirtildi.
Dolandırıcıların aradığı kişiler arasında polis memurlarının da bulunduğunu belirten yetkililer, "Adana’da görevli bazı polis memurları da aynı amaçla aranmışlar. Türkiye’nin farklı illerinde olduğu gibi kentimizde de bu tip şikayetler artmaya başladı. Vatandaşların duyarlı olmaları ve bırakılan her çağrıyı cevaplandırmamaları gerekiyor. Şüpheli durumda cihazlarını kapatmalarında yarar var" dediler.

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI"NIN 87. YILDÖNÜMÜNÜN ARDINDAN:
Birinci Dünya Savaşı’nda yenik sayılan ve zayıf düşen Osmanlı İmparatorluğu, düşmanlarca parçalanıp, toprakları işgal, insanları köle edilmek istenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, bundan tam 87 yıl önce, düşmanların yurdumuza amansız biçimde saldırdığı, yurt topraklarının düşmanlar arasında paylaşıldığı günlerde, 23 Nisan 1920’de Ankara’da kuruldu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulması, Türk ulusunun egemenliğini kendi eline almasıydı. Aynı zamanda İstanbul’daki padişahın kulu, kölesi olmaktan da kurtulmuş oluyordu.
Bugün, padişah iradesinin, ulus iradesine boyun eğdiği gündür! Bugün, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurdukları gündür! Bugün ulusal egemenlik fidanının dikildiği gündür! Ulusal egemenlik fidanı, o günden bu güne, daha da köklenip, dal budak salarak 87 yaşına ulaşmıştır.
Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanlığına Mustafa Kemal seçildi.
Bundan sonra yapılacak iş, yurdumuzu dört bir yandan sarmış olan düşmanları yurdumuzdan atmaktı.
19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmış olan Mustafa Kemal yeni Türk Devleti’nin başkomutanı olarak Kurtuluş Savaşını sürdürdü. Cepheden cepheye koştu.
Türk ulusunun egemenliğini ve bağımsızlığını, son düşmanı da topraklarımızdan kovalayarak herkese kanıtladı.
Mustafa Kemal, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğuna inanmıştı. Onun için Türkiye büyük Millet Meclisi’nin kuruluş tarihi olan 23 Nisan gününü “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak ilan etti.
Egemenliğin ulusa ait olması için, sürekli olması gerekir. Sürekli olması için de çocuklara emanet edilmesinden daha doğal ne olabilir? Büyük kurtarıcı Atatürk’te öyle yaptı. Hem çocukları çok sevdiğinden, hem de egemenliğe değer verdiğinden, bu bayramı: “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak çocuklara armağan etti. Çünkü çocukların kan ve ateşle, büyük zorluklarla kazanılmış egemenliğimizi, büyük bir özveri ile koruyacaklarına inanıyordu. Aynı zamanda çağdaşlaşma ve bilim yolunda, ilerleme yolunda büyük ve yeni atılımlar yapacaklarına inanıyordu. Çünkü O’na göre çocuk yarın demekti.
Atatürk’ün bu inancını boşa çıkarmayan Türk çocukları, bayramlarının87. yıldönümünü her yıldan daha çok coşku, sevinç ve heyecanla kutluyor.
Onların coşku, sevinç ve heyecanına, bütün ülke ve dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen çocuklar da ortak oluyor.

Bugün, Dünyada kutlanan tek çocuk bayramı: “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır.” Ne mutlu Türk çocuklarına böyle bir bayrama sahip oldukları için.
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız hepimize kutlu olsun.

(Yazımı İlhami Bekir TEZ'in bir şiiriyle bitirmek istiyorum)

23 NİSAN 1920 MUSTAFA KEMAL’İN İNANCI

23 Nisan 1920’de
Demişti ki:
Anamın ak sütüne,
Gözlerimin lacivert mavisi,
Ve gövdemin benim olduğuna,
İnandığım gibi,
İnanıyorum o güne.
Kara kurdu,
Ne türlü olursa olsun,
İninde boğacağız.
Yunan’ı denize döküp,
Halifeyi
uzaklara
kovacağız.
…..
Yüz pare
1001 pare top atılmıştı,
Meclisin ilk açıldığı
1920’de 23 Nisan günü.
23 Nisan demek:
Mutlu insan demek,
Mutlu vatan demektir.

İlhami Bekir TEZ
Gönderen: ismail OKUMUS
E-Mail: ismailokumuss@gmail.com
Mesaj: GUZEL SEYLERDE OLUYOR TURKIYE nin disinda diyerek sozlerime baslamak istiyorum. Atlanta da ilk defa 23 Nisan Byrami kutlandi. Yaklasik 500 Turk sevdalisinin biraraya geldi ve cok guzel bir kutlam oldu burada . Buralarda dogmus ve buyumus bir cok turk var fakat hic birinin boyle gunlerden haberi yok. ileriye donuk olarak cok guzel bir baslangic..ulkemiz adina guzel seylere vesile olacak turkleri kaynastiracak ve ulkenin cikarlarini buralarda bu insanlarin savunacak.....BUTUN HERKESIN 23 NISAN BAYRAMINI KUTLUYORUM..
BİR BAHÇIVAN: İSMAİL HAKKI TONGUÇ
Issız Anadolu toprağının bir çok köşesinde, Hasanoğlan kırında, Çifteler’in Hamidiye Köyü’nde, Kayserinin Pazaröreni’nde, Sivas’ın Yıldızeli düzünde… Daha bir çok yurt kırsalında; Trakya’nın Kepirtepesi’nde 1940’dan sonra, ağaçlar büyüyor, çiçekler açıyor, tarlalar yeşeriyordu. Bu bahçelerin baş bahçıvanı İsmail Hakkı Tonguç’tu. Yüzlerce yıldır hiç bir devletlinin, hiç bir sorumlunun aklına gelmeyen bu yurt köşelerine, uygarlığın ilk elini uzatan, insanca yaşamanın ilk tohumunu atan bahçıvan Hakkı Tonguç’tu. Oralarda elektrik ışığı yakan, ovalara su akıtan, dededen gördüğünü sürdüren Anadolu köylüsünün gözü önüne, köylünün yanı başına uygarca yaşamayı; bilmeyi, düşünmeyi getirip koyan koca bahçıvan Hakkı Tonguç’tu.
Ama Hakkı Tonguç bu kadarıyla kalmadı. Onun yurt topraklarında yaptığı görülür değişim, yurt insanlarının kafalarında yaptığı yanında küçük kalır. Bu yurdun köylüleri, Anadolu’da insan yaşayalı beri hemen hep aynı kalmıştır. Bilinçsizdir, çiftçidir, çobandır. Alın yazısının çizgisini hep baştakiler çizmiştir. Kendisini yönetenleri o herkesten akıllı bilir. Uzun başbuğluk, padişahlık devirleri ona bu tutumu bir iç güdü gibi aşılamıştır. Baştakiler ne dediyse doğrudur, kendilerini nereye götürseler düzdür. Hocalar hacılar akıllıdır. Ağalar güçlüdür. Devletliye karşı gelinmez. Ulemaya dil uzatılmaz. Köylü hep böyle bilmiş, böyle sanmıştır. Bu yolun ucu nereye varır?
Köylümüz yoksullaşmış, yozlaşmış. Anlayışı donmuş; göremez, düşünemez olmuş. Köylüden adam çıkmaz denmiş, buna kendisi bile inanmış. Bir kıraç tarlanın yanık-kavruk mahsulü olup çıkmış köylü.
İşte Hakkı Tonguç, asıl bu sahipsiz bahçenin bahçıvanıdır.
Dağ başlarından, dere kıyılarından, dana ardından topladığı köy çocuklarını; bu yoz, kıraç tarla bitkilerini; Köy Enstitüleri’nde, eğitimin adam edici aşısından geçirdi. Binlercesini birden suladı, budadı. Gözlerini, kafalarını aydınlığa açtı. Yirmi binden fazla köy çocuğu; okumasaydı, kitaplara eğilmeseydi; babalarından, kardeşlerinden ne farkları olurdu.
Çoğu ortakçıydı, ırgattı. Ağaların kapısında kul; şeyhlerin, dedelerin peşlerinde müritti. Bahçıvan Hakkı Tonguç onları aşıladı, eğitti, Türk Milli Eğitim ordusu saflarına kattı. Yurdumuzun yönetiminde görevler aldılar. Ülkemizin havasına yepyeni bir güç kattılar. Yüz binlerce köy çocuğunu okuttular. Yurttaşlarımızı daha anlayışlı, daha aydın yuttaşlar yapmaya çalıştılar. Koca bahçıvanın bahçesinde nice çiçekler açtı.
Evet bu destanlık, bu romanlık çalışma sekiz-on yılda olup bitti. Suyunu kesip kurutmasalardı; o bahçe daha genişletilseydi; bütün yurdu, bütün köylüyü içine alsaydı; bu yurt şimdiye belki baştan başa, okumuş insanlar bahçesi olacaktı. Koca bahçıvanın asıl düşü oydu. Yirmi Köy Enstitüsü, kırk bin köyün çekirdeği idi. Oraya doğru gidiyorlardı. Elektriksiz köy, işlenmemiş kafa, yontulmamış gönül kalmayacaktı. Bu ülke baştan başa aydın insanların, çalışkan insanların ülkesi olacaktı. O zaman Atatürk’ün özlediği “Çağdaş uygarlığın üstüne çıkmış Türkiye” kurulacaktı. Ama gericilerin ağır bastığı yerde, hangi iyi niyet toza dumana karışmamıştır? Hangi ışıklar söndürülmeye çalışılmamıştır?

BİR BAHÇIVAN: İSMAİL HAKKI TONGUÇ
Gökte uçan kuma kuşu,
Ne bilir dalın kıymatın?
Arının kahrın çekmeyen,
Ne bilir balın kıymatın?
* * * * * *
Bir fidanın kıymatını,
Ancak bahçıvan bilir.
Bir evladın kıymatını,
Ancak anası bilir.
Bahçıvan fidanına,
Kuş yavrusuna,
Koyun kuzusuna,
Ana evladına,
Canı kadar önem verir.
Fakat bir bahçeye,
Girerse bir hayvan.
Ezer körpe körpe
Filiz filiz fidanları.
En ufak acı duymaz.
Çünkü fidan düşmanıdır o!
* * * * * *
 

Ramzan KIVRAK 19.04.2007

Nail Karaköse'nin yazısını başlarken "geçen günlerde yazdığım yazıyı destekler nitelikte olduğu için" demiş. Bende bir geçmişe baktım acaba ne yazmış diye? Buldum. Demişki: "İbrahim Saygılının, milleti katagorize ettiği "Atatürkçü olmak" yazısındaki Atatürkçü olmayanlar listesinin eksik olduğunu düşünüyorum.O listeye kendi ideolojik yaklaşımlarını gizleyerek Atatürkü sütre yapıp sütre gerisinden millete,milletin değerlerine ve inançlarına saldıranlarında eklenmesi gerekir.
selam ve saygılırımla"
Kimi kastediyor acaba özdemir inceyi mi? chpyi mi? Fazla söze gerek yok aslında ben anlayacağımı anladım Engin Ardıç alıntısıyla. Haklı da olabilir belki haksız da bunu tartışmak istemiyorum.
Nail Karaköse'nin yazılarını oldukça dikkatli takip ediyorum diyebilirim. Neden mi? Acaba bu yazısında sol siyasete, sol siyasetçilere, sol düşünceye neler söylemiş diye. Elbette onun hakkıdır istediğini söylemek-yazmak. Azminden ve inancından dolayı tebrik ediyorum. Ama?
Ama tartışmalı konularda "Lütfen biraz sakin olalım. Bu tartışmanın yeri burası değil. Biz birlik-berabelikten bahsetmek istiyoruz." diyen büyüklerimin sözleri aklıma geliyor. Sayın Nail Karaköse'nin küçüğü olarak kendisine, bende, büyüklerimizin bizlere söylediği sözleri tekrarlamak istiyorum. Saygılarımla...

Mustafa Özgür EŞME 19.04.2007
TARTIŞMA MASASI.
AVRUPA BİRLİĞİ (Avrupa imparatorluğu)
Avrupa birliğine neden girmek istiyoruz?
Avrupa birliğine girince ne olacak?
Avrupa birliği bizi alacak mı? almayacakmı?
Avrupa birliği üyesi olmak ne getirecek ne götürecek?
-------------------------------------------------------
Bildiğiniz gibi biz Avrupa birliğine girmek için çabalıyoruz.
İyi de Avrupa birliği nedir girmek için çabaladığımız
Avrupa birliğinin ne olduğunu bizim
Devlet ve hükümet yöneticilerimiz bize yeterince açıkladılar mı?
Hayır, açıklamadılar çünkü işin boyutu o kadar farklı ki gerçekte hiçbir
Türk vatandaşının işin aslını öğrendiğinde Avrupa birliğine
Girmek isteyeceğini sanmıyorum.
Hani bizim cumhurbaşkanlığında kullandığımız fors varya (16 ) eski,
Türk devletini simgeleyen işte Avrupa birliğinin simgesi de öyle bir anlam taşıyor.
Bizi belki ilerde AB ne alırlar ama o zaman AB nin pek bir değeri kalmayacak
Yada bizim için cazibesini kaybedecek.
Avrupalı gibi yaşamaya evet ama Avrupa birliğine hayır.
Çünkü Avrupalı şayet bizi AB ne alırsa karakaşımız veya kara gözümüz için almayacak.
Bizim gibi aç bir Pazar onlarda yok
Bizi lisans, sertifika, yetki belgesi vermek gibi isimler altında milyonlarca hatta milyarlarca dolar, avro zarara sokuyorlar.
Düşünün Avrupa birliği ile gümrük birliği sözleşmesini imzaladığımız tarihten bu güne kadar yaklaşık 300 milyar dolar veya avro zararımızın olduğu çeşitli platformlarda söylenmekte peki insanın dostu bu kadar zarar verirmi?
Avrupa birliği zamanında Osmanlının yaptıklarının intikamını almaya çalışıyor.
Ermeni meselesi, azınlık hakları, güneydoğu gibi konular bunlardan bazıları.
Bir hesaplamaya göre bizi önce28 daha sonrasında ise 48 gibi bir etnik guruba ayırıyorlar. Yani böl ve yönet modelini bizim üstümüzde uygulamak istiyorlar.
Burada müsaadenizle konuyu daha iyi açıklayabilmek için bir fıkra anlatacağım.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Süt işiyle uğraşan bir firmanın dağıtıcısı,
Dağıtım sırasında süt kasalarını yere bırakıp,
Görüşme yapmak için satış yapacağı yere girer.
Bunu fırsat bilen şişedeki doğal süt pastörize süte
Hadi gel oynaşalım kaynaşalım der.
Pastörize sütün cevabı aynen şöyledir:
Beni o kadar pastörize ettiler ki!!
Kımıldayacak halim yok.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Bizi Avrupa birliğine alırlarmı? Almazlarmı? Bilinmez ama
İnanın bizi Avrupa birliğine alacakları zaman bizde aynı pastörize süt gibi olacağız.
Dün, bugün ve yarın her zaman ve her yerde haçını gözümüze sokan Avrupa
Bizim değerlerimizi niye törpülemeye çalışıyor sanıyorsunuz?
Bayrağımıza, ATATÜRK ‘ÜMÜZE toprak bütünlüğümüze,
Ve birçok maddesel ve manevi değerlerimize her fırsatta saldıran Avrupa birliği
Bundan önceki dünya imparatorluklarında olduğu gibi,
Elbette bir gün çökecek, bizim kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz
İşte ozaman meydana çıkacak
www.samdanici.tr.cx
NOT: lütfen imla kurallarını uygulayamadığım için
Beni mazur görün konu hakkında gerekirse daha sonra açıklama yapacağım.

İBRAHİM SAYGILI 19 Nisan 2007 Perşembe
 
Geçen günlerde yazdığım yazıyı destekler mahiyette bulduğum için Akşam Gazetesinden Engin Ardıç'ın yazısını buraya alma gereği duydum.
Geçen gün kulağını çınlattığımız Özdemir İnce var ya, “1950 öncesine saldıranların AKP yağcılığı midemi bulandırıyor” demiş...
Kendilerine solcu süsü veren faşistler de benim içimi kaldırıyorlar.
Ama ben Özdemir gibilerine, Özdemir’in liberallere karşı kullandığı deyimlerle, “suratsız, rezil” gibi laflarla saldırmıyorum. (Özdemir İnce, “yeryüzünde bizim liberallerden, neo-liberallerden daha rezil olanı yok” gibi şık bir cümle yazdı geçenlerde.)
Elbette İnce’nin kastettiği ben değilim, çünkü benim gibi küçük bir yazar parçasıyla muhatap olmayacak kadar büyük ve önemli bir adamdır kendisi... Onun derdi, “kendi küfvü” olarak kabul ettiği Murat Belge falan türünden adamlar.
Ayrıca... Gerek başbakanın cumhurbaşkanı olmasını istemediğini, gerekse AKP’ye oy vermediğini ve vermeyeceğini çeşitli kereler açık seçik yazmış bir adam olarak da, “AKP yağcısı” lafını hiç mi hiç üzerime alınmadım aslında.
Fakat kendisine “her okuryazarın da CHP’yi tutmaya mecbur olmadığını” hatırlatmak isterim.
İnce ve onun gibiler (Livaneli de buna dahildir), 1950 yılında iktidara
“mütegallibenin” geldiğini iddia ederler. Bu bir karşıdevrimdir. Halk, özgür ve serbest oylarıyla karşıdevrim yapmıştır. İktidar halka bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Memleketi bürokrasi yönetmelidir.
Hele ezanın Arapça okunması çok büyük bir karşıdevrim olmuştur. “Allahüekber” demek gericilik, “Tanrı uludur” demek ilericiliktir. Çünkü Türkçe söyleyince herkes anlar ama “Allahüekber” tamlamasının ne anlama geldiğini hiçkimse bilmez ve anlamaz bu ülkede! Allah ne demek, ekber ne demek acaba? Cahil halk nereden bilsin?)
Elbette ne Milli Şef döneminde yaratılan savaş zengini ve “muhtekir” tipini hatırlamak isterler Özdemir gibi adamlar, ne daha önce, yirmilerin sonları, otuzların başlarında CHP kanatları altında palazlanan “affairiste” takımını (başlarında Ahmet Hamdi Başar), ne de İttihat ve Terakki’nin İaşe Nazırı Kara Kemal’in besleyip büyüttüğü birinci savaş zenginlerini, bulgur krallarını, yağ krallarını, “vagon tacirlerini”, Topal İsmail Hakkı’ları falan... Çünkü işlerine gelmez.
Onların adamı olursa hamiyetli vatan evladı, diğer partiye destek verirse mütegallibe.
Neyse, CHP’nin solu ezmiş olduğunu utana sıkıla kabul ediyorlar artık, buna da şükür...
Tan Gazetesi ve matbaasına saldırıyı rahmetli babam mı örgütlemiş, Nazım Hikmet ve arkadaşlarını rahmetli babam mı yıllarca hapislerde yatırmıştı acaba?
Özdemir İnce, geçen gün, Recep Peker’e hak verdiğini ve İnönü’nün çok partili sisteme geçmekle iyi etmediğini de yazdı.
Bunu eleştiren “suratsız ve rezil”, üstelik “mide bulandırıcı” ha? Vah vah.
İnce, 1936 yılında TBMM dışında ve üstünde bir faşist konseyi kurulması girişimlerini hiç anmadan (belki de bilmiyordu), o dönemde “demokrasiye geçişin bütün altyapısının kurulduğunu ve hazırlıklarının yapıldığını” da yazmıştı bir zamanlar... Fakat tek bir örnek gösterememişti, çünkü yoktu böyle bir örnek.
İnce, 1936 yılında TBMM dışında ve üstünde bir faşist konseyi kurulması girişimlerini hiç anmadan (belki de bilmiyordu), o dönemde “demokrasiye geçişin bütün altyapısının kurulduğunu ve hazırlıklarının yapıldığını” da yazmıştı bir zamanlar... Fakat tek bir örnek gösterememişti, çünkü yoktu böyle bir örnek.
Bu ne biçim demokrasidir ki, otuzlu yıllarda bütün hazırlıkları yapılıyor, ve fakat kırklı yıllarda ona geçmek henüz erken sayılıyor?
1950 yılında iktidara gelen mütegallibenin lideri kimdir? Celal Bayar... Atatürk’ün 1937 yılında başbakan yaptığı adam.
Mütegallibeye karşı bürokrasi diktasını kahramanca savunanların lideri kimdir? İsmet İnönü.... Atatürk’ün kendisinden sonra cumhurbaşkanı olmasını asla istemediği adam.
Karşıdevrimcilerin Çankaya adayı olarak tanıtılan kişi kimdir? Mareşal Fevzi Çakmak... Atatürk’ün kendisinden sonra Çankaya’ya çıkmasını vasiyet ettiği adam.
1930 yılında bir muhalefet partisinin, Serbest Fırka’nın kurulmasını destekleyen, onun başına en yakın arkadaşını, Fethi Okyar’ı getiren, kendi öz kızkardeşini, Makbule Atadan’ı da bu partiye üye yazdıran kimdir peki?... Mustafa Kemal Atatürk.
Atatürk’ün arkadaşı karşıdevrimci... Atatürk’ün kızkardeşi karşıdevrimci... Onları yüreklendiren, destekleyen Atatürk neci?
Ne o, yoksa bu memlekette bazı Atatürkçüler Atatürk’e de mi karşı çıkıyorlar?
Sen bu işi bırak Özdemir, git çeviri yap. Va te faire voir ailleurs.

Nail KARAKÖSE 19.04.2007
 
KÖY ENSTİTÜLERİNİN 67. KURULUŞ YILI
KÖY ENSTİTÜLERİ
Köy Enstitüleri bugün yok. Bir zamanlar Türk eğitiminin temel direklerinden biriydiler. 67 yıl önce kurulmuşlardı. 17 Nisan 1940 günü. Kuruluş amaçları, o zamana kadar okul bakımından da, öğretmen bakımından da pek fakir olan köylerimizi eğitime kavuşturmaktı. İlkokulu bitirmiş köy çocukları arasından seçilen öğrenciler, o enstitülerde yetiştirilecekler, beş yıllık bir eğitimden sonra, öğretmen olarak gene köylere gönderileceklerdi.
Başlangıç olarak 20 enstitü yeri saptanmıştı. Ülkenin değişik bölgelerinin ihtiyacını karşılayacak şekilde Trakya’da Kepirtepe, Karadeniz’de Beşikdüzü, Ege’de Kızılçullu, İç Anadolu’da Pazarören, Doğu Anadolu’da Pulur, Güneydoğu Anadolu’da Dicle, Güney Anadolu’da Aksu… Ve diğerleri.
Enstitülerde öğrencilere sadece nazari bilgiler verilmeyecek, onların yanında köy hayatının gerektirdiği alanlarda uygulama da yaptırılacaktı. Erkeklere çiftçilik, dülgerlik, demircilik, yapıcılık gibi beceriler öğretilecekti. Kızlara da biçki-dikiş, dokumacılık, örücülük gibi. Öyle ki onlar öğretmen olarak atanacakları köylerde sadece çocukları eğitmekle kalmayacaklar, köyün kalkınması yolunda öncülük de yapacaklardı.
Hatta daha da ötesi. Bir yere atandılar da, orada henüz okul binası yoksa, o binayı köylülerle birlikte yapıp, öğretime hazır hale getireceklerdi. Milli Eğitim Bakanlığı’nca tip proje gönderilecek, valiliklerce malzeme verilecekti. Ama gerisini bitirme sorumluluğu onların olacaktı.
Bu, devletin o zamanki olanakları açısından da gerçekçi bir sistemdi. Zaman, İkinci Dünya Savaşı zamanıydı. Bütçenin büyük kısmı askeri hazırlıklara gidiyordu. Onun dışındaki işlere ayrılabilecek ödenek azdı. Amaç biraz da, o az ödenekle mümkün olduğu kadar fazla işi tamamlamaktı.
Köy Enstitüleri hamlesi, 1940 yılının 17 Nisan’ından başlayarak bir devlet politikası oldu.
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü Hakkı Tonguç’un bu alandaki çabaları, bizzat Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından çok yakından izleniyor ve destekleniyordu.
Enstitülerin binaları kısa zamanda tamamlandı. Öğrenciler geldi. Öğretim başladı. İlk mezunlar çıktı. Köylere gitti. Bir de Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuştu. Başarılı mezunlar oraya alınıyor ve Köy Enstitüleri öğretmeni yetiştirecek kadrolar oluşturuluyordu.
Köylerdeki ilk tecrübeler gösterdi ki, enstitülerden çıkan öğretmenlerin, gittikleri yerin gelişmesine yaptıkları katkılar büyük olmaktadır. Sadece üretim açısından da değil, köy halkına ülkenin ve dünyanın gerçeklerini tanıtma, onun vatandaşlık bilincini geliştirmek açısından da.
Fakat bu olumlu sonuçların arkasından bazı tepkiler de gelmekte gecikmedi. Özellikle 1946’dan sonra Köy Enstitüleri, çeşitli grupların hedef tahtası haline getirildi. Bazılarının eleştirileri iyi niyetli sayılabilirdi. Sistemin ülkedeki eğitim birliğini bozabileceğini, şehir-köy ayırımının keskinleştirebileceğini öne sürüyorlar, bir takım düzeltmeler istiyorlardı. Ama bazıları önyargılıydılar. Tepkileri tutuculuklarından geliyordu.
Öyküsü uzundur. Mecliste de uzun tartışmalar oldu. Ve Köy Enstitüleri’nin yapısı aşama aşama değiştirildi. 1953 yılında da kaldırıldılar.
Türkiye’nin o günkü koşulları içinde ne kadar önemli işlevleri olduğu, aradan bu kadar zaman geçtikten sonra daha iyi anlaşılıyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz belirli sorunlar açısından da öyledir.
Enstitülerin eksikleri tamamlanıp, hataları düzeltilerek ve zamanın koşullarına göre geliştirilerek yaşamlarını sürdürebilselerdi, ulusal birliğimizin de, laik demokratik cumhuriyetimizin de yıkılmaz kaleleri olurlardı. Oradan yetişecek öğretmenler yurdun en uzak köşelerindeki mezralara kadar yayılıp, o ilkelerin savunucusu ve eğiticisi olurlardı.
Yazık olmuştur.

Ramazan KIVRAK 9.04.2007
 
TARTIŞMA MASASI: yazılış yarihi: 19.03.2007
DÜRÜSTLER VE HAKLILAR:
Dürüstler ve haklılar ne zaman insan gibi yaşayacak?
Bir ülke düşünün: varlık içinde yokluk yaşayan,
Bir ülke düşünün: Demokrasi içinde monarşi, oligarşi yaşayan.
Cumhuriyet ve demokrasi, düşmanı yönetimleri içinde barındıran,
Haklıların haksız, haksızların haklı olduğu bir ülke.
Eğitimsizler eğitimlilerin yerini almış, Eğitimliler ise sindirilmiş.
Dünyada bunun başka örnekleri varmı bilmiyorum?
Devlet vatandaşa karşı oyunlar, düzenler içerisinde.
Vatandaş ise daha beter, eline fırsat geçtiğinde,
Devletin bütün kurumlarını kendi çıkarları için kullanmakta.
Kaçakçılığı devlet kadrolarındaki densizler yapar.
Hem ulusal hemde uluslar arası alanda Yüzdecilik, Hırsızlık, rüşvet,
Adam kayırmacılık da bu kendini devlet adamı sananlarda velhasıl
Haklının haksızın ayrılmadığı hatta haksızların baş tacı edildiği
Bir ülkede yaşıyoruz daha önceleri neyse Cumhuriyetin temellerinin
Atıldığından günümüze kadarki yaşam içinde en tepedeki
Devlet adamından tutunda hizmetli olarak çalışanların bir kısmı dahi
Devlete dolayısıyla millete karşı ihanet içerisinde Tabii ne olacak ki
Devlet dairelerinde bildiğin tanıdığın yoksa rüşvet vermez ya da rüşvet
Vermesini bilmezsen işini asla halledemezsiniz devlet dairesinde
Adam olan işini yaptırıyorsa zaten bedelini ödemiştir.
Devlet dairesindekilere rüşvet verirse; İşini hallettikten sonra,
Bir şekilde Devletten ya da Milletten bunun acısını kat, kat çıkarır.
Bu da şansına bağlıdır ya oda rüşvet alır, yada devletten
Sözde aldığı ihalenin şartlarını yerine getirirken,
Kum, çimento yada demirini az kullanarak ve
Haksız mal edinerek, yada cinayet gibi kazalara sebep olarak işlerini yürütür.
Bu arada olan Dürüstlere olur. Eğer dürüst isen sonu açlık, eğer haklı isen,
Sonu sefalet ve hapis olur.
Eee peki milli şefin dediği ne zaman gerçek olacak.
Dürüstler ve haklılar ne zaman cesaretini toplayıp,
Cumhuriyet ilkelerinin uygulanmasını sağlayıp,
Dürüstçe ve hakça bir düzen içinde yaşayacak.
İbrahim SAYGILI: samdanici.sitemynet.com/samdan/
www.samdanici.tr.cx
BURS LA İLGİLİ DERNEK KURULDU:

Desteklerinizi bekliyoruz.
Sevgili hemşehrilerim. Burs ile ilgili derneğimiz Kurucu üyeleri
Hüseyin SAĞDIÇ
Mevlüt VAROL
Hasan EŞME
Cemal TOPSAKAL
Hasan Hüseyin ÖNER
Abdullah DEMİRKOL ve
Nurettin YÖRÜK
Geçici yönetim kurulu olarak ilk toplantısını yapmıştır. Yönetim kurulu dışından toplantıya katılan;
Belediye Başkanımız Rüştü MENEKŞE, Hasan ÇAKMAK, İsmail ARI ve Ömer ÖZEL e de katılım ve desteklerinden dolayı çok teşekkür eder.
AFYONKARAHİSAR NUHLULAR SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ nin. Tüm yardım sever Nuhlu hemşehrilerime ve Öğrencilerimize hayırlı olmasını dilerim.
Haydi gençler; Üniversiteyi Kazanmak Sizden Destek NUHYAR dan. Başarılar dilerim. Kalınsağlıcakla.. 13.04.2007 Nurettin YÖRÜK
Gönderen: nusret yörük
E-Mail: nusretyoruk@hotmail.com
Mesaj: merhaba kasabamın güzel insanları,sitenin değerli ziyaretçileri. son günlerde bu siteye sık sık göz atıyorum.Baştan sona tümü ilgimi çekiyor.çoğu yazıları bir kaç defa tekrar okudum,ezberledim. Yazanların bir kısmını soyadlarından tanımaya çalışıyorum. Nuh'ta acı tatlı çok günlerimiz geçti. Yıllar önce yazdığım bir şiiri de sizlerle paylaşmak istedim.

Ben çocukluğumu seviyorum.
Kurtları, çakalları, ejderhayı bilmeden,
Saf temiz duygularla yaşamayı seviyorum.
Dalındaki bir armuda on taş atmayı,
Ölene yaş akıtmayı seviyorum.
Düğünde halay, meydanda olay görmeyi seviyorum.
BEN KÖYÜMÜ SEVİYORUM.

13.04.2007
Gönderen: İbrahim Saygılı
E-Mail: ibrahim.0309@hotmail.com
Mesaj:

TARTIŞMA MASASI 09.04.2007 16:54
NUH KASABASI MI?
NUH KÖYÜ MÜ?
YA DA ????????????
Günümüzün güncel sorunu haline gelen ne olacağız?
Ne olacağımızı aslında daha önceden planlayıp yaşantımızı ona göre düzenlememizde yarar var.
Biz ise daha önceleri, çooook önceden bugünleri göremeyip, çok yanlışlar yaptık.
Öncelikle muhtarlık döneminin son zamanlarında mevcut olan, spor (futbol) un
katlini gerçekleştirdik. Belde olduktan bir süre sonra da kasabamızda görev yapmakta olan
Kasabamız evladı olan öğretmenleri kasırga ya tutulmuş kuru yaparaklar gibi sözde siyasi gücümüzü göstererek bir yerlere savurduk. Eee o zaman bugünleri görüp kasabamızda nifak tohumları ekmek yerine dostluk tohumları ekseydik bugün bu kabusu görmemiz gerekmeyebilirdi.
İşte ne olduysa bundan sonra oldu, kasabadaki az da olsa bilinçli olanlar.
Kasabada ki böyle bir eğitim sistemiyle bir yere varılamayacağını anlayınca,
Çareyi tasını tarağını toplayıp kasaba dışında aramakta buldu,
Ve bir çok kasabalı kasabayı terk edince kasabadaki nüfus oranı o kadar azaldıki,
Sayım ve seçim dönemleri adeta kabus haline geldi.
Çünkü kasabadaki nüfus o kadar azalmıştı ki kasabanın belde teşkilatının
Lağvedilerek köy statüsüne dönüştürülmesi söz konusu olmaya başladı.
Çare bir süreliğine taşıma suyla değirmen çalıştırılması gibi,
Taşıma nüfusla idare edilmeye çalışıldı ama nereye kadar?
Peki bu işin sorumlusu kim?
Kim olacakki aslında kasabada ikamet etsin etmesin hepimizin az da olsa payı var.
Bir de şu ithal belediye başkanları olayı var.
Uzun süreden beri sanki moda oldu belediye başkanları kasabada ikamet edenler değil,
Kasaba dışında ikamet edenler belediye başkanı seçiliyorlar.
Kasabaya verdikleri hizmetler ortada! Ne hizmet değilmi?
Adam dışarıda çalışıyor emekli olunca yada emekliliği yaklaştığında
Belediye başkanı olarak.
MAAŞ KONUSUNDA DERECE VE BASAMAK YÜKSELTEREK,
Emekli olduktan sonraki yaşamında fazla maaş almak için.
Her şeyi mubah görüyor. Ondan sonrada köy mü kasabamı???
Zihniyet değişmedikten sonra ne fark ederki?
İŞTE SİZE HODRİ MEYDAN !!!
Madem kasabamızı bu kadar çok seviyorsunuz!
Bundan sonra belde başkanı olanlar aldıkları tüm maaşlarını,
Kasabamızın burs sistemine bağışlasınlar.
İbrahim SAYGILI: samdanici.sitemynet.com/samdan/

Gönderen: Ramazan KIVRAK
E-Mail: ramazankivrakafyonlu@hotmail.com
Mesaj: ÖNSEZİ
(Ben 08.04.2007 Pazar günü “Gökyüzü Herkesindir” adlı bir yazı yayınlamıştım. Ertesi günü Hürriyet Gazetesinin Yeni yazarlarından Rahmi TURAN’ın “Hayal ve Gerçek” yazısı yayınlandı. Bu yazıdaki tüm dertler, sıkıntılar, tasalarla ilgili yazıyı sanki biliyormuşum gibi, nasıl da rastgelmiş. Bir gün önceden “Gökyüzüne bakılması” gerektiğini söylemiştim. Rahmi TURAN’ın yazısıyla birlikte tekrar yayınlıyorum.)
HAYAL VE GERÇEK:
MERHABA Türkiyem... Merhaba mutlu insanlarım...
Merhaba dertsiz, tasasız halkım, huzur içinde yaşayan dostlarım, kardeşlerim" diyebilmeyi ne kadar isterdim!.
İşsizliğin kalmadığı...
Sıkıntıların bittiği...
Tüm vatandaşların yüzlerinde gülücüklerin açtığı...
Uçan kuşlarının ve denizlerdeki balıklarının bile mutlu olduğu bir Türkiye’ye "Merhaba" demek ne kadar güzel olurdu!...
Borçsuz, tasasız, güçlü bir Türkiye benim en büyük özlemim...
Fakat şimdilik bir hayal bu...
Gerçekler başka...
Bugün Türkiye, bir tehlike çemberinde yaşıyor.
Kuşatılmış durumdayız...
İçte de, dışta da büyük kavgalarımız var.
Her yandan çökertilmeye çalışılıyoruz.
Sıkıntılar, Türkiyemizi, gülmeyi unutanlar ülkesi haline getirdi.
İçeride insanlarımızı birbirine düşürmek isteyenler var. Soysuzlaşan bir takım insancıklar, yabancıların emellerine ve amaçlarına ortak oluyor. Bazıları bilmeden, salak ve avanak oldukları için yapıyor bunu...
Kendi ülkemizde, kendi bayrağımızı yere atıp çiğneyenler, Atatürk posterlerini yırtıp, bebek katillerinin resimlerini asanlar var.
Kuzey Kıbrıs gitmek üzere... Yavruvatan’ı kendi elimizle Rumlara teslim ediyoruz.
Güneydoğu yabancı ajanlarla kaynıyor.
Diyarbakır’ı başkent ilán ettiler bile...
Kürdistan, Ermenistan, Pontus Rum Devleti filan kurmayı umut ediyorlar.
Milli egemenliğimiz büyük ölçüde Brüksel ve Washington’a devredilmiş durumda...
Avrupa Birliği, Kemalizm’den vazgeçmemizi bile istiyor.
ABD "Ilımlı İslam Modeli" öneriyor.
Ülkemizin, Kurtuluş Savaşı’ndan ve Cumhuriyet’in kuruluş döneminden bu yana en zor günlerini yaşadığı Genelkurmay Başkanı tarafından bile ifade ediliyor.
Ülkemiz, ulusuna, tarihine, kültürüne, diline, tüm öz değerlerine uzaklaşan, kendilerini yabancıların isteğine göre şekillendiren, vicdanları satılık, ruhları kiralık insanlarla dolduruluyor.
ABD Başkanı Wilson 1918 yılında "Türkiye haritadan silinmeli" demişti. O tarihte yapamadıklarını onların torunları şimdi yapmak istiyor. İçerideki ihanet odakları da bunlara rezilce destek oluyor.
GÖKYÜZÜ HERKESİNDİR!
Bir gün çok bunalırsan, denizin dibinde yosunlara takılmış gibi soluksuz...
Sakın unutma gökyüzüne bakmayı. Gökyüzü senindir, gökyüzü herkesindir.
Gökyüzü senindir, gökyüzü herkesindir.
(Zülfü LİVANELİ)
Fakat... O günlerin "Çılgın Türkler"ini unutmasınlar... Bugün Türkiye’de onların "Çılgın" torunları yaşıyor!
Sesimizin ulaştığı tüm insanlara ve tüm Nuh'lulara selam ve sevgiler gönderiyorum.
Gönderen: Yıldıray KESKİN
E-Mail: yildiray.keskin@hotmail.com
Mesaj: KUTLU DOĞUM

Mevlid kandili ve devaminda gelen bu haftalar bir cok kurum ve cemaatler tarafindan KUTLU DOGUM gunleri olarak kutlanmakta. Bu konuda yurtdisindaki kurumlar daha aktif galiba. Her haftasonu birkac program var onu anlatan. Bizlere düsen elimizden geldigince bu programlara katilmak. Bizim köylülerimizse yurtdisindada yine cekinceli duruyorlar bu mevzularda.Onu anlatmaya en iyi hatiplerin en iyi sairlerin sözleri yetmez. Önemli olan kalplerimizin bir kösesinde hapsettigimiz yada üstü tozlanmis duygularimizin aciga cikmasina vesile olabiliyorsa ne ala. Bu vesileyle ona olan özlemimizi , hasretimizi kelimelere dökmeye calistim. Ona layik olmadigini bile bile sizlerle paylasmak istedim. Bakalim begenecekmisiniz.

EY NEBI
Gelisini bekleyen Varakalar Ebubekirler gibi
Kavrulup kurumayi bekleyen savadaki göller gibi
Sana salat selam eden kuslar bülbüller gibi
Bizde seni bekliyoruz neredesin ey nebi
Bu zifiri karanlik dünyamiza isik ver
Gelki ferah bulsun yanan bu gönüller
Seni anlatmaya yetmiyor bu goncalar , güller
Rüyalarimiza bekliyoruz gel ey Nebi
Dünyamizin her yani yangin yeri oldu
Kapidan bacadan zulüm iceri daldi
Müslümanlarsa gaflet uykusuna daldi
Cayir cayir yaniyoruz gel ey Nebi
Ne Afganistan kaldi ne Irak
Filistinde oluk oluk kan akmakta bak
Müslümanin buldugu cözüm birbirini girtlaklamak
Sapitmayada basladik gel ey Nebi
Gel gör ne halde ev, ocak, ogul, kiz, kizan
Dünyamiz oldu cehennem kazanlarindan bir kazan
Elimizle attigimiz odunlardir bizi böyle icten yakan
Icin icin yaniyoruz gel ey Nebi
Müslümanlar icinde fitne almis basini gidiyor
Kimimiz sunun kimimiz bunun sözcülügünü ediyor
Kimimizse sadece ben ben ben diyor
Nefisler hükümdar oldu gel ey Nebi
Biz bir zamanlar böyle degildik
Her ismizde hakki söyler, hakki bilirdik
Nasil olsa basimizda bir coban var derdik
Cobansiz kalmis sürü gibiyiz gel ey Nebi
Müslümanlar kardestir herseyden once
Ermeliyiz artik bu suura ve bilince
Bizi bölme planlariysa tam kallesce
Araya cok nifaklar girdi gel ey Nebi
Arabi, acemi, kürdü, türkü, cerkezi
Hicbirinin öbürüne üstünlügü yok idi
Allah katinda üstünlük sadece takvada idi
Takvaya bakan kim, ulusalcilik ragbette simdi
Bizi mahvettiler yetis ey Nebi
Yildirayim bu yürek tasirmi bu kadar yükü
Kalkacak elbette salibin üstümüze örttügü bu kara örtü
Bekliyoruz zalimin kahrolacagi o kutlu günü
Senin hasretinle gel ey Nebi
Seni cok özledik duy ey Nebi
Yildiray Keskin

Selam ve dua ile…
 

Gönderen: H.Hüseyin ÖNER
E-Mail: hhoner@mynet.com
Mesaj: D İ L

Zihnin aynasıdır.
Dil, geçmişteki zenginliklerin günümüze, bugünün birikimlerini de geleceğe aktarmada önemli bir köprü vazifesi görmektedir.

Bir millet; ne ölçüde zengin bir dille konuşuyorsa, o ölçüde düşünüyor, ne seviyede düşünüyorsa o ölçüde konuşabiliyor demektir.

Unutmayalım ki düşünmeyen, konuşmayan milletlerin yerine hep başkaları düşünür ve konuşur.

Bir milletin fertlerinde milli kimlik ve benlik duyguları yeterince gelişip, fıtrat (yaratılış) haline gelmemiş se, dile sahip çıkma duygusu da gelişemez.
Çünkü dili doğru ve güzel kullanma, ona sahip çıkma duygusu, birazda milli hislerle alakalıdır.

Galiba toplum olarak okuma kültürümüz olmadığından, dünden bugüne yalan ya da yanlış kulaktan dolma örf ve adetlerle, gelenek ve görenekler böyledir diye, patlayıcı madde atılmadan düğün- sünnet düğünü olmaz, hatta askere bile gidilemez hale gelmiştir.
Gelin hep birlikte İslam'ın ilk emri de olan "OKU" ile vakit kaybetmeden başlayarak önce okuyarak, dilimizi doğru kullanmayı, düşünmeyi, düşündüklerimizi birbirimize aktararak kültür hazinemizi zenginleştirerek bizim yerimize başkalarının düşünmesini engelleyelim.

Kültürümüz ve bilgi birikimimiz geliştiği takdirde yaşamımıza uygun olmayan, toplumu rahatsız edici alışkanlıklarımızdan vazgeçmek, birbirimizi anlamak, saygı ve sevgi de kusur etmeden hep birlikte yaşamanın tadını almak daha güzel olacaktır.

Sevinçlerimizi, acılarımızı, kederlerimizi , ( gürültü ve çevre kirliliği yaratacak, toplumu rahatsız edecek alet edevatlarla değil ) milli hislerimizin en önemli taşıyıcısı olan dille, dolayısıyla sade Türkçe ile ifade etmeliyiz. Sevgi ve saygılarımla 03.04.2007