| "Yitirilen Değerler" yazı dizisini hazırlayan Hasan EŞME hocamıza sonsuz teşekkürler... www.nuhkasabasi.com | ||||
YİTİRİLEN DEĞERLER-59:
SÜPÜRGE![]() Temizlik işinde olmazsa olmazlardan birisi süpürgedir. Genellikle süpürme, toz alma, toplama işlerinde kullanılır. İnsanların zamanla değiştiği gibi süpürgelerde zaman içinde değişmiştir. Bazıları yitip gitmiş, yitenlerin yerini değişik örnekleri almıştır. Beldemizdeki türleri çiçek süpürgesi, piren süpürgesi,harman süpürgesi, çalı süpürgesi, cennet süpürgesi olarak adlandırılırdı. Çiçek süpürgesi:Mor çiçekli, birkaç dallı ve ev süpürmekte kullanılan süpürge türüdür. Piren süpürgesi:Koyu yeşil renkli, kalın köklü ve dışarıları süpürmekte kullanılan süpürge türüdür. Harman süpürgesi:Açık yeşil renkli, uzunca boylu bir bitkidir. Harmandaki taneleri ve samanları süpürmede kullanılırdı. Çalı(meydan) süpürgesi:Sokak süpürmede ve damlarda(ahır) hayvanların altlarını süpürmede şimdi de kullanılan saplı süpürge. Cennet süpürgesi:Tarlalarda özellikle patates tarlalarında yetiştirilip olgunlaştıktan sonra bağlanıp ev süpürme işlerinde kullanılırdı. Çalgı:Sığırkuyruğu bitkisi veya sorkun söğüdü dallarından yapılmış, yayılı harmanın kıyısındaki sapları toplayan kaba süpürge. Yukarıda anlattığımız süpürgelerin yerini naylon süpürgeler, fırça süpürgeler, gırgır denilen küçük naylon süpürgeler, şarjlı süpürgeler ve elektrikli süpürgeler almıştır.Bu kadar süpürge üzerinde durmuşken kullanımı uzatmanın ipuçlarını da verelim. Saman süpürgeler: Saman süpürgeleri ilk defa kullanmadan önce tuzlu suya batırıp, birkaç saat bekletin.Daha sonra açık havada kurutun. Kullanım ömrünün uzadığını göreceksiniz. Kıl süpürgeler: Süpürgenizin kıllarının bozulması durumunda, bunları kaynar su buharına tutarak düzeltebilirsiniz. Naylon süpürgeler: Naylon süpürgeleri deterjanlı ılık suyla yıkayın ve iyice duruladıktan sonra ters asarak kurutun. Tavan süpürgesi: Tavandaki örümcek ağlarını temizlemek için kullanılan uzun saplı süpürge. Döner fırçalı şarjlı süpürge: Ucuna takılan aparatta ayrı bir motor ve döner fırça bulunan şarjlı elektrik süpürgesi, hayvan tüylerini almada çok etkilidir. Süpürgelerinizi yatay olarak yada baş aşağı olarak kaldırırsanız kılları daha az yıpranır. Bunun yanında gelin olacak genç kızların çeyizlerine konan üzerinde çiçek, kurdele ve küçük aynası bulunan süpürgelerde vardır. Bu süpürgelerle ilgili şöyle bir öykü dinlemiştim: Gelinler temizlik yaparken, süpürgenin üzerindeki ayna sayesinde, kaynanaların gözetlermiş.Böylece kayınvalidenin keyfi yerinde mi değil mi mutlu mu mutsuz mu süpürgedeki aynaya bakarak anlaşılırmış. Süpürgenin üstündeki çiçekler sevgiyi ve mutluluğu, ayna ise saflığı ve huzuru temsil edermiş. Kızlarımız,evliliklerinde uğur getirsin diye bu süpürgeyi çeyizlerinden eksik etmezlermiş. Şimdide süpürge ile ilgili türetilmiş sözcükler ve deyimlere bakalım. Süpürgelik: 1.Süpürge yapmaya elverişli olan (çalı, bitki vb.). 2.Yapıların içinde, duvarların döşemeyle birleştiği yerde tabandan 10-15 cm yüksek,dışarıya çıkıntılı ağaç, mermer veya mozaik kuşak Süpürgecilik: Süpürge alıp satma veya sokak süpürme işi Süpürgeci: 1.Süpürge yapan ve yaşatan kimse. 2. Sokak süpürücüsü. Süprüntü: Temizlik yapıldığında toplanan toz ve çöp, çer çöp Süprüntücü: Herhangi bir yerin süprüntüsünü temizleyen kimse. Süprüntülük: Çöplük. Süpürmek: Bir şeyin, bir yerin üstündeki çer çöp, toz toprak vb. şeyleri süpürge, fırça veya başka bir araçla toplamak, temizlemek. Süpürgen: Silip süpüren, ortada bir şey bırakmayan (yel, fırtına, dalga). Elektrikli süpürge ile şarkı söylemek: temizlik yaparken sıkıntıdan hayatına yeni atraksiyonlar katmaya çalışan ev hanımlarının yaptığı şey Saçını süpürge etmek: (Kadın) çok büyük istekle çalışıp hizmet etmek, özveri ile birileri uğrana çalışmak. Kaldırım süpürgesi: Hayat kadını. Süpürge altında evlenmek:Evlenmeden birlikte yaşamak. Süpürge çalmak: Ortalığı süpürmek. Fırın süpürgesi: Zayıf, uzun boylu insan. Yazıyı “ZenaatDestanı” ve “Zavallılar Arkada” adlı şiirlerden dörtlüklerle zenginleştirelim: “Demirci oldum herkes beni haşladı Gürültüden şikayete başladı Çöpçü oldum mahalleli taşladı Süpürürken evler doldu toz ile” “Sayınlar var zaman çalar zamandan İkram sağar süpürgeden samandan Puştlar amir hokkabazlar kumandan Her baltaya sap olanlar ön safta” Yazıyı bir bilmece ve bir atasözüyle bitirelim:”Hert dedim, hürt dedim kapı ardına yat dedim. (süpürge)” “ Süpürgeye sıçmış, dört tarafa saçmış.” Özetlersek süpürgede insan yaşamı gibi değişime, gelişime uğramış araçtır. Zamana ayak uyduramayanlarda arada yitip tarihteki yerini almıştır. Herkese süpürülmüş bir çevre; sağlıklı, yaşanası dünya diliyorum.06.12.2011/Afyonkarahisar |
||||
|
YİTİRİLEN
DEĞERLER-58: YÜN İPLİK(ERPİDEN) Ev hayvanı olan koyunlar; sütünden, yününden, gübresinden ve derisinden yararlanılan uysal hayvanlardır. Burun kısımları çıplak ve nemli, vücutları kalın tüylerle kaplıdır. Vücutlarında ekstra kıl oluşumları (sakal, yele vs.) bulunur. Yılda 1 veya 2 kez ve her defasında 1-3 yavru doğururlar. Gebelik süreleri 5-11 aydır. Koyunların ömürleri 10 ila 12 yıl arasıdır. Bizim çocukluk yıllarımızda kasaba halkının yarıya yakını koyunculukla uğraşırdı. Kurtkaya’da, PazarYolağı’nda, Almacık’ta, İnbaşı’nda, Sinnecik’te, Kavaklı’da, Gızılgedikte Ulualan’da, Yirce’de, Taşköprü’de, Cerge’de yaylalar vardı. Yaz akşamları koyun sürülerinin evden kıra çıkışı yatsıya kadar sürerdi. Yaylada koyun kırkımı şenlik havasında olurdu. Koyun çobanları kırkım makaslarını ellerine alarak veya bellerine sokarak kırkım yapılacak yaylada toplanırlardı. Burada iş bölümü kendiliğinden oluşarak kimi koyun yakalamaya, kimi yakalanan koyunun ayaklarını bağlamaya, kimi kırkmaya, kimi kırkılan yapağıları dürmeye, kimi de bunları çuvallamaya girişirdi. Bu işler oluşurken yayla böreği, höşmerim, kara helva, etten oluşan yemekte hazır edilirdi. İş bitince eller yıkanıp sofraya oturulurdu. Sofrada koyun kırkımı sırasında yaşanılan sıra dışı olayların geçmişten günümüze anlatılır, kasaba ve dünya olayları üzerinde konuşulur, neşeli bir şekilde güne nokta konurdu. Koyunlarla, koyundan elde elden süt ve süt ürünleri büyük ölçüde Sandıklı’da pazarlanırdı. Gübresinin kazılarak çıkarılan Kemresi, evdeki ocaklarla sobalarda yakacak kullanılır, incesi kurutulup fırında ekmek pişirme yakacağı, sebzelerde ve öteki bitkilerde çiftlik gübresi olarak kullanılırdı. Yapağısı ve yününün çoğu satılarak saman gereksinimi karşılanırdı. Kalanı çaylarda yıkanır, kurutulduktan sonra değneklerle dövülerek didilirdi. Bu iş koyun bağırsaklarının bükülmesiyle elde edilen sırım türü barsak ipliğinin oval biçimde eğritilmiş ağacın iki ucuna gerdirilip kaytan denen düzenekle yapılırdı. Bu düzeneğin iplerine vurulan ağaç tokmağın çıkarttığı titreşim sonucu yünler açılıp didilmiş gibi olurdu. Sonra yün taraklarında taranarak uygun kalınlıkta dolama yapılırdı. Bu dolamalar kola takılıp kirmanlarla eğrilip iplik durumuna getirilir. Daha sonra bükme dediğimiz katlama işlemi de kirmanla yapılırdı. Bazen boyanarak bazen de boyanmadan örme ve dokumada kullanılacak duruma getirilirdi. Zaman değişti ve gelişti. Nedendir pek bilinmez yünün yapağının ederi kalmadı. Zorunlu olmasa elde kalan üç-beş sürünün kırkımı yapılmayacak duruma geldi. Örgülerle yün dokumalar azaldı. Yün yapağı tiftik işleyen fabrikalar kapandı. İlimizde keçecilik ve kepenekçilik can çekişir duruma geldi. Yazımızla günümüzde koyunculukla ilgili işleri göremeyen, daha ileriki yıllarda duyamayacak bile olanlara kaynak olabilir düşüncesiyle bu toparlamaya girişildi. Kasabamızdaki koyun sürülerinin onlu sayılara indiğini gördüğümüzden, toprak kaymasında verimli toprakların gittiği gibi, devlet desteğini vermezse koyunculuğun ve bununla ilgili uğraşların yitip gittiğini görmek bile kaçınılmaz gibi görünüyor.14.10.2011/Afyonkarahisar |
||||
YİTİRİLENDEĞERLER–57:FIRLAK(FIRILDAK)DÖNDÜRME![]() Fırlakla fırıldak arasındaki ilişkiyi(daha sonrada ayrıcalığı)ortaya koymak için google arama motorunda epey dolaştım. Fırlak: Dışarı doğru fırlamış, çıkmış, çıkık. Fırıldak: Rüzgârla dönen çocuk oyuncağı, şeklinde açıklanmış. Fırlağımız yapılış biçimiyle fırlak tanımını, işleyiş biçimiyle fırıldak tanımını anlatır gibi. Çocukluğumuzda kendimiz yaptığımız veya büyüklerimize yaptırdığımız ama özellikle harmanlarda akşam eve dönmeye yakın zevkle döndürdüğümüz fırlak yerine kâğıt yapımı fırlak anlatılıyordu. Yazımı hazırlarken düşününce bunun denge esasına dayalı basit pervane olduğunu söyleyebilirim. Becerikli bir elde yapılışı kolay olup kısa sürede ortaya çıkarılır.20 santimetre kadar uzunlukta,3 cm kadar çapında kuru söğüt ağacından yapılır. İki yuvarlak yanı çakı bıçağıyla alınarak tahtaya benzetilir. Bıçağın ucuyla(bazen kızdırılmış ince demirle ortasından delik açılır. Deliğin 1 santimetre sağından ve solundan birbirinin tersi olacak şekilde tek yanlı iki tarafından da inceltme yapılır. En son denge durumuna bakılıp ayarı yapılır. 50-60 santimetre uzunluğunda bir değneğin ucuna imbal(mudul) çakılıp fırlak takılır. Böylece rüzgâra tutulunca dönmeye başlar. Bu yaz Denizli’de bulunduğum kalabalık bir toplulukta kuş, fare, köstebek vb, zararlılarla ilaçsız savaşım yolları konuşulurken uzun yıllar önce Dazkırı’dan göçüp Denizli’ye yerleşmiş hemşerimiz boşaltılmış kola şişelerinin bel bölgesinden eşit aralıklarla kesilip kıvrılarak bu işte kullandığını ve iyi sonuç aldığını söyledi. Ertesi gün Denizli Merkeze yakın bir yerde çiftlik almış olan arkadaşım Arafettin’in yerinde denedik ve başardık. Kola şişesinin dönerken çıkardığı ses çocukluğumun fırlağının sesine o kadar çok benzedi ki… Beni çok eski yıllara ve anılar yumağına alıp götürüverdi.16.12.2009 |
||||
|
YİTİRİLENDEĞERLER–56:EL
EL ÜSTÜNDE KİMİN ELİ VAR: En az 3 kişi, kız erkek karışık olarak genelde evlerde ve kış mevsiminin kapalı ortamında oynanan oyun türüdür. Bir kişi kura ile veya sayışarak ebe seçilir. Dizleri ve elleri üzerine çökerek emekleme konumuna gelir. Diğer arkadaşları da ellerini sırayla üst üste yumruk yaparak ya da el ayaları alta gelecek biçimde koyarlar. El el üstünde kimin eli var diye bağırılarak ebeye sorulur eğer bilirse eli en üstte olan ebe olur bilemezse(iğnemi iplik mi davul mu zurna mı diye sorulur)iğneyi ve ipliği seçerse parmaklar sırtına batırılır. Davulu seçerse sırtına vurulur. Zurnayı seçerse kulağında bağırılır. Bu sırada ebenin kafasına, kıçına, sırtına böbreğine vuranlarda olur. Ebelik uzun süreli olursa çoğu zaman ağlayarak oyunu bırakıp gider. Özellikle ergenlik çağındakilerin ağırlıklı olduğu oyun kümesiyse bir oyuncuyu canının acıtarak oyun dışı bırakmak oyunun temel amacı gibi olurdu. Yazımızı Mükerrem Suna Gümüş’ün aynı adlı şiirinden küçük bir bölümle bitirelim: “El el üstünde kimin eli Kim akıllı Kim deli Neden bu kadar gölgeli bir kıştayım Yoksa her yer mi güneş” 14.11.2009/Nuh |
||||
|
YİTİRİLENDEĞERLER–55:TIP OYUNU
|
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–54:
DI-DI |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–53: DEYNEK LEKTİRMENNİ (SEKTİRME) Çelik oynanan, dıdı oynanan veya
bu iş için hazırlanmış değneklerle ve en az üç kişiyle oynanır.
Oyuncuların önüne değnekle çizilen yasak çizgisidir. Oyuncular bu
çizgiden içeri giremezler. Oyuncunun yeteneği veya becerisine göre
değneğin ince ya da kalın ucundan tutup boşta kalan ucunu yere vurdurup
değneğin sekerek ileri gitmesini sağlar. Değneği en arkada kalan o turun
ebesidir. Ebe oyuncuların değneklerini toplayıp oyun başlama yerine
getirir. Oyunculardan uzağa atmakta en becerikli olan ebenin değneğini
uzağa atar. O değneğini getirinceye kadar ona ait eşya (şapka, ceket,
yağlık vb.) değneklerle vurulur. Bu şekilde eşyasını eskitip akşam eve
vardığında sopayı yiyenler çok olmuştur. Bu oyun için anılarından
yararlandığım Hüseyin Özel ve Adem Menekşe’ye teşekkür ederim. |
||||
|
YİTİRİLENDEĞERLER–52:ISTAR
DOKUMA Kilimler, namazlağılar(seccade),kilim yastıklar, kilim heybeler, kilim minderler, kilim paspaslar, kilim çuvallar, duvar kilimleri, yaygı kilimler yünlerden, çapıt habalar ise genellikle ince dilinip dikişle eklenmiş çapıtlarla yün iplerden dokunduğu tezgâhın adıdır. Kilim, yün haba ve çapıt haba üç kişilik ıstarlarda; namazlağı(seccade),torba, heybe, çuval ise bir kişilik ıstarlarda dokunmaktadır. Dokuma tekniği, kullanılan boyalar, boyama tekniği, iplerin dokumaya hazırlanması ve dokunması başlı başına iş kolu görünümündedir. Istar evlerin balkon, boş odası veya avlularında, arkaya doğru hafifçe eğik olarak, yer kaplamayacak ve günlük işleri engellemeyecek şekilde, dik olarak duvar diplerine yerleştirilir. Istarlar genelde ağaçtan yapılmaktadır. Istarların eni 2 metre, boyu 2,5–3 metre arasında değişir. Kilimler, köylerde ve yaylarda kadınlar tarafından ilkel ve kolay taşınabilir ıstarlarda dokunarak şekillenir. Bu ıstarların dik veya eğik iki türü olmaktadır. Argaç alt veya üst dönecek(Kücülere sarılır) denilen dikey iplik atkıların meydana getirdiği ana kasnak üzerinde, motiften motife geçilerek kilimler taraklarla sıkıştırılarak dokunur. Gerek atkı, gerek çözgü ipleri yündendir. Kök boyalarla boyanan iplikler ve yünlerle dokuma işlemi gerçekleştirilir ise zamanla bu dokumalar solmadığı gibi daha parlak ve canlı bir renklilik de kazanırlar. Bu tür dokumalar orijinal ve daha değerlidir. Bir ıstarda; İki adet özel oymaları bulunan kenar ağacı(tanık), kücü, varangelen, cumbar(cımbar-demir çivi), eğri ağaç bulunur. (bunların hepsi de ağaçtan hazırlanmaktadır). Yünleri sıkıştırmak için ıstar tarağına da gereksinim vardır. Gereç olarak da yün ipler kullanılır. İpleri kesmek için makas(sındı) ya da bıçak kullanılır. Istarda, karşılıklı iki yan ağacın dışında, bu yan ağaçların alt ve üst kısımlarındaki açılmış olan yerlere (yataklara) geçirilmiş, serbestçe dönüş yapabilen, yuvarlak ve birbirine koşut dönecek ağaçlarından oluşur. Dönecek ağaçların (bazıların) her iki başlarında birbirine karşıt ve ters durumda delikler açılmıştır. Alt ve üst dönecekler üzerinde, dönecekler boyunca uzanan genişlikte ve derinlikte kanallar bulunmaktadır. Evin dışında veya geniş bir odada çözgü ipleriyle hazırlanan, ahşap ya da demirden yapılan çözgü çubukları üzerine yapılacak dokumanın(Kilim, halı, seccade, heybe, çuval ve çul-hepsinde farklı çözgüler gerekir) enine göre açılarak, çubukla birlikte, ıstar yan ağaçları üzerinde bulunan kanallara yerleştirilir. Bazen de kanallar yerine ıstar kenar ağaçlarının üzerine dirayetli ve sert ağaçlardan yapılmış çubukların çakıldığı görülür. Bu durumda hazırlanan alt ve üst dönecek ağaçları bu kazıkların üstüne yerleştirilir. Üst bazı ve alt bazının üzerine çakılmış çiviler yardımı ile hazırlanmış olan alt ve üst bazı üzerindeki çözgü iplerinin tamamen sert bir şekilde üst döneceğe aktarılması sağlanarak alt ve üsten bazı ağaçları bağlanır. Bunun nedeni dokuma anında düşmeyi önlemek ve ıstar tarağı ile dokuma esnasında, atkı iplerinin sıkıştırılması sırasında iplerin sert bir şekilde durmasını sağlamaktır. Dokuma yapıldıkça alt ve üst dönecekler çözülür. Dokunan kısım alt döneceğe düzgün bir şekilde sarılarak tekrar dokuma yapabilmek için yeniden bağlanması sağlanır. Dokunan kilimler iç gereksinimine yönelik ve ısmarlama üzerine dokunmaktadır. Dokumaların ana maddesinin yün olması ve güneş, nem ve diğer dış etkilerden yünlerin çok çabuk etkilenmesi bu dokumaların çok uzun süre elde tutulamayışı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Hele sıcak bölgelerde yünün kendisinden çıkan ve güve(yerli dilde güve) denilen özel böceklerin yiyeceğinin ana maddesinin yün olması yün dokumaları geçmişte korumayı ve günümüze örneklerinin ulaşmasını daha da güç hale getirmiştir. Buna rağmen elimize ulaşan çok eski kilimler de yok değildir. Günümüzde asifinik(naftalin) denilen özel kimyasallar kilimlerin arasına atılmak sureti ile bu böceklerin ortaya çıkmasını engellemekte, kokudan dolayı böcekler dokumaları yiyememektedirler. Dokumayı insanlar gereksinimlerine göre şekillendirmişler ve değişik adlar vermişlerdir. Yük, un ve kıyafet taşımak için kullanılan yün çuvallar vardı. Eşek, at ve kağnılar için üretilen heybeler vardı. Beşiklerin üstüne atılan beşikörtüleri vardı. Yufka ekmek yaparken kullanılan hamuru açmakta kullanılan senitlerin(tahtanın) altına serilen sofra bezleri vardı. Taban ve duvar örtüsü olarak kullanılan kilim ve namaz kılmak için kullanılan namazlağılar en yaygın türler olarak karşımıza çıkmaktaydı. Kilimlerde ham madde olarak koyunyünü ve pamuk ipliği kullanılmaktaydı. Koyunyünleri acı bahar ve güz aylarında kırklık denilen özel demir makaslar kırkılır. Bütün olarak hayvanların sudan geçirilerek yıkanmasından sonra kırkılmasıyla elde edilir. Yünler hayvanın sırtında iken canlı olarak sudan geçirildiği için bir anlamda tozundan, toprağından yıkanmış ve temizlenmiş olmaktadır. Yünler kırkım işi gerçekleştirildikten sonra ikiye ayrılır. Uzun yünler ve kısa yünler olmak üzere. Ayrılan yünler dere kenarlarında, çeşme başlarında iyice sudan geçirilerek tekrardan yıkanıp güneş altında çullar üzerine serilerek kurmaya bırakılır. Atkılarda ve nakışlarda kullanılacak yünler için birçok renkte yüne ihtiyaç duyulur. Bunun için beyaz yünlerin renklendirilmesi yani boyanması gerekmektedir. Çok eskilerde kökboyacılık denilen toprak ve ağaçların kök ve yapraklarında yünlerin sıcak su içerisinde karıştırılarak boyanması söz konusuydu. Son zamanlarda kökboyacılık ortadan kalkmış yapay ve suni kumaş ve yün boyaları ile yünler boyatılır olmuştur. Kök boya ile boyanmış yünlerin en önemli özelliği ise yıllara meyden okuyarak renklerinde herhangi bir solmanın ve renk atmasının olmayışıdır. Dokumada Kullanılan Tezgâh Argaç alt veya üst dönecek(Kücülere sarılır) denilen dikey iplik atkıların meydana getirdiği ana kasnak üzerinde, motiften motife geçilerek kilimler taraklarla sıkıştırılarak dokunur. Gerek atkı, gerek çözgü ipleri yündendir. Kök boyalarla boyanan iplikler ve yünlerle dokuma işlemi gerçekleştirilir ise zamanla bu dokumalar solmadığı gibi daha parlak ve canlı bir renklilik de kazanırlar. Bu tür dokumalar orijinal ve daha değerlidir. Bir ıstar tezgâhında; İki adet özel oymaları bulunan kenar ağacı(tanık), kücü, varangelen, cumbar(cımbar-demir çivi), eğri ağaç bulunur. (bunların hepsi de ağaçtan hazırlanmaktadır). Yünleri sıkıştırmak için ıstar tarağına da ihtiyaç vardır. Gereç olarak da yün ipler kullanılır. İpleri kesmek için makas(sındı) ya da bıçak kullanılır. Bir alt, bir üst olarak dokunur. Enine ve dikey, iki ya da daha çok iplik grubunun değişik şekilleri birbiri arasından geçmesiyle ortaya çıkan bir dokuma sanatıdır. Nakışların renklerini oluşturan atkılar karşılıklı olarak geldiklerinde, bir birleri ile kenetlenir ve böylece nakış ilikleri kapatılarak dokuma işlemine devam edilir. Kilimin dokuma işlemi, desenler ve nakışlar, kenar suları tam olarak bitirildiğinde dokunan kilimin sonu aynı başlangıçta yapıldığı gibi kenar suları ve boncuk ilmekle kapatılıp, önce üstten, sonra da alttan döneceklerden kesilerek tezgâhtan alınır. Kilimlerin Nitelikleri, Boyutları ve Kullanım Yerleri Dokunan kilimlerin her iki tarafı da kullanılır. San, kırmızı, mavi, yeşil ve beyaz renkler hâkimdir. Renklerin canlı ve parlak oluşu kök boya olmasa bile dikkati çekicidir Kilimlerin enleri 150 cm civarındadır. Uzunlukları ise üç metre veya daha uzun olabilir. Sipariş üzerine dokunanların enlerinde ve uzunluklarında genişleme veya daralma uygulanabilmektedir. Evlerde yer döşemesi, duvar kaplaması ve kız çeyizliği olarak hazırlanıp kullanılır. Motifler şekillerini ve isimlerini doğadaki canlılardan(hayvan ve bitkilerden) almışlardır. Köylerde insanları geçim kaynaklarının başında, hayvancılık ve tarım gelmektedir. Dokuma tezgâhları genelde köyde “eli keser tutar” tabir edilen kişilerce veya marangoz ustalarınca ağaçtan yapılmaktadır. Tezgâhlar bütün dokuma yerlerinde dikey olarak kurulup, dokuma dikey olarak yapılmaktadır. Bir kilim bir kişi tarafından normal şartlarda bir aylık bir sürede bitirilebilmektedir. Genelde satış amacına yönelik ve süre sınırlaması olmadığı için dokumalar daha uzun sürelerde bitirilmektedir. Bunun nedeni köylü kadınların boş bulundukça ve işten artan zamanda bu işi yapmalarından kaynaklanmaktadır. Dokuyanlar 14 ve üzeri yaşlar olarak değişmektedir. Dokuma yapanların cinsiyeti kadındır. Istar tezgâhında dokunan kilimler dokunuş tekniği açısından pek birbirinden farklı olmamakla birlikte bu altı çeşit kilimin kendine has özellikleri olduğundan birbirlerinden kolayca ayırmak mümkün olur. Genelde nakış(yanış) ve kenar suları ile ara dolguları arasında bir birinden farklı özelliklere rastlama olanağı vardır. KAVRAMLAR DOKUMA: Çözgü ve atkı ipliklerinin değişik şekillerde birbirlerinin altından ve üstünden geçirilmesi (bağlanması) ile oluşur. KİLİM: Dokuma boyunca önlü arkalı çift sıra halinde olan çözgü ipliklerinin arasından, bir ön ve bir arkadan geçen enine atkı ipliklerinden oluşan ve çözgülerin atkılar tarafından tamamen örtüldüğü bir dokuma türüdür. Döşeme, divan gibi yerlere serilen, genellikle desenli, havsız, kalın, kıl veya yün dokuma. KİRKİT: Dokumacılıkta atkı ipliğini sıkıştırmak için kullanılan, demirden veya ağaçtan yapılmış dişli araç. GÜCÜ: Çözgü ipliklerinden bazılarının yukarıda, bazılarının aşağıda bulundurulma işini yapan teller veya iplerden oluşan çerçeve. ÖRGÜ RAPORU: Her dokuma örgüsü, dokumanın eninde veya boyunda tekrar eden bağlanma sistemlerinden oluşur. Bir dokumada ende ve boyda aynı bağlamayı tekrar eden bir örgü kompozisyonuna o dokumanın örgü raporu denir. ÇÖZGÜ TEZGÂHI: Çözgüyü çözmeye, başka bir deyişle çözgü ipliklerini dokuma tezgâhında dokunabilecek şekilde birbirine paralel bir duruma getirmeye yarar. ÇÖZGÜ İPLİĞİ: Çözgünün çözülmesinde kullanılan ipliktir. :Dokuma tezgâhının “tefe” denilen ve ileri geri hareket edebilen parçasına takılı bulunan, çözgü ipliklerini düzenli aralıklarda tutmaya, ayrıca dokuma sırasında atkı ipliklerini sıkıştırmaya yarayan, çoğunlukla ince demir çubukların eşit aralıklarda birbirine paralel olarak yerleştirilmesiyle yapılan parça. MOTİF: Yan yana gelerek bezeme işini oluşturan ve kendi başlarına birer birlik olan öğelerden her biri. Üzülerek belirteyim ki son dönemde ıstar dokumada yapılmamaktadır. Istarlar ya evlerin damlarının bir köşesinde unutuldu veya başka amaçlar için kullanılıp gittiler. Benim bilebildiğim bu işin ustalarından yaşayan yengem Fadime Saygılı, Nazike Çelikkanat ile Fatma Menekşe var. Keziban Saygılı, ilk gelini Fadime Saygılı, Hanife Açıkgöz, Aynı Ilıca ve daha onlarcası dünyamızdan göç edip gittiler. Dilerim ilerde oluşturulacak bir kasaba müzesinde(eğer kalabildiyse)ıstar ve öteki dokuma araçları içinde bir yer oluşturulmalıdır. 16.01.2009 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–51: SÖĞÜT DÜDÜĞÜ YAPMA
Söğüt dalı kolay kavladığı için
genellikle ilkbaharda yapılan oyuncak türüdür. Birçok türü olmasına
karşın en çok yapılanlarını göz önüne alırsak yapılışı ve ötüşü
nedeniyle üç küme içinde sayabiliriz. Hotdu düdük söğüdün ince dalları
5, 6 cm olarak belirlenip düzgünce kesilir. Kesilen kısım düz taşın
üzerine veya dizimizin üstüne konarak bıçağın sapı ile yavaş yavaş
vurulur. Bu vuruş müzik aleti çalar gibi ritmik, tekerleme söyler gibi
kıvraktır.Vuruş sırasında: Kedi sıçan avladı. Ovalara yaz geldi. Paldır küldür kız geldi. Anan buban çıktıda, Sen ne deye çıkmadın? Çıkkıdı gâvurun eniği çık! denir ve zedelenmeden bıçağın sapı ile hafifçe ağacın kabuk kısmına vurularak ayrılan kabuk burularak çıkarılır Çıkarılan kabuk bir ucundan bir santim kadarı dış kabuk sıyrılır. Sıyrılan temizlenen kışımın ucu kabuğu çıkardığımız bölüm bıçakla yarıldıktan sonra araya yassıca sokulup sıkıştırılır ve ağaçtan da azıcık alınacak biçimde ucundan kesilir. Bu işleme sünnet ettik deyip usul usul gülerdik. Oradan alınan düdük ağza sokup çıkarılarak ıslanır, aynı zamanda ısı verilir. Artık düdüğümüzü nefesimiz yettiğince öttürebiliriz. İkinci türü çelik düdüktür. Bunun dalı hotdu düdüğe göre iki kata yakın kalınlıktadır. Yine düzgünce kesilir. Alt tarafı çelik biçiminde kesilip üst yanında bir dudak payı geriden delik yeri bıçakla kertilerek çıkartılır. Artık bıçağın keskin kısmı ele alınıp sap kısmıyla yukarıdaki tekerleme söylenerek yavaş yavaş vurulup gevşetilir. Kabuk zedelenmeden çıkarıldıktan sonra dudak payının olduğu kısımdan kertiğe kadar milimetrik ölçülerle ağacından yontulur. Asıl ustalık buradadır. Düdüğün ses çıkarıp çıkarmaması, sesin ince veya kalın olması… Artık düdüğümüz öttürülmeye hazırdır. Bizden büyük çocuklar ise düzgün ve boğum yeri uzun olan dallardan aynı yöntemle 15–20 cm uzunluğunda bir boru çıkarırlardı. Çıkarılan borunun üzerine en çok beş delik açılır, alt tarafa da bir delik açılarak kavala benzer bir düdük yaparlardı.
Üçüncüsü ise kabuk düdüktür. Buna zurnanın ilkel biçimi desek pek yanlış olmaz. Ağacı çelik düdüğe göre daha kalın olanından seçilir. Kalın ucu düzgünce kesildikten sonra yılanın yol giderken tozlu yolda bıraktığı iz gibi diğer bir söyleyişle menderes çizerek kabuk ağaca kadar çizgi biçiminde kesilir. Bıçağımızın sapıyla vurulup gevşetildikten sonra soyulur. İnce tarafından başlanarak birbirinin üstünü kapatacak biçimde aralık bırakmadan sarılır. İnce ucuna hotdu düdük yerleştirilip öttürülmeye çalışılır. Bu tür düdüklerin çoğu ötmez. Çünkü özel beceri gerektirir. Bunun yanında ortası delik olan fışkırdık otunun gövdesinden düdük yapardık. İlibada(efelek) yapraklarının ikisini üst üste koyarak dudak becerisiyle değişik basit ve çabuk düdük yapardık. Taze yeşil soğanın yapraklarından çabucak koparıp dudaklarımızın arasında düdüğe dönüştürüverirdik. Taze yeşil soğanın ortasındaki erkek kısmından kopardığımız 5-10 santimetre kadar bölümünün yapraklarının zarıyla etli kısmın arasını başparmakla ustalıkla ayırarak başparmak, dudak ve dil yardımıyla kuş gibi sesler çıkaran oyuncak olan cuk-cuku unutmak mümkün mü? 03.01.2009 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–50: MEYİT(meyyit=ölü) YERİ Bir toplumun dili ve gelenekleri, o toplumun özünü, yapısını da belirler. Ölü çıkan evde ölünün gömülmesinden sonra sıkı bir çalışma başlar. Kadınlar un eleyip hamur yoğurarak börek döşemeye girişirlerdi. Döşenen börekler eve en yakın ekmek fırınında pişirilip gelirdi. Akrabalar ve komşularda o akşam evlerinde pişmiş olan yemekten(genellikle bulgur pilavı) bir sahan doldurup üzerine bir somunu kapatarak ölü evine gelirdi. Ölü evinde sofralar kurulup toplu yemekler yenirdi. Ölünün sağlığındaki yaptığı işler ve iyilikleri dile getirilirdi. Geride kalanlara sağlıklar dilenip avutucu güzel sözler söylenirdi. En sonunda Kur'an-ı Kerim okunup dualar edilir,görevlerin tamamlanmasıyla herkes evlerine dağılırdı.
Çocuk denecek yaşlarda aramızda
olumsuzluğunu tartıştığımız, bazı yörelerde ölü aşı verme diye
adlandırılan bu düzenleme bin dokuz yüz altmışlı yılların sonuna doğru
kaldırıldı. Olaylar gözlenince hiçbir düşünceye sığmazdı zaten. Ölünün
evi kendi acılarına mı yanacak? Meyit yeri hazırlıklarını mı yürütecek?
Bir karmaşa alır başını giderdi. Koşullar uygun duruma geldiğinde bazı
uygulamalar değişikliğe uğruyor veya büsbütün kaldırılabiliyor.
Sürmesinin veya bitmesinin kazandırdığı-yitirttiği bir şey yok. Bu
çalışma ilerde kasaba tarihini inceleyecekler için kaynak oluşturabilir
düşüncesi ve dileğiyle yitirilen değerlerimiz içindeki yerini
aldı.12.11.2008 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–49:SİNNENMEÇ(Saklambaç ) OYUNU
Sinnenmeç en az üç kişiyle oynanır.
Oyuncular aralarında sayışarak veya parmak tutuşarak bir ebe seçer. Ebe
duvara önünü dönerek en az 50’ye kadar dışından sayar. Bu sırada diğer
oyuncularda ebe sayana kadar farklı veya aynı yerlere saklanırlar. Ebe
dışından saymayı bitirince” Önüm arkam sağım
solum ebe, saklanmayan tos!” diye bağırır ve gözünü açar. Öteki
oyuncuları bulmaya çalışır. Bulduğu oyuncunun yönünü parmağıyla gösterip
“tos” dedikten sonra ebe ile toslanan oyuncu arasında amansız yarış
başlar. Kaleye önce varma yarışı. Önce varan kaleye elini değdiren ebe
olmaktan kurtulurdu. Şayet ebe bir kişiyi bulup toslamayı başarırsa o
zaman ebelik el değiştirirdi.
Ebe aramak için kaleden uzaklaştığında, saklanan çocuklar ortaya çıkıp,
ebeden önce kaleye ulaşarak "tos" yapmaya çalışırlar.
Ebe tarafından bulunarak yanmış olan
çocuklar, oyunun bitiminde, kendi aralarında sayışarak yeni bir ebe
seçerler. Ya da birden çok kişi toslanırsa; ebe yeniden yüzünü kaleye
döndürüp ona kadar sayarken toslananlar kaçmaya başlardı. Ebe saymasını
bitirip geriye dönüp koşarken yakaladığı oyuncu ebe olurdu.
Yakalayamazsa kaleye en yakın olanı ebe olurdu. Zaman saman uzun süre
ebelikten kurtulamayanların ağladığı görülürdü. O zamanda Oyunumuz yeni
ebeyle sürdürülür giderdi. 14.10.2008 |
||||
|
YİTİRİLENDEĞERLER–48:KÖREBE
OYUNU
|
||||
|
YİTİRİLENDEĞERLER–47:YIMIRTA(YUMURTA) TOKUŞTURMA Yumurta oldukça değerliydi. Şimdiki gibi dışardan yumurta getirilmez, dışarıya gönderilirdi. Konuk geldiği zaman pişer veya biriktirilip toplayıcıya veya bakkala satılarak evin gereksinimi karşılanırdı. İşte evlerden
getirilen, folluklardan alınan bu yumurtalar delikanlıların oyun ve yarı
kumar gereksinimlerini karşılamak için tokuşturulurdu. Tokuşturacak
kişilerden birisi yumurtasını avucunun içine sıkıştırıp sivri yanını az
açığa çıkarır diğer kişi yumurtasının sivrisini buraya vururdu. Kimin
yumurtası kırılmışsa elindekini sağlam yumurtalıya verirdi. Burada
yumurta çok dağılırsa sarısı hemen orada içilirdi. Seyirci çok olurdu.
Yumurta satanlar, yarı ederine kırık yumurta alanlar ve tokuşturmaya
katılanlar başlıca kişilerdi.18.06.2008 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–46: KOVA OTU ŞAPKASI
Uçlarının dikensi özelliğinden hayvanlar yemez. Bu yüzden sürekli su olan yerlerin eteklerinde sürekli bulabilirsiniz. Öküz veya beygir güderken, büyüklerle birlikte köyde başkalarına zarar vermesin diye tarlaya götürülünce eğlencemiz olan bitkidir.
Biz onu en çok şapka yapımında tanıdık ve
sevdik. Bu işlerde bizden yaşça büyüklerin göstermesi ve yardımlarıyla
şapka örümünü bitiripte başımıza geçirdiğimizde duyduğumuz sevinci bu
günün çocukları en güzel bilgisayar oyununda duymuyordur. Bu otlar küme
içinde ayrı ayrı boy verdiklerinden en uzunları yeteri kadar tek tek
yolarak koparılıp hazırlanır. Giyecek kişinin kafasının büyüklüğüne göre
önce sıkıca çemberi örülür. Kök kısımları bu çemberin içinden
geçirilince örme yoluyla veya düğümleme yoluyla tutturulur. Bu işlem
bitince boyu zevke göre ayarlanarak yukarıda uçlar aynı otla bağlanır.
Görüntüyü bozan fazla uçlar bıçakla kesilir. Hazır duruma gelmiş
şapkamızı artık kafamıza geçirebiliriz. Arazide olmanın en büyük
mutluluğu gibi eğer köye az erken dönüyorsak arkadaşlarımıza caka
satmaya bayılırdık. Arkadaşlarımızdan daha sonraki gidişlerde yerine
getirilmek üzere ısmarışlar(sipariş) almak sevindirirdi. |
||||
|
YİTİRİLEN
DEĞERLER–45: MENEVŞE(menekşe) TOPLAMA
Kasabamızda piknik alanının bittiği yerden çay boyunca Leylek Söğüdü’ne kadar olan bölümde, Yumrukaya Çayı’nın bazı yerlerinde ve Akbayrak’tan Asaraltı’na kadar olan kesimlerde kayaların güney yönlerinde ilkbaharın ilk dönemlerinde kendini gösterir. Yeşil yapraklar içindeki mor çiçekleriyle güzelliğine güzellik katar. Bizim çocukluğumuzda nişanlı kızlar yavıklılarına menevşe demeti yollardı. Böyle zamanlarda biz çocuklar önemli görev üstlenirdik.5–6 çocuk güle oynaya arada kavga ederek menevşe toplamaya gider, topladığımız menevşeleri yımırta, peynir vb. yiyecek karşılığında yavıklısı olan kızlara verirdik. Kızlar menevşeleri güzelce demet yapıp ortasına da sarıçiğdem çiçeği yerleştirerek yavıklısına yollarlardı. Bu demetler belirli bir süre elde tutularak ve koklanarak (özellikle yavıklının göreceği yerlerden geçilirken) gezilir. Daha sonra ceketin sol üstteki küçük cebine herkesin görebileceği biçimde yerleştirilirdi. Geçen yıllarla birlikte bu toplama-demetleme-yollama işleri de yitti gitti. İçinde menevşe geçen türkülerle birlikte bu güzel geçmişi anlatmakla önemli bir görevi yerine getirdiğimi sanıyorum. ÇİÇEKLER İÇİNDE MENEVŞE BAŞTIR/Sadık Taşucu-Mersin. Silifke Çiçekler içinde menevşe baştır. Güzeli gösteren göz ile kaştır. Gurbete gidiyom mektup ulaştır Mektup ile konuşalım bir zaman.
Sarıçiçek mor menevşe zamanı, Henüz gelmiş sarılmanın zamanı. Çıkar balam goynundaki gümanı,. Korkma balam korkma seni yemezler.
Menevşe goymuşlar gülün adını, adını, Allar geymiş ne yakışır Ayşe’ye Ayşe’ye, GÜL MENEVŞE SENDEN ALMIŞ KOKUYU/Sivas Tokuş Köyü Gül Menekşe Senden Almış Kokuyu, Seninle Açarmış Dal Yarim Yarim. Baharda Ayrılık Gurbetin Huyu, Yaş Olup Gözlerimde Dol Yarim Yarim.
Menevşe buldum derede, Sordum evleri nerede, Üçbeş güzel bir arada. … Menevşesi tutam tutam, Arasına güller katam, Nice gurbet elde yatam. … Menevşe kokulu yarim, Kime arzedeyim halim, Elimden aldılar yarim.
MENEVŞE/Karacaoğlan Yazımızı bir menevşe öyküsüyle bitirelim. Menevşe; her gün yakınıyormuş yanında ki, diğer çiçeklere: —Benim boyum neden kısa. —Oysa ben güzelim. —Benim neyim eksik, Diye ve başlamış dua'ya. Benim boyum da uzasın diye. Dua bu kabul olmuş ve boyu uzamış menevşenin. Bir gün bir yel esmiş ki, yel değil afet. Çiçek yıkan, ağaç söken cinsinden. Menevşe yer ile yeksan(düz, bir, aynı düzeyde, eşit)... Ve son sözlerini söylerken diğer çiçeklere: — Ben ölüyorum. Diye inlemiş. Diğer çiçekler: — Anladın mı? Demiş. — Boyun kısa olsaydı etkilemezdi bu rüzgar seni. — Gözün yüksekler de olmazsa yaşar giderdin... İşte menevşenin büyüklük sevdasının sonu dostlar... 26.04.2008
|
||||
YİTİRİLEN
DEĞERLER–44: ÇİĞDEM KAZMA
![]()
Uzun ve sıkıcı kış günleri bitipte baharla
birlikte sarı sarı, beyaz beyaz çiğdemler çıkardı ki insanın içi hep
ümit dolardı. Doğada ender bulunan bu çiçeğin hem yumrularını, hem de
yapraklarını yiyorduk. Çünkü çiğdemin, idrar söktürücü, kabızlığı
giderici özelliğini de belki büyüklerimiz bildiğinden yememize ses
çıkarmazlardı. Kısacası çiğdem bizim için değerli bir çiçekti. Küme küme
çocuklar meşeden veya davşınaktan(pinar çalısı=ahurcuk) yapılan
deynekleri akşam olmadan hazırlardık. Sabah erken saatlerde kafadar
arkadaş kümesiyle anlaşarak köyün uzak yerlerindeki Akbayrak, Gökseki
üstleri, Armıtçıl Özü gibi yerlere çiğdem kazmak için giderdik. Kayış
yerine yular eskisi iplerden bellerimize sıkıca bağlayıp elinde çiğdem
deyneği cenge giden asker gibi yola çıkardık. Ekmek ve kuru soğanlardan
azıklar hazırlanır, ellerimizde ısırarak veya çapıttan dikilmiş torbaya
konup omzumuza asılarak yola çıkardık. Ayaklarımız çıplak veya çorapsız
lastik ayakkabı içinde olurdu. O zaman örme yün çoraplar olduğundan
koyunu olmayan evlerin çocuklarına çorap giyme sırası gelmezdi. İlkokula
başlayıncaya kadar fistanla gezer yürürdük. Ceket, kazak pek
tanımadığımız giyecek çeşitleriydi. Bu yüzden dayanıksız çocuklar olarak
çabuk hastalık kapar, bademcikleri düşmüş, ısıtma tutmuş, keçeleşmiş,
geğirleri(eğirleri) batmış, guluç durmuş vb. adlarla anılan üst solunum
yolu hastalıklarından yataklara düşerdik. Kocakarı ilaçları ve yerel
tedavi yöntemleriyle genelde beygir gübresine gömülerek, gır çayı
içirilerek, mancar bekmezi yedirilerek, üzerlik tüttürülerek, boğazına
et sarılarak, deriye çekilerek iyi edilmeye çalışılırdık. Ellerinde
çiğdem deyneği olan beş arkadaş buluşup gâvur ininin arkasından giderek
yukarılara çıkmaya başladık. Bir.. iki.. üç.. ve çiğdem çıkar. — Tüh le.. gırçıldı
yav.
Çiğdem bağlarının bir kısmını ellerine bir
kısmını ceplerine çiçekleri dışta kalacak şekilde koydular.
Buz gibi ama oksijen dolu tertemiz kır havasında açık arazide gezerek
geleceğin beceri ve dayanıklılığını kazanırdık. Ellerimizde
deynek, ceplerimizde çiğdemlerle zafer kazanmış askerler gibi yoldan
geçerdik. Sanki herkes bize bakıyordu. Evlerimize giderdik.
Çiğdem kazma gezileri sabahtan ikindiye kadar sürerdi. Köye dönüldüğünde
küçük kardeşlerimiz veya küçük komşu çocukları çiğdem çiğdem
diyerek yanımıza koşuşurlardı. Ceplerden, torbamızdan veya fistanın
eteğine doldurduğumuz çiğdemleri ortaya atardık. Onlar da paylaşmaya
çalışırlardı. Çiğdemimiz az olursa onlara
nazlanarak verirdik bu sırada aslında onlar sarı, beyaz, lacivert
çiçekli çiğdemleri değil, küçük yüreklerindeki bembeyaz sevgilerini
paylaşıyorlardı. İşte biz çocukları gelecekteki yaşama hazırlayan
etkinliklerden biri. Çocukluğu kasabada geçenler bu durumu çok iyi
bilirler sanırım. |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–43: CAN YANDI Ferfine, gezek gibi yemek yeme, eğlenme ve oyunların sunularak geçmişten geleceğe konuların ele alındığı toplantı gecelerinden birisidir. Bunun için eli iyi kalem tutan biri ortaya çıkar, 'yemekleri belirleyin bakalım' diye bağırır. Orada bulunanlar sevdiği yemeğin adını söyleyerek yazdırır. Liste üzerinde konuşup tartışılarak ekleme ve çıkarmalar yapılır. Önce arabaşı yazılır, tavuk, börek, turşu, kara havla, haşhaş havlası… Özetle aynı yemekten iki tane olmamak kaydı ile on kişi var ise kişi sayısından iki eksik yemek yazılır ufak kâğıtlara. İki tanede boş kâğıt içlerine atılır. Kâğıtlar dürülüp orta yere atılır. Herkes uzanıp birer tane alır. Açıp bakarlar. Kimin şansına ne çıktı ise listedeki yemek çeşitlerinin karşısına yazılır. Belirlenen zamanda hazırlanmış yemekler oturulacak misafir odasına toplanılır. Hep birlikte güle oynaya yemekler yenir. Bu tür gelenekler bizim ilimiz ve civarındaki illerin köy ve şehir merkezlerinde belki değişik adlar ile hep yapıla gelmektedir. Güzel ve seviyeli toplantı. Karşılıklı sevgi ve saygı. Kuşakların birbirleriyle kaynaşmaları. O sevgi, o saygı, o içtenlik şimdilerde nerde? Gece canı sıkılan bir arkadaş saat 11'de 12'de çıkar gelir, nazının geçtiği bir arkadaşa bir iki saat oturur, çaylar içilir, yemekler yenilir, dertlerle sevinçler paylaşılır giderdi. Şimdi gecenin on ikisinde kardeşine varsan belki kapısını bile açmaz; ne dersiniz? Şimdi bu tür etkinlikler için zaman mı yok? İstek mi yok? Bir arada oturup konuşmalar yok. Oturma yok, TV'ler insanları evlere kapattı. Hoşsohbetler bitti. Sevgi saygı azaldı, neredeyse bitti, bitiyor. Son dönemde bilgisayar oyunları ve iletişimlerde buna eklenince insanlar kendilerini yalnızlığın kucağına tam atmış olmadılar mı? 22.03.2008 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–42: GEZEK |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–41: FERFİNE Kaynaklarda ferfinenin sözlük anlamına ulaşamadık. Halk kültürümüzde genel olarak geçmişten günümüze gelen belirli bir nedene dayanmadan ortaklaşa, uzun kış gecelerinde yapılan, harcamalardan her kişiye eşit düşen hisseli yemekli toplantılardır. Uzun kış gecelerinde, dost, komşu, ahbaplarla akrabaların birlikte, kendi aralarında o güne has hazırlanan her türlü yemeklerin yenilerek gecenin geç saatlerine kadar sürdürdükleri erkeklerin yaptığı bu eğlenceye ferfine denilir. Ferfine köylerde çok yapılan gelenek ve hoşgörüye, sevgiye dayanan bir görgü kuralıdır. Ferfinede bir amaç da eğlenirken köy içi ve köyler arası birlik ve bütünlüğün sağlanması, köyde yapılabilecek çalışmalar için birlik oluşturulmasıdır. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde ferfene, felfele, ferfana, ferfane, ferlere, harfana ve herfene gibi adlarla yapılan uygulamalar da genelde ferfineden ayrı uygulamalar olmayıp geleneğin çeşitlerini oluşturmaktadır. Bu etkinliklerde halk kültürümüzün en önemli özelliklerinden olan yardımlaşma, ortak hareket etme ve iyi komşuluk ilişkileri gibi çalışmaları bir arada görmek olasıdır. Ferfine, işlerin azaldığı, Kasım ayının sonlarında başlar, Mart ayına kadar sürer. Gece geç vakitlere kadar oturup konuşan arkadaşlardan biri bir görüş atar ortaya… Der ki, “Arkadaşlar, gelin bir ferfine yapalım.” Köyde bulunan 20’ye yakın odadan hoşgörüsü fazla olan veya küme içinde sahiplerinden odalar ferfinenin yapıldığı başlıca yerlerdir. Bu konuda odalar arasında tatlı yarışlar olup, bir odada ferfine yapıldığı duyulduğu zaman, muhakkak diğer odalarda yapmaya çalışır. Çünkü onlar için ferfine demek kafadarların uygun bir yerde ( genelde mahalle odalarında ) bir araya gelmesi ve burada sabahlara kadar seviyeli eğlencelerin yapılması; yüzük, aşık(kemik) oyunlarının oynanmasıdır. Yemeklerin yenmesi, güzel olan şeylerin konuşulması anlamına gelir. Ferfine sırasında oynanan oyunların amacı eğlenceli bir gece geçirmektir. Ferfineye katılanlar yatsıdan sonra bir odaya toplanırlar. Selamlaşır, hal hatır sorar, ailelerde ve çevrede yaşanan güncel olayları konuşurlar. Kimin kızı kimin oğluyla nişanlanmış. Kimlerin gurbetten mektubu gelmiş köye nereden konuk gelmiş. Hatta kimin ineği bızılamış(buzağılamak) haberleri geçilirdi. Bazı yörelerde ise ferfineye yalnız evli olmayan delikanlılar katılır. Gecenin ilerleyen saatlerinde odalar dağılır. Mahalle tam gecenin karanlığına gömüldü, gömülecek diye düşünürken birden bire bir hareketlenme olur. Tatlı bir koşuşturmaca başlardı. Gece tam bitmeden oda sakinleri her zamankinden biraz daha erken kalkar ve genelde de hep birlikte odadan çıkarlardı. Sen zannedersin ki sanki hepsinin de aynı anda uykusu geldi. Ama işin aslı ferfine yapacak olanlara alan açmaktı. Onlara odayı bırakmak için her zamankinden erken dağılırlardı. Zaten onlar çok iyi biliyorlardı ki hem odanın içinde hem de dışarıda onların odayı terk etmelerini bekleyenler var. Onlar odayı terk ettikten sonra odanın içinde kalanlar odayı yeni konuklarına hazırlarken, odanın dışındaki gözcü ise ferfineye katılacak olan diğer konuklara çoktan haberi uçurmuş olurdu. Kara havla, haşhaş havlası yapılır veya kadayıf(ekmek veya tel) olurdu. Akşamüzeri evlerde; tavuklar pişirilirdi. Arabaşı (un kaynatılarak belli kıvama getirilir soğutulup dilim dilim kesilir ortası açılıp bol acı biberli sıcak et suyuyla) dökülür. Ferfine etinin piştiği tencerede, tencere hakkı olarak o evdekiler için bir miktar et bırakılır ve onun parası alınmaz. Odadaki sobada yanmış meşe odunlarının közleri(kor) sobanın altından başlayıp önündeki çukur küllüğe çıkarılıp üstüne maşa uzatılır. Üzerine dilimlenmiş ev ekmekleri konarak kızartılır. Üzerine sadeyağı(tereyağı) sürülür. Kelik kelik(büyük peynir kalıbı) peynirlerde dilimlenir. Yanına kuru soğan kesilir. Arada kuru soğanlar küle gömülüp pişirildikten sonra sıfraya gelir. Şenlik havası içinde güle oynaya yenir. Su bir yandan sobanın üstünde veya gaz ocağının üstünde kaynar, arabaşının ortasındaki acılı et suyu azaldıkça ve soğudukça üzerine eklenirdi. Daha sonra genel isteğe bağlı oyunlara geçilirdi. Oyunlarda yapılan muziplik ve şakaların duygu ve anıları yıllarca belleklerde yaşardı. Bunun aslı birlik, bütünlük ve bir tür sevgi, saygı dayanışmasıdır. Oyunlar; bilgi yarışmaları, cezalı oyunlar, becerilerin sergilenmesi şeklinde kümelendirilebilir. Ustalık ve beceri oyunları bireysel ya da kümeler arasında yarışmalar şeklinde olabilmektedir. Yine müzik aleti çalabilenlerle uzun hava ve oyun havalarını özellikle güzel söyleyebilenler (maniler, türküler, taşlamalar) ferfineye renk katarlar. Bilinen oyunların dışında kişilerin kendilerinin bulup uyguladıkları oyunlar da ilgi ile izlenmekte, bunlardan beğenilenler o köyde her ferfinede yinelenmektedir. Bazen gençlik yıllarında oynadıkları oyunları konukların ve oradakilerin yoğun isteği üzerine oynayan yetmiş seksen yaşındaki eski tüfek amcalar hala o günlerin coşkusunu sergilemektedir. Genelde her oyunun sonunda bir ceza uygulaması (örneğin yenikleri kağnıya koşup üzerine yenenlerin binerek kağnıyı köyün bir başından diğer başına çektirmesi) vardır. Genellikle oyunlarda en çok ceza alarak dayak yiyenler oyuna ilk kez katılanlardır. Şakayla karışık uygulanan dayak hiçbir zaman şakanın ötesine geçmez. “Cız” oyunu bunun en güzel örneklerinden birisidir. Hangi oyun olursa olsun Türk insanının yaratıcılığı, saflığı ve kurnazlığı burada da kendini göstermektedir. Yeni bir oyun sergilemek isteyen bunu izin alarak sergileyebilir. Coşku doruğa çıktığında yöreye ait türküler söylenip soba maşası çalınmasıyla kaşık oyunları oynanırdı. Oyunlar beğenilirse ödüllendirilir, beğenilmezse cezalandırılırdı. Gösterdiği değişikliklerde yörelerin özelliklerini gösterir. O zamanki insanlarımız konuğun önemini bizden çok daha iyi biliyorlar. Bunun için mahalle odaları yapmışlar ve onların oturma, ısınma, yeme, yatma gereksinimlerini karşılamaya çaba göstermişler. Odalarda yakılan meşe odunları köy korusundan, kömür, tüp(eskiden gaz yağı),elektrik ödemesi giderleri ortaklaşa karşılanır. Odaya sürekli çıkanlarla odayla yakından ilgilenenlerin birer göz dolavı(dolap) bulunur. Dolavında çayı, kahvesi, şekeri, çerez türü çeşitli yiyecekleri hazır dururdu. Sofra bezleri serildikten sonra tahtadan durağan ayaklı olarak yapılmış sıfra( yer sofrası) kurulurdu. Yemek, konuşma ve oyunlar yoluyla bu gelenek tüm kırgınlıkların ferfine odasında unutulmasına neden olduğundan birlik ve bütünlük, kardeşlik duyguları güçlenmektedir. Aynı duygular komşu köylerden gelenler aracılığıyla köyler arasında da yayılmaktadır. Elektrik ışığı olmadığından sokağa çıkınca ve eve gidip gelirken fenerle (bir çeşit gaz lambası) yapılırdı.
Ferfineciler
odanın anahtarını odanın sahiplerinden istediklerinde hemen verilirken
zaman geçtikçe anahtarlar verilmemeye veya vermemek için bin bir dereden
su getirilmeye başlanmıştı. Belli ki odanın sakinleri gençleri kırmadan
reddetmek istemekteydiler. Nedeni ise aslında çok açık. Ferfine
yapacağız diye toplanılıp ferfinenin özüne uymayan davranışlara
girişilmesi, odada içki içilmesi ve sonucunda yaşanan tatsızlıklar,
kirletilen odanın ve odadaki kullanılan eşyaların temizliğinin
yapılmadan bırakılıp gidilmesi oda sakinlerini rahatsız etmiştir. Odada
namaz kılındığından dolayı gençlerin bu tür davranışlarından oldukça
rahatsız olunmuştur. Böylelikle odaların ışıkları da erkenden söner
olmuştur. Bunun yanında gençlerin büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşıyor
olması, odalar yerine kahvelerde oturmanın seçilmesi bu güzel
geleneğinde azalıp geçmişteki değerler içinde yerini alması kaçınılmaz
olmuştur. Ferfinenin önemi ve sıra dışılığı şu güzel atasözleriyle ne
güzel pekiştirilmiştir: Yarım yumurta ile ferfine olmaz. Yarım ferfineye
girilmez. |
||||
|
YİTİRİLEN
DEĞRLER–40: UZUNEŞEK OYUNU
Eğer
yatan takım devrilmemişse ve atlayan takım oyuncularından hiç biri yere
değmemişse atlayan takımın ilk atlayanı direğe parmaklarıyla tuttukları
sayıyı gösterir. Bu sayı beşten büyük olamaz ve elin birisinin
parmaklarıyla gösterilir. Yatan takımın başındaki de düşündüğü sayıyı
bağırır ve eğer atlayanların gösterdiğini bilirse, atlayan takım yatar.
Yoksa yatanlar yeniden yatar.
Hareketli, neşeli, yorucu olan bu oyunlar yoluyla vücudumuzdaki durağan
enerji kinetik enerjiye dönüşürdü. Çoğu oyunlarımız acımasızca ve kıran
kırana oynanır, bu tarz oyunlarımızda karşı takım oyuncularına eziyet
etmekten çok hoşlanırdık. Oyunlarımızda canımızın yandığı kadardan fazla
karşımızdaki oyuncuların can acıtmaya uğraşırdık.06.02.2008 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–39: BİRDİRBİR OYUNU
2 kişi ile 8 e kadar kişinin katılımıyla açık havada oynanan oyun
türüdür. Oyun oynayacak çocuklar çember yaparak sayışma yoluyla ebeyi
seçerler. Oyuncu çok olursa uzun sayışma sonunda: Yelekçi yüzü yere paralel biçimde kafasını saklayarak eğilir. Qyunbaşı önce ellerini sırtına koyup atlarken yaptığı hareket ve söylediği sözler peşinden atlayanlarca yinelenir. Atlamayı yapamayan, yaptıktan sonra düşen, elleri yere değen veya sözleri doğruca söyleyemeyen ebe olarak ebeyle yer değiştirir. Oyunbaşı bütün hareketleri kendisi yapar ve sözleri söyler. Öteki oyuncular aynısını yapmak ve söylemek durumundadırlar. Arka arkaya dizilen oyuncular oyunu oynamaya başlarlar. Oyunbaşı ellerini ebenin sırtına vurarak onu düşürmeden atlarken ”birdirbir” der. Öteki oyuncularda aynı yolu izlerler. Oyunbaşı bu kez atlarken ”ikidir iki, tilkinin .iki biz gibi” der. Oyuncularda aynı şekilde atlarlar ve söylerler. Oyunun sonraki aşamasına geçilir. Buradaki tekerleme ”üçtür üç, amcanın suyunu iç.” diye söylenir. Dördüncü atlayışta ”dörttür dört, dönde .okunu ört.” diye atlarken dönme hareketi sırasında .ötünü vurmadan atlar. Öteki oyuncularda aynı biçimde atlar. Beşlere geçildiğinde ”beştir beş, sen değmeden geç” diyerek atlanır. Ellerin iç kısmından başka yeri değen ebeyle değişir. Altıncıda ”altıdır altı, takga(şapka) yerine gondu” denip eldeki takga sırayla ebenin beline konur. Takga yerine mendilde konulabilir. Sonra ki atlama sırasında ”yedidir yedi, takga yerinden kakdı” denilerek sırta konulan eşya düşürmeden ele alınarak atlama sürer. Artık seçicilik ve beceri isteyen hareketler çoğalır. Sekizinci atlayışta ”sekizim seksek” diye atlayıp tek ayak üzerinde dikilirken öteki oyuncularda atlayışını yapıp tek ayak üzerinde dikilirler. Artık yetki oyunbaşınındır. Gidebildiği kadar tek ayak üzerinde sekmeye başlar. Yüksek yerlerden atlar. Bu bölüm çoğu zaman o kadar uzun sürerki oyun yerinden metrelerce uzaklaşılır. Bu bölümde amaç oyuncuları yorarak bir bakıma dayanıklılıkları ölçmektir. Dinlenme bile oyunbaşı isterse olur. Bu sırada ebe hangi oyuncunun kurala uymadığını oyunbaşına bildirmek zorundadır. Oyuncu kadrosu güçlüyse mahallenin sekerek tur edildiği çok görülür. Oyunun en uzun soluklu ve büyüklerce de zevkle izlenen, izlerken bahse girilen bölümüdür. Dokuzuncu bölümde oyunbaşı atlarken ”dokuzum durak” deyip atladığı yerde kalır. Sırası gelip atlayan oyuncu kendisinden önce atlayan bir oyuncuya değmeden ve kıpırdamadan beklemek zorundadır.
Onuncu atlayışta oyunbaşı atlarken “onum orak” diyerek orakla biçip
çekme hareketini göstererek öbür yana atlar. Oyunbaşı isterse sırta bir
eşya bırakır veya bırakılmış eşyayı alır. Öteki oyuncularda atlama
sırasında aynı işi yapmak zorundadır. Onbirinci atlayışta ”onbirim bir
yumruk diyerek atlarken ebenin sırtına yumruğunu vurarak atlarlar.
Böylece sona eren oyuna yeniden başlanır. Ya tekrar eski çocuk yere
yatar veya sayışma yoluyla yere yatacak belirlenir. Bu oyunun diğer bir
kuralı da; oyunun neresinde olursa olsun kuralları çiğneyen (atlarken
yanlış atlayan, ebenin dediğini yapmayan, düşen vs.) yelekçi sayılır ve
yere yatar. |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–38: İLİK OYUNU Çeket, pontur, gapıt, sıkma düğmelerine bizim kasabada ilik dendiğini birçoğumuz bilir. Kendi oyununu ve oyuncağını kendin yarat dönemi olan bizim çocukluğumuzda işte bu düğmeler oyun yaşamında önemli yer tutardı. Evde giyilmeyecek kadar eski urbaların düğmeleri büyüklerin izniyle, çoğu zamanda gizli olarak kesilip biriktirilirdi. Oyun 2 ile 4 kişi arasında oynanır. Duvara çizilen daire içine ilikler vurularak en yakına düşürme sırasına göre oyuna başlama sırası belirlenir.2 ilik arasını ölçmek için karış veya belirli uzunluğu olan ağaç parçası kullanılır. Yuvarlak içine vurulup yere düşen iliğin yanına kararlaştırılan uzunlukta yaklaştıran oyuncu kendisinden önce oynamış çocuğun iliğini ütmüş olur. İlik yerine madeni paranında kullanılarak oynanan oyunda artık geçmişte kalmış ve yaşlı kuşağın belleklerindeki yerini almıştır. 19.01.2008 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–37: AĞAÇ ATA BİNMEK Oyuncakların eğitim sistemimiz içindeki yeri eğitimcilerimiz tarafından tartışıla gelir. Oyuncak hazır mı verilmeli? Çocuk yaratıcılığını ortaya koyarak kendisi mi yapmalı? Ülkenin koşulları veya henüz tüketim toplumu koşulları oluşmadığından olsa gerek. Bizim kuşak ve üstünün hazır oyuncağı hiç olmadı. Evde aile bireylerinin, sokakta çocukları seven amcaların yardımı ve desteğiyle oynayacağımız oyunun gerekleri kendimiz tarafından ortaya konurdu. Söğüt ağacının dalları uzun, dikensiz ve tutmaya elverişli olduğundan at oyununda her zaman ilk sırayı alırdı. Kalın tarafından bir elimizle tutup iki ayak aramıza aldıktan sonra öteki elimize de atı sürecek kamçı yerine kullandığımız söğüt kımçısını alır koşmaya hazır beklerdik. Bizi yarışa sevk edecek bir yaşlı izleyicide varsa. Gücümüz yettiğince koşup atımızla birlikte birinciliği kazanmaya çalışırdık. Arada sırada kazanma-kaybetme yüzünden kavgalarımızda olurdu doğal olarak. 07.01.2008 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–36: ARADAN ÇIKANA BEŞ PARMAK(İTTİRMEÇ) Güz mevsimiyle birlikte işler azalır gibi olurdu. Ya da biz çocuklara öyle gelirdi. Sokak oyunlarının en kalabalık olanları ve çeşitleri bu dönemde olurdu. Mevsim gereği de yağmur çok yağardı. Oyunlar sırasında yağmur başladı mı belki çabuk kesilir diye pardıların altına sıralanırdık. Yağmur uzayacak gibi olursa yavaştan hareketlenme başlar. Herkes sağındakini-solundakini vücuduyla itmeye başlardı. İşte bu yeniş bir oyunun başlangıcıydı. Mahallenin tüm çocukları saklanmaya çalışıyor ama yer yetmiyor kimi açıkta kimi tam korunamıyor. Yan başlardan içlere doğru vücut hareketleriyle itme başlar canı acıyıp dayanamayan aradan çıkarak uçlara yeniden sıraya girerdi. İtme sırasındaki acıya dayanamayan veya ardan çıkmayı gururuna yediremeyen kişilerin üzerine gidilerek alnından çenesine doğru açık elle sıvazlanarak aradan çıkana beş parmak denirdi. Bu biz çocuklara aşağılanma duygusu gibi gelir aradan çıksak bile ağlamadan yeniden sıramıza geçerdik. Büyüdükçe bu sözü yakınımızdan ve uzağımızdan daha çok duyar olduk. Düzensiz harcamalarla veya çalışmayarak kendisini ya da ailesini zor durumda bırakan kişilerin işleri olumsuzluk gereği bozulduğunda yarı kızgınlık yarı acıma ile aradan çıkana beş parmak bir deyim olarak bizimle yaşar oldu.01.01.2008 |
||||
YİTİRİLEN DEĞERLER–35: SALINGAÇ
KURMA Zaman
zaman yine yapılmasına karşın artık unutulmaya yüz tutmaya başlayan bir
eğlence türüdür. Genellikle dambaşılı avlusu bulunan evlerin kirişlerine
urganların iki ucundan bağlanarak urganın aşağı gelen bölümüne minderle
oturulacak yer yapılmasıyla oluşur. Bu iş yeni nişanlanmış gelin kızları
eğlendirmek ve akrabalarıyla kaynaştırmak için düzenlenir. Daha kısa bir
urgan parçasıyla arkasından iki kişi tarafından yukarı atılarak sallanan
kişinin yeteri kadar hıza ulaşması sağlanır. Orta yaşın üstünde bir
kadının eline uzunca bir sopa alarak sallanan geç kıza nişanlıysa
“yavıklın kim?” değilse “sevgilinin adı ne-nerede çalışıyor-anasının
bubasının adı ne?” gibi sorularla gönlünün kimde olduğunu ayaklarının
altına vurarak öğrenmeye çalışırdı. İzleyicilerde kulak kesilerek genç
kızdan gelecek her sözcüğü kendilerince değerlendirmeye çalışırlardı.
Günümüzde sıradan bir iş görünmesine karşın o dönemde oldukça önemliydi.
Şöyle ki yavıklı kız yavıklısının adını, sevgili sevdiğinin adını, gelin
ve gelin kız kayınta ve kayınnasının adını yüksek sesle söylemezdi.
Söylemişse en büyük ayıp gibi karşılanırdı. Yavıklı kız kazara
yavıklısıyla karşılaşacak duruma gelirse karşılaştırmamak için bütün
komşu kadınları ve kızları kendilerini birinci derecede görevli
sayarlardı. Unutmayın ki uzun yıllar boyunca aynı evde oturdukları
gelinin sesini duymadan ölen kayıntalar olduğu konuşmalar sırasında
ortaya atılırdı.03.12.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–34: YÜZÜK SAKLAMA Uzun kış gecelerinin vazgeçilmez oyunlarından biriydi. Odalarda toplanılırdı. Bu oyunun en önemli özelliği bir yandan bol seyircili gibi görünmesi, öbür yandan orada bulunanların tümünün oyunun elemanı yani oyuncu olmasıdır. Çünkü oyuncular dışında kalan kişilerde oynayan takımlardan birinin taraftarı olmak zorundadır. Oyuncunun kazandığı ödüle veya cezaya ortak olur. Odanın orta yerine veya büyük sekinin ortasına odada bulunan havlu, ceplerdeki mendiller(yağlık), başlardaki örme takkalar çıkarılır. Oyuna başlayacak ekip belirlenir. Ekip içinde en hızlı ve gizlemesini bilen kişi ortadaki gereçleri eline alıp içine yüzük saklıyormuş gibi yaparak yere koyar. Saklayıcı eline aldığı varlık içine yüzüğü yavaş yavaş saklamaya çalışırsa buna yumurtlatma denilir ki bu davranış hoş karşılanmaz. Bazen daha saklanırken yüzük boşa geliverir ve tık! Sesini topluluk duyar. Bu saklayanın en büyük korkusudur. Yüzük ilk saklanan yerde bulunduğunda kazığa oturtma biçiminde tanımlanır. Saklama işi bitince saklayanlar az arkaya çekilir. Şimdi alan karşı ekibin olmuştur. İlkinde bulmak istiyorlarsa saptadıkları eşya güldeste diye kaldırılır. Orada değilse kalanların hepsi saklayan ekibe ödül yazılır. O yüzden önce boşlar saptanıp kaldırılmaya çalışılır. Doğru bilindiğinde saklama sırası öbür ekibe geçer. Bu işlem ekiplerden birisinin oyunu bitirecek sayıyı bulmasına kadar sürer. Asıl oyun yeni başlayacaktır artık. Çünkü yenen ekip istediği cezayı uygulamakta özgürdür. Cezaya karşı çıkılamaz. Cezalardan önemlileri veya acı çektirenleri: İçki masası kurma, tarla sürgüleme, asker talimi, demiryolu döşeme, kadın kılığına sokup kahve pişirtme… vb. Bu oyunla ilgili çarpıcı ve düşündürücü bir öyküyü kasabamız halkından İbrahim Oruç’tan dinleyelim. Yüzük oyununda verilen cezalar köyden köye duyulur ve anlatırlardı. Komşu kasabada yüzük oyunu bittikten sonra yenilen tarafın ekip başına eşini çağırıp kahve yaptırdıktan sonra dağıtmasını ister. Ortam gerginleşir. Oyun arkadaşları bu cezadan vazgeçmesini isterler. Ama olması için diretir ve dileği yerine getirilir. Bir başka oyunda ise geçen kez yenilen küme yenmiştir. Öbür kümenin başını domuz düzmelerini ister. Domuz düzülür. Toprağı burnuyla kazması ve afıyan(haşhaş) kozalarını yemesi istenir. O bu işlerle uğraşırken karşı ekibin oyuncularıyla konuşma başlar. İreşber (rençper) tarlasında gördüğü domuzu ne der, der? Onlarda vurur derler. Oda tüfeğini ateşleyerek oyuncuyu vurur. Öldürür.İşte acı ama gerçek. Düğünlerde atılan maganda tüfekleri de eğlenelim derken gün geçmiyor ki yaralıyor veya öldürmüyor mu? 03.09.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER-33: DOKUZTAŞ OYUNU
|
||||
|
YİTİRİLEN
DEĞERLER-32: BEŞ TAŞ OYUNU(LAPA)
Beş yuvarlanmış taşla oynanır. Kızların çok oynadığı bir oyun türüdür.
Üzeri |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER-31: ÜÇTAŞ OYUNU
Tebeşir, kiremit kırığı, odun kömürü parçası veya pil kömürü ile yanda görülen şekil düzgün bir yüzeye çizilir. İki kişiyle oyun oynanır. Oyuncular üç tane birbirine benzer araç edinirler. Bu onların oyun taşlarıdır. Kesişme noktalarına birer birer taşlar sırayla konur. Buna taş düşme denir. Taşlar karşılıklı düşülürken üçleme yapılmaz. Düşme işlemi bitince atlamadan bir kesişme noktasından ötekine sıra atlamadan çapraz gitmeden çizgi boyu ileri geri, sağa sola oynanabilir. Taşların üçü de aynı doğru üzerine getirildiğinde üçlenmiş olur. Üçleyen oyunun bu aşamasını kazanmış demektir. Kaç sayıda çıkılacağı konuşulur. Belirlenen sayı kadar kazanan oyununu tümünü kazanmış olur. Oyun yerinin bolluğu ve kısa sürede oynanabilirliğinden dolayı çok sık oynanan oyunların başında gelmektedir. 19.06.2007
|
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -30: TAŞLAR ÜZERİNDE KINA YAKINMA Kına nedir diye soru yöneltsek pazaryerindeki satıcılarda paketler halinde veya çuval içinde pazarlanan ellere saçlara yakılan süs maddesi diye tanımlarız. Kına, saç, tırnak gibi bölgelerin boyanmasında da etkili maddedir. Yer yer kumaş boyası olarak da kullanılmaktadır. Kınanın kullanıldığı deri üzerinde yarattığı bazı yararlar var. Birincisi derinin üstünü sertleştirir ve de kolay kolay terlemez. İkincisi, kınalı el ya da ayağa dışardan gelen ısıya karşı serinletici bir özellik taşır.Tümümüz biliriz. Kasabamızda irili ufaklı taş ve kaya parçaları çoktur. Bu taşların üzerinde ne vardır diye sorsak birçoğumuz biraz düşündükten sonra kuzey taraflarında yosun vardır diyebiliriz. Başka diye sorduğumuzda özellikle genç kuşak bilmiyorum anlamında ya ağzıyla cık edecektir veya omzunu çekip kaşlarını kaldıracaktır. İşte birçoğumuzun bilemediği bu varlık kınadır. Kasabaya vardığınızda taşların yüzeylerini görerek -bakarak inceleyin bakalım. Bunların üzerinde çok sevdiğimiz iki çeşit kına türü vardır. Birisi açık yeşil tonunda ota benzer taşların üzerinden yolunarak toplanır. Az suyla ıslatılıp avuç içlerimizde yuvarlaya yuvarlaya bunların kına rengi olan açık kırmızı rengi ellerimize geçiririz. Çocukluğumuzda su taşımak için şimdiki gibi çeşitli ve bol kaplar olmadığından ıslatma işini tükürüklerimizle yapardık. Sonunda incelenip en kırmızı olan elin sahibi başarılı seçilir. Seçilenin başarısı çocuklar arasında ayrı bir gurur kaynağı olur. İkinci kına türü taşların üzerinde yapışık olarak adeta resim çizilmiş gibi durur. Bunu yakınmak biraz daha çok emek ister. Taban tarafı düzgün üstü elle rahat tutulacak küçük bir taş parçası bulunur. Kına olan taşın üzerine tükürülüp küçük taş üzerine sürtüle sürtüle kına oradan çıkarılıp avuç içine veya parmakların üstüne konup yakılacak yerlere dağıtılarak kuruması beklenir. Önce yeşile çalan renk kurudukça dökülür ve kırmızı ton görülür. Bunda da çocuklarca inceleme yapılır. En başarılı olan sözle hoşnut edilmeye çalışılırdı. Evlerimize döndüğümüzde arada sözle ödüllendirilir. Çoğu zamanda cezalandırılırdık. Demekti o andaki duruma göre değişen bir işlem oluyordu. Bu çalışmalarda yardımlaşma olayları da çok olurdu. Kına işini bitiren çocuk bir başka arkadaşına yardımcı olmaya çalışırdı. Dostluk şölenine geldiğinizde veya kış mevsimi dışında kasabaya geldiğinizde deneyin isterseniz. Kim bilir? Belki sizde seveceksiniz. 30.05.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -29:
PATLANGAÇ Yapıcılık, yaratıcılık, kendine güven ve yarışma duygusu gibi birçok işlevi içinde barındıran oyunlarımızdan biriydi. Zaman içinde annelerin titizliği ya da hazır satılan amerikan çamuru yerini alarak yitiklere karıştı. Bunun için sakız çamuru dediğimiz killi çamur gerekir. Buna en elverişli çamurda koca bahçe dediğimiz şimdi pek ekim-dikim yapılmayan yerde bulunur. Buradan aldığımız çamurları zemini düzgün, güneş gören bir yere götürürdük. Kış sonuyla ilkbahar içinde oynandığından soğuktan korunması gerekir oyuncuların. Çamur yere çarpa çarpa özleştirilir. Sonra güveç tavası biçiminde yapılıp hızlıca ağzı yere gelecek biçimde çarpılır. Pat diye ses çıkarıp üstte bir delik açılır.Açılan deliğin büyüklüğü patlatan kişinin şekil verişine, güzel çevirip kapatarak vurmasına göre değişir. Karşıdaki oyuncu bu deliği çamurla kapatmak zorunda olur. Sonra karşı oyuncu aynı şekilde yapar. Çamuru biten oyuncu arkadaşlarından ödünç çamur alabilir veya oyundan çıkar. Bu oyun bittiği veya usanıldığında çamurlar küçük kartopları biçiminde duvarlara atılıp yapıştırılır veya değişik oyuncaklar yapılıp uygun bir yer bulunabilirse bırakılır. Sonrada çamura bulanmış ellerimizi temizlemek için çeşmelerin aharına koşulurdu. Birden oluğa yönelirsek büyüklerimiz izin vermezlerdi. Hayvanların içeceği sular bulanacak da hayvanlar susuz kalacak diye. Çünkü hayvanların ve insanların su gereksinimleri bu çeşmelerden karşılanıyordu. Uygun yeri, zamanı ve çamuru bulduğunuzda çocuklarınızla bir deneyin isterseniz. Ne kadar mutluluk verdiğini tadacaksınız. 24.05.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -28: BOSTAN
DİKME Evcilik oyunu içinde veya bağımsızca oynanabilen bir yaz mevsimi oyunudur. Bostan yurdumuzun birçok yerinde bağ-bahçe anlamında kullanılırken kasabamızda karpuz anlamında kullanılmaktadır. Bu iş için ana malzeme toprak (sokaklar taş döşeli değildi), su bardağı idi. Su bardağı olmadığı zaman pabuçlarla, ağza doldurulan suyun boşaltılmasıyla su taşınırdı. Önce bahçe duvarı toz yığınıyla çevrilir. İçindeki tozlar içeriye koni biçiminde yığıldıktan sonra tepeden dirsek uçlarıyla bastırılarak çukur açılırdı. Bu çukurlar taşmayacak şekilde suyla doldurulur. Suyunu çekince çanak çıkarılır bir köşeye sıralanırdı. Kalan tozlar toparlanır ve bir kişinin dışında herkes çeşmeden su getirmeye koşardı. Kalan kişi gelen suları yapılan bostanları bozmadan tüm bostanı sulamakla yükümlü olurdu. Oyun bitip dinlenildikten sonra yapılanları bozmakta ayrı bir eğlence olurdu Biz küçük işçi oyuncular için. Çocuk gördüğüne göre iş yapar denir ya. İşte çocukları geleceğe hazırlayan bir oyun türü daha. Ancak yitirdiğimiz değerlerin içinde yerini alanlardan. 17.05.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER - 27. DALYA Yedi toprak testi kırığı büyüklüğü birbirine yakın parça, küçük top ve iki kümeden oluşan oyuncularla oynanır. Oyuncular saymaca, tekerleme veya aldım-verdim yöntemiyle kümelere ayrılır. Oyuna başlayacak küme testi kırıklarından birinin üzerine tükürülerek yazı-tura atar gibi saptanır. Dalya taşları dikilip top atılacak yer ortaklaşa belirlenir. Oyuncular üst üste yığılmış taşları vurup yıkmak için topu belirlenen uzaklıktan atarlar. Dalya yıkıldığı an top atan takım dalyayı topla vurulmadan yapmaya, yelen takım ise dalya yapılmadan karşı takımın oyuncularını topla vurmaya çalışır. Dalya yapılırsa aynı oyuncular, yapılmadan vurulurlarsa karşı oyuncular topu atmaya hak kazanır. Beş el dalyayı bulan taraf oyunu kazanmış olur. Oyun başında ne konuşulmuşsa yenilen takım onu yapmak zorundadır. Genellikle yenen takım karşı takımı çiter. Çitmenli yenilenin elini yüzüne ve gözlerine kapatıp yenenin elinin üstüne başparmağıyla yuvarlak yaptığı orta parmağını ileri fırlattırarak vurmasıyla başlar. Vurduktan sonra iki elinin aynı parmaklarını kaldırıp ötekileri kapatır. Gözünü kapatan da aynı parmakları kaldırıncaya kadar çitilmesi sürer. Çitmenli başka zamanlarda da iki kişiyle oynanabilen bir oyundur.10.05.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -26: FITÇI
YAPMA VE DÖNDÜRME Sonbahar mevsiminin olmazsa olmaz oyunlarından birisiydi. Nedeni bu mevsimde hızlı esen yellerin sokaklardaki tozu sağa sola savurup sert toprak zeminin ortaya çıkmasıydı. Bazı yıllar yelin esmesi gecikmişse veya yeteri kadar temizlenmiyorsa fıtçı döndürülecek yeri çocukların temizlediği de olurdu. Eski okul duvarının koruma betonları veya önündeki mozaikli bölümde bu iş için en elverişli yerler arasındaydı. Bunun için çam ağacından koni biçiminde fıtçılar yapılırdı. Fıtçıyı büyük çocuklardan bazıları kendisi yapar, bazısı başkalarına yaptırırdı. Her mahallede fıtçı yaptırmak için nazlandığımız veya evdekilerin haberi olmadan yumurta taşıdığımız amcalar olurdu. Kendi elimize uygun değnekler hazırlanıp ucun bir santimetre gerisine açılan kertiklere sicim ya da pamuk ipliği geçirilirdi. Bu ip fıtçının çevresine bitinceye kadar dolandıktan sonra usulca yere konup değnek hızlıca çekilirdi. Dönmeye başlayan fıtçıya değneğimizin ucundaki ip vurularak dönenin hız kazanması ve sürekliliği sağlanırdı. En güzel dönen fıtçının ünü bütün çocuklar arasında bilinirdi. Zaman zaman fıtçı alıp kaçmalar, fıtçı döndürme yerleri veya mahalleyi bölüşememe gibi nedenlerden kavga çıktığı olurdu. 03.05.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -25: ÇAPIT(BEZ)BEBEK
YAPMA Kızların evcilik ve dikiş, örgü işlerini geliştirdikleri bir evcilik oyunu türüdür. Gövde taştan, ağaçtan veya çaputlardan olurdu. Zaman zaman annesinden veya evdeki büyüğünden yardım alan kızlar bu bebeklerini giydirir, yıkar, doyurur, uyutur ve ninni söylerlerdi. Tamamına yakını kendi yaratıcılıklarından kaynaklanırdı. Bir bakıma kız çocuklarının geleceğe hazırlanmasının ilk tohumları atılıyordu. Çocuklar kendi yaratıcılıklarının yanında büyüklerinden gördüklerini bu bebekler üzerinde uygulama olanağı yaratıyordu. Mahallenin çocuklarının birlikte oynadıkları evcilik oyunları da gelecekteki yaşamlarının ilk uygulamaları gibiydi. Oyuncaklar kendi emek ürünleri olduğundan çok iyi korunur ve sevilirdi. Şimdiki gibi bozulursa, kırılırsa veya kaybolursa yenisi alınır umudu yoktu. O zaman çocuklukta büyüklük gibi zordu belki. Ancak herkesin kendi ayakları üstünde durmasına yardımcı olduğu yadsınamaz gerçekti. 29.04.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -24: HAYA
MAYA Bir kaçma kovalamaca oyununun adıdır. Adını başlangıçta söylenen tekerlemeden almış olsa gerek. "Haya maya, kum kaya. Irakıyı içtik, tarlayı biçtik." Sözleri eller birbiri üstüne konup yukarı aşağı ritmik sallanırken birlikte söylenir. Söz bitince eller türlü şekillerde tutulup beklenir. Kimin hareketi farklıysa o kenara gelir. Ebelikten kurtulmuştur. Bu işlem sürdürülür. En arkaya kalan ebedir. Oyun yeri belirlenip oyuncular kaçarken ebe onları tutmaya çalışır. Tuttuğu oyuncuyu belirlenen oyun yerine getirir. Bundan sonra hem tuttuğunu korumak, hem de öteki oyunculara dokunmak gerekir. Dıştaki oyuncularda tutulmamak için çabalarken tutulan arkadaşlarını kaçırıp kurtarmak görevini de üstlenmiş olurlar. Böylece bütün oyuncuların tutma işlemi bitirilince ebenin seçeceği birisi yelmeye başlar. Ebe iki kişiden olduğu gibi oyuncular iki kümeye ayrılarak ta oynayabilir bu oyunu. İşte çeviklik, yarışma hırsı, yardımlaşma ve dostluğu içinde barındıran çok yönlü bir oyun.27.04.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER-23 : AŞIK OYUNU:
Aşık bir çeşit kemiktir (bakınız fotoğraf 1). Aşığın bulunması zordur. Çünkü canlı bir hayvanın kesilmesi ya da ölmesi gerekmektedir. O dönemde küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar ailelerin geçim kaynağı olduğu için kolay kolay kesilmez. Dolayısıyla aşık oyununda kazanan kişinin saygınlığı artmaktadır. Aşık; küçükbaş hayvanların ya da büyükbaş hayvanın arka ayaklarının eklem yerlerinden elde edilir. Bu oyun köyümüzde daha çok kışın oynanmaktadır. Bu oyun için en az iki kişi gereklidir. Daha çok sayıda da olabilir. Atıcı kişi kısa kenarından başparmakla işaret parmağı arasında aşığı tutarak birkaç takla atacak biçimde ileri doğru yuvarlar. Resimdeki gibi yan yatarsa sayı olmaz. Atış sırası yer değiştirir. Aşık oturursa atıcı sayı kazanır ve atışını yan yatıncaya kadar sürdürür. Yenilen kişi arabaşı döktürür. Lokum alır. Şeker fıstık alır. Günün özelliklerine göre belirlenen konular üzerinde yarışılır. Bu güzel oyunumuzda son yılların unutulanları arasında yerini aldı. |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -22: VITGIDİ Oynayan oyuncu sayısı göz önüne alınarak oyuncu başına yarım metre çapında bir yer çizilip büyük yuvarlak içinde oyuncular yerlerini alırdı. O yarım metrelik bölüm oyuncunun emeniydi. Oyunda bir çelik ve her oyuncunun elinde bir değnek bulunurdu. Tıktık veya sayışma yöntemiyle ebe-yelekçi- saptanırdı. Ebe belirlendikten sonra ebe çeliği yanındaki arkadaşının değneğinin üstüne atar oda ileri götürtmek amacıyla olanca gücüyle ortasına vurmaya çalışırdı. Çünkü ne kadar dengeli vurulursa o kadar ileriye giderdi. Yelekçi çeliğe gidip gelinceye kadar onun emeni değneklerle kazılırdı. Değnekle kazılırken yelekçi çeliği birisinin emenine bırakır veya atabilirse yelek ötekine geçerdi. Uzaktan atmanın zararı eğer emene atamazsan çeliğe yeniden vurulup emeninin kazılması sürdürülürdü. O yüzden pek uzaktan atış denenmezdi. Her oyuncu emenini de kontrol edip dururdu. Yelekçiler değişir oyun birisinin emeni diz boyu kazılıncaya kadar sürerdi. Toprağın kolay kazılabilmesi açısından ilkbahar ve sonbahar mevsimleri oyunu denebilir bu oyuna. Emeni en derin kazılan oyuncu emeninin içine dikilip elleri arkadan bağlandıktan sonra çukura gömülür, kolayca kurtulamasın diye çevresi çiğnenerek iyice sıkıştırılırdı. Ön tarafına biraz zorlanarak yetişecek şekilde bir kazık çakılır ve bunu dişleriyle çıkarması istenirdi. O kurtulma çabasındayken öteki oyuncular kaçardı. Çukurdan çıkan yelekçiye oradaki gözcüler yardımcı olarak ellerindeki bağ çözülürdü. Bundan sonraki iş bir oyuncuyu bulup yakalamasıydı. Kısa sürede yakalarsa bu seferde yakalanan oyuncu aynı şekilde gömülürdü. Öteki oyunlara göre daha acımazsız ve işkenceli bir oyundu. O yüzden pek sık oynanmazdı.08.04.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 21: PATLAK Kasabamız Karakaya mevkisinde bir ağaç türü vardır bilir misiniz? Adı patlak ağacı. Bilmiyorum ağaç türleri içinde adı ne diye anılır çevrebilimde? Özü çok yumuşak dışı sert görünümlü bir ağaçtır. Bu ağaçtan kesilip gelen dallar on beş-yirmi santimetre uzunluğunda iki yanı düzgünce kesilir. İçinin yumuşak bölümü uzun demir parçası veya sert olan başka bir ağaçla çıkarılır. İyice temizlenir. Davşınak odunundan boşaltılan patlak ağacının boyundan bir santimetre kadar kısa bölüm patlağın içine girecek biçimde inceltilir. Elimizin ölçüsüne göre tutacak kadar bir bölümüde düzeltilir. Kısaca patlağa giren kısmı deliğin ölçüsünde ince, tutulacak kısmı biraz daha kalın bir düzenek elde edilmiş olur. Sonrada patlağın sıkısı dediğimiz bölümün hazırlığına geçilir. Kendir-keten liflerinden yapılmış urgan veya yular eskisiyle kınnap-sicim dediğimiz ince ipler ellerimizle didilerek lif durumuna getirilir. Bunları ıslatıp yumuşatmak için ağzımıza alır çiğner yere tükürürdük. Çünkü acı bir tat veriyordu dilimize. Bunun bitkisinin uyuşturucu hammaddesi içerdiğini bilmiyorduk ki çocuk aklımızla. Yeteri kadar yumuşadığını düşündüğümüzde ağzımızdan çıkarıp biraz zorlayarak gidecek biçimdeki parça dilinmiş patlağın ucundan içeriye sokulur ve davşınaktan yaptığımız düzenekle içine itilirdi. Öbür deliğe elimiz siper edilerek parçanın yere düşmesi engellenirdi. Bu işlem birçok kez yinelenir ve bu işleme sıkı alıştırması denirdi. Güzel alıştırılan sıkılar hem pat diye güzel ses çıkarır hem de yukarıya daha çok çıkardı. Sıkılarımız kaybolmasın diye ileriye boşluğa doğru tutulmazdı. Sıkı ayarlaması hem uzun zaman alır hem de urgan veya yular parçasını bulmak zor olurdu. Bu sıkıyı yapmak için bozduğumuz urgan veya yuların ceremesini sopa yiyerek ödediğimiz çok olurdu. Büyüklerde haklı. Eline aldığı yuların veya urganın bir-iki teli kaybolmuş hayvanı veya yükü bağlasa ne kadar dayanabileceği kuşku götürür. Bunu yapanda evin çocuğu-çocukları olduğu bilinir. Yeniden olmasın diye sopa çekilir, azarlanır, tembihlenir. O andaki duruma bağlı olarak hafif ya da ağır geçer. Şansınıza ne çıkarsa. Patlak yarışı iki şekilde olur. Ya daha çok ses çıkaran.Ya da daha yukarı fırlayan . Her çocuk kendi patlağının birinci olmasını ister. Bu işte ayrı bir ustalık ister. Çoğu zaman büyüklerden bu konuda yardımda alındığı olurdu. Özünde iş başarma ve bunu en iyi biçimde gösterme olan bu patlak ya da patlangaç olayı çocuğun yapıcılık yaratıcılık yönünün gelişmesine büyük katkıda bulunuyormuş. Bunu şimdi daha iyi anlıyoruz. İşte uygulanılan ama o gün adı konulamamış bir öğrenme ve öğretim tekniği. 05.04.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -20: ÇELİK Kış mevsimi oyunlarının olmazsa olmaz denilen oyunlarının başında gelir.Üç çeşittir.Yer çeliği,emenli çelik ve şeker çeliği. Yer çeliğinde sağlam ve kalın bir değnek hazırlanır. Bu genellikle söğüt veya çam ağacından olurdu. Çelik on beş santimetre kadar uygun kalınlıktaki davşınak ağacından bir tarafı alttan üste, diğer yanı üstten alta doğru birer santimetrelik altmış derecelik açıyla kesilerek hazırlanırdı. Yere bir doğru çizgi çizilir ve çelik bu çizgiyi ortalayacak biçimde konurdu. Elimizdeki değnekle çeliğin ucuna vurulur havalanınca uygun ortam olunca ortasına vurularak ileriye gitmesi sağlanırdı. Zaten çeliğin davşınaktan yapılmasının nedeni her defa vurulduğundan dayanıklı olmasının istenmesiydi. Değnek çizginin üstüne yatırılırdı. Yelekçi ya da yelen dediğimiz kişi çeliğin düştüğü yerden değneğe çeliği atardı. Eğer çeliği değneğe vurursa yelekçi değişirdi. Çeliğin başındaki çeliği yerden kaldıramazsa buna birin salık denirdi. Düzeltme yapmadan ikinci kez denerdi. Olmazsa buna ikin salık denirdi. Üçün salıkta da vuramazsa oyunda çelme hakkı öbür oyuncuya geçerdi. Oyun hareketli olsun diye çelinen çelik yere düşmeden kapılırsa değneğe atmadan yelekçi değişirdi. Oyunda kapmanlı olup olmayacağı başlamadan önce kararlaştırılırdı. Oyun iki kişiyle oynandığı gibi iki küme yapılarak yeteri kadar kişiyle de oynanabilirdi. Düşünce ve uygulamanın eş güdümü açısından güzel bir oyundu. Arada çeliğin veya değneğin yol açtığı ufak tefek oyun yaralanmalarını saymazsak. Emenni(emenli) çelik oyununun çeliği söğüt veya kavaktan iki ucu düzgün kesilmiş biçimde olurdu. İki-iki buçuk metre yarıçapında bir yuvarlak çizilir. Merkeze de çeliği çeleceğimiz yönde beş santimetre kadar uzunlukta emen kazılırdı. Değneğin bir ucu emenin içine sokulur ve çelikte emenin üstüne yerleştirilirdi. Değnek bastırılarak yukarı doğru kaldırılırken çelik gidebildiği kadar ileriye fırlatılırdı. Bunda çeliğin emene konuşu değneğin yerleştirilişi ve itilişi çeliğin ileri gidiş hızını etkilerdi. Asıl ustalıkta bu ayrıntılardaydı sanırım. Yelekçi çocuk çeliği düştüğü yerden alıp çizilmiş yuvarlağın içine atmaya çalışırken çelen çocukta yuvarlağa sokmamak için elindeki değnekle atılan çeliğe vurup çizgi içine düşürmemeye çalışırdı. Yelekçi ulaştıramazsa veya çelen vurarak çizgiden uzağa düşürürse çizgiden başlayarak değneğin boyuyla arayı sayarak ölçerdi. Bu sayının üstüne değnekle çeliğin altına vurarak saydığını ekler bu bir seferde alınan sayı olurdu. Değneğin altta çeliğin üstte vurulup saydırılmasına tıktık denirdi. Üçten çok tıktık vuran bütün oyuncular tarafından alkışla ödüllendirilirdi. Tıktık oyuna kimin başlayacağının bilinmesi içinde başvurulan bir yöntemdi. Çok vuran oyuna başlamayı hak ederdi. Çelik çelinip yelen tarafından atılınca yuvarlak çizgisine değiyorsa buna fos denirdi. Fos olunca aynı elde değnek elin ayasında, çelikte önde başparmakla orta parmak arasında tutulurken dikçe yukarıya atılıp yere düşmeden vurularak çelinmesi gerekirdi. Bu işlem üçüncü salıkta da vurulamazsa yelek değiştirilirdi. Bu çelik oyununda da yer çeliğindeki gibi kapmanlının yanı sıra uzunca bir değnekle çelinen çeliğe havadayken vurulabilirse yelekçi el değiştirebilirdi. Bunada çarpmanlı denirdi. Sayı temeline dayanan bu oyunda hangi sayıya varınca çıkılacağı oyunun başında kararlaştırılırdı. Ulaşılan sayının unutulmaması oyun kadar önemliydi. Sayısını yanlış anımsayan veya sayarken yanlış sayana “ Tuuuu, in bire !” denildiğinde kazandığı sayılar gider yeniden birden başlamak zorunda kalırdı. Bu yüzden iki tarafta hem kendi sayısını hem de arkadaşının sayısını aklında tutmak zorundaydı. Oyunun en güzel yanı neymiş biliyor musunuz? Çocuklar daha okula başlamadan sayı sayma bilgi ve becerisini kazanmış olurlardı. Öteki yararlarını hiç saymasak bile. Şeker çeliği en zor çelik oyunuydu. Emenli çelikteki gibi yuvarlak oluşturulup yuvarlağın merkezine bir değnek dik olarak dikilirdi. Çelik bu değneğin üst kısmına ortalayacak biçimde yerleştirildikten sonra elimizdeki değnekle çeliğin arka alt bölümünden vurularak ileriye gitmesi sağlanırdı. Kapmanlı ve çarpmanlı durumu, çeliğin yuvarlağın içine atılışı, sayma ve tıktık işlemleri emenli çelikteki gibiydi. Çelik fos gelirse değnek havaya kaldırılıp bükülen ayak arasından uzatılır. Öteki eldeki çelik değneğin üzerine doğru getirilip yukarıya doğru vurulur. Hemen değnek ayak arasından çıkarılıp yere düşmeden çeliğe vurulup ileri gitmesi sağlanırdı. Çelik yere değmişse vurulsa bile sayılmaz, yer kırağısını aldı denirdi. Üçüncü elde de vurulamazsa yelekçi değişirdi. İşte sayma, kas ve beyin kontrolü, yarışma duygusu vb. işleri içinde toplayan bir oyun. 01.04.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 19: KILTOP
YAP, İSTOP OYNA Siz hiç hayvan taradınız mı? Siz hiç hayvan sevdiniz mi? Taranıp dökülen tüylerden oyuncak yapıp arkadaşlarınızla oynadınız mı? Öküz ve ineklerin bol, birazda beygir eşeğin olduğu ama motorlu araçların hiç bulunmadığı zamandan kısacası çocukluk günlerimin oyunlarından, yapılan oyuncaklarımızın emeği, göz nurunu, çabayı yaratıcılığı simgelediğinden söz edeceğim. Kışın güneşli günlerinde damlardaki tüm hayvanlar güneşe çıkarılırdı. Önce öküzler taranır, arkasından inekler ve eşekler taranırdı. Beygirler ve eşeklere Ömer Seyfettin in öyküsündeki gibi kaşağılanırdı. Çocuklar hem yapılan işi büyük bir zevkle seyreder, bir yandan da kendimize yarayacak hayvan tarağından çıkmış öküz ve inek kıllarını toplardık. Yeteri kadar biriktirdikten sonra ellerimizin ayaları arasında yuvarlaya yuvarlaya ara sıra tükürerek top durumuna getirirdik. Bu top hem yumuşak olur vurduğun kişinin bir yerini acıtmaz, hem ileriye doğru fazlaca fırlayıp gitmezdi. Bu toplarla bol bol istop oynardık. İstop oyunu aynı sırada belirli aralıklarla kazılmış oyuncu sayısına eşit yarım daire çukurların kazılmasıyla, önceden kazılmışsa düzeltilmesiyle başlardı. Buyarım daireler oyuncuların emeniydi. Karşılıklı iki oyuncu uçlara geçerek kıl topu emenlerin üzerinde ileri doğru yuvarlardı. Top kimin emenine girmişse o topu kapıp istop deyinceye kadar öteki oyuncularda kaçabildiği kadar uzağa kaçardı. İstop dedikten sonra topu alan öğrenci vurabileceği oyuncuyu kararlaştırıp atardı. Top atılan oyuncunun en ufak bir hareketi bile kural dışı olurdu. Top değerse atılan oyuncunun emenine, değmezse topu atanın emenine bir Çiğil konurdu. Emeninde beş çiğil olan oyuncu yenilmiş sayılırdı. Şimdi bütün oyun araçları hazır, oyunlar kitaplarda ve diğer görsel yayınlarda hazır. Çocuğun oyundaki payını düşünürseniz yabancı gibi. İşte bir yanda her şeyiyle kendinizin hazırladığı oyun araçları ve oyun; diğer yanda her şeyi hazır sizin figüran olduğunuz oyun. İkisini de deneyin bakalım. Hangisinde daha mutlu olursunuz? 29.03.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–18:YEDİBEY OYUNU
|
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -17: CINGIRDIK OYUNU(TAHTERAVALLİ)
|
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -16: DEVE
DÜZÜNME-GELİN DÜZÜNME
(kasabamızın köy seyirlik oyunlarından) Eski düğünlerde iyi havalarda Çarşamba geceleri davul-zurna dışarıya çıkardı. Diğer günler düğün sahibinin odasında çalınır söylenirdi. Davulun çıktığı alana meydan ateşi yakılarak veya katmer sacının küllenen çukur yanı yukarıya gelecek şekilde yüksekliğe oturtulur. Üstüne konulan küle gazyağı dökülüp ateşlenerek aydınlatılmaya çalışılırdı. Şimdiki aydınlatma gereçlerinin yanında o günleri düşündüğümüzde aydınlatma değil, sadece karanlığı bölme işlemi yapılabiliniyordu. Deve düzünmek için beş kişi seçilirdi. Öndeki kişinin elindeki uzunca değneğin ucuna ölmüş eşek veya beygir kellesi kemiği geçirilir. Bu saman gerisinin dayak deliğinden yukarıya doğru uzatılır, devenin başı ve boynu olurdu. Öteki dört kişide saman gerisinin altına girer kapkara bir yaratık çıkardı ortaya. Bilinmeyen veya az bilinen yaratıklarla çocukları korkutup sindirmek büyüklerin işine geldiğinden korkutma aracı da hazırdı işte."Deve geliyor.", "Deveye atıveren mi?", "Deve seni yer !" gibi sözleri sık sık duyardık. Deve hazır olunca bunun eli değnekli birde çobanı olurdu. Deve insanların üzerine doğru saldırınca veya çobanın söylediklerini yapmayınca değneği orasına burasına yer deve düzünenler. Bir diğer eğlence şekli deve düzünenlerle birlikte veya onların peşi sıra ortalıkta olan gelin düzünmüş iki erkek ve bunların başındaki babalarıdır. Seyirciler içinde gelini kaçırmak isteyenler veya gelinler ortalıkta oynarken sataşmaya kalkanlar kız babasının sopasından kendilerini kurtaramazlar. Zaman zaman şeytan düzünmede olurdu düğünlerde. Bir kişi değişik kıyafetler giyinir, yüzünü de islerle, küllerle kapkara boyardı. Uzunca bir sırığı bacaklarının arasına alıp ucundan tutar, diğer ucuna da çapıt bağlanıp gazyağı dökülerek ateşlenirdi. Alanda öteki oyunculara yer açmak için sopasının arka ucunu sağa sola savurtarak insanların alanı daraltmasının önüne geçmiş olurdu. Bu eğlencelerde konusu o günün koşullarına göre düzenlenip uygulanan bir orta oyunu türü değil mi? 12.03.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER - 15: AFIYAN SAKIZI Devletimizin istemediği uğraş Kasabamızdaki yetişen bitkilerin en önemlilerinden, nerdeyse olmazsa olmazlarından haşhaş. Ekimiyle işlemesiyle hasadıyla damak tadıyla diğer bitkilerden ayrıcalığı vardır yaşantımızda. Haşhaş ekilecek tarla eğer yağmur zamanı gecikmişse sulandıktan sonra tarla tava geldiğinde tohum tarlanın yüzüne saçılır. Saçma işi özel beceri ister. Az saçarsanız tarlada seyrek biter. Sonradan üzerine saçmak zorunda kalırsınız. Çok saçarsanız tarladaki bitki çok sık bittiğinden çapalarken çok zorluk çekersiniz. Bu yüzden tam usta olmayanlar kumla veya kuru toprakla harmanladıktan sonra saçarlar. Diğer bitkiler ekildikten sonra üstüne sürgü çekilirken haşhaş tarlası sürgülenmez. Haşhaşın ilk çapası hava koşullarına göre Mart ayı içinde yapılır. Yeşil haşhaş bitkisi bu dönemde salata yapılarak veya yeşillik olarak sofralarımızda tüketilir. İkinci çapa Nisan-Mayıs aylarında yapılır. Bundan sonra tomurcuğa kalkıp büyüyen haşhaş bitkisi mor-beyaz çiçekleriyle bulunduğu yerleri süsler. Çiçeklerini döktükten sonra kelle dediğimiz kapsüller oluşur. Buraya kadarki anlatımı birçoğunuz bilirsiniz. Asıl anlatmak istediğim kellerin çizilmesi ve afyon maddesini içinde bulunduran nesnenin sıyrılarak alınmasıdır. Bıçak sapı gibi düzeltilmiş ağaçların ucuna tırpan kırığı parçalarının bıçak ucunun keskin yüzü gibi yerleştirilmesiyle oluşan ve adına afıyan cizgisi denilen araçla güneş iyice kızdıktan sonra bir afıyan kellesi sol el ile tutulup sol elin başparmağı kellenin üstünde. Aynı elin işaret parmağı ile orta parmağın arasına da alt kısmı sıkıştırılıp tam orta yerinin üçte ikilik bölümü hafif kesilerek dolaşılır. Buna afıyan çizme denir. Özel bir ustalık ister. Çok yüzeyden çizilirse süt çıkmaz. Derin çizerseniz kelleyi bölersiniz hem süt çıkmaz hem de haşhaşın oluşumunu engellersiniz. Çizilen kellelerin olduğu bölümde dolaşırsanız hem süte zarar verisiniz. Hem de sütü dağıtırsınız üzerinize bulaşır. Çizilen sütler ertesi gün sıyrılır. Ağzı ekmek teknesi biçiminde kendimize gelen tarafında sapı olan ve sapa yakın yeri açık orada yine tırpan kırığı parçasının yerleştirilmesiyle oluşan. afıyan bıçağı ile kelle çizerkenki gibi tutulup çizilen bölüm dolaştırılarak toplanan sütün bıçağın içine toplanması sağlanır. Toplanan madde sütün kahverengine çalan rengi ile kabuğun üst kısım renginden oluşan ak karışımıdır. Alındıkça köşeden beri doğru bıçağın içine sıkıştırılarak doldurulur. Bıçak dolunca boşaltılır. Alma işi günün erken veya ikindi sonrası döneminde yani serinlikte yapılır. Bizim haşhaş tarlalarımız genellikle Harmanaltı ile Sıran söğütte olduğundan o yılların tek kiremitli çatısı olan şimdiki eski okul diye tanımladığımız bina rahatça görülürdü. Yaz mevsiminin sıcağında kiremitlerin üst kısmında bir dalga sürekli hareket halinde görülürdü. Bunun kiremitlere vuran sıcağın geri yansımasından olduğunu ancak öğretmen okuluna gittiğimde öğrenebilmiştim. Beni hem eğlendiren hem yoran önemli olaylardan biriydi. Afıyan çizimi dönemiyle efek biçme dönemi çakıştığından yavaş giden yaşantı birdenbire hızlanırdı. Küçük- büyük herkese iş bulunur veya köye gelecek yabancılardan çekinildiği için çocuklarda tarlalara taşınırdı. Yine böyle bir günde güneşte yanmasın diye hendeğin kıyısına beni yatırdıklarında acı ile uyanıp bağırmaya başladığımı anımsıyorum. Meğer başımı koyduğum yerdeki çavdar kellesi kulağıma girmiş. Uyanıncaya kadar bilmemişim. Benim ve anamın bağırışlarına bizim tarlada insan çoğalıverdi. Vücudum büyük baskılar altında kaldı. Ne olduğunu anlayamıyordum bile. O sırada beni tutmuşlar işin uzmanı kadınlardan birisi koca iğne diye adlandırdığımız yorgan iğnesi ile çavdar kellesini kulağımdan çıkarmış. Çocuk gurtuldu çıkdı çıkdı ! dediklerini duydum o arada korkudan uyumuşum. Tarlalardaki çizim ve alım işleri bitince afıyan sakızı çok az suyla sulandırılıp hamır yoğrulur gibi yoğrulup özleşmesi sağlanırdı. Büyüklüğüne göre bir veya iki parça gülle gibi yuvarlak şekil elde edilirdi. Bu toprak mahsulleri ofisine verilirdi. Tahmini değerden az olduğunda komşular birbirinden ödünç alarak eksiği giderirdi. Çünkü eksiğin nedenini anlatabilmek çok zor olan olaylardan biriydi. Çizme işi bittikten sonra kadınların zamanı varsa yeşil kalmış canlı kellelerin önce çizilmemiş bölümünden çizdikleri yerden yeniden çizip süt alırlar ve buna sırt denirdi. Bunun kazancı evdeki kadınların özellikle de genç gelin varsa onların olurdu. Olgunlaşan kelleler sarıdan uçuk kahverengine doğru renk alınca ek gibi duran boğazından koparılırdı. Buna haşhaş kırma denirdi. Kırılan haşhaş günde kızdırılıp kırılır elenir pazarlanır. Kalanı yağ için, börek için pekmezle karıştırılıp banmak için yıkanır eve konurdu. Gerekli oldukça dığan dediğimiz tavalar içinde kavrulur ve her evde bulunan haşhaş taşlarında sürtülürdü. Kırık kapçaklar bir zamanlar şimdiki spor tesislerinin bulunduğu harmanın kenarlarına dökülürdü. Bunu yiyen hayvanlar daha iştahlanır insanlara saldırırdı. Bu yüzden çok kasılan kendini beğenmiş insanlara "çığ yemiş dombay gibi ne ofudup duruyon" derlerdi. Sonraları bu kapçaklar birileri tarafından alınıp götürüldü. ABD de işlenerek sakız çıkarıldığını daha sonraları öğrendik. Bir dönem haşhaş ekimi yasaklandı. Yaklaşık dört yıl ekilmedikten sonra ilimize adını veren ekim yeniden başladı ama o çizme toplama yani afıyanı görme olayı olmadı artık. Harmanlara dökülen gapçıklar TMO tarafından alınmaya başladı. Son yıl tapusu olmayan tarlalara ekim yaptırılmama durumu ortaya atılınca kasabamızda haşhaş ekimi yok denecek kadar azaldı. Dileriz yönetme düşüncesindeki kişiler bu olumsuzluğa bir çözüm bulurlarda hem üretici kazanır. Hem de Bolvadin ilçemizdeki Alkoloid fabrikası hammadde sıkıntısından kapanmak zorunda kalmaz. Günlük yaşamımızda her zaman yeri olan haşhaşın bilebildiğim elli yılı aşkın öyküsü bu. 06.03.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–14: PULLUKLAR Toprak işlemede en yaygın kullanılan araç pulluklardır. Pulluklar toprağı parçalar, çevirerek devirir, gevşetir anız ve yabancı otları toprağa gömer. Gazi hazretleri, her yıl dış ülkelerden getirilen pulluk ve tarım araçlarının bir kısmını paramızın dışarıya gitmemesi için ülkede yapmak ve Türk çocuklarına da sanat öğretmek isteğindeydi. Anadolu köylüsünün yüzyıllardan beri kullandığı, toprak üzerinde yalnız bir çizgi açan karasabanın kaldırılmasını ve yerine pulluk kullanılmasını isteyen Gazi hazretleri, 1930 senesinde çiftlikte bir pulluk üretimevi kurdurarak pulluk ve bazı tarım araçlarının üretimini başlatmış ve çiftçiye ucuz pulluk sağlamıştır. Pulluk
tabanı: Özellikle tarla tarımının yapıldığı arazilerde en büyük
sorunlarımızdan biri pulluk tabanı oluşumudur. Hepimiz asfalt yapımını
görmüşüzdür? Toprağı sıkıştırmak için silindirlerle geçer dururlar.
Peki, şimdi düşünelim. Bir sene boyunca; tarlayı sürerken, ekerken,
biçerdöverlerle hasat ederken tonlarca ağırlığındaki araçlar tarlamıza
kaç defa giriyor ve tarla toprağını bir silindir gibi kaç defa
bastırıyor. Bir yıl boyunca bu tarla toprağını pulluk derinliğinde
(20–25 cm) kabartıyoruz. İşte bu her yıl aynı derinlikte kabarttığımız
toprak derinliğinin hemen altında sert, geçirimsiz ve betonlaşmış bir
tabaka oluşuyor. Bu tabakaya pulluk tabanı diyoruz. Diğer işlerde olduğu gibi tarımsal çalışmalarda da bilimsel olalım. Küresel ısınmanın ilk görülmeye başladığı bölüm ve etki alanı tarım. Gerekeni gerektiği düzen içinde yapmak kişisel ve toplumsal çıkarımızadır. 03.03.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER-13: KARASABAN
1927 yılında çiftçi ailesinden yüzde 70 inin sadece kara saban ile toprağı sürdüğü ortaya çıkmıştır. Toynbee “ Köylülerin kullandıkları tarım yöntemleri tarihin alaca karanlığındakinden ayrı karasaban, hala en gözde tarım aracıydı” demiştir. Karasabanla ilgili şöyle bir öykü anlatılır: B ir adam sabah çift sürmek üzere hazırlanır. Tohumunu eşeğe, yükler azığını alır. Öküzlerini önüne katar. Tarlaya çift sürmeye gider. İki üç evlek sürer son evleğin yarısına gelince sabanın toprağı aktarmadığını görür. Çeker sabanı bakar ki saban demiri kırılmış. Sürdüğü çizileri takip ederek kırılan demiri bulur. Kırılan iki demir parçasını orada toprakla kardığı çamurla yapıştırır. Bir çizi çıkmadan bakar ki saban demiri kırılmış. Demiri çıkarır bakar ve derki şu Allah ın işine bak yine aynı yerden kırılmış der ve hayretini belirtir. Karasaban çizgiyi geniş açsın diye okla buylunun bağlı olduğu bölüme kuşburnu çalısı takılır. İşte böyle bir çalıyı uzun otlar takılmış alıvereyim diye öküzlerin arkasından tuttuğumda elimin yarı çamurlu kanlar içinde kaldığını gördüm.Çok acımasına karşın babamdan gizledim.Bilse neden tuttun diye azarlayacaktı. Bende o azarı göze alamazdım. Boyunduruk karasaban veya pulluğu çekmek için kullanılan hayvanların boynuna takılan ağaçtan yapılmış bir araçtır. İki ağaç ince demir veya sert ağaç parçalarıyla birbirine tutturulmuş uçları hayvanların boynu girecek kadar açık bırakılmış kaçmamaları içinde zelve denen demir veya ağaç parçalarının girebileceği delikler hazırlanmış bir araçtır. Boyunduruğun alt ucunda meşeden yapılma kapak dediğimiz delikli düzenek vardır.ağlantıyı zelveler yapar. İşte şimdi anı özelliğinde bazı işyerlerinde gördüğümüz karasabanın benim bildiğim geçmişi.Nerelerden nerelere? 02.03.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -12:
YAĞMIRCIK ÇIĞRIŞMA
Çocukların yağmur duası Çocukların birlikte iş yapıp kaynaştığına ve oyun oynarken bile iş başarmanın güzelliğine eriştiklerine tanık olacağız. Evlerde, köşe başlarında büyükler yağmur yağmasının gerekli olduğu veya yağmasının geciktiğini söylemeye başladıklarında mahallenin çocukları kendi aralarında örgütleniverirlerdi. Elimize bir ümzüklü ocak bardağı alıp köyün yukarısında bulunan inden ümzüklü ocak bardağını doldurup mahallemizdeki evleri gezmeye başlanırdı. Evin kapısına varıp koro halinde: Teknede hamır, tarlada çamır, ver ALLAH ım ver, sicim gibi yağmur ver. Arkasından da: Yağmırcığım yağ ister, kaşık kaşık bal ister, koç koyunlar kurban ister, köpekler harman ister, ver ALLAH ım ver sellice sulluca yağmur ver. diye sesimiz elverdiğince bağırarak dua edilirdi. İleri yaşlara gelince bu tekerleme-yakarış karışımında bir yanlışlık olduğunu düşünmüşümdür. Koçların koyunların kışlık yiyecekleri harmanın verimiyle, köpeklerin mutluluğu da özellikle kurban kesimi sırasında onlara verilen et parçalarından olsa gerektir. Yanına vardığımız evin ev sahibi de bulgur, yağ, yumurta, tuz veya ekmek verirse elimizdeki ocak bardağından kapısına su dökülerek gapınızı sel alsın gitsin derdik. Bu gerçekte yeteri kadar yağmır yağsın dileğiydi. Vermezse dökülmezdi. O zamanlar bir garip inanış vardı. Eğer evden bir kişisi görmeden bir damtaşının oluğu çalınırda pilav pişirilen haranının altında yakılırsa mutlaka yağmur yağar. İşte bu inanış her yağmurcukta bir veya birkaç oluğun yakılmasına neden olurdu. Oluk dediğimiz aygıt söğüt ağacının üst tarafının oyularak kanal yapılıp dam başındaki akıntılı tarafa uç kısmına büyük taş bastırılarak yağmur sularını aşağıya akıtmaya yarardı. Oluğu çalınan dam başı sahibi bunu bilirse kızar gibi yapar ama yine bağışlardı. Hemen yenisini yapar veya usta birisine yaptırıp yerine koyardı. Bir oluğu çalınan evin oluğunun bir daha alınmamasına özen gösterilirdi. Böyle bir olay gerçekleşse bile çocuklar veya büyüklerce yapılan uyarı sonucu oluk geri dam başıya atılıverirdi. Ama herkes evinde olandan mutlaka verirdi. Yılda bir kez falan bu işi yaparken tavık veren çıkardı. Tavık olduğu zaman yağmırcık coşkusu daha artar, katılım daha çok olurdu. Eti çok az çocuk görürdü. Düşünün bir inek veya öküz kellesiyle bir düğün edilirse etin değerini. Bulgurumuz ve tavuğumuz tamam olunca bize bunları pişirecek bir aba, teyze, nine bulmak için koşturulurdu. Yalvar yakar azıcık nazla bile olsa birisi aşçılığı üslenirdi. Yağmırcık çığrışırken toplanan araçlar üç yol ayrımında pişirilmeye çalışılırdı. Burada pişen bulgur pilavları daha tatlı gelirdi çocuklara. İçindeki katkıların değişik ve bol olmasından mı? Yoksa kalabalık içinde yeniliyor olmasından mı bilinmez? Orada aş yemek için uğraş verilirken şimdiki çocuklara ise zorla yedirilmeye çalışılmakta. Bolluktan mı? Toplu iş görebilme yeteneklerimizin gittikçe azalmasının çocuklara yansımasından mı? Bu da toplumbilimcilerin ilgi alanı gibi. Koşullar uygunsa pişirilen yiyecekle köy pınarına gidilirdi. Ellerimizde birer tane kaşıkla orada iliyenlere (toplu yemek yemelerde kullanılan büyük bakır sahan) dökülen bulgur pilavı gülüş çığrış yenir ve âmin denirdi. Sonra çayırlıkta ağaçların gölgesinde çeşitli oyunlar oynanırdı. O zamanlar lağım kokusu veya çevre kirliliği yoktu. Köypınarı çeşmesinin suyu kasabanın en güzel içme suları içindeydi. Geriler dönüp bunları şimdi akıl süzgecinden geçirince çok güzel bir oyun, çok güzel yardımlaşma, çocukların paylaşmayı öğrenmeleri ve dayanışmanın en güzel örneği olduğunu düşünüyorum. Tertemiz duygular ile bugünkü biz büyüklere ne güzel ders veriliyor? Ders alabilenlere, alabileceklere ne mutlu. 28.02.2007 |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 11:Çamaşır makinelerinden önceki kadınların çilesi |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER-10 : tarım teknikleri gelişince |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 9 : KAĞNILAR
|
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 8: ODUN MECİSİ(İMECESİ) |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 7:KUYULAR VE PINARLAR |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 6: EL DEĞİRMENLERİ |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 5: DİBEKLER VE BOYANELER |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 4: DEĞİRMENLER( deymenler) |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 3 :ÇAYDA DENE YUMA |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER- 2: KERPİÇ |
||||
|
YİTİRİLEN DEĞERLER -1:GÖKSEKİ |
||||
|
MANİLER ve TÜRKÜLER |
|
Kaynak:Eşe AYÇAKAL*** Derleme: Veli EŞME |
|
|
Ak sıkmalar geyersin Kime boyun eğersin Eğme oğlan boynunu Buban seni eversin |
Kistine gömdüm ocağa Patladı gitti bucağa Ne duruyon orada Galgı da gel buraya |
|
Arpalar fildir yarim Ağlatma güldür yarim Sen orada ben burda Gönüller birdir yarim |
Guşanenin gapağı İçi dolu yapağı Biz bir gelin alıyoz Ak havlanın topağı |
|
Goca çeşme harlayo Tülü tırpan yağlayo Tülü’yü de sorarsan Ayşe… deye ağlayo |
Koyunları akışır Çobanları bakışır Koyun güden yarime Ne keydirsen yakışır |
|
Gaynanam oluverse Dolmayı sarıverse.. Yemeden ölüverse
|
Köprünün altı diken Yaktın beni gül iken Mevlam da seni yaksın Üç günlük gelin iken |
|
Goca çeşme şarlayo Güğümleri parlayo Nuh Köyü’nün gızları Goca deye ağlayo |
Iraftaki zinile El vurmadan inile Askerdeki yarimin Gulakları çinile |
|
Kara tren kayda gel Askerini say da gel Yarim benim küçücük Guy trene al da gel |
Trenin bacaları Güzel güzel kızların Ben olsam gocaları (Ellemen gelinleri eskerdir gocaları) |
|
Tren gelir kışladan Direkleri vişneden Kemal Paşa değil mi Gelinleri neşelendiren |
Yunan aldı hırkamı Giyemedim sarkamı(urba) Yolla İsmet(Paşa) yarimi Biçemedim tırpanı |
|
Goca inenin yurdusu Nerde yarin ordusu Bu gecede gelmezsen Beklemecen doğrusu |
Enterisi çil yeşil Çayda kumlar gaynaşır Yatmış yarin dizine Cıvıl cıvıl söyleşir |
|
Enterin dikildi mi Şeriğin çekildi mi Söyle deyusun gızı Dillerin dutuldu mu |
Bu dağları delik delik delerin Galbır alır toprağını elerin Yarim koyun ben kuzu Ardı sıra melerin |
|
Mektup yazdım garadan Dağlar kalksın aradan Ne güzel de yaratmış İkimizi yaradan (Bu dağlar kalkmayınca Eremeyiz murada) |
Dambaşı da kediler Miyav miyav dediler İki ninem bir oldu Bir dedemi yediler(öldürdüler) |
|
Çadır gurdum Akçaşer’in(Kumalar’ın)düzüne Sızı girdi dizlerimin(yüreğimin) bağına(içine) Varın söyleyin jandarmanın yüzüne (Ünnen-çağırın gelin Beygircioğlu dürzüye) On beş sene az geliyo gözüme |
Kumalar’da bir topucuk
kar idim Yeller esti ılgıt ılgıt eridim Evvel yarin kıymatlısı ben idim Şimdi karşılardan bakan ben oldum |
|
Tirene binemedim İzmir’e inemedim Elimin gınasıynan Geriye dönemedim |
Tiren yolu bu muydu İçi dolu su muydu Yolla yarim bir mektup Ediceğin bu muydu |
|
Koyun gelir guzusuynan Ayağının tozusuynan Ben koyunu güderin Ardı körpe guzusuynan |
Koca çeşme harlayo Tülü tırpan yağlayo Kenefi de sorarsan Ziğim ziğim ağlayo |
|
Tülü binmiş kır ata Cebi dolu mazmata Etme Tülü daveyi Bizim işler horata |
Yelek diktim geymedi Diktiğime deymedi O senin gavur anan Seni bana vermedi |
|
Yeleği basma yarim Darılıp küsme yarim El ağzına bakıp da Selamı kesme yarim |
Dam başının tozuyum Ben kurbanlık guzuyum Tutma Ahmet kolumdan Ben candırma gızıyın |
|
Menevşe biçim biçim
Ağlarım için için |
Entarisi mor gumaş Kolları gulaş gulaş Sen de beni götcesen Bizim köşeyi dolaş |
|
Armıt dalda beş olur Yere düşer keş olur Ben sana yandığımdan Alem bize küs olur |
Enterini ben diktim Sen ünnedin ben gittim Köyde güzel ben miydim Gözünü bana diktin |
|
TÜRKÜ
***
***
*** |
Bağa vardım budama Kilit aldım odama Gücücükten evlendim Sarılıp da yatmaya |
|
Candırma çavuşuyun Yol verin savaşayın Beni candırma sanma Askerde yüzbaşıyın |
|
|
Ocak başı duz daşı Benim yarim yarim onbaşı Olcasa çavuş olsun Dosta düşmana karşı |
|
| SÖZLÜK: Narşifen: Bakır veya alüminyumdan su bardağı Timin: 18’lik 1/8’i buğday ölçüsü | Tülü ve Kenef: Köyden kişi lakapları Ziğim ziğim: Tiz sesli,gözü yaşlı Horata: Şaka |
|
(Kaynak: Bakiye ÖZEL) |
|
|
Dama vurdum gazmayı Al başımdan yazmayı Anandan mı öğrendin Gostak gostak gezmeyi |
Bahçelerde gerdime Gel yardıma yardıma Sevmediğim oğlanlar Hep düşüyor ardıma |
|
Cami ardının gazları Yeşil yeşil gözleri Ne de güzel oluyo Bizim köyün gızları |
Ütü ütüye benzer Ütü masada gezer Benim sevdiğim oğlan Tarık Akan’a benzer |
|
Gara gara gazanla Gara yazı yazanla Cennet yüzü görmesin Aramızı bozana |
Mor goyun melemesin Mor menevşe yemesin Sevdiğini almayan Ben evlendim demesin |
|
Elmayı alay vedim Dibini belley vedim Sevmediğim o(ğ)lana Saçımı sallay vedim |
Denizde gum galmadı Balıkda pul galmadı Söyleyceğim çok idi Kağıtta yer galmadı (Ağzımda dil galmadı) |
|
Garşıda durup durma Boynunu burup durma Alacaksan al gayri Ma(ha)na bulup durma |
Denize dalayım mı Bir balık alayım mı Koca köyün içinde Ben yarsiz kalayım mı |
|
Kuyuya gova saldım Kendisi dolsun diye Yarime mektup yazdım Hatıra olsun diye |
Ermenidir bu insan Ermeni Kaşı gözü inadına sürmeli Güzelleri dane dane sarmalı Çirkinleri diyar harbe sürmeli |
|
Karyolanın yayları Ben sayarım ayları Yarim gelecek diye Hazırladım çayları |
Kiremit kiremit gezerim Kiremitleri ezerim Çok konuşma gaynana Kumpül gibi ezerin |
|
Bahçelerde börülce Oynar gelin görümce Oynasınlar bakalım Bir araya gelince |
Bahçede iğde midir Dalları yerde midir Her gördü(ğü)nü seversin Sendeki miyde midir |
|
Fasulyeyi haşladım Toprak tenceresinde Gel yarim konuşalım Mutfak penceresinde |
Ayşe taşta oturur Oğlan evi lokum getirir Yeme Ayşe lokumu Oğlan seni götürür |
|
Karyolanın demiri Babam verir emiri Eğer babam vermezse Kaçmak Allahın emri |
Hopile hopile Bıyıkları yok bile Senin gibi oğlana İsli mendil çok bile |
|
Kapılarda numara Yar oturmuş gumara Şimdi şur dan geçecek Sağ elinde cığara |
Dambaşında ot olur Soğuk vurur kötü olur Bize laf söyleyenlerin Biraz aklı gıt olur |
|
Altın oklava derler Nuh köyü toprağı derler Kimse bize çıkamaz Yaka kekliği derler |
Kaynanam gabak gibi Görümcem şebek gibi Damat beyi sorarsan Vitrinde böbek gibi |
|
Vişne dalı eğilmiş Eğilmiş de yer(e) değmiş Biz ün(i)vers(i)tede okuyoz Zararımız kime değmiş |
SÖZLÜK: Tırkaz: Sürgü(Kapıyı
tırkazla). Hırsız içeriden olursa kapı tırkaz
tutmaz.
|