Eski Yazıları Okumak İsterseniz Tıklayınız...

ÇABAMIZ SONUÇ VERSİN

Yerel basında Tanzanyalı John Stephen Akhwari’yle ilgili yazı ilgimi çekti. Daha sonra internet ortamında da basit inceleme yaptım. Olay 1968 Meksika olimpiyatlarında geçer. Maratoncu atlet yarışa başladıktan sonra sakatlanıp uzunca bir süre koşamaz. Daha sonra sakat sakat yürümeye yakın bir hızla güneş batımı sırasında ve stadyumda kalan birkaç bin kişinin tezahüratıyla bitiş çizgisine ulaştı. Yarış sonrası yapılan söyleşide gazetecilerin sorusuna verdiği yanıtta:” Benim ülkem beni sadece yarış başlatmak için göndermedi. Yarış bitirmek için beni gönderdi" dedi. Yukarıdaki sözle Avrupa’da güreşirken karşısındaki güreşçiye yenilivermesini istediklerinde:” Güreşirken bütün Türk ulusunu arkamda hisseder ve onun şerefini korumak için her şeyi yapardım. Ve sanki bütün Türk ulusunun kuvvetinin arkamdan dayandığını hissederdim!” Sözleri arasında nasıl bir uyum olduğunu görüyoruz.
Bu yazıyı kendimize, ailemize, ulusumuza ve insanlığa olan görev ve sorumluluğumuz açısından ele alınca konu o kadar genişledi ki şaşırıp kaldım. Çünkü çalışmalarımızdan kendimiz için sonuç beklediğimiz gibi, ailemiz, ulusumuz ve insanlıkta sonuç alınmasını bekler. Bu sınıfta yer tutan öğrencinin derslerini başararak sınıfını geçince küçük kardeşlerine yer açmasıdır. Bireyin emeği karşılığı para kazanıp aile bütçesine katkı vermesidir. Seçmenin verdiği oyla seçtiği kişi veya partiden hizmet beklemesidir. Bilim adamının çalışmalarıyla insanlığın dertlerine derman olmasıdır. Yoksa ilerisi için koyduğu hedeflere ulaşmaya çalışırken karşılaştığı büyük güçlükte:”Benden bu kadar” deyip yaptıklarını, yapılanları yok saymamalıdır.
Öyleyse gelin en küçükten en büyüğe kişisel ve toplumsal görevlerimizi maratoncunun ve güreşçimizin yukarıdaki sözlerini unutmadan yapma çabamızdan ödün vermeyelim. 30.01.2012/Afyonkarahisar
 
YENİ YIL

Ocak ayıyla birlikte yeni bir yıla girdik. Yeni yıl küçükler için büyümek, gençler için olgunlaşmak, biz büyükler içinde bir yaş daha ihtiyarlamaktır. Her yeni yılda dönüp eski yıla şöyle bir bakarız. Bize neler verdi? Bizden neler aldı? Sonrasında geleceğe dönük planlama yaparız. Eksiklerimizi giderme, beklentilerimizi yaşama geçirme uğraşıları başlar. Planlama süresince kim, ne, nasıl, neden, nereye, niçin gibi aklımıza gelen sorulara da yanıt ararız. İleriye doğru bakıp 1 Ocak 2012 ile 31 Aralık 2012 arasında geçecek koskoca yıldan ne veya neler beklediğimizi düşünelim. Kendime beklediğim ve kendimden beklediğim çok şeyler var.
Yılbaşı gecesi kasabamda olan olaydan sonra çok sevdiğim, kasabamı da benim kadar sevdiğine inandığım bir dostum:”Bundan sonra burası için beklentilerimde bitti. Umutlarımda bitti.” Derken sözlerini öfkeyle söylenmiş sözler olarak düşündüm. Belki de gönlüm öyle olmasını istedi.
Yurdumuzda güven, sevgi, dayanışma, demokrasi, adalet, uygarlık, bağımsızlık vb kavramlar bireysel ve toplumsal olarak sorguluyoruz. Verilen sözlerde, yapılamayan işlerde, eğlenceyi üzüntüye dönüştürmede, kişilerin birbirine ve yönetime karşı güvensizliğinde, en çokta empati=duygudaşlık (kendini karşındakinin yerine koyma) duygusunun yok oluşunda kişisel olarak benim sorumluluğum var. Toplumsal olarak bizim sorumluluğumuz var. Buna karşılık yapacaklarımız ve yapmamız gereken davranışlarımız var. Kıvançta bizi bir araya getireceğini düşündüğümüz NUHYAR alı kuruluşumuza aylık 10 lirayı ayıramayanların kuru ve sulu içeceklerle şans oyunlarına; bunun çok büyük katlarını ayırdığını görüyoruz. Bu davranışını kişisel kabul etsek bile arkasından toplumsal olarak zarar gördüğümüz olaylar gelişince daha çok sorgulamaya gereksinim olduğunu görüyoruz. Öyleyse ya gerekenleri yaparak varoluşumuza saygı duyacağız. Ya da böyle gelmiş böyle gider diye kaçamakça bir düşünceyle farkımızı fark ettirmeden geçip gideceğiz. Karar bizim, sorumluluk bizim.
Bundan sonraki eğlencelerimizde olaysız, silahsız ve toptan katılımlı günler, haftalar ve yıllar diliyorum. Her şey gönlünüzce, kimsenin burnu kanamadan, kimsenin kalbi incinmeden mutluluklarla dolu geçsin.20.01.2012 /NUH
 

ARALIK KİTABIM: BİTMEYEN YOLCULUK

Olabildiğince okuduğum herhangi bir kitabın içeriğinden ve temel konularından sizlerle paylaşmayı ilke edindiğim kitap tanıtımında ;”Kısa Gecikme: İki Saat” adlı yazımda konu ettiğim söyleşinin katılımcılarından Oğuzhan Müftüoğlu’nun anlatımı ve Adnan Bostancıoğlu’nun söyleşisiyle oluşan ”Bitmeyen Yolculuk” kitabını ele almaya çalışıyorum. Kitapta son 40 yıla damgasını vuran gençlik hareketlerini, 12 Mart ve 12 Eylül hareketlerinden sonra çekilen sıkıntıları okuyucuyla buluşturuyor. Devrimci yol hareketi demokrat gazetesi, ÖDP süreciyle Birgün gazetesi olayları geniş soluk içinde anlatılıyor. Yakın tarihimizdeki gençlik olayları ile cezaevleri-işkence konuları olabildiğince işleniyor. Ayrıntı yayınlarında 2011 başlarında basılan kitap 333 sayfadan oluşuyor. Tanıtımımı Oğuzhan Müftüoğlu’nun son bölümdeki anlatımıyla bitiriyorum:”Bu ülkenin en karanlık günlerinde bir umut ışığı olarak yaktığımız Devrimci Yolculuk benim hayatım oldu. Bundan sonrası da farklı olmayacak. Yorgunluk, yıpranma, bıkkınlık şu bu… Hepsi tamam da inançlarını yitirmişsen eğer, umut tükenmiyor. Artık gündelik siyaset anlamında eskisi kadar aktif siyaset içinde olmayacağım. Gücüm ne kadar yeter, nereye kadar yeter bilemem; ama şimdiye kadar yürüdüğüm yolun dışında başka bir siyasi duruşum, başka türlü bir hayatım olmayacak.” Hepinizi bol kitaplı günler dileğimi yenilemeden edemiyorum. Umarım gerçekleşeceği günler çok uzaklarda olmaz. 29.12.2011/Afyonkarahisar
 

BİR GEZİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ: MENEMEN OLAYI(4)

Manisalılar adına Necdet Bey söz almış ve şu konuşmayı yapmıştır: “Bundan üç yıl önce burada kanlı bir savaş olmuştu. Han ve sultan uşakları İnönü’de döktüğümüz kana, Sakarya’da kazandığımız sana saldırdılar. Atatürk’ün bize armağan ettiği Cumhuriyete çullandılar… Kubilay, budanan bir ülkü; biz bu ülkünün fışkıran filizleriyiz. Budağı güçlü olan bir ağacın filizi cılız olur mu? Hep Kubilay’ı öldüren ülküden güç alıyoruz. Bu ülkü, gövdesi çelik gibi sağlam olan bir ağacın yemişidir. Hep ondan çıkıyoruz. Budak da, dal da, filiz de onun parçasıdır. Kubilay’ı ölüme karşı yürüten Atatürk’ün yüreğine koyduğu ateştir. Biz üç ürünlü bir yangınız. Işıtır, ısıtır ve yakarız. Ülkümüzü aydınlatan bu yangının ışığı, yurdumuzu koruyan bu yangının sıcağıdır. Yakma gücümüzü alevleyen Atatürk’ün nefesidir. Bu nefesle yanıp yakacağız. Bizden olmayan, ülkümüzü gocunduran her şeyi kül edeceğiz. Bu yurtta, şu Kubilay abidesi gibi, tek bir şey kalacaktır: Cumhuriyet… Kubilay, ülkümüzün kurbanıdır… Bundan dolayıdır ki üzerlerine ölmeyen bir taş diktik. İstedik ki bunları görenler kendilerini ülkü uğrunda düşünmeden ateşe atsınlar, Atatürk’ün dileğini yerine getirsinler. O bize tükenmeyen yiğitlik örneğidir. Aradan ne kadar çağ geçerse geçsin onu unutmayacağız. Evren bizi gericiliğe karşı şaha kalkmış tek bir yığın halinde görsün. Cumhuriyete saldırmak isteyenler bu yığına bakınca anlasınlar ki Türk ulusunun ordusu, Türk ulusunun kendisi Cumhuriyetin önündedir. Önü devrilmeyince arkası yıkılamaz.”
SonuçMenemen Kubilay Anıtı, Menemen Olayı’nda Şehit edilen Kubilay’ı unutmamak ve Türk Ulusu’nun ulusal bilincini uyanık tutmak amacıyla dikilmiştir. Anıt Türk Ulusu’nun duygularına tercüman olmuş ve Türk Ulusu da kadını, erkeği, yaşlısı, genciyle anıtın yapımına katkıda bulunmuştur. Bu anlamıyla anıt aynı zamanda ulusal birlik ve bütünlüğün bir ürünüdür. Yazımızı Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Kubilay ve iki bekçi anısına yazdığı şiirle bitirelim. KUBİLAY DESTANI23 Aralık 1930'dur
Gece yeşilimsi,
Dağlar ak
Bir altın çizgi gibi yerle gök
Gün doğdu doğacak
Don yoktur ama donmuştur sanki
Sarı yapraklarla kış kocaman bir yüz
Tarla çizgileri ile bir kilim işte
Menemen ovası dümdüz
Yalancı Mehdi Derviş Mehmet
Yürümüş Manisa'dan bir sarı su gibi
Beş on adamıyla Menemen'e varmak üzere
Yılan uykusu gibi
Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi
Bir çınar dalı gibi yere
Sarktı yakasından anasından gelmiş
Mavi çiçek mor çiçek bir çevre
Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi
Bir söğüt dalı gibi yere
Aydınlık aydınlığa yaklaşır iken
Sonsuzluğa ere ere
Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi
Bir zeytin dalı gibi yere
Düştü cebinden bir kitap,
Açıldı göklere… Fazıl Hüsnü Dağlarca 26.12.2011/Afyonkarahisar
 

BİR GEZİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ: MENEMEN OLAYI(3)

Anıtın Açılışı

Yapımı bir yıldan fazla süren Kubilay anıtı 26 Aralık 1934 tarihinde CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından açılmıştır. Törende yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “ Türk devriminin korunması yolunda baş vermiş olan koca yiğit Kubilay’ın ve onun iki yüce arkadaşı bekçi Hasan ve Şevki’nin adlarını saygılarla anmak için burada toplanmış bulunuyoruz. Gericilik, kör taassup Türk devrimini yok etmek için ta baştan beri tüm yolları kullandı ve her çarpışta devriminin yakıcı ve yaşatıcı güneşi altında eridi ve geriledi. Kubilay’a kastetmek, onun görünmeyen kişiliğinde bütün ulu varlığımıza kıymak demekti. Hâlâ şurada burada devrim ilerlemelerini hoş görmeyen ve yeni Türkiye’nin devrimsiz yaşayabileceğini sanan beyinsizlere rast geliriz. Onlar kısa akıllarınca ulusumuzun eski, düşkün iç yaşamı sürerek yaşayabileceğine inanırlar ve bunu söylerler. Bu yalan ve yanlış düşünce yalnız kendilerine kalsa zararı belki az olur. Fakat buna başkalarını inandırmak durumuna geçince, bu kötü düşünceler söz haline gelince girişim bir cinayet olur. Bunun bin bir belgesi vardır. Yeni Türkiye geçirdiğimiz kurtuluş savaşının zaferiyle bağımsızlığın tüm koşullarını sağlamış olarak yaşamımızda yer almadıkça, Türkiye’nin kurtulmuş sayılmasına olanak yoktur. İç devrimleri yayıp yerleştirmemiş Türkiye, hangi siyasal durumda olursa olsun yeniden düşmeye ve mahvolmaya mahkûmdur. Arkadaşlarım, önünde ayakta durduğumuz devrim kurbanı yalnız Kubilay olarak Türk halk çocuklarından biri idi. Fakat o, aynı zamanda omuzlarında cumhuriyet ordusu üniforması, beyninde devrim ışığı ile bir subay ve bir öğretmendi. Onun bu iki varlığı üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Türk cumhuriyet ordusu yeryüzünün bütün orduları içinde savaş değeri bakımından üstün bir varlıktır. Fakat o Türk topraklarını kurtarıcı olmak özelliğinden başka Türk devriminin uyanık ve onurlu koruyucusu olmak özelliği de bulunuyor. Yeni hiçbir rejim ve devlet sistemi yapılan devrimi kendi resmi ordusuna, ulusunun özü demek olan orduya emanet edememiştir, edemiyor. Her yeni rejim bu yükümlülüğünü ordu dışında bir takım milis kuvvetlere veriyor. Biz her bakımdan ulusal varlığın, onur ve gururun korunmasını yüce Türk ordusuna güvenerek vermişizdir. Cumhuriyet ordusu, geçirdiğimiz günlerde dış düşmanlara ve içte ayaklanan gericilere karşı benzersiz yiğitlik, cesaret, kahramanlık ve şeref sınavları vermiştir. Her sosyal bünye, fizyolojik bünye gibidir. En yüksek sağlık halindeki vücutlarda bile bazı zararlı mikroplar yaşar. Fakat bünye toptan sağlıklı olunca sağlığı koruyan olumlu savaşım unsurları bu mikropların zararlarını örtmesine meydan vermez. Bir sosyal bünye içinde yanlış düşünüşlü, kara görüşlü bir avuç insan büyük varlığın temiz ve ileri yaşayışındaki kuvveti bozamaz. Biz sosyal varlığımıza bu genel görüşle bakarız ve bu bakış bize varlığımızın sağ, esen ve içinde her fenalığı yok edecek kadar kuvvetli olduğunu gösterir. Bugün bir mezar başında yas içinde, tasa ile diz çöküp ağlayanlar gibi küskün, bedbin değiliz.  Ege göklerine yükselen bu yüce kaya ve tunç sütununun etekleri dibinde büyük varlık için dökülen kanın devrim düşmanlarına karşı kinimizi ve ihtirasımızı besleyen kokusuyla mest olarak başımız dik, gözlerimiz önde ve ileride, ayakta duruyoruz. Son söz olarak Kubilay’ın başı Menemen topraklarına düştüğü zamanlar bu eseri yapmak için Özalp’in başkanlığı altında kurulup çalışanlara, yardım teşvikleri yapan Cumhuriyet gazetesine, bu yolda övülecek teşebbüs alan Nadir Nadi’ye, eseri yapan Türk sanatkârı Ratip Aşir’e ve işin başarılması için kafaları kolları ve paraları ile bütün emek verenlere ayrı ayrı teşekkürlerimizi sunarım. O’nun adını ve cesaretini, yiğitliğini, kahramanlığını uzun yüzyıllar yaşatacak olan eseri açıyorum.” 25.12.2011/Afyonkarahisar(arkası var)

BİR GEZİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ: MENEMEN OLAYI(2)
 

Bu olay tüm ülkede büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Atatürk, Kubilay’ın Şehit düşmesi üzerine 28 Aralık 1930 tarihinde orduya yazdığı başsağlığı mesajında şunları söylemiştir: “Menemen’de yakınlarda oluşan gericilik girişimi sırasında yedek subay Kubilay Bey’in görevini yaparken öldürülmüş olmasından dolayı Cumhuriyet ordusuna başsağlığı dilerim. Kubilay Bey’in şehit edilmesinde gericilerin gösterdiği vahşilik karşısında Menemen’deki halktan bazılarının alkışla onaylamaları, bütün cumhuriyetçi ve yurtseverler için utanılacak bir olaydır. Yurdu savunmak için yetiştirilen, içteki her politika ve ayrılığın dışında ve üstünde saygın bir konumda bulunan Türk subayının, gericiler karşısındaki yüksek görevinin yurttaşlar tarafından yalnız saygıyla karşılandığına kuşku yoktur. Menemen’de halktan bazılarının yanlışları tüm ulusça acıya neden olmuştur. Saldırının acılığını tatmış bir kesime genç ve kahraman yedek subayın uğradığı saldırıyı, ulusun özellikle Cumhuriyete karşı bir öldürme girişimi olarak kabul ettiği ve cüretkârlarla, destekçileri, ona göre izleyeceği kesindir. Hepimizin dikkati bu sorundaki görevlerimizin gereklerini duyarlılıkla ve gerektiği biçimde yerine getirmeye yöneliktir. Büyük ordunun kahraman genç subayı ve Cumhuriyetin idealist öğretmenler topluluğunun değerli üyesi Kubilay’ın temiz kanı ile Cumhuriyet yaşamını tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.”

Menemen’de Anıt Yapma Düşüncesinin Ortaya Çıkması

 Olay basında yer alınca Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi’nin Viyana’da eğitim gören oğlu Nadir Nadi, babasına bir mektup yazmış ve bu mektup Cumhuriyet gazetesinin 11 Mart 1933 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Nadir Nadi olay karşısında duyduğu üzüntüyü belirtmenin yanı sıra Cumhuriyet gazetesinin girişimiyle buraya bir Kubilay Anıtı dikilmesini önermiştir. Bu düşünce Ankara’da kabul görmüş ve Menemen’de Kubilay’ın anısına bir anıt dikme kararı alınmıştır. Anıtın yapılması için İş Bankasında “Kubilay Abidesi” hesabı açılmıştır. Bu hesapta toplanan paraların yanı sıra, İstanbul Ticaret Odası bir toplantı yaparak, 50 kuruşluk, 1,5 liralık ve 10 liralık makbuzlar bastırarak esnaf, sanatkâr ve vatandaşlardan bağış toplama kararı almıştır. Toplantıda ayrıca anıtın sanatçılardan alınacak fikirlerle projelendirilmesi düşünülmüştür.

19 Aralık tarihinde ulusal sanat eserleri ustaları çağrılarak aralarında yapılan yarışmada heykeltıraş Ratip Aşir Bey’in eseri birinci seçilmiştir. 9 eser arasından seçilen abide için Menemen’de hem demiryolu hem de karayollarını görebilen Ayyıldız Tepesi uygun görülmüştür Kubilay Anıtının temeli, Cumhuriyetin Onuncu yılı kutlamaları çerçevesinde 29 Ekim tarihinde Menemen tepeleri üzerine işlenen büyük ay yıldızın bulunduğu tepeye atılmıştır. Ratip Aşir, Kubilay anıtının heykel kısmının ilk çalışmalarına 1929’dan itibaren görev yapmaya başladığı Edirne Öğretmen Okulunda başlamıştır. Resim öğretmeni olarak görev yaptığı okulun lojmanının altındaki yeri atölye olarak kullanmıştır.1925 yılında Paris’e gönderilen ilk gençler kümesinin tek heykeltıraşı olan Ratip Aşir, Almanya’da Blecker ile çalışmış ve Fransa’da Bourdelle’nin atölyesine devam etmiştir. Kubilay anıtı ile en güzel eserlerinden birini vermiştir.

Kubilay Anıtı, taş kısmı üst üste iki kaideden ve onların üstüne birbirine yaslanmış birbirini tutan üç, dört köşeli dikilitaş biçiminde direkten yapılmıştır. 15,66 metre yüksekliğindedir. Üç direk Menemen Olayı sırasında ölen üç kahraman olan Asteğmen Kubilay ile bekçiler Hasan ve Şevki’yi simgelemektedir. Tunç kısmında ise üç masif direğin önüne düşen özekte sağ elinde kargı tutmuş çıplak bir Türk gencinin heykeli vardır. 3,98 metre uzunluğunda olan bu heykelin bir yüzünde “inandılar, dövüştüler, öldüler bıraktıkları emanetin bekçileriyiz” yazmaktadır. Anıtın ön yüzünde Atatürk’ün gençliğe seslenişi ile Kubilay’ın ismi, iki yanında ise Bekçi Hasan ve Şevki’nin ismi yazılıdır. Anıtın kaidesi mermer, heykeli bronzdur. Basamaklı bir platforma oturan altıgen kaide üzerinde konik yükselen sütunumsu kuruluşun önünde, dörtgen bir kaide üzerinde elinde mızrak tutan çıplak bir erkek figürü yer almaktadır. Bu figür, Kubilay’ın şahsında, Cumhuriyetin bekçisi olan Türk gençliğini simgelemektedir.24.12.2011/Afyonkarahisar(arkası var)

BİR GEZİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ: MENEMEN OLAYI(1)
 

İzmir’de yolculuklar kolaylaşmış. Şehrin bir başından öbürüne gitmek Nuh’tan Afyon’a gelmek gibi oldu. Uzundere’den(Karabağlar) belediye otobüsünü binerek Üçyol’a indim. Oradan metro treniyle Halkapınar’a vardım. İzban treniyle Menemen’e ulaştım. Zaman ve parasal açıdan da uygun geldi. Menemen yıllardır gitmek istediğim yerlerden birisiydi. İstasyondan çıkıp ana cadde boyunca epey yürüdüm. Güzel parkında azıcık dinlendikten sonra geri dönüp levhasını gördüğüm Kubilay Anıtı’na ulaşmak için yürümeye başladım. Biraz yürüdükten sonra sorma gereği duydum. İlginç tesadüf sorduğum kişi de Bolvadinliymiş. İki memleketli ayaküstü sohbet ettikten sonra bana anıt yönünün gösterdi. Şehrin üstünde çevreyi görebilecek tepeye askeri birlik yerleşmiş. Askeri birliğin içine varınca kimliğini veriyorsun. Bir asker görevli olarak benimle geldi. Anlatmamı ister misin dedi. Bende olayı büyük ölçüde bildiğimi, ama kendisinden dinlemekten de mutlu olacağımı söyledim. Olayın hazırlık aşaması, oluşumu ve sonrasını dinledim. Bu arada turumuzu tamamlayıp kimliğimi alınca istasyona indim. Gittiğim gibi aynı biçimde eve döndüm. Konuyu kitaplardan ve internetten bir daha inceledim. Cumhuriyetimizin kazanıldıktan sonrası geçirdiği sıkıntılara ve O’nun korunmasına bir parçacık katkı olur umuduyla sizlerle paylaşayım istedim.

 

Menemen Olayı, 23 Aralık 1930’da Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve devrimlerine karşı gerçekleştirilmiş, gerici bir olaydır. Bu olay Türk Ulusu’nu derinden yaralamıştır. Olay gününü gazeteci:“Mehdi Resulun geldiğini söylüyorlardı. Camiye doğru ilerledim. Bu adamlar buraya kadar nasıl gelmiş ve hükümetin yanındaki camide ne arıyorlardı? Ne yapmak niyetindeydiler? Cami müezzinine bazı şeyler söylüyorlardı. Yüzlerinde sakal vardı, fakat genç oldukları anlaşılıyordu. Sakallara karışan bıyıklar bu adamların çehresine korkunç bir şekil vermişti. Silahlı adamlardan biri diğerlerine nazaran daha ihtiyardı. Aralarında Arapça konuşuyorlardı. Birisi çocuk denecek yaştaydı. Arapça konuşan kişi bağırmaya başladı: Ey ahali! Ben Mehdi Resulüm. Beni Peygamber gönderdi. Ortalık çok fena oldu, din kalmadı. Biz şeriatı yeniden kurmaya geldik. Arkamızda yetmiş bin kişi vardır” dedi. Genç bir zabit halkı yararak ilerledi. “Bu nasıl şey! Haydi, buradan çekilin, işinize gidin” dedi; fakat sahte Mehdi Resul, genç zabite kâfir dininden çıkmasını ve sancağın altından geçmesini söyledi. Genç zabit bu saçma hareketi yapamayacağını söyleyerek bunları alıp götürmek istedi. Silahlı yobazlardan biri atıldı. Sahte Mehdi Resulün emriyle genç zabitin üzerine yürüdü ve tabancasını çekti, ateşledi. Zabitimiz yaralanmıştı. Yere düştü. Vatan hainlerinden biri geldi yaralı zabitimizi bayrağın altına çekti. Orada bıçakla boğazından kesti. Başını gövdesinden ayırdı. Sahte Mehdi Resul emretti: “Kan içmek haramdır; fakat bunun kanını içmek helaldir” dedi. Haydutlar genç zabitin kanını içmeye başladılar. Bu hareket de bittikten sonra şehit zabitimizin başını bayrağın üzerine geçirdiler. Şehit edilen zabitimiz Kubilay Bey İzmir öğretmenlerinden olup kutsal askerlik görevini yapıyordu. Hükümet hemen gerekli önlemi aldı. Bir taraftan jandarmalarımız ve bekçiler olay yerine gelirken diğer taraftan Menemen çevresindeki askeri kuvvetlerimize haber verildi. Bir süre sonra jandarma ve askerlerimiz camii yanına yaklaşmışlardı ki camii minaresinden silah sesi duyuldu. Halk dağıldı. Genç mahalle bekçileri Hasan ile Şevki, olay sırasında silah seslerini duyup el koymak istemişlerdi. Bekçi Hasan hemen tabancasını çekip Derviş Mehmet’in adamlarından birini öldürmüş ama kendisi ve arkadaşı Şevki de ayaklananlar tarafından öldürülmüştür.” diye anlatmıştır. 23.12.2011 /Afyonkarahisar(arkası var)
 

DÜNDEN GÜNÜMÜZE

Fuat Tütüncüoğlu’nun internetteki yazısını okurken şu öykücüğü gördüm. Dünden bu güne değiştiklerimizi veya değişemediklerimizi düşündüm. Sizlerinde düşünmeniz dileğiyle aşağıya alıyorum. (Kıyı Dergisi, Aralık-2010,Karoly Kos’un çeviri yazısından alıntıdır)
Mimar Sinan, sarayda muhteşem Süleyman Kanuni’ye bilgi vermektedir:
-Hünkârım, Süleymaniye Camisini ve öldüğünüzde kemiklerini ebediyen koruyacak olan türbenizi tamamladım, lâkin beni aşan bir eksik kalmıştır
-Nedir?
-Mezar taşınıza bir şairin şiir yazması gerek, o da benim elimden gelmez
-Tiz, Şair Baki’yi çağırın! deyince, şair Baki’yi padişahın karşısına dikerler. Padişah, Baki’den ne istediğini anlatır. O günün dünyasını titreten padişah şairden aldığı yanıtla şaşkına döner.
-Hünkârım, sipariş üzerine şiir yazmam. Oğlunun katili olan bir babaya asla şiir yazmam. Bu yanıttan sonra padişah kendine gelir ve:
- Tiz bu adamın kanlı başını tepsi içinde getirin! der.
Kanuni bir süre özür bekler şairden. Ama boşuna, özür gelmez. Şairin yaka paça alt kata indirilişini seyreder. Avluya varılır varılmaz ne olacağı bellidir. Dış kapı eşiğine varılacağında, padişahtan ikinci bir emir gelir:
-Durun! Bağışladım. Şairdir o, kabak değil ki, sulayarak dal budak salıp yetişsin. Salıverin gitsin
Aradan yıllar geçer, Kanuni Sultan Süleyman şairden önce ölür. Mezar taşına şiir yazma aşamasına gelindiğinde kimseden emir almadan bu görevi üstlenir. Kanuni’nin mezar taşına o bildik dörtlüğü yazar.
Günver Güneş kadar azimli, Şair Baki kadar cesur, Kanuni kadar güçlü ve hoşgörülü bürokratlara gereksinimiz var, başka bir şeye değil… 21.12.2011/Afyonkarahisar
 
ÇOK AMAÇLI MERKEZ

Yıllardır toplantılarda konuşulurken Rüştü Başkan dönemiyle bu dönemde üzerinde çalışıldığı halde unutur gibi olduğumuz önemli bir konu var. Dosyaları küllenmeye başlayan eski okulu kurtarma(düzenleme veya aslına uygun olarak yenileme) çalışması. Tuncay Başkan’ın 21 Kasım 2011 günü Afyon haber’deki söyleşisiyle yeniden gündemimize oturdu. İşte bu söyleşiyi düşünürken Cumhuriyet gazetesinin 07.12.2011 günkü sayısında Neşe Doster’in ”Usta, Vefa, Emek…” başlıklı yazısını da değerlendirdim.

“İçine girdiğimiz andan itibaren yüzümüzü güldüren, içimizi ısıtan, bakışlarımızı aydınlatan bu emek destanı. Müthiş bir sabır, özveri, duyarlılık sonucunda önemli bir sanat merkezine kavuştu. Duygu ve düşüncelerimize ses olan, sanata ilişkin kaygılarımıza umut olan bu yapıt.

Bu yapıtın arkasında bazen yalnızlığını, bazen hüznünü, bazen acısını, bazen mutluluğunu, bazen umudunu sanatsal bir şölene dönüştürmek için harcanan bir ömür var. Ülkemizin geleceğine ışık tutacak olanları yetiştirmeye adanan bir sorumluluk duygusu var.

Sanatsal değerlerimize sahip çıkmak gibi bir vefa, salonun her yanına sinen ve hissedilen bir özen, özveri ve ilgi var. Sahnesiyle, perdesiyle, kafeteryasıyla, derslikleriyle, logosuyla, müzesiyle, dinozor heykeliyle çağdaş bir sanat merkezi yaratma aşkı var. Tuttuğu aynayla hem sanatseverleri, hem de sanata gönül verenleri hem düşündüren, hem utandıran hem de umutlandıran bir aydın sorumluluğu var. Bir derviş sabrı ve bilgeliğiyle hayata geçen bu kültür merkezi, bana göre emekle vefanın, özveriyle dayanışmanın buluştuğu bir yer olmuş.”

Bazı bölümlerini tırnak içinde aldığım bu yazı usta sanatçı Müjdat Gezen’in Bursa-Nilüfer Belediyesi’nde açtığı kültür merkezini anlatıyor. Kasabamız belediyesi kaldırım düzenlemeleri yapıyor. Ancak bu yeterli değil. Bakılmadığında önümüzdeki yıllarda harap olacak eski ilkokul binamızı kurtarmak zamanı geldi,geçiyor.Kasaba halkının düğün, nişan, sünnet, sanatsal ve kültürel toplantı ve gösteriler için adı geçen binamızın devlet desteği sağlanamasa bile kendi olanaklarıyla yapılması yoluna gidilsin. Bu sosyal ve toplumsal gereksinmeyi karşılayacağı gibi başta belediye başkanı olmak üzere belediye meclisi üyeleri ve öteki emeği geçenleri unutulmazlar listesine koyacaktır.  18.12.2011/Afyonkarahisar
 

YİTİRİLEN DEĞERLER-59: SÜPÜRGE

Temizlik işinde olmazsa olmazlardan birisi süpürgedir. Genellikle süpürme, toz alma, toplama işlerinde kullanılır. İnsanların zamanla değiştiği gibi süpürgelerde zaman içinde değişmiştir. Bazıları yitip gitmiş, yitenlerin yerini değişik örnekleri almıştır. Beldemizdeki türleri çiçek süpürgesi, piren süpürgesi,harman süpürgesi, çalı süpürgesi, cennet süpürgesi olarak adlandırılırdı.

Çiçek süpürgesi:Mor çiçekli, birkaç dallı ve ev süpürmekte kullanılan süpürge türüdür.

Piren süpürgesi:Koyu yeşil renkli, kalın köklü ve dışarıları süpürmekte kullanılan süpürge türüdür.

Harman süpürgesi:Açık yeşil renkli, uzunca boylu bir bitkidir. Harmandaki taneleri ve samanları süpürmede kullanılırdı.

Çalı(meydan) süpürgesi:Sokak süpürmede ve damlarda(ahır) hayvanların altlarını süpürmede şimdi de kullanılan saplı süpürge.

Cennet süpürgesi:Tarlalarda özellikle patates tarlalarında yetiştirilip olgunlaştıktan sonra bağlanıp ev süpürme işlerinde kullanılırdı.

Çalgı:Sığırkuyruğu bitkisi veya sorkun söğüdü dallarından yapılmış, yayılı harmanın kıyısındaki sapları toplayan kaba süpürge.

Yukarıda anlattığımız süpürgelerin yerini naylon süpürgeler, fırça süpürgeler, gırgır denilen küçük naylon süpürgeler, şarjlı süpürgeler ve elektrikli süpürgeler almıştır.Bu kadar süpürge üzerinde durmuşken kullanımı uzatmanın ipuçlarını da verelim.
 
Saman süpürgeler: Saman süpürgeleri ilk defa kullanmadan önce tuzlu suya batırıp, birkaç saat bekletin.Daha sonra açık havada kurutun. Kullanım ömrünün uzadığını göreceksiniz.

Kıl süpürgeler: Süpürgenizin kıllarının bozulması durumunda, bunları kaynar su buharına tutarak düzeltebilirsiniz.

Naylon süpürgeler: Naylon süpürgeleri deterjanlı ılık suyla yıkayın ve iyice duruladıktan sonra ters asarak kurutun.

Tavan süpürgesi: Tavandaki örümcek ağlarını temizlemek için kullanılan uzun saplı süpürge.

Döner fırçalı şarjlı süpürge: Ucuna takılan aparatta ayrı bir motor ve döner fırça bulunan şarjlı elektrik süpürgesi, hayvan tüylerini almada çok etkilidir.

Süpürgelerinizi yatay olarak yada baş aşağı olarak kaldırırsanız kılları daha az yıpranır.

Bunun yanında gelin olacak genç kızların çeyizlerine konan üzerinde çiçek, kurdele ve küçük aynası bulunan süpürgelerde vardır. Bu süpürgelerle ilgili şöyle bir öykü dinlemiştim: Gelinler temizlik yaparken, süpürgenin üzerindeki ayna sayesinde, kaynanaların gözetlermiş.Böylece kayınvalidenin keyfi yerinde mi değil mi mutlu mu mutsuz mu süpürgedeki aynaya bakarak anlaşılırmış. Süpürgenin üstündeki çiçekler sevgiyi ve mutluluğu, ayna ise saflığı ve huzuru temsil edermiş. Kızlarımız,evliliklerinde uğur getirsin diye bu süpürgeyi çeyizlerinden eksik etmezlermiş.

Şimdide süpürge ile ilgili türetilmiş sözcükler ve deyimlere bakalım.

Süpürgelik: 1.Süpürge yapmaya elverişli olan (çalı, bitki vb.). 2.Yapıların içinde, duvarların döşemeyle birleştiği yerde tabandan 10-15 cm yüksek,dışarıya çıkıntılı ağaç, mermer veya mozaik kuşak

Süpürgecilik: Süpürge alıp satma veya sokak süpürme işi

Süpürgeci: 1.Süpürge yapan ve yaşatan kimse. 2. Sokak süpürücüsü.

Süprüntü: Temizlik yapıldığında toplanan toz ve çöp, çer çöp

Süprüntücü: Herhangi bir yerin süprüntüsünü temizleyen kimse.

Süprüntülük: Çöplük.

Süpürmek: Bir şeyin, bir yerin üstündeki çer çöp, toz toprak vb. şeyleri süpürge, fırça veya başka bir araçla toplamak, temizlemek.

Süpürgen: Silip süpüren, ortada bir şey bırakmayan (yel, fırtına, dalga).

Elektrikli süpürge ile şarkı söylemek: temizlik yaparken sıkıntıdan hayatına yeni atraksiyonlar katmaya çalışan ev hanımlarının yaptığı şey

Saçını süpürge etmek: (Kadın) çok büyük istekle çalışıp hizmet etmek, özveri ile birileri uğrana çalışmak.

Kaldırım süpürgesi: Hayat kadını.

Süpürge altında evlenmek:Evlenmeden birlikte yaşamak.

Süpürge çalmak: Ortalığı süpürmek.

Fırın süpürgesi: Zayıf, uzun boylu insan.

Yazıyı “ZenaatDestanı” ve “Zavallılar Arkada” adlı şiirlerden dörtlüklerle zenginleştirelim:

“Demirci oldum herkes beni haşladı
Gürültüden şikayete başladı
Çöpçü oldum mahalleli taşladı
Süpürürken evler doldu toz ile”



“Sayınlar var zaman çalar zamandan
İkram sağar süpürgeden samandan
Puştlar amir hokkabazlar kumandan
Her baltaya sap olanlar ön safta”

Yazıyı bir bilmece ve bir atasözüyle bitirelim:”Hert dedim, hürt dedim kapı ardına yat dedim. (süpürge)” “ Süpürgeye sıçmış, dört tarafa saçmış.”

Özetlersek süpürgede insan yaşamı gibi değişime, gelişime uğramış araçtır. Zamana ayak uyduramayanlarda arada yitip tarihteki yerini almıştır. Herkese süpürülmüş bir çevre; sağlıklı, yaşanası dünya diliyorum.06.12.2011/Afyonkarahisar
 

KISA GECİKME:İKİ SAAT

İzmir hareketli bir şehir.İstersen her gününü etkinliklerde geçirebilirsin.işte bu etkinliklerden birine gitmeye karar verdik.Karabağlar Belediyesi’nin dün saat:12.00’de başlayacağını duyurduğu “Fatsa’dan Günümüze Yerel Yönetimlerde Dönüşüm ve Yeni Anlayışlar “ panelinde Prof. Dr. Birgül Ayman Güler-CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili, Oğuzhan Müftüoğlu-Birgün Gazetesi Kurucusu ve Yazarı, Yrd. Doç. Dr. Engin Önen-Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü konuşmacılardı.Biz belirtilen zamandan önce salona vardık.Zaman gelince yarım saatlik bir gecikme olacağı,sonrasında bir saatlik bir gecikme olacağı, en sonrasında da yarım saatlik bir gecikme olacağı söylendi.Kısacası iki saat sonra panel başlayabildi.Emekli bir öğretmen olarak katılımcıları sınıfın öğrencisi,yöneticileri de öğretmen olarak düşündüm.O sınıfın durumu neye dönerdi,düşünmek bile istemiyorum.2010 yılında 26 Ağustos Büyük Taarruz programına gittiğimizde Kocatepe’de arka araya Onuncu Yıl Marşı dinleyerek sıkmışlardı. Bu kezde üç kere arka arkaya Fatsa belgeseli izlettiler.Arada Erenler Derneği’nden genç bir müzisyen sesiyle ve sazıyla güzel parçalar dinletti ama bütün bunlar o kısa gecikme(!) boşluğunu doldurmaya yetmedi.Alçak ve yüksek sesten itirazlar ve olayı protesto etmek için salonu boşaltanlar oldu.

Karabağlar Belediye Başkanı Sıtkı Kürüm özür dileyerek gecikme nedenini son günlerde Büyükşehir’de yaşanan olumsuzluklara bağladı. İzleyici kitlesi de türlü biçimlerde tepkisini ortaya koymayı sürdürdü.Bütün bu gelişmeler içinde bir sürü düşünceler içinde bocaladım kaldım.Gerek yönetimsel,gerek sanatsal tüm etkinliklerin tamamına yakınında benzer yanlışlıklar yapıla geliyor.Bu demokrat düşüncede mi oluyor, yoksa toplumun her kesiminde mi oluyor da bilgimiz olmuyor.

Etkinlik ne kadar güzel olursa olsun gecikme ve benzeri aksaklıklar izleyicileri ana konudan uzaklaştırmamalı düşüncesindeyim.Emeği geçenlere etkinlik için teşekkür ederken sonraki çalışmalarda böylesinin görülmemesini diliyorum. 27.11.2011/Karabağlar

ÖĞRETMENLİK VE ÖĞRETMENLER GÜNÜ

16 Mart 1848 de,Abdulmecit zamanında, Ahmet Cevdet Paşa’nın öncülüğünde, İstanbul’daDarülmuallimin adında okul açıldı. Okula zamanla yeni ekler, yapıldığı gibi,zamanla da kapatmalar oldu. Önce 1870 de, Darülmuallimin-i sibyan, 1877 deDarülmuallimin idadi, 1891 de de, Darülmuallimin-i Ali olarak ilk, orta ve liseöğretmenleri yetiştirmeye başladı.

15 Temmuz 1923 de kurulan Bilim Kurulutarafından, Yüksek Muallim Mektebi adı verilip 1924 de de Erkek Muallim Okuluolarak Malatya, Burdur ve Diyarbakır’da açılmıştır.1926 da Köy MuallimMektepleri kanunu kabul edildi. “ Köylüyü köyden ayırmayacak, üretimdenayırmadan çağdaşlaştıracak bir okul” amacıyla çıkarılan bu kanun hemenuygulanmaya başlatılarak, 1927-28 öğretim yılında, Kayseri- Zencidere KöyMuallim Mektebi açıldı ve Denizli Öğretmen okulu da bu amaçla düzenlendi. Buokullar 3 yıllıktılar. Buradan mezun olanlar direkt köylere atanıyor vekendilerine bir lojman ve üretim yapabilecek tarla veriliyordu. Zamanın MilliEğitim Bakanı Mustafa Necati’nin tüm uğraşlarına rağmen, okullardaki tarımçalışmaları ve malzeme yokluğu, uygulama yaptıracak öğretmenlerin olmayışınedeniyle, 1932 de Kayseri- Zencidere, 1933 de de Denizli Köy MuallimMektepleri kapatıldı.

1930’ larda 40 binköyümüzün 35 bininde okul yoktu. Nüfusumuzun da % 80’inden fazlası köylerdeyaşadığına göre, Eğitim alanında da ne kadar ihmal edildiğimiz ortaya çıkar.Dr. Reşit Galip Maarif Vekili olunca, “ Köy işleri Komisyonu” kurarak “Devletin köydeki adamı” olarak öğretmeni düşünüp, çözümler ürettirmeye başladı.40 bin köye öğretmen yetiştirmek kolay değildi. Projeler çoktu ama, hepsindecan sıkan bir tarafı vardı. Bu sırada, 1934’ de Cumhurbaşkanlığı Muhafız AlayıKomutanı İsmail Hakkı Tekçe Paşa, erlere okuma yazma öğreterek, terhisolanların köylerinde okuma yazma bilmeyenlere öğretmeleri, Kültür Bakanı SaffetArıkan’ın dikkatini çekti. Vekaleten İlk Öğretim Genel Müdürlüğüne getirilenİsmail Hakkı Tonguç kolları sıvayarak, Atatürk’ün de, “ Ordudaki zeki çavuşlarıkısa süre kursa tabi tutarak, eğitmen olarak köylere gönderilmesi “ fikrini debenimseyerek 1936 da bu sistem başlatıldı. Ankara Mürvet ovası köylerinden.Askerliğini yapan okur yazar 80 gence 8 aylık bir kurstan sonra, yaptıklarıokuma- yazma gösterilerinin taktir görmesi sonucu, bunlar eğitmen olarakköylere dağıtıldı ve 1-2-3. sınıfları okutma görevi verildi. Bu sistemibenimsemeyenler de vardı. Ama şimdilik başka çare yoktu. Eğitmenler, her gün ,müfettişler ve gezici baş öğretmenlerce denetleniyor, karşılaşılan sorunlarçözülüyordu.Küçük köyler eğitmenlerle idare ediliyordu, ama kalabalık köyleriçin öğretmen yetiştirmek gerekiyordu.

17 Nisan 1940 da, İsmail Hakkı Tonguç’un “ İşiçin iş içinde, işle eğitim” anlayışı ile “Köy Enstitüleri” açıldı. 1948 yılına kadarsadece 21 Köy Enstitüsü bulunuyordu. Yurt yüzeyine öyle dağıtılmışlardı ki, herokul 2-3 ile bağımlıydı. Böylece hiçbir il bu okullara uzak değildi.1954 deyine politik nedenlerle bu okullar kapatılarak hepsi Öğretmen Okulunadönüştürüldüler. Bu arada, Erkek Öğretmen Okulları da, zaman zaman, bazılarındadeğişiklikler yapılarak kimisi kız, kimisi karma, kimisi de erkek ilaveisimlerle yaşamlarını 1974 yılına kadar devam ettirdiler. 1974 de kapatılarak ,Eğitim fakültelerine öğrenci yetiştiren bir kaynak olarak, Öğretmen Liseleri’nedönüştü.

5 Ekim,BirleşmişMilletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu(UNESCO) ve Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO)’nün “Öğretmenin Statü Önerisi”ni kabul ettiği 5 Ekim 1966 nın yıldönümleri1994’teDünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilirken,dünya çocukları için daha iyi birgelecek hazırlanmasında öğretmenlerin rolünün dünya halklarınca daha iyianlaşılması ve dikkatin eğitim-öğretmen sorunlarına çekilmesi amaçlanmıştı.

Bu durumda ülkemizde 16Mart,17 Nisan ve 5 Ekim olmak üzere üç değişik günkutlanmaktadır.Eğitimimizdeki öteki kargaşa ve belirsizliklerin giderilmesisırasında bunada çözüm bulunmasında yarar vardır diyorum.Tüm öğretmenlerimizingünlerini kutlarken sevgi ve saygılarımı yolluyorum.24.11.2011/Karabağlar-İZMİR
 
KAN VERMEK

Son birkaç gündür televizyonlar, dernekler, vakıflar Van’a destek için çeşitli kampanya ve etkinlikler yapıyor. Bende eksikliği çokça bilinen kan bağışı düşünüyordum. Kızılay şubesine gidip sorayım derken Kanal3 televizyonundan Anıtpark önüne Kızılay Gezici Kan bağışı aracının stant açacağını duyunca sevindim.
Sabah yürüyüşe biraz geç gidip gelince kahvaltı ettim. Kahvaltıdan sonra ilk işim belirtilen yere gitmek oldu. Önce hazır durumda verilen başvuru formunu doldurup imzaladıktan sonra teslim ettim. İncelemeye başlarken kimlik istediler. Ama üzerimde hiçbir kimlik yoktu. Üzülerek yapacak bir şeyleri olmadığını söylediler. Ama kararlıydım. Eve gelip kimliğimi alarak yeniden merkeze vardım. Formu inceleyen doktor kullandığım bir ilacın adını sordu. Bilmediğimi söyledim. İlacın adının önemli olduğunu, ona göre kan alıp almamaya karar vereceklerini söyledi. Yeniden eve gelip bu kez ilacın prospektüsünü(tanıtmalık) götürdüm. Bu ilacın sorun olmayacağını söyleyip formun üstüne adını da not etti.İçerdeki 8 sedyeden boş olan birini gösterdiler. Uzandım. Hemşire kolumu açtıktan sonra aparatları taktı. Avucumu açıp yummamı istedi. Kan alma işlemi bittikten sonra bantlayıp 10 dakika kadar dinlendirdiler. Bu anı geçirirken afetlerde ve hastanelerde kan bulabilmek için kıvranan insanlar gözümün önünden film gibi geçti. Öyle olunca yaptığım işten daha çok mutluluk duydum. Herhangi bir sorun olmayınca sandalyeye geçirdiler. Orada ikram edilen bisküvi ve maden suyunu içtim. Bir problem var mı diye sordular. Olmadığını söyleyince kolumdaki iğne deliğini plasterle kapatıp yolladılar.
Bu güzel bayram gününde içim huzurlu, bayramın özelliğine yakışır bir davranış sergilediğimi düşünerek eve doğru yolladım. Ekibin birkaç gün daha merkezde ve ilçelerde olacağı söylendi. Herkese acısız mutlu bayram günü diliyorum. 29.10.2011/Afyonkarahisar
 
VAN DEPREMİ

Deprem Dünya’nın neresinde olursa olsun canlı ve cansız tüm varlıkları etkileyen doğa olayıdır. Arkasında birçok ana-baba çocuksuz, birçok çocuk ana-babasız kaldı.Bunun yanında yaralanan, evi yıkılan binlerle insanımız var.Konuya daha bir anlam katabilmek amacıyla Yaşar Kemal’in 1952 yılı Pasinler depremi izlenimlerini:” Kurnuç, Serçe boğazı, Sins, Kalyolaz köyleri dümdüz, yerle bir... Yıkılmış evleri bir bir dolaşıyorum. Kocaman, bir insan kalınlığında, topraktan fırlamış kalaslar... Damların üstündeki toprak, tam bir metre kalınlığında. Ve bu topraklar donmuş. Öylesine donmuş ki... İki adam çalıştı çalıştı da kazma ile bu toprağı parçalıyamadı. Evlerin tümünün harcı topraktan duvarlar un gibi dağılıvermiş... Sokak aralarında şişmiş, çoğu yüzülmüş, bazısı da yüzülmemiş hayvan leşleri... Köylere girer girmez gözlere ilk çarpan şey kar üstüne yayılmış kırmızı kan oluyor. Ak kar ve kırmızı kan... Kurnuç köyünde bir tek küçük köpek gördüm. Rahatça kar üstüne yatmış ve önündeki manda leşine dişlerini geçirmiş, öylecene duruyor,yemiyor, kımıldamıyor bile... İnsanların gözleri toprakta. O kadar insanla konuştum da hiçbiri dönüp başka yana, bana bakmadı. Hepsinin başları toprakta ve sapsarı kesilmişler. Dinliyorlar, bekliyorlar yeni sarsıntıları... İnsanlar az konuşuyor. Yani ağızlarını bıçak açmıyor. Donup kalmışlar. Her şey aklıma gelirdi de insanoğlunun bu kadar sakin, bu kadar taş kesilmiş gibisini göreceğim aklıma gelmezdi. Gözleri bile bir şey söylemiyor. Kederi, felaketi bile söylemiyor, gözlerde, kuruntu yok... Gözlerde buz donukluğu... Yalnız bir adamla konuşurken, (bu adam beş çocuğunu kaybetmişti) ve çocuklarının ölümünden bahsederken, bir ara gözlerinin usuldan yaşardığını gördüm. Dünyada bana bundan sonra “korkunç olan nedir?” diye sorarlarsa “insanoğlunun bir felaket sonunda susup taş kesilmesidir” derim. Elle tutulur gibi maddeleşmiş bir korkunçluk...” ve Nazım Hikmet’in 1939 yılı Erzincan depremi sonrası yazdığı şiirini paylaşıyorum.

“KARA HABER
Erzincan’da bir kuş var
Kanadında gümüş yok
Gitti yarim gelmedi
gayrı bunda bir iş yok.
Oy dağlar dağlar, dağlar, dağlar...
Aldı ellerine kanlı başını
Karın ortasında Erzincan ağlar...
O ağlamasında kimler ağlasın
Kar yağar lapa lapa
tipidir gelir geçer...
Yan yana sırt üstü yatan ölüler
akşam uyur tandıramaz
ateşini yandıramaz
Gün ağarır şafak söker
kimsecikler gitmez suya
ezilmiş başlarıyla ölüler
vardılar uyanılmaz uykuya
Ses edip geceye beyaz taşından
kışlanın saati çaldı ikiyi.
Ne çabuk lahzada bitti yaşamak
Kimisi altı aylık,
kimisi sakalı ak,
kimi on üç, on dört yaşında;
kimi yola gidecek
kimisi mektup bekler
yan yana sırt üstü yatan ölüler...

Yayıkta yağ vardı, dövülemedi,
akpeynir torbaya koyulamadı,
hasret gitti ölüler
dünyaya doyulamadı...
Uyanıp kaçamadılar,
kuş olup uçamadılar
açıldı kuyular kimse inemez
Erzincan Beygiri rahvandır amma
ölüler ata binemez
yan yana sırt üstü yatan ölüler... “
Yapılan yapılardaki görüntüleri televizyon yoluyla görüyoruz. Biri dimdik ayaktayken diğeri yerle bir olmuş.Bundan sonrasında daha duyarlı olunarak deprem,yangın,sel vb. doğal afetlerde yüreğimizin daha az yanması en büyük dileğimizdir.Yitirdiğimiz insanlarımıza rahmet,yaralılara acil şifa,geride kalanlara sabır ve dayanıklılık diliyorum.
26.10.2011/Afyonkarahisar
 
YİTİRİLEN DEĞERLER-58: YÜN İPLİK(ERPİDEN)

Ev hayvanı olan koyunlar; sütünden, yününden, gübresinden ve derisinden yararlanılan uysal hayvanlardır. Burun kısımları çıplak ve nemli, vücutları kalın tüylerle kaplıdır. Vücutlarında ekstra kıl oluşumları (sakal, yele vs.) bulunur. Yılda 1 veya 2 kez ve her defasında 1-3 yavru doğururlar. Gebelik süreleri 5-11 aydır. Koyunların ömürleri 10 ila 12 yıl arasıdır.
Bizim çocukluk yıllarımızda kasaba halkının yarıya yakını koyunculukla uğraşırdı. Kurtkaya’da, PazarYolağı’nda, Almacık’ta, İnbaşı’nda, Sinnecik’te, Kavaklı’da, Gızılgedikte Ulualan’da, Yirce’de, Taşköprü’de, Cerge’de yaylalar vardı. Yaz akşamları koyun sürülerinin evden kıra çıkışı yatsıya kadar sürerdi. Yaylada koyun kırkımı şenlik havasında olurdu. Koyun çobanları kırkım makaslarını ellerine alarak veya bellerine sokarak kırkım yapılacak yaylada toplanırlardı. Burada iş bölümü kendiliğinden oluşarak kimi koyun yakalamaya, kimi yakalanan koyunun ayaklarını bağlamaya, kimi kırkmaya, kimi kırkılan yapağıları dürmeye, kimi de bunları çuvallamaya girişirdi. Bu işler oluşurken yayla böreği, höşmerim, kara helva, etten oluşan yemekte hazır edilirdi. İş bitince eller yıkanıp sofraya oturulurdu. Sofrada koyun kırkımı sırasında yaşanılan sıra dışı olayların geçmişten günümüze anlatılır, kasaba ve dünya olayları üzerinde konuşulur, neşeli bir şekilde güne nokta konurdu.
Koyunlarla, koyundan elde elden süt ve süt ürünleri büyük ölçüde Sandıklı’da pazarlanırdı. Gübresinin kazılarak çıkarılan Kemresi, evdeki ocaklarla sobalarda yakacak kullanılır, incesi kurutulup fırında ekmek pişirme yakacağı, sebzelerde ve öteki bitkilerde çiftlik gübresi olarak kullanılırdı. Yapağısı ve yününün çoğu satılarak saman gereksinimi karşılanırdı. Kalanı çaylarda yıkanır, kurutulduktan sonra değneklerle dövülerek didilirdi. Bu iş koyun bağırsaklarının bükülmesiyle elde edilen sırım türü barsak ipliğinin oval biçimde eğritilmiş ağacın iki ucuna gerdirilip kaytan denen düzenekle yapılırdı. Bu düzeneğin iplerine vurulan ağaç tokmağın çıkarttığı titreşim sonucu yünler açılıp didilmiş gibi olurdu. Sonra yün taraklarında taranarak uygun kalınlıkta dolama yapılırdı. Bu dolamalar kola takılıp kirmanlarla eğrilip iplik durumuna getirilir. Daha sonra bükme dediğimiz katlama işlemi de kirmanla yapılırdı. Bazen boyanarak bazen de boyanmadan örme ve dokumada kullanılacak duruma getirilirdi. Zaman değişti ve gelişti. Nedendir pek bilinmez yünün yapağının ederi kalmadı. Zorunlu olmasa elde kalan üç-beş sürünün kırkımı yapılmayacak duruma geldi. Örgülerle yün dokumalar azaldı. Yün yapağı tiftik işleyen fabrikalar kapandı. İlimizde keçecilik ve kepenekçilik can çekişir duruma geldi.
Yazımızla günümüzde koyunculukla ilgili işleri göremeyen, daha ileriki yıllarda duyamayacak bile olanlara kaynak olabilir düşüncesiyle bu toparlamaya girişildi. Kasabamızdaki koyun sürülerinin onlu sayılara indiğini gördüğümüzden, toprak kaymasında verimli toprakların gittiği gibi, devlet desteğini vermezse koyunculuğun ve bununla ilgili uğraşların yitip gittiğini görmek bile kaçınılmaz gibi görünüyor.14.10.2011/Afyonkarahisar
 
BOŞA GİDEN EMEKLER

Kasabamızda Mart ayı ile birlikte fidancılık(domates,biber,patlıcan,bamya vb.)çalışmaları başlar.Yerleri hazırlanır.Tohumlar fidelenmesi için basit seralara atılır.Mayıs’ta piknik dönüşü Gaziemir’den getirilen fideler dikilir.Mayıs sonu ile Haziran başında gerek yetiştirilen fideler,gerek çevreden temin edilen fideler dikilir.Ağustos sonu ile Eylül başı sayılan ürünlerin verime başladıkları dönemdir.Eylül’ün ilk haftasındaki kırağıyı atlatan ürün Kasım’a kadar yenmeye devam edilir.Bu yıl yağış olmadığından beklenen zarar oluşmadı derken yağmur yağmamasına karşın Ekim başında kırağı hazırlıksız yakaladı ve büyük çoğunluğu avladı.Yerel dille domates ve biberleri en verimli döneminde soğuk vurdu.
Kışlık turşu,salça vb. yiyeceklerin çoğu yapılamadı.Zaten kasaba içi tüketime yönelik ürünler bir gecede elimizin içinden kayıp gitti.Çekilen emekler ile verilen uğraşlar boşa gitti.Kabağı,kavunu karpuzu ve başka ürünleri zarar görenleri de katınca zarar daha büyüdü.Üzerini düzenlice kapatan birkaç aile bu zararın dışında kaldı.İşte bir bitki yetiştirme ve hasat döneminden arta kalanlar turşuya dönmüş kökenlerle işe yaramaz ürünleri kaldı.Bize de zarar gören tüm ailelere geçmiş olsun demekten başka şey kalmadı.
06.10.2011/NUH

EYLÜL-2011 TANITIM KİTABI (Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır)

Kitap okumayı ilkokul yıllarından beri çok severim. Bu okuma Nuh İlkokulu Kitaplığı’ndaki Hayvanlar Âlemi ve İnsanlar Âlemi adındaki ansiklopedilerin önce resimlerini inceleme, arkasından ilgi duyulan konuların yazılarını okumakla başladı. Yunusemre Öğretmen Okulu’na gidince düşünemeyeceğim kadar zengin kitabı olan kütüphaneyle karşılaştık. Önce okul kütüphanesinde günlük gazetelerin haberleriyle tefrika yazıları, arkasından masal, öykü, romanlarla sürüp geldi. Bu okuma alışkanlığının kazanılmasında iki öğretmenim Mete Gönenç ile Gönül Ünalan’ın ve kütüphanenin memuru Lütfi Bey’in payı büyük. Kendilerine her zaman saygılarımı sunuyorum.

Kaç yıl önceydi tam bilemiyorum. Jean Webster’ın ÖRÜMCEK DEDE adlı yapıtı çok etkilemişti. Şimdide oğlumun çalıştığı dershanenin kitaplığından alarak bugün okuyup bitirdiğim Ahmet Şerif İzgören’in  ŞU HORTUMLU DÜNYADA FİL YALNIZ BİR HAYVANDIR adlı yapıtı etkiledi.

Kitabın ilk basımı Kasım 2002 de yapılmış,44. basımı Aralık 2009 da yapılmış.227 sayfa. Küçükten büyüğe her yaş kümesinden ve zekâ kümesinden tüm kişilere yararlı olacağına inandığım bir yapıt.

Kitabın adıyla ilgili yazarımız şunları anlatmış:”Bir çeviri imtihanı… Olay onların okul Dil Tarih’te mi yoksa Açık Öğretim imtihanlarında mı olmuş, orasını hatırlamıyorum. Cümle şu:”Elephant is the only animal in the world with a trunk”, yani “Fil dünyada hortumu olan tek hayvandır.” Öğrencilerden biri bunu “Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır.” Diye çevirmiş, yıllarca aklıma geldikçe pıh pıh güldüm. Sonra birgün fark ettim ki hepimiz aslında “Şu hortumlu dünyada” birer yalnız canlıyız.”Eh” dedim,”Kitabın adı bu olsun.”Durum bu.

Kitap önsözünün dışında Kim Olduğunuz, Benlik, Alışkanlıklar, Sevgi, İşiniz, Olumlu Düşünce, Hayat, Dinlemek, Mücadele, İyilik, İdealler, Hırs, Gülümsemek, Değer Vermek, Karar Almak, Doğallık, Üretmek, Anlamak, Görünüş, İnanç, İletişim, Yurt Sevgisi, Gelecek altında yazarın yaşadığı veya dostlarının yaşayıp yazara duyurdukları olayların anlatımıyla zenginleştirilmiş. Özetle kumayı seven sevmeyen herkese önerebileceğim bir kitap. İnsanlarımızı çok kitap okuyan günlerde görmemiz dileğimle bol kitaplı günler diliyorum. 28. 09.2011
BİR TUTAM UMUT İÇİN

Eylül-2011’in tanıtım kitabı anı-belge zenginliği açısından bir bilim adamının bürokrasi içindeki çırpınışlarını ele alıyor.
“Bir Tutam Umut İçin/Engin Tonguç-Güldiken Yayınları /Anı Dizisi:7 İlk basım:1991”
Önsözünde “Anılarımın bu bölümünde 1978-1980 yılları arsında yaptığım SSK Genel Müdür Yardımcılığı görevimi ve beni oraya getiren olayları anlattım.”
“Kişisel olarak, bu iki yıl benim için bir yaşam “sonu”olmasa bile, bir”sona yaklaşma" sürecidir; yaşam her şeyden önce topluma hizmet edebilmekse !” demiş.
SSK Hekimliği ve İşçi Sağlığı bölümünde kuruma giriş öyküsünü ve kurumun içinde bulunduğu durumu, gelişmeleri anlatıyor. Yurt dışı klinik çalışmasına görevlendirmedeki olayı :”Bir sağdan bir soldan iki kişi gitmeliydi ki ileride bunlardan biri siyasal nedenlerle etkisizleşirse, diğeri projeyi sürdürebilsin.” Sonraki bölümlerde SSK Genel müdür Yardımcılğı’na getirilişi, uğraşları, didişmeleri, atama sorunları, ilaç sorunları, düzenleme çalışmalarıyla ayrılışı sunulmuş. Sosyal güvenlikteki çalkantıları, özverileri, çalışmaları baltalama açısından yapılanları görmek ve bürokrasiyi tanımak açısından okunmaya değer kitaplar içinde yer alacak yapıt.
Herkese çok ve anlamlı okuma günleri diliyorum. 17.09.2011/NUH
 

NİYET VE KISMET

Bu kez Eskişehir’e geliş nedenimiz basitti, kolaydı. Geçen gelişimizde eşim için çektirdiğimiz tomografi(bilgisayarlı kesityazar) sonucunu ilgili birime gösterip Nuh’a dönecektik. Sonucu alıp kabaca baktığımda anlamadığım kavramlar çok olsa da olağandışı bir şeylerin bulgusuna erişildiği belli oluyordu. İlgili servisin açıklamaları beni doğruladı. En kısa sürede gün alınıp biyopsi yapılacaktı. Randevu yerinde uzakça bir gün söyledi. Uzaktan geldiğimizi söyleyip öne alınmasını isteyince randevu defterini karıştırıp Perşembe yatış, Cuma’ya biyopsi günü verdiler. Perşembe gecesi İzmir’den yola çıkan küçük oğlumla yeğenim İbrahim sabah Eskişehir’e indiler. Eşim sabahın 7.30’unda ameliyata alınınca işlem çabuk bitti. Akşama doğru eve çıkardılar.

Perşembe muayene olup gerekli belgelerini doktoruna gösteren oğlumda Pazartesi yatış, Salı ameliyat günü almış yanımıza geliverdi. Hiç hesapta yokken arka arkaya iki ameliyat görecekmişiz. Birinciyi lokal anestezi (sınırlı uyuşturma)olunca sanırım çabuk atlattık İkincisinde öğleden sonrasına kalınca hepimiz gerildik. Oğlumu ameliyathaneye gönderip bekleme odasından durumu ekranda izlemeye başladık Yaklaşık yarım saat kadar sonra oğlumun adı ekranda görünmedi. Bir yanlışlık var diye iki dönüş daha bekleyip görünmeyince ağabeyime, eşime ve küçük oğluma söyledim. Hepimizde birbirimize söyleyemediğimiz kuşkular oluştu. Görevlilere durumu yansıttığımızda bilgisayar yanlışlığından kaynaklandığını, meraklanacak durum olmadığını söylediler. Her biri çok uzun gelen dakikalarımız başladı. Öteki hastalarda kimin ameliyata alındığı, kimin yoğun bakıma aktarıldığı, kimin servise çıktığı görülüyordu. Saat 17.00’ye gelirken görevliler yerlerini terk etmeye başladı. Derken ekran kapatılıp hastalarla ilgili bilgiyi yoğun bakım kapısının önünde bekleyerek alabileceğimizi söylediler. Orada uzunca bir süre bekledikten sonra bir görevliyi yakalayıp durumu anlattım. Kendisini izlememi isteyerek yoğun bakıma girdik. İlgili doktorlara sorup servise çıktığını söylediler. Küçük oğlum serviste bekliyordu, Telefonla orada olmadığını söyledi. Bizim için işkence dolu geçmek bilmeyen dakikalar başlamıştı. Sanki hastamız hastane içinde kaybolmuş gibiydi. Daha sonra ağabeyimle eşim gittiler aramaya. Yoğun bakımda eşimin sesini duyan oğlum elini kaldırarak yerini belirtmiş. Şimdi en azından nerede olduğunu biliyorduk artık. Yeniden uzun bekleyiş bölümü ameliyat izleme salonunda başladı. Bizim gibi 2-3 küme daha vardı, hastasından tam bilgi alamamış. Gece 22.00 sularında oğlumun koğuş arkadaşı telefonu çaldırınca servise hızla çıktık. Hemşireler gelmekte olduğunu söylediler. Gözlerimizi kapıya dikmiş beklerken servis ana kapısında bir görevli eşliğinde tekerlekli sandalyeyle göründü. Bir an tüm sinirlerimin boşandığını hissettim. Ağladım mı, güldüm mü yoksa dondum kaldım mı hiç bilmiyorum.

 Meğer 17.00 sularında tansiyonunda çok hızlı düşüş yaşanmış. Tüm karışıklık ve bilgi akışının durma nedeni buymuş. Ortam normalleşince iki kardeş çocuklarımı bırakıp biz evimize döndük. Çarşamba nöbet değişimi için yola çıktığımızda eve çıkarılacağını öğrendik. Hastanede çıkış işlemleriyle uğraşırken bir yandan da ağabeyimi Afyon’a yolcu ettik. Hastane işleri bitince yolun birazını tramvayla birazını yürüyerek eve geldik Gece küçük oğlumu İzmir’e yolladık. Yarın rapor işlemlerini sonuçlandırmak için fakülte hastanesine gideceğim. Pazartesi oğlumun kontrolüne gidilecek.10 gün sonra eşimin biyopsi sonuçları alınacak.

 İşte bu nedenlerden dönüşümüz ne zaman olur, nasıl olur bir bilinmezlik içine girdi. Düşünceyle eylemin birbirini tutmayacağı bir kez daha kendini gösterdi. Eskiler bunu ne güzel belirlemişler. Neye niyet? Neye kısmet? Niyetiniz iyi, kısmetiniz bol olsun. 18.08.2011/Eskişehir
 

SAĞLIK MAĞLIK OLSUN

Eşimle birlikte büyük oğlumun evinde yine Eskişehir’deyiz.Çok çabuk çözüme kavuşacak gibi görülen konular uzayacağa benziyor. Bugünkü kan tetkiklerinden sonra Perşembe hazırlanma ve Cuma biyopsi günü. Sonrası dipsiz kuyu derler ya. İşte öyle. Ne çıkacağı ne olacağı belirsiz görünüyor. İyi sonuçlar beklemekten ve ummaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.

Osmangazi Üniversitesi Hastanesinden geldikten sonra oğlumun masasının üzerinde Büyükşehir Belediyesi’nin Bizim Şehir adlı duyuru bülteninin 24. sayısı vardı. İçeriğinde atık su arıtma tesisinin hizmete girişi, tramvay hatları uzatma projesi, içme ve kullanma suyu ulaştırılmasında sağlanan yeni olanaklar anlatılıyor. Sonra başkanın yazısı ve arka arkaya aldığı ödüller duyurulmuş. Kıştan projesi hazırlanan bisiklet yoluyla ilgili kurum ve kuruluşların düşüncelerinin harmanlandığı çalıştay yapılmış. Fransa ve Çin’de Eskişehir’i tanıtım çalışmaları yapılmış. Taş heykel sempozyumu (bilgişöleni) sonrası 10 yeni heykelin parklara yerleştirileceği, demokrasi ve özgürlük anıtının Kentpark’taki yeni yerine konulduğu duyurulmuş. Bale, opera ve senfoni orkestrasındaki ilkler sunulmuş. Emekliye ucuz ve kaliteli kömür sağlanması, şehitlik bakımları, porsuk çayı etkinlikleri ile Eskispor erkek hentbol takımının başarısı duyurulmuş. Arka kapakta belediye halk ekmek türü olan çocuklara yönelik CANCAN ekmek şöyle tanıtılmış: Üzümlü, fındıklı,çikolatalı, pekmezli çocuklarımızın sağlıklı beslenmesi ve gelişmesi için gıda mühendislerimizce doğallığı korunarak formüle edilmiştir. İçerisinde koruyucu ve kimyasal hiçbir katkı maddesi içermediği için üretim tarihinden itibaren iki gün içinde tüketilmelidir. İşte 16 sayfalık bültenden ipuçları verdim.Şehirdeki birçok parktan ayrı olarak bir uçta Sazova Bilim Sanat ve Kültür Parkı, diğer uçta Kentpark. Başkan Büyükerşen’in çok sevdiğim sözü var:”Önce hayal ediyoruz, sonra gerçekleştiriyoruz.”

Bu ayki kitap tanıtım yazısı yerine bültenden ipuçlarını sizlerle paylaştım. Masal anlatır gibi mi geldi. Bazısı böyle paylaşımcı, planlı başkan. Bazısı kelem örneği içine dürülmüş ne yapacağı belirsiz başkan. Her yerleşim birimi istemez mi birincisi gibi başkanı. Ha!Birde şu atasözümüz var:”At, sahibine göre kişner.” Hepimize bol sağlıklı günler. Çaresiz kaldığımız veya beklediğimizi bulamadığımız zaman dediğimiz bir cümle vardır. Yazımızı onunla bağlayalım: Sağlık mağlık olsun. 09.08.2011/Eskişehir
 
YAŞAMIN AKIŞI
Vazgeçilmez ve değiştirilemez bir doğa kuralı var. Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Ölüm canlıyı daha çok yaşlılıkta aramızdan söküp alır. Arada sırada gençleri, körpeleri de alıp götürüverir.
Sitemizin ilgili bölümüne baktığımda 2011 yılı başından günümüze kadar sırasıyla Orhan Karşıyaka, Süleyman Çakal, İbrahim Özdemir, Ramazan Onur, Ümmü Çaylak, Mehmet Coşkun, Mehmet Aktaş, Ahmet Toprak, Arif Toprak, Cemal Topsakal, İsmail Kızılkaya, Mustafa Sarıbuğa göçüp gitmiş. Az veya çok yaşadığımız ortak anılar hepsiyle var. Zaman zaman üzülerek, zaman zamanda gülümseyerek anımsadığımız anılar.
Rahmetli Halil Ağabeyim(Eşme) bir iş için İbrahim Özdemir’e gönderdi. Hocaların Aralık’tan çıkarken nasıl ünneyeceğimi düşünmeye başladım. Adını bilmiyorum. Hep lakabıyla anılıyor. Lakabıyla çağırsam küçükler için uygun düşmez diye bir düşünce beynime egemen. Epey bekledim. Biri geçsinde adını sorup öğreneyim diye. Ama gelen geçen yok. Daha fazla dayanamayıp lakabıyla çeşmenin yanından bağırmaya başladım. Koca kapı açıldı yanıma geldi. Adının ne olduğunu sordu ama benden çıt yok. Bilmiyorum ki söylesem. Adını söyleyip kulağıma yapışarak epeyce canımı acıttı. Söylenen işi görüp görmediğimi, sonra neler olduğunu hiç anımsamıyorum.
Yaşamın akışı içinde söz lakaplardan açılınca bu anı yeniden daha dün olmuş gibi canlanır. Bu kadar can acıtmaya değermiydi acaba diye düşünmekten kendimi alamam. Tüm ölenlerimizin yeri cennet olsun.
23.07.2011/ESKİŞEHİR
 
DOLU DOLU İNSAN: TÜRKAN SAYLAN

Mayıs ayında okuyupta siz dostlarım için incelemeye çalıştığım kitap bir anı-roman düzenlemesi. Türkan Saylan adını Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kurucu Başkanı olarak duydum. Daha sonra Cüzam_Lepra hastalığını saptama, tarama, tedavisi ve hastaların topluma kazandırılması, kardelen adını verdiği kız öğrencilerin okuması için verdiği uğraşlar, evinin aranması, ölümü, kitap, TV dizisi ve sinemaya uyarlanan yapıtla çok iyi tanıdığımız Profesör Doktor Türkan Saylan’ı anıları, mektuplarından yola çıkarak kendi ağzından anlatılan(Tek ve tek Başına Türkan-Ayşe Kulin-Everest Yayınları-379 sayfa)
At Kız, Güneş Umuttan Şimdi Doğar, Kardelenler Türkan Saylan’ın yaşamının anlatıldığı öteki eserler. Aşağıda tırnak içindeki bölümler kendi yaşamından bazı ipuçları. Ben severek kısa sürede okudum ve sevdim. Sizinde seveceğinizi umarak tanıtımı köşeme aldım. Tamamını okuduğunuzda sizinde seveceğinizi sanıyorum.
“Hafız Ahmet Bey bize dinlerin çeşitlerini, nasıl çıktıklarını, Müslümanlığın diğer dinlerden farklarını, kurallarını ve bu kuralların gerekçelerini anlatırdı. Sayesinde iyi bir Müslüman dürüst, temiz, çalışkan, saygılı, yardımsever, başkaları açken tokluğundan rahatsızlık duyan, hak yemeyen, haksızlık etmeyen ve gösterişten uzak duran bir insan olması gerektiğini, çalışmanında bir nevi ibadet olduğunu küçük yaşta öğrendim.
Kanser tanısı bana 1986 yılında konmuştu.2002 de geri döndü. Karaciğer metastazı.
Üstelik buradaki gerilik, bilinçli bir gerilik, sefalet, bilinçli bir sefaletti. Buranın şeyhleri, şıhları, ağaları bölgelerinde hükümleri azalmasın diye hiçbir gelişmeye izin vermiyorlardı. Ama hangi partiden olursa olsun, hükümetler onlara göz yumuyordu. Çünkü hükümetlerin oy deposuydular.
Aman Allahım! Aman Allahım! Bu ne kalabalık? Böylesine tıklım tıkış, tepeleme dolu bir salon. Bütün koltuklar, koridorlar, dizilen sandalyeler dolmuş. Anadolu’nun çeşitli okullarından gelen kardelenleri oturtmuşlar. Üstlerinde beyaz gömlekleriyle karda açan narin çiçeklerim benim.376
Şimdi, pencereden bakarken anlıyorum ki, evimi bastıranlar, benden bir kahraman yaratmaktalar. Benim şu ana kadar üzerlerinde derin iz bırakabildiklerim; sadece hastalarım, yakın çevrem ve eğitimine katkıda bulunduğum çocuklardı. Bunun dışında hiçbir iddiam yoktu, zaten. Arzularım, hırslarım olaydı, bana getirilen siyasi teklifleri değerlendirirdim. Parayla da hiç aram olmadı. Her zaman fazla paranın insanı bozduğuna inandım, az parayla yaşamaktan hiç gocunmadım. Çocuklarımı ilkokuldan itibaren özel okullarda değil, orta sınıfın ve yoksul halk çocuklarının gittiği parasız devlet okullarında okuttum, paraya özenmesinler diye. Sade ve sakin bir yaşam biçimini seçtim kendime, hırstan lüksten uzak, sadece memleketimin kadersiz insanlarına ve çocuklarına hizmet etmeye adanmış! Şimdi şu hale bakın, halk dağılmıyor, bir şeyler bekliyor benden. Oysa ben, o günlerini yaşayan, çalışkan, özverili bir
hekimim sadece, sokaktaki kalabalığın tepkisinin bayrağı hiç değilim.”

25.05.2011/Afyonkarahisar

YOL
Bu kez okuduğum yazarın doğum tarihinin öğretmenlik yaşamımın ikinci yılı olarak görünmesi yaşamda uzunca sayılacak yol aldığımızın göstergesi gibi geldi. Yazarımızın Eskişehirli olması romanı özenle okumamın nedeni olmuş mudur, kim bilir? Yıllar yaşama ilişkin birçok şeyi bize sunarken aynı oranda götürdüklerine de bakmalı. Bir nehirde iki kez yıkanılmaz örneğindeki gibi.
Size söz edeceğim kitap(Yolda Üç Kişi-Tuna Kiremitçi:204 sayfa. Doğan Kitapçılık A:Ş:/1. baskı Nisan 2005)Yakup, Leyla ve Halil’in yaşamlarından kesitleri anlatmaktadır. Eserin aşağıdaki bölümü beni etkiledi ve düşündürdü.”Her aşk değişik uzunluktaki anların bir araya gelmesinden oluşur: örneğin tutkulu anlar vardır ve yorgunluğa teslim olmuş anlar. Anlamlı anlar vardır ve neden yaşamış olduğumuzu bile açıklayamadığımız anlar. Sessiz anlar vardır ve gürültüsüyle kentin camlarını sallayan anlar. Paylaşılan anlar vardır ve iki tarafında kendi yalnızlığına gömüldüğü anlar. Masum anlar vardır ve günah şölenine dönüştürdüğümüz kimi zevk anları. Geciken anlar vardır ve usta gemiciler gibi, tam zamanında demir almayı başaran anlar. Bayatlamış anlar vardır ve tazeliğiyle bizi baştan çıkaran, fırından alıp eve gidene dek ısıra ısıra bitirdiğimiz anlar. Beden sıvılarıyla nefis bir biçimde kirlenmiş anlar vardır ve hastane odaları gibi ölümcül bir temizlikte parlayan anlar. Çılgınlığa yazgılı anlar vardır ve aklımızın başımızda olduğu, yalnızca para üstü saymaya yarayan anlar. Hırsla, kaygıyla, yarına ilişkin korkularımızla devleşen anlar vardır ve her şeyin önemsiz göründüğü birkaç yılgınlık anı. İnanılmaz anlar vardır ve gerçekçiliğiyle içimizi sıkan anlar. Soğuk anlar vardır ve kalbimizi yanardağ gibi kavuran, küçük bir kıvılcımla bizi erkekliğin ve kadınlığın ötesine fırlatan anlar.
Hepsi de aşk içindir, aşkın gereğidir. Varlıklarını aşka borçludurlar. Sonra giderek derinleşir, üçüncü bir boyut kazanır ve her noktası birbirine sımsıkı bağlı bir ağ oluştururlar. Zaman düz bir çizgi olmaktan çıkıp er yöne doğru genişler, bir çamaşır ipinden çok sabah esintisiyle dalgalanan bir çarşafa benzer.”
Üç kişinin yaşamını bağımsız gibi göz önüne yayarken birden yönlerinin kesişip bir noktada birleştiğini görüyoruz. Bu tür eserler eskiyle yeniyi kaynaştırma açısından da yararlı olacak acaba? Üç neslin kendine has yaşamları anlatıldığına göre. Okumadan bir karara varamazsınız sanırım.
24.04.2011/Eskişehir
SÖYLEŞİ
“İnsanlık Yıkılamaz-Ben Gördüm, Duydum, Tanığım
Mehmet Aksoy /Heykeltıraş-Sanatçı, Tarık Akan/Sinema Sanatçısı, Levent Kırca/Tiyatro Sanatçısı, Turgut Kazan/Avukat, Ercan Karakaş/Kültür Eski Bakanı-CHP Parti Meclisi Üyesi, Oktay Ekinci/Mimar-Cumhuriyet Gazetesi Yazarı 9 Nisan 2011 Cumartesi saat:13.30 Eskişehir Kültür Merkezi

Tepebaşı Belediyesi, TMMOB Eskişehir İl Koordinasyon Kurulu, Eskişehir Tabipler Odası katkılarıyla”
Yukarıdaki yazıların bulunduğu söyleşiyi duyuran afiş şehrin birkaç yerinde görünüyordu. Geç kalırsam yer bulamayabileceğimi düşünerek saatimi12.45 e ayarladım. Eskişehir Kültür Merkezine vardığımda yine de oturulacak yer kalmadığını gördüm. Dostlarım bilirler. Uzun süre ayakta kalmak bana işkence yapmak gibidir. Söyleşiyi kaçırmamak için başka seçenekte yok. Balkonda sahneyi görecek biçimde bir yerde dikilecek şekilde yer buldum. Söyleşi saati yaklaştığında katılımcılar teker teker alkışlar arasında yerlerini aldılar. Söyleşinin oturum başkanlığını Eskişehir-Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç yürüttü. Söyleşi öncesinde sanatçı Tarık Akan'ın yönettiği ''Işık Yontucusu'' adlı belgesel izlenime sunuldu. Heykeltıraş Mehmet Aksoy, Kars'ın bugüne kadar birçok savaşa sahne olduğunu belirterek, söz konusu anıtla birlikte kötü izlerin silinmesini amaçladığını kaydetti. Aksoy, sanatı ve sanatçıyı anlamaya çalışmanın hükümetlerin görevi olduğunu ifade ederek heykelin konumu yeri ve özellikleri hakkında açıklamalarda bulundu. Bu heykel yıkılsa bile yerine yenisini yapma gücünün olduğunu, yapacağına inancı olduğunu belirtti.
Tarık Akan da sinema oyuncusu olarak taşıdığı duyguları, ''Işık Yontucusu'' adlı belgeselle anlatmak istediğini söyledi. Anadolu'dan çıkan Mehmet Aksoy'un tanınmasına inandığı için belgeseli çektiğini bildirip sözlerini şöyle sürdürdü: ''"Ülkemde 1970'den sonrasından itibaren sanat ve sanatçının hiçbir değeri yok, var olanların da mümkün edildiği kadar yok edilmeye çalışılıyor, çalıştılar ve başarılı oldular. Ama Anadolu o kadar zengin ki, o kadar üretken ki, üretiyor fakat bu sınırlar içerisinde kalıyor başarı. Ben bundan çok rahatsızlık duyuyorum. Mehmet Aksoy yaratıcı, doğurgan, gerçek bir sanatçı bana göre. Bu olay Yunanistan'ın her hangi bir köyünde olsaydı, açık ve net dünyanın en büyük heykeltıraşçısı olarak her yerde anılırdı bugün. Ülkemde Mehmet Aksoy evet Almanya'da biliniyor, heykeltıraş işi ile uğraşanlar tanır. “
Oktay Ekinci haber değerini ve gelişmelerini gazeteci gözüyle anlattı. Turgut Kazan ülkemizdeki ilgili yasa maddelerinden örneklerle yaptıklarını ve yapabilecekleriyle, hukuki uğraşın neresinde olduklarını anlattı. Ercan Karakaş çeşitli örneklemelerle yasamada yaşanan olayları izleyicilere sundu. Levent Kırca’nın kalp krizi geçirmesi nedeniyle söyleşiye katılamadığını öğrenip üzüldük. Büyük ustaya geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz. En kısa süre içinde aramızda ve sahnelerimizdeki yerini almasını bekliyoruz.
Sonuçta doyurucu, düşündürücü bir söyleşiyi yarısı ayakta yarsı oturacak bir yer bularak izledim. Meğer Mehmet Aksoy’u hiç tanımıyormuşum. Bu güçlü ekibi yakından izleyerek görsel ve düşünce olarak tanıma olanağı buldum. Çıkışta ikili ve küme fotoğrafları çektirenleri görünce fotoğraf makinemi almadığıma hayıflandım. Cumhuriyet Kitapları Sergisi’ni dolaştıktan sonra Kültür Merkezi’nden çıktım. Şehir sokakları turla gelen konukları ve Eskişehirspor-Fenerbahçe maçı nedeniyle cıvıl cıvıldı. Ben dolu dolu ayrıldım. İzlenimlerimi de siz dostlarla paylaşmayı görev bildim.
10.04.2011/ESKİŞEHİR
İŞ, AŞ, DÜŞÜNCE

Mart sonu ile Nisan başı Nuh’taydım. Hava güzel. İnsanlar hep araziye dökülmüş. Kadınlarımızın tümüne yakını Güvenyaka’larda(Çevre köy ve kasabalardan gelen çapacılar var.) Afıyan(Afyon) çapalıyor. Erkekler ekinlere gübre atma, fiğ ekme, ağaç kesme ve budama işlerinde uğraşta. İş o kadar çok ki kasabadaki insanlar yetişemiyor. Toprak altından çıkan karınca ordusu örneği herkes kendine göre bir işin ucundan tutmuş. Üç –dört günlük yoğun çalışma ertesi yağmur başladı, peşinden soğukları da getirdi. İşini bitirenlerle bitiremeyenler eşitleşti. Erkekler kahvede, kadınlar evlerde sobaların başındalar. Bu arada koyun güden dostlarla, inek güdenleri unutmayalım. Onlar hayvanlarının başında Karşıyaka’da, Gedikönü’nde, Kurtkaya’da, Gök teke’de. Yağmur, çamur demeden hayvanlarının yanındalar. Cuma günü kasabamız okulunu, dolayısıyla sevgili müdürümüz Serdar Bey’i ziyarete gittim. Serkan Bey sınıfına girerken selamlaştık. Azamet Hoca’yı sınıfın kapısında öğretmen arkadaşla konuşurlarken geçtim. Müdür Bey her zaman ki alçakgönüllülüğüyle karşıladı. Tuvaletlerin yapılan duvarını dışarıdan gördüm. Kalorifer değiştirme ve yapım işlerini ve bu konudaki uğraşlarını aktardı. Konuşmalarımıza Azamet Hoca’da katıldı. Kurumlardan ve kişilerden görülen destekler ve öğrenci başarıları üzerine konuştuk. İşlerin bitirilemediği, eldeki paranın gereksinimlere yetmeyeceğini açıkladı. Birlikte okuldan çıkıp Muhtar H.Hüseyin Yaka’nın yanında çay içtik. Onlar çaldıkları mayanın tutup tutmayacağını öğrenmek üzere Köyiçi’ne doğru gittiler.
Yağıştan ve işten zaman bulabildiğim Cumartesi günü çizmelerimi giydim. Fotoğraf makinemle yürüyüş değneğimi aldım. Şemsiyeyi de unutmadım. Piknik Alanı yolunu izleyerek Halil Arı’nın yaptırdığı(eski Sarı Mısdı’nın tahta köprü yerindeki) köprüden geçerek Durmuş dede’nin altına çıktım. Oradan diklemesine havuzun üstüne indim. Çünkü başlayan yağmur artarsa Piknik Alanı’nda kendimi koruyacaktım. Yağmur dinince karşı yamaca geçtim. Sarıçiğdemlerle çalıların içinde açmış mor menekşeleri bol bol gözlemledim. Afet kanalı boyu, Tekkavak, Akbayrak’tan eve geldim. Zaman bulabildiğimiz ölçüde Gedikbaşı hızlı yürüyüşünü aksatmadan sürdürdük. Belediyenin yanındaki iki cins ağaç fidanlarının Sıran söğüt ve Karataş yolu boyu dikileceği duyumunu aldım. Bir haftada iki cenazenin olması da kasabanın tüm erkeklerin bir arada görmemize neden oldu,
MHP genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin İlimiz, ilçelerimiz ve beldelerimize yaptığı ziyaretler, kasabamızdan Sandıklı gezisine katılanlar gündeme renk kattı. Bir güzel olayıda ilk yaşadık. Öğretmen sendikalarımızın bile delege sisteminden kurtulamadığı bu dönemde CHP tüm üyelerinin katılımıyla aday sıralama ön seçimin başarıyla gerçekleştirdi. Bu bizim yetmişli yıllardan bu yana süregelen dileğimiz, isteğimiz ve uğraşımızdı. Emeği geçen tüm yetkililere teşekkür ediyor, tüm kuruluşlarında bu yolda bir çalışmaya girmesini diliyorum.

04.04.2011/NUH
YÜKSEKÖĞRETİME GEÇİŞ SINAVI

Gazetedeki bir yazıyı olduğu gibi alıntı yaparak siteye aktarmayı sevmem.Bunun yapılmasına da karşı olanlardanım.Ancak konu sınav olunca iş değişiyor. Bir öğrenci kardeşimiz bile yararlansa yazı amacına ulaşmış düşüncesindeyim. Cumhuriyet Gazetesi’nden Figen Atalay’ın yazısını aşağıya alıyorum.Sınava giren tüm çocuklarımıza başarılar diliyorum.
“Üniversiteye girişte uygulanan birinci aşama olan Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) 27 Mart Pazar günü saat 10.00’da başlayacak ve tek oturumda 160 dakika sürecek.
Rehberlik Koordinatörü Cihan Yeşilyurt, sınav için şunları sıraladı:
• Bu yıl her aday için soru kitapçığı ve cevap kâğıdı ayrı basılacaktır. Size verilen soru kitapçığı ve cevap kâğıdının size ait olup olmadığını kontrol edin. Cevap kâğıdına yazılıp kodlanması gereken bilgileri dikkatli bir şekilde yazıp kodlayın, kitapçık sayfalarını kontrol etmeyi unutmayın.
• Hız ve doğruluk açısından bir denge kurmaya çalışın. Soruları çok hızlı çözüp hata yapmaktan veya aşırı dikkatli davranarak bir soru üzerinde gereğinden fazla durmaktan kaçının.
• ‘Turlama Tekniği’ ile her testte sıra ile önce kolay soruları çözmeniz, sonra başa dönerek diğer sorulara geçmeniz zaman, enerji ve dikkatin daha iyi kullanılması açısından yararlı olur. Anladığınız soruyu çözüp anlamadıklarınızı işaretleyerek atlayın.
• Her soruyu mutlaka tümüyle okuyup inceleyin. Soruyu karışık ve zor göründüğü için atlamayın.
• Paragraf türü sorularda, önce soruyu daha sonra yanıt arayarak paragrafı okuyun.
• İşlem gerektiren sorularda, işlemleri zihinden değil, kalem kullanarak yapın.
• Anlamadığınız soruyu boş bırakın.
• Sorular üzerinde, hangi soruyu çözüp hangisini boş bıraktığınızı kolayca fark etmenizi sağlayacak işaretler kullanın.
• Sınavda kullanacağınız kodlama yöntemi, kendiniz için en rahat olduğunu düşündüğünüz yöntem olmalıdır. Daha önce denemediğiniz bir yöntemi sınavda uygulamayın. (Soruların tümünü en son kodlamak önerilmeyen bir yöntemdir.)
• Zihninizi dinlendirmek ve kendinizi rahatlatmak için, kısa bir süre gözlerinizi kapatın, alnınızı ve şakaklarınızı ovun veya nefes egzersizi yapın.
TÖDER rehberlik uzmanlarının, önerileri de şöyle: “YGS, üniversite giriş sınav sistemimizin ilk basamağı ve bir futbol maçına benzetirsek maçın ilk 15 dakikasıdır. Dolayısıyla haziranda işin yüzde 85’inin olduğunu unutmadan bu sınava odaklanmalıyız. Geçmişte üniversite sayımız azken önemli olan birinci basamak sınavı artık üniversite sayısının fazlalığıyla daha da kolaylaşmıştır.”

25.03.2011/Afyonkarahisar
ZOR KAZANMAK

İlk yayınlandığı yıl büyük bir merakla okuduğum Turgut Özakman’ın ŞU ÇILGIN TÜRKLER(748 sayfa-Mart 2005 yayını) kitabını bu dönemde yeniden aynı heyecanla okudum. Televizyon sokak söyleşilerinde ülkemizle ilgili sıradan sorulara yanıt veremeyen insanların çokluğunu görünce şaşırdım ve üzüldüm. Osmanlı’nın çöküşü ile sonrasında o çöküntünün üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsızlığını kazanmak için iç ve dış düşmanlarına karşı verdiği savaşımı sinema filmi izler gibi anlatan yazarımızı kutluyorum. Kurtuluş Savaşı’ndan önce devletin durumu, kurtuluş için yapılan hazırlıklar ve sonrası hakkında sıkılmadan bilgi edinebileceğimiz yapıt olarak herkesin okuması gerekli bir yapıt diye düşünüyorum. Adı geçen eserden bazı bölümlere sizlerle paylaşmak istiyorum. Ankara Öğretmen Okulu Konferans Salonu Kadınlar Toplantısı’nda Halide Edip: “Hanımefendiler!
Tarih Türk’ü ateşle imtihan ediyor. Bu imtihandan yalnız erkeklerimizin cesaretiyle başarılı çıkamayız. Artık biz kadınlar da bu ateşe yüzümüzü çevirmek, ellerimizi uzatmak zorundayız. Ordumuzun hepimize ihtiyacı var. Bir hafta önce Eskişehir’deydim. Gördüklerimden birini sizlere de anlatmak istiyorum. Uçakların gövdesi ve kanatları, özel bir keten kumaşla kaplanırmış. Bulunamadığı için bizimkiler, kaput bezi ile kaplıyorlar. Özel yapıştırıcısı olmadığı için, kaput bezini uçakların gövdelerine, kanatlarına nal mıhı ya da zamkla tutturuyorlar. Bezin gerginliği ve kayganlığı emayit denilen özel bir sıvı ile sağlanırmış. Getirtemedikleri için beze, kaynatılmış patates kabuğu ve paça suyuna tutkal, kola karıştırarak yaptıkları bir pelteyi sürüyorlar. Sonra da gözlerini bile kırpmadan bu uçaklara binip uçuyorlar.
Sizleri, milletin şerefini ve namusunu canından aziz bilen bu genç ve yoksul orduya yardıma çağırıyorum.”
Öğretmenler kongresinde Mustafa kemal Paşa: “Muhterem hanımlar, efendiler!
Bizi yaşatmamak isteyenlere karşı, yaşamak hakkımızı savunmak üzere toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi burada, Ankara’da açıldı. Bugün Ankara, milli Türkiye’nin milli eğitimini kuracak olan Öğretmenler Kongresi’ne de sahne olmakla iftihar duymaktadır.
Derin bir idari ihmalin devlet varlığında açtığı yaraları sarmak için en büyük çalışmayı hiç şüphesiz eğitim için yapmamış gerekiyor.
Şimdi maddi ve manevi bütün güç kaynaklarımızı düşmanlara karşı kullanıyoruz. Ancak bu savaş günlerinde bile dikkat ve özenle işlenip çizilmiş bir milli eğitim programı yapmaya emek sarf etmeliyiz.
Milli Eğitim Programı derken hurafelerden, yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün tesirlerden uzak, tarihi ve milli seciyemize uygun bir kültürü kastediyorum. Milletimizi yetiştirmek gibi kutsal bir görevi yüklenmiş olan gelecekteki kurtuluşumuzun yüce önceleri, kadın ve erkek öğretmenlerimiz hakkındaki saygı duygularımı bir kere daha belirtmek istiyorum. Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin ne kadar sebatkâr oldukları tarihten de bilinir. Silahıyla olduğu gibi kafasıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti, ikincisinde de göstereceğinden asla şüphem yoktur. Her türlü güçlüğü göze alarak bu yolda sarsılmadan yürüyeceğinize inanıyorum. Göreviniz çok önemli ve hayatidir. Bunda muvaffak olmanızı Cenabı-ı Allah’tan temenni ederim.
Burdur milletvekili Mehmet Akif Ersoy Ankara-Hacettepe’deki Tacettin Camisi Cuma vaazında:
“Ey cemaat!
Bugün dünyada milyonlarca Müslüman var. Ne acıdır ki hiçbirinin istiklali yok. Yalnız biz istiklal sahibiydik. Ama biz de yüzyıllardır, elde ne varsa, yabancılara verip geri çekile çekile yaşıyorduk.
Bunun sebebi dinimiz midir? Hâşâ. İslamiyet hayatı, aklı, mantığı, zamanın icaplarını reddetmez. İslamiyet dini ölüler dini değildir. Ama batı dünyası ilim ve fende ilerlerken biz Müslümanlar ne yaptık? Her şeyi Allah’a havale ve emanet edip tembellik, cehalet ve bağnazlık içinde donup kaldık. Sonuç ortada: dilenerek yaşayan hükümetler, harabeler, ekilmemiş tarlalar, yakılmış ormanlar, hastalıklar, hurafeler, üfürükler, yolsuz, okulsuz köyler, pis şehirler. Milletin hayrı için ne düşünsen ’Olmaz!’ diye dikilen ilimsiz hocalar. Her yeniliğe, ‘Biz dedemizden böyle görmedik’ diye karşı çıkan yobazlar.
Milletlerin hayatında duraklamak bile ölmek demek iken, biz tamamen durmuşuz. Geriden de geri bir hale düşmüşüz. Görünen köy kılavuz istemez. Yaşadığımız ilkel bir hayattır.
Peki, batı ne halde? Gemileri denizleri aşıyor, şimendiferleri dünyayı geziyor, uçakları havada dolaşıyor, ilim adamları hayatlarını araştırmaya vakfetmiş, halk ise mütemadiyen çalışıyor ve okuyor.
Durum bu.
Fakat bu kudretleri arttıkça hırsları da çoğalıyor. Asya’yı, Afrika’yı bitirdiler şimdi sıra bize geldi. Sevr Antlaşması’nı okudunuzsa anlamışınızdır ki bunların bizden istedikleri artık toprak moprak değil, bu defa canımızı, varlığımızı istiyorlar.
Müslümanlar!
Bizi yenmek için düşmanın elinde iki vasıta var. Birincisi kaba kuvvet. Önce kaba kuvvete başvurdular. Doğudan Ermeniler, güneyden İngilizler ve Fransızlar üstümüze yürüdü. İtalyanlar Konya’ya kadar yayıldı. Karadeniz boyunca silahlandırılmış Rumlar ayaklandırıldı. Yetmedi. Batıdan da Yunan ordusunu sürdüler. Ne oldu? Öldü sanılan Müslüman Türk doğruldu ve yurdunu savunmaya başladı. Sonuç? Artık ne doğuda düşman var, ne güneyde. Allah’ın yardımıyla ikisini de yendik. Pontus çetelerini de susturmak üzereyiz. Karşımızda bir Yunan ordusu kaldı. O’nu da Sakarya’da bozduk. Batıya attık. Bir de boğazlar2daki Müttefikler var. Biz evelallah ikisini de yeneriz.
Ama düşmanın ikinci bir vasıtası var ki birincisinden de güçlü: Nifak!(Ortalığı karıştırmak, bölmek)Osmanlı Devleti’ni bu silahla parçaladılar, sonrada parçaları teker teker yuttular. Öyleyse bugünde, yarında herkes gözünü dört açmalı, kimin ve neyin hesabına birbirimizin gırtlağına sarılmamız isteniyor, bunu çok iyi düşünmeli.
Aklımızı kullanmazsak böyle mazlum ve garip olmaya devam ederiz.
Ya ilahi, bize tevfikini gönder.
Yeni maliye bakanı Hasan Fehmi Bey: “Akın akın ziyaretçileri görünce, ne çok dostum varmış diye sevindimdi. Tebrik eden filan yok. Hepsi para istiyor. Tecrübesizim diye beni ilk günden faka bastıracaklar. ‘Bundan böyle para yalnız yağlı kurşun ile keskin süngüye’ dedim, hepsini savdım. Taarruza kadar böyle yapacağım. Aylıktan başka bir şeye para vermediğim için şimdi bütün bakanlıklar can düşmanım. Selahattin Adil Paşa da, müsteşar olur olmaz, ayağının tozu ile geldi, orduya bir jest yapmak istiyor, komutanlar için on tane otomobil istemez mi? Dedim ki: ‘Hay hay paşam, baş üstüne. İzmir’de düşmanın elinde istediğinizden fazla otomobil var. Buyurun, gidin, alın, hepsi sizin olsun.’Her birimize bol kitaplı ve bol okumalı günler diliyorum.

21.03.2011/Afyonkarahisar

ESİNLENME

Ramazan Kıvrak meslektaşımın sitemize taşıdığı İlköğretimde kitap uygulamasıyla ilgili yazı beni çok gerilere alıp götürdü. Eğitmenlerin görevli olduğu okullara ve birleştirilmiş sınıf uygulamasına yönelik ilkokulun ilk üç sınıfındaki öğrencilerine okutulan 1. yıl, 2. yıl, 3. yıl kitapları vardı. İçinde tüm derslerin konuları bulunurdu. Alıştırma örnekleri uzundu. Kasabamızın o yıkılmaya terk edilmiş gibi duran boynu bükük eski okulunda dışarıdan girince karşımıza gelen sınıfta ilk üç sınıf birlikte, ortadaki sınıfta iki büyük sınıflar bir arada okurduk. Bunun birleştirilmiş sınıf olduğunu yıllar sonra öğretmenlik eğitimi görürken öğrendim. O kitaplarda ‘,,’ işareti çoktu. Onları 99 olarak yorumlardım olmazdı. Ne anlama geldiğini çevremdeki büyüklere sorardım.(sanıyorum bilmediklerinden) kaçamak yanıtlar verirlerdi. Yazıdan anlatılan sistem o günlerden esinlenerek düzenlenmiş izlenimini verdi. Demek ki zaman zaman yanlışlardan dönüşülüp eskilerden esinlenilebiliyor. Eğitimimiz için olumlu gelişme sayıyorum. O dönemki kitabımızın birinde ‘Mercan Suyu’ adlı okuma vardı. Yıllar geçmesine karşın şimdi okumuş gibi ayrıntılarını bilir ve olayı yeniden yaşarım. Yeri gelmişken kısaca anlatayım.”Erzincan’ın Bırastık Köyü derler bir yer vardır. Suyu uzak mı uzaktı. Su taşımak çok büyük sıkıntı gerektirir. Köyden çıkan zengin hacca gitmeye niyetlenip hazırlıkların yaparken bir gece gördüğü düş üzerine hac olayını erteleyip bu suyu köye getirmeye karar verir. Suyolundaki taşların kırılması, duvar çekilmesi, ark kazılması, künk sağlanıp getirilmesi, işçi ve usta gideri derken paraları tükenir. Su köye yaklaşmıştır ama adamın düşündüğü çeşme kurulamamıştır. Bu sıkıntısını ailesiyle paylaşmaz ama yemeden içmeden kesilip gün gün erimeye başlar. Bu sıkıntısını uyku içinde anlatınca aile bilgilenmiş olur. Evin geç gelini ertesi gün yemek yenme zamanı takındığı mercanlarını çıkın içinde kayınbabasına uzatarak suyu köye getirmesini ister. Adam sevinç gözyaşları içinde alıp su işini tamamlar. Suya da bu özveriye yakışır biçimde Mercan Suyu adı verilir.” Bu yazının taslağını hazırladıktan sonra böyle bir köy var mıdır, böyle insanlar yaşamış mıdır diye internet yoluyla araştırdım? Erzincan-Söğütözü (bı=söğüt, rastik=alan Kürtçe sözcükleri birleşerek Bırastik oluşmuş. Ancak bu köy ve yapılan çalışma ile kayınbaba-gelin ikilisi gönlümde hep yaşamaktadır. Zaman zamanda sorarım, bugün aynı özveriyi gösterebilecek insanlar bulunur mu? 18.03.2011/Afyonkarahisar

18.03.2011
 

ONLAR, KADINLARIMIZ
 

Çocukluğumdan bu yana düşündüğümde 50-60 yıllık bir dönemi geride bırakmışım. Kasabamızı, mahallemizi, ailemizi ele aldığımızda kadınlarımızın yaptıkları işlerde önemli gelişmeler ve değişmeler olmuş.

 Çamaşırdan bir gün öncesi korudan çalı kesip toplayarak sırtında ılıcaya ya da Karşıyaka’daki çeşmeye getiren onlar. Ertesi günü kazanı, kirli çamaşırları taşıyan onlar. Orada önce aklar, sonra renkli çamaşırları kaynatan, yuyan( yıkayan) onlar Kazanı yeniden temizleyip suyu ısıttıktan sonra önce çocuklarını, sonra kendini yıkayan onlar. Yıkadığı çamaşırlarla birlikte çamaşırdan arta kalan odunları korucu bulmasın diye çamaşırların arasında eve taşıyan onlar. O yorgunluğunu hiçe sayarak akşamın yemeğini hazırlayıp ortaya seren onlar. Öğün zamanı gelirken veya odaya konuk geldiğinde ne pişireceğim diye kendini parçalayan onlar. Evdeki çocuğuna, yaşlısına, hastasına bakan onlar. Damdaki tavuğun, ineğin, eşeğin, öküzün yiyeceğinden suyuna sorumlu onlar. Sokaktaki köpeğin, ocak başındaki kedinin doyurulmasından sorumlu onlar. Tavukların 3-5 yumurtasını konuğa saklayan veya gazyağı, tuz, sabun alınır diye saklayan onlar. Tarladaki haşhaşı, bahçedeki soğanı, biberi, domatesi diken sulayan hasat eden onlar. Afıyanını(Afyonunu) çapalayan, sütünü çizen, bıçağıyla alan, kellesini gövdeden kırıp evde haşhaş ile gapcağı(kabuğu) ayıran onlar. Haşhaşı yıkayıp kavurduktan sonra taşta sürten onlar. Tarladaki buğdayın ekiminde öküzlerin önüne düşen, çağıl dibi kazan, tırpan biçiminde destesin eden, tırmığını çeken onlar. Arpasını, burçağını, mercimeğini, nohudunu yolan onlar. Harmana getirirken kağnı çiğneyen harmanda düyen(döven) sürme, harman süpürme, tınaz savurma, çeç çalkama işinde önde olan onlar. Eve gelen buğdayı arpayı yuyup(yıkayıp) sergide kurutarak değirmene hazır eden onlar. Unu hamur yoğuran, yoğurduğu hamuru koşullara göre, somun, bütme(bükme),pide, hamırsız(hamursuz),gömbe, cızdırma, hamıraşı(hamur aşı) yapan onlar.  Gece eşi eve gelinceye kadar yatağına yatmadan ocak başında bekleyen onlar.

Koşullar değişti. Çamaşırı, bulaşığı makine yıkar oldu. Her türlü elbise, halı, kilim, haba hazır dokunmuş alınmaya başladı. Un çuvalla eve gelir oldu. Ekmek bakkala, pazaryerine hazır gelmeye başladı. Çocuk için mamalar, bezler çeşitlendi. İşler eskiye göre azalır gibi oldu. Ama aslında çeşitlilik gösterdi. Çocuğu okula hazırlamada, götürüp getirmede onlar. Veli toplantısında onlar. Ev ödevini çocuğuyla hazırlayan onlar. Okula verilecek para hazır olmayınca ezilip büzülen onlar. Eşi kahveden eve gelmediğinde telefonla güvenlik güçlerinden yardım isteyen onlar. Önceden de, şimdi de, gelecekte de evin direği olan onlar. Evinin işini bitirip aile bütçesini düzeltmek için okula giden öğretmen, doktor, memur onlar. Başkalarına temizliğe giden, işyerine çalışmaya giden onlar. Kendi eğitimleri ne kadar iyi olursa kendisine, eşine, çocuklarına, yakınlarına, ülkesine olumlu katkılarda bulunacak olan onlar. Belediye arabasında hastane köşesinde oğlu, torunu yaştakiler oturup görmezden gelirken kadınlığın verdiği biyolojik sıkıntılarda ayakta kalmaya çalışan onlar.

Onlar dediğim, bizim anamız, bacımız, akrabamız her şeyimiz kadınlarımız. Bugün 8 Mart. Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Onların çektiği sıkıntıya, acıya, sevince ortak olma; dertlerini aza indirme, toplumda saygın yer edinme günü. İşte bunlara katkı sağlamada yapabileceklerimizi kişi ve toplum olarak düşünme günü. Şapkamızı önümüze alıp düşünme günü. Bugüne kadar yaptıklarımdan doğrularla yanlışlar ne? Bundan sonra neler yapabilirim? Diye belleğimizi yorma günü.

Tüm kadınlarımızın günü kutlu olsun.                                 

08.03.2011/AFYONKARAHİSAR
 

ANA

Bu kez okuduğum ve size tanıtmaya çalışacağım kitabım Dünya Klasikleri dizisinden “Ana”.(Maksim Gorki 1. Baskı Ağustos2003 Çeviri: Zehra Can 320 sayfa.)
Eser Çarlık Rusyası’nda fabrika işçilerinin yoğun olduğu bir mahalleyi ve insanlarını tanıtıyor. Romanın kahramanı Pavel Vlasov, Palegaya Vlasov ve Mihail Vlasov. Baba Mihail Çilingir içkiden Pavel 16 yaşındayken ölüyor. Ailenin geçimini oğul Pavel üstleniyor. Çalışırken eve getirdiği kitapları okuyor. Akranları meyhaneye giderken o arkadaşlarına gidiyordu. Merak ve endişe içinde olan Palegaya(Ana)’ya oğlu yasak kitaplar okuduğunu anlatıyor. Ana nedenini sorduğunda:
”Gerçeği bilmek istiyorum.”
“Peki, ne yapmak istiyorsun?”
“Öğrenmek sonrada başkalarına öğretmek. Biz işçiler okuyup öğretmeliyiz. Yaşamın bizim için neden bu kadar zor olduğunu bilmeli ve anlamalıyız.” Biçiminde karşılıklı konuşmaları sürüyor. Ana endişe ve korkuyla karışık hayranlıkla oğlunu dinleyip dertleşiyor.
“Nasıl olduğunu bende anlamıyorum! Çocukken herkesten korkardım. Büyüyünce kimilerinden alçaklıkları için nefret ettim, kimilerinden de… Ne için olduğunu bilmiyorum, öyle nefret ettim işte! Şimdi ise hepsi değişti gözümde. Galiba acıyorum onlara. Bilmiyorum nasıl oldu, ama hepsininde rezilliklerinden sorumlu olmadıklarını anlayınca yüreğim yumuşadı…”
“İşte insan böyle erişir gerçeğe!” deyip hafta sonu eve konuklarının geleceğini belirtti. Ev toplantısından sonra ana-oğul konuşurlarken;
“Anlamıyorum Pavel, bunun neresi tehlikeli, neresi yasak? Bir kötülük yok ki, öyle değil mi?”
“Hayır, kötülük yok. Ama genede hepimizin sonu hapishane, bunu bilmen gerek…”
“Ama belki…” dedi.”Allah yardım ederse belki bir şey olmaz…”
“Hayır, seni aldatmak istemem, hiç birimiz kurtulamayız.” Dediler.
Küçükken okuma yazmayı öğrenmiş olan Ana bunu zamanla unutmuştu. Oğluna ve onun arkadaşlarına yardımcı olmaya karar verince yeniden okuma yazmayı öğrendi. Emekli olmadan önceki çalıştığım yıllarda özellikle seçim için imza atılma aşamasında okulunu başarı ile bitiripte seçmen listesine imza atmak yerine parmak basan yaşlı ve genç kadınları gördükçe ne kadar üzülürdüm. Demek ki ülke ayrımı gözetmeksizin kadının durumu birbirine ne kadar benziyor demekten kendimi alamadım.
Romanın sonrasında neler mi oldu? Bunu söylersem ilginçliği yiter gider. En iyisi sizde okuyun. Sonrasında üzerinde konuşalım. Yararınıza olacağına inanıyorum. Öyle olmasa “Ana” dünya klasikleri arasına girer miydi? 06.02.2011/Afyonkarahisar
KIRK YIL SONRA

İnsan yaşamı ilginç tesadüfler ve getirdiği sürprizlerle renkleniyor. Eskişehir’de bugün ne yapsam diye düşünürken Hasan Kızılırmak’tan telefon aldım. Eskişehir’e geldiğini yazılarımda söz konusu ettiğim yerleri göstermesini istiyordu. Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Odunpazarı’nda buluşmak üzere anlaştık. Odunpazarı Evleri’nin arasında dolaşıp Cam Sanatları Müzesi’ni, Atlıhan’daki lületaşı atölye-dükkânlarını dolaştık. Atatürk Lisesi durağından tramvayla Kentpark’a gittik. Hava soğuk balıklar görünmüyor. Plaj bomboş. Bir şeyler yenilip içilerek dinlenilecek yerler tamamen kapalı gibi. Arada bizim gibi insanlarla öğrenci kümeleri var. Park içindeki köprülerden geçip Porsuk Çayı’nın bölünmesiyle oluşturulan Aşk Adası’nın yanından geçiyoruz. Şeker Evleri’ni takiben uzunca park konumuna getirilmiş bulvardan yürüyoruz. Adalar’ı turlayıp yaz gezintisinde yolcuları taşıyan teknelere bakıyoruz. Hamam Yolu’ndaki şaşırtan insan kalabalığından çıkarak oğlumun evini gösteriyorum. Kentpark’ta veremediğimiz çay molasını otobüslere çıkmadan Hamamyolu’ndaki kahvede veriyoruz. Onu konuk olacağı Ihlamurkent’e uğurlayıp eve dönüyorum.
Ertesi gün Ihlamurkent’tekileri eve çağırmak için aradığımda Mustafa Çeker’inde geldiğini öğrenip seviniyorum. Hasan arabasıyla iki turda taşıyabiliyor. Evde otururken Mustafa’nın sabah telefonlaştığı Yunusemre Öğretmen Okulu’ndan öğretmenimiz Faik Dikmen arıyor. Bulunduğu toplantının bittiğini ve Belediye yanında olduğunu söylüyor. Üçümüz hemen çıkıp aşağıya doğru yol alıyoruz. Yaklaştığımızda Mustafa Faik Bey’i gösteriyor. Kendimi test ediyor ve sorguluyorum. Başka yerde karşılaşsak tanıyabilir miyim diye. Yanıtım olumsuz oluyor. Yanına vardığımızda kucaklaşıp hasret gidermeler. Mustafa yeniden tanıştırıyor. Kolay değil. Tam kırk yıldır görmemiş ve görüşmemişiz. Biz okuldan mezun olduktan sonraki gelişmeleri arkadaşların ağzından çok dinlemiştim. Ama görmenin tadı bambaşka oldu. Yunusemre günlerinden, o dönemin olumlu olumsuz olayları ve kişilerinden yürüdüğümüz yerde söz ettik. Anıları ve olayları yeniledik. Zaman akşam karanlığına geldiğinden görüşme dileğiyle izin alarak ayrıldık. Eve geldiğimde İnternet yoluyla Facebook’a bağlanıp öğretmenime arkadaşlık önerisi götürüp mutluluğumu belirten kısa mesaj yazdım. Gece bir iş için telefonla görüşüp görüşlerini aldım. Bu sabah internetten Facebook’u açtığımda yanıt mesajını okudum. Arkadaşlık isteğimi onayladığı bilgisini edindim.
Atalarımız:”Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var” demişler. Bizim kırk yıl sonra buluşmanın anısı kırk değil, dörtyüz yıl sürse az olur.
Teşekkürler Faik öğretmenim. Çok mutlu oldum. Sizinde mutlu olduğunuzu gördüm. Gençliğinizden ve dinçliğinizden bir şey yitirmeyin diyorum. 11.01.2011/ESKİŞEHİR
 
ESKİŞEHİR

İnternet ortamında gezinirken Gerçek Gündem internet gazetesinden Neşe Doster’in 20 Aralık 2010 günlü; Çok Güzel Bir Şehir: Eskişehir… adlı köşe yazısını okuyunca siz dostlarla da paylaşmayı uygun buldum.
“Son zamanlarda bir moda oluştu. “Eskişehir’i gördün mü?” modası!
Herkes birbirine soruyor? Gittin mi? Gördün m? Ne zaman gideceksin? Mutlaka gör. İstenince neler oluyormuş.
Eskişehir’e rekora koşan turlar düzenleniyor, geziler yapılıyormuş. Öğrenciler götürülüyormuş. Gruplar oluşturuluyormuş. Eskişehir yerli turist akınına uğramış, turizm patlama yapmış. Şehirdeki esnaf bu durumdan pek memnunmuş. Herkesin dilinde Eskişehir’in efsane Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in yaptıkları dolaşıyormuş. Hoş onun rektörlüğünü bilenler için bu zaten sürpriz değilmiş.
Yukarıda sıraladıklarımın eksiği var ki fazlası yok. Tüm bunları duyunca gel de gitme, gör de yazma.
Söze nereden başlayacağımı bilmiyorum. Kentin siluetini değiştiren olumlu adımlardan mı söz etsem? Çağdaş dünya kentlerinde gördüğü her güzelliği memleketine taşıyan başarılı bir başkanı mı anlatsam? İnsana kendini yer yer Venedik, yer yer Disneyland, yer yer Prag’da hissettiren bir görsel şölenin mi altını çizsem? Gittiğiniz her yerde, aldığınız her bilette, bindiğiniz her araçta gördüğünüz insani, uygar, güven veren davranışları mı dile getirsem?
Dünyanın en baştan çıkarıcı lezzetlerinden biri saydığım ünlü çiğ böreğini mi anlatsam? Tarihi Odunpazarı’nda gördüğüm güzellikleri mi, yoksa Odunpazarı Evleri’nin korunan dokusunu mu paylaşsam? İstasyon caddesinde bulunan “Çikolata İstasyonu” adlı kafeden aldığım portakallı çikolatalar için uzattığım parayı bozamayınca, “Bu da bizden olsun” diyen hemcinsimin cömert ev sahipliğini mi dillendirsem? Ciğerci Ahmet’te yediğimiz etlerin, salataların, tatlıların lezzetini, geceyi geçirdiğimiz “Babüssaade Konağı”nın görkemini mi anlatsam?
İyisi mi siz bu yazıyı okuyun ve kendi özgür iradenizle kararınızı verin. Ben sizi etkilemiş olmayayım.
Eskişehir’de görüp gezdiklerim yukarıdakilerle sınırlı değil kuşkusuz. Türkiye’nin ilk çocuk tiyatrosuyla tanıştık. Çağdaş Cam Sanatları Müzesine gittik. Paşabahçe Cam Fabrikası’nın temel atma töreninde Başbakan İsmet İnönü’nün kullandığı malayı gördük. Porsuk Çayı’nda gondolla gezdik. Bilim Sanat Kültür Park’ta su oyunları, yapay plajlar, minyatür masal şatoları, Nuh’un gemisini ve Korsan gemilerini gördük.
Bize iki gün boyunca her yeri gezdiren şoförümüz Alpan Kardeş’in “Keşke iki üniversite daha açılsa. Esnafı ayakta öğrenci tutuyor. Başkanımız hangi partiden koysa kazanır, oylar onun şahsına veriliyor” sözlerini işittik.
Kent Park’ta yeğenimi ata bindirdiğimizde ilgililerin son derece duyarlı hizmetlerine tanık olduk. Belediyeye ait lüle taşı işleme atölyelerinde yapılan hediyelik eşyalara hayranlıkla bakarken Nesrin Yılmaz’ın birbirinden güzel pipolarına şapka çıkardık. Odunpazarı Belediyesi’ne ait el sanatları çarşısını gezdik, ünlü “Med” helvalarını yedik. Yeğenimin baskılarına dayanamayarak küçük trene binip çocukluğumuza döndük. Devrim Arabalarını görüp gençliğimize gittik.
Espark’ta açılan “Dolmabahçe’den Etnoğrafya Müzesine Hüzünlü Yolculuk” adlı sergiyi gezerken 10–23 Kasım 1938 tarihli gazetelere göz attık. Dönemin gazeteleri olan Tan, Ulus, Son Telgraf, Bugün, Cumhuriyet ve Yeni Sabah’ın birinci sayfalarına taşınan haberlerde gezindik. Tan Gazetesi’nin manşetten verdiği habere kilitlenip kaldık: “Biz Türk Gençliği! Senin bıraktığın eşsiz mirasa, Cumhuriyet’e, onun kuvvetli ve kudretli rejimine daima sadık kalmaya namusumuz ve Türklüğümüz üzerine and içeriz.”
Tüm bu güzelliklerden bana kalanın ne olduğunu sorarsanız, yanıtım şu olur. Dürüst, çalışkan, uygar, Cumhuriyetçi bir belediye başkanının neler yapabileceği ve adını nasıl dağa taşa kazdıracağı gerçeği. 10 yaşındaki yeğenim Melike Erbilek, anne ve babasıyla değerlendirmelerimizi duyunca içimizden geçenleri yüksek sesle söyledi ve noktayı koydu: “Halacığım bence Eskişehir’in başkanı Türkiye’nin başkanı olsun”.
Yazarın özel notu: Bence siz de Eskişehir’e gidin, yapılanları görün, Melike Erbilek gibi düşüneceğinizden eminim!”
Yukarıdaki yazıyı okuyunca yorum bölümüne konuk olarak Eskişehir’de bulunduğumu, Yazılanların fazlası yok ama eksiği olabileceğini, hoşgörüsüne sığınarak yazıyı sitemiz köşesinde yayınlayacağımı yazdım. Umarım okuyunca sizde benim gibi keyif alırsınız.

03.01.2011/ESKİŞEHİR

YILIN SON KİTABI

2010 yılında düzenli okuyarak sizlerle paylaştığım kitap tanıtım yazıları kasabada uzun süreli tatil yapmam nedeniyle aksadı. Bu bilgisayar kullanımının sınırlı olmasından ve doğayla iç içe yaşamanın verdiği coşku nedeniyle okumaya ayrılan zamanın azlığından olsa gerek. Bu boşluğu Eskişehir’e geldiğimde doldurmak için kitap seçimine bakarken;”Halk şiirindeki protesto geleneğinden günümüz politik şarkılarına Muhalif Müzik(Sinan Gündoğar/Devin Yayıncılık-Mart 2005,328 sayfa)kitabını gördüm. Yeni evli karı-koca tarafından amatörce müzikle uğraşan arkadaşlarına; “Güzel güzel oku… Güzel güzel çal…” Notuyla imzalanarak hediye edilmiş olmasıda ayrıca ilgimi çekti. Yeni bir yıla yaklaşırken ıvır zıvır hediyeler yerine böyle hediyelere yönelinmesi dileğimi belirtirken kitabımıza geçiyorum.
Dört sayfalık içindekilerden sonra kaleme alınmış giriş bölümünde;”Üç yılda tamamlanan bu kitabın çıkış noktasını politik müziğin sesli tarihi tasarısı oluşturdu. Toplumsal olaylar Selçuklulardan Kurtuluş Savaşı’na; Cumhuriyet döneminden 12 Eylül 1980’e ve1980’den günümüze üç bölümde değinildi. Kitabın kapsamı içerisine alınan sanatçıların seçilmesinde, sanatçıların ürettikleri ya da yorumladıkları eserlerin toplumsal olaylarla örtüşmesi temel ölçü olarak kullanıldı. Başka bir deyişle politikanın müziği esas alındı, müziğin politikası değil.” Deniyor.
Sonrasında Selçuklu ve Osmanlı döneminde toplum, mülkiyet bölünmesi, ayaklanmalarla muhalif güçlerle protesto geleneği konu ediliyor. Bu gelenek üzerine çalışmalar vermiş 10 ozan üzerine bilgiler var. Cumhuriyetin ilk yılarlıdaki isyanlarla çok partili döneme geçiş ile birlikte 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart1971 sorgulanıyor. Ruhi Su, Aşık İhsani, Şivan Perver, Mahzuni Şerif, Zülfü Livaneli, Aşık Ali İzzet Özkan, Hüseyin Çırakman, Aşık Meçhuli, Muhlis Akarsu, Abdullah Papur, Aşık Zamani, Emekçi, Mehmet Koç, Feyzullah Çınar, Abuzer Karakoç, Ali Kızıltuğ, Aşık Devrani, Şahturna, Aşık Hüseyin Kaçıran, Aşık Kul Hasan, Aşık Daimi, Davut Sulari, Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Aşık Temeli, Aşık İpek, Aşık Yener, Rahmi Saltuk, Sadık Gürbüz, Ali Asker, Sümeyra, Cem Karaca, Timur Selçuk, Edip Akbayram, Fikret Kızılok, Selda Bağcan, Melike Demirağ, Kerem Güney, Ali Rıza Binboğa, Ümmüşen Gürsoy, Nedim V. Otyam, Sarper Özsan, Tahsin İncirci, Atilla Özdemiroğlu, Şanar Yurdatapan anlatılıyor.12 Eylül’den sonrası ise Toplumsal Muhalefetten Yalnızlığa Evrilen Yaşam, Kent Duyarlılığını Yansıtan Müzik Grupları, Günlük Olaylardan Yaratılan Şarkılar, Anadolu Müziğine Yeni Şeyler Katmak ile yasaklarla temalar ve müzik grupları işleniyor.
Kısaca olaylar tarih müzik harmanlaması içinde okuyucusuna sunulurken meraklısına kaynak oluşturma açısından da önem taşıyan yapıt özelliğini taşıyor. Okumanın gittikçe azaldığı günümüzden geleceğe bol kitaplı günler dileğimle.
29.12.2010/ESKİŞEHİR
KANAYAN YARA: SİLAH

Aşağıda 6136 sayılı ateşli silahlar yasasının değişimiyle ilgili internet ortamından alınan yazılardan bölümler var. Üç gündür ilimiz Afyonkarahisar’ın bir köyündeki düğünde silah kurşunuyla ölen 8 yaşındaki bir çocukla, ondan daha küçük gelinlik giymiş küçük kızın babası tarafından eline silah tutuşturulması görüntülerini çeşitli televizyon kanallarında izliyoruz. Böyle ölüm olayları en küçüğünden en büyüğüne her yerleşim yerinde her an patlak verebilecek duruma geldi.
Yıllardır kasabamızda bunun savaşımını vermeye çabalıyoruz. Bu kasabada silah atmayana ceza yazacağız diyen belediye başkanını, sırf ruhsatlı silah alabilmek için muhtar olanları gördük. Daha fazla can yanmasın diye TBMM İçişleri Komisyonu’nca oluşturulan Silah Alt Komisyonu’nun hazırladığı silahlanmaya ilişkin tasarının genel kurula inmeden geri çekilmesini isteyelim. İnsan olarak her birimizin yapabileceği bir şeyler olduğunu bilelim. Vakit geç olmadan gerekli yerlere uyarılarımızı duyuralım.

“Silah satışı yapanlardan sağlık raporu istenme koşulu kaldırılarak, ruhsal bozukluğu olanların da bu mekânlarda çalışmasının ve kamu güvenliğini tehdit etmesinin önünü açıldı. Tasarı şöyle:
- Kurusıkı silahları ateşli silaha dönüştürenlere ve yurda kaçak sokanlara verilen cezaların, üst sınırı 3 yıla indirildi.
- Silah reklamı, internet, fuar, gösteri ve basılı eser yoluyla yapılabilecek.
- Silah ruhsatı talebinde bulunan kişiye 6 ay süreyle silah izni getirildi.
- Normal silah bulundurma yaşı 21, av silahlarında 18 olarak düzenlendi.
- 1 yıldan az hapis cezası alan herkese silah ruhsatı alma hakkı getirildi.
- Silah edinme şartlarına haiz olmamasına karşın, hayati tehlikede olduğuna dair somut kanıt sunan kişiler, silah ruhsatı alabilecek.
- Ülke genelinde tüm silah ruhsatlarına ilişkin kayıtlar, İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulacak bir merkezde toplanacak. Askeri makamların verdiği ruhsatlar da burada toplanacak.
"Düğünlerde, nişanlarda veya açık hava toplantılarında, yayla şenliklerinde silah atmak yasak. Kapalı yerlerde yapılan toplantılara silahla girmek yasak. Bar, pavyon gibi yerlere silahla girmek yasak. Düğünlerde silah atanlar, 1 yıl ile 3 yıl arasında ceza alacak. Diğerlerinde para cezaları var."
AKP'li Selami Uzun ve MHP'li Hasan Özdemir tarafından verilen iki ayrı önergeyle silah taşıma ruhsatı sayısı 2'ye, silah bulundurma ruhsatı da toplamda 5'e çıkarılıyor.
Tasarının bütçeden sonra 2011 yılında komisyona geleceğini kaydeden Uzun, Genel Kurul'a gelip gelmeyeceğini bilmediğini ifade etti.” 14.12.2010/Afyonkarahisar
TELEVİZYON-İNTERNET-RADYO

Bugün televizyonun başında kanaldan kanala izleyecek program ararken KANAL B’ye takıldım. Kırşehir-Mucur Dalakçı Köyü ’BİZ BİZE’ programında Muhtar, Dal-Der Başkanı, Müzik öğretmeni ve Köy Kadınlar korosu yayındaydı. Dünyaya yayılma açısından bizim kasaba gibi. Emeklilerin dönmesi yönüyle İlçemiz Tazlar Köyü gibi. Yapılan çalışmalarla kendisine benzeyen bir köy. Yayından sonra internette araştırdım. Program saati, katılımcıları, yayın dilimi ve ulaşım yolları duyurulmuş. Her yerden o kadar katılım oldu ki düzenleyenler açısından büyük mutluluk olmuştur.
Tavatır Radyoyu kurmuşlar. Köyümüz Dalakçı internet gazetesi oluşturmuşlar. Türkiye’nin ilk, Kırşehir’in tek köy gazetesi alt başlığı var. Altında yıl:35,sayı: 44, kuruluş:1 Haziran 1976, Kasım 2010 yazıyor. Bir altta derneğin ve gazetenin internet uzantısı ile gazetenin e-mail adresi yer alıyor. 29 Mayıs 2010’da Kültür Şenliği’nin 11. si yapılmış. Köye ‘GURBETÇİLER PARKI ‘ adıyla park yapılmaya başlanmış. Köydeki eski türküleri derleme çalışmalarında epey yol alınmış ve sürdürülmekteymiş. Bunlar kısa sürelik televizyon izleme ve site inceleme sırasında belleğime takılıverdi.
Gelelim bize, iğneyi batıralım bakalım acısı nasıl olacak? Kasaba adına site oluşturulmuş, Gaziemir’de piknik yapıyorlarmış, Nuh’ta şölen varmış, üniversitede okuyan öğrencilere destek için dernek kuruyorlarmış. Bunlar sanki uzayda oluşturulupta yeryüzüne indirilmişler gibi yarı dedikodu yapar biçimde anlatılıyor.
İnsaf hanımlar, beyler! Site kuranda, piknik –şölen düzenleyende, dernek kuranda Nuh’a gönül vermiş insanlar. Beldelerin köye-mahalleye dönüştürülmesi geçen yasama döneminde meclisten geçti. Yargı kararıyla hakları alınmadı. Önümüzdeki zaman diliminde ne olacağı belirsizliğini koruyor. Konu kişilerle değil. Bir arkadaşımın yazdığı gibi “Belediyelikten düşebilir bunun sonunda ölüm yok ki. Mühim olan Nuh lup insanımızın güzel yaşaması, sağlıklı yaşaması ve medeniyetten en iyi şekilde yararlanması olmalı.” Değil mi?
09.12.2010/Afyonkarahisar
 
KASIM İZLENİMİ

Bayram ertesi birkaç günlüğüne Eskişehir’e gittik. Oradan Nuh’a geldik. Oğlum ve gelinim sanal âlemde ve telefonla tanıştıkları 1. sınıfların öğretmeni Serkan Yazgan’la yüzyüze görüşmek istiyorlardı. Haftanın son iş günü olduğundan eve gidersek gecikiriz düşüncesiyle okulun önünde eşim ve kaynanamı arabada bırakarak okula yöneldik. Nöbetçi öğrenciyle ilkbahardan Halk Kütüphanesinden tanışıklığımız vardı. Müdür Serdar Keyikpınar ve Serkan Yazgan’la görüşeceğimizi söyledik. Müdür Bey okulun işleri için kasaba içinde olduğundan öğretmen arkadaşla görüştük. Öğrencileri aşı olduğundan öğrencisiz sınıfına buyur etti. Ben sınıfı Cumhuriyet Bayramı’nda görmüştüm. Yeniden baktık. Arkadaşım müze görevlisi ciddiyetiyle gelişmeleri anlattı. Çocuklarımda sınıf için almış oldukları okuma setini verdiler. Oradan ayrılıp giderken müdür arkadaşı arabasıyla koştururken gördük ama o telaşından bizi göremedi.
Cumartesi günü okul açıktı. Komşum Veli Ayçakal’a :”Okula uğrayalımda kahveye öyle geçelim.” Dedim. Okula uğradık. Hızlı bir çalışma temposu vardı. Okul Müdürü, Okul-aile Birliği Başkanı Şuayip Şenay, Belediye çalışanlarından Yusuf Aktaş ve diğer genç arkadaşlar güzel bir işbirliği kurmuşlar, durmaksızın çalışıyorlardı. Biz boyası biten sınıfları, bilgi teknolojisi sınıfını ve boyaya başlanmamış sınıfları dolaştık. Bu sırada bayram öncesi, bayramda ve bayram sonrası okul adına kasabada yapılanları ve yaşananları aktardı. Avusturya’da yaşayan hemşerilerimizin kampanyalarıyla ilgili bilgilerini paylaştık. Çalışanlara engel olmamak adına bizim yapacağımız iş olmadığından yanlarından ayrıldık.
Pazar günü hasta ziyaretleri nedeniyle pek ortalıkta görünemedim. Geç saatte Şevket’in kahvesinin önünde dikilirken Himmet’in kahvenin oradan gelen 6-7 kişilik kümeyi merak etmiştim. Ertesi gün Hasan Kızılırmak anlattı. Boya işi bittiğinden okul Pazartesi sabahına hazır olsun diye yıkamaya gidenlermiş. O gece yıkayıp öyle ayrılmışlar okuldan.
Müdür arkadaşın düğün salonunda anlattığı gibi Nuh halkı özverilidir. Birinci okulunu Merkez Camisinin avlusundaki Kuran kursunu düzenleyerek, ikinci okulunu Rahmetli İbrahim Almacık ‘ın evinin oluğu yere, üçüncü okulunu eski okul diye adlandırdığımız ve restore ve düzenlemesi için çalışmalar yapılan binayı, son olarak şimdiki okulu güçlerini birleştirerek yapmışlardır. Ancak üzümün çöpü, armudun sapı örneği aksamalar ve aksaklıklar olagelmiştir ve sonrada olacaktır. Geçmişini bilmeyenler geleceğe yön veremez. O yüzden Nuh’un köy-belde konumundaki tarihini araştırıp sonra fikir ortaya koymalıdır. Çok ilgimi çeken ve notlarımın arasında olan aşağıdaki anı yazısı(Kara Civciv-Tuncay Özkan/3 kasım2010-Cumhuriyet)” bu tartışmaya ışık tutacak gibi.
“Babamla gittiğimiz çocukluk filmlerinden birinde bir kara civcivim öyküsü anlatılıyordu. Bir bant, kocaman bir presin altına bir sürü civcivi taşıyordu. Pres inip kalktıkça civcivler bandın üstünde sarı bir tabaka olarak kalıyorlardı. Banda bir siyah civciv attılar, bütün sarı civcivler sessizce ve kabullenmişlikle presin altına girerken o kara civciv kaçtı, kendini banttan aşağı attı.
Tekrar koydular, kurtulmak için her şeyi yaptı. Sonunda getirip presin altına koydular. Bir ayağını kaptırdı, kaçtı. Bir kanadını kaptırdı, gene kaçtı. Sonunda pres olanca gücüyle üstüne indi... Presin altından çıkan o sapsarı tabakanın üstünde kapkara bir kanat dimdik havadaydı.”
Sonuç olarak bir meslektaşımın” Bu çalışmalara gönül vermiş arkadaşlarımın sizin bu yazınız ile şevklerinin kırılacağını düşünmüyor, aksine daha da çok çalışacaklarına ve sizlerinde gönüllerini kazanacaklarına inanıyorum.
Bıkmadan usanmadan çalışmaya devam. Önyargılardan uzaklaştığımız günleri görmek umudu ile “ düşüncesinin yayıldığını görüyor ve mutlu oluyorum.Bu mutluluğu birlikte duyalım.Kime ne zararı olur ki?…01.12.2010/Afyonkarahisar
 
ÖĞRETMEN VE ÖĞRETMENLİK

24 Kasım 1928 tarihinde açılan, Millet Mektepleri'nde, yaşlı, genç, çocuk, kadın... Herkese yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. Millet Mektepleri'nin açılışı ve Atatürk'ün Başöğretmenliği kabul tarihi olan 24 Kasım günü, 1981 yılından beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.
Bu yıl Atatürk'e “Başöğretmen” unvanı verilişinin 82’inci ve bu günün öğretmenler günü olarak kutlanmaya başlanmasının 29’uncu yılı…
Öğretmenlik tutkusu ilkokul yıllarından başlasa gerek. Okulda bilginin ekonomik durumun önünde olmasındandı bu duyguyu perçinleştiren. İlkokulu bitirdiğimizde iki arkadaşımın o yıl öğretmen okuluna gidişiyle biz geriye kalan üç arkadaş dışarıdan ilkokula gitmeyi sürdürdük. Bizler çocuk aklımızla birinci sınıfların okuma yazma öğrenmelerine yardımcı olmaya çalışırken öğretmenimiz bizi öğretmen okulu sınavlarına hazırlamak için çırpındı. Bu iş okulların kapanmasına kadar sürdü. Okullar kapanınca bizim üçlüye yeni arkadaşlar katılarak vekil öğretmen(yüreği asil öğretmenlerin çoğundan çocuk sever) önderliğinde hazırlık kurslarını sürdürdük. Sinanpaşa İlçe merkezindeki yazılı sınavı kazandıktan sonraki Eskişehir-Yunusemre Öğretmen Okulu’ndaki sözlü sınavdan sonra okula kayıt yaptırmaya gittik. İlk yıl sınıfta kalmam benim, ailemin ve sevenlerimin yaşadığı hayal kırıklığı oldu. Bu, dördüncü sınıfta bir kez daha olunca kendime olan güvenimi uzunca süreliğine yitirmeme neden oldu.
1971 yılının Kasım-Aralık-Ocak aylarında Eskişehir Merkez Yahnikapan Köyü’ndeki staj çalışmaları süresince Alevi kökenli arkadaşlarla birlikte çalışma ve Alevi köyünde yaşama düşüncelerimi değiştirdi. Şimdiye kadar edindiğim izlenimleri sorgulamamı sağladı. 1972 yılı Ekim’inde Çankırı-Feriz Köyünde müdür yetkili öğretmen(tek öğretmenli) olarak göreve başlayıp 2006 yılının Temmuz sonuna kadar süren öğretmenlik yaşamım içinde sayısız sıkıntılar, üzüntüler, sevinçler tattım. Gün oldu, bu sıkıntılar ailemi, çocuklarımı ve çevremi etkiledi, uykusuz gecelerimiz oldu. Gün oldu sevinçlerimiz bizimle birlikte tüm sevenlerimizi sevince boğdu. Kişinin başka mesleklerde tadamayacağı mutlulukları tattım. İnternet aracılığı ve diğer iletişim yollarıyla bağlantı sağladığım öğretmenlerim, öğretmen arkadaşlarım ve bugün çeşitli görevler üstlenmiş öğrencilerim ile sıkıntılarımızı, sevinçlerimizi ve geleceğe ilişkin düşüncelerimizi paylaşmayı sürdürüyoruz. Nevin Emgen’in “ÖĞRETMEN” şiirinden dörtlüğüyle:
“Sarsılmaz bir inançla görevini sevmekte,
Ömrünü adamıştır milletine hizmette.
Ruhlara şekil veren, kafaları besleyen
Uygarlığa yürürken en öndedir öğretmen.”

Ve Derya Akgün’ün ”BEN BİR ÖĞRETMENİM” şiirinden bir bölümle düşüncelerimi pekiştiriyorum.
“Engellidir Aykut’um
Kolay okuyamaz, yazamaz, konuşamaz.
Üzülür, ağlar kimi zaman özrüne, anlaşılmayışına.
Ağlama sen gül yüzlüm,
Eli, ayağı değil;
Düşüncesi özürlü olanadır sözüm.”

İşte yeni bir öğretmenler gününde tüm öğretmenlerin ve öğretmen adaylarının gününü kutlarken, yaşamdan ayrılanlara rahmet, yaşayanlara sağlık, mutluluk ve başarılar diliyorum.
23.11.2010/ESKİŞEHİR
İLK KAR

Yıllardır anlatılır. Kar önce Kumalar Dağı’nda kendini gösterir. Zaman zaman aşağılara iner. Korubaşı, Koru derken kasabaya geliverir. İşte o zaman biliriz ki Nuh’ta kış gelmiştir. Benzer öyküyü kitaplarda da okuyorduk. Adam kışa serzenişte bulunmuş.” Geleceğinden haberim olmadı. Hazırlıkta yapmadım. Ben şimdi donuyorum,” demiş. Kar altta kalır mı?” Önce yüksek tepelere yağıp kendimi gösterdim. Sonra aşağılara indim sana süre tanıdım. Ama sen hiç oralı olmadın. Suç benden gitti,” demiş.
İşte bu yıl kasabamızda bu öykü anlatıldığı, ya da okunduğu gibi olmadı.6 Ekim’de yaşadığımız sert soğuk ertesi Kumaların doğu yakasındaki tepelerde kar kendini gösterdi. Tamam dedik. Kış yaklaşıyor. Cuma günü soğuk ama yağışsız bir gün geçirdik.9 Ekim sabahı erken saatlerde yağmur yağıyordu. Derken karla karışık yağmur başladı. Aradan kısa bir zaman geçince öyle bir kar yağışı başladı ki. Kasabadaki deyimimizle çapıt eskisi gibi, bazı öykülerdeki anlatımla öksüz yamalığı gibi düşüyor. Ağaçlar ve güz bitkileri yemyeşil olunca yeşille beyazın beklenmedik buluşması gerçekleşti. Eşim o hafta sonu yanımızda olan oğlumu ve gelinimi uyandırdı. Bu görüntüyü kaçırmasınlar gelmişken diyerek. Yağan kar öğleye doğru koruya doğru çekildi ama neye yarar? Güzlük fasulye, biber, domates, patlıcan türlerini de peşine takıp gitti. Sebzeleri Eylül başındaki soğuk vurmasından kurtarırsak Kasım’a kadar yiyoruz derken bu yıl 9 Ekim karı bizden kopardı. Hem de habersiz denilebilecek biçimde. Soğuk vurdu hemen hepsini. Ertesi gün kökenlerin yanına vardığımızda her birinin salataya dönmüş ve renk değiştirmiş olduğunu gördük. Kişilerin aceleciliğini bu yılda kar örnek aldı. Bakın ortalığı ne hale getirdi. Bu kadar başınızı şişirdikten sonra iki şiirden güzel alıntıyla yazımı bitiriyorum.
KAR ŞİİRİ / Sezai Karakoç
Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın

***

BAK NE GÜZEL KAR YAĞIYOR, UYANSANA ÖLÜMDEN/ Fatih Gürsoy

kalksana
Bak ne güzel kar yağıyor
bugün kar seyretmeyecek misin?
kalksana!
hadi kalk!
kalk!!!

Yerinde, zamanında ve kararınca yağışlı günler, mevsimlerle yıllar dileğimle.
NUH/23.10.2010
BİLGİLENDİRME TOPLANTISI-II

Müdür arkadaş kendini tanıttı. Nuh’un eğitimdeki dününü ve bugününü güzel bir sunumla ortaya döktü. Öğretmen arkadaşlar kendilerini tanıttı. Bir bayan öğretmenin Çankırılı olması ilk göreve başlama ve izlenimlerime geri döndürdü. Bu sırada belediye çalışanlarınca yapılan çay servisi olumlu hava yaratılmasına yardımcı oldu. Okul kaloriferi ve yakılması, tuvaletin işlersizliği, bakimi veya yenilenmesi ile öteki sorunları sayıldı. Konular zaman zaman bilgilendirme, zaman zaman tartışma biçiminde sürdü. Kalorifer yakılması ve temizlik işinin belediye elemanlarınca yapılmaya devam edileceği başkan tarafından duyuruldu. Okul-Aile Birliği yönetim ve denetleme kurulları oluşturuldu. Yapılacak işlerin bu kurulca araştırılıp çözüme gidilmesi ve her türlü desteğin verileceği vurgusu yapıldı. İlginçtir, çok denecek kadar bayan katılımcı olmasına karşın hemen hemen hiç söz alan olmadı. Umarım gelecek toplantılarda buna da çözüm bulunur.
Toplantı dağılırken Çankırı’lı arkadaşla buluştum. Çerkeş İlçesi’nden öğretmen çocuğu olduğunu açıkladı. Müdür arkadaşı tebrik edip ayaküstü sonuç değerlendirmesi yatıktan sonra günlerdir ihmal ettiğim gece yürüyüşüne H:Sağdıç, H.Kızılırmak, İ.Karaköy ve ben başladık. Gedik ardına varıp döndüğümüzde canlı bir gurup konuşmasının içinde bulunduk. Muhtar Hasan Hüseyin Yaka tuvaleti ve tuvalet yeniden yapılacaksa olası yerini incelediklerini anlatıyordu. Gelişmeler herkesi mutlu etmişti.
Bu mutluluğu kasaba halkına tattırmaya başaran eski ve yeni müdür vekiliyle öğretmen arkadaşlara kasabadan biri olarak teşekkür ediyorum. Toplantıda söylediğim gibi her türlü desteğe hazır olduğumu yeniden belirtiyorum. Okul-Aile Birliği yönetimi Kurban Bayramı tatiline gelenlere kasabada, gelemeyenlere de başka yollarla ulaşıp maddi destek isteğinde bulunabilirler. Buna da kendimizi hazırlasak iyi ederiz.
NUH/20.10.2010
 
BİLGİLENDİRME TOPLANTISI-I

TBMM nin 1 Ekim’de toplandığı gibi İlköğretim Okulları da Eylül’ün başında tüm öğretmenleriyle yeni öğretim yılı hazırlıklarına başlamak üzere toplanır. İşte o gün yeni öğretim yılı başarı dileklerimizi söyleyerek öğretmenlerimizi tanımak için Hüseyin Sağdıç’la ziyarete gittik. Öğretmen açığı bulunduğunu KPSS nin geçersiz sayılması nedeniyle kadro sıkıntısı çekilebileceğini ve fiziksel eksiklilerin anlattılar. Konu okul ve eğitim üstüne olunca eski ve yeni öğretmenler olarak konuşacak çok konumuz oldu. Okullar açıldı. Ana sınıfı çocuklarının öğretmensizlikten okula başlayamadıkları konuşulmaya başlandı. Derken Ekim ayı geldi. Oğlum ve gelinim hafta sonu tatiline gelmişlerdi. Pazar sabahı Veli elindeki davetiyeyi uzattı. Önce düğün veya sünnet davetiyesi olduğunu düşündüm.”Kimin?” diye sorunca:”kendin bak. İstersen.” dedi. Sade güzel bir düzenlemeyle 12 Ekim akşamı saat:20.00’de Belediye Düğün Salonu’nda okulda çocuğu olsun olmasın kadın erkek herkesin toplantıya katılması isteniyordu Okul Müdür Vekili Selvinaz Öçalan imzasıyla. Yıllardır çeşitli sohbetlerde Okul _aile Birliği toplantılarının yapılmadığı bazen sessiz bazen sesli gündeme getiriliyordu. Çok iyi düşünüldüğünü ve koşullar uygun olursa katılacağımı belirttim. Salı öğleden önce okula uğradım Bekçi Mustafa’yla. Hem toplantı için “yapabileceğimiz bir şey var mı” demeye, hem de Hamdi öğretmenin daha önceden bıraktığı kitapları vermek için. Nöbetçi öğrenciye müdürün deste mi, yerinde mi olduğunu sordum. Yerinde yanıtını alınca müdür odasına yöneldik. Daha önce karşılaşıp konuştuğumuz Müdüre Hanım yerinde bir erkek oturuyordu. Meğer yeni görevlendirilmiş, komşu kasaba Taşoluk’tan genç meslektaşımız S.Keyikpınar. Kitapları Türkçe öğretmenine götürüp onay aldıktan sonra demirbaş kaydı için Hamdi Arık’ın adını aldı. Akşam görüşmek üzere ayrıldık. Saat 20.00’ye gelirken kahvelere bakıp toplantıya katılmaya nazlanacaklar varsa götürelim diye kahvelere dağıldık. Göze batar durum yoktu. Geri dönüşte bazı bayanların salona çıkıp çıkmamakta kararsızlıklarını görüp çıkmalarını söyledik. Ülkemizin alışkanlığı olsa gerek: Belirlenen saat geçmesine karşın toplantıya başlanılamadı. Çünkü gelenler oluyordu. Afyonkarahisar’daki Nuhluların temsilcileri olarak Hüseyin Sağdıç, Hasan Demirkol ve ben bulunuyordum. Arkadan gelen uyarılar sonucu toplantı başladı. Salonda erkek sayısına yakın kadının bulunmasıda sevindirici bir olaydı.
NUH/18.10.2010
 
KEKLİK

Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Cevizin Düz’de ve Balıkkaya Başlarında keklik seslerini duyar dururduk. Zaman geçti. Bu sesleri bilgisayarlarda, cep telefonlarında duyar olduk. Bu arada ayrıcalıklı olarak evinde keklik besleyip o sesleri canlı duymamızı sağlayan Hüseyin Dönertaş’ı kutlamamız gerek. Kasabamızın dağlarında çeşitli ağaç ve ot türleri çokça var. Büyüklü küçüklü taşlarda bu görüntüyü zenginleştiriyor. Geçmiş yıllarda Milli Parklar Müdürlüğü’nce “Dağlarınıza keklik bırakalım. Sizlerde koruyun.” Önerisi koruyamama kaygısı nedeniyle savuşturulmuştu. Aynı öneri bu yıl yinelendi. Belediye, avcılar kulübü ve hayvan severlerce destek sözü verildi. Belediyece kekliklerin baş düşmanlarından olup arazimizde epeyce var olan sansar türü için tuzaklar hazırlandı. Milli Park görevlileri ve içlerinde kasabamızın damadı olan Şenol Bey’de canla başla uğraş verdiler. Beklenilen Salı günü geldi. Sabah 06.00’da belediye önünde buluşulmak için söyleşildi. Zaman zaman yürüyüşe gittiğim dere yoluna giden araçların sesiyle uyandım. Giyinip yola koyuldum. Arkamdan gelen Yusuf’la Kavağın Düz’e çıktık. Ona gelen telefonla geriye dönünce ben Çamır Azmak, Akçaşer Gediği ve Almacık yönünde yürürken ekiplerle karşılaştım. Belediye Başkanımız, İbrahim ve Babası Mustafa, Aziz, Haliller ve öteki görevli arkadaşlar Şenol Bey’de aralarında. Ayaküstü biraz konuştuk. Çevreyi tanıyıp kendilerini korumayı öğrenecekleri önümüzdeki üç-beş günün önemini anlattılar. Az yorgunluğun yanında herkesin yüzündeki mutluluk görülebiliyordu.
Aradan üç gün geçince yolumu kekliklerin salındığı bölgeye ayırdım. Sabahın erken saatleri yürürken bir yandan da çocukluğumda duymaya alıştığım keklik sesleri geliyor mu diye dikkat kesiliyorum. Çamır Azmak’ı çıkarken karşı tepeden keklik sesleri gelmeye başladı. Almacık Tarafına yöneldim. Evlerin üzerinden sesler geliyordu. Yayla evlerinin altındaki çeşmeye varınca iki kekliğin sulanmakta olduğunu gördüm. Alışkanlıktan olsa gerek kaçmıyorlardı. Belki de kaçmasını öğrenememişlerdi. Onlarla yolumu ayırıp aşağı kavakların olduğu yere gelirken beşli sürüyle karşılaştım. Bir metre önümden yürüyerek gidiyorlardı. Daha sonra yan yola saptılar. Bende dereye aşağı kasabaya doğru inip geldim.
İşin bir bölümü tamamlanmış oldu. Keklikler doğaya bırakıldı. Sansardan, tilkiden, kuzgundan atmacadan, köpekten, kendini bilmez avcı ve çocuklardan onları koruma zamanı. Umarım gelecek yıla her bölgeden seslerin duyup kendilerini görebiliriz.
15.10.2010/NUH
 
ZAFER YÜRÜYÜŞÜ-2

Soğuğa dayanamamayı da göz önüne alınca daha önceden öğrencilerle geldiğimde gördüğüm siperler doğru yürüdük.Düzenleme çalışmaları içinde ortadan yok olmuş.Az daha gidince alanın çevrili olduğunu görüp öbür yana geçince askerler o tarafa geçmeyin diye uyardılar.Geri dönüp keklik gümesine benzer bir siperin içine 7-8 kişi doluştuk.Birbirimize yakınlık ve rüzgâr kuytusu olduğundan soğuğu büyük ölçüde yendik.Artık çocukluğumuzda köyümüzden sesini duyduğumuz Büyük Taarruz başlangıcını duyuran top sesini bekledik ama boşuna.Öğrendik ki son yıllarda o top atışları yapılmıyormuş artık.Sabah güneşiyle birlikte çevreyi incelemeye başladık.www.zafer.aku.edu.tr sitesinde yazıldığı gibi:” Bu dağlar Afyon güneyinden başlayarak batıya doğru, Kalecik sivrisi, Erkmen, Belen, Tınaz, Çiğil tepelerinden geçerek yükselmek suretiyle Ahır dağları ile birleşir. Bu dağların kuzeyinde Afyon ve Sincanlı ovaları vardır. Kocatepe’nin kolları doğuda Şuhut, batıda Küçüksincanlı ovasına doğru uzanarak, düşmanın görüş sahasını kapar. Düşmanın vaktiyle tutamadığı bu yüksek tepeden düşman mevzilerinin içi ve gerileri görülmekte, onun kolları da araziyi örtmektedir. Sanki Tanrı, Kocatepe ve kollarını büyük bir kuvveti gizlemek ve düşmanı gözetlemek için yaratmıştı.” Kasabamızın ve çevremizin görülen yerlerini inceledik. Artık tepeye gelenler ve gidenler çoğalmıştı. Ülkemizdeki 43 üniversite ve birçok Atatürkçü Düşünce Derneği Şubesi’yle sivil katılımla oluşan Zafer yürüyüşümüzü bitiriyorduk. Dönüş için aracımızı beklerken top atışının saat: 09.00’da yapılacağını söylediler. Arabamız gelince gece geldiğimiz yolu izleyerek geri dönüyoruz. Gece yaya çıktığımız yolun yokuşunu ve vadinin özelliğini daha iyi kavrayıp o gün yapılanları içten duygularla alkışladık. Dokuz Dolamaçlar’a gelirken çok merak ettiğim halde uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda Taşoluk üstündeki çoraklıkta olduğumuzu gözlemledim.
Sonuçta geçmişle içinde bulunduğumuz zamanı birleştiren geceyi geride bırakırken gelecek yıllarda yinelemek dileklerimizle evlerimizin yolunu tutuyorduk.
17.09.2010 /NUH

ZAFER YÜRÜYÜŞÜ-1

Son yıllarda Sarıkamış Şehitleri, Çanakkale Savaşları ve Kurtuluş Savaşı’na ilişkin çalışmalar değişik biçimlerde değerlendirilmeye başlandı. Geçen yıl yapıldığını duyduğumuz Çakırözü Köyü-Kocatepe arasındaki Afyon Kocatepe Üniversitesi’nin öncülüğünde düzenlenen Zafer Yürüyüşü’ne katılmak için kendimizi günler öncesinden hazırladık. Ama 14 kilometrelik yolculukta zorlanır mıyız korkusu da beynimize yer etmişti.25 Ağustos gecesi dedelerimizin-babalarımızın eşekle gittikleri Taşoluk-Dokuz Dolamaç(dolambaç)-Arap Köyü(Koçyatağı)-Kasaba(Şuhut) arasını belediye arabasıyla geçtik. Büyük bölümümüz ilk kez bu yoldan geçtiğinden gece karanlığında çevreyi görmeye çalıştık. Taşoluk kırsalında çorak arazinin görüntüsü uzun yıllar önce dikilen çamlarla yeşillenmiş. Şuhut’a vardığımızda Büyük Taarruz öncesi Atatürk ve arkadaşlarının dinlenme ve hazırlık için kullandıkları Hacı Veli Konağı önünde indik. Daha önceden gören meslektaşımız Ramazan Kıvrak rehberliğinde odaları dolaştık. Hem o geceyi yaşama, hem de konak hakkında bilgi edinme açısından iyi oldu. Oradan stadyuma vardık. Afyon Kocatepe Üniversitesi öncülüğünde hazırlanan gösteri ve müzik programını izlemeye tribüne çıkarken manevi Nuhlu meslektaşımız Osman Efe’yle buluştuk.
Saatler gece yarısına geldiği sırada Şuhut Belediyesi ve üniversitemizce hazırlanmış araçlarla Çakırözü Köyü’ne çıktık. Gelen araçlar için yetecek kadar park düzenlemesi yapılmış. Yürüyerek okulun bahçesine gittik. Sinevizyon gösterileri, konuşmalar ve yiyecek ikramları vardı. Orada oyalanmadan en ön saflarda 00.20’de Çakırözü Köyü'nü arkada bırakarak 88 yıl önce atalarımızın yaya, atlı, arabalı kağnılı(ses çıkarmasın diye tekerleklere çaput eskisi sarılarak)çıktıları vadide yürüyüşe geçtik. Sizinle yürüyebilir miyiz diyen iki genç kızımızı da aramıza aldık. Giderken belirli aralıklarla jandarma birlikleri güvenliği sağlamak için yollarda nöbet tutuyorlardı. Belirli aralıklarla düzenlenmiş dinlenme yerleri içinde uygun yerler seçilmiş. Yolun yarıdan çoğunu bitirip yorgunluklarımızın öne çıktığında Şuhut Avcılar Derneği’nin çay ve mantı(börek-ağzıaçık) sunumları hem dinlendirdi, hem güç toplamamıza katkıda bulundu. Saat 04.00’te Kocatepe’nin altındaki düzlüğe gelince kendimizi birden panayır yerinde sandık. Askeri birliklerce birer ekmek içine ekmek arası hazırlanmış gelenlere sunuluyordu. Ayrıca o gece askere çıkarılan bol taneli üzüm hoşafı ile sıcak çorbada ekmek arasının yanında veriliyordu. İsteyene Afyon Kızılay Maden Suyu veya şişe suyu veriliyordu. Ayrıca yurttaşlar tarafından da çeşitli yiyecek, içecek vb. tezgâhlar kurulmuştu. Bazı yerlerde meydan ateşi yakılmış ısınılıyordu. Atıştırarak tepenin eteğinde kıvrıla kıvrıla Kalecik Sivrisi’ne çıktık. Tören için hazırlanmış yere sandalyelere oturunca soğuğu iliklerimizde duymaya başladık. Soğuğa hazırlıklı gitmiştik ama yaşamaya başlayınca bazı eksikliklerimiz olduğunu gördük. İlk aklıma geliveren örme şapkalarımız olsaydı ne güzel olurdu. Program hazırlığı öncesi 10. Yıl Marşı çalındı. Yeniden, yeniden, yeniden… Beşe kadar saydım ama aynı şeye takılmaktan sıkıntılar bastı. Araya başka marşlarda konup dağarcık zenginleştirilemez miydi?

Devamı Yarın...

16.09.2010 /NUH
ŞÖLENİN ARDINDAN

Günler günleri kovaladı ve 24 Temmuz’u da geride bıraktık. Piknik alanının düzeni geçmiş yıllara göre daha düzenliydi. Bu her yapılan etkinlikteki aksaklıklar bir sonrakinde düzeltilmeye çalışmanın işaretleri olduğunu gösteriyor. Bu yıl yurt içi ve yurtdışı gurbetçilerimizin katılımıyla daha bir yoğunluk ve canlılık yaşandı. Günün akşamı NUHYAR’ın 2. Olağan Genel Kurulu Belediye Düğün Salonu’nda yapıldı. Nuh’ta sürekli oturanların azlığı dikkatimizi çekti. Umarım bu azı çoğa dönüştürebileceğimiz günler uzak olmaz. Dilek temenni bölümünde toplumsal sorunların konuşulması gelenekselleşti. Yerel konularda ilgili yetkili arkadaşlarda bulunsa daha güzel olurdu. Böyle topluluk istediğin zaman bulunamaz çünkü.
Toplantıyı bitirip Cumhuriyet Meydanı’na inince piknikle birlikte gelenekselleşen DOĞA YÜRÜYÜŞÜ üzerinde tartışıldı. Sıcak dönemde yapılmaz diye çoğumuzun bilgisi yok. Yeni güne başlanmış, gecenin bir buçuğunda duyurmakta zor. Gölet çevresine yürünmesi kararlaştırılınca bende tereddütlü olarak sabahın yedisinde buluşmak üzere dağıldık. Kendi başıma kaldığımda katılmazsam bir eksiklik olacakmış duygusuna kapılacağım hissiyle meydana ilk gelenlerden oldum. Erzurum’dan, Balıkesir’den, Ödemiş’ten, Gaziemir’den, Afyonkarahisar’dan ve Nuh’tan katılımcılarla Gedik Yolu’nu aşıp Karaköyü’ne yöneldik. Eski Taşköprü Yolu’nu izleyerek gölet suyunun şarıltısını dinleye dinleye Taşköprü’den ovayı seyrettik. Köprü üzerinde fotoğraflar çekindik. Eski yol üzerinde gölet kanalı için kazı çalışmaları başlamıştı. O nedenle zaman zaman yürümekte zorlandığımız kesimler oldu. Göletin başındaki görevliler bizi karşıladı. Onlarla selamlaşıp kuzeye yani Gök teke’ye yöneldik. Orada arıcı meslektaşımız Tahsin ve arkadaşlarıyla buluştuk. Arıların çalışması, fotoğraflanması derken ballı-kaymaklı kahvaltıyı neşe içinde bitirdik.
Kahvaltı sonrası göletin güneyini izleyerek peynirliği aşarak batıdaki ucuna ulaştık. Kısa değerlendirme sonucu dönüş yapacaklara hazırlanma payını düşünerek geriye döndük. Gedik arkasında bahçede bir başka meslektaşımız İsmail’in sebze meyve ikramı tarladan ve daldan self servis olunca daha güzel oldu. Yorgunluğumuzu da giderdi. Gedikbaşı’ndan kasabaya inerken 100. YIL çam koruluğunun içinden geçtik. Kasabaya girerken öğle yaklaşıyordu. Biraz yorgun ve çok mutlu olarak yürüyüşü bitirdik.
Kısaca yazacak ve söylenecek çok şey var. Fotoğraflarca bir arada değerlendirilirse daha anlamlı olur. Şunu da unutmayalım: Bu tür geziler, anlatılmaz yaşanır. Daha nice piknikler ve doğa yürüyüşlerinde birlikte olmak dileğiyle.
29.07.2010/NUH
 
ÇEVREDEN

Günler hareketlendi. Haziran ayını ve bu ayın yağmurlarını bitirdik. Şimdi iş zamanı geldi. Fiğler biçiliyor. Kirazlar olgunlaştı. Olgunlaşma sırası buğdaylarla vişnelere geliyor. Geçen yıllarda olduğu gibi üretici yine tedirgin biçimde bekliyor. Çünkü yetiştirdiklerini kaçtan satıp hangi açığını ne kadar kapatabilecek belirsiz. Geçtiğimiz Cuma Kızık’a gittik. Taşoluk Belediyesi’nin otobüsüyle. Otobüs işini görüşmek üzere belediyeye uğrayan ağabeyimle damadına şoförümüz yok diye araba verilmemiş. Göletimizde geçen yılki yoğunluk yine yaşanıyor. Belediyemizin götürdüğü hizmete karşılık aldığı ücretice yerinde bulan balıkçı tutkunları var. Piknik alanının 24 Temmuz’a hazırlanması çalışmaları sürüyor.
Kızık Kasabası’na geçen yılki piknik ertesi dağ yürüyüşünden sonra ilk gidişim. Burada Ankara-Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar ve kardeşi Mehmet Yaşar etkisi göze çarpıyor.60’lı yıllarda yapılan okulun yanına üç katlı okul yaptırmışlar. Bu okulun ve Sandıklı merkezinde yaptırdıkları okulun eğitim giderlerine katkıları sürüyormuş. Ancak her dar çevrede olduğu gibi burada da konu üzerinde olumlu ve olumsuz düşünen bunu konuşanlar var.
Apartman genel kurulu için geldiğim Afyonkarahisar sokakları bomboş. Üniversitemiz tatile girince şehir eskilerin deyimiyle:”Suyu çekilmiş değirmene dönmüş.” Umarım şehir esnafı bundan gerekli dersi çıkarıp kendilerine çeki düzen verirler.

04.07.2010/NUH
 

GÖZYAŞLARI AKARKEN

Sitemizi bir haftaya yakındır izleyememiştim. Aniden Eskişehir’den Nuh’a geçmek durumunda kalışımız düşünceleri ve eylemleri birbirine karıştırdı. Bugün çoktandır göremediğim bir büyüğümün ziyareti için geldim. Hastane ziyaret saatine kadar maillerime ve siteye bakayım diye eve çıktım. Arada yaptığı azizliği yine yaptı internet. Uzunca süre bağlanamadım. Siteyi açtığımda Suat’ın yazısı üzerine düşünceleri ve diğerlerini okuyarak yazıya ulaştım. İlgiyle ve merakla okudum: Beni ağlattı ve eskilere sürükledi götürdü. Biz büyüklerimizden hep ilgi sevgi ve destek gördük. Bundan çocuk ve gençlik dönemimizde mutlu olduk. Artık bizden sonraki kuşakları mutlu etmek ve dertlerine olabildiğimizce çare olmak görevi bizlere düştü. Mehmet Amcam, Veli Ağabeyim, Topal Amcam, Babam, Annem, Eseler Halam, Halil Ağabeyim, Ahmet, Kerim-İban-Şahabettin Amcalar, Tamaker Dayım, Yetişler Halam ve oğlu, Arzı Abam ve Hasan Agamla ilgili anılar yumağı ile hastalık ve ölümlerinde yaşananlar beynimde sarmal oldu. Çık çıkabilirsen. Bütün bunlara ek Nuh’ta çalışırken öğrencimiz olan Sevgili Kediye Teyzemin küçük kızı Nesime’nin aramızdan genç yaşta ayrılması, karakolda şehit edilen, yollarına mayın döşenip arabada ölen askerler-asker çocukları ve Cumhuriyet’in çınarlarından İlhan Selçuk da katılınca ne durumda olduğumu siz düşünün artık. Gözlerim dolup klavyenin üstüne yaşlar dökülmeye başlayınca nerde ve ne durumda olduğumu anımsayıp toparlamaya çalışıyorum
Ama ne olursa olsun yaşam sürüyor. Sonrası sevip saydığımız kişilere yapabileceğimizi yapıp o bilmediğimiz zaman gelince anılar bırakarak göçüp gitmek. Umarım ailesel ve toplumsal olarak yaptıklarımızla yapacaklarımız iyi şeyler olur.

24.06.2010/NUH
 
ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!

1963 yılında Türkiye Akademiler arası futbol şampiyonası düzenlenir. Eskişehir Ticari İlimler Akademisi finalde Ege Üniversitesini 6-0 gibi büyük bir farkla mağlup eder. Maçın bitiminin ardından gözlemci Burhanettin Türker, Kafile Başkanı Nafiz Yazıcıoğlu’nun kulağına şunları söyler. "Madem elinizde böyle bir kadro var niye 2.lige katılmıyorsunuz." 1965 yılında Eskişehirspor kurulur ve başkanlığına Aziz Bolel getirilir. Eskişehirspor amblemindeki 3 yıldızla kurucu takımlar olan İdman Yurdu, Akademi Gençlik ve Yıldıztepe kulüpleri ölümsüzleştirilmiştir. Eskişehirspor’un kurulduğu yıl, Fransa’da o yıl Stade Rennais takımı kupa şampiyonu olur. Takımın renkleri kırmızı siyahtır. Nafiz Yazıcıoğlu, Eskişehirspor'un da bu renkleri alması için yönetim kuruluna teklif götürür. Eskişehirspor'un renkleri siyah kırmızı olarak kabul edilir. Aziz Bolel ES amblemini bizzat kendisi tasarlamış ve çizimini bir ressama yaptırmıştır. Kulübün ülkedeki kısaltma adı "ES-ES" dir.
Eskişehirspor’un meşhur bir lakabı ve tezahüratı vardır. Kuruluş yıllarında tribünleri "ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!" sesleriyle inlemiştir.
Eskişehirspor’u hatırlarken Abdullah Gegiç'i unutmak elbette olmaz. Eskişehirspor Gegiç’in ellerinde büyüdü desek yalan olmaz. "Futbol Profesörü" adı verilen Abdullah Gegiç Eskişehirspor’un Teknik Direktörü olduğu yıllarda bir özveriyle çalışır. Gegiç sadece taktik çalışmalarında değil, her yönüyle futbolun nasıl oynanması gerektiğini öğretirdi.
Kurulduğu yıl olan 1965 - 1966 sezonunda ikinci ligde mücadele eden Eskişehirspor ara vermeden 1.Lige çıkmıştı. Eskişehirspor Anadolu halkının futboldaki isyanıydı. Daha sonra, önce 2. lige, sonra 3. lige düştü. 2.lige yeniden çıktı. Son olarak 2007-2008 sezonunda başarılı bir istikrar tablosu çizerek normal sezonu 4. bitirdi ve play-off maçlarına kaldı. Play-off yarı finalinde Diyarbakırspor'u normal süresi 0-0 biten maçta penaltılarda 6-5 geçerek Boluspor ile eşleşmiş ve finalde Boluspor'u Doğa ve Coşkun'un kafa golleri ile 2-0 mağlup ederek 12 yıllık hasretini noktalamış ve Turkcell Süper Lig'e İstanbul İnönü stadında unutulmaz bir kutlama eşliğinde çıkma başarısını göstermiştir.
Günlerdir yazılı ve görsel basında 19 Haziran’da ES ES’in 45.yıl kutlamaları yapılacağı duyurusu yapılıyordu. Saat:19.00 sularında Adalar’a doğru vardığımda Köprübaşı’ndan Porsuk Çayı üzerinde yolcu taşıyan teknelerin yolcu indirip bindirdiği köprü arası yolun iki yanı, çaydan binaların dibine kadar taraftarlarla dolup taşıyordu. Değişik taraftar gruplarının hazırladığı pankartlar, balonlar ve formalı kalabalık Amigo Orhan’dan günümüze kadar söylenegelen tezahüratlar ve marşla ortalığı inletiyordu. Porsuk Çayı’nın iki yakasındaki apartmanların balkon ve pencerelerinde de kutlamaya katılan insanlar görülüyordu. Program başlamadan az önce orada bulunanlar cep telefonlarını çıkarıp ekranlarıyla göze hoş gelen bir gösteri sundular. Saatler 20.30 ‘a gelirken bugünkü 11 şehit askerimizin acısı nedeniyle kutlama programından eğlencenin kaldırıldığı duyuruldu. Şehitler için saygı duruşundan sonra Herkesin katılımıyla İstiklal Marşımız okundu.2. başkan, teknik direktör Rıza Çalımbay ve öteki yetkililer konuştu. Bu arada meşaleler topluca ateşlenince önce gür bir ışık, ardından yükselen duman sonrası birkaç dakika göz gözü görmez duruma geldi. Taraftar tezahüratları arasında 10.YIL MARŞI söylenerek kuruluş kutlaması bitirildi. Hep kalabalık olan Adalar oradakilerin hareketlenmesiyle olağanüstü kalabalık günlerinden birini yaşadı.
Kuruluş yıllarından başlayarak parlak günlerinde maçlarını radyodan dinleyerek, okulumuza(Yunusemre Öğretmen Okulu) kampa geldiklerinde başarılarını gördüğümüz takımın 45. kuruluş yılında da onlarla birlikte ve iç içeydik. O taraftarı gördükten sonra ES ES’in başarılarının kaynağında taraftar ve iş adamları sevgisiyle desteğinin yattığını bir daha gördük. Darısı Afyonkarahisarspor ve öteki takımların başına. Yolun açık olsun ES ES. Bursa’dan şampiyonluk size de çok yakışır.

20.06.2010/Eskişehir
 
30 YIL OLDU

Nuh İlkokulu’nda beş yıl başarıyla okuduktan sonra orta ve lise öğrenimini Sandıklı’da tamamladı. Dedesinin tek özlemiydi. Onun üniversiteyi bitirip yaşam savaşına atılması. Alime-Kamer-Veli-Tota diye özetleniveren dört kardeş soyunun üniversite okuyan ilk bireyi olma etiketi üzerindeydi. Orta öğrenimli olan benim üzerimdeki bazı baskılarında kalkmasına veya bölüşmemize az kalıyordu. Hacettepe Üniversitesi’ne girdi ve öğrenim süresinin büyük bölümünü başarıyla atlattı. Ama ülkenin üstündeki karabasan O’nu buldu. Otobüs durağında beklerken kimliği belirsiz kişilerin silahından çıkan kurşun aramızdan ayrılmasına neden oldu.
Ölüm haberini Nuh’tayken alıp dedesinin arkasından cenazeyi getirmek için Çaylak ve Demirkol’la birlikte Ankara’ya varışımız, cenazeyi kaçırmak isteyenlerle Hacettepe Hastanesi içindeki kovalamacalardan sonra Nuh’a gelişimiz. Yukarı Oda’nın giriş kapısı içinde olayı Apil Aga’mla paylaştıktan sonra sarılıp ağlayışımız. Ertesi gün cenaze okul arkadaşlarıyla getirilip defnedildi.
Bu acı olay yaşanmasaydı; yaşam kişi, aile, sülale, kasaba boyutunda nasıl gelişirdi acaba diye sorguluyorum. Kötüye gidişin başı oldu bu olay. Hastalıklar, ölümler, geriye gidişler. Soy-sülale bağlarının gevşemesi… Bugünden apayrı ve olumlu olurdu deyip IŞIKLAR İÇİNDE YAT diyorum. Seni ben ve yakın çevren unutmadı ve unutmayacağız.

16.06.2010/ESKİŞEHİR
 
DAĞ VE SU

Koşullar uygun oldukça dağ tepe demeden dolaşıyorum. Geçenlerde Gedikbaşı yolundan gidip Yanık Pınarı’na aşağı indiğimi anlatmıştım. Bu kez sık sık dereye doğru yaptığımız sabah yürüyüşünü (Hüseyin Hoca’yla) Yanık pınarı-Kiliseli-Kekeç Korusu yönüne çevirdik. Geçende ham yol konumundaki çalışmalar araba gidecek biçimde düzenlenmiş. Rahmetli Halil Amcanın yaptırdığı Kekeçoğlu Çeşmesi’nin bakımı ve düzenlemesi oğlu Osman ve torunu Yaşar Kemal tarafından yapılıyor. Guz Pınar’ın suyuna da güzel bir çeşme yapılacağı haberleri ortalıkta. Yola aşağı inerken Gölet ve suyunun gözlenmesi çok güzel. Su sesi yanında kuş ve kurbağa sesleriyle böcek sesleri birbirine karışıyor. Belediyece gölet çevresine belirli aralıklarla çöp bidonları yerleştirilmiş. Zarar verilmesini önlemek için kaynak yapılarak sabitlenmiş. Geçmişten kalan artıklar alınmış. Göletin Karaköyü girişine kontrol noktası ve kulübesi yapılmış. Bakım, koruma ve temizlik girdilerini karşılamak üzere ücret belirlenip uygulamaya sokulmuş. Gelen konuklarda duyarlı oluverirse ortalık tertemiz duracak.
Yazılı ve görsel basında su ve dağ iç içe denirdi de düşünürdüm. İşte bunu yaşamak artık Karakaya, Taşköprü, Karaağaç Deresi, Kekeç Korusu ve irili ufaklı çeşmelerimizle görüp yaşamak olur duruma gelmiş. Dağların doruklarından çevreyi seyretmek, soğuk sulu çeşmelerinden kana kana içmek, meşe ağaçlarının arasında yol alırken kuş sesleriyle dinlenip kendini dinlemek olur hale getirilmiş. Balık avcılığı tutkusu olanlar için olta avcılığı da ayrı bir uğraşı alanı olmuş. Yazıyla tanımlamak ne yapsak tam olmuyor. En iyisi gelip görüp yaşamak değil mi? Uzaklarda olunca yaşadığını başkalarıyla paylaşabilmekte çok güzel.

Eskişehir/09.06.2010
 
MAYIS GÜZELLİĞİ

Çok istememe karşın Nuh’a Salı ancak gidebildim. Baharın geldiğini orada görebildim. Öğle sonrası piknik alanına attım kendimi. O yeşili ve kuş seslerini doya doya görmek ve işitmek için. Afyonkarahisar’daki yürüyüş alışkanlığından olsa gerek. Çarşamba sabahı erken uyandım. Ben eğreğe doğru giderken sığır sürmeye giden kadınlardan başka kimseler yoktu ortalıkta. Ne tarafa gideceğimi kararlaştıramazken ayaklarım beni gedik yoluna doğru sürükledi. Gedik ardında İzmir’den gelen Kuşçu İbrahim Kızılkaya’nın yorgunluğu gidermek için Sığırovası Göleti’nden geldiğini görünce bende kararımı verdim. Ayaküstü hoşbeşten sonra O kasabaya, ben gölete doğru yollandık. Halil İbrahim Sevilmiş’in yeniden yapıp düzelttirdiği ÇITAKOĞLU çeşmesinden sonra eski yoldan yukarı tırmanmaya başladım. Göletten kaçan suyun sesi çağlayandan akıyormuş gibi şarıldıyor, kuş sesleri birbiriyle yarışır gibi onlarca çeşit sesle koro yapıyorlardı. Doğal Taşköprü’nün üstünden Karaköyü’nü, Nuh-Taşoluk-Savran ovaları ile Savran’ı ve Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç yeri olan Kocatepe/Kalecik Sivrisi’ni seyrettim. Göletin başına çıkınca Ali/Zeliha Uysal çiftinin hayratı eski öğrencimiz şimdi Hürriyet Mahallesi Muhtarı Ramazan Uysal’ın ustalığını sergilediği çeşmeden suyumu içip yeni düzenlenen yolu izlemeye başladım. Kurbağaların canlı orkestrası, kuşların onlara eşlik etmesi ile su üzerindeki mavinin tonlarını izlerken bir ördeğin su üzerindeki yüzüşü çocukluğumuzda isli teyare dediğimiz uçak yolunu anımsatıyordu.
Yol Karaağaç Deresi’ne doğru gidiyor, bende izliyorum. Taşlar, kepezler kırılarak yapılmış yoldan ilerliyorum. Sağ yanda perişan bir çeşme göründü. Sonradan sorunca Şükrü Şenol’un olduğunu öğrendim. Yeniden uygun biçimde yapılsa gölete gelenlerinde yararlanabileceği duruma gelebilir diye düşündüm. Daha yukarıda bir güzel çeşme daha yeni yapılmış. Suyundan içtim. Emeği geçen ve yapılmasına katkıda bulunanlara teşekkür ettim. Yeni açılan yoldan yürüyorum, nereye gideceğini düşünmeden. Bir anda Kirseli’nin (Kiliseli) düzlükleri görünce şaşırıyorum. Tota dedemin bağ olarak adlandırılan tarlanın yanından geçip çeşmeye gitmeyi düşünürken çan sesleri duyulmaya başlıyor. Çobana ünneyip köpeklerden kendimi koruyorum. Çeşmeden sonra Yanıkbaşı’nı buluyorum. Çocukluk ve gençlik yıllarında sıktık inip çıktığımız yoldan inmeyi düşünerek dalıyorum aşağı doğru. Ama inen çıkan olmayınca pek belli değil nereleri olduğu. Bir yara varınca geri döne yolu yeniden buluyorum. Yanık Pınarı aynı güzellikte ve soğuklukta suyunu aralıksız akıtıp durur. İçiyorum çevreme bakınıp yola koyuluyorum. Tiftiklerin çeşmenin yanından geçip köy önünden evin yolunu tutuyorum. Yorgunluk var, tadı da çok.
Perşembe sabahı Hüseyin Sağdıç ve İbrahim Kızılkaya’yla birlikte yine Karaköyü’ndeyiz. Gökteke yolunu izleyerek gidiyoruz yeni oluşan iki pınarı inceleyip Gökteke’ye oradan da gölete iniyoruz. Bugün sağ taraftayız. Yeni açılan yol ve ağaçlandırılan bölüme bakıp belediye başkanına kendi duymasa da oracıkta teşekkürlerimizi sunuyoruz. Tam yolun bittiği yerde İbrahim’e gelen telefon bizi geri döndürüyor. Bugünde böyle olacakmış deyip kasabaya doğru yol alıyoruz. Cuma sabahı Dereye çıkıyoruz Hüseyin’le. Çimenlerin üzerine çiğ düşmüş. Islanma korkusuyla yoldan yürüyoruz. Akçaşer Gediği’ne varınca çoban köpekleriyle uğraşmamak için geri dönüyoruz. Eh! Akşama doğru Gaziemir Pikniği’ne gidilecek hazırlıkta yapmak gerek. Gündüzleri öğle sonrası Belediye Halk Kütüphanesi’nde bir saat kitap okuma etkinliğine başladık. Şimdilik azız ama giderek çoğalırız umudunu taşıyoruz.
Yukarıda okuduğunuzdan daha çoğunu içine alan Mayıs ayı başının Nuh’taki üç gününü paylaştım. Yaşadıklarımızı sizle paylaşmaktan ben mutluyum. Okuyunca sizde mutlu olduysanız iyi yoldayız demektir.

08.05.2010/Karabağlar-İZMİR
OKULUN PENASI

Bu sabah sitenin ziyaretçi sayfasını açtığımda Pazar günkü il kongresi sonucu arkadaşımız Nusret Yörük’ün CHP yönetim kuruluna seçildiği; Hamdi Arık’ın(şimdiki görevi Menderes İlçesi MEM Rehber öğretmenliği) aybaşındaki başarılı çalışmaya katkısı; Ramazan Narin’in yeni bir dil çalışmasını muştulayan yazılarıyla karşılaştım.
“Neden insanlarda bu kadar çok yabancı kelime kullanma hevesi var anlayamıyorum.
Birçok kelimenin iyice Türkçeleşmiş olduğunu yadsıyamayız. Fakat bazılarını yabancı kelime olduğunu bile bile kullanmaktan zevk alanlar var. Belki de öyle yapınca kendini daha rahat mı ifade etmiş oluyor, yoksa söyleyeceği sözün Türkçesini mi bulamıyor, bilemeyeceğim.” diyor Ramazan narin yazısının başında. Bu bölümü okuyunca bizim öğretmen okulu öğrencisi olduğumuz yıllarda(40-45 yıl önceleri)öğretmenlerimiz şöyle bir olayı fıkra gibi anlatırlardı: Bizim müzik aletimiz olan mandolin pena dediğimiz naylondan yapılmış 25 kuruşa satılan bir küçük araç vardır. Onunla tellere dokunarak çalarsınız. Bir öğrenci her neye sıkıldıysa( o yıllarda sabit telefonlar bile yok.) babasına yazdığı mektupta okulun penasını kırdığından acele 40 TL yollamasını ister. Öyle para herkeste yok. En çok parası gelen 20 TL. Bunu parası gelenlerin adları ilan tahtasına asıldığında biliyoruz. Mektubu alan baba çok kederlenerek bizim oğlanı okuldan kovarlar diye yola çıkar. Ana yol kavşağında inip okula doğru gelirken eğitim şefiyle karşılaşır. Babanın kederli halini gören öğretmenimiz neye ve kimi görmeye geldiğini sorar. Dertli babayı dinlerken gülmemek için zorlanır. Birlikte şefin odasına çıkarlar. Öğrenci sınıftan çağırtılır. Olayı birde orada anlattırırlar. Babadan 15 TL. alarak öğrenciye verir ve köyden yemek yemeden çıkan babayı nöbetçi öğrenciyle yemekhaneye gönderir. Öğrenciye babasının yanında eziklik duymasını istemediğinden bir şey demediğini, yaptığının yanlış olduğunu birlikte görüp yaşadığını anlatır. Doğruyu uygun bir biçimde anlatacağına ilişkin söz alıp dışarıya gönderir. Ancak olay dilden dile tüm okul duyurulur.
Bunu konuşanların kendisine göre gerekçesi vardır elbette. Kimisi pena kırar ödemek için. Kimi yabancı sözcükle daha aydın görünmek için. Kimi Atatürk’ün öndeliğinde başlatılıp ağır aksakta olsa yürütmeye çalışanları ve çalışmalarını baltalamak için. Kim bilebilir?
Bizim köylü çok öğretmen arkadaşlarımız var, birçoğu da emekli oldu. Onlara buradan bir gönderme yapayım: Herkes kelimesini “z” harfiyle yazan, bugün olgun yaşlara gelmiş öğrencilerinizin yazılarını görünce utanın biraz, utanın “ diyor yine yazısının içinde. Burası da bir Türkiye gerçeği. Köy Enstitüleri, Öğretmen Liseleri, Eğitim Enstitüleri, Eğitim Fakülteleri derken güzel Türkçemizin penasını kırdıkta ona yanıyoruz. Sizler ne dersiniz?

06.04.2010/Afyonkarahisar
SAVAŞA HAYIR

Daha çok televizyonlarda belgesel çekimlerinden anımsadığımız Can Dündar’ın “savaşta ne yaptın baba ?” yapıtını okudum bu kez. İmge Kitabevi yayınlarında 2003 baskılı 158 sayfa. Önsözünde bugünü anlatıyor gibi.”Kıbrıs’ta çözüm umudunun yitirilmesi, Avrupa Birliği üyeliğinin tehlikeye girmesi ve nihayet Irak krizi artçı sarsıntılar gibi salladı ülkeyi…” “Yarın savaşta ne yaptın baba? diye soracak oğluma.”
25 Temmuz 1950 de Kore’ye asker yollama kararı alan Menderes hükümeti 1 Ağustos 1950’de 4.500 askerini gönderip Ekim’de 721 şehit,175 kayıp bırakarak Türkiye’ye döndü. (11) 17 Ocak 1991 de Bağdat bombardımanına İncirlik’ten kalkan uçaklarında katıldığını bildiren haberi; “savaşa Türkiye’nin dahlini çağrıştıran ifadeleri ayıklayarak yayına vermem istendiğinden” TRT’den istifa ettiğini anlatıyor. (19/20) “Leylekleri vuruyorlar Mezopotamya’da… Savaşa havalanan uçakların motoruna girip tehlike yaratmasın diye kurşunluyorlar göçmen sürülerini… Tüyden kanatlıların ölmesi gerek, çelik kanatlılar uçabilsin diye semada…”(104) “ Bush ve çetesi dünyayı esir aldı, siz izlediniz değil mi? Şimdi daha beterini izlemeye hazır olun: Teslimiyetçiyi… İşbirlikçiyi… Yağmacıyı… İşgalcinin ayağına kapanan, aşağılanan insanları… Kardeş kanını… miras kavgasını… birikmiş kini… cinayeti… ihaneti… Saddam’ın Firdevs Meydanı’ndaki heykeliyle birlikte Irak mozaiğini bir arada tutan çimento da dağılacak şimdi…”
Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Kore Savaşı ve Irak Savaşı ile çekilen sıkıntıları, oynanan oyunları ne güzel sergilemiş Can Dündar. İçinde bulunduğumuz Kütüphaneler Haftası içinde okuyunca sizde bağıracaksanız belki tüm gücünüzle: SAVAŞA HAYIR
01.04.2010/Afyonkarahisar
KİTABIN DOSTLUĞU

Olaylar istediğimiz gibi değil kendi akışında gelişiyor. Doktorlar tarafından hareket etme özgürlüğüme sınırlama getirilince Mart ayı içinde okumayı düşündüğüm kitabımı bu arada okuyup bitiriverdim. Dertlerimi sıkıntılarımı azalttı. Kitabın dostluğu kendini bir kez daha gösterdi.CAHİLLİKLER KİTABI John Lloyd-John Mıtchınson.Dilimize çevirisini Cihan Aslı ile Emre Ergüven yapmışlar. 278 sayfalık kitap. Önsöz ve girişten sonra 210 başlık altında(Bilmediklerimiz ve yanlış bildiklerimiz) yazılar serpiştirilmiş. Sıkılmadan okunacak kitap. Bazı bölümlerden ilginç bulduğum yerleri sizlerle paylaşmayı uygun buldum.
“Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden değil, penis kemiğinden yaratıldığını ileri sürdü. Bu durum erkeklerle kadınların neden aynı sayıda kaburga kemiğine sahip olduğunu ve erkeklerin neden penis kemiğinin olmadığını açıklıyordu. Sayfa:74”
“Deve bakıcısı deveyi sakinleştirmek için ceketini ona verir. Deve, elbisenin canına okur; üzerinde tepinir, onu ısırır, parçalara ayırır. Deve kızgınlığının geçtiğini hissettiğinde, bakıcıyla deve tekrar uyum içinde yaşayabilirler. Sayfa:104”
“Amerika adını İtalyan tüccar ve haritacı Amerigo Vespucci’den değil, Gali ve zengin bir Bristol tüccarı Richard Ameryk’ten almıştır. Sayfa:105”
“Acı biberin en acı kısmı çekirdeklerin tutunduğu merkezdeki zardır. Bu zar, en fazla kapsaisin içeren kısımdır. Kapsaisin bibere ayırt edici acılığını veren renksiz, kokusuz bileşiktir. Sayfa:140”
“Yeryüzündeki oksijenin çoğunu üreten şey su yosunlarıdır.Çıkardıkları net oksijen miktarı diğer tüm ağaçların ve kara bitkilerinin birlikte çıkardıklarından daha fazladır. Sayfa:166”
“Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılan Alman üniformaları ısırgan otundan yapılmıştır. Sayfa:168”
Daha buna benzer birçok bölüm. Bilincimizi ve bilgi dağarcığımızı zorluyor. Okuduğunuzda sizinde mutlu olacağınızı sanıyorum. 27.02.2010 Karabağlar/İZMİR
 
ŞUBAT KİTABIM

Şubat ayı içinde hangi kitabı okuyacağım derken oğlumun kitapları içinde birisi ilgimi çekti. Bunda yazarın bir-iki kitabını önceden okumuş olmam ve görsel basından izlememle Afyonkarahisar’da bir söyleşisinde bulunmam etkili oldu sanırım. Kitap Üstün Dökmen’in Ladesçi(Sistem yayıncılık-Ocak 2006 basımı/4 bölüm ve246 sayfa)
Lades kemiği ve lades üzerine tanım verildikten sonra çeşitli biçimleriyle inceleniyor. Yüksek okul bitirmiş iki arkadaşın umutları ile umutsuzlukları içinde sıkışır gibi olunuyor. El yazması kitapların değeri vurgulanırken “Yaşamın Kerteriz Defterleri” bölümünde:”Balıkçılara balıkların yerini bildiren nerede ne avlanacağını bildiren… Ne zaman nerede ne düşünmek nasıl davranmak gerektiği konusu görüşleri.
Arkasından yok olmaya yüz tutmuş mesleklerden semerciliğin çıraklıktan ustalığa üniversite okumuş gençte oluşumu anlatılıyor. Burada okuduğu dal dışında başarılı olmuş gençlere örnek ya da seçenek sunuluyor gibi vurgu yapılmış. Tanıtım yazımı yazarın dilinden verilmiş şu sözlerle bitirmek istiyorum:”Bakınız. Göçmen kuşlar V düzeniyle uçarlar gökyüzünde. Bir dostluk ve dayanışma işaretidir bu… Fark etmeyiz gösterdiklerini. Dürüstlük doğallıktır. Tavuğun lades kemiğini kırıp oyun diye kardeşini kandırmaya çalışan insan kendini ve doğayı kandırmaya çalışıyor farkında olmadan…
Hepinize okunası kitap dolu günler diliyorum. 18.02.2010/Karabağlar-İZMİR
 

YARDIM

Eskişehir’deyken Tayfun Talipoğlu’nun Bam Teli programını izliyorum. İki öğretmen. İkiside eğitim fakültesini bitirmiş. Kadrolu olarak atanamadıklarından Diyarbakır-Kulp Akçasır Köyü Tekneval Mezrası İlköğretim Okulu’nda vekil öğretmenliğe başlamışlar. Elektrik yok. Aileler fakir. Sınıf köşelerini bile ilçedeki okullardan sağlamışlar. Öğretmen ilçedeki tüm okulları dolaşarak:”verebileceğiniz ne varsa almaya geldim.” Demiş. Ardından tüm topluma seslenip kaynak yokluğuna katkı istiyorlardı. O anda kararımı verdim. Afyon’a vardığımda ilk işim evdeki bir takım ansiklopediyi yollayacaktım. Nuh’tan gelirken bir dostun göndermem istediği orta boy valizin kargo( yurt içi) ücreti 23.50 TL tutunca, bunların ücretini kestiremiyordum. Ansiklopedileri iki Pazar çantasına doldurup eşimle birlikte PTT’nin kargo servisine vardık Kurumun en büyük koli paketlerinin iki tanesine yerleştirip boyut ölçme ve tartım işleri yapıldıktan sonra(9 DESİ=12.00 TL ve 5.26 DESİ=6.50 TL) ücret toplamı çıkarıldı:18.50 TL. Bir gün öncekiyle kıyaslayınca bana sudan ucuz geldi. Önceden ilgili okul müdürlüğüne yazdığım mektubu da postaya verdikten sonra eşimle oradan ayrıldık. Yaptığımız yardım küçüktü ama o yokluk acılarını 34 yıllık öğretmenlik dönemimde çok yaşamıştım. Köy Öğretmenleri İle Haberleşme ve Yardımlaşma Derneği’nin(Varlığını sürdürüyor mu bilemiyorum.) kitaplarla dolu kolisini aldığımda benim ve orada bulunan köylülerin(Çankırı-Bayramören-Feriz Köyü) sevincimizi tanımlamak kolay değildi.

Diyorum ki: Elinizde bulunan ansiklopedi, kitap, defter, kalem, önlük vb gereçlerini Tekneval veya aynı durumdaki köy ve mezralara gönderebilirseniz aynı sevincin yaşanmasına katkınız olacaktır.
27.01.2010/Afyonkarahisar

KİTAP OKUMAK

Yeni yılla birlikte kitap okuma alışkanlığın sürdürmek amacıyla oğlum Mustafa Özgür’ün kitaplığını karıştırırken mor kapaklı bir kitap gözüme ilişti.Adı da ilginç geldi:EĞİTİME ADANMIŞ HAYATLAR(Mustafa Özçelik-Odunpazarı Belediyesi Kültür Yayınları/22-240 sayfa)

Kitap belediye başkanının “Sevgili Öğretmenlerimize” söylemiyle başlıyor.”görev,yetki ve sorumluluklarımız çerçevesinde eğitim ve öğretim meselelerine karşı duyarlı davranmaya ve bu mesleği büyük bir özveriyle yürüten öğretmenlerimiz için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.” Dedikten sonra daha kapsamlı çalışmalar yapacaklarını belirtiyor.Sonrasında yazarı eğitimci  meslektaşım:”Dilimizin imlasında ne yazık ki ortak bir kabul yok.Bu yüzden yazarlar arasında kimi farklı yazımlar sözkonusu.Bu yüzden biz onların tercihlerine saygı duyarak yazım ve noktalama konusunda metinlerine hiçbir tasarrufta bulunmadan gönderdikleri gibi kitaba aldık.” Diyor.Yazarın anlattığı düşünceye katımamak elde değil.Bunda birlikteliği sağlamaya çalışan özerk yapıdaki Türk Dil Kurumu’nun kapatılarak yeniden oluşturulmasına gidilen kurumun yetersizliği neden olduğunu düşünüyorum.

Fatih Murat Seferbeyoğlu(sayfa:11)…Öğretmen olmak aydınlattığınız her beyinde çoğalmak,boğduğunuz her karanlıkta bahar toprağı olmaktır.Bereketli ve doğurgan bir bahar toprağı…Verdiğiniz her bilgi cemre olup düşmüştür zemheri ayazının üstüne ve toprak sıcaktır,su sıcak,hava sıcaktır artık.Dallar meyveye durmuştur gayrı…Nasıl yok olduğunuz söylenebilir?Şimdi varsınızdır asıl.Büyüyen her fidanda,açılan her goncada renginiz, kokunuz vardır çünkü. Yetiştirdiğiniz her öğrenci sizin renginizi,sizin kokunuzu taşıyarak çoğalır Anadolu’da.Birken binler,yüzbinler olursunuz.” Diyor.Kitap içinde 47 metin var.Ben okurken okul öncesinden günümüze kadar yaşamımdan kesitler buldum.Okuyacaklarında kendilerinden birçok kesitlerle karşılaşacağını umuyorum.

Yeni yılda okuduğum ilk kitapla ilgili düşüncelerimi aktarırken herkese bol kitap okuyacak günler diliyorum.Gereksiz dedikodu yerine bilgi geliştirmeye katkıda bulunmak daha iyi değil mi?Hele denemeye başlayında bir kez daha konuşup tartışalım. 20.01.2010/ESKİŞEHİR


KÜÇÜKLER BÜYÜRKEN
Okula başladığı günleri anımsıyorum. Sınıfın en küçük boylu öğrencileri arasındaydı.Zamanla okuma yazmayı öğrendi.Sevimliliği yanında tutarlı,aklına koyduğunu yapabimek için her yolu denemekten çekinmeyen yönünü tanıttı. Hergün okul çıkışı evlerini göstermek,daha sonrasında evlerine götürmek için yalvarmalardan tutun zorlamaya kadar tüm yolları denedi.Evlerinde oturduğumuzda mutlluğunu görmenizi isterdim.
Sonraları sınıfta ve evde öykü yazma çalışmarında üç arkadaşıyla birlikte öne çıktılar. Kişileri karşılıklı konuşturarak yeri geldiğinde empati kurarak çok güzel yazılar çıkarıyorlardı ortaya. Derken ayrılık zamanı geldi.Ben emekliye ayrılıp onları bir başka öğretmen arkadaşa bıraktım. Aradan zaman geçipte okula uğradığımda birçoğunun bizi niye bırakıp gittiniz sorularına inandırıcı yanıt veremediğimi belirtmek isterim.Bir başka zamanda öykü yazımı çalışmalarını sorduğumda öğretmenlerinin hiç yazdırmadığını birazda şaşırarak ortaya koydular.O günden bu güne zaman su gibi akışını sürdürdü. Son öğrencilerim yedinci sınıf oldular. Zaman zaman ne yapıyorlar?Dersleri nasıl oldu?Babası işsiz olanlar işe girdi mi?Aile içi sorunları olanların dertleri bitti mi? Sorularını kendi kendime soruyordum.
Birisini ailesiyle birlikte çarşıda gördüm.Yemek yeme azlığı ve kola içme düşkünlüğü vardı.Bunu ailesiyle ortak çalışma sonucu çözmüştük.Hemen kola içip içmediğini sordum.Seyrek içtiğini söyleyince sevindim ve rahatladım.Bunlardan birisini de evvelki gün facebook iletişim sitesinde görüp mesaj gönderdim. Ertesi gün karşılıklı yazıştık. Merak ettiklerimizi soru yanıtla öğrendikten sonra;öğretmenim herşeyi sordun ama sbs puanımı sormadın dedi.O an yüzünü ve heyecanını düşündüm.Sanıyorum sonbaharda ağaçtan düşecek yaprağın titremesi gibi titriyordu.Dayanamayıp yazdı ekrana:401.Daha iyi olması gerektiğini söyledi.Bende istedikçe başaramayacağı şey olmadığını söyledim.Son olarak yurttaşlık numarasını ve okul numarasını vererek e-okuldan notlarını görmemi istedi.Gecenin ilerleyen saatinde yazarak iletişimimizi bitirdik.Daha sonra bilgisayardan sayfasını açınca notlarını gördüm:Beden Eğitimi-5,Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi-5,Fen ve Teknolji-5,Görsel Sanatlar-5,Matematik-4,Müzik-5,Sosyal Bilgiler-5,Teknoloji ve Tasarım-5,Türkçe-5,Yabancı Dil-5.İşte dünün küçük afacanı,bugün sorumluluk bilincini kazanmış, Fen Lisesi’ne girememe kaygısını üstlenmiş yetişkin adayı bir kız olmuştu.Öykü yazmaya yazmaya öykü sözcüğünü hikaye ile destekleyince demek istediğimi anladı. Öykü yazmayıp şiir yazdığını belirtti.Burada öykü yazmıyorum dediğinde yüzünün ifadesini ve kızarışını görmeyi ne kadar çok isterdim.Öykü yazımınıda şiirle birlikte sürdürmesini istedim.
Pınar kızıma dediğimi tatil havasına giren tüm öğrencilere yinelemek istiyorum. İstedikten sonra hangi okul olsa da eczacıda olursunuz,doktorda.İstemek başarmanın yarısıdır diye boşuna söylenmese gerek.İyi tatiller hepinize sevgili çocuklar. Eskişehir/12.01.2009
 

HANGİSİ
Her yenilik karşında karşı koyma eğilim ve istekleri hep olagelmiştir.Ümmet topluluğundan modern topluma geçiş sürecinde yaşama geçirilen Atatürk Devrimleri zaman zaman uygulamalarda savsaklanmıştır.Bu savsaklamalar eğitimde,adalette ve aile düzeninde geri adımlar atılmasına neden olmuştur.Bugün bir televizyon kanalında son yılların gözdesi evlenme programını izlerken kadın haklarında nerede olduğumuzu sorgulama gerekliliği gösterdi.
Ortada program sunucusu(aynı zamanda tiyatro sanatçısı)bayanla erkek eş Mehmet,az ilerisinde imam nikahlı eş Tenzile,geri tarafında dört çocuk vermiş resmi nikahlı eş Hatice.Olay imam nikahlı eşin resmi olmayan bu ilişkisini bitirip başka birisiyle evlenme isteğiyle patlak vermiş.Erkek resmi nikahlı eşiyle programa katılıp yaptıklarını ve yattıklarını sıralayarak kararından vazgeçirmeye çalışıyor.Program akışında Hatice’nin psikolojik tedavi gördüğünü,Tenzile’nin ölüm korkusu nedeniyle savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu,Mehmet’in elinde Tenzile’ye alıp verdiğini söylediği taşınmaz mallar tapularının bulunduğu dosyayı ve sunucunun deyişiyle bıçağıyla programa geldiğini izliyoruz.Mehmet günlerini Tenzile olduğu zaman yanında,(deyişine göre)kaçıp gittiğinde Hatice’nin yanında geçiriyor.Tenzile yaşlanmaya başladığını düşünerek resmen evlenecek eş arıyor.Mehmet Tenzile’nin kendine dönmesini düşünüyor.Hatice çocuklarının anası olmasının da ağırlığını kullanarak Mehmet’e “Ya O, ya Ben” diyor.Mehmet Tenzile’yi gösterince program karışıyor.Hemen reklama giriliyor.
Suçlu kim şimdi:Resmi nikahlı eşin yanına imam nikahıyla eş alan Mehmet mi? Biraz gecikerek bile olsa İmam nikahlı kumayı bilerek kabullenen Hatice mi? Anlatılanlara daldan dala konuyor izlenimi uyandıran ve yuva yıkmış görünen Tenzile mi?Yoksa yukarıda değindiğim eğitim,adalet,aile düzeni ve Atatürk Devrimleri’nin orasından burasından çekiştirile çekiştirile aşınmasına neden olan güçler mi?Ben sonuncusu diyorum.Sizler hangisi dersiniz? 23.12.2009/ESKİŞEHİR
 
YİTİRİLENDEĞERLER–57:FIRLAK(FIRILDAK)DÖNDÜRME

Fırlakla fırıldak arasındaki ilişkiyi(daha sonrada ayrıcalığı)ortaya koymak için google arama motorunda epey dolaştım. Fırlak: Dışarı doğru fırlamış, çıkmış, çıkık. Fırıldak: Rüzgârla dönen çocuk oyuncağı, şeklinde açıklanmış. Fırlağımız yapılış biçimiyle fırlak tanımını, işleyiş biçimiyle fırıldak tanımını anlatır gibi. Çocukluğumuzda kendimiz yaptığımız veya büyüklerimize yaptırdığımız ama özellikle harmanlarda akşam eve dönmeye yakın zevkle döndürdüğümüz fırlak yerine kâğıt yapımı fırlak anlatılıyordu. Yazımı hazırlarken düşününce bunun denge esasına dayalı basit pervane olduğunu söyleyebilirim. Becerikli bir elde yapılışı kolay olup kısa sürede ortaya çıkarılır.20 santimetre kadar uzunlukta,3 cm kadar çapında kuru söğüt ağacından yapılır. İki yuvarlak yanı çakı bıçağıyla alınarak tahtaya benzetilir. Bıçağın ucuyla(bazen kızdırılmış ince demirle ortasından delik açılır. Deliğin 1 santimetre sağından ve solundan birbirinin tersi olacak şekilde tek yanlı iki tarafından da inceltme yapılır. En son denge durumuna bakılıp ayarı yapılır. 50-60 santimetre uzunluğunda bir değneğin ucuna imbal(mudul) çakılıp fırlak takılır. Böylece rüzgâra tutulunca dönmeye başlar. Bu yaz Denizli’de bulunduğum kalabalık bir toplulukta kuş, fare, köstebek vb, zararlılarla ilaçsız savaşım yolları konuşulurken uzun yıllar önce Dazkırı’dan göçüp Denizli’ye yerleşmiş hemşerimiz boşaltılmış kola şişelerinin bel bölgesinden eşit aralıklarla kesilip kıvrılarak bu işte kullandığını ve iyi sonuç aldığını söyledi. Ertesi gün Denizli Merkeze yakın bir yerde çiftlik almış olan arkadaşım Arafettin’in yerinde denedik ve başardık. Kola şişesinin dönerken çıkardığı ses çocukluğumun fırlağının sesine o kadar çok benzedi ki… Beni çok eski yıllara ve anılar yumağına alıp götürüverdi.16.12.2009
 
BAYRAM ARKASI
Arife gününden bir gün önce Eskişehir’den Afyonkarahisar’a arkasından Nuh’a ulaştım. Arife günü mezar ziyareti sonrası konuşma sırasında bayram günü Cumhuriyet Meydanı’nda yapılacak toplu bayramlaşma konuşmasının içinde bulundum. Kurban kesme nedeniyle katılımda aksamalar olabileceği kuşkusu üzerinde duruluyordu. Ancak konu topluma duyurulduğundan geri bırakmak veya ertelemekte yanlış olurdu. İmamlarımızın bayram namazı sonrası yapacakları açıklama doğrultusunda davranılması düşüncesiyle konuşma sonlandırıldı. Bayram namazı kılındıktan sonra imam önce camideki bulunanlarla her bayramda olduğu gibi bayramlaşılacağını, sonrada meydanda toplu bayramlaşmaya gidileceğini söyledi.
Camide bayramlaşıp aşağıya doğru yöneldik. Meydanda Belediye Başkanı ve personeli yerlerini almış bizleri bekler bulduk. Kolonya, şeker, sigara ikramı içinde hazırlık yapılmış. Bayramlaşıp sıradaki yerimizi alınca gelen gelmeyen konusunda Adem Narin’le ikili bir değerlendirmede bulunduk. Katılım çok iyiydi. Ancak bize göre olması gerekenlerden bazılarını görememiştik. Sonra orada olmayan birisini görüp neden gelmediğini sorduk.
Öğrendik ki bayram namazında merkez camisindelermiş. Gelip oradakilerle bayramlaşmış az beklemişler, başka gelen olmayacak diye dağılmışlar. Bunu duyunca daha rahatlamış olduk.
Bundan sonrası için uçtaki camiler biraz hızlı, merkezde biraz yavaş olursa problem olmayacak demektir. Bence meydanda tüm kasabalının katılımıyla bayramlaşma olacağına göre camide bayramlaşmayı beklemeden toplanma noktasına inmek daha güzel olmaz mı?
Eh! Nuh’ta bir ilk daha yaşama geçirildi. Düşünce iyi, uygulama iyi, katılım iyi, hele bu katılım içinde biri olmak iyilerin iyisiydi. Kasabamızda güzel bir söz kümesi vardır ya:”Gel bir adım, varan iki adım.” Diye. Hepimizin bu sözün özünü düşünerek güzel birlikteliklerde tuzumuzun bulunması dileklerimle geçmiş bayramınız kutlu olsun. NUH/06.12.2009

ŞEHİRDEN ŞEHİRE

Kasım ayıyla birlikte plan dışı ve hareketli günler başladı. Nuh’tan Afyonkarahisar’a apar topar denebilecek biçimde geldik. Daha tam ne olduğunu anlayamadan, hepimizi çok üzen ölüm olayı nedeniyle İzmir’e ulaştık.Mevsim soğukluğu mu,insan soğukluğumu nedir her zaman bütünlükleriyle övündüğümüz Gaziemir’lileri daha dağınık buldum.Bu beni üzdü.Umarım yanılırım.

Karabağlar’da çocuklarımın yanındayken Gebze’den gelen telefonla yeni bir düzenleme gerektirdi. Afyonkarahisar’dan eşimi aldıktan sonra; annesi, babası, dayısı, teyzesi ilk öğretmenliğe başladığım Çankırı-Bayramören-Feriz köyünden öğrencilerim olan genç Mustafa’nın düğünü için gece treniyle yola çıktık. Tren eskiye göre daha rahat ancak sefer sayıları oldukça azalmış. Sabahın erken sayılabilecek saatinde trenden inip geçit merdivenlerini çıkarken damat adayımız Mustafa’yı karşımızda bulduk. Eve vardığımızda 35 yıl sonra karşılaştığımız damadın babası Hüseyin’le hasret giderdik.Uzun uğraşlar sonucu kopan iletişimimizi sağlayan teyzesi Yosma,teyzesinin kızı Hatice,dayısını kızı Dilek ve eşi Rabia,dedesi İlyas ve diğerleriyle mutlu,heyecanlı hoş gelişler yaptık.Düğün caminin salonundaydı.Camide olunca erkek ve kadın bölümleri ayrı ayrıydı.Kuran_ı Kerim okuma,ilahi söyleme ve duadan sonra takı töreni erkekler yanında ve kadınlar yanında ayrı ayrı yapıldı.Etli pilav ve tatlı yenildikten sonra bahçeye çıktık.Öğrencilerimden Yusuf Baylan’ı bana gösterip çağırdılar.Doğal olarak tanıyamadı ama tanıdıktan sonraki sevinci ve şaşkınlığı gözlerimi yaşarttı.Erkek ve kız öğrencilerimin ağabeyleriyle görüştüm.Yaşam değirmeni her birini arı ayrı öğütmüş.Hasta olanlar,eşini yitirenler vb. O dönemin yalı ve orta yaşlılarının çoğu yaşamdan göçüp gitmişler.Düğün sonu eve geldik.Gece yarısına ,ertesi günü akşamı ve geceki tren saatine kadar 37 yıla sığan tatlı-acı olayları,yaşamı kişileri konuşarak parçaları olabildiğince birleştirmeye çalıştık.Taksiyle eşim,ben ve kadre öğrencilerim Yosma ile Mahmut Gebze istasyonuna geldik.Merdivenlerden çıkarken gelen tren koşturdu.Fatih ekspresi olunca rahatladık.İç Anadolu Mavi Treni gelinceye kadar söyleşimiz sürdü.Mutluluk ve hüzün arsında yeniden görüşme dileğiyle kucaklaşıp eller havada yola düştük.

Afyonkarahisar’a gelince NUHYAR için üyelere dağıtılacak bayram kutlama kartlarının dağıtımına bakanımız Nurettin’le başladık. Merkezdekilerin bir kısmını dağıtıp İzmir gurubunu teftiş çalıştayı için gelen Hamdi öğretmene verip Nuh’a gitme hazırlıkları içindeyken gelen telefonla aniden yol yönümüz Eskişehir’e döndü. Gece varıp ertesi gün ağlantı kurulan evin kirası için sözleştik. Evraklar, eksik tamamlama derken yatsıyı geçirdik.Yarın temizlik,Pazartesi ev taşıma derken değişiklik olup savrulmazsak önce Afyonkarahisar,sonra bayram için Nuh’ta olacağız.

Yaşam bu işte. Nereye savuracağı belli olmuyor. Bayrama Nuh’a gelebileceklerle ve orada oturanlarla görüşmek dileğiyle herkesin kurban bayramını kutluyorum.  21.11.2009/ESKİŞEHİR

YİTİRİLENDEĞERLER–56:EL EL ÜSTÜNDE KİMİN ELİ VAR:

En az 3 kişi, kız erkek karışık olarak genelde evlerde ve kış mevsiminin kapalı ortamında oynanan oyun türüdür. Bir kişi kura ile veya sayışarak ebe seçilir. Dizleri ve elleri üzerine çökerek emekleme konumuna gelir. Diğer arkadaşları da ellerini sırayla üst üste yumruk yaparak ya da el ayaları alta gelecek biçimde koyarlar. El el üstünde kimin eli var diye bağırılarak ebeye sorulur eğer bilirse eli en üstte olan ebe olur bilemezse(iğnemi iplik mi davul mu zurna mı diye sorulur)iğneyi ve ipliği seçerse parmaklar sırtına batırılır. Davulu seçerse sırtına vurulur. Zurnayı seçerse kulağında bağırılır. Bu sırada ebenin kafasına, kıçına, sırtına böbreğine vuranlarda olur. Ebelik uzun süreli olursa çoğu zaman ağlayarak oyunu bırakıp gider. Özellikle ergenlik çağındakilerin ağırlıklı olduğu oyun kümesiyse bir oyuncuyu canının acıtarak oyun dışı bırakmak oyunun temel amacı gibi olurdu. Yazımızı Mükerrem Suna Gümüş’ün aynı adlı şiirinden küçük bir bölümle bitirelim:
“El el üstünde kimin eli
Kim akıllı
Kim deli
Neden bu kadar gölgeli bir kıştayım
Yoksa her yer mi güneş” 14.11.2009/Nuh
KULAYCIK, ÇİĞDEM VE KAR

Geçen yazımda Nuh’ta dağ bayır dolaşamadan geldiğimi yazmıştım. Cuma günü Afyonkarahisar Kırmızı Hastanede günümüz geçtikten sonra Cumartesi günü öğleye doğru NUHYAR yönetim kurulu toplantısı için yola çıktım. Hava yağışlıydı. Toplantı açıldığında 2009-2010 öğretim yılında burs almak için 17 başvuru olduğu, önceden aldığımız karara göre birisinin sınıf tekrarı nedeniyle değerlendirme dışı tutulduğu, diğerlerinin dosyalarının da hazır olduğu başkanca açıklandı. Başvuran öğrencilerin adları, hangi okulda okudukları, sınıfları vb. ayrıntılar üzerine bilgi verildi. Yine önceden belirlendiği gibi 14+1=15 öğrenciye burs verilmesi kararlaştırıldı. Oradan çıkınca eve uğrayıp sonrada belediyemizin arabasıyla Nuh’un yolunu tuttum.
Havalarında kar getireceği uyarısı olunca ilkbahardan beri kendimizi borçlu hissettiğimiz yayla ziyaretine Pazar günü çıkmaya karar verdik. Birkaç gündür yağış olduğundan yerlerde çamur çimenlerin üzerinde yağmur zerrecikleri var. Çizmeleri ve gocuğu giyip elime koyun köpekleri saldırma olasılığı nedeniyle değnek, yağmurdan korunmaya yardımcı olur diye şemsiyeyi aldım. Eşimde havaya uygun giyinince yola çıktık. Gökseki, Gâvur İni, Piknik Alanı derken Ilıca’nın karşısındaki çayırlığın büyük bölümünün domuzlar tarafından sürülmüş olduğunu gördük. Kurtkaya altına gelirken yolun kıyısında bir-iki kulaycık görüp aldık. Az ötede bir –iki daha derken genç çoban kardeşim yamaçta çok olduğunu söyleyip eliyle de işaret etti. Oraya çıktığımızda toplarken yağmurda bizim kasabadaki deyişle “avanak ıslatan “biçiminde başladı. Eski Akçaşer yoluna kavrarken yağmur daha hızlandı. Geri dönüp dönmeme konusunda kısa bir tereddütten sonra yola koyulduk. Bazı yerlerde mor çiçekli çiğdemler kendini göstermiş. Doyumsuz bir izleme zevki var. Görüntülemek için fotoğraf makinesini çıkarmak istiyorum ama yağmurdan zarar görür mü düşüncesinden sonra üşüyen ellerimin makineyi istediğim gibi kullanmama izin vermeyeceği belli oldu. Parmaklarım tutmuyordu. Bende burada fotoğraf çekmekten vazgeçtim. Akçaşer gediğine çıkınca Ünal’ın yaylaya doğru seslenmeye başladık. Köpeklerin huyunu bildiğimizden değneklerimizi de hazır ettik. Ünal’ın eşi Emine sesimizi duyup “Köpeklerin birisi var, dördü koyunun yanında. Gelin.” demesiyle yaylaya yöneldik. Biraz üstümüzü kurutup ellerimizi ısıttık. Sıcacık çayları da içince kendimize geldik. Burada fotoğraflar çektik. Bize yayla evlerini, oradaki birçok ini gezdirdi. Akçaşer konusunda çok şey bildiğini sanan ben meğer inleri hiç bilmiyormuşum. Define peşinde koşanların inlere verdikleri büyük zararlara tanık olduk. Aşağıdaki çayırında Ilıcanın karşısı gibi domuzlara sürüldüğünü gördük. Bu arada Ünal sürüsünün başında Domuz Deresi’nin ağzında göründü. Onu bekleyip pınardan doldurulup heybelere konmuş içme sularını eşeklere yükleyip yaylaya yöneldik. Başta kulaycık kavurması olmak üzere hazırlanan yiyeceklerle kuzine soba üzerinde gevretilmiş ekmekleri yedik. Onların kolesterol korkuları olmayınca sade yağıda çalındılar.
Yemekten sonra Örencik’e doğru indik. Taşoluk’la ortaklaşa kullanılacak gölet için sık sık su ölçümü yapılan yeri gösterdi Emine bize. Ünal ise sürünün başına gitti. Oralardan bulduğumuz kulaycıklarla Ayva Ağzı’na çıktık. Yazın çok güzel içimi olan pınarların suyunu soğuk nedeniyle sadece seyrettim. Yeniden yokuşu tırmanıp yaylaya geldiğimizde akşam yaklaşıyordu. Gönüllerini alıp kasabaya doğru yola koyulduk. Evlere yaklaşırken akşam ezanı okunmaya başladı. Üzerimizdeki ıslakları değiştirip yemeğimizi yedik. Yağmur aralıklara yağmasını sürdürüyordu. Sabah uyandığımızda korunun yarıdan üstü, Kurtkaya ve Asarkaya beyazlara bürünmüştü. Meteorolojinin dediği çıkmış mevsimin ilk karıyla tanışmıştık. Hava böyle olunca hazırlığımızı yapıp öğleden sonra Afyonkarahisar’a doğru yola çıktık. Yorucu, ıslak ama zevkli bir geziden sonra Afyonkarahisar’daki evimize ulaşıverdik.
02.11.2009/NUH
 
İMECE GİBİ

Çarşamba gününden beri yine Nuh’taydım. Hem ufak tefek işlerimi görmek, hem de(dağ-bayır dolaşmak)tatil dönemini uzatmak için. İşlerin peşinde koşayım derken her istediğini yapmanda olanaklı değil.Dolaşma işi bir başka zamana kaldı. Gündüzler arada kahveye, akşamları hep kahveye çıkarak dostları görebiliyorum. Bu arada iki güzel çalışma oldu. Traktörcülerin bir kısmının katılımıyla(NUH-AKHARIM belediye kepçeleri) yeni Kur’an Kursu binasının güney ve doğu bölümündeki boşluk yalıtımı yapıldıktan sonra piknik alanını karşısındaki bölümden getirilen topraklarla dolduruldu. Oradan alınan topraklardan sonra yol kenarında araba parkı veya geliş –gidiş için yolda genişletilmiş oldu.1983 yılında eski okulun duvarını yapmak için taş-kum getirme imecesinden bu yana gördüğüm ortak çalışma ürünüydü. Cuma öğleden sonra Kuran Kursu binasının geleceğine yönelik çalışmaları yönlendirmek amacıyla yeni kurulan Sinanpaşa İlçesi Nuh Kasabasını kalkındırma ve güzelleştirme derneği genel kurul toplantısı belediye düğün salonunda gerçekleştirildi. Daha çok katılım bekliyordum ama yinede iyiydi. Yapıcı konuşmaların ardından seçimlere geçildi. Son dönemde canla başla çalışan Osman Karaköy, Ahmet Menekşe ve Ahmet Kızılırmak yine bu görevlerini sürdürecekler. Yeni seçilen arkadaşlarıyla birlikte işin üstesinden geleceklerine inancımız tam.Başarı dileklerimizle kolay gelsin diyoruz. 25.10.2009/NUH
 

ÜÇ KİTAP
Çocukluğumdan beri çok kitap okurum. Bununla da zaman zaman gururlandığım olur. Yazın etkisi mi, yoksa yaşlılık belirtileri mi top topu 3 kitap okuyabildim. Az ama hiç okumamaktan iyi değil mi?
Birincisini kasaba kütüphanesi oteldeyken alıp taşındıktan sonra bitirdiğim Feridun Bayram’ın EĞİTMENLER adlı yapıtı. Köye öğretici yetiştirmenin ve Köy Enstitüleri’nin temeli sayılan eğitmen kurslarını, yetiştirilmelerini ve çektikleri sıkıntıları anlatan bu kitapta zaman zaman yetiştiğim Yunusemre Öğretmen Okulu’ndan(önceleri köy öğretmen okulu ve eğitmen kursu, sonra Çifteler Köy Enstitüsü, dönemimizde Yunusemre Öğretmen Okulu, şimdi Yunusemre Anadolu Öğretmen Lisesi)esintiler gördüm. Eğitim tarihini merak edenler için başvuru özellikli.
İkincisi Musa Uysal’ın ÜÇ ATLI yapıtı. Sovyet Rusya’da yaşayan Çerkezlerin dünyanın birçok yerine ve Anadolu’ya zorunlu göç ettirilirken çekilen sıkıntıları anlatıyor. Yürek burkan ve uzun uzun düşündüren yapıtı da okumak güzel.
Üçüncüsü ve yeni bitirdiğim Güney Dal’ın KILLARI YOLUNMUŞ MAYMUN yapıtı. Bunu okurken başlarda epey zorlandım. Aldığım kitabı bitirmeden bırakmama inadım olmasa okuyamazdım sanıyorum. Roman düzeni değişik yapıda. Konu olarak Almanya’ya giden işçilerimizin çektiği sıkıntıları ve özellikle kuşak çatışmalarını anlatıyor.1961 yılında imzalanan işgücü anlaşmasından bu yana 48 yıl geçmiş. Şimdikilerin çoğu ora doğumlu. Böyle olunca da kuşak ayrılıkları kaçınılmaz. Güney Dal birinci kuşağın tutkularını bunalımlarını aktarmaya çaba göstermiş.
Mevsim kışa gidiyor.Nuh’ta kütüphane herkesin yolunun üstünde. Geçerken belediyeye uğra. Kitabını seç. İster kahvede, ister odada, ister evinde oku.14.10.2009

KAN BAĞIŞI ÜSTÜNE

Benim için yoğun sayılabilecek bir gün. Dün Afyon’a gelmiştim. Sağlıkla ilgili bazı belgeler Nuh’ta kaldığından bu sabah Sandıklı minibüsüyle asfalta indim. Az yürüyünce tarla sürgülemek için ovaya gelmiş olan Adem Narin’in traktörüyle kasabaya, sonra yine asfalta ve minibüsle Afyon’a döndüm. Hastanede 65 yaş üzeri masasından sırayı aldım. Hasta yanımda olmadığından muayene öğle sonuna kaldı. Muayene, ilaç alımı, yeni katkı payı ödemelerinden sonra valiliğe doğru yürüyünce Anıtpark’ta Kızılay’ın kan bağışı çadırını gördüm. Hemen uğradım. Bir form doldurttular. Arkasından sedyeye yatıp kan verme işi başladı. Yeterli olunca 5 dakika daha uzandım. Kalkınca maden suyu ve bisküvi verdiler. İçimde çok hoş duygular gelişti. Eve geldiğimde kan bağışı konusuna baktım. Çok yararlı şeyler göründü. Bunu da sizlerle paylaşmayı görev bildim.

 “Kan bağışlamak hayat kurtarmaktır
ve kanını bağışlayan kişinin sağlığı üzerinde birçok olumlu etkileri vardır:

- Kan vermekle kemik iliğinin yağlanması önlenir, kan yapımı canlı tutulur.

- Verilen kanın yerine, anında vücuttan genç hücreler kan dolaşımına katılır. Bu kan bağışçısının daha dinç ve canlı olmasını beraberinde getirir.

- Kandaki yüksek yağ oranı düşer.

- Kan bağışı kalp krizi ihtimalini %90 azaltır.

- Kan bağışı, bağışlayan kişide baş ağrısı, stres, yüksek tansiyon, yorgunluk gibi rahatsızlıkların giderilmesinde çok büyük katkısı olur.

- Kan bağışçısı her kan verdiğinde sağlığını da kontrol etmiş olur. AIDS, Hepatit B, Hepatit C, Frengi (Sifiliz) gibi hastalıklar konusunda ücretsiz tarama yaptırmış olur.

- Kan bağışında bulunanlara Kızılay Kan Merkezi tarafından “Kan Sigorta Kartı” tahsis edilmektedir. Bu kart hiç kimsenin karşılaşmayı istemediği acil kan ihtiyaçlarında kart sahibi ile soyadını taşıyan bütün yakınlarına Kızılay Kan Merkezlerinden azami öncelikli kan alma ve sosyal güvencesi olmayanlar için ücretsiz kan temin edebilme fonksiyonuna sahiptir.

- Bütün bunlar ölçülebilir faydalardır. Kan bağışlamanın ölçülmesi mümkün olmayacak derecede ağır faydaları da vardır. Trafik kazasında yaralanan bir kimsenin, kan uyuşmazlığı olan bir bebeğin, kan bulunmazsa ölecek bir hastanın bağışlanan kan ile kurtulmasının, sağlığına kavuşmasının kan verende oluşturduğu manevi duyguyu ise ölçmek mümkün değildir. HOBBY RC FORUM”

Bu mutluluğu tatmayı sizde deneyin.Yitiğiniz pek yok ama kazancınız çok olacaktır.Kararınızı sizler verin. 09.10.2009
 

SIRA SİZDE

Yeni seçilen belediye başkanımız Tuncay Aslan’ın ilk çalışma alanı içinde Sosyal Konutların bakımı, belediye binasının bakımı, düğün salonunun bakımı, belediye tuvaletinin bakımı, mezarlığın bakımı, piknik alanının bakımı, çam koruluklarının bakımı ile kütüphanenin daha uğranılır ve kullanılır yere taşınması vardı. Birtakım engellemelere ve zorluklara karşın saydığımız çalışmalar başarıyla gerçekleştirildi.
Bir Ulusal bayram kutlaması sonucu okul ziyaretimizde öğretmen arkadaşlardan sayısız teşekkür almıştı başkanımız. Ogün azıcık tuhaf gelen bu olayın gizini daha yeni bir sohbet toplantısı sırasında öğrendim. Yapılışından beri tam bir bakım görmemiş birçok belediye taşınmazı gibi sosyal konutlar. Öğretmenlerden bir bölümü işte bu bakımsızlığı nedeniyle sosyal konutlar yerine Taşoluk’ta oturmayı seçmişler. Geçen öğretim yılı düzenleyecekleri yılsonu etkinliğini bence sudan nedenlerle gerçekleştirmedi veya gerçekleştiremediler.
İlgisizlikten yakınılan kasabada güzel bir olay yaşandı Salı günü. Okul -Aile Birliği yardım toplamaya çıktı. Gerekli olana yakın bir para oluştu. Umarım bu yardıma duymayanlarda katılarak eğitim yuvamızın bakımı gerçekleşir. Birlik yönetimine ve yardımsever insanımıza emekli eğitimci olarak teşekkürler. Her zaman yanımızda olduklarından kuşku duymadığımız İzmir’deki Nuhlular adına yapılan bağış içinde ayrıca teşekkürler.
Veren kişi verdiğinin işe yaradığını görmek ister.Bu nasıl olur derseniz hemen aklıma geliveren birkaçını sayıvereyim:Öğretmen çalıştığı kasabada oturma işini çözerek,halka açılıp yanında olduğunu göstererek,Topluma açık okul toplantıları yaparak,çocuğu tanımanın yolu aileden geçeceğinden tüm aile bireylerini tanıyıp iletişim kurarak,Zaman zaman okulun duyurularını-isteklerini-başarılarını-öğrenci/öğretmen çalışmalarını www.nuhkasabasi.com çıkışlı kasabamız internet sitesi aracılığıyla dışarıda yaşayan Nuhluya duyurarak.
Sonuç olarak kasaba yönetimi, kasaba halkı ve dışarıda oturan kasabalı istenileni yerine getirmeye çalıştı ve çalışıyor. Sevgili öğretmen arkadaşlar. Okul içi ve dışı yapacağınız çalışmalarla sergileyeceğiniz olumlu davranışlardan hesap birlikte kazançlı çıkacağımızı umuyorum. Düşünme ve eylem insanı olmada SIRA SİZDE… Ne dersiniz?

06.08.2009/Nuh
 

ŞURDAN BURDAN

Gaziemir Nuhlular pikniğinin arkasından Nuh’a deyim yerindeyse apar topar döndük. Nuh’ta yağışların bitip soğukların başladığı dönemde bulundum. Geçen yıl toplamasının tadına doyamadığım gulaycıklara yetişemedim.
Kasabada güzel şeyler oluyor. Yıllardır el sürülmeyen düğün salonunun altındaki tuvalet(erkek-kadın bölümleriyle) yenilendi. İstendikten sonra zor değilmiş. Sosyal konutlar ve belediye kahvesinin kapı-pencere aksamı yenilendi.
Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı’nı kasabalılarla birlikte Atatürk Spor sahasında kutladık. Öğrencilerin-öğretmen arkadaşlarımızın sergilediği çalışmaları izledik. Tören sonu belediye başkanı ve öteki yetkilerle bayram kutlama ve çay içmeye okula uğradık. Pratik olsun diye çay yerine ikram edilen kolalarımızı yudumlarken okulun –kasabanın sorunları üzerine görüşler ortaya kondu.
Piknik alanında yoğun bir çalışma var. Ilıca’nın suyu borularla havuza ulaştırılıp üstü kapatılınca oralar oldukça genişlemiş. Pikniğe kadar daha yapılacak işler var. Yıkılması bile tartışma yaratan Kuran Kursu binası üç kat(Zemin-kuran kursu-imam evleri) olarak kaba yapısı bitmek üzere.
Soğuklardan yaz mevsimi gecikti. Eskilerin deyimiyle acı barın(baharın) ortasındayız. Görüntüleri kaçırmak istemeyen dostlar. Pikniği beklemeden acele ederlerse bunları yaşama mutluluğunu paylaşırlar.Önümüzdeki Pazar günü Durmuş Dede’ye yağmur duasına çıkıyoruz.Gelebilecek dostlar buyursunlar.Baş köşede yerleri hazır.
Siteye kasabamız okulunun öğrencileri canlılık katmışlar. Daha fazla ve sürekli katılımlarını bekliyor ve istiyoruz.
NUH-Afyonkarahisar
01.06.2009
OLMAZLARIMIZ
Yaşamımızda her birimizin bir, ya da birden çok olmazlarımız vardır. Bunlardan biriside korkudur. Görünen ve görünmeyen nesnelerden korka gelmişizdir. Bu böyle sürüp gidecektir. Konuyla ilgili uzman yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Derdimize ilaç olabilmesi dilerim.
“Korku (Erdal ATICI-Cumhuriyet/15.11.2008)Ülkemiz insanı son yıllarda dalga dalga yayılan onlarca korkunun ağır baskısı altında yaşama mücadelesi veriyor. “Ekonomik kriz korkusu”, “Terör korkusu”, “Rejim korkusu”, İşkence korkusu”, “Dinlenme korkusu”, “Sabaha karşı gözaltına alınma korkusu”, “Deprem korkusu”, “İşsizlik korkusu”, “Açlık korkusu”, gibi birçok korku günlük yaşantımıza egemen olmuş durumda...
Büyük bölümü yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşam kavgası veren insanlarımızın üstüne karabasan gibi çöken bu korkular; aynı zamanda toplumsal gelişmemizin, ilerlememizin, barış içinde yaşayan bir toplum olmamızın önündeki en büyük engel.
Filozof Seneca “Yüreklilik yıldızlara, korku ise ölüme götürür insanları” diyor. Korku yalnız insanları değil, ulusları da ölüme sürükleyebilecek bir olgu. Korkarak yaşayan ulusların çağdaş bir ulus olabilme olasılığı bulunmadığı gibi, korkak insanın da, insanca yaşaması olanaklı değil.
Korku tarihte birçok olaya ve sıkıntıya yol açmıştır. Büyük savaşların, yıkımların temelinde hep büyük korkular vardır. Eğer korku ülkeleri yönetenlere bulaşmışsa, o ülkelerin halkları mutsuz, umutsuz, huzursuz ve güvensizdir.
Böyle ülkelerde toplumsal barışı ve güveni sağlamak çok zordur. En küçük kıvılcımlar toplumun patlamasına ve iç çatışmalara neden olur. “
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI -Aygaz
Vehbi Koç'un kurduğu Koç Topluluğu,1955'de ilk çamaşır makinesini üreten grup, 1962 yılında da Aygaz ve Gazal şirketleriyle bütan gaz depolaması, dağıtımı ve tüp yapımında öncü olmuştu. 06.05.2009
YİTİRİLENDEĞERLER–54: DI-DI

50-60 santimetre uzunluğundaki değneklerle ve en az üç kişiyle oynanır. Oyun başlangıcı için oyuncuların önüne çizgi çizilir. Eldeki değnekler uzağa var güçle fırlatılır. Değneği en yakına düşen ebe(yelekçi) olur. Oyuncular çizginin gerisinde dizlerinin üstüne çökerler. Sırası gelen değneğin tam ortasından tutup özellikle kalın ucu yere gelecek şekilde vurarak bulunulan yerden ileriye gitmesine çalışır Atma işlemi bitince iş ebededir artık.”Hadi bakalım yenli yel.” Denir. Ebe hiç sesini kesmeden dıdı hecelerini uzatarak değnekleri toparlayıp getirmek zorundadır. Toparlarken unuttuğu değnek olur veya sesi kesilirse cezalı duruma düşer. Oyuncular değneklerini eline aldıktan sonra en uzağa değnek fırlatabilen oyuncu ebenin değneğini atar. O değneğini alıp gelinceye kadar onun şapkası, ceketi vb. eşyası oyuncuların değnekleriyle dövülür. Yelekçi yelme işini başarırsa ebe (yelekçi) seçimi yeniden aynı biçimde yapılır. Yelekçiyi kızdırmak için “Yel, bokun ayranlara dönsün. Anan-buban bayramlara dönsün.” Tekerlemesi söylenir. Oyun aynı aşamalarla sürer gider. Oyun sonu eve varıldığında o değnek darbelerini göstermemek için olağanüstü çaba harcanır. Çünkü işin ucunda azarlanmaktan sopa yemeye kadar uzanan acılı bir yol vardır.
05.05.2009
İKİ EĞİTİMCİ

Biz eğitimciler okuduğumuz okullardan olsun çaıştığımız yerleşim yerleri ve okullarıyla insanlardan alacağımız bilgiler sürekli aksın isteriz. Alanımız insan ve insan eğitimi olduğundan sanırım.Ben öğretmenlik stajı yaptığım Eskişehir-Yahnikapan Köyü,öğretmen olarak çalıştığım Çankırı-Feriz Köyü,Sinanpaşa-Tokuşlar ve Kılınçarslan Beldeleri,Dinar-Akçin Köyü,Sinanpaşa-Nuh Beldesi,Sandıklı-Kınık Köyü,Sinanpaşa-Akören Beldesi ve Afyon Sahipata İlköğretim Okulu'nun öğrenci alım bölgesi olan Mecidiye,Gündoğmuş,Kayadibi,Dai Recep vb. mahallelerinden gelen bilgi akışlarıyla heyecanlanırım.Öğrencimin başarısı veya başarısızlığı,öğrenci velimin yaşadığı olumlu veya olumsuzluk,insanların ve insani değerlerin yücelişi veya yitip gitmesi ilgi alanım olagelmektedir.Yaşamım süresincede böyle sürecektir.Bu başka öğretmen arkadaşlarda da böyle olmaktadır.
Bir aya yakın süredir Eskişehir'deyim.Öğrencilik yıllarım,oğlumun eğitimi ve iş yaşamı nedeniyle şehrin değişik zamanlarını bildiğimden değişimleri gözlemek daha kolay oluyor.Bir yazımda belirttiğim gibi olumlu değişiklikler üzerine yazacaklarımız eksik kalır.
Dün sabah telefonum çaldı.Yeni bir numara olunca acaba bankalardan birimi arıyor diye temkinli yaklaştım.Açınca karşıdaki ses beni tanıdın mı diye sordu?Tanıyamadığımı söyleyince kendini tanıttı.Aslında konuşmaya başlayınca tanımıştım ama öyle sürsün istedim.Uygun zamanda buluşmak üzere sözleşip telefonu kapattık.Öğle sonrası dışarıya çıktığımda uygunsa buluşabileceğimizi söyledim.Bulunduğu yeri öğrendikten sonra oraya doğru yola çıktım.Salona girdiğimde gazete okuyor gördüm.Bir çoğumuzun olduğu gibi oda gözlüklerini takmış.Yanına oturdum.Kızının evlendiğini,oğlunun Eskişehir'de okuduğundan Antalya'ya taşıdığı evini bu kez de Buraya taşıdığını öğrendim.Bizim son sürgün olayından sonra Nuh'ta çalıştığından bugüne kadar duymadığım bazı önemli bilgileri aktardı.Nuh'tan ve çevreden olayları birbirimizin bilmediği olayları aktardık.Nuh'un eğitim düzeyini ve gelişmelerini(olumlu-olumsuz) değerlendirdik.Günümüzde kocaman insanlar olarak bir yerlere gelmiş o dönemin birçok öğrencisini,bazıları yaşamdan göçmüş insanlarını konuştuk.Bazılarının kulağını çınlattık.Bazılarını rahmetle andık.25-30 yıllık geçmişin olaylarını hele kendinin de içinde olduğu bir dosttan dinlemenin tadı doyumsuz oldu.
Zamanın ilerlediğini arka arkasına çalan telefonlardan anlayıp dışarı çıktık.Yeniden görüşebilme umutlarını belirterek ayrıldık.Kasabanın eğitimi için çaba harcayan bu dostu merak ettiniz herhalde.Durun adını söyleyerek yazımı bitireyim.Şimdi emekli o dönemin Türkçe öğretmeni:Mehmet Demirel.

Eskişehir/29.04.2009
GELECEĞİ ÖNCEDEN GÖRME
Eğitmen kurslarından Köy Enstitüleri oluşumuna, gelişmesine,
kapatılmasına ve sonrasına ilişkin ciltler dolusu kitaplar yazıldı.
Bunun içinde olumlular olduğu gibi arada olumsuzlarında var elbette.
Ülkemizde çok partili düzene geçilmeden bugünleri görmüş gibi Köy
Enstitülerinin babası İsmail Hakkı Tonguç'un saptamasını aşağıda
sunuyorum.
"Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de
kolayı, oyun olanı...
Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan,
halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü
değişiklikler ister. Bu zor demokrasidir ama gerçek demokrasidir.
İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin;
toprağı, işi olsun olmasın, lafebeliğiyle serseme çevrilen halk, bir
sandığa elindeki kâğıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır.
Bu, oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz de
demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha..."
Bu bölümü okuduktan sonra olayların neden böyle geliştiğini ikinci
yolu seçtiğimizden olduğunu görüyorum. Siz ne dersiniz?
18.04.2009/Balıkesir
İNSAN
İnsan vardır sakindir.
İnsan vardır öfkelidir.
***
İnsan vardır olgundur.
İnsan vardır hamdır.
***
İnsan vardır önce kendisiyle barışıktır.
İnsan vardır önce kendisiyle kavgalıdır.
***
İnsan vardır sevgi doludur.
İnsan vardır nefret doludur.
***
İnsan vardır bağışlayıcıdır.
İnsan vardır kindardır.
***
Siz hangi gruptasınız?
***
Politikacı vardır barışçıdır.
Politikacı vardır kavgacıdır.
***
Politikacı vardır ortak noktaları vurgular.
Politikacı vardır ayrışmaları derinleştirir.
***
Politikacı vardır yapıcıdır.
Politikacı vardır yıkıcıdır.
***
Politikacı vardır uzlaşma arar.
Politikacı vardır intikam peşinde koşar.
Siz hangisini tercih edersiniz?
***
Kin, nefret ve intikam kişisel duygulardır…
Toplumsallaştıkları zaman çok tehlikeli olur…
Her iktidar değişikliği bu duyguların artarak sürmesine yol açar:
Dünün mazlumları bugünün zalimleri, bugünün zalimleri yarının mazlumları olur…
Kin, nefret ve intikam duyguları üzerinde demokrasi değil ancak faşizm yükselir!
***
Yukarıdaki yazı Emre Kongar’ın(Cumhuriyet-21.03.2009/Bu Kin, Nefret ve İntikam Sarmalı Beni Korkutuyor) yazısından alınmıştır.Gelecek kaygısını yansıtan bu sözler üzerinde bireyler olarak düşünelim.Kişisel tutkularımızı topluma yansıtmadan.Yoksa zararını hepimiz görmez miyiz? 07.04.2009
SON 2000 YILIN EN BÜYÜK BULUŞLARI...
Dünyadaki en önemli bilim insanlarına, düşünürlerine sorulmuş bir sorunun yanıtları ile oluşturulmuş bir kitap. Herkesin düşünmesi gereken bir soru:
‘Son 2000 yılın en büyük buluşu nedir?’
Matbaa da diyebilirsiniz, tükenmez kalem de akla gelebilir, fermuar da.
Yanıtlar arasında çok değişik seçimler var.
Çocuklarla böyle zihin egzersizleri yapsak ne güzel olur?
Liseli gençler arasında böyle yarışmalar açsak?
Düşünce ufkumuzu genişletsek?
Vivian Guzman, flüt sanatçısı, ‘televizyon’ diyor.
Howard Gardner, psikolog, ‘klasik müzik’ diyor.
Terrence Sejnowski, beyinbilimci, ‘dijital bit’ diyor.
Nicholas Humprey, teorik psikolog, ‘gözlük’ diyor.
Freeman Dyson, fizik profesörü, ‘kuru saman’ diyor.
Karl Sabbagh, televizyon yapımcısı, ‘sandalyeler ve merdivenler’ diyor.
Yanıt verenler elbette ‘neden o seçimi yaptıklarını’ da açıklıyorlar.
Herkesin hem okuması, hem düşünmesi gereken bir yapıt bu.
Okullarda okunmalı ve çocuklarla yeni konular konuşulmalı.
İnsan yaratıcılığını kışkırtan bir uyaran.
Ezberciliğe karşı etkili bir panzehir.
Alışkanlıkları sorgulayan bir yeni adım girişimi.
2000 yıllık tarihsel bir gezinti.
Daha neler yapılabileceğini düşündürten bir akıl uyaranı.
Çengelli iğne icat edilmeseydi neleri yapamazdık?
1500 yıl önce enerji kaynakları nelerdi?
Nasıl ısınıyorduk?
Nasıl aydınlanıyorduk?
Haydi bakalım, 2009’a girerken biraz düşünelim.
Öneriyorum...”
(Dünyada Büyük Buluşlar- John Brockman- Pegasus Yayınları-2008 / Cumhuriyet -20.12.2008/ ERDAL ATABEK )yazısını kitap okuma-inceleme isteği olan dostlara seçenek olsun diye aldım. Kitap okumasının gittikçe yok olduğu günümüzde bir kişiye yararı olsa bile mutluluk duyacağımı bilmenizi isterim.
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI - Garip uçak kazası
17 Şubat 1993'de Orgeneral Eşref Bitlis olayı, bir kuvvet komutanının görevdeyken yaşamını yitirmesine yol açan ilk uçak kazası olarak tarihteki yerini aldı. 01.04.2009
YAŞAMIMIZ TİYATRO
Yarın 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. Aşağıda günün uluslararası bildirisinden kısaltılmış bölümü görüyorsunuz. Yaşadıklarımızı düşünelim. Arada tek kişilik, arada çok kişilik tiyatro ya benzemiyor mu?
“Bütün insan topluluklarının günlük yaşantısı ‘gösterilerden’ oluşur; özel anlar için de ‘görülecek olaylar’ üretilir. Hem toplumsal örgütlenme biçimleri ‘görüntülüdür’, hem de şimdi görmeye geldiğiniz türden ‘seyirlik oyunlar’ yaratılır.
Farkına varılmasa da, insan ilişkileri tiyatroya uygun biçimde yapılanır. Boşluğun kullanımını, vücut dilini, sözcük seçimini, ses iniş çıkışlarını, düşüncelerle tutkuların çatışmasını sergileriz sahnede; bunların hepsini hayatta da yaşarız. Kendimiz tiyatroyuzdur! Düğünler ve cenaze törenleri ‘seyirlik’ gösterilerdir. Günlük yaşantımızdaki sıradan ayincikler de öyledir; ama onlara öyle alışmışızdır ki, bunun bilincinde olmayız. Debdebe ve tantanalı olaylar kadar sabah kahvesi içmek de, karşılıklı günaydın demeler de, çekingen aşk fısıltıları ve coşku fırtınaları da, bir senato toplantısı ve bir diplomat görüşmesi de tiyatrodur. Oyuncular kendilerinin seyircileridir; temsil sırasında sahneyle koltuklar bir olur. Hepimiz birer sanatçıyız. Yalnızca bakmaya alışık olduğumuz için açık seçik şeyleri bile fark etmeyiz çoğu zaman; tiyatro yaparak onları görmeyi öğreniriz. Alışkanlık körleştirir; tiyatro yapmak ise günlük yaşantı sahnesine ışık tutar. Her temsilden önce oyuncularıma şunu söylerdim: “Günden güne uydurduklarımız tükendi. Şu bambu kamışlarının ötesine geçtiniz mi, hiçbirinizin yalan söyleme hakkı olmayacak. Tiyatro Gizli Gerçektir.”Görüntülerin gerisine bakarsak bütün toplumlarda ezenleri ve ezilen insanları, etnik grupları, cinsleri, sınıf ve katmanları görürüz. Adaletsiz ve acımasız bir dünya görürüz. Başka bir dünya yaratmamız gerek; çünkü biliyoruz ki öyle bir olanak var. O başka dünyayı kendi ellerimizle, kendi sahnemizde, kendi yaşantımızda yaratmak bize düşüyor. Başlamak üzere olan ‘seyirlik oyuna’ katılın. Evinize dönünce dostlarınızla birlikte kendi oyunlarınızda rol alın. Daha önce hiçbir zaman görememiş olduğunuz açık seçik şeylere bakın. Tiyatro yalnızca bir olay değil, bir yaşam biçimidir!
Hepimiz birer aktör, yani aktif oyuncuyuz: vatandaşlık toplumun içinde yaşamak değil, onu değiştirmektir. Augusto Boal “
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-Devrim komplo kurbanı mıydı? 27 Mayıs darbesinin lideri Cemal Gürsel, Türk yapımı bir otomobili 28 Ekim 1961'de Eskişehir'e gelerek bir test sürüşü yapması kararlaştırıldı. Gürsel otomobile bindi, çalıştırdı, ilerledi ancak araç kısa bir süre sonra durdu,benzini bitmişti. 26.03.2009

YİTİRİLEN DEĞERLER–53: DEYNEK LEKTİRMENNİ (SEKTİRME)

Çelik oynanan, dıdı oynanan veya bu iş için hazırlanmış değneklerle ve en az üç kişiyle oynanır. Oyuncuların önüne değnekle çizilen yasak çizgisidir. Oyuncular bu çizgiden içeri giremezler. Oyuncunun yeteneği veya becerisine göre değneğin ince ya da kalın ucundan tutup boşta kalan ucunu yere vurdurup değneğin sekerek ileri gitmesini sağlar. Değneği en arkada kalan o turun ebesidir. Ebe oyuncuların değneklerini toplayıp oyun başlama yerine getirir. Oyunculardan uzağa atmakta en becerikli olan ebenin değneğini uzağa atar. O değneğini getirinceye kadar ona ait eşya (şapka, ceket, yağlık vb.) değneklerle vurulur. Bu şekilde eşyasını eskitip akşam eve vardığında sopayı yiyenler çok olmuştur. Bu oyun için anılarından yararlandığım Hüseyin Özel ve Adem Menekşe’ye teşekkür ederim.
24.03.2009

 

GEÇMİŞTEN
Tarihimiz önemli ve ders alınması dolu binlerce olayla doludur. Aşağıda Hikmet BİLA’nın (Cumhuriyet/20.02.2009-Bir Etik Dersi) yazısından alınan örnekte olduğu gibi. Keşke her zaman yerleşmiş bir uygulama durumuna gelseydi. Bugün ulusça çektiğimiz birçok sıkıntıyı duymazdık diye düşünüyorum.
Yıl 1921.
Büyük Millet Meclisi daha birinci yılında. Kurtuluş Savaşı’nı vermek üzere kurulan Büyük Millet Meclisi… Milleti örgütleyecek, bir ordu kuracak, işgalci düşmanlara karşı savaşacak, ülkeyi kurtaracak Büyük Millet Meclisi.
Meclis’te oluşturulmuş bir de Bakanlar Kurulu var. Bakanlar Kurulu’nda bir de Bayındırlık Bakanı vardır: İsmail Fazıl Paşa. Demiryolları için yedek parça gerekir ve İsmail Fazıl Paşa, bu konuyla ilgili iki kişiyi İtalya’ya gönderir.
Ve Meclis’te kıyamet kopar.
“Vay Efendim, sen nasıl iki kişiyi İtalya’ya gönderir de milletin parasını sokağa atarsın! Bu işi İtalya’daki temsilcilere neden yaptırmazsın!”
Bakan hakkında gensoru istenir. İsmail Fazıl Paşa, bu israfın, bu ‘yolsuzluğun’ hesabını verecektir. Savunma işe yaramaz ve Paşa Bakan düşürülür.
***
Gözler Meclis Başkanı Mustafa Kemal’e çevrilmiştir.
Belki de beklenti onun bakana arka çıkacağı, düşürülmesini önleyeceği, düşürenleri fena yapacağı yolundadır. Öyle olmaz. Bakanın adı bir ‘yanlış’a karışmıştır ve gereği neyse yapılacaktır. Mustafa Kemal bakana arka çıkmaz.
“Efendiler” diye söze başlayıp, “Bugün sizin hedef aldığınız Bayındırlık Bakanı İsmail Fazıl Paşa kimdir biliyor musunuz?” şeklinde gözdağı veren bir sesle haykırmaz.
“İsmail Fazıl Paşa, Abdülhamit diktatörlüğünün zulmüne uğramış, yıllarca sürgün edilmiş bir kişidir; İstanbul’daki rahat yaşamını terk edip Ankara’ya gelip Kurtuluş Savaşı’na katılma cesaretini göstermiş, Bakanlar Kurulu’nda güç bir görev üstlenmiş bir askerdir” demez.
“İsmail Fazıl Paşa, ben Harp Okulu’nda okurken, binbir güçlük ve sıkıntı içindeyken, oğluyla birlikte bana da kucak açmış, babalık yapmış insandır” demez.
“İsmail Fazıl Paşa kimdir, biliyor musunuz? Kurtuluş Savaşı için benimle birlikte bayrak açan, 20’nci Kolordusu’yla kelle koltukta savaşa katılan, Batı Cephesi Komutanlığı yapan Ali Fuat Paşa’nın babasıdır” demez.
“Üstelik bilesiniz ki, bu Meclis’i ben kurdum, sizleri buraya ben topladım, ben ne dersem o olur, bakanın arkasındayım” hiç demez.
Bayındırlık Bakanı, ünlü İsmail Fazıl Paşa gider.
Millet Meclisi’nin, CHP’nin ve Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal’in etik anlayışı işte budur. Cumhuriyet’in ve CHP’nin tarihinde başka örnekler de vardır ama herhalde İsmail Fazıl Paşa örneği o dönemi anlatmak için yeter.
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI- heykel
Cumhuriyet döneminde ilk Atatürk heykeli çalışması 1925 yılında Konya'da başlamıştı. Ancak İstanbul Belediyesi elini çabuk tutmuş ve 3 Ekim 1926'da Heinrich Krippel'e yaptırdığı Sarayburnu Atatürk Heykeli'ni törenle açmıştı. 18.03.2009
SORUMLULUK VE EYLEM
“İnsan davranışlarının temel akışı bu.
Önce ‘bakmak’ gerekiyor. İnsanların çoğu ya bakmıyor ya da yanlış yere bakıyor.
Sonra, baktığını ‘görmek’ gerekiyor. ‘Görmek’ için de görmek istemek gerekli.
Gördüğünü ‘anlamak’ bir bilinç işi.
Resmin bütününü görmek, gördüğünü anlamak, bilinçle ilgili.
‘Davranmak’ ise ‘sorumluluk’ istiyor ve ‘cesaret’.
Bakmayan, görmeyen, anlamayan, davranmayan kişiler işte bu nedenlerle, bilinçsiz, sorumsuz ve korkak.”
Yerel seçim sürecinin sonuçlanmasına bir aydan az kaldı. Önümüzdeki beş yılı(Beklide daha çok yılları)düşünerek geleceğimizi oylayacağız. Ne yapalım birini seçecektik deyip kadercilik yerine:
“Bakmak,
Görmek,
Anlamak,
Davranmak zorunlu...” biçiminde hareket edelim.
NOT: Tırnak içindeki yazılar Erdal Atabek(Cumhuriyet/05.01.2009) ten alınmıştır.
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-gökdelen
Türkiye'nin ilk gökdeleni Ankara Kızılay'daki Emekli Sandığı'nın malı Emek İşhanı, Demokrat Parti iktidarı döneminde yapılmıştı. 1959-1965 yılları arasında tamamen Türk mühendis ve işçileri tarafından inşa edilen 24 katlı, 76 metre yükseklikteki işhanı 50 milyon liraya mal olmuştu. Buradaki işyerleri 4 Kasım 1965'te 350 lira ile bin lira arasında değişen fiyatlarla satışa çıkarılmıştı. 13.03.2009
TARİH VE DİL
Yine Doğan Uluç araştırması bir yazı sunuyorum. Atatürk’ün Türklerin deniz keşifleri ile dilin özelliklerine ilişkin bilgilere önem verdiğini belgeliyor. Bize de edindiğimiz bilgileri önceki bilgilerimizle bağ kurarak sonuca gitmemizi istiyor. Böyle yaptığımızda hem görüşümüz gelişecek, hem de Atamızın yolunda çalıştığımız ortaya çıkacak.
Atatürk ve Kayıp Kıta MU?
Atatürk, elimizde bulunan bazı tarihi verilerden hareket ederek ( Piri Reis Haritaları gibi ) Türklerin K. Kolomb’dan önce Amerika’yı keşfetmiş olabilecekleri tezi üzerinde durmuştur. Özellikle 1930′lardaki tarih ve dil çalışmaları sırasında bu yöndeki bazı ipuçlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır. Örneğin, yine bir gece tarih ve dil üzerine çalışırken Amerika ve Türkler konusunda bir ipucuna rastlamıştır. Sonrasını o sırada Atatürk’ün yanında bulunan yaveri Cevat Abbas Gürer’den dinleyelim.
Alıntı:
“Böyle bir gecenin yarısından sonra idi. Meşhur Rus alimi Pekarsky’in Yakut Lügatını tetkik eden Atatürk’ün “EMERİK” kelimesine gözü ilişmişti.
Durdu ve kendi kendine gülmeye başladı. Derin bir haz ve neşe içinde gözlüğünü çıkardı. ‘Birer sigara ve kahve içelim’ emrini verdi. Meğer bulduğu ‘emerik’ kelimesi Türk Yakut dilinde ‘denizle ayrılmış arazi parçasını’ ifade eden manaya geliyormuş. Haz ve neşesi yaratan mütaalasını da acizden esirgemedi. Emerik kelimesinin Amerika’nın kaşiflerinin tarihiyle, Yakut Türklerinin kıdemleri tarihini mukayese ederek, ‘Amerika’nın adını büyük ecdad koymuştur ‘ dedi.
‘Evet; Kristof Kolomb’dan sonra Amerika’ya muhtelif zamanlarda dört defa seyehat
eden Floransalı gemici ‘Ameriko Vespuçi’ adına izafe edilen Amerika kıtasına Avrupa Kaşiflerinden çok evvel Asya’dan geçenlerin yeni tetkiklerle kıdemlerini ( kökenlerini ) biliyoruz.’ buyurdular”
Yani Atatürk, “Amerika” adının, Ameriko Vespuçi’den değil, Yakut dilinde halen kullanılan Türkçe “Emerik” (Amerik) sözcüğünden geldiğini tespit etmiştir. Onun bu tespiti, III. Türk Dil Kurultayı üçüncü gün birinci toplantısında sunulan Genel Sekreterlik Raporunda şöyle ifade edilmiştir:
“Bu kıtaya Amerika isminin Ameriko Vespuçi’nın adına göre verildiği iddiasına karşı, daha bundan önce Nikaragua yerlilerinin Amerika adını kullandıklarını yine Avrupalı coğrafya ve tarih uzmanlarının kitaplarında buldukları, Yakut Lügatı’ndaEmerik kelimesine de hala yaşayan bir söz olarak rast geldikten sonra…”
Atatürk, yaptığı araştırmalar sonunda Amerika’yı Kolomb’dan önce Türklerin keşfettiğini, hatta Amerika’nın ilk yerli halkları arasında Türklerin olduğunu düşünüyor, bu düşüncesini her fırsatta dile getirmekten de çekinmiyordu. Örneğin, bir keresinde bu düşüncesini Amerikalı bir gazeteciyle paylaşmıştı.
Atatürk bir gece Ankara Palas’ta Kızılay’ın düzenlediği bir baloya katılmıştı. Bir süre sonra balo salonunda elinde viski bardağıyla dolaşan uzun boylu bir adam dikkatini çekmişti.
Adamın duruşundan bir yabancı olduğu anlaşılıyordu
Atatürk yavaş yavaş yaklaşan adama yaklaşmış ve önce yanında bulunan Tevfik Rüştü Aras’a: “Bu mösyö kimdir?” diye sormuştu.
Tevfik Rüştü: “Paşam Amerikan Gazetecisidir” diye yanıt verince Atatürk, o gazeteciyle tanışmak istemişti.
Tanışmanın ardından Atatürk’le Amerikalı gazeteci arasında şu konuşma geçmişti:
Atatürk Amerikalıya: “Hangi Irktansınız ?“ diye sormuş.
“Amerikalıyım” yanıtını alınca.
“Hayır, siz Amerikalı Değil Türksünüz!” diye karşılık vermişti.
Amerikalı önce şaşırmış, bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünerek yine “Ben Amerikalıyım” diye diretince Atatürk:
“Cristof Colomb’tan elli yıl önce Türkler Amerika’yı keşfetmişler!” diye söze başlayarak, müzelerimizde ceylan derisinden yapılmış Amerika haritalarının bulunduğunu, Amerika ya giderken rastlanan Kayık Adaları’nın Türkçe Olduğunu, Türkçede kayığa sandal da dendiğini, Kanarya Adalarının adının “KANARİ” olarak yazıldığını, Kanari’nin bizim Türkçede KANARYA olduğunu ve Amerikan yerli halklarının Bering yoluyla Orta Asya’dan Amerika’ya gittiklerini anlattıktan sonra Amerikalıya:
“Siz Amerikalılar Orta Asya’dan hicret ettiniz. Olsanız olsanız Türk olabilirsiniz.” diyerek sözlerini bitirmişti.
Amerikalı gazeteci şaşkındı.
Atatürk ün tarihe olan ilgisini gördükten ve Amerikan tarihi hakkındaki ilginç sözlerini
Duyduktan sonra bir kaç günlüğüne geldiği Türkiye’de daha uzun süre kalmış; günlerce müzelerde incelemeler yapmış, kitaplar okumuş, notlar almış ve Amerika’ya gidince de:
“Biz Amerikalılar Türk’ten başka bir şey değiliz…” diye yazılar yazmıştı. Türk Gazeteleri de Amerikalının Yazılarını Türkçeye çevirerek yayımlanmışlardı.
Kaynak: Atatürk ve Kayıp Kıta MU 2 Köken Sinan Meydan S-60
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-Devletçilik: Büyük Buhran olarak adlandırılan 1929 dünya ekonomik bunalımının etkisiyle yönelinen devletçilik politikasıyla ilk kamu iktisadi teşebbüsleri doğdu ve devlet eliyle sanayileşme başladı.06.03.2009
DEĞER VERMEK
Aşağıda bir gazetecinin(Doğan Uluç) araştırmasından alıntıyı okuyacaksınız. Burada Atatürk’ün çocuğa verdiği değer ile araştırması olmayan asılsız söylentiler yerine gerçeklere inanılması gerektiğini anlatan mektuplar okuyacaksınız. Bu alıntıdan bugün bile alacağımız çok ders olsa gerektir diye düşünüyorum.
10 Yaşındaki Amerikalı Çocuğun Atatürk’e Mektubu ve Ata’nın Yanıtı ;
1923′te 10 yaşındaki Amerikalı bir çocuk Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazdı ve resim istedi. Türk tarihinin en karışık günlerinde çocuğa yanıt yazan Gazi, bir de öneride bulundu: Türkler hakkında her söylenene araştırmadan inanma!
Gazi Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yazdığı ilk özel mektubu Amerika’da bulduk. Mektup, Cumhuriyet’i kurduğu, gericiler ve vatan hainleriyle insanüstü bir mücadele verdiği günlerde, Atatürk’ün, 10 yaşındaki bir Amerikalı çocuğun mektubuna yanıt verecek zamanı bulup, dış ilişkiler ve propagandaya gösterdiği önemi bir kere daha gösteriyor.
Bugün 85 yaşında olan ve ABD’nin küçük bir şehrinde yaşayan Curtis LaFrance, o zamanlar 10 yaşında bir çocuktu. Amerikan bağımsızlık savaşının kahramanı, yeni kıtaya ‘özgürlük’ fikrini aşılayan Fransız Lafayette’in soyundan geliyordu. Özgürlük öyküleriyle büyümüştü. Çok uzak bir ülkede, tam 9000 kilometre ötede, Anadolu’da verilen Kurtuluş Savaşı kanını kaynattı. ‘Angora’(Ankara) adlı küçük şehirde kurulan yeni devletin Reis’iyle yapılmış bir röportaj gördü bir gazetede. Heyecanlandı, etkilendi.
Yaşına başına bakmadan oturup - tesadüfe bakın ki, Cumhuriyet’in ilanından tam bir gün önce, 28 Ekim 1923 günü - Gazi Paşa’ya bir mektup yazdı. Bir imzalı fotoğraf istedi uzaktaki kahramanından. Pek umudu yoktu ama çocukluk heyecanıyla bekledi yine de. Derken bir gün bir mektup getirdi postacı. İlk kez kendi adına yazılmış bir mektup. 10 yaşındaki ‘Mister’ Curtis LaFrance’a. Hem de kimden! Çocuk içgüdüsüyle uzaktan önemini anlayıp hayran olduğu Gazi Mustafa Kemal’den.
‘O zaman çok sevindim tabii ama olayın önemini yıllar sonra kavradım. Yaşım ilerledikçe heyecanım arttı, okuyup Atatürk’ün kim olduğunu anlayınca hayranlığım arttı. Ne kadar şanslı oluğumu çok sonraları anladım.’ Curtis’in, ilkokul son sınıf öğrencisiyken, babasının daktilosunda oturup yazdığı mektup şöyle :
‘Gazi Mustafa Kemal Paşa Angora-Türkiye
Sayın Efendim,
Ben 10 yaşında, Amerikalı bir çocuğum. Türkiye ve yeni hükümetine büyük ilgi duyuyorum. Siz ve Bayan Kemal hakkında bir röportaj okudum. Türkiye hakkında bir defterim var ve şimdiden siz ve Bayan Kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. Lütfen bir Amerikalı çocuğa bir küçük not ve bir imzalı fotoğrafınızı gönderin. Birgün, Türkiye’yi görebileceğimi umut ediyorum. Saygılarımla,
Curtis LaFrance’

Türk tarihinin belki de en zorlu dönemlerinde, Amerikalı küçük bir çocuğu ciddiye alan, vakit ayıran, oturup eliyle bir mektup yazan Gazi Mustafa Kemal, bir de bu
mektubu İngilizceye çevirtip daktilo ettirmiş. Adeta Türkiye Cumhuriyeti’ nin hâlâ bugün bile uğrayacağı haksızlıkları önceden bilmiş ve 27 Kasım 1923 tarihli mektubunda Curtis’e şu nasihatte bulunmuş:
‘Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti - Hususi
Ankara, 27.11.1339 (1923)
Mister Kurtis LaFrans’a
Mektubunuzu aldım. Türk yurdu hakkındaki alâka ve temenniyatınıza (iyi düşüncelerinize) teşekkür ederim. Arzunuz vechiyle (arzu ettiğiniz şekilde) bir aded fotoğrafımı leffen (ilişikte) gönderiyorum. Amerika’nın zeki ve çalışkan çocuklarına tek önerim, Türkler hakkında her işittiklerine hakikat nazarıyla (gerçekmiş gibi) bakmayıp düşüncelerini mutlaka ilm ve esaslı tedkikata (araştırmalara) isnad ettirmeye (dayandırmaya) bilhassa atf-ı ehemmiyet eylemeleridir (önem vermeleridir) . Hayatta nail-i muvaffakiyet ve saadet olmanızı (başarılı ve mutlu olmanızı) temenni eylerim.
Türkiye Reisicümhuru Gazi Mustafa Kemal’
LaFrance iş yaşamına atıldıktan sonra Ankara’da Polatlı Belediyesi’ne itfaiye aracı sattığını, yıllar önce ise gemiyle çıktığı bir Akdeniz gezisinde İstanbul’u ziyaret ederek çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini söylüyor.
85 yaşındaki LaFrance:
‘1938′de Atatürk’ün ölüm haberi geldiğinde 25 yaşında bir delikanlıydım.
Niye ağladığımı kimse anlamadı.’
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-İlk Plancılık: Türkiye, I. Beş Yıllık Sanayi Planı adıyla 1934 yılında ilk plan uygulamasını başlattı. Yapılacak işleri listeyle belirleyen plan, çağdaş plancılıktan uzak olmakla birlikte, ülke kalkınmasına büyük katkıda bulundu.3.3.09

BALTAYI TAŞA VURMADAN

“Datvi'nin yanlış yönü...

RİZE’ deki ayı Datvi'yi ormandaki doğal ortamına saldılar, çok sevindi

ve ağaçlıklara doğru yola koyuldu.

O an bir ayı gördü.

Görür görmez gerisin geriye, insanların yanına koştu.

Datvi, ayıdan korkmuştu.

Daha da açıkçası, biz ayı görünce nasıl koşup en yakındaki insanlara

sığınırsak, o da öyle yaptı.

Koştu insanların yanına.

Oysa bu yanlış yöndü.

Dili olsaydı Datvi nefes nefese sığındığı insanlara, arada bir

arkasına bakarak belki de şöyle diyecekti:

"Ayı gördüm... Nasıl da korktum..."

Datvi; annesini insanların öldürdüğünü, bu yüzden insanların eline

düştüğünü bilmiyor.

Bilse...

Datvi; annesinin yavrusuna süt olsun diye iki armut toplarken "yağmacı

ayı" ilan edildiğini...

Bilmiyordur Datvi...

O, ayı görünce insanların yanına koşuyor.

Tıpkı çoğu zaman bizim gibi..

Hani yaşamımızı, umutlarımızı, varlıklarımızı, kanımızı, canımızı

elimizden alanlara koşup sığındığımız gibi...

Yanlış yön...”

Yukarıda Bekir Coşkun’un 17 Şubat 2008 günü Hürriyet’te yayınlanan yazısındaki öyküyü kısaltarak aldım. Bulunduğu ortamdan çeşitli nedenlerden kopan/koparılan insanlarımız çok var. Bunlar zaman içinde geriye döndüklerinde yerel gerçekleri unuttuklarının göstergesi görülmüyor mu? Yerel seçimlerin yaklaştığı şu dönemde otuz yıla yakındır böyle kişilerce yönetildiğimizi göz ardı edip (en çokta onları yönetime getirenlerin) pişmanlıklarımızı belirtmenin yararı yok. Bu bile bile baltayı taşa vurup sonra da balta köreldi diye üzülmeye benziyor.

CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI -Yolların Koç'u

Cumhuriyet tarihinde ilk şehirlerarası ulaşımı başlatan Kamil Koç ilk seferini 1926 yılında Bursa - İstanbul arasına koydu. 25.02.2009

ARADIĞIMIZ BAŞKAN

Belediye Başkanı kimdir? Görevleri nelerdir? İyi bir belediye Başkanı nasıl olmalıdır? Sorularına yanıt ararken birçoğumuz aynı önerilerde birleşebiliriz sanıyorum

Başkan kasabasını, ilçe ve il yöneticisini, gereksinimi olan bakanlık oluşumunu iyi tanımalıdır. Kasabası için düşündüklerini ileriye taşımasını bilerek sonuca götürmelidir. Aile, çevre, öğrenim ve iş yaşamının kendisine kazandırdığı bilgi ve deneyimleri yararlı biçimde kasabasına sunabilmelidir. Gerektiğinde şimdiye kadar öğrendiklerinin dışına çıkarak oluşturacağı topluluklarla en üst verimi almaya çalışmalıdır.

Kasabanın tarihini araştırmalı başarılmış işlerin nasıl başarıldığını kavramalı, sürüncemede kalmış ve dolambaca dönmüş işleri çözümleme yollarını kasabada geçmişte yaşananlardan yararlanarak bulmalıdır. Okumalı, düşünmeli, günceli ve hatta geleceği yakalayabilmelidir.

Başkanlar topluma önderlik etme, kişisel çıkar peşinde olmama, kamu haklarını koruma, ihalelerde açık şeffaf ve tarafsız olma konularında da özenli olmalıdır.

Bilgi, eğitim, danışma ve dayanışma azaldıkça başkan kasaba halkından ve sonrasında kendi benliğinden bile kopup gidiyor. Böyle olunca da halkın önünde başarısız oluyorlar. Öncelikle yerine getirilebilme olanağı olmayan vaatlerde bulunuyorlar. Yapmak istediklerini anlatamıyorlar. Sonuçta, kitleleri belediye örgütünden soğutuyorlar.

Bu resim, partilerin genel yapısını da etkiliyor. Yeteneksiz kişiler il ve ilçe başkanı olabiliyorlar. Onların davranışları halkı partilerden koparıyor. Yeteneksiz il ve ilçe başkanları milletvekillerini de olumsuz yönde etkiliyor. Vekiller de onların düzeyine iniyorlar. Her zaman olduğu gibi halk yine kaybediyor. Bu yanlışlar zinciri, partileri halktan koparıyor. Parti yönetimlerine eğitimli, kültürlü ve bu işleri layıkıyla yapabilecek kişiler bir türlü bulunamıyor.

Kasaba halkının siyasal parti yönetimleri içine girmelerinin teşvik edilme yollarının bulunması yerel yönetimlerin güçlenmesine destek olacaktır. Bu tür destekte siyasetin düzeyini geliştirip içinden çıkaracağı kişilerle kasabaya daha yararlı olacaktır.

CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-24 Ocak Kararları: 24 Ocak 1980 tarihinde alınan kararlarla Türkiye, ekonomi politikasında köklü değişiklikler yaptı. İthal ikameci ve dışa kapalı bir ekonomiyi terk ederek, dışa açık serbest piyasa düzenine ve serbest kura geçti.18.02.09

PAYLAŞMAK
Çevremize baktığımızda, duyduğumuzda iyi şeylerden çok kötülüklerin kol gezdiğini görüp umutsuzluk denizinde yüzmeye çabalarız. İşte böylesi durumlarda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın AĞLAMA adlı şiiri dolanır dilime. Moral ve sevgi bulmaya çabalarım. Bu güzelliği siz dostlarla paylaşmakta ayrıca sevindirir.

Ağlama, gözleri kızarmış çocuk!
Tek damla yaşın düşmesin yere.
Bak, tek güzelliğimiz yokluk,
Sana bir öğüt; ağlama boş yere.

Ne olursa olsun hiçbir şey değmez,
Senin bir damla gözyaşına.
Ağlayana kimse boyun eğmez.
Kimse bakmaz kimsenin yaşına.

Ne kadar kötülük, pislik varsa;
Sen herşeyi tertemiz öğren.
Eğer yüzüne gözyaşı yağarsa;
Seni garip sanır her gören.

Ağlama sakın çocuk, ağlama!
Korkmayana zarar gelmez, bunu bil.
Sevgini hep söyle, sakın saklama.
Aklından korkuyu, gözünden yaşı sil.
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-Beyazperdede Türk kadınları :Cumhuriyet döneminde sinemaya giren ilk Türk oyuncular Bedia Muvahhit ile Neyyire Ertuğrul'du. Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Halide Edip Adıvar'ın aynı adlı romanından 1923 yılında sinemaya uyarlanan Ateşten Gömlek isimli filmde bu iki oyuncu rol almışlardı. 14.02.2009

AYRILIK-ORTAKLIK

Ahmet Taner Kışlalı’nın sık kullandığı tümcelerden biri şuydu:“Ayrılıkları öne çıkardınız mı, buyurun Tito’nun kurduğu Yugoslavya... Ortak yanları öne çıkardınız mı, buyurun Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye...”( Mustafa Balbay- 23.10.2008/ Cumhuriyet)

Daha önce yani Kışlalı öldürülmeden önce duymamıştım yukarıdaki sözlerini. Okuduktan bu yana hep usuma takılır oldu. Yugoslavya’da ayrılıkları öne çıkarta çıkarta hemen her ayrılık kümesi bir devlet oluverdi. Ekonomik, toplumsal, uluslar arası gücü kimin umurunda. Ülkemize gelince. Son yıllarda içten ve dıştan oynanan oyunları irdelediğimizde Yugoslavya örneğine doğru itilmekte olduğumuz yansıyor aynaya. İçten ve dıştan baskılar alabildiğine artmış ve artmakta.

Buna karşın yapılacak iş: Atatürk’ün Söylevi’ni anlayarak okumak. Yaptığımız işin en iyisini yapmak. Ülkemiz üzerine oynanan oyunları sezerek oyunları bozmaktır. Karamsarlığa düştüğümüzde”Gençliğe Hitabe”yi anlayarak okumak olmalıdır. Olaylar en küçük toplum biriminden en büyüğüne kadar ufak ayrıcalıklarla aynı yolu izlemektedir. Öyleyse ayrılıkları ön plana çıkartmaya ve devletin ekonomik, siyasal, toplumsal ve uluslararası gücünü zayıflatmak isteyenlere karşı uyanık durarak gereğini yapmak amacımız olmalıdır.
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI - Dış borcu sermaye yaptık
Cumhuriyet döneminde net döviz girişi sağlayan ilk dış borç 1930'da  bir Amerikan şirketinden alınan 10 milyon dolarlık borca karşılık şirkete 25 yıl süreyle kibrit inhisarı (tekeli) imtiyazı verilmişti. 12.02.2009

ÇIKIP GELMEK

Her şey değerli dostum ve ağabeyimin elektronik postası üzerine gelişti. 5-6 yıl öncesinde öğrencilerimle gittiğim huzurevine gitmeyi istiyor ancak bir türlü eylem aşamasına geçemiyordum. Bunu fırsat bilerek yola koyuldum. Yürüyerek gidip günlerdir yapamadığım sabah yürüyüşü görevini de yükleyecektim. Çarşı-Mecidiye-Kırmızı hastane derken Erkmen yoluna saptım. Önümde iki kişi yürüyor, arkadan bir tanıdığa benzetiyorum ama emin değilim. Yanlarına yaklaştığımda:

-Merhaba Mustafa Abi, diyorum.

Tokalaşıp birbirimize sarılıyoruz.

-Nereye, sorusuna

-Sizin eve, yanıtını verince,

-İyi öyleyse hadi yürüyelim, diyor ve tatlı bir sohbetle yürüyoruz. Kırmızı hastaneye kadar yürüyüp randevu için doktor baktıklarını, doktorun izinli olduğunu anlatıyor.

Arada çoğumuzun olur ya, bir isim dilimizin ucundadır ama bir türlü çıkarmayız. Bugün benimde öyle oldu. Bunu söylemesemde duramayacağım.

-Mustafa Abi senin soyadını anımsayamadım. Eve varınca nasıl arayacağımı düşünüyordum, dedim.

-Yıldırım, dedi. Sonra Bekir Aga’nın ne durumda olduğunu sordum. Dişlerini yaptırdı dedi. Huzurevine girince ben müdüre ve müdür yardımcısına baktım. Yerlerinde olmayınca salona geçtik. Çok güzel ve temiz oturma yerleri ve televizyon var. Salon sıcak ama içerdekiler hep aynı yüzleri görmenin usancıyla mı nedir daha soğuklar? Mustafa Abi’nin söylediği çayları içtik. Çay paralarını vermeye çabalayınca

-Burada para geçmez, dedi.

 İki tane, sonra yanımıza gelen içinde bir tane fiş çıkardı. Bu fişler yıllar öncesi Nuh’ta Yükselenspor için işlettiğimiz kahvede kullandığımız fişleri anımsattı. Hey gidi günler hey!

O,bir üst kata Bekir İnanberi Aga'ya ünlemeye giderken bende müdür yardımcısının yanına vardım. Kendimi tanıtıp sorumu sordum. Çok sevecen bir kişi. Bütün içtenliğiyle açıklamalarını yaptı. Teşekkür ederek yanından ayrılırken salonda köylülerimle buluşacağımızı söyledim. Çok memnun oldu. Salona döndüğümde ikisinide beni bekler buldum. Sağlık sorunlarını dinledim. Dostlarım bilir. Hasanlar hakkındaki çok konuşma kanısının aksine ben dinlemeyi yeğlerim. Hele böyle dışarıdan gelene anlatacak çok şeyi olanlar olunca. Zaman hızla akıp giderken göz ucuyla saate baktıklarını gördüm. Yemek saatimiydi, ilaç saatimiydi, ya da başka kim bilir? Akşamda oluyordu zaten. İzinlerini istedim. Beni dış kapıya kadar geçirdiler. Orada görüşmek dileğiyle yeniden vedalaştık.

Binadan çıkınca yaya kaldırımı başlıyor. Afyonkarahisar Belediyesi mi, yoksa Erkmen Belediyesi mi döşedi bilmiyorum? Yapıldıktan sonra iç bakım görmemiş gibi. Dündar Taşer spor merkezine gelirken kaldırım kalmamış. Merkez yapılırken kazıldı mı, yoksa üzeri toprakla mı örtüldü belli değil? Bu merkez yapılalı yıllar geçtiğine göre. Demek ki büyük küçük uzak yakın her belediyede işler böyle düzensiz mi diye sormaktan kendimi alamadım. Kocatepe mezarlığının yanındaki tuvalete girdim. Çok güzel düşünülmüş ve yapılmış. Sıvı sabunlukların duvar monte bölümleri dışında öteki parçaların yerinde yeller esiyor. Beş yıldır Nuh’taki genel tuvalette iyileştirme yaptıramadığımız gibi. Ülkede tuvaletlerin kaderi bu mu acaba diyorum? Emekli olduğum okulumun bulunduğu Mecidiye mahallesinde olumlu değişiklikler gözledim gelirken. Eve geldiğimde yorgun görünüyordum ama o kişilerin mutluğunu görmek daha çok yorgunluğa bile değerdi.

Böyle yerlerdeki insanlarımızın bizden bir tek istekleri vardı. Zaman zaman televizyonlardan duyuyordum ama canlı duymak daha başka türlü etkiliyor benliğimizi. Bir yakınının adını vererek:

-İnsan şurda benim dayım var deye çıkıp gelmez mi?sözüne karşılık, saniyeler süren sessizlikten sonra:

- Gördüğümde isteğini ileteceğim, diyebiliyorum.

CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-cumhuriyet balosu

1925 yılında İzmir'de yapılmıştı. Ancak bu baloya hiç bir kadın iştirak etmemişti. Ankara'da kadınların da katıldığı ilk balo Atatürk tarafından Orman Çiftliği'nde düzenlendi. Bu sefer iş sıkı tutulmuş, baloya katılacak devlet ricaline eşlerini getirmeleri şart koşulmuştu. Ancak tüm uyarılara rağmen sadece üç konuk eşleriyle gelmişti. Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref. İlk dans Gazi Paşa'yla Falih Rıfkı'nın eşi Şefika Hanım'ındı. 09.02.2009

 

İZMİR’DE NUHYAR
16 Ocak günü NUHYAR yönetim ve denetleme kurulları ortak toplantısında 2008 kesinleşmiş bütçesi ile diğer dernek sorunları değerlendirildi. Gerek gönül dostu olarak gerekse üye olarak desteklerini sürdüren, arada çeşitli nedenlerle aksatan veya hiç umursamayan dostların durumu hakkındaki ayrıntılar konuşuldu. Geleceğe yönelik ne gibi eğitim hizmetlerini, nasıl ve ne tür kaynaklarla yapabileceğimiz üzerine düşünce ve dilekler sergilendi.
Toplantı sonundaki sohbette yakında İzmir’e gideceğimi söyleyince elindeki ödenti listesini bana veren başkanımız Nurettin Yörük belki işine yarar dedi. Eve gelince bu gece gitmemizi kararlaştırdık. Böyle olunca işler sıkıştı. Bir taraftan yitirilen değerler adlı dizi yazımın sonuncusuyla uğraşırken listeye göz gezdirerek e-mail adresine rast geldiğim dostlardan bazılarına ödentilerin aksadığı hakkında iletiler yolladım. Böyle işleri sıkıştırınca aksaklık olmazsa olmaz değil mi? Öğretmen arkadaşım Fahri Çetinkaya ödentilerinin tam olduğunu istersem makbuz numarasını vereceğini söylüyordu telefonla. Listeyi inceleyip bilgilendireceğimi söyledim. Daha sonraki incelemede üç yılın sıralanmasını ben karıştırmışım. Hemen arayıp yanlışlığın benden kaynaklandığını belirterek özür diledim. Gösterdiği duyarlık beni çok sevindirdi. Necmettin Özkara kardeş her zaman bıraktığı yere hem geçmiş yıldan kalan az miktarı hem de bu yılın ödentilerinden bir miktarını bırakmış. Teslim aldım ve mutlu oldum. Değerli arkadaşım İsmail Demirkol ile muhtar adaylarımızdan Mustafa Özel’in ödentilerini mutlu şekilde vermeleri çok sevindirdi. Komşum, meslektaşım, site yöneticimiz Yaşar Karaköse ile uzun sohbetimizde sitenin durumu, NUHYARın durumu, NUHun durumu, DOKUZ EYLÜL MAHALLESİnin durumu üzerine görüştük Başkanımızın arada telefonla söylememi istediği dayıoğlu Sadettin Çakal’a selamını da ona emanet ettim. Diş Sağlığı Merkezi Müdürü Nail Karaköse’yi çalıştığı yerde görüp çayını içtik. Yeğenim Suat Eşme’yle kişisel ve toplumsal birçok olayı konuştuk. Doğaldır ki Ömer Kucak öğretmenimizin kulaklarını çınlattık. Doğudaki sınır boylarına kadar ulaştı mı bilemiyorum? Gönlüm herkesin yoğun olarak kahvede olabileceği Cumartesi_Pazar günlerinde Gaziemir’de olmayı istiyordu. Ancak bu gerçekleşemedi. Aradaki günlerde uğrayabildim. Arada insan olmayışı, olunca da çoğunun oyun oynuyor olması o güzel sohbetlerin azıyla yetindirdi beni. NUHYARa destek sözünü aldığım Ramazan Kızılkaya ve Nazif Uysal’ın iş yerlerine uğrama düşüncem vardı gerçekleşemedi.Evimizdeki sohbet toplantılarında da sıklıkla gündemi oluşturmayı sürdürdü. Afyon’da ve Nuh’ta birebir konuşmalarda NUHYARdan haberi yokmuş süsü veren dostlar gibi Gaziemir’de de konu gündeme gelince hiç yorum yapmayan dostların olduğunu görmek hüzünlendirdi doğal olarak.
İzmir’de olduğum süre içinde bilgisayar ve internet ortamıda tatile girmişti benim için. Bir yakınımızın sağlık sorunları nedeniyle gidişim gibi Afyonkarahisar’a dönüşümde beklenmedik zamanda oldu. İşleri düzene koyduktan sonra bilgisayarın başına geçtim.200 den çok okunmamış iletiyi görünce afalladım nedense. Ali Osman Pala, Hülya Balıkkaya’nın ödentilerle ilgili yazıları duygulandırdı. Teşekkür yanıtlarını yolladım hemen.
Yazıya NUHYARla başladım. Bitirirken de öyle olsun. NUhtaki ve Afyondaki dostlar yönetim kurulumuzdan bir arkadaşa, Gaziemir’deki dostlar Mahmut Karşıyaka veya Suat Eşme’ye verebilirler. Güzel yurdumuzun veya dünyanın neresinde olursa olsun birebir ulaşamadığımız dostlarda bizi hoş görsün ve ulaştığımızı kabul ederek katkısını bir tanıdığı yoluyla veya Ziraat Bankası Afyonkarahisar Şubesi 0021-48223744-5001 nolu NUHYAR hesabına ulaştırsın. 03.02.2009
 
YİTİRİLENDEĞERLER–52:ISTAR DOKUMA
Kilimler, namazlağılar(seccade),kilim yastıklar, kilim heybeler, kilim minderler, kilim paspaslar, kilim çuvallar, duvar kilimleri, yaygı kilimler yünlerden, çapıt habalar ise genellikle ince dilinip dikişle eklenmiş çapıtlarla yün iplerden dokunduğu tezgâhın adıdır. Kilim, yün haba ve çapıt haba üç kişilik ıstarlarda; namazlağı(seccade),torba, heybe, çuval ise bir kişilik ıstarlarda dokunmaktadır. Dokuma tekniği, kullanılan boyalar, boyama tekniği, iplerin dokumaya hazırlanması ve dokunması başlı başına iş kolu görünümündedir.
Istar evlerin balkon, boş odası veya avlularında, arkaya doğru hafifçe eğik olarak, yer kaplamayacak ve günlük işleri engellemeyecek şekilde, dik olarak duvar diplerine yerleştirilir.

Istarlar genelde ağaçtan yapılmaktadır. Istarların eni 2 metre, boyu 2,5–3 metre arasında değişir. Kilimler, köylerde ve yaylarda kadınlar tarafından ilkel ve kolay taşınabilir ıstarlarda dokunarak şekillenir. Bu ıstarların dik veya eğik iki türü olmaktadır. Argaç alt veya üst dönecek(Kücülere sarılır) denilen dikey iplik atkıların meydana getirdiği ana kasnak üzerinde, motiften motife geçilerek kilimler taraklarla sıkıştırılarak dokunur. Gerek atkı, gerek çözgü ipleri yündendir. Kök boyalarla boyanan iplikler ve yünlerle dokuma işlemi gerçekleştirilir ise zamanla bu dokumalar solmadığı gibi daha parlak ve canlı bir renklilik de kazanırlar. Bu tür dokumalar orijinal ve daha değerlidir.
Bir ıstarda; İki adet özel oymaları bulunan kenar ağacı(tanık), kücü, varangelen, cumbar(cımbar-demir çivi), eğri ağaç bulunur. (bunların hepsi de ağaçtan hazırlanmaktadır). Yünleri sıkıştırmak için ıstar tarağına da gereksinim vardır. Gereç olarak da yün ipler kullanılır. İpleri kesmek için makas(sındı) ya da bıçak kullanılır.
Istarda, karşılıklı iki yan ağacın dışında, bu yan ağaçların alt ve üst kısımlarındaki açılmış olan yerlere (yataklara) geçirilmiş, serbestçe dönüş yapabilen, yuvarlak ve birbirine koşut dönecek ağaçlarından oluşur. Dönecek ağaçların (bazıların) her iki başlarında birbirine karşıt ve ters durumda delikler açılmıştır. Alt ve üst dönecekler üzerinde, dönecekler boyunca uzanan genişlikte ve derinlikte kanallar bulunmaktadır. Evin dışında veya geniş bir odada çözgü ipleriyle hazırlanan, ahşap ya da demirden yapılan çözgü çubukları üzerine yapılacak dokumanın(Kilim, halı, seccade, heybe, çuval ve çul-hepsinde farklı çözgüler gerekir) enine göre açılarak, çubukla birlikte, ıstar yan ağaçları üzerinde bulunan kanallara yerleştirilir. Bazen de kanallar yerine ıstar kenar ağaçlarının üzerine dirayetli ve sert ağaçlardan yapılmış çubukların çakıldığı görülür. Bu durumda hazırlanan alt ve üst dönecek ağaçları bu kazıkların üstüne yerleştirilir.

Üst bazı ve alt bazının üzerine çakılmış çiviler yardımı ile hazırlanmış olan alt ve üst bazı üzerindeki çözgü iplerinin tamamen sert bir şekilde üst döneceğe aktarılması sağlanarak alt ve üsten bazı ağaçları bağlanır. Bunun nedeni dokuma anında düşmeyi önlemek ve ıstar tarağı ile dokuma esnasında, atkı iplerinin sıkıştırılması sırasında iplerin sert bir şekilde durmasını sağlamaktır. Dokuma yapıldıkça alt ve üst dönecekler çözülür. Dokunan kısım alt döneceğe düzgün bir şekilde sarılarak tekrar dokuma yapabilmek için yeniden bağlanması sağlanır. Dokunan kilimler iç gereksinimine yönelik ve ısmarlama üzerine dokunmaktadır.

Dokumaların ana maddesinin yün olması ve güneş, nem ve diğer dış etkilerden yünlerin çok çabuk etkilenmesi bu dokumaların çok uzun süre elde tutulamayışı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Hele sıcak bölgelerde yünün kendisinden çıkan ve güve(yerli dilde güve) denilen özel böceklerin yiyeceğinin ana maddesinin yün olması yün dokumaları geçmişte korumayı ve günümüze örneklerinin ulaşmasını daha da güç hale getirmiştir. Buna rağmen elimize ulaşan çok eski kilimler de yok değildir. Günümüzde asifinik(naftalin) denilen özel kimyasallar kilimlerin arasına atılmak sureti ile bu böceklerin ortaya çıkmasını engellemekte, kokudan dolayı böcekler dokumaları yiyememektedirler.

Dokumayı insanlar gereksinimlerine göre şekillendirmişler ve değişik adlar vermişlerdir. Yük, un ve kıyafet taşımak için kullanılan yün çuvallar vardı. Eşek, at ve kağnılar için üretilen heybeler vardı. Beşiklerin üstüne atılan beşikörtüleri vardı. Yufka ekmek yaparken kullanılan hamuru açmakta kullanılan senitlerin(tahtanın) altına serilen sofra bezleri vardı. Taban ve duvar örtüsü olarak kullanılan kilim ve namaz kılmak için kullanılan namazlağılar en yaygın türler olarak karşımıza çıkmaktaydı. Kilimlerde ham madde olarak koyunyünü ve pamuk ipliği kullanılmaktaydı.
Koyunyünleri acı bahar ve güz aylarında kırklık denilen özel demir makaslar kırkılır. Bütün olarak hayvanların sudan geçirilerek yıkanmasından sonra kırkılmasıyla elde edilir. Yünler hayvanın sırtında iken canlı olarak sudan geçirildiği için bir anlamda tozundan, toprağından yıkanmış ve temizlenmiş olmaktadır. Yünler kırkım işi gerçekleştirildikten sonra ikiye ayrılır. Uzun yünler ve kısa yünler olmak üzere. Ayrılan yünler dere kenarlarında, çeşme başlarında iyice sudan geçirilerek tekrardan yıkanıp güneş altında çullar üzerine serilerek kurmaya bırakılır.
Atkılarda ve nakışlarda kullanılacak yünler için birçok renkte yüne ihtiyaç duyulur. Bunun için beyaz yünlerin renklendirilmesi yani boyanması gerekmektedir. Çok eskilerde kökboyacılık denilen toprak ve ağaçların kök ve yapraklarında yünlerin sıcak su içerisinde karıştırılarak boyanması söz konusuydu. Son zamanlarda kökboyacılık ortadan kalkmış yapay ve suni kumaş ve yün boyaları ile yünler boyatılır olmuştur. Kök boya ile boyanmış yünlerin en önemli özelliği ise yıllara meyden okuyarak renklerinde herhangi bir solmanın ve renk atmasının olmayışıdır.

Dokumada Kullanılan Tezgâh
Argaç alt veya üst dönecek(Kücülere sarılır) denilen dikey iplik atkıların meydana getirdiği ana kasnak üzerinde, motiften motife geçilerek kilimler taraklarla sıkıştırılarak dokunur. Gerek atkı, gerek çözgü ipleri yündendir. Kök boyalarla boyanan iplikler ve yünlerle dokuma işlemi gerçekleştirilir ise zamanla bu dokumalar solmadığı gibi daha parlak ve canlı bir renklilik de kazanırlar. Bu tür dokumalar orijinal ve daha değerlidir. Bir ıstar tezgâhında; İki adet özel oymaları bulunan kenar ağacı(tanık), kücü, varangelen, cumbar(cımbar-demir çivi), eğri ağaç bulunur. (bunların hepsi de ağaçtan hazırlanmaktadır). Yünleri sıkıştırmak için ıstar tarağına da ihtiyaç vardır. Gereç olarak da yün ipler kullanılır. İpleri kesmek için makas(sındı) ya da bıçak kullanılır.
Bir alt, bir üst olarak dokunur. Enine ve dikey, iki ya da daha çok iplik grubunun değişik şekilleri birbiri arasından geçmesiyle ortaya çıkan bir dokuma sanatıdır. Nakışların renklerini oluşturan atkılar karşılıklı olarak geldiklerinde, bir birleri ile kenetlenir ve böylece nakış ilikleri kapatılarak dokuma işlemine devam edilir.
Kilimin dokuma işlemi, desenler ve nakışlar, kenar suları tam olarak bitirildiğinde dokunan kilimin sonu aynı başlangıçta yapıldığı gibi kenar suları ve boncuk ilmekle kapatılıp, önce üstten, sonra da alttan döneceklerden kesilerek tezgâhtan alınır.

Kilimlerin Nitelikleri, Boyutları ve Kullanım Yerleri

Dokunan kilimlerin her iki tarafı da kullanılır. San, kırmızı, mavi, yeşil ve beyaz renkler hâkimdir. Renklerin canlı ve parlak oluşu kök boya olmasa bile dikkati çekicidir Kilimlerin enleri 150 cm civarındadır. Uzunlukları ise üç metre veya daha uzun olabilir. Sipariş üzerine dokunanların enlerinde ve uzunluklarında genişleme veya daralma uygulanabilmektedir. Evlerde yer döşemesi, duvar kaplaması ve kız çeyizliği olarak hazırlanıp kullanılır. Motifler şekillerini ve isimlerini doğadaki canlılardan(hayvan ve bitkilerden) almışlardır.
Köylerde insanları geçim kaynaklarının başında, hayvancılık ve tarım gelmektedir. Dokuma tezgâhları genelde köyde “eli keser tutar” tabir edilen kişilerce veya marangoz ustalarınca ağaçtan yapılmaktadır. Tezgâhlar bütün dokuma yerlerinde dikey olarak kurulup, dokuma dikey olarak yapılmaktadır. Bir kilim bir kişi tarafından normal şartlarda bir aylık bir sürede bitirilebilmektedir. Genelde satış amacına yönelik ve süre sınırlaması olmadığı için dokumalar daha uzun sürelerde bitirilmektedir. Bunun nedeni köylü kadınların boş bulundukça ve işten artan zamanda bu işi yapmalarından kaynaklanmaktadır. Dokuyanlar 14 ve üzeri yaşlar olarak değişmektedir. Dokuma yapanların cinsiyeti kadındır.

Istar tezgâhında dokunan kilimler dokunuş tekniği açısından pek birbirinden farklı olmamakla birlikte bu altı çeşit kilimin kendine has özellikleri olduğundan birbirlerinden kolayca ayırmak mümkün olur. Genelde nakış(yanış) ve kenar suları ile ara dolguları arasında bir birinden farklı özelliklere rastlama olanağı vardır.
KAVRAMLAR
DOKUMA: Çözgü ve atkı ipliklerinin değişik şekillerde birbirlerinin altından ve üstünden geçirilmesi (bağlanması) ile oluşur.
KİLİM: Dokuma boyunca önlü arkalı çift sıra halinde olan çözgü ipliklerinin arasından, bir ön ve bir arkadan geçen enine atkı ipliklerinden oluşan ve çözgülerin atkılar tarafından tamamen örtüldüğü bir dokuma türüdür. Döşeme, divan gibi yerlere serilen, genellikle desenli, havsız, kalın, kıl veya yün dokuma.
KİRKİT: Dokumacılıkta atkı ipliğini sıkıştırmak için kullanılan, demirden veya ağaçtan yapılmış dişli araç.
GÜCÜ: Çözgü ipliklerinden bazılarının yukarıda, bazılarının aşağıda bulundurulma işini yapan teller veya iplerden oluşan çerçeve.
ÖRGÜ RAPORU: Her dokuma örgüsü, dokumanın eninde veya boyunda tekrar eden bağlanma sistemlerinden oluşur. Bir dokumada ende ve boyda aynı bağlamayı tekrar eden bir örgü kompozisyonuna o dokumanın örgü raporu denir.
ÇÖZGÜ TEZGÂHI: Çözgüyü çözmeye, başka bir deyişle çözgü ipliklerini dokuma tezgâhında dokunabilecek şekilde birbirine paralel bir duruma getirmeye yarar.
ÇÖZGÜ İPLİĞİ: Çözgünün çözülmesinde kullanılan ipliktir.
:Dokuma tezgâhının “tefe” denilen ve ileri geri hareket edebilen parçasına takılı bulunan, çözgü ipliklerini düzenli aralıklarda tutmaya, ayrıca dokuma sırasında atkı ipliklerini sıkıştırmaya yarayan, çoğunlukla ince demir çubukların eşit aralıklarda birbirine paralel olarak yerleştirilmesiyle yapılan parça.
MOTİF: Yan yana gelerek bezeme işini oluşturan ve kendi başlarına birer birlik olan öğelerden her biri.
Üzülerek belirteyim ki son dönemde ıstar dokumada yapılmamaktadır. Istarlar ya evlerin damlarının bir köşesinde unutuldu veya başka amaçlar için kullanılıp gittiler. Benim bilebildiğim bu işin ustalarından yaşayan yengem Fadime Saygılı, Nazike Çelikkanat ile Fatma Menekşe var. Keziban Saygılı, ilk gelini Fadime Saygılı, Hanife Açıkgöz, Aynı Ilıca ve daha onlarcası dünyamızdan göç edip gittiler. Dilerim ilerde oluşturulacak bir kasaba müzesinde(eğer kalabildiyse)ıstar ve öteki dokuma araçları içinde bir yer oluşturulmalıdır.
16.01.2009

YAPABİLECEKLERİMİZDEN

Karınca için söylenmiş bir söz vardır: Cirmi küçük, işi büyük. İşte küçücük çabalarla kişisel ve toplumsal kazanımlarımız. Denemekten ne çıkar?

Susuzluk, kuraklık, küresel ısınma gibi sorunlara karşı küçük önlemler alabilirsiniz

• Sebzeleri elde yıkamak yerine su dolu bir kapta yıkayan 4 kişilik aile yılda 18 ton su kurtarabilir.

• Otomobilinizi hortumla yıkamanız demek 250-500 litre su tüketimi demek.

• 1.5 litrelik bir pet şişeyi su ile doldurup sifonunuzun içine yerleştirerek yılda 2 ton suyu kurtarabilirsiniz.

• Bir çamaşır makinesi tek çalıştırmada 176 litre su harcar. Makinenizi haftada bir kez bile daha az çalıştırırsanız yılda 9 ton suyu kurtarırsınız.

• Alışverişlerde plastik poşet kullanmayın. Kâğıtların iki yüzünü de kullanın.

• Fırında bir şey pişirirken kapağını mümkün olduğunca az açın.

• Bulaşık makinenizi çalıştırırken yüksek sıcaklık kullanan programlar yerine 50-55 derecelik programları kullanarak yılda 80 kwh elektrik tasarrufu yapabilirsiniz. Bu da fazladan 80 yıkama yapmanız için size gerekli enerjiyi sağlayacaktır.

• Buzdolabının derecesi 3-5, derin dondurucunuzun derecesi ise -15 ile -18 arasında olmalıdır.

• Lambaları kuru bezle temizleyin.

• Eşyalarınızı radyatörlerinizi kapatmayacak şekilde yerleştirin.

• Isıtıcınızın ayarını sadece 1 derece düşürmeniz yüzde 5-10 enerji tasarrufu sağlar.

• Perdelerinizi kapatmak ısı kaybınızın azalmasını sağlayacaktır.

• Aracın taşıma kapasitesini aşmayın, uzun duraklamalarda aracın kontağını kapatın. Otomobilinizi 70-80 km. sabit bir hızda kullanarak yakıt tüketiminizi yüzde 10-30 arasında düşürebilirsiniz. İnik tekerlekler yakıt israfını yüzde 3 oranında arttırır.

CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI - Naylon çorap

1938'de ABD'de bulunan ancak savaş nedeniyle fazla yaygınlaşamayan naylon çorap bize  ilk kez 1946'da geliyor ve hanımların bu “azim sorun”u çözülüyordu. 12.01.2009

ÇOCUK GİBİ

(Işıl Özgentürk-Cumhuriyet/28.12.2008) Küçük çocuk annesine sordu: “Sol ne demek?” Anne bir süre düşündükten sonra yanıtladı: “Sol, sokakta seksek oynamak demek; korkudan öleyazsan da lunaparkta zincirli sandalyeye binmek demek; gece yatağından gökyüzünü izleyip gözüne kestirdiğin bir yıldızla sır paylaşmak demek; küçük fokları gaddarca öldüren fok katillerini hiç unutmamak ve kürk giymiş bir bayanın üstüne ‘Yaşasın foklar’ diyerek kalıcı boya atmak demek; yunusların bazen bir insan olduğunu düşünmek ve onların o muhteşem özgürlüklerini kıskanmak demek; Afrika’da bir ay sonra 700 bin yaşıtın çocuğun susuzluktan öleceğini öğrenip kumbaradaki parayı koşarak acil yardım kurumlarına götürmek ve bundan böyle diş fırçalarken musluğu kapalı tutmak demek; yemeğini bitirip geri kalanını üşenmeden bir torbaya koyup en yakın havyan barınağına götürmek demek; köpeğini gezdirirken bir poşete onun bıraktıklarını almak ve çöp kutusuna atmak demek. Kesilen her ağaç, yanan her orman için ne yapıp edip mutlaka ve mutlaka ağaç dikmek demek.. kimselerin ‘Bu orada ne yapıyor’ demesine aldırmadan insanların kumsalda bıraktığı çöpleri toplamak demek; çok meraklı olmak demek; şu yaşadığımız dünyada kaç dil konuşuluyor, farklı kaç renk insan var, neden Çinliler sütle yapılmış yiyecekleri yiyemezler.. güney ve kuzey kutbuna kaç kişi gitmiştir?

Onların bu yolculuklarda başına neler gelmiştir? Şu bizim oturduğumuz kentin kaç kapısı var, şu bizim oturduğumuz kentte kaç müze var? Yazıyı ilk bulan kavim Sümerler’in kaç tanrısı varmış, Hititler’in kaç tanrısı, Hint mitolojisiyle, Yunan mitolojisindeki tanrılar birbirine ne kadar benzer? Güçlülerin tanrısı Apollon’un da, Hint tanrılarından en sevilen insan başlı fil tanrı Gadeş’in de yardımcıları neden faredir? Bir karınca bir kilometreyi ne kadar zamanda alır, sesten hızlı giden uçakların hızı saatte kaç kilometredir? Neden erik ağaçları erken açar? Dünyada kaç çeşit kurbağa vardır, insanın en yakın akrabası gerçekten su sineği midir? Freud neden herkesin bildiği bir bilim adamıdır? Karpuz neden soğuk suya bırakılır, dünyada parfüm yapılan kaç çeşit çiçek vardır, çöllerde kum fırtınaları neden hâlâ insanların korktuğu bir doğa olayıdır, kırlık alanlarda neden ay ve yıldızlar daha parlaktır? Aşk nedir, bu neden başımıza gelir, kalbimiz sık sık neden kırılır, vicdan nedir, neden yalan söylerken yüzümüz kızarır...”

Küçük çocuk “Anne dur biraz” dedi, “kafam karıştı.” “Elbette karışacak” dedi annesi, “dünyanın en zor sorusunu sordun, devamı var. Sol demek, her yaptığın işin neye yarayacağını bilmek demek; okuduğun her kitabı, denizlerin tuzunu, göklerin mavisini iyi bilmek demek; bir ormanda pusula olmadan Kutupyıldızı’na bakıp yolunu bulmak demek; herkes birinin karşısında mum gibi dururken, kendin gibi durmak demek.. geceden ölesiye korkmak, ama geceyi sevmek demek; gün batımlarını sevmek demek, ormandaki tüm sesleri sevmek demektir.. kendin için dans etmek demek, ağız dolusu gülmek demek, her yenilgiden sonra şöyle bir silkinip kendi küllerinden yeniden doğmak demek...”

Yukarıdaki yazıyı okuyunca kasabamızdaki ve devamı olan Gaziemir’deki seçimler için yapılan çalışmalarıyla söylentileri gözlerimin önüne getirdim. Küçük çocuğun annesine dediği gibi benimde kafam karıştı. Son seçim hazırlıkları döneminde yaşananlar ve uygulamaya çalışılan yöntemler hiç bize yakışmayan yollar gibi geldi. Kasaba halkı ve dışarıdaki Nuhlular olarak çocukluktan kurtulamadık gibi. Yanılıyor muyum yoksa? Sizler ne dersiniz?
08.01.2009

YİTİRİLEN DEĞERLER–51: SÖĞÜT DÜDÜĞÜ YAPMA

Söğüt dalı kolay kavladığı için genellikle ilkbaharda yapılan oyuncak türüdür. Birçok türü olmasına karşın en çok yapılanlarını göz önüne alırsak yapılışı ve ötüşü nedeniyle üç küme içinde sayabiliriz. Hotdu düdük söğüdün ince dalları 5, 6 cm olarak belirlenip düzgünce kesilir. Kesilen kısım düz taşın üzerine veya dizimizin üstüne konarak bıçağın sapı ile yavaş yavaş vurulur. Bu vuruş müzik aleti çalar gibi ritmik, tekerleme söyler gibi kıvraktır.Vuruş sırasında:
Gâvur gâvur kavladı.

Kedi sıçan avladı.

Ovalara yaz geldi.

Paldır küldür kız geldi.

Anan buban çıktıda,

Sen ne deye çıkmadın?

Çıkkıdı gâvurun eniği çık!

denir ve zedelenmeden bıçağın sapı ile hafifçe ağacın kabuk kısmına vurularak ayrılan kabuk burularak çıkarılır Çıkarılan kabuk bir ucundan bir santim kadarı dış kabuk sıyrılır. Sıyrılan temizlenen kışımın ucu kabuğu çıkardığımız bölüm bıçakla yarıldıktan sonra araya yassıca sokulup sıkıştırılır ve ağaçtan da azıcık alınacak biçimde ucundan kesilir. Bu işleme sünnet ettik deyip usul usul gülerdik. Oradan alınan düdük ağza sokup çıkarılarak ıslanır, aynı zamanda ısı verilir. Artık düdüğümüzü nefesimiz yettiğince öttürebiliriz.

İkinci türü çelik düdüktür. Bunun dalı hotdu düdüğe göre iki kata yakın kalınlıktadır. Yine düzgünce kesilir. Alt tarafı çelik biçiminde kesilip üst yanında bir dudak payı geriden delik yeri bıçakla kertilerek çıkartılır. Artık bıçağın keskin kısmı ele alınıp sap kısmıyla yukarıdaki tekerleme söylenerek yavaş yavaş vurulup gevşetilir. Kabuk zedelenmeden çıkarıldıktan sonra dudak payının olduğu kısımdan kertiğe kadar milimetrik ölçülerle ağacından yontulur. Asıl ustalık buradadır. Düdüğün ses çıkarıp çıkarmaması, sesin ince veya kalın olması… Artık düdüğümüz öttürülmeye hazırdır. Bizden büyük çocuklar ise düzgün ve boğum yeri uzun olan dallardan aynı yöntemle 15–20 cm uzunluğunda bir boru çıkarırlardı. Çıkarılan borunun üzerine en çok beş delik açılır, alt tarafa da bir delik açılarak kavala benzer bir düdük yaparlardı.

 

Üçüncüsü ise kabuk düdüktür. Buna zurnanın ilkel biçimi desek pek yanlış olmaz. Ağacı çelik düdüğe göre daha kalın olanından seçilir. Kalın ucu düzgünce kesildikten sonra yılanın yol giderken tozlu yolda bıraktığı iz gibi diğer bir söyleyişle menderes çizerek kabuk ağaca kadar çizgi biçiminde kesilir. Bıçağımızın sapıyla vurulup gevşetildikten sonra soyulur. İnce tarafından başlanarak birbirinin üstünü kapatacak biçimde aralık bırakmadan sarılır. İnce ucuna hotdu düdük yerleştirilip öttürülmeye çalışılır. Bu tür düdüklerin çoğu ötmez. Çünkü özel beceri gerektirir.

Bunun yanında ortası delik olan fışkırdık otunun gövdesinden düdük yapardık. İlibada(efelek) yapraklarının ikisini üst üste koyarak dudak becerisiyle değişik basit ve çabuk düdük yapardık. Taze yeşil soğanın yapraklarından çabucak koparıp dudaklarımızın arasında düdüğe dönüştürüverirdik. Taze yeşil soğanın ortasındaki erkek kısmından kopardığımız 5-10 santimetre kadar bölümünün yapraklarının zarıyla etli kısmın arasını başparmakla ustalıkla ayırarak başparmak, dudak ve dil yardımıyla kuş gibi sesler çıkaran oyuncak olan cuk-cuku unutmak mümkün mü?

03.01.2009

NE OKUYALIM
Okumakta spor gibi müzik gibi yapmak isteyipte zorlandığımız alanlardan birisidir. Geçen gün bir gencimizle aramızda şöyle bir iletişim oluştu:
-Kitap okumayı çok istiyorum ama neresinden başlayacağımı bilemiyorum.
-Önce şiir kitaplarından sevdiğin şiirlerden başla, ilgi alanına göre kısa öyküler, romanlar biçiminde sürdür.
-Teşekkür ederim.
Daha sonrasını mı? Bilmiyorum. Umarım başlamıştır. İstekliler için bir kitap listesi sunuyorum. Bol kitaplı günler diliyorum.( Kaynak: Cumhuriyet-7 Kasım 2008/Server Tanilli)
Handan Çağlayan'ın Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar ile Ayşegül Altınay ve Yeşim Arat'ın Türkiye'de Kadına Yönelik Şiddet Faruk Şüyün Füruzan Diye Bir Öykü, Muazzez İlmiye Çığ'ın Sümerlilerde Tufan Tufan'da Türkler ile İbrahim Peygamber' Doğu Perinçek'in Gladyo ve ErgenekonErdoğan Aydın'ın Kuran ve Din, İslamiyet ve Bilim, İslamiyette Ahlak ve Kadın, İslamiyetin Ekonomi Politiği,Jack Kerouac'ın Yolda ile John Fowles'in Abanoz Kule Kemal Ateş Türkçem Mahzun Ben Mahzun; Toprak Kovgunları; Bir Şarkı Dinlerken. Brezilyalı şair Carlo Drummond de Andradeli'nin Dünyayı Taşıyor Omuzların,Cevat Çapan'ın seçme şiirleri YKY'de.Bir Gülü Büyütmek, Kemal Burkay şiiri; Yelda Karataş, Şahdamar, Şahdemar, Türkçeden Kemal Burkay'ın çevirisi. Ekmel Ali Okur'dan, Yüksel Mert'le Kuran'dan Nutuk'a Prof. Necdet Sakaoğlu'nun Bu Mülkün Kadın Sultanları, Orhan Tüleylioğlu'nun Neden Öldürüldüler'in 3. cildi (Dipsiz Kuyu), Aslan Kavlak'ın, "Bakü'ye Gidiyorum Ay Balam". Nâzım Hikmet'in Azerbaycan'daki İzleri (1921 - 1963), Ariella Kornmehl'in Kelebek Ayı adlı romanı, Peter Straub'un Hayalet HikâyesiProf. İsmail Bircan'ın, Türkiye'de Yükseköğretimin 2023 Vizyonu, J. B. Bernal, Tarihte Bilim; Steven Rose, 21. Yüzyılda Beyin; N. A. Nekrasov, Yalnız Taşlar Ağlamıyor Burda; Semih Hiçyılmaz, İşte Derin Devlet; Adnan Özyalçıner, Ayak İzleri; Nejat Elibol, Geleceğe İlk Adım; Esra E. Bilgiç, Vatan Millet Reyting; Rahşan İnal, Küreselleşme ve Spor; Sennur Sezer (hazırlayan) 68'in Edebiyatı Edebiyatın 68'i; Ahmet Say, Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır?; Sennur Sezer (hazırlayan), Benim Nasrettin Hocam, 12 Yazar 1 Çizer; Ataol Behramoğlu, Nâzım Hikmet "tabu ve efsane" (yapıtı, yaşamı, kişiliği) ile Aziz Nesin'li Anılar; Fazıl Say, Metin Altıok Ağıtı.A. Metin Akpınar, Maganda; Arslan Kacar, Pepo Kuşu.Yılmaz Dikbaş, Saralı Ünlüler/Epilepsi ve Deha.Sabri Kuşkonmaz'ın şiirleri, Soğuk Takvim.Durusoy Yazar'ın Bir Türk Savcısının İsveç Anıları (2. baskı).Feridun Andaç'tan, Zamana Yazılan Sözler ile Öykü Yazmak, Öyküyü Düşünmek. Alev Coşkun, 6 Ay; Mustafa Balbay, 78'liler; Erol Manisalı, Batı'nın Yeni Türkiye Politikası; Işıl Özgentürk, Gezi Fısıltıları; Tarık Dursun K. Rıza Bey Aileevi; Orhan Erinç, Medya ve Demokrasi Masalları; Cüneyt Arcayürek, Atatürk'ten Sonra Bugünlere Nasıl Geldik?; Faik Bulut, El-Kaide'nin Sırları; Deniz Som, Bop Dedik Recep; Filiz Ofluoğlu, İki Dünya; Hikmet Çetinkaya, Susurluk'tan Ergenekon'a; Alper Akçam, Kiev'de Aşk; Şükran Soner, Bizim 68'liler.
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI - sınır ötesi
Kıbrıs çıkarması ayrı tutulduğunda Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk sınır ötesi operasyonunu Irak'a 25 Mayıs 1983'te kullandı 31.12.2008
7 KURŞUNLA İSTİKLAL MARŞI 

Öyküyü ilk okuduğumda çok etkilendim.Birçok kez değişik aralıklarla okudum.Türkçe yazım karakterine uymayan yerleri düzenledikten sonra sizlerle paylaşmanın uygun olacağını düşünerek bu köşeme aldım.Kararı siz vereceksiniz.İyi mi etmişim acaba?

Güneydoğu’nun küçük bir ilçesinde görev yapan hâkim, ilçe dışındaki
lojmanından görünen karakolun bir gecesini şöyle anlatır:

“Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her
istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik
baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı
söyleniyordu.
Yakin birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar
döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye
başlandı. “En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına
katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22.10.
Karakol o gün basılmadı.”Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem
başladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline
gelmiş teröristlerin, dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri
parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk.
Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca
jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli
timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan
timlerde bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi
istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı.

“Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine
yoğunlaştı.
Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı
yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konuşmaları
takip eden askerler timden ümitlerini kesmişlerdi. Ama bir yandan da
çağrılar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir
ses duyuldu:
“Yaralılarım var, yaralılarımı alın.” Tüylerimiz diken diken
olmuştu. Hemen cevap verildi. “Tamam, Suat 3, sakin olun, az sonra
birlik çıkacak. “İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden
gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu.

Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin başındaki tim
komutanlarından biri, bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden
tekrar çağrı yapıldı. “Suat 3, irtibatı kesme. Sakin olun!” Cevapta
bir değişiklik olmadı:

“Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar. Yaralılarımı alın!” “Ve tam bir
buçuk saat, beşer dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu
sözlerle sürdü : “Yaralılarımı alın” , “Sakin olun, geliyoruz.
“Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk.
Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan
teröristler baskının şiddetini gittikçe arttırıyorlardı. Kimsenin,
değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi
olmadığı apaçıktı. “Bir süre sonra, Suat 3′ün telsizinden hırs dolu
kelimelerini işittik:

“Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü
tarayacağım. “Hepimiz şok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye
girdi. Hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı
yaptı. Ama işe yaramıyordu. Tim komutanı “Yaralılarımı alın!” dışında
başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla,
bir saat kadar daha tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla
yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit olduğunu düşünüyorduk.

İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu anlardan nefret
ediyordum.
Telsizin başına tim komutanının okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir
ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya başladı: “Devrem ben Hüseyin. Geçmiş olsun devrem.
Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?”
“Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz Motorola
marka, duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi
dikmiş bekliyorduk. Ve konuştu : “Devrem, bölük komutanı nerde?”
Hepimiz derin bir “Oh!” çektik. Telsizden, “İzinde devrem” yanıtı
verildi. Suat 3, artik tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü: “Ne olur
yaralılarımı alın. Bende yaralıyım. “O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti.
Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin basındaki devre arkadaşı da bu
sözü üzerine mikrofonu fırlattı ve odadan çıktı. Ben kapının hemen
eşiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe
tanıklık ettiğimi
düşünüyordum. “Ben de yaralıyım” dan  sonra yine ses kesildi. Sabaha
kadar hiç konuşmadı Yüzlerce kez yapılan çağrılara cevap vermedi.

Artik onun şehit olduğuna ben de inanmıştım. “Gün ağarırken hepimiz
yorgun düşmüş, telsizden yapılan “Suat 3, Konuşan Suat. Cevap ver!”
Çağrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken,
birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah
sesleri geliyordu. Ve on beş saniye sonra hayatım boyunca
unutamayacağım bir İstiklal Marşı dinlemeye başladım. Mandala sürekli
basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkânı durmuştu. “Çatışmanın
altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal
Marşı’nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklal Marşı’ydı.

Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler
uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini
zorlayarak okumaya devam etti. Marşı bitirdiğinde, ben de bitmiştim.
Hemen orayı terk ettim.”
Bir daha onun sesini hiç duymadım.
Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7
merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı’nı ruhuma işleten tim
komutanının ölmediğine ise hala inanamıyorum.” Hâkimin anıları burada
sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda
yedi mermi olduğu halde makamı ile İstiklal Marşı söyleyen adamdır.29.12.2008
 

ANADİL
Yurdumuzdan uzaklarda yaşayan gurbetçilerimiz çocuklarının eğitiminde yaşadıkları ülkenin dili yanında Türkçe dersini de istemekteler. Bu isteklerini şu haklı gerekçelere dayandırmaktalar. Öyleyse bu çabayı bizler neden göstermeyelim?
Neden Anadilimiz Türkçeyi istiyoruz
1.Çocuklarımızın kişiliklerini ve kendilerine olan güven duygularını
geliştireceği için Türkçe dersi istiyoruz.
2.İkinci ve üçüncü bir dili daha kolay öğrenmeleri, okul ve meslek yaşamlarında
daha başarılı olmaları için Türkçe dersi istiyoruz.
3.Çocuklarımızın ana-babaları, akrabaları, komşuları ve arkadaşları
ile iyi anlaşmaları, kendilerini daha iyi ifade etmeleri için; küçükleri
sevmeyi, büyükleri saymayı öğrenmeleri için Türkçe dersi istiyoruz.
4. kendilerini iyi ifade edememekten kaynaklanan anlaşmazlıklar
nedeniyle ailelerinden kopmamaları, kriminal olaylara karışmamaları, uyuşturucu
tuzağına düşmemeleri için Türkçe dersi istiyoruz.
5.Türkçe öğretmek bahanesiyle çocuklarımızı avlamak isteyen radikal
unsurlara fırsat vermemek için Türkçe dersi istiyoruz.
6.Çocuklarımızın şiddet olaylarına bulaşmamaları, kendilerine ve çevrelerine
zarar vermemeleri, hapishanelere girmemeleri için Türkçe dersi istiyoruz.
7.Kendi ulusal değerlerini iyi öğrenip başka kültürlere saygı duymaları
için,
8.Türk tarihini, edebiyatını ve kültürel değerlerini iyi öğrenmeleri
ve dünyaya tanıtmaları için Türkçe dersi istiyoruz.
9.Alman ve Avrupa edebiyat ve kültür ürünlerini Türkçeye kazandırmaları
ve böylece barışa ve dostluğa katkıda bulunmaları için Türkçe dersi
istiyoruz.
10.Türkiye ile olan bağlarını canlı tutmaları, ülkeye geri döndüklerinde
zorluk çekmemeleri, turizme katkıda bulunmaları, ülkemizi yurt dışında
iyi tanıtmaları için Türkçe dersi istiyoruz.
11.Türkiye’de sayıları 3 bini aşan Alman şirketinin, NRW’ de ise sayıları
26 bine ulaşan Türk İşvereni’nin iki dilli personele duydukları ihtiyaçtan
dolayı Türkçe dersi istiyoruz.
12.Çocuklarımızın 250 milyonu bulan Türk dünyası ile toplumsal, kültürel
ve mesleki alanda ilişki kurabilmeleri için Türkçe dersi istiyoruz.
13.Almanya’nın insan haklarına saygılı bir ülke olduğunu yaşayarak görmeleri,
dışlanmışlık duygusuna kapılmamaları ve Türk–Alman dostluğunu geliştirmeleri
için çocuklarımızın Türkçe öğrenmelerini istiyoruz.25.12.2008
CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-radyo özeldi
8 Eylül 1926'da kurulan Türkiye'nin ilk radyosu özel sermayeliydi. Üstelik kurulmasını teşvik eden de Atatürk'tü. Nuri İleri, Falih Rıfkı Atay, Cemal Hüsnü ile İş Bankası ve Anadolu Ajansı radyonun ortaklarıydı. Bu radyo, devletleştirme rüzgarının ardından 1936'da PTT'nin kontrolüne verilmişti.

DÜŞÜNELİM

Birçok değerlerimizin tartışmaya açıldığı günümüzde yazdığı Şu Çılgın Türkler ve Diriliş-Çanakkale 1915 romanlarıyla Turgut Özakman’ı yeni tanıyanlarımız oldu. Aşağıdaki çalışma kesitlerinin altındaki son yazısı Cumhuriyet ve Atatürk Türkiyesi yurttaşı olarak bir kez daha düşünmemiz gerektiğini söylemiyor mu?

Romanları:
Korkma İnsancık Korkma, 1994.

Romantika, 2000.

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da (İki Kitap/İki Cilt), 2003.

Şu Çılgın Türkler, 2005.

Diriliş - Çanakkale 1915, 2008.

Araştırma İnceleme Kitapları:

Dr. Rıza Nur Dosyası, 1995.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi, 1995.

Vahidettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, 1997.

Meslek Kitapları:

Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği, 1998.

Radyo Notları, 1969.

Unutulmaz Şiirler, 1999.

Oyunları: Yayınlananlar:

Toplu Oyunları 1 - Ah Şu Gençler, Töre, Ocak (oyun)

Toplu Oyunları 2 - Sarıpınar 1914, Fehim Paşa Konağı, Resimli Osmanlı Tarihi, Bir Şehnaz Oyun

Toplu Oyunları 3 - Hastane (oyun), [[Karagöz'ün Dönüşü, Kardeş Payı, Darılmaca Yok, Berberde, Ben Mimar Sinan, Ak Masal Kara Masal

Toplu Oyunları 4 - Pembe Evin Kaderi, Güneşte On Kişi

Toplu Oyunları 5 - Duvarların Ötesi, Kanaviçe, Paramparça

Şu Çılgın Türkler (Oyun), 2006

Delioğlan - 2008

Üç Destan - 2008

Yayınlanmayanlar:

Masum Katiller - 1947.

Tufan - 1956

Bulvar - 1964

Ulusal Kolej Disiplin Kurulu - 1966

Komşularımız - 1967

Babamla Birlikte - 1971

Deliler - 1987

Senaryoları:

Keloğlan Aramızda, 1972.

Tuzsuz Deli Bekir, 1972.

Keloğlan'la Cankız, 1973

Mevlana, 1973. (Ergin Orbey'le birlikte)

Yatık Emine, 1974. (Ömer Kavur'la birlikte, Refik Halit Karay'ın aynı adlı romanından)

Keloğlan İz Peşinde, 1975.

Turhanoğlu, 1975.

Kanije Kalesi, 1982.

Son Akın, 1982.

Kurtuluş, 1989.

Rıza Beyler, 1993.

Cumhuriyet, 1998.

 

ATATÜRK’E YAKARIŞ  ( Cumhuriyet 20.12.2008 Turgut Özakman)

Bizi affet

Ey sevgili Atatürk!

Sana padişah/halife olman teklif edilmişti. Kabul etseydin haremin olacaktı, hazinen olacaktı, sarayların olacaktı, mutluluk ve keyif içinde bir ömür sürecek, içkini (afiyet olsun!) sarayında, gizli içeceğin için kimse de bu konuda olur olmaz konuşmayacaktı. Ama sen bu teklifi elinin tersiyle ittin. Milletinin geleceği için devrimler yolunu açtın. Bu nedenle kaç kez ölüm tehlikesi atlattın, iftiralara uğramayı göze aldın. İstedin ki yurttaşların bağımsız olsun, ilkellikten, bilgisizlikten, onursuzluktan, yoksulluktan, hurafelerden, din ve çıkar sömürücülerinden kurtulsun, ilerlesin, gelişsin, her alanda kalkınsın, ortaçağdan çıksın, çağının ve hayatın güzelliklerini paylaşsın, dilediği gibi ibadet etsin, huzur içinde yaşasın, bir daha da Batı’nın kölesi olmasın.

Ama biz seni, idealini, başarılarını, halkımıza, gençlerimize anlatmayı beceremedik. Araştırıp öğrenebilirlerdi ama doğruyu, gerçeği araştırma hevesini de, alışkanlığını da veremedik.

Bu konudaki beceriksizliğimizin son örneği de Mustafa adlı film. Bu filmi yapanlara, destekleyenlere, övenlere, seni, Milli Mücadele’yi, Cumhuriyetin neleri başardığını öğretemediğimiz anlaşılıyor.

Geleceği emanet ettiğin gençlerin birçok akımların, farklı düşüncelerin etkisi altında kalmalarını, bölünmelerini engelleyemedik. Gençlerimiz tarihsiz ya da sulandırılmış ya da tersine çevrilmiş bir tarihle yetişiyor. Kendi kahramanlarını unutturduk, çocuklarımızın başkalarının kahramanlarına hayranlık duymalarına yol açtık.

Aaah.

Senden sonra birçok zikzaklar çizdik. İzinden ayrıldık. Borçla kalkınmaya çabaladık. Bağımsızlığın milli ekonomi ile olan ilgisini unuttuk. Bağımsızlık duygusu zayıfladı. Anadolu aydınlanması gittikçe kararıyor. Emperyalizm konuşulmaz oldu. Batı karşısındaki aşağılık duygumuz yeniden hortladı. Kendimize güvenimiz sarsıldı. Senin, özü yurtseverlik, toprak, tarih ve yazgı kardeşliği olan milliyetçilik görüşünü canlı tutamadık. Birliğimiz, dirliğimiz sorunlar içinde. Seni de sana benzemeyen büstlere dönüştürdüler. Bu gidişin nelere mal olacağını tarih açıklıyor ama kimse tarihe kulak vermiyor.

Bütün bunlardan dolayı senden, aziz anından, derin bir utanç içinde özür diliyorum.

Bizi affet.

CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI -Türkçe Kur'an, Türkçe Ezan

Ziya Gökalp'in Vatan adlı şiirinde, “Bir ülke ki, camiinde Türkçe Ezan okunur / Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur'an okur” mısralarıyla dile getirdiği arzusu 23 Ocak 1932'de gerçek olmuştu. İlk Türkçe ezan 1932'nin Ocak ayının 30'unda İkindi Ezanı olarak İstanbul'luların kulaklarıyla buluşmuştu. İlk Türkçe Ezan'ı okuyan isim ise Hafız Rifat Bey'di. 23.12.08