
|
ŞÖLENİN ARDINDAN Günler günleri kovaladı ve 24 Temmuz’u da geride bıraktık. Piknik alanının düzeni geçmiş yıllara göre daha düzenliydi. Bu her yapılan etkinlikteki aksaklıklar bir sonrakinde düzeltilmeye çalışmanın işaretleri olduğunu gösteriyor. Bu yıl yurt içi ve yurtdışı gurbetçilerimizin katılımıyla daha bir yoğunluk ve canlılık yaşandı. Günün akşamı NUHYAR’ın 2. Olağan Genel Kurulu Belediye Düğün Salonu’nda yapıldı. Nuh’ta sürekli oturanların azlığı dikkatimizi çekti. Umarım bu azı çoğa dönüştürebileceğimiz günler uzak olmaz. Dilek temenni bölümünde toplumsal sorunların konuşulması gelenekselleşti. Yerel konularda ilgili yetkili arkadaşlarda bulunsa daha güzel olurdu. Böyle topluluk istediğin zaman bulunamaz çünkü. Toplantıyı bitirip Cumhuriyet Meydanı’na inince piknikle birlikte gelenekselleşen DOĞA YÜRÜYÜŞÜ üzerinde tartışıldı. Sıcak dönemde yapılmaz diye çoğumuzun bilgisi yok. Yeni güne başlanmış, gecenin bir buçuğunda duyurmakta zor. Gölet çevresine yürünmesi kararlaştırılınca bende tereddütlü olarak sabahın yedisinde buluşmak üzere dağıldık. Kendi başıma kaldığımda katılmazsam bir eksiklik olacakmış duygusuna kapılacağım hissiyle meydana ilk gelenlerden oldum. Erzurum’dan, Balıkesir’den, Ödemiş’ten, Gaziemir’den, Afyonkarahisar’dan ve Nuh’tan katılımcılarla Gedik Yolu’nu aşıp Karaköyü’ne yöneldik. Eski Taşköprü Yolu’nu izleyerek gölet suyunun şarıltısını dinleye dinleye Taşköprü’den ovayı seyrettik. Köprü üzerinde fotoğraflar çekindik. Eski yol üzerinde gölet kanalı için kazı çalışmaları başlamıştı. O nedenle zaman zaman yürümekte zorlandığımız kesimler oldu. Göletin başındaki görevliler bizi karşıladı. Onlarla selamlaşıp kuzeye yani Gök teke’ye yöneldik. Orada arıcı meslektaşımız Tahsin ve arkadaşlarıyla buluştuk. Arıların çalışması, fotoğraflanması derken ballı-kaymaklı kahvaltıyı neşe içinde bitirdik. Kahvaltı sonrası göletin güneyini izleyerek peynirliği aşarak batıdaki ucuna ulaştık. Kısa değerlendirme sonucu dönüş yapacaklara hazırlanma payını düşünerek geriye döndük. Gedik arkasında bahçede bir başka meslektaşımız İsmail’in sebze meyve ikramı tarladan ve daldan self servis olunca daha güzel oldu. Yorgunluğumuzu da giderdi. Gedikbaşı’ndan kasabaya inerken 100. YIL çam koruluğunun içinden geçtik. Kasabaya girerken öğle yaklaşıyordu. Biraz yorgun ve çok mutlu olarak yürüyüşü bitirdik. Kısaca yazacak ve söylenecek çok şey var. Fotoğraflarca bir arada değerlendirilirse daha anlamlı olur. Şunu da unutmayalım: Bu tür geziler, anlatılmaz yaşanır. Daha nice piknikler ve doğa yürüyüşlerinde birlikte olmak dileğiyle. 29.07.2010/NUH |
|
ÇEVREDEN Günler hareketlendi. Haziran ayını ve bu ayın yağmurlarını bitirdik. Şimdi iş zamanı geldi. Fiğler biçiliyor. Kirazlar olgunlaştı. Olgunlaşma sırası buğdaylarla vişnelere geliyor. Geçen yıllarda olduğu gibi üretici yine tedirgin biçimde bekliyor. Çünkü yetiştirdiklerini kaçtan satıp hangi açığını ne kadar kapatabilecek belirsiz. Geçtiğimiz Cuma Kızık’a gittik. Taşoluk Belediyesi’nin otobüsüyle. Otobüs işini görüşmek üzere belediyeye uğrayan ağabeyimle damadına şoförümüz yok diye araba verilmemiş. Göletimizde geçen yılki yoğunluk yine yaşanıyor. Belediyemizin götürdüğü hizmete karşılık aldığı ücretice yerinde bulan balıkçı tutkunları var. Piknik alanının 24 Temmuz’a hazırlanması çalışmaları sürüyor. Kızık Kasabası’na geçen yılki piknik ertesi dağ yürüyüşünden sonra ilk gidişim. Burada Ankara-Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar ve kardeşi Mehmet Yaşar etkisi göze çarpıyor.60’lı yıllarda yapılan okulun yanına üç katlı okul yaptırmışlar. Bu okulun ve Sandıklı merkezinde yaptırdıkları okulun eğitim giderlerine katkıları sürüyormuş. Ancak her dar çevrede olduğu gibi burada da konu üzerinde olumlu ve olumsuz düşünen bunu konuşanlar var. Apartman genel kurulu için geldiğim Afyonkarahisar sokakları bomboş. Üniversitemiz tatile girince şehir eskilerin deyimiyle:”Suyu çekilmiş değirmene dönmüş.” Umarım şehir esnafı bundan gerekli dersi çıkarıp kendilerine çeki düzen verirler. 04.07.2010/NUH |
|
GÖZYAŞLARI AKARKEN Sitemizi bir haftaya yakındır izleyememiştim. Aniden Eskişehir’den Nuh’a geçmek durumunda kalışımız düşünceleri ve eylemleri birbirine karıştırdı. Bugün çoktandır göremediğim bir büyüğümün ziyareti için geldim. Hastane ziyaret saatine kadar maillerime ve siteye bakayım diye eve çıktım. Arada yaptığı azizliği yine yaptı internet. Uzunca süre bağlanamadım. Siteyi açtığımda Suat’ın yazısı üzerine düşünceleri ve diğerlerini okuyarak yazıya ulaştım. İlgiyle ve merakla okudum: Beni ağlattı ve eskilere sürükledi götürdü. Biz büyüklerimizden hep ilgi sevgi ve destek gördük. Bundan çocuk ve gençlik dönemimizde mutlu olduk. Artık bizden sonraki kuşakları mutlu etmek ve dertlerine olabildiğimizce çare olmak görevi bizlere düştü. Mehmet Amcam, Veli Ağabeyim, Topal Amcam, Babam, Annem, Eseler Halam, Halil Ağabeyim, Ahmet, Kerim-İban-Şahabettin Amcalar, Tamaker Dayım, Yetişler Halam ve oğlu, Arzı Abam ve Hasan Agamla ilgili anılar yumağı ile hastalık ve ölümlerinde yaşananlar beynimde sarmal oldu. Çık çıkabilirsen. Bütün bunlara ek Nuh’ta çalışırken öğrencimiz olan Sevgili Kediye Teyzemin küçük kızı Nesime’nin aramızdan genç yaşta ayrılması, karakolda şehit edilen, yollarına mayın döşenip arabada ölen askerler-asker çocukları ve Cumhuriyet’in çınarlarından İlhan Selçuk da katılınca ne durumda olduğumu siz düşünün artık. Gözlerim dolup klavyenin üstüne yaşlar dökülmeye başlayınca nerde ve ne durumda olduğumu anımsayıp toparlamaya çalışıyorum Ama ne olursa olsun yaşam sürüyor. Sonrası sevip saydığımız kişilere yapabileceğimizi yapıp o bilmediğimiz zaman gelince anılar bırakarak göçüp gitmek. Umarım ailesel ve toplumsal olarak yaptıklarımızla yapacaklarımız iyi şeyler olur. 24.06.2010/NUH |
|
ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES! 1963 yılında Türkiye Akademiler arası futbol şampiyonası düzenlenir. Eskişehir Ticari İlimler Akademisi finalde Ege Üniversitesini 6-0 gibi büyük bir farkla mağlup eder. Maçın bitiminin ardından gözlemci Burhanettin Türker, Kafile Başkanı Nafiz Yazıcıoğlu’nun kulağına şunları söyler. "Madem elinizde böyle bir kadro var niye 2.lige katılmıyorsunuz." 1965 yılında Eskişehirspor kurulur ve başkanlığına Aziz Bolel getirilir. Eskişehirspor amblemindeki 3 yıldızla kurucu takımlar olan İdman Yurdu, Akademi Gençlik ve Yıldıztepe kulüpleri ölümsüzleştirilmiştir. Eskişehirspor’un kurulduğu yıl, Fransa’da o yıl Stade Rennais takımı kupa şampiyonu olur. Takımın renkleri kırmızı siyahtır. Nafiz Yazıcıoğlu, Eskişehirspor'un da bu renkleri alması için yönetim kuruluna teklif götürür. Eskişehirspor'un renkleri siyah kırmızı olarak kabul edilir. Aziz Bolel ES amblemini bizzat kendisi tasarlamış ve çizimini bir ressama yaptırmıştır. Kulübün ülkedeki kısaltma adı "ES-ES" dir. Eskişehirspor’un meşhur bir lakabı ve tezahüratı vardır. Kuruluş yıllarında tribünleri "ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!" sesleriyle inlemiştir. Eskişehirspor’u hatırlarken Abdullah Gegiç'i unutmak elbette olmaz. Eskişehirspor Gegiç’in ellerinde büyüdü desek yalan olmaz. "Futbol Profesörü" adı verilen Abdullah Gegiç Eskişehirspor’un Teknik Direktörü olduğu yıllarda bir özveriyle çalışır. Gegiç sadece taktik çalışmalarında değil, her yönüyle futbolun nasıl oynanması gerektiğini öğretirdi. Kurulduğu yıl olan 1965 - 1966 sezonunda ikinci ligde mücadele eden Eskişehirspor ara vermeden 1.Lige çıkmıştı. Eskişehirspor Anadolu halkının futboldaki isyanıydı. Daha sonra, önce 2. lige, sonra 3. lige düştü. 2.lige yeniden çıktı. Son olarak 2007-2008 sezonunda başarılı bir istikrar tablosu çizerek normal sezonu 4. bitirdi ve play-off maçlarına kaldı. Play-off yarı finalinde Diyarbakırspor'u normal süresi 0-0 biten maçta penaltılarda 6-5 geçerek Boluspor ile eşleşmiş ve finalde Boluspor'u Doğa ve Coşkun'un kafa golleri ile 2-0 mağlup ederek 12 yıllık hasretini noktalamış ve Turkcell Süper Lig'e İstanbul İnönü stadında unutulmaz bir kutlama eşliğinde çıkma başarısını göstermiştir. Günlerdir yazılı ve görsel basında 19 Haziran’da ES ES’in 45.yıl kutlamaları yapılacağı duyurusu yapılıyordu. Saat:19.00 sularında Adalar’a doğru vardığımda Köprübaşı’ndan Porsuk Çayı üzerinde yolcu taşıyan teknelerin yolcu indirip bindirdiği köprü arası yolun iki yanı, çaydan binaların dibine kadar taraftarlarla dolup taşıyordu. Değişik taraftar gruplarının hazırladığı pankartlar, balonlar ve formalı kalabalık Amigo Orhan’dan günümüze kadar söylenegelen tezahüratlar ve marşla ortalığı inletiyordu. Porsuk Çayı’nın iki yakasındaki apartmanların balkon ve pencerelerinde de kutlamaya katılan insanlar görülüyordu. Program başlamadan az önce orada bulunanlar cep telefonlarını çıkarıp ekranlarıyla göze hoş gelen bir gösteri sundular. Saatler 20.30 ‘a gelirken bugünkü 11 şehit askerimizin acısı nedeniyle kutlama programından eğlencenin kaldırıldığı duyuruldu. Şehitler için saygı duruşundan sonra Herkesin katılımıyla İstiklal Marşımız okundu.2. başkan, teknik direktör Rıza Çalımbay ve öteki yetkililer konuştu. Bu arada meşaleler topluca ateşlenince önce gür bir ışık, ardından yükselen duman sonrası birkaç dakika göz gözü görmez duruma geldi. Taraftar tezahüratları arasında 10.YIL MARŞI söylenerek kuruluş kutlaması bitirildi. Hep kalabalık olan Adalar oradakilerin hareketlenmesiyle olağanüstü kalabalık günlerinden birini yaşadı. Kuruluş yıllarından başlayarak parlak günlerinde maçlarını radyodan dinleyerek, okulumuza(Yunusemre Öğretmen Okulu) kampa geldiklerinde başarılarını gördüğümüz takımın 45. kuruluş yılında da onlarla birlikte ve iç içeydik. O taraftarı gördükten sonra ES ES’in başarılarının kaynağında taraftar ve iş adamları sevgisiyle desteğinin yattığını bir daha gördük. Darısı Afyonkarahisarspor ve öteki takımların başına. Yolun açık olsun ES ES. Bursa’dan şampiyonluk size de çok yakışır. 20.06.2010/Eskişehir |
|
30 YIL OLDU Nuh İlkokulu’nda beş yıl başarıyla okuduktan sonra orta ve lise öğrenimini Sandıklı’da tamamladı. Dedesinin tek özlemiydi. Onun üniversiteyi bitirip yaşam savaşına atılması. Alime-Kamer-Veli-Tota diye özetleniveren dört kardeş soyunun üniversite okuyan ilk bireyi olma etiketi üzerindeydi. Orta öğrenimli olan benim üzerimdeki bazı baskılarında kalkmasına veya bölüşmemize az kalıyordu. Hacettepe Üniversitesi’ne girdi ve öğrenim süresinin büyük bölümünü başarıyla atlattı. Ama ülkenin üstündeki karabasan O’nu buldu. Otobüs durağında beklerken kimliği belirsiz kişilerin silahından çıkan kurşun aramızdan ayrılmasına neden oldu. Ölüm haberini Nuh’tayken alıp dedesinin arkasından cenazeyi getirmek için Çaylak ve Demirkol’la birlikte Ankara’ya varışımız, cenazeyi kaçırmak isteyenlerle Hacettepe Hastanesi içindeki kovalamacalardan sonra Nuh’a gelişimiz. Yukarı Oda’nın giriş kapısı içinde olayı Apil Aga’mla paylaştıktan sonra sarılıp ağlayışımız. Ertesi gün cenaze okul arkadaşlarıyla getirilip defnedildi. Bu acı olay yaşanmasaydı; yaşam kişi, aile, sülale, kasaba boyutunda nasıl gelişirdi acaba diye sorguluyorum. Kötüye gidişin başı oldu bu olay. Hastalıklar, ölümler, geriye gidişler. Soy-sülale bağlarının gevşemesi… Bugünden apayrı ve olumlu olurdu deyip IŞIKLAR İÇİNDE YAT diyorum. Seni ben ve yakın çevren unutmadı ve unutmayacağız. 16.06.2010/ESKİŞEHİR |
|
DAĞ VE SU Koşullar uygun oldukça dağ tepe demeden dolaşıyorum. Geçenlerde Gedikbaşı yolundan gidip Yanık Pınarı’na aşağı indiğimi anlatmıştım. Bu kez sık sık dereye doğru yaptığımız sabah yürüyüşünü (Hüseyin Hoca’yla) Yanık pınarı-Kiliseli-Kekeç Korusu yönüne çevirdik. Geçende ham yol konumundaki çalışmalar araba gidecek biçimde düzenlenmiş. Rahmetli Halil Amcanın yaptırdığı Kekeçoğlu Çeşmesi’nin bakımı ve düzenlemesi oğlu Osman ve torunu Yaşar Kemal tarafından yapılıyor. Guz Pınar’ın suyuna da güzel bir çeşme yapılacağı haberleri ortalıkta. Yola aşağı inerken Gölet ve suyunun gözlenmesi çok güzel. Su sesi yanında kuş ve kurbağa sesleriyle böcek sesleri birbirine karışıyor. Belediyece gölet çevresine belirli aralıklarla çöp bidonları yerleştirilmiş. Zarar verilmesini önlemek için kaynak yapılarak sabitlenmiş. Geçmişten kalan artıklar alınmış. Göletin Karaköyü girişine kontrol noktası ve kulübesi yapılmış. Bakım, koruma ve temizlik girdilerini karşılamak üzere ücret belirlenip uygulamaya sokulmuş. Gelen konuklarda duyarlı oluverirse ortalık tertemiz duracak. Yazılı ve görsel basında su ve dağ iç içe denirdi de düşünürdüm. İşte bunu yaşamak artık Karakaya, Taşköprü, Karaağaç Deresi, Kekeç Korusu ve irili ufaklı çeşmelerimizle görüp yaşamak olur duruma gelmiş. Dağların doruklarından çevreyi seyretmek, soğuk sulu çeşmelerinden kana kana içmek, meşe ağaçlarının arasında yol alırken kuş sesleriyle dinlenip kendini dinlemek olur hale getirilmiş. Balık avcılığı tutkusu olanlar için olta avcılığı da ayrı bir uğraşı alanı olmuş. Yazıyla tanımlamak ne yapsak tam olmuyor. En iyisi gelip görüp yaşamak değil mi? Uzaklarda olunca yaşadığını başkalarıyla paylaşabilmekte çok güzel. Eskişehir/09.06.2010 |
|
MAYIS GÜZELLİĞİ Çok istememe karşın Nuh’a Salı ancak gidebildim. Baharın geldiğini orada görebildim. Öğle sonrası piknik alanına attım kendimi. O yeşili ve kuş seslerini doya doya görmek ve işitmek için. Afyonkarahisar’daki yürüyüş alışkanlığından olsa gerek. Çarşamba sabahı erken uyandım. Ben eğreğe doğru giderken sığır sürmeye giden kadınlardan başka kimseler yoktu ortalıkta. Ne tarafa gideceğimi kararlaştıramazken ayaklarım beni gedik yoluna doğru sürükledi. Gedik ardında İzmir’den gelen Kuşçu İbrahim Kızılkaya’nın yorgunluğu gidermek için Sığırovası Göleti’nden geldiğini görünce bende kararımı verdim. Ayaküstü hoşbeşten sonra O kasabaya, ben gölete doğru yollandık. Halil İbrahim Sevilmiş’in yeniden yapıp düzelttirdiği ÇITAKOĞLU çeşmesinden sonra eski yoldan yukarı tırmanmaya başladım. Göletten kaçan suyun sesi çağlayandan akıyormuş gibi şarıldıyor, kuş sesleri birbiriyle yarışır gibi onlarca çeşit sesle koro yapıyorlardı. Doğal Taşköprü’nün üstünden Karaköyü’nü, Nuh-Taşoluk-Savran ovaları ile Savran’ı ve Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç yeri olan Kocatepe/Kalecik Sivrisi’ni seyrettim. Göletin başına çıkınca Ali/Zeliha Uysal çiftinin hayratı eski öğrencimiz şimdi Hürriyet Mahallesi Muhtarı Ramazan Uysal’ın ustalığını sergilediği çeşmeden suyumu içip yeni düzenlenen yolu izlemeye başladım. Kurbağaların canlı orkestrası, kuşların onlara eşlik etmesi ile su üzerindeki mavinin tonlarını izlerken bir ördeğin su üzerindeki yüzüşü çocukluğumuzda isli teyare dediğimiz uçak yolunu anımsatıyordu. Yol Karaağaç Deresi’ne doğru gidiyor, bende izliyorum. Taşlar, kepezler kırılarak yapılmış yoldan ilerliyorum. Sağ yanda perişan bir çeşme göründü. Sonradan sorunca Şükrü Şenol’un olduğunu öğrendim. Yeniden uygun biçimde yapılsa gölete gelenlerinde yararlanabileceği duruma gelebilir diye düşündüm. Daha yukarıda bir güzel çeşme daha yeni yapılmış. Suyundan içtim. Emeği geçen ve yapılmasına katkıda bulunanlara teşekkür ettim. Yeni açılan yoldan yürüyorum, nereye gideceğini düşünmeden. Bir anda Kirseli’nin (Kiliseli) düzlükleri görünce şaşırıyorum. Tota dedemin bağ olarak adlandırılan tarlanın yanından geçip çeşmeye gitmeyi düşünürken çan sesleri duyulmaya başlıyor. Çobana ünneyip köpeklerden kendimi koruyorum. Çeşmeden sonra Yanıkbaşı’nı buluyorum. Çocukluk ve gençlik yıllarında sıktık inip çıktığımız yoldan inmeyi düşünerek dalıyorum aşağı doğru. Ama inen çıkan olmayınca pek belli değil nereleri olduğu. Bir yara varınca geri döne yolu yeniden buluyorum. Yanık Pınarı aynı güzellikte ve soğuklukta suyunu aralıksız akıtıp durur. İçiyorum çevreme bakınıp yola koyuluyorum. Tiftiklerin çeşmenin yanından geçip köy önünden evin yolunu tutuyorum. Yorgunluk var, tadı da çok. Perşembe sabahı Hüseyin Sağdıç ve İbrahim Kızılkaya’yla birlikte yine Karaköyü’ndeyiz. Gökteke yolunu izleyerek gidiyoruz yeni oluşan iki pınarı inceleyip Gökteke’ye oradan da gölete iniyoruz. Bugün sağ taraftayız. Yeni açılan yol ve ağaçlandırılan bölüme bakıp belediye başkanına kendi duymasa da oracıkta teşekkürlerimizi sunuyoruz. Tam yolun bittiği yerde İbrahim’e gelen telefon bizi geri döndürüyor. Bugünde böyle olacakmış deyip kasabaya doğru yol alıyoruz. Cuma sabahı Dereye çıkıyoruz Hüseyin’le. Çimenlerin üzerine çiğ düşmüş. Islanma korkusuyla yoldan yürüyoruz. Akçaşer Gediği’ne varınca çoban köpekleriyle uğraşmamak için geri dönüyoruz. Eh! Akşama doğru Gaziemir Pikniği’ne gidilecek hazırlıkta yapmak gerek. Gündüzleri öğle sonrası Belediye Halk Kütüphanesi’nde bir saat kitap okuma etkinliğine başladık. Şimdilik azız ama giderek çoğalırız umudunu taşıyoruz. Yukarıda okuduğunuzdan daha çoğunu içine alan Mayıs ayı başının Nuh’taki üç gününü paylaştım. Yaşadıklarımızı sizle paylaşmaktan ben mutluyum. Okuyunca sizde mutlu olduysanız iyi yoldayız demektir. 08.05.2010/Karabağlar-İZMİR |
|
OKULUN PENASI Bu sabah sitenin ziyaretçi sayfasını açtığımda Pazar günkü il kongresi sonucu arkadaşımız Nusret Yörük’ün CHP yönetim kuruluna seçildiği; Hamdi Arık’ın(şimdiki görevi Menderes İlçesi MEM Rehber öğretmenliği) aybaşındaki başarılı çalışmaya katkısı; Ramazan Narin’in yeni bir dil çalışmasını muştulayan yazılarıyla karşılaştım. “Neden insanlarda bu kadar çok yabancı kelime kullanma hevesi var anlayamıyorum. Birçok kelimenin iyice Türkçeleşmiş olduğunu yadsıyamayız. Fakat bazılarını yabancı kelime olduğunu bile bile kullanmaktan zevk alanlar var. Belki de öyle yapınca kendini daha rahat mı ifade etmiş oluyor, yoksa söyleyeceği sözün Türkçesini mi bulamıyor, bilemeyeceğim.” diyor Ramazan narin yazısının başında. Bu bölümü okuyunca bizim öğretmen okulu öğrencisi olduğumuz yıllarda(40-45 yıl önceleri)öğretmenlerimiz şöyle bir olayı fıkra gibi anlatırlardı: Bizim müzik aletimiz olan mandolin pena dediğimiz naylondan yapılmış 25 kuruşa satılan bir küçük araç vardır. Onunla tellere dokunarak çalarsınız. Bir öğrenci her neye sıkıldıysa( o yıllarda sabit telefonlar bile yok.) babasına yazdığı mektupta okulun penasını kırdığından acele 40 TL yollamasını ister. Öyle para herkeste yok. En çok parası gelen 20 TL. Bunu parası gelenlerin adları ilan tahtasına asıldığında biliyoruz. Mektubu alan baba çok kederlenerek bizim oğlanı okuldan kovarlar diye yola çıkar. Ana yol kavşağında inip okula doğru gelirken eğitim şefiyle karşılaşır. Babanın kederli halini gören öğretmenimiz neye ve kimi görmeye geldiğini sorar. Dertli babayı dinlerken gülmemek için zorlanır. Birlikte şefin odasına çıkarlar. Öğrenci sınıftan çağırtılır. Olayı birde orada anlattırırlar. Babadan 15 TL. alarak öğrenciye verir ve köyden yemek yemeden çıkan babayı nöbetçi öğrenciyle yemekhaneye gönderir. Öğrenciye babasının yanında eziklik duymasını istemediğinden bir şey demediğini, yaptığının yanlış olduğunu birlikte görüp yaşadığını anlatır. Doğruyu uygun bir biçimde anlatacağına ilişkin söz alıp dışarıya gönderir. Ancak olay dilden dile tüm okul duyurulur. Bunu konuşanların kendisine göre gerekçesi vardır elbette. Kimisi pena kırar ödemek için. Kimi yabancı sözcükle daha aydın görünmek için. Kimi Atatürk’ün öndeliğinde başlatılıp ağır aksakta olsa yürütmeye çalışanları ve çalışmalarını baltalamak için. Kim bilebilir? Bizim köylü çok öğretmen arkadaşlarımız var, birçoğu da emekli oldu. Onlara buradan bir gönderme yapayım: Herkes kelimesini “z” harfiyle yazan, bugün olgun yaşlara gelmiş öğrencilerinizin yazılarını görünce utanın biraz, utanın “ diyor yine yazısının içinde. Burası da bir Türkiye gerçeği. Köy Enstitüleri, Öğretmen Liseleri, Eğitim Enstitüleri, Eğitim Fakülteleri derken güzel Türkçemizin penasını kırdıkta ona yanıyoruz. Sizler ne dersiniz? 06.04.2010/Afyonkarahisar |
|
SAVAŞA HAYIR Daha çok televizyonlarda belgesel çekimlerinden anımsadığımız Can Dündar’ın “savaşta ne yaptın baba ?” yapıtını okudum bu kez. İmge Kitabevi yayınlarında 2003 baskılı 158 sayfa. Önsözünde bugünü anlatıyor gibi.”Kıbrıs’ta çözüm umudunun yitirilmesi, Avrupa Birliği üyeliğinin tehlikeye girmesi ve nihayet Irak krizi artçı sarsıntılar gibi salladı ülkeyi…” “Yarın savaşta ne yaptın baba? diye soracak oğluma.” 25 Temmuz 1950 de Kore’ye asker yollama kararı alan Menderes hükümeti 1 Ağustos 1950’de 4.500 askerini gönderip Ekim’de 721 şehit,175 kayıp bırakarak Türkiye’ye döndü. (11) 17 Ocak 1991 de Bağdat bombardımanına İncirlik’ten kalkan uçaklarında katıldığını bildiren haberi; “savaşa Türkiye’nin dahlini çağrıştıran ifadeleri ayıklayarak yayına vermem istendiğinden” TRT’den istifa ettiğini anlatıyor. (19/20) “Leylekleri vuruyorlar Mezopotamya’da… Savaşa havalanan uçakların motoruna girip tehlike yaratmasın diye kurşunluyorlar göçmen sürülerini… Tüyden kanatlıların ölmesi gerek, çelik kanatlılar uçabilsin diye semada…”(104) “ Bush ve çetesi dünyayı esir aldı, siz izlediniz değil mi? Şimdi daha beterini izlemeye hazır olun: Teslimiyetçiyi… İşbirlikçiyi… Yağmacıyı… İşgalcinin ayağına kapanan, aşağılanan insanları… Kardeş kanını… miras kavgasını… birikmiş kini… cinayeti… ihaneti… Saddam’ın Firdevs Meydanı’ndaki heykeliyle birlikte Irak mozaiğini bir arada tutan çimento da dağılacak şimdi…” Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Kore Savaşı ve Irak Savaşı ile çekilen sıkıntıları, oynanan oyunları ne güzel sergilemiş Can Dündar. İçinde bulunduğumuz Kütüphaneler Haftası içinde okuyunca sizde bağıracaksanız belki tüm gücünüzle: SAVAŞA HAYIR 01.04.2010/Afyonkarahisar |
|
KİTABIN DOSTLUĞU Olaylar istediğimiz gibi değil kendi akışında gelişiyor. Doktorlar tarafından hareket etme özgürlüğüme sınırlama getirilince Mart ayı içinde okumayı düşündüğüm kitabımı bu arada okuyup bitiriverdim. Dertlerimi sıkıntılarımı azalttı. Kitabın dostluğu kendini bir kez daha gösterdi.CAHİLLİKLER KİTABI John Lloyd-John Mıtchınson.Dilimize çevirisini Cihan Aslı ile Emre Ergüven yapmışlar. 278 sayfalık kitap. Önsöz ve girişten sonra 210 başlık altında(Bilmediklerimiz ve yanlış bildiklerimiz) yazılar serpiştirilmiş. Sıkılmadan okunacak kitap. Bazı bölümlerden ilginç bulduğum yerleri sizlerle paylaşmayı uygun buldum. “Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden değil, penis kemiğinden yaratıldığını ileri sürdü. Bu durum erkeklerle kadınların neden aynı sayıda kaburga kemiğine sahip olduğunu ve erkeklerin neden penis kemiğinin olmadığını açıklıyordu. Sayfa:74” “Deve bakıcısı deveyi sakinleştirmek için ceketini ona verir. Deve, elbisenin canına okur; üzerinde tepinir, onu ısırır, parçalara ayırır. Deve kızgınlığının geçtiğini hissettiğinde, bakıcıyla deve tekrar uyum içinde yaşayabilirler. Sayfa:104” “Amerika adını İtalyan tüccar ve haritacı Amerigo Vespucci’den değil, Gali ve zengin bir Bristol tüccarı Richard Ameryk’ten almıştır. Sayfa:105” “Acı biberin en acı kısmı çekirdeklerin tutunduğu merkezdeki zardır. Bu zar, en fazla kapsaisin içeren kısımdır. Kapsaisin bibere ayırt edici acılığını veren renksiz, kokusuz bileşiktir. Sayfa:140” “Yeryüzündeki oksijenin çoğunu üreten şey su yosunlarıdır.Çıkardıkları net oksijen miktarı diğer tüm ağaçların ve kara bitkilerinin birlikte çıkardıklarından daha fazladır. Sayfa:166” “Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılan Alman üniformaları ısırgan otundan yapılmıştır. Sayfa:168” Daha buna benzer birçok bölüm. Bilincimizi ve bilgi dağarcığımızı zorluyor. Okuduğunuzda sizinde mutlu olacağınızı sanıyorum. 27.02.2010 Karabağlar/İZMİR |
|
ŞUBAT KİTABIM Şubat ayı içinde hangi kitabı okuyacağım derken oğlumun kitapları içinde birisi ilgimi çekti. Bunda yazarın bir-iki kitabını önceden okumuş olmam ve görsel basından izlememle Afyonkarahisar’da bir söyleşisinde bulunmam etkili oldu sanırım. Kitap Üstün Dökmen’in Ladesçi(Sistem yayıncılık-Ocak 2006 basımı/4 bölüm ve246 sayfa) Lades kemiği ve lades üzerine tanım verildikten sonra çeşitli biçimleriyle inceleniyor. Yüksek okul bitirmiş iki arkadaşın umutları ile umutsuzlukları içinde sıkışır gibi olunuyor. El yazması kitapların değeri vurgulanırken “Yaşamın Kerteriz Defterleri” bölümünde:”Balıkçılara balıkların yerini bildiren nerede ne avlanacağını bildiren… Ne zaman nerede ne düşünmek nasıl davranmak gerektiği konusu görüşleri. Arkasından yok olmaya yüz tutmuş mesleklerden semerciliğin çıraklıktan ustalığa üniversite okumuş gençte oluşumu anlatılıyor. Burada okuduğu dal dışında başarılı olmuş gençlere örnek ya da seçenek sunuluyor gibi vurgu yapılmış. Tanıtım yazımı yazarın dilinden verilmiş şu sözlerle bitirmek istiyorum:”Bakınız. Göçmen kuşlar V düzeniyle uçarlar gökyüzünde. Bir dostluk ve dayanışma işaretidir bu… Fark etmeyiz gösterdiklerini. Dürüstlük doğallıktır. Tavuğun lades kemiğini kırıp oyun diye kardeşini kandırmaya çalışan insan kendini ve doğayı kandırmaya çalışıyor farkında olmadan… Hepinize okunası kitap dolu günler diliyorum. 18.02.2010/Karabağlar-İZMİR |
|
YARDIM Eskişehir’deyken Tayfun Talipoğlu’nun Bam Teli programını izliyorum. İki öğretmen. İkiside eğitim fakültesini bitirmiş. Kadrolu olarak atanamadıklarından Diyarbakır-Kulp Akçasır Köyü Tekneval Mezrası İlköğretim Okulu’nda vekil öğretmenliğe başlamışlar. Elektrik yok. Aileler fakir. Sınıf köşelerini bile ilçedeki okullardan sağlamışlar. Öğretmen ilçedeki tüm okulları dolaşarak:”verebileceğiniz ne varsa almaya geldim.” Demiş. Ardından tüm topluma seslenip kaynak yokluğuna katkı istiyorlardı. O anda kararımı verdim. Afyon’a vardığımda ilk işim evdeki bir takım ansiklopediyi yollayacaktım. Nuh’tan gelirken bir dostun göndermem istediği orta boy valizin kargo( yurt içi) ücreti 23.50 TL tutunca, bunların ücretini kestiremiyordum. Ansiklopedileri iki Pazar çantasına doldurup eşimle birlikte PTT’nin kargo servisine vardık Kurumun en büyük koli paketlerinin iki tanesine yerleştirip boyut ölçme ve tartım işleri yapıldıktan sonra(9 DESİ=12.00 TL ve 5.26 DESİ=6.50 TL) ücret toplamı çıkarıldı:18.50 TL. Bir gün öncekiyle kıyaslayınca bana sudan ucuz geldi. Önceden ilgili okul müdürlüğüne yazdığım mektubu da postaya verdikten sonra eşimle oradan ayrıldık. Yaptığımız yardım küçüktü ama o yokluk acılarını 34 yıllık öğretmenlik dönemimde çok yaşamıştım. Köy Öğretmenleri İle Haberleşme ve Yardımlaşma Derneği’nin(Varlığını sürdürüyor mu bilemiyorum.) kitaplarla dolu kolisini aldığımda benim ve orada bulunan köylülerin(Çankırı-Bayramören-Feriz Köyü) sevincimizi tanımlamak kolay değildi.
Diyorum ki: Elinizde bulunan
ansiklopedi, kitap, defter, kalem, önlük vb gereçlerini Tekneval veya
aynı durumdaki köy ve mezralara gönderebilirseniz aynı sevincin
yaşanmasına katkınız olacaktır. |
|
KİTAP OKUMAK Yeni yılla birlikte kitap okuma alışkanlığın sürdürmek amacıyla oğlum Mustafa Özgür’ün kitaplığını karıştırırken mor kapaklı bir kitap gözüme ilişti.Adı da ilginç geldi:EĞİTİME ADANMIŞ HAYATLAR(Mustafa Özçelik-Odunpazarı Belediyesi Kültür Yayınları/22-240 sayfa) Kitap belediye başkanının “Sevgili Öğretmenlerimize” söylemiyle başlıyor.”görev,yetki ve sorumluluklarımız çerçevesinde eğitim ve öğretim meselelerine karşı duyarlı davranmaya ve bu mesleği büyük bir özveriyle yürüten öğretmenlerimiz için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.” Dedikten sonra daha kapsamlı çalışmalar yapacaklarını belirtiyor.Sonrasında yazarı eğitimci meslektaşım:”Dilimizin imlasında ne yazık ki ortak bir kabul yok.Bu yüzden yazarlar arasında kimi farklı yazımlar sözkonusu.Bu yüzden biz onların tercihlerine saygı duyarak yazım ve noktalama konusunda metinlerine hiçbir tasarrufta bulunmadan gönderdikleri gibi kitaba aldık.” Diyor.Yazarın anlattığı düşünceye katımamak elde değil.Bunda birlikteliği sağlamaya çalışan özerk yapıdaki Türk Dil Kurumu’nun kapatılarak yeniden oluşturulmasına gidilen kurumun yetersizliği neden olduğunu düşünüyorum. Fatih Murat Seferbeyoğlu(sayfa:11)…Öğretmen olmak aydınlattığınız her beyinde çoğalmak,boğduğunuz her karanlıkta bahar toprağı olmaktır.Bereketli ve doğurgan bir bahar toprağı…Verdiğiniz her bilgi cemre olup düşmüştür zemheri ayazının üstüne ve toprak sıcaktır,su sıcak,hava sıcaktır artık.Dallar meyveye durmuştur gayrı…Nasıl yok olduğunuz söylenebilir?Şimdi varsınızdır asıl.Büyüyen her fidanda,açılan her goncada renginiz, kokunuz vardır çünkü. Yetiştirdiğiniz her öğrenci sizin renginizi,sizin kokunuzu taşıyarak çoğalır Anadolu’da.Birken binler,yüzbinler olursunuz.” Diyor.Kitap içinde 47 metin var.Ben okurken okul öncesinden günümüze kadar yaşamımdan kesitler buldum.Okuyacaklarında kendilerinden birçok kesitlerle karşılaşacağını umuyorum. Yeni yılda okuduğum ilk kitapla ilgili düşüncelerimi aktarırken herkese bol kitap okuyacak günler diliyorum.Gereksiz dedikodu yerine bilgi geliştirmeye katkıda bulunmak daha iyi değil mi?Hele denemeye başlayında bir kez daha konuşup tartışalım. 20.01.2010/ESKİŞEHİR |
|
KÜÇÜKLER BÜYÜRKEN Okula başladığı günleri anımsıyorum. Sınıfın en küçük boylu öğrencileri arasındaydı.Zamanla okuma yazmayı öğrendi.Sevimliliği yanında tutarlı,aklına koyduğunu yapabimek için her yolu denemekten çekinmeyen yönünü tanıttı. Hergün okul çıkışı evlerini göstermek,daha sonrasında evlerine götürmek için yalvarmalardan tutun zorlamaya kadar tüm yolları denedi.Evlerinde oturduğumuzda mutlluğunu görmenizi isterdim. Sonraları sınıfta ve evde öykü yazma çalışmarında üç arkadaşıyla birlikte öne çıktılar. Kişileri karşılıklı konuşturarak yeri geldiğinde empati kurarak çok güzel yazılar çıkarıyorlardı ortaya. Derken ayrılık zamanı geldi.Ben emekliye ayrılıp onları bir başka öğretmen arkadaşa bıraktım. Aradan zaman geçipte okula uğradığımda birçoğunun bizi niye bırakıp gittiniz sorularına inandırıcı yanıt veremediğimi belirtmek isterim.Bir başka zamanda öykü yazımı çalışmalarını sorduğumda öğretmenlerinin hiç yazdırmadığını birazda şaşırarak ortaya koydular.O günden bu güne zaman su gibi akışını sürdürdü. Son öğrencilerim yedinci sınıf oldular. Zaman zaman ne yapıyorlar?Dersleri nasıl oldu?Babası işsiz olanlar işe girdi mi?Aile içi sorunları olanların dertleri bitti mi? Sorularını kendi kendime soruyordum. Birisini ailesiyle birlikte çarşıda gördüm.Yemek yeme azlığı ve kola içme düşkünlüğü vardı.Bunu ailesiyle ortak çalışma sonucu çözmüştük.Hemen kola içip içmediğini sordum.Seyrek içtiğini söyleyince sevindim ve rahatladım.Bunlardan birisini de evvelki gün facebook iletişim sitesinde görüp mesaj gönderdim. Ertesi gün karşılıklı yazıştık. Merak ettiklerimizi soru yanıtla öğrendikten sonra;öğretmenim herşeyi sordun ama sbs puanımı sormadın dedi.O an yüzünü ve heyecanını düşündüm.Sanıyorum sonbaharda ağaçtan düşecek yaprağın titremesi gibi titriyordu.Dayanamayıp yazdı ekrana:401.Daha iyi olması gerektiğini söyledi.Bende istedikçe başaramayacağı şey olmadığını söyledim.Son olarak yurttaşlık numarasını ve okul numarasını vererek e-okuldan notlarını görmemi istedi.Gecenin ilerleyen saatinde yazarak iletişimimizi bitirdik.Daha sonra bilgisayardan sayfasını açınca notlarını gördüm:Beden Eğitimi-5,Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi-5,Fen ve Teknolji-5,Görsel Sanatlar-5,Matematik-4,Müzik-5,Sosyal Bilgiler-5,Teknoloji ve Tasarım-5,Türkçe-5,Yabancı Dil-5.İşte dünün küçük afacanı,bugün sorumluluk bilincini kazanmış, Fen Lisesi’ne girememe kaygısını üstlenmiş yetişkin adayı bir kız olmuştu.Öykü yazmaya yazmaya öykü sözcüğünü hikaye ile destekleyince demek istediğimi anladı. Öykü yazmayıp şiir yazdığını belirtti.Burada öykü yazmıyorum dediğinde yüzünün ifadesini ve kızarışını görmeyi ne kadar çok isterdim.Öykü yazımınıda şiirle birlikte sürdürmesini istedim. Pınar kızıma dediğimi tatil havasına giren tüm öğrencilere yinelemek istiyorum. İstedikten sonra hangi okul olsa da eczacıda olursunuz,doktorda.İstemek başarmanın yarısıdır diye boşuna söylenmese gerek.İyi tatiller hepinize sevgili çocuklar. Eskişehir/12.01.2009 |
|
HANGİSİ Her yenilik karşında karşı koyma eğilim ve istekleri hep olagelmiştir.Ümmet topluluğundan modern topluma geçiş sürecinde yaşama geçirilen Atatürk Devrimleri zaman zaman uygulamalarda savsaklanmıştır.Bu savsaklamalar eğitimde,adalette ve aile düzeninde geri adımlar atılmasına neden olmuştur.Bugün bir televizyon kanalında son yılların gözdesi evlenme programını izlerken kadın haklarında nerede olduğumuzu sorgulama gerekliliği gösterdi. Ortada program sunucusu(aynı zamanda tiyatro sanatçısı)bayanla erkek eş Mehmet,az ilerisinde imam nikahlı eş Tenzile,geri tarafında dört çocuk vermiş resmi nikahlı eş Hatice.Olay imam nikahlı eşin resmi olmayan bu ilişkisini bitirip başka birisiyle evlenme isteğiyle patlak vermiş.Erkek resmi nikahlı eşiyle programa katılıp yaptıklarını ve yattıklarını sıralayarak kararından vazgeçirmeye çalışıyor.Program akışında Hatice’nin psikolojik tedavi gördüğünü,Tenzile’nin ölüm korkusu nedeniyle savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu,Mehmet’in elinde Tenzile’ye alıp verdiğini söylediği taşınmaz mallar tapularının bulunduğu dosyayı ve sunucunun deyişiyle bıçağıyla programa geldiğini izliyoruz.Mehmet günlerini Tenzile olduğu zaman yanında,(deyişine göre)kaçıp gittiğinde Hatice’nin yanında geçiriyor.Tenzile yaşlanmaya başladığını düşünerek resmen evlenecek eş arıyor.Mehmet Tenzile’nin kendine dönmesini düşünüyor.Hatice çocuklarının anası olmasının da ağırlığını kullanarak Mehmet’e “Ya O, ya Ben” diyor.Mehmet Tenzile’yi gösterince program karışıyor.Hemen reklama giriliyor. Suçlu kim şimdi:Resmi nikahlı eşin yanına imam nikahıyla eş alan Mehmet mi? Biraz gecikerek bile olsa İmam nikahlı kumayı bilerek kabullenen Hatice mi? Anlatılanlara daldan dala konuyor izlenimi uyandıran ve yuva yıkmış görünen Tenzile mi?Yoksa yukarıda değindiğim eğitim,adalet,aile düzeni ve Atatürk Devrimleri’nin orasından burasından çekiştirile çekiştirile aşınmasına neden olan güçler mi?Ben sonuncusu diyorum.Sizler hangisi dersiniz? 23.12.2009/ESKİŞEHİR |
|
YİTİRİLENDEĞERLER–57:FIRLAK(FIRILDAK)DÖNDÜRME Fırlakla fırıldak arasındaki ilişkiyi(daha sonrada ayrıcalığı)ortaya koymak için google arama motorunda epey dolaştım. Fırlak: Dışarı doğru fırlamış, çıkmış, çıkık. Fırıldak: Rüzgârla dönen çocuk oyuncağı, şeklinde açıklanmış. Fırlağımız yapılış biçimiyle fırlak tanımını, işleyiş biçimiyle fırıldak tanımını anlatır gibi. Çocukluğumuzda kendimiz yaptığımız veya büyüklerimize yaptırdığımız ama özellikle harmanlarda akşam eve dönmeye yakın zevkle döndürdüğümüz fırlak yerine kâğıt yapımı fırlak anlatılıyordu. Yazımı hazırlarken düşününce bunun denge esasına dayalı basit pervane olduğunu söyleyebilirim. Becerikli bir elde yapılışı kolay olup kısa sürede ortaya çıkarılır.20 santimetre kadar uzunlukta,3 cm kadar çapında kuru söğüt ağacından yapılır. İki yuvarlak yanı çakı bıçağıyla alınarak tahtaya benzetilir. Bıçağın ucuyla(bazen kızdırılmış ince demirle ortasından delik açılır. Deliğin 1 santimetre sağından ve solundan birbirinin tersi olacak şekilde tek yanlı iki tarafından da inceltme yapılır. En son denge durumuna bakılıp ayarı yapılır. 50-60 santimetre uzunluğunda bir değneğin ucuna imbal(mudul) çakılıp fırlak takılır. Böylece rüzgâra tutulunca dönmeye başlar. Bu yaz Denizli’de bulunduğum kalabalık bir toplulukta kuş, fare, köstebek vb, zararlılarla ilaçsız savaşım yolları konuşulurken uzun yıllar önce Dazkırı’dan göçüp Denizli’ye yerleşmiş hemşerimiz boşaltılmış kola şişelerinin bel bölgesinden eşit aralıklarla kesilip kıvrılarak bu işte kullandığını ve iyi sonuç aldığını söyledi. Ertesi gün Denizli Merkeze yakın bir yerde çiftlik almış olan arkadaşım Arafettin’in yerinde denedik ve başardık. Kola şişesinin dönerken çıkardığı ses çocukluğumun fırlağının sesine o kadar çok benzedi ki… Beni çok eski yıllara ve anılar yumağına alıp götürüverdi.16.12.2009 |
|
BAYRAM ARKASI Arife gününden bir gün önce Eskişehir’den Afyonkarahisar’a arkasından Nuh’a ulaştım. Arife günü mezar ziyareti sonrası konuşma sırasında bayram günü Cumhuriyet Meydanı’nda yapılacak toplu bayramlaşma konuşmasının içinde bulundum. Kurban kesme nedeniyle katılımda aksamalar olabileceği kuşkusu üzerinde duruluyordu. Ancak konu topluma duyurulduğundan geri bırakmak veya ertelemekte yanlış olurdu. İmamlarımızın bayram namazı sonrası yapacakları açıklama doğrultusunda davranılması düşüncesiyle konuşma sonlandırıldı. Bayram namazı kılındıktan sonra imam önce camideki bulunanlarla her bayramda olduğu gibi bayramlaşılacağını, sonrada meydanda toplu bayramlaşmaya gidileceğini söyledi. Camide bayramlaşıp aşağıya doğru yöneldik. Meydanda Belediye Başkanı ve personeli yerlerini almış bizleri bekler bulduk. Kolonya, şeker, sigara ikramı içinde hazırlık yapılmış. Bayramlaşıp sıradaki yerimizi alınca gelen gelmeyen konusunda Adem Narin’le ikili bir değerlendirmede bulunduk. Katılım çok iyiydi. Ancak bize göre olması gerekenlerden bazılarını görememiştik. Sonra orada olmayan birisini görüp neden gelmediğini sorduk. Öğrendik ki bayram namazında merkez camisindelermiş. Gelip oradakilerle bayramlaşmış az beklemişler, başka gelen olmayacak diye dağılmışlar. Bunu duyunca daha rahatlamış olduk. Bundan sonrası için uçtaki camiler biraz hızlı, merkezde biraz yavaş olursa problem olmayacak demektir. Bence meydanda tüm kasabalının katılımıyla bayramlaşma olacağına göre camide bayramlaşmayı beklemeden toplanma noktasına inmek daha güzel olmaz mı? Eh! Nuh’ta bir ilk daha yaşama geçirildi. Düşünce iyi, uygulama iyi, katılım iyi, hele bu katılım içinde biri olmak iyilerin iyisiydi. Kasabamızda güzel bir söz kümesi vardır ya:”Gel bir adım, varan iki adım.” Diye. Hepimizin bu sözün özünü düşünerek güzel birlikteliklerde tuzumuzun bulunması dileklerimle geçmiş bayramınız kutlu olsun. NUH/06.12.2009 |
|
ŞEHİRDEN ŞEHİRE Kasım ayıyla birlikte plan dışı ve hareketli günler başladı. Nuh’tan Afyonkarahisar’a apar topar denebilecek biçimde geldik. Daha tam ne olduğunu anlayamadan, hepimizi çok üzen ölüm olayı nedeniyle İzmir’e ulaştık.Mevsim soğukluğu mu,insan soğukluğumu nedir her zaman bütünlükleriyle övündüğümüz Gaziemir’lileri daha dağınık buldum.Bu beni üzdü.Umarım yanılırım. Karabağlar’da çocuklarımın yanındayken Gebze’den gelen telefonla yeni bir düzenleme gerektirdi. Afyonkarahisar’dan eşimi aldıktan sonra; annesi, babası, dayısı, teyzesi ilk öğretmenliğe başladığım Çankırı-Bayramören-Feriz köyünden öğrencilerim olan genç Mustafa’nın düğünü için gece treniyle yola çıktık. Tren eskiye göre daha rahat ancak sefer sayıları oldukça azalmış. Sabahın erken sayılabilecek saatinde trenden inip geçit merdivenlerini çıkarken damat adayımız Mustafa’yı karşımızda bulduk. Eve vardığımızda 35 yıl sonra karşılaştığımız damadın babası Hüseyin’le hasret giderdik.Uzun uğraşlar sonucu kopan iletişimimizi sağlayan teyzesi Yosma,teyzesinin kızı Hatice,dayısını kızı Dilek ve eşi Rabia,dedesi İlyas ve diğerleriyle mutlu,heyecanlı hoş gelişler yaptık.Düğün caminin salonundaydı.Camide olunca erkek ve kadın bölümleri ayrı ayrıydı.Kuran_ı Kerim okuma,ilahi söyleme ve duadan sonra takı töreni erkekler yanında ve kadınlar yanında ayrı ayrı yapıldı.Etli pilav ve tatlı yenildikten sonra bahçeye çıktık.Öğrencilerimden Yusuf Baylan’ı bana gösterip çağırdılar.Doğal olarak tanıyamadı ama tanıdıktan sonraki sevinci ve şaşkınlığı gözlerimi yaşarttı.Erkek ve kız öğrencilerimin ağabeyleriyle görüştüm.Yaşam değirmeni her birini arı ayrı öğütmüş.Hasta olanlar,eşini yitirenler vb. O dönemin yalı ve orta yaşlılarının çoğu yaşamdan göçüp gitmişler.Düğün sonu eve geldik.Gece yarısına ,ertesi günü akşamı ve geceki tren saatine kadar 37 yıla sığan tatlı-acı olayları,yaşamı kişileri konuşarak parçaları olabildiğince birleştirmeye çalıştık.Taksiyle eşim,ben ve kadre öğrencilerim Yosma ile Mahmut Gebze istasyonuna geldik.Merdivenlerden çıkarken gelen tren koşturdu.Fatih ekspresi olunca rahatladık.İç Anadolu Mavi Treni gelinceye kadar söyleşimiz sürdü.Mutluluk ve hüzün arsında yeniden görüşme dileğiyle kucaklaşıp eller havada yola düştük. Afyonkarahisar’a gelince NUHYAR için üyelere dağıtılacak bayram kutlama kartlarının dağıtımına bakanımız Nurettin’le başladık. Merkezdekilerin bir kısmını dağıtıp İzmir gurubunu teftiş çalıştayı için gelen Hamdi öğretmene verip Nuh’a gitme hazırlıkları içindeyken gelen telefonla aniden yol yönümüz Eskişehir’e döndü. Gece varıp ertesi gün ağlantı kurulan evin kirası için sözleştik. Evraklar, eksik tamamlama derken yatsıyı geçirdik.Yarın temizlik,Pazartesi ev taşıma derken değişiklik olup savrulmazsak önce Afyonkarahisar,sonra bayram için Nuh’ta olacağız. Yaşam bu işte. Nereye savuracağı belli olmuyor. Bayrama Nuh’a gelebileceklerle ve orada oturanlarla görüşmek dileğiyle herkesin kurban bayramını kutluyorum. 21.11.2009/ESKİŞEHİR |
|
YİTİRİLENDEĞERLER–56:EL EL ÜSTÜNDE KİMİN
ELİ VAR: En az 3 kişi, kız erkek karışık olarak genelde evlerde ve kış mevsiminin kapalı ortamında oynanan oyun türüdür. Bir kişi kura ile veya sayışarak ebe seçilir. Dizleri ve elleri üzerine çökerek emekleme konumuna gelir. Diğer arkadaşları da ellerini sırayla üst üste yumruk yaparak ya da el ayaları alta gelecek biçimde koyarlar. El el üstünde kimin eli var diye bağırılarak ebeye sorulur eğer bilirse eli en üstte olan ebe olur bilemezse(iğnemi iplik mi davul mu zurna mı diye sorulur)iğneyi ve ipliği seçerse parmaklar sırtına batırılır. Davulu seçerse sırtına vurulur. Zurnayı seçerse kulağında bağırılır. Bu sırada ebenin kafasına, kıçına, sırtına böbreğine vuranlarda olur. Ebelik uzun süreli olursa çoğu zaman ağlayarak oyunu bırakıp gider. Özellikle ergenlik çağındakilerin ağırlıklı olduğu oyun kümesiyse bir oyuncuyu canının acıtarak oyun dışı bırakmak oyunun temel amacı gibi olurdu. Yazımızı Mükerrem Suna Gümüş’ün aynı adlı şiirinden küçük bir bölümle bitirelim: “El el üstünde kimin eli Kim akıllı Kim deli Neden bu kadar gölgeli bir kıştayım Yoksa her yer mi güneş” 14.11.2009/Nuh |
|
KULAYCIK, ÇİĞDEM VE KAR Geçen yazımda Nuh’ta dağ bayır dolaşamadan geldiğimi yazmıştım. Cuma günü Afyonkarahisar Kırmızı Hastanede günümüz geçtikten sonra Cumartesi günü öğleye doğru NUHYAR yönetim kurulu toplantısı için yola çıktım. Hava yağışlıydı. Toplantı açıldığında 2009-2010 öğretim yılında burs almak için 17 başvuru olduğu, önceden aldığımız karara göre birisinin sınıf tekrarı nedeniyle değerlendirme dışı tutulduğu, diğerlerinin dosyalarının da hazır olduğu başkanca açıklandı. Başvuran öğrencilerin adları, hangi okulda okudukları, sınıfları vb. ayrıntılar üzerine bilgi verildi. Yine önceden belirlendiği gibi 14+1=15 öğrenciye burs verilmesi kararlaştırıldı. Oradan çıkınca eve uğrayıp sonrada belediyemizin arabasıyla Nuh’un yolunu tuttum. Havalarında kar getireceği uyarısı olunca ilkbahardan beri kendimizi borçlu hissettiğimiz yayla ziyaretine Pazar günü çıkmaya karar verdik. Birkaç gündür yağış olduğundan yerlerde çamur çimenlerin üzerinde yağmur zerrecikleri var. Çizmeleri ve gocuğu giyip elime koyun köpekleri saldırma olasılığı nedeniyle değnek, yağmurdan korunmaya yardımcı olur diye şemsiyeyi aldım. Eşimde havaya uygun giyinince yola çıktık. Gökseki, Gâvur İni, Piknik Alanı derken Ilıca’nın karşısındaki çayırlığın büyük bölümünün domuzlar tarafından sürülmüş olduğunu gördük. Kurtkaya altına gelirken yolun kıyısında bir-iki kulaycık görüp aldık. Az ötede bir –iki daha derken genç çoban kardeşim yamaçta çok olduğunu söyleyip eliyle de işaret etti. Oraya çıktığımızda toplarken yağmurda bizim kasabadaki deyişle “avanak ıslatan “biçiminde başladı. Eski Akçaşer yoluna kavrarken yağmur daha hızlandı. Geri dönüp dönmeme konusunda kısa bir tereddütten sonra yola koyulduk. Bazı yerlerde mor çiçekli çiğdemler kendini göstermiş. Doyumsuz bir izleme zevki var. Görüntülemek için fotoğraf makinesini çıkarmak istiyorum ama yağmurdan zarar görür mü düşüncesinden sonra üşüyen ellerimin makineyi istediğim gibi kullanmama izin vermeyeceği belli oldu. Parmaklarım tutmuyordu. Bende burada fotoğraf çekmekten vazgeçtim. Akçaşer gediğine çıkınca Ünal’ın yaylaya doğru seslenmeye başladık. Köpeklerin huyunu bildiğimizden değneklerimizi de hazır ettik. Ünal’ın eşi Emine sesimizi duyup “Köpeklerin birisi var, dördü koyunun yanında. Gelin.” demesiyle yaylaya yöneldik. Biraz üstümüzü kurutup ellerimizi ısıttık. Sıcacık çayları da içince kendimize geldik. Burada fotoğraflar çektik. Bize yayla evlerini, oradaki birçok ini gezdirdi. Akçaşer konusunda çok şey bildiğini sanan ben meğer inleri hiç bilmiyormuşum. Define peşinde koşanların inlere verdikleri büyük zararlara tanık olduk. Aşağıdaki çayırında Ilıcanın karşısı gibi domuzlara sürüldüğünü gördük. Bu arada Ünal sürüsünün başında Domuz Deresi’nin ağzında göründü. Onu bekleyip pınardan doldurulup heybelere konmuş içme sularını eşeklere yükleyip yaylaya yöneldik. Başta kulaycık kavurması olmak üzere hazırlanan yiyeceklerle kuzine soba üzerinde gevretilmiş ekmekleri yedik. Onların kolesterol korkuları olmayınca sade yağıda çalındılar. Yemekten sonra Örencik’e doğru indik. Taşoluk’la ortaklaşa kullanılacak gölet için sık sık su ölçümü yapılan yeri gösterdi Emine bize. Ünal ise sürünün başına gitti. Oralardan bulduğumuz kulaycıklarla Ayva Ağzı’na çıktık. Yazın çok güzel içimi olan pınarların suyunu soğuk nedeniyle sadece seyrettim. Yeniden yokuşu tırmanıp yaylaya geldiğimizde akşam yaklaşıyordu. Gönüllerini alıp kasabaya doğru yola koyulduk. Evlere yaklaşırken akşam ezanı okunmaya başladı. Üzerimizdeki ıslakları değiştirip yemeğimizi yedik. Yağmur aralıklara yağmasını sürdürüyordu. Sabah uyandığımızda korunun yarıdan üstü, Kurtkaya ve Asarkaya beyazlara bürünmüştü. Meteorolojinin dediği çıkmış mevsimin ilk karıyla tanışmıştık. Hava böyle olunca hazırlığımızı yapıp öğleden sonra Afyonkarahisar’a doğru yola çıktık. Yorucu, ıslak ama zevkli bir geziden sonra Afyonkarahisar’daki evimize ulaşıverdik. 02.11.2009/NUH |
|
İMECE GİBİ Çarşamba gününden beri yine Nuh’taydım. Hem ufak tefek işlerimi görmek, hem de(dağ-bayır dolaşmak)tatil dönemini uzatmak için. İşlerin peşinde koşayım derken her istediğini yapmanda olanaklı değil.Dolaşma işi bir başka zamana kaldı. Gündüzler arada kahveye, akşamları hep kahveye çıkarak dostları görebiliyorum. Bu arada iki güzel çalışma oldu. Traktörcülerin bir kısmının katılımıyla(NUH-AKHARIM belediye kepçeleri) yeni Kur’an Kursu binasının güney ve doğu bölümündeki boşluk yalıtımı yapıldıktan sonra piknik alanını karşısındaki bölümden getirilen topraklarla dolduruldu. Oradan alınan topraklardan sonra yol kenarında araba parkı veya geliş –gidiş için yolda genişletilmiş oldu.1983 yılında eski okulun duvarını yapmak için taş-kum getirme imecesinden bu yana gördüğüm ortak çalışma ürünüydü. Cuma öğleden sonra Kuran Kursu binasının geleceğine yönelik çalışmaları yönlendirmek amacıyla yeni kurulan Sinanpaşa İlçesi Nuh Kasabasını kalkındırma ve güzelleştirme derneği genel kurul toplantısı belediye düğün salonunda gerçekleştirildi. Daha çok katılım bekliyordum ama yinede iyiydi. Yapıcı konuşmaların ardından seçimlere geçildi. Son dönemde canla başla çalışan Osman Karaköy, Ahmet Menekşe ve Ahmet Kızılırmak yine bu görevlerini sürdürecekler. Yeni seçilen arkadaşlarıyla birlikte işin üstesinden geleceklerine inancımız tam.Başarı dileklerimizle kolay gelsin diyoruz. 25.10.2009/NUH |
|
ÜÇ KİTAP |
|
KAN BAĞIŞI ÜSTÜNE Benim için yoğun sayılabilecek bir gün. Dün Afyon’a gelmiştim. Sağlıkla ilgili bazı belgeler Nuh’ta kaldığından bu sabah Sandıklı minibüsüyle asfalta indim. Az yürüyünce tarla sürgülemek için ovaya gelmiş olan Adem Narin’in traktörüyle kasabaya, sonra yine asfalta ve minibüsle Afyon’a döndüm. Hastanede 65 yaş üzeri masasından sırayı aldım. Hasta yanımda olmadığından muayene öğle sonuna kaldı. Muayene, ilaç alımı, yeni katkı payı ödemelerinden sonra valiliğe doğru yürüyünce Anıtpark’ta Kızılay’ın kan bağışı çadırını gördüm. Hemen uğradım. Bir form doldurttular. Arkasından sedyeye yatıp kan verme işi başladı. Yeterli olunca 5 dakika daha uzandım. Kalkınca maden suyu ve bisküvi verdiler. İçimde çok hoş duygular gelişti. Eve geldiğimde kan bağışı konusuna baktım. Çok yararlı şeyler göründü. Bunu da sizlerle paylaşmayı görev bildim. “Kan
bağışlamak hayat kurtarmaktır Bu
mutluluğu tatmayı sizde deneyin.Yitiğiniz pek yok ama kazancınız çok
olacaktır.Kararınızı sizler verin. 09.10.2009 |
|
SIRA SİZDE Yeni seçilen belediye başkanımız Tuncay Aslan’ın ilk çalışma alanı içinde Sosyal Konutların bakımı, belediye binasının bakımı, düğün salonunun bakımı, belediye tuvaletinin bakımı, mezarlığın bakımı, piknik alanının bakımı, çam koruluklarının bakımı ile kütüphanenin daha uğranılır ve kullanılır yere taşınması vardı. Birtakım engellemelere ve zorluklara karşın saydığımız çalışmalar başarıyla gerçekleştirildi. Bir Ulusal bayram kutlaması sonucu okul ziyaretimizde öğretmen arkadaşlardan sayısız teşekkür almıştı başkanımız. Ogün azıcık tuhaf gelen bu olayın gizini daha yeni bir sohbet toplantısı sırasında öğrendim. Yapılışından beri tam bir bakım görmemiş birçok belediye taşınmazı gibi sosyal konutlar. Öğretmenlerden bir bölümü işte bu bakımsızlığı nedeniyle sosyal konutlar yerine Taşoluk’ta oturmayı seçmişler. Geçen öğretim yılı düzenleyecekleri yılsonu etkinliğini bence sudan nedenlerle gerçekleştirmedi veya gerçekleştiremediler. İlgisizlikten yakınılan kasabada güzel bir olay yaşandı Salı günü. Okul -Aile Birliği yardım toplamaya çıktı. Gerekli olana yakın bir para oluştu. Umarım bu yardıma duymayanlarda katılarak eğitim yuvamızın bakımı gerçekleşir. Birlik yönetimine ve yardımsever insanımıza emekli eğitimci olarak teşekkürler. Her zaman yanımızda olduklarından kuşku duymadığımız İzmir’deki Nuhlular adına yapılan bağış içinde ayrıca teşekkürler. Veren kişi verdiğinin işe yaradığını görmek ister.Bu nasıl olur derseniz hemen aklıma geliveren birkaçını sayıvereyim:Öğretmen çalıştığı kasabada oturma işini çözerek,halka açılıp yanında olduğunu göstererek,Topluma açık okul toplantıları yaparak,çocuğu tanımanın yolu aileden geçeceğinden tüm aile bireylerini tanıyıp iletişim kurarak,Zaman zaman okulun duyurularını-isteklerini-başarılarını-öğrenci/öğretmen çalışmalarını www.nuhkasabasi.com çıkışlı kasabamız internet sitesi aracılığıyla dışarıda yaşayan Nuhluya duyurarak. Sonuç olarak kasaba yönetimi, kasaba halkı ve dışarıda oturan kasabalı istenileni yerine getirmeye çalıştı ve çalışıyor. Sevgili öğretmen arkadaşlar. Okul içi ve dışı yapacağınız çalışmalarla sergileyeceğiniz olumlu davranışlardan hesap birlikte kazançlı çıkacağımızı umuyorum. Düşünme ve eylem insanı olmada SIRA SİZDE… Ne dersiniz?
06.08.2009/Nuh |
|
ŞURDAN BURDAN Gaziemir Nuhlular pikniğinin arkasından Nuh’a deyim yerindeyse apar topar döndük. Nuh’ta yağışların bitip soğukların başladığı dönemde bulundum. Geçen yıl toplamasının tadına doyamadığım gulaycıklara yetişemedim. Kasabada güzel şeyler oluyor. Yıllardır el sürülmeyen düğün salonunun altındaki tuvalet(erkek-kadın bölümleriyle) yenilendi. İstendikten sonra zor değilmiş. Sosyal konutlar ve belediye kahvesinin kapı-pencere aksamı yenilendi. Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı’nı kasabalılarla birlikte Atatürk Spor sahasında kutladık. Öğrencilerin-öğretmen arkadaşlarımızın sergilediği çalışmaları izledik. Tören sonu belediye başkanı ve öteki yetkilerle bayram kutlama ve çay içmeye okula uğradık. Pratik olsun diye çay yerine ikram edilen kolalarımızı yudumlarken okulun –kasabanın sorunları üzerine görüşler ortaya kondu. Piknik alanında yoğun bir çalışma var. Ilıca’nın suyu borularla havuza ulaştırılıp üstü kapatılınca oralar oldukça genişlemiş. Pikniğe kadar daha yapılacak işler var. Yıkılması bile tartışma yaratan Kuran Kursu binası üç kat(Zemin-kuran kursu-imam evleri) olarak kaba yapısı bitmek üzere. Soğuklardan yaz mevsimi gecikti. Eskilerin deyimiyle acı barın(baharın) ortasındayız. Görüntüleri kaçırmak istemeyen dostlar. Pikniği beklemeden acele ederlerse bunları yaşama mutluluğunu paylaşırlar.Önümüzdeki Pazar günü Durmuş Dede’ye yağmur duasına çıkıyoruz.Gelebilecek dostlar buyursunlar.Baş köşede yerleri hazır. Siteye kasabamız okulunun öğrencileri canlılık katmışlar. Daha fazla ve sürekli katılımlarını bekliyor ve istiyoruz. NUH-Afyonkarahisar 01.06.2009 |
|
OLMAZLARIMIZ Yaşamımızda her birimizin bir, ya da birden çok olmazlarımız vardır. Bunlardan biriside korkudur. Görünen ve görünmeyen nesnelerden korka gelmişizdir. Bu böyle sürüp gidecektir. Konuyla ilgili uzman yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Derdimize ilaç olabilmesi dilerim. “Korku (Erdal ATICI-Cumhuriyet/15.11.2008)Ülkemiz insanı son yıllarda dalga dalga yayılan onlarca korkunun ağır baskısı altında yaşama mücadelesi veriyor. “Ekonomik kriz korkusu”, “Terör korkusu”, “Rejim korkusu”, İşkence korkusu”, “Dinlenme korkusu”, “Sabaha karşı gözaltına alınma korkusu”, “Deprem korkusu”, “İşsizlik korkusu”, “Açlık korkusu”, gibi birçok korku günlük yaşantımıza egemen olmuş durumda... Büyük bölümü yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşam kavgası veren insanlarımızın üstüne karabasan gibi çöken bu korkular; aynı zamanda toplumsal gelişmemizin, ilerlememizin, barış içinde yaşayan bir toplum olmamızın önündeki en büyük engel. Filozof Seneca “Yüreklilik yıldızlara, korku ise ölüme götürür insanları” diyor. Korku yalnız insanları değil, ulusları da ölüme sürükleyebilecek bir olgu. Korkarak yaşayan ulusların çağdaş bir ulus olabilme olasılığı bulunmadığı gibi, korkak insanın da, insanca yaşaması olanaklı değil. Korku tarihte birçok olaya ve sıkıntıya yol açmıştır. Büyük savaşların, yıkımların temelinde hep büyük korkular vardır. Eğer korku ülkeleri yönetenlere bulaşmışsa, o ülkelerin halkları mutsuz, umutsuz, huzursuz ve güvensizdir. Böyle ülkelerde toplumsal barışı ve güveni sağlamak çok zordur. En küçük kıvılcımlar toplumun patlamasına ve iç çatışmalara neden olur. “ CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI -Aygaz Vehbi Koç'un kurduğu Koç Topluluğu,1955'de ilk çamaşır makinesini üreten grup, 1962 yılında da Aygaz ve Gazal şirketleriyle bütan gaz depolaması, dağıtımı ve tüp yapımında öncü olmuştu. 06.05.2009 |
|
YİTİRİLENDEĞERLER–54: DI-DI 50-60 santimetre uzunluğundaki değneklerle ve en az üç kişiyle oynanır. Oyun başlangıcı için oyuncuların önüne çizgi çizilir. Eldeki değnekler uzağa var güçle fırlatılır. Değneği en yakına düşen ebe(yelekçi) olur. Oyuncular çizginin gerisinde dizlerinin üstüne çökerler. Sırası gelen değneğin tam ortasından tutup özellikle kalın ucu yere gelecek şekilde vurarak bulunulan yerden ileriye gitmesine çalışır Atma işlemi bitince iş ebededir artık.”Hadi bakalım yenli yel.” Denir. Ebe hiç sesini kesmeden dıdı hecelerini uzatarak değnekleri toparlayıp getirmek zorundadır. Toparlarken unuttuğu değnek olur veya sesi kesilirse cezalı duruma düşer. Oyuncular değneklerini eline aldıktan sonra en uzağa değnek fırlatabilen oyuncu ebenin değneğini atar. O değneğini alıp gelinceye kadar onun şapkası, ceketi vb. eşyası oyuncuların değnekleriyle dövülür. Yelekçi yelme işini başarırsa ebe (yelekçi) seçimi yeniden aynı biçimde yapılır. Yelekçiyi kızdırmak için “Yel, bokun ayranlara dönsün. Anan-buban bayramlara dönsün.” Tekerlemesi söylenir. Oyun aynı aşamalarla sürer gider. Oyun sonu eve varıldığında o değnek darbelerini göstermemek için olağanüstü çaba harcanır. Çünkü işin ucunda azarlanmaktan sopa yemeye kadar uzanan acılı bir yol vardır. 05.05.2009 |
|
İKİ EĞİTİMCİ Biz eğitimciler okuduğumuz okullardan olsun çaıştığımız yerleşim yerleri ve okullarıyla insanlardan alacağımız bilgiler sürekli aksın isteriz. Alanımız insan ve insan eğitimi olduğundan sanırım.Ben öğretmenlik stajı yaptığım Eskişehir-Yahnikapan Köyü,öğretmen olarak çalıştığım Çankırı-Feriz Köyü,Sinanpaşa-Tokuşlar ve Kılınçarslan Beldeleri,Dinar-Akçin Köyü,Sinanpaşa-Nuh Beldesi,Sandıklı-Kınık Köyü,Sinanpaşa-Akören Beldesi ve Afyon Sahipata İlköğretim Okulu'nun öğrenci alım bölgesi olan Mecidiye,Gündoğmuş,Kayadibi,Dai Recep vb. mahallelerinden gelen bilgi akışlarıyla heyecanlanırım.Öğrencimin başarısı veya başarısızlığı,öğrenci velimin yaşadığı olumlu veya olumsuzluk,insanların ve insani değerlerin yücelişi veya yitip gitmesi ilgi alanım olagelmektedir.Yaşamım süresincede böyle sürecektir.Bu başka öğretmen arkadaşlarda da böyle olmaktadır. Bir aya yakın süredir Eskişehir'deyim.Öğrencilik yıllarım,oğlumun eğitimi ve iş yaşamı nedeniyle şehrin değişik zamanlarını bildiğimden değişimleri gözlemek daha kolay oluyor.Bir yazımda belirttiğim gibi olumlu değişiklikler üzerine yazacaklarımız eksik kalır. Dün sabah telefonum çaldı.Yeni bir numara olunca acaba bankalardan birimi arıyor diye temkinli yaklaştım.Açınca karşıdaki ses beni tanıdın mı diye sordu?Tanıyamadığımı söyleyince kendini tanıttı.Aslında konuşmaya başlayınca tanımıştım ama öyle sürsün istedim.Uygun zamanda buluşmak üzere sözleşip telefonu kapattık.Öğle sonrası dışarıya çıktığımda uygunsa buluşabileceğimizi söyledim.Bulunduğu yeri öğrendikten sonra oraya doğru yola çıktım.Salona girdiğimde gazete okuyor gördüm.Bir çoğumuzun olduğu gibi oda gözlüklerini takmış.Yanına oturdum.Kızının evlendiğini,oğlunun Eskişehir'de okuduğundan Antalya'ya taşıdığı evini bu kez de Buraya taşıdığını öğrendim.Bizim son sürgün olayından sonra Nuh'ta çalıştığından bugüne kadar duymadığım bazı önemli bilgileri aktardı.Nuh'tan ve çevreden olayları birbirimizin bilmediği olayları aktardık.Nuh'un eğitim düzeyini ve gelişmelerini(olumlu-olumsuz) değerlendirdik.Günümüzde kocaman insanlar olarak bir yerlere gelmiş o dönemin birçok öğrencisini,bazıları yaşamdan göçmüş insanlarını konuştuk.Bazılarının kulağını çınlattık.Bazılarını rahmetle andık.25-30 yıllık geçmişin olaylarını hele kendinin de içinde olduğu bir dosttan dinlemenin tadı doyumsuz oldu. Zamanın ilerlediğini arka arkasına çalan telefonlardan anlayıp dışarı çıktık.Yeniden görüşebilme umutlarını belirterek ayrıldık.Kasabanın eğitimi için çaba harcayan bu dostu merak ettiniz herhalde.Durun adını söyleyerek yazımı bitireyim.Şimdi emekli o dönemin Türkçe öğretmeni:Mehmet Demirel. Eskişehir/29.04.2009 |
|
GELECEĞİ ÖNCEDEN GÖRME Eğitmen kurslarından Köy Enstitüleri oluşumuna, gelişmesine, kapatılmasına ve sonrasına ilişkin ciltler dolusu kitaplar yazıldı. Bunun içinde olumlular olduğu gibi arada olumsuzlarında var elbette. Ülkemizde çok partili düzene geçilmeden bugünleri görmüş gibi Köy Enstitülerinin babası İsmail Hakkı Tonguç'un saptamasını aşağıda sunuyorum. "Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de kolayı, oyun olanı... Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklikler ister. Bu zor demokrasidir ama gerçek demokrasidir. İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın, lafebeliğiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kâğıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu, oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha..." Bu bölümü okuduktan sonra olayların neden böyle geliştiğini ikinci yolu seçtiğimizden olduğunu görüyorum. Siz ne dersiniz? 18.04.2009/Balıkesir |
|
İNSAN İnsan vardır sakindir. İnsan vardır öfkelidir. *** İnsan vardır olgundur. İnsan vardır hamdır. *** İnsan vardır önce kendisiyle barışıktır. İnsan vardır önce kendisiyle kavgalıdır. *** İnsan vardır sevgi doludur. İnsan vardır nefret doludur. *** İnsan vardır bağışlayıcıdır. İnsan vardır kindardır. *** Siz hangi gruptasınız? *** Politikacı vardır barışçıdır. Politikacı vardır kavgacıdır. *** Politikacı vardır ortak noktaları vurgular. Politikacı vardır ayrışmaları derinleştirir. *** Politikacı vardır yapıcıdır. Politikacı vardır yıkıcıdır. *** Politikacı vardır uzlaşma arar. Politikacı vardır intikam peşinde koşar. Siz hangisini tercih edersiniz? *** Kin, nefret ve intikam kişisel duygulardır… Toplumsallaştıkları zaman çok tehlikeli olur… Her iktidar değişikliği bu duyguların artarak sürmesine yol açar: Dünün mazlumları bugünün zalimleri, bugünün zalimleri yarının mazlumları olur… Kin, nefret ve intikam duyguları üzerinde demokrasi değil ancak faşizm yükselir! *** Yukarıdaki yazı Emre Kongar’ın(Cumhuriyet-21.03.2009/Bu Kin, Nefret ve İntikam Sarmalı Beni Korkutuyor) yazısından alınmıştır.Gelecek kaygısını yansıtan bu sözler üzerinde bireyler olarak düşünelim.Kişisel tutkularımızı topluma yansıtmadan.Yoksa zararını hepimiz görmez miyiz? 07.04.2009 |
|
SON 2000 YILIN EN BÜYÜK BULUŞLARI... Dünyadaki en önemli bilim insanlarına, düşünürlerine sorulmuş bir sorunun yanıtları ile oluşturulmuş bir kitap. Herkesin düşünmesi gereken bir soru: ‘Son 2000 yılın en büyük buluşu nedir?’ Matbaa da diyebilirsiniz, tükenmez kalem de akla gelebilir, fermuar da. Yanıtlar arasında çok değişik seçimler var. Çocuklarla böyle zihin egzersizleri yapsak ne güzel olur? Liseli gençler arasında böyle yarışmalar açsak? Düşünce ufkumuzu genişletsek? Vivian Guzman, flüt sanatçısı, ‘televizyon’ diyor. Howard Gardner, psikolog, ‘klasik müzik’ diyor. Terrence Sejnowski, beyinbilimci, ‘dijital bit’ diyor. Nicholas Humprey, teorik psikolog, ‘gözlük’ diyor. Freeman Dyson, fizik profesörü, ‘kuru saman’ diyor. Karl Sabbagh, televizyon yapımcısı, ‘sandalyeler ve merdivenler’ diyor. Yanıt verenler elbette ‘neden o seçimi yaptıklarını’ da açıklıyorlar. Herkesin hem okuması, hem düşünmesi gereken bir yapıt bu. Okullarda okunmalı ve çocuklarla yeni konular konuşulmalı. İnsan yaratıcılığını kışkırtan bir uyaran. Ezberciliğe karşı etkili bir panzehir. Alışkanlıkları sorgulayan bir yeni adım girişimi. 2000 yıllık tarihsel bir gezinti. Daha neler yapılabileceğini düşündürten bir akıl uyaranı. Çengelli iğne icat edilmeseydi neleri yapamazdık? 1500 yıl önce enerji kaynakları nelerdi? Nasıl ısınıyorduk? Nasıl aydınlanıyorduk? Haydi bakalım, 2009’a girerken biraz düşünelim. Öneriyorum...” (Dünyada Büyük Buluşlar- John Brockman- Pegasus Yayınları-2008 / Cumhuriyet -20.12.2008/ ERDAL ATABEK )yazısını kitap okuma-inceleme isteği olan dostlara seçenek olsun diye aldım. Kitap okumasının gittikçe yok olduğu günümüzde bir kişiye yararı olsa bile mutluluk duyacağımı bilmenizi isterim. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI - Garip uçak kazası 17 Şubat 1993'de Orgeneral Eşref Bitlis olayı, bir kuvvet komutanının görevdeyken yaşamını yitirmesine yol açan ilk uçak kazası olarak tarihteki yerini aldı. 01.04.2009 |
|
YAŞAMIMIZ TİYATRO Yarın 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. Aşağıda günün uluslararası bildirisinden kısaltılmış bölümü görüyorsunuz. Yaşadıklarımızı düşünelim. Arada tek kişilik, arada çok kişilik tiyatro ya benzemiyor mu? “Bütün insan topluluklarının günlük yaşantısı ‘gösterilerden’ oluşur; özel anlar için de ‘görülecek olaylar’ üretilir. Hem toplumsal örgütlenme biçimleri ‘görüntülüdür’, hem de şimdi görmeye geldiğiniz türden ‘seyirlik oyunlar’ yaratılır. Farkına varılmasa da, insan ilişkileri tiyatroya uygun biçimde yapılanır. Boşluğun kullanımını, vücut dilini, sözcük seçimini, ses iniş çıkışlarını, düşüncelerle tutkuların çatışmasını sergileriz sahnede; bunların hepsini hayatta da yaşarız. Kendimiz tiyatroyuzdur! Düğünler ve cenaze törenleri ‘seyirlik’ gösterilerdir. Günlük yaşantımızdaki sıradan ayincikler de öyledir; ama onlara öyle alışmışızdır ki, bunun bilincinde olmayız. Debdebe ve tantanalı olaylar kadar sabah kahvesi içmek de, karşılıklı günaydın demeler de, çekingen aşk fısıltıları ve coşku fırtınaları da, bir senato toplantısı ve bir diplomat görüşmesi de tiyatrodur. Oyuncular kendilerinin seyircileridir; temsil sırasında sahneyle koltuklar bir olur. Hepimiz birer sanatçıyız. Yalnızca bakmaya alışık olduğumuz için açık seçik şeyleri bile fark etmeyiz çoğu zaman; tiyatro yaparak onları görmeyi öğreniriz. Alışkanlık körleştirir; tiyatro yapmak ise günlük yaşantı sahnesine ışık tutar. Her temsilden önce oyuncularıma şunu söylerdim: “Günden güne uydurduklarımız tükendi. Şu bambu kamışlarının ötesine geçtiniz mi, hiçbirinizin yalan söyleme hakkı olmayacak. Tiyatro Gizli Gerçektir.”Görüntülerin gerisine bakarsak bütün toplumlarda ezenleri ve ezilen insanları, etnik grupları, cinsleri, sınıf ve katmanları görürüz. Adaletsiz ve acımasız bir dünya görürüz. Başka bir dünya yaratmamız gerek; çünkü biliyoruz ki öyle bir olanak var. O başka dünyayı kendi ellerimizle, kendi sahnemizde, kendi yaşantımızda yaratmak bize düşüyor. Başlamak üzere olan ‘seyirlik oyuna’ katılın. Evinize dönünce dostlarınızla birlikte kendi oyunlarınızda rol alın. Daha önce hiçbir zaman görememiş olduğunuz açık seçik şeylere bakın. Tiyatro yalnızca bir olay değil, bir yaşam biçimidir! Hepimiz birer aktör, yani aktif oyuncuyuz: vatandaşlık toplumun içinde yaşamak değil, onu değiştirmektir. Augusto Boal “ CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-Devrim komplo kurbanı mıydı? 27 Mayıs darbesinin lideri Cemal Gürsel, Türk yapımı bir otomobili 28 Ekim 1961'de Eskişehir'e gelerek bir test sürüşü yapması kararlaştırıldı. Gürsel otomobile bindi, çalıştırdı, ilerledi ancak araç kısa bir süre sonra durdu,benzini bitmişti. 26.03.2009 |
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–53: DEYNEK LEKTİRMENNİ (SEKTİRME) Çelik oynanan, dıdı oynanan veya
bu iş için hazırlanmış değneklerle ve en az üç kişiyle oynanır.
Oyuncuların önüne değnekle çizilen yasak çizgisidir. Oyuncular bu
çizgiden içeri giremezler. Oyuncunun yeteneği veya becerisine göre
değneğin ince ya da kalın ucundan tutup boşta kalan ucunu yere vurdurup
değneğin sekerek ileri gitmesini sağlar. Değneği en arkada kalan o turun
ebesidir. Ebe oyuncuların değneklerini toplayıp oyun başlama yerine
getirir. Oyunculardan uzağa atmakta en becerikli olan ebenin değneğini
uzağa atar. O değneğini getirinceye kadar ona ait eşya (şapka, ceket,
yağlık vb.) değneklerle vurulur. Bu şekilde eşyasını eskitip akşam eve
vardığında sopayı yiyenler çok olmuştur. Bu oyun için anılarından
yararlandığım Hüseyin Özel ve Adem Menekşe’ye teşekkür ederim. |
|
GEÇMİŞTEN Tarihimiz önemli ve ders alınması dolu binlerce olayla doludur. Aşağıda Hikmet BİLA’nın (Cumhuriyet/20.02.2009-Bir Etik Dersi) yazısından alınan örnekte olduğu gibi. Keşke her zaman yerleşmiş bir uygulama durumuna gelseydi. Bugün ulusça çektiğimiz birçok sıkıntıyı duymazdık diye düşünüyorum. Yıl 1921. Büyük Millet Meclisi daha birinci yılında. Kurtuluş Savaşı’nı vermek üzere kurulan Büyük Millet Meclisi… Milleti örgütleyecek, bir ordu kuracak, işgalci düşmanlara karşı savaşacak, ülkeyi kurtaracak Büyük Millet Meclisi. Meclis’te oluşturulmuş bir de Bakanlar Kurulu var. Bakanlar Kurulu’nda bir de Bayındırlık Bakanı vardır: İsmail Fazıl Paşa. Demiryolları için yedek parça gerekir ve İsmail Fazıl Paşa, bu konuyla ilgili iki kişiyi İtalya’ya gönderir. Ve Meclis’te kıyamet kopar. “Vay Efendim, sen nasıl iki kişiyi İtalya’ya gönderir de milletin parasını sokağa atarsın! Bu işi İtalya’daki temsilcilere neden yaptırmazsın!” Bakan hakkında gensoru istenir. İsmail Fazıl Paşa, bu israfın, bu ‘yolsuzluğun’ hesabını verecektir. Savunma işe yaramaz ve Paşa Bakan düşürülür. *** Gözler Meclis Başkanı Mustafa Kemal’e çevrilmiştir. Belki de beklenti onun bakana arka çıkacağı, düşürülmesini önleyeceği, düşürenleri fena yapacağı yolundadır. Öyle olmaz. Bakanın adı bir ‘yanlış’a karışmıştır ve gereği neyse yapılacaktır. Mustafa Kemal bakana arka çıkmaz. “Efendiler” diye söze başlayıp, “Bugün sizin hedef aldığınız Bayındırlık Bakanı İsmail Fazıl Paşa kimdir biliyor musunuz?” şeklinde gözdağı veren bir sesle haykırmaz. “İsmail Fazıl Paşa, Abdülhamit diktatörlüğünün zulmüne uğramış, yıllarca sürgün edilmiş bir kişidir; İstanbul’daki rahat yaşamını terk edip Ankara’ya gelip Kurtuluş Savaşı’na katılma cesaretini göstermiş, Bakanlar Kurulu’nda güç bir görev üstlenmiş bir askerdir” demez. “İsmail Fazıl Paşa, ben Harp Okulu’nda okurken, binbir güçlük ve sıkıntı içindeyken, oğluyla birlikte bana da kucak açmış, babalık yapmış insandır” demez. “İsmail Fazıl Paşa kimdir, biliyor musunuz? Kurtuluş Savaşı için benimle birlikte bayrak açan, 20’nci Kolordusu’yla kelle koltukta savaşa katılan, Batı Cephesi Komutanlığı yapan Ali Fuat Paşa’nın babasıdır” demez. “Üstelik bilesiniz ki, bu Meclis’i ben kurdum, sizleri buraya ben topladım, ben ne dersem o olur, bakanın arkasındayım” hiç demez. Bayındırlık Bakanı, ünlü İsmail Fazıl Paşa gider. Millet Meclisi’nin, CHP’nin ve Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal’in etik anlayışı işte budur. Cumhuriyet’in ve CHP’nin tarihinde başka örnekler de vardır ama herhalde İsmail Fazıl Paşa örneği o dönemi anlatmak için yeter. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI- heykel Cumhuriyet döneminde ilk Atatürk heykeli çalışması 1925 yılında Konya'da başlamıştı. Ancak İstanbul Belediyesi elini çabuk tutmuş ve 3 Ekim 1926'da Heinrich Krippel'e yaptırdığı Sarayburnu Atatürk Heykeli'ni törenle açmıştı. 18.03.2009 |
|
SORUMLULUK VE EYLEM “İnsan davranışlarının temel akışı bu. Önce ‘bakmak’ gerekiyor. İnsanların çoğu ya bakmıyor ya da yanlış yere bakıyor. Sonra, baktığını ‘görmek’ gerekiyor. ‘Görmek’ için de görmek istemek gerekli. Gördüğünü ‘anlamak’ bir bilinç işi. Resmin bütününü görmek, gördüğünü anlamak, bilinçle ilgili. ‘Davranmak’ ise ‘sorumluluk’ istiyor ve ‘cesaret’. Bakmayan, görmeyen, anlamayan, davranmayan kişiler işte bu nedenlerle, bilinçsiz, sorumsuz ve korkak.” Yerel seçim sürecinin sonuçlanmasına bir aydan az kaldı. Önümüzdeki beş yılı(Beklide daha çok yılları)düşünerek geleceğimizi oylayacağız. Ne yapalım birini seçecektik deyip kadercilik yerine: “Bakmak, Görmek, Anlamak, Davranmak zorunlu...” biçiminde hareket edelim. NOT: Tırnak içindeki yazılar Erdal Atabek(Cumhuriyet/05.01.2009) ten alınmıştır. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-gökdelen Türkiye'nin ilk gökdeleni Ankara Kızılay'daki Emekli Sandığı'nın malı Emek İşhanı, Demokrat Parti iktidarı döneminde yapılmıştı. 1959-1965 yılları arasında tamamen Türk mühendis ve işçileri tarafından inşa edilen 24 katlı, 76 metre yükseklikteki işhanı 50 milyon liraya mal olmuştu. Buradaki işyerleri 4 Kasım 1965'te 350 lira ile bin lira arasında değişen fiyatlarla satışa çıkarılmıştı. 13.03.2009 |
|
TARİH VE DİL Yine Doğan Uluç araştırması bir yazı sunuyorum. Atatürk’ün Türklerin deniz keşifleri ile dilin özelliklerine ilişkin bilgilere önem verdiğini belgeliyor. Bize de edindiğimiz bilgileri önceki bilgilerimizle bağ kurarak sonuca gitmemizi istiyor. Böyle yaptığımızda hem görüşümüz gelişecek, hem de Atamızın yolunda çalıştığımız ortaya çıkacak. Atatürk ve Kayıp Kıta MU? Atatürk, elimizde bulunan bazı tarihi verilerden hareket ederek ( Piri Reis Haritaları gibi ) Türklerin K. Kolomb’dan önce Amerika’yı keşfetmiş olabilecekleri tezi üzerinde durmuştur. Özellikle 1930′lardaki tarih ve dil çalışmaları sırasında bu yöndeki bazı ipuçlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır. Örneğin, yine bir gece tarih ve dil üzerine çalışırken Amerika ve Türkler konusunda bir ipucuna rastlamıştır. Sonrasını o sırada Atatürk’ün yanında bulunan yaveri Cevat Abbas Gürer’den dinleyelim. Alıntı: “Böyle bir gecenin yarısından sonra idi. Meşhur Rus alimi Pekarsky’in Yakut Lügatını tetkik eden Atatürk’ün “EMERİK” kelimesine gözü ilişmişti. Durdu ve kendi kendine gülmeye başladı. Derin bir haz ve neşe içinde gözlüğünü çıkardı. ‘Birer sigara ve kahve içelim’ emrini verdi. Meğer bulduğu ‘emerik’ kelimesi Türk Yakut dilinde ‘denizle ayrılmış arazi parçasını’ ifade eden manaya geliyormuş. Haz ve neşesi yaratan mütaalasını da acizden esirgemedi. Emerik kelimesinin Amerika’nın kaşiflerinin tarihiyle, Yakut Türklerinin kıdemleri tarihini mukayese ederek, ‘Amerika’nın adını büyük ecdad koymuştur ‘ dedi. ‘Evet; Kristof Kolomb’dan sonra Amerika’ya muhtelif zamanlarda dört defa seyehat eden Floransalı gemici ‘Ameriko Vespuçi’ adına izafe edilen Amerika kıtasına Avrupa Kaşiflerinden çok evvel Asya’dan geçenlerin yeni tetkiklerle kıdemlerini ( kökenlerini ) biliyoruz.’ buyurdular” Yani Atatürk, “Amerika” adının, Ameriko Vespuçi’den değil, Yakut dilinde halen kullanılan Türkçe “Emerik” (Amerik) sözcüğünden geldiğini tespit etmiştir. Onun bu tespiti, III. Türk Dil Kurultayı üçüncü gün birinci toplantısında sunulan Genel Sekreterlik Raporunda şöyle ifade edilmiştir: “Bu kıtaya Amerika isminin Ameriko Vespuçi’nın adına göre verildiği iddiasına karşı, daha bundan önce Nikaragua yerlilerinin Amerika adını kullandıklarını yine Avrupalı coğrafya ve tarih uzmanlarının kitaplarında buldukları, Yakut Lügatı’ndaEmerik kelimesine de hala yaşayan bir söz olarak rast geldikten sonra…” Atatürk, yaptığı araştırmalar sonunda Amerika’yı Kolomb’dan önce Türklerin keşfettiğini, hatta Amerika’nın ilk yerli halkları arasında Türklerin olduğunu düşünüyor, bu düşüncesini her fırsatta dile getirmekten de çekinmiyordu. Örneğin, bir keresinde bu düşüncesini Amerikalı bir gazeteciyle paylaşmıştı. Atatürk bir gece Ankara Palas’ta Kızılay’ın düzenlediği bir baloya katılmıştı. Bir süre sonra balo salonunda elinde viski bardağıyla dolaşan uzun boylu bir adam dikkatini çekmişti. Adamın duruşundan bir yabancı olduğu anlaşılıyordu Atatürk yavaş yavaş yaklaşan adama yaklaşmış ve önce yanında bulunan Tevfik Rüştü Aras’a: “Bu mösyö kimdir?” diye sormuştu. Tevfik Rüştü: “Paşam Amerikan Gazetecisidir” diye yanıt verince Atatürk, o gazeteciyle tanışmak istemişti. Tanışmanın ardından Atatürk’le Amerikalı gazeteci arasında şu konuşma geçmişti: Atatürk Amerikalıya: “Hangi Irktansınız ?“ diye sormuş. “Amerikalıyım” yanıtını alınca. “Hayır, siz Amerikalı Değil Türksünüz!” diye karşılık vermişti. Amerikalı önce şaşırmış, bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünerek yine “Ben Amerikalıyım” diye diretince Atatürk: “Cristof Colomb’tan elli yıl önce Türkler Amerika’yı keşfetmişler!” diye söze başlayarak, müzelerimizde ceylan derisinden yapılmış Amerika haritalarının bulunduğunu, Amerika ya giderken rastlanan Kayık Adaları’nın Türkçe Olduğunu, Türkçede kayığa sandal da dendiğini, Kanarya Adalarının adının “KANARİ” olarak yazıldığını, Kanari’nin bizim Türkçede KANARYA olduğunu ve Amerikan yerli halklarının Bering yoluyla Orta Asya’dan Amerika’ya gittiklerini anlattıktan sonra Amerikalıya: “Siz Amerikalılar Orta Asya’dan hicret ettiniz. Olsanız olsanız Türk olabilirsiniz.” diyerek sözlerini bitirmişti. Amerikalı gazeteci şaşkındı. Atatürk ün tarihe olan ilgisini gördükten ve Amerikan tarihi hakkındaki ilginç sözlerini Duyduktan sonra bir kaç günlüğüne geldiği Türkiye’de daha uzun süre kalmış; günlerce müzelerde incelemeler yapmış, kitaplar okumuş, notlar almış ve Amerika’ya gidince de: “Biz Amerikalılar Türk’ten başka bir şey değiliz…” diye yazılar yazmıştı. Türk Gazeteleri de Amerikalının Yazılarını Türkçeye çevirerek yayımlanmışlardı. Kaynak: Atatürk ve Kayıp Kıta MU 2 Köken Sinan Meydan S-60 CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-Devletçilik: Büyük Buhran olarak adlandırılan 1929 dünya ekonomik bunalımının etkisiyle yönelinen devletçilik politikasıyla ilk kamu iktisadi teşebbüsleri doğdu ve devlet eliyle sanayileşme başladı.06.03.2009 |
|
DEĞER VERMEK Aşağıda bir gazetecinin(Doğan Uluç) araştırmasından alıntıyı okuyacaksınız. Burada Atatürk’ün çocuğa verdiği değer ile araştırması olmayan asılsız söylentiler yerine gerçeklere inanılması gerektiğini anlatan mektuplar okuyacaksınız. Bu alıntıdan bugün bile alacağımız çok ders olsa gerektir diye düşünüyorum. 10 Yaşındaki Amerikalı Çocuğun Atatürk’e Mektubu ve Ata’nın Yanıtı ; 1923′te 10 yaşındaki Amerikalı bir çocuk Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazdı ve resim istedi. Türk tarihinin en karışık günlerinde çocuğa yanıt yazan Gazi, bir de öneride bulundu: Türkler hakkında her söylenene araştırmadan inanma! Gazi Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yazdığı ilk özel mektubu Amerika’da bulduk. Mektup, Cumhuriyet’i kurduğu, gericiler ve vatan hainleriyle insanüstü bir mücadele verdiği günlerde, Atatürk’ün, 10 yaşındaki bir Amerikalı çocuğun mektubuna yanıt verecek zamanı bulup, dış ilişkiler ve propagandaya gösterdiği önemi bir kere daha gösteriyor. Bugün 85 yaşında olan ve ABD’nin küçük bir şehrinde yaşayan Curtis LaFrance, o zamanlar 10 yaşında bir çocuktu. Amerikan bağımsızlık savaşının kahramanı, yeni kıtaya ‘özgürlük’ fikrini aşılayan Fransız Lafayette’in soyundan geliyordu. Özgürlük öyküleriyle büyümüştü. Çok uzak bir ülkede, tam 9000 kilometre ötede, Anadolu’da verilen Kurtuluş Savaşı kanını kaynattı. ‘Angora’(Ankara) adlı küçük şehirde kurulan yeni devletin Reis’iyle yapılmış bir röportaj gördü bir gazetede. Heyecanlandı, etkilendi. Yaşına başına bakmadan oturup - tesadüfe bakın ki, Cumhuriyet’in ilanından tam bir gün önce, 28 Ekim 1923 günü - Gazi Paşa’ya bir mektup yazdı. Bir imzalı fotoğraf istedi uzaktaki kahramanından. Pek umudu yoktu ama çocukluk heyecanıyla bekledi yine de. Derken bir gün bir mektup getirdi postacı. İlk kez kendi adına yazılmış bir mektup. 10 yaşındaki ‘Mister’ Curtis LaFrance’a. Hem de kimden! Çocuk içgüdüsüyle uzaktan önemini anlayıp hayran olduğu Gazi Mustafa Kemal’den. ‘O zaman çok sevindim tabii ama olayın önemini yıllar sonra kavradım. Yaşım ilerledikçe heyecanım arttı, okuyup Atatürk’ün kim olduğunu anlayınca hayranlığım arttı. Ne kadar şanslı oluğumu çok sonraları anladım.’ Curtis’in, ilkokul son sınıf öğrencisiyken, babasının daktilosunda oturup yazdığı mektup şöyle : ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa Angora-Türkiye Sayın Efendim, Ben 10 yaşında, Amerikalı bir çocuğum. Türkiye ve yeni hükümetine büyük ilgi duyuyorum. Siz ve Bayan Kemal hakkında bir röportaj okudum. Türkiye hakkında bir defterim var ve şimdiden siz ve Bayan Kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. Lütfen bir Amerikalı çocuğa bir küçük not ve bir imzalı fotoğrafınızı gönderin. Birgün, Türkiye’yi görebileceğimi umut ediyorum. Saygılarımla, Curtis LaFrance’ Türk tarihinin belki de en zorlu dönemlerinde, Amerikalı küçük bir çocuğu ciddiye alan, vakit ayıran, oturup eliyle bir mektup yazan Gazi Mustafa Kemal, bir de bu mektubu İngilizceye çevirtip daktilo ettirmiş. Adeta Türkiye Cumhuriyeti’ nin hâlâ bugün bile uğrayacağı haksızlıkları önceden bilmiş ve 27 Kasım 1923 tarihli mektubunda Curtis’e şu nasihatte bulunmuş: ‘Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti - Hususi Ankara, 27.11.1339 (1923) Mister Kurtis LaFrans’a Mektubunuzu aldım. Türk yurdu hakkındaki alâka ve temenniyatınıza (iyi düşüncelerinize) teşekkür ederim. Arzunuz vechiyle (arzu ettiğiniz şekilde) bir aded fotoğrafımı leffen (ilişikte) gönderiyorum. Amerika’nın zeki ve çalışkan çocuklarına tek önerim, Türkler hakkında her işittiklerine hakikat nazarıyla (gerçekmiş gibi) bakmayıp düşüncelerini mutlaka ilm ve esaslı tedkikata (araştırmalara) isnad ettirmeye (dayandırmaya) bilhassa atf-ı ehemmiyet eylemeleridir (önem vermeleridir) . Hayatta nail-i muvaffakiyet ve saadet olmanızı (başarılı ve mutlu olmanızı) temenni eylerim. Türkiye Reisicümhuru Gazi Mustafa Kemal’ LaFrance iş yaşamına atıldıktan sonra Ankara’da Polatlı Belediyesi’ne itfaiye aracı sattığını, yıllar önce ise gemiyle çıktığı bir Akdeniz gezisinde İstanbul’u ziyaret ederek çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini söylüyor. 85 yaşındaki LaFrance: ‘1938′de Atatürk’ün ölüm haberi geldiğinde 25 yaşında bir delikanlıydım. Niye ağladığımı kimse anlamadı.’ CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-İlk Plancılık: Türkiye, I. Beş Yıllık Sanayi Planı adıyla 1934 yılında ilk plan uygulamasını başlattı. Yapılacak işleri listeyle belirleyen plan, çağdaş plancılıktan uzak olmakla birlikte, ülke kalkınmasına büyük katkıda bulundu.3.3.09 |
|
BALTAYI TAŞA VURMADAN “Datvi'nin yanlış yönü... RİZE’ deki ayı Datvi'yi ormandaki doğal ortamına saldılar, çok sevindi ve ağaçlıklara doğru yola koyuldu. O an bir ayı gördü. Görür görmez gerisin geriye, insanların yanına koştu. Datvi, ayıdan korkmuştu. Daha da açıkçası, biz ayı görünce nasıl koşup en yakındaki insanlara sığınırsak, o da öyle yaptı. Koştu insanların yanına. Oysa bu yanlış yöndü. Dili olsaydı Datvi nefes nefese sığındığı insanlara, arada bir arkasına bakarak belki de şöyle diyecekti: "Ayı gördüm... Nasıl da korktum..." Datvi; annesini insanların öldürdüğünü, bu yüzden insanların eline düştüğünü bilmiyor. Bilse... Datvi; annesinin yavrusuna süt olsun diye iki armut toplarken "yağmacı ayı" ilan edildiğini... Bilmiyordur Datvi... O, ayı görünce insanların yanına koşuyor. Tıpkı çoğu zaman bizim gibi.. Hani yaşamımızı, umutlarımızı, varlıklarımızı, kanımızı, canımızı elimizden alanlara koşup sığındığımız gibi... Yanlış yön...” Yukarıda Bekir Coşkun’un 17 Şubat 2008 günü Hürriyet’te yayınlanan yazısındaki öyküyü kısaltarak aldım. Bulunduğu ortamdan çeşitli nedenlerden kopan/koparılan insanlarımız çok var. Bunlar zaman içinde geriye döndüklerinde yerel gerçekleri unuttuklarının göstergesi görülmüyor mu? Yerel seçimlerin yaklaştığı şu dönemde otuz yıla yakındır böyle kişilerce yönetildiğimizi göz ardı edip (en çokta onları yönetime getirenlerin) pişmanlıklarımızı belirtmenin yararı yok. Bu bile bile baltayı taşa vurup sonra da balta köreldi diye üzülmeye benziyor. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI -Yolların Koç'u Cumhuriyet tarihinde ilk şehirlerarası ulaşımı başlatan Kamil Koç ilk seferini 1926 yılında Bursa - İstanbul arasına koydu. 25.02.2009 |
|
ARADIĞIMIZ BAŞKAN Belediye Başkanı kimdir? Görevleri nelerdir? İyi bir belediye Başkanı nasıl olmalıdır? Sorularına yanıt ararken birçoğumuz aynı önerilerde birleşebiliriz sanıyorum Başkan kasabasını, ilçe ve il yöneticisini, gereksinimi olan bakanlık oluşumunu iyi tanımalıdır. Kasabası için düşündüklerini ileriye taşımasını bilerek sonuca götürmelidir. Aile, çevre, öğrenim ve iş yaşamının kendisine kazandırdığı bilgi ve deneyimleri yararlı biçimde kasabasına sunabilmelidir. Gerektiğinde şimdiye kadar öğrendiklerinin dışına çıkarak oluşturacağı topluluklarla en üst verimi almaya çalışmalıdır. Kasabanın tarihini araştırmalı başarılmış işlerin nasıl başarıldığını kavramalı, sürüncemede kalmış ve dolambaca dönmüş işleri çözümleme yollarını kasabada geçmişte yaşananlardan yararlanarak bulmalıdır. Okumalı, düşünmeli, günceli ve hatta geleceği yakalayabilmelidir. Başkanlar topluma önderlik etme, kişisel çıkar peşinde olmama, kamu haklarını koruma, ihalelerde açık şeffaf ve tarafsız olma konularında da özenli olmalıdır. Bilgi, eğitim, danışma ve dayanışma azaldıkça başkan kasaba halkından ve sonrasında kendi benliğinden bile kopup gidiyor. Böyle olunca da halkın önünde başarısız oluyorlar. Öncelikle yerine getirilebilme olanağı olmayan vaatlerde bulunuyorlar. Yapmak istediklerini anlatamıyorlar. Sonuçta, kitleleri belediye örgütünden soğutuyorlar. Bu resim, partilerin genel yapısını da etkiliyor. Yeteneksiz kişiler il ve ilçe başkanı olabiliyorlar. Onların davranışları halkı partilerden koparıyor. Yeteneksiz il ve ilçe başkanları milletvekillerini de olumsuz yönde etkiliyor. Vekiller de onların düzeyine iniyorlar. Her zaman olduğu gibi halk yine kaybediyor. Bu yanlışlar zinciri, partileri halktan koparıyor. Parti yönetimlerine eğitimli, kültürlü ve bu işleri layıkıyla yapabilecek kişiler bir türlü bulunamıyor. Kasaba halkının siyasal parti yönetimleri içine girmelerinin teşvik edilme yollarının bulunması yerel yönetimlerin güçlenmesine destek olacaktır. Bu tür destekte siyasetin düzeyini geliştirip içinden çıkaracağı kişilerle kasabaya daha yararlı olacaktır. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-24 Ocak Kararları: 24 Ocak 1980 tarihinde alınan kararlarla Türkiye, ekonomi politikasında köklü değişiklikler yaptı. İthal ikameci ve dışa kapalı bir ekonomiyi terk ederek, dışa açık serbest piyasa düzenine ve serbest kura geçti.18.02.09 |
|
PAYLAŞMAK Çevremize baktığımızda, duyduğumuzda iyi şeylerden çok kötülüklerin kol gezdiğini görüp umutsuzluk denizinde yüzmeye çabalarız. İşte böylesi durumlarda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın AĞLAMA adlı şiiri dolanır dilime. Moral ve sevgi bulmaya çabalarım. Bu güzelliği siz dostlarla paylaşmakta ayrıca sevindirir. Ağlama, gözleri kızarmış çocuk! Tek damla yaşın düşmesin yere. Bak, tek güzelliğimiz yokluk, Sana bir öğüt; ağlama boş yere. Ne olursa olsun hiçbir şey değmez, Senin bir damla gözyaşına. Ağlayana kimse boyun eğmez. Kimse bakmaz kimsenin yaşına. Ne kadar kötülük, pislik varsa; Sen herşeyi tertemiz öğren. Eğer yüzüne gözyaşı yağarsa; Seni garip sanır her gören. Ağlama sakın çocuk, ağlama! Korkmayana zarar gelmez, bunu bil. Sevgini hep söyle, sakın saklama. Aklından korkuyu, gözünden yaşı sil. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-Beyazperdede Türk kadınları :Cumhuriyet döneminde sinemaya giren ilk Türk oyuncular Bedia Muvahhit ile Neyyire Ertuğrul'du. Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Halide Edip Adıvar'ın aynı adlı romanından 1923 yılında sinemaya uyarlanan Ateşten Gömlek isimli filmde bu iki oyuncu rol almışlardı. 14.02.2009 |
|
AYRILIK-ORTAKLIK Ahmet Taner Kışlalı’nın sık kullandığı tümcelerden biri şuydu:“Ayrılıkları öne çıkardınız mı, buyurun Tito’nun kurduğu Yugoslavya... Ortak yanları öne çıkardınız mı, buyurun Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye...”( Mustafa Balbay- 23.10.2008/ Cumhuriyet) Daha önce yani Kışlalı öldürülmeden önce duymamıştım yukarıdaki sözlerini. Okuduktan bu yana hep usuma takılır oldu. Yugoslavya’da ayrılıkları öne çıkarta çıkarta hemen her ayrılık kümesi bir devlet oluverdi. Ekonomik, toplumsal, uluslar arası gücü kimin umurunda. Ülkemize gelince. Son yıllarda içten ve dıştan oynanan oyunları irdelediğimizde Yugoslavya örneğine doğru itilmekte olduğumuz yansıyor aynaya. İçten ve dıştan baskılar alabildiğine artmış ve artmakta.
Buna karşın
yapılacak iş: Atatürk’ün Söylevi’ni anlayarak okumak. Yaptığımız işin en
iyisini yapmak. Ülkemiz üzerine oynanan oyunları sezerek oyunları
bozmaktır. Karamsarlığa düştüğümüzde”Gençliğe Hitabe”yi anlayarak okumak
olmalıdır. Olaylar en küçük toplum biriminden en büyüğüne kadar ufak
ayrıcalıklarla aynı yolu izlemektedir. Öyleyse ayrılıkları ön plana
çıkartmaya ve devletin ekonomik, siyasal, toplumsal ve uluslararası
gücünü zayıflatmak isteyenlere karşı uyanık durarak gereğini yapmak
amacımız olmalıdır. |
|
ÇIKIP GELMEK Her şey değerli dostum ve ağabeyimin elektronik postası üzerine gelişti. 5-6 yıl öncesinde öğrencilerimle gittiğim huzurevine gitmeyi istiyor ancak bir türlü eylem aşamasına geçemiyordum. Bunu fırsat bilerek yola koyuldum. Yürüyerek gidip günlerdir yapamadığım sabah yürüyüşü görevini de yükleyecektim. Çarşı-Mecidiye-Kırmızı hastane derken Erkmen yoluna saptım. Önümde iki kişi yürüyor, arkadan bir tanıdığa benzetiyorum ama emin değilim. Yanlarına yaklaştığımda: -Merhaba Mustafa Abi, diyorum. Tokalaşıp birbirimize sarılıyoruz. -Nereye, sorusuna -Sizin eve, yanıtını verince, -İyi öyleyse hadi yürüyelim, diyor ve tatlı bir sohbetle yürüyoruz. Kırmızı hastaneye kadar yürüyüp randevu için doktor baktıklarını, doktorun izinli olduğunu anlatıyor. Arada çoğumuzun olur ya, bir isim dilimizin ucundadır ama bir türlü çıkarmayız. Bugün benimde öyle oldu. Bunu söylemesemde duramayacağım. -Mustafa Abi senin soyadını anımsayamadım. Eve varınca nasıl arayacağımı düşünüyordum, dedim. -Yıldırım, dedi. Sonra Bekir Aga’nın ne durumda olduğunu sordum. Dişlerini yaptırdı dedi. Huzurevine girince ben müdüre ve müdür yardımcısına baktım. Yerlerinde olmayınca salona geçtik. Çok güzel ve temiz oturma yerleri ve televizyon var. Salon sıcak ama içerdekiler hep aynı yüzleri görmenin usancıyla mı nedir daha soğuklar? Mustafa Abi’nin söylediği çayları içtik. Çay paralarını vermeye çabalayınca -Burada para geçmez, dedi. İki tane, sonra yanımıza gelen içinde bir tane fiş çıkardı. Bu fişler yıllar öncesi Nuh’ta Yükselenspor için işlettiğimiz kahvede kullandığımız fişleri anımsattı. Hey gidi günler hey! O,bir üst kata Bekir İnanberi Aga'ya ünlemeye giderken bende müdür yardımcısının yanına vardım. Kendimi tanıtıp sorumu sordum. Çok sevecen bir kişi. Bütün içtenliğiyle açıklamalarını yaptı. Teşekkür ederek yanından ayrılırken salonda köylülerimle buluşacağımızı söyledim. Çok memnun oldu. Salona döndüğümde ikisinide beni bekler buldum. Sağlık sorunlarını dinledim. Dostlarım bilir. Hasanlar hakkındaki çok konuşma kanısının aksine ben dinlemeyi yeğlerim. Hele böyle dışarıdan gelene anlatacak çok şeyi olanlar olunca. Zaman hızla akıp giderken göz ucuyla saate baktıklarını gördüm. Yemek saatimiydi, ilaç saatimiydi, ya da başka kim bilir? Akşamda oluyordu zaten. İzinlerini istedim. Beni dış kapıya kadar geçirdiler. Orada görüşmek dileğiyle yeniden vedalaştık. Binadan çıkınca yaya kaldırımı başlıyor. Afyonkarahisar Belediyesi mi, yoksa Erkmen Belediyesi mi döşedi bilmiyorum? Yapıldıktan sonra iç bakım görmemiş gibi. Dündar Taşer spor merkezine gelirken kaldırım kalmamış. Merkez yapılırken kazıldı mı, yoksa üzeri toprakla mı örtüldü belli değil? Bu merkez yapılalı yıllar geçtiğine göre. Demek ki büyük küçük uzak yakın her belediyede işler böyle düzensiz mi diye sormaktan kendimi alamadım. Kocatepe mezarlığının yanındaki tuvalete girdim. Çok güzel düşünülmüş ve yapılmış. Sıvı sabunlukların duvar monte bölümleri dışında öteki parçaların yerinde yeller esiyor. Beş yıldır Nuh’taki genel tuvalette iyileştirme yaptıramadığımız gibi. Ülkede tuvaletlerin kaderi bu mu acaba diyorum? Emekli olduğum okulumun bulunduğu Mecidiye mahallesinde olumlu değişiklikler gözledim gelirken. Eve geldiğimde yorgun görünüyordum ama o kişilerin mutluğunu görmek daha çok yorgunluğa bile değerdi. Böyle yerlerdeki insanlarımızın bizden bir tek istekleri vardı. Zaman zaman televizyonlardan duyuyordum ama canlı duymak daha başka türlü etkiliyor benliğimizi. Bir yakınının adını vererek: -İnsan şurda benim dayım var deye çıkıp gelmez mi?sözüne karşılık, saniyeler süren sessizlikten sonra: - Gördüğümde isteğini ileteceğim, diyebiliyorum. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-cumhuriyet balosu 1925 yılında İzmir'de yapılmıştı. Ancak bu baloya hiç bir kadın iştirak etmemişti. Ankara'da kadınların da katıldığı ilk balo Atatürk tarafından Orman Çiftliği'nde düzenlendi. Bu sefer iş sıkı tutulmuş, baloya katılacak devlet ricaline eşlerini getirmeleri şart koşulmuştu. Ancak tüm uyarılara rağmen sadece üç konuk eşleriyle gelmişti. Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref. İlk dans Gazi Paşa'yla Falih Rıfkı'nın eşi Şefika Hanım'ındı. 09.02.2009
|
|
İZMİR’DE NUHYAR 16 Ocak günü NUHYAR yönetim ve denetleme kurulları ortak toplantısında 2008 kesinleşmiş bütçesi ile diğer dernek sorunları değerlendirildi. Gerek gönül dostu olarak gerekse üye olarak desteklerini sürdüren, arada çeşitli nedenlerle aksatan veya hiç umursamayan dostların durumu hakkındaki ayrıntılar konuşuldu. Geleceğe yönelik ne gibi eğitim hizmetlerini, nasıl ve ne tür kaynaklarla yapabileceğimiz üzerine düşünce ve dilekler sergilendi. Toplantı sonundaki sohbette yakında İzmir’e gideceğimi söyleyince elindeki ödenti listesini bana veren başkanımız Nurettin Yörük belki işine yarar dedi. Eve gelince bu gece gitmemizi kararlaştırdık. Böyle olunca işler sıkıştı. Bir taraftan yitirilen değerler adlı dizi yazımın sonuncusuyla uğraşırken listeye göz gezdirerek e-mail adresine rast geldiğim dostlardan bazılarına ödentilerin aksadığı hakkında iletiler yolladım. Böyle işleri sıkıştırınca aksaklık olmazsa olmaz değil mi? Öğretmen arkadaşım Fahri Çetinkaya ödentilerinin tam olduğunu istersem makbuz numarasını vereceğini söylüyordu telefonla. Listeyi inceleyip bilgilendireceğimi söyledim. Daha sonraki incelemede üç yılın sıralanmasını ben karıştırmışım. Hemen arayıp yanlışlığın benden kaynaklandığını belirterek özür diledim. Gösterdiği duyarlık beni çok sevindirdi. Necmettin Özkara kardeş her zaman bıraktığı yere hem geçmiş yıldan kalan az miktarı hem de bu yılın ödentilerinden bir miktarını bırakmış. Teslim aldım ve mutlu oldum. Değerli arkadaşım İsmail Demirkol ile muhtar adaylarımızdan Mustafa Özel’in ödentilerini mutlu şekilde vermeleri çok sevindirdi. Komşum, meslektaşım, site yöneticimiz Yaşar Karaköse ile uzun sohbetimizde sitenin durumu, NUHYARın durumu, NUHun durumu, DOKUZ EYLÜL MAHALLESİnin durumu üzerine görüştük Başkanımızın arada telefonla söylememi istediği dayıoğlu Sadettin Çakal’a selamını da ona emanet ettim. Diş Sağlığı Merkezi Müdürü Nail Karaköse’yi çalıştığı yerde görüp çayını içtik. Yeğenim Suat Eşme’yle kişisel ve toplumsal birçok olayı konuştuk. Doğaldır ki Ömer Kucak öğretmenimizin kulaklarını çınlattık. Doğudaki sınır boylarına kadar ulaştı mı bilemiyorum? Gönlüm herkesin yoğun olarak kahvede olabileceği Cumartesi_Pazar günlerinde Gaziemir’de olmayı istiyordu. Ancak bu gerçekleşemedi. Aradaki günlerde uğrayabildim. Arada insan olmayışı, olunca da çoğunun oyun oynuyor olması o güzel sohbetlerin azıyla yetindirdi beni. NUHYARa destek sözünü aldığım Ramazan Kızılkaya ve Nazif Uysal’ın iş yerlerine uğrama düşüncem vardı gerçekleşemedi.Evimizdeki sohbet toplantılarında da sıklıkla gündemi oluşturmayı sürdürdü. Afyon’da ve Nuh’ta birebir konuşmalarda NUHYARdan haberi yokmuş süsü veren dostlar gibi Gaziemir’de de konu gündeme gelince hiç yorum yapmayan dostların olduğunu görmek hüzünlendirdi doğal olarak. İzmir’de olduğum süre içinde bilgisayar ve internet ortamıda tatile girmişti benim için. Bir yakınımızın sağlık sorunları nedeniyle gidişim gibi Afyonkarahisar’a dönüşümde beklenmedik zamanda oldu. İşleri düzene koyduktan sonra bilgisayarın başına geçtim.200 den çok okunmamış iletiyi görünce afalladım nedense. Ali Osman Pala, Hülya Balıkkaya’nın ödentilerle ilgili yazıları duygulandırdı. Teşekkür yanıtlarını yolladım hemen. Yazıya NUHYARla başladım. Bitirirken de öyle olsun. NUhtaki ve Afyondaki dostlar yönetim kurulumuzdan bir arkadaşa, Gaziemir’deki dostlar Mahmut Karşıyaka veya Suat Eşme’ye verebilirler. Güzel yurdumuzun veya dünyanın neresinde olursa olsun birebir ulaşamadığımız dostlarda bizi hoş görsün ve ulaştığımızı kabul ederek katkısını bir tanıdığı yoluyla veya Ziraat Bankası Afyonkarahisar Şubesi 0021-48223744-5001 nolu NUHYAR hesabına ulaştırsın. 03.02.2009 |
|
YİTİRİLENDEĞERLER–52:ISTAR DOKUMA Kilimler, namazlağılar(seccade),kilim yastıklar, kilim heybeler, kilim minderler, kilim paspaslar, kilim çuvallar, duvar kilimleri, yaygı kilimler yünlerden, çapıt habalar ise genellikle ince dilinip dikişle eklenmiş çapıtlarla yün iplerden dokunduğu tezgâhın adıdır. Kilim, yün haba ve çapıt haba üç kişilik ıstarlarda; namazlağı(seccade),torba, heybe, çuval ise bir kişilik ıstarlarda dokunmaktadır. Dokuma tekniği, kullanılan boyalar, boyama tekniği, iplerin dokumaya hazırlanması ve dokunması başlı başına iş kolu görünümündedir. Istar evlerin balkon, boş odası veya avlularında, arkaya doğru hafifçe eğik olarak, yer kaplamayacak ve günlük işleri engellemeyecek şekilde, dik olarak duvar diplerine yerleştirilir. Istarlar genelde ağaçtan yapılmaktadır. Istarların eni 2 metre, boyu 2,5–3 metre arasında değişir. Kilimler, köylerde ve yaylarda kadınlar tarafından ilkel ve kolay taşınabilir ıstarlarda dokunarak şekillenir. Bu ıstarların dik veya eğik iki türü olmaktadır. Argaç alt veya üst dönecek(Kücülere sarılır) denilen dikey iplik atkıların meydana getirdiği ana kasnak üzerinde, motiften motife geçilerek kilimler taraklarla sıkıştırılarak dokunur. Gerek atkı, gerek çözgü ipleri yündendir. Kök boyalarla boyanan iplikler ve yünlerle dokuma işlemi gerçekleştirilir ise zamanla bu dokumalar solmadığı gibi daha parlak ve canlı bir renklilik de kazanırlar. Bu tür dokumalar orijinal ve daha değerlidir. Bir ıstarda; İki adet özel oymaları bulunan kenar ağacı(tanık), kücü, varangelen, cumbar(cımbar-demir çivi), eğri ağaç bulunur. (bunların hepsi de ağaçtan hazırlanmaktadır). Yünleri sıkıştırmak için ıstar tarağına da gereksinim vardır. Gereç olarak da yün ipler kullanılır. İpleri kesmek için makas(sındı) ya da bıçak kullanılır. Istarda, karşılıklı iki yan ağacın dışında, bu yan ağaçların alt ve üst kısımlarındaki açılmış olan yerlere (yataklara) geçirilmiş, serbestçe dönüş yapabilen, yuvarlak ve birbirine koşut dönecek ağaçlarından oluşur. Dönecek ağaçların (bazıların) her iki başlarında birbirine karşıt ve ters durumda delikler açılmıştır. Alt ve üst dönecekler üzerinde, dönecekler boyunca uzanan genişlikte ve derinlikte kanallar bulunmaktadır. Evin dışında veya geniş bir odada çözgü ipleriyle hazırlanan, ahşap ya da demirden yapılan çözgü çubukları üzerine yapılacak dokumanın(Kilim, halı, seccade, heybe, çuval ve çul-hepsinde farklı çözgüler gerekir) enine göre açılarak, çubukla birlikte, ıstar yan ağaçları üzerinde bulunan kanallara yerleştirilir. Bazen de kanallar yerine ıstar kenar ağaçlarının üzerine dirayetli ve sert ağaçlardan yapılmış çubukların çakıldığı görülür. Bu durumda hazırlanan alt ve üst dönecek ağaçları bu kazıkların üstüne yerleştirilir. Üst bazı ve alt bazının üzerine çakılmış çiviler yardımı ile hazırlanmış olan alt ve üst bazı üzerindeki çözgü iplerinin tamamen sert bir şekilde üst döneceğe aktarılması sağlanarak alt ve üsten bazı ağaçları bağlanır. Bunun nedeni dokuma anında düşmeyi önlemek ve ıstar tarağı ile dokuma esnasında, atkı iplerinin sıkıştırılması sırasında iplerin sert bir şekilde durmasını sağlamaktır. Dokuma yapıldıkça alt ve üst dönecekler çözülür. Dokunan kısım alt döneceğe düzgün bir şekilde sarılarak tekrar dokuma yapabilmek için yeniden bağlanması sağlanır. Dokunan kilimler iç gereksinimine yönelik ve ısmarlama üzerine dokunmaktadır. Dokumaların ana maddesinin yün olması ve güneş, nem ve diğer dış etkilerden yünlerin çok çabuk etkilenmesi bu dokumaların çok uzun süre elde tutulamayışı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Hele sıcak bölgelerde yünün kendisinden çıkan ve güve(yerli dilde güve) denilen özel böceklerin yiyeceğinin ana maddesinin yün olması yün dokumaları geçmişte korumayı ve günümüze örneklerinin ulaşmasını daha da güç hale getirmiştir. Buna rağmen elimize ulaşan çok eski kilimler de yok değildir. Günümüzde asifinik(naftalin) denilen özel kimyasallar kilimlerin arasına atılmak sureti ile bu böceklerin ortaya çıkmasını engellemekte, kokudan dolayı böcekler dokumaları yiyememektedirler. Dokumayı insanlar gereksinimlerine göre şekillendirmişler ve değişik adlar vermişlerdir. Yük, un ve kıyafet taşımak için kullanılan yün çuvallar vardı. Eşek, at ve kağnılar için üretilen heybeler vardı. Beşiklerin üstüne atılan beşikörtüleri vardı. Yufka ekmek yaparken kullanılan hamuru açmakta kullanılan senitlerin(tahtanın) altına serilen sofra bezleri vardı. Taban ve duvar örtüsü olarak kullanılan kilim ve namaz kılmak için kullanılan namazlağılar en yaygın türler olarak karşımıza çıkmaktaydı. Kilimlerde ham madde olarak koyunyünü ve pamuk ipliği kullanılmaktaydı. Koyunyünleri acı bahar ve güz aylarında kırklık denilen özel demir makaslar kırkılır. Bütün olarak hayvanların sudan geçirilerek yıkanmasından sonra kırkılmasıyla elde edilir. Yünler hayvanın sırtında iken canlı olarak sudan geçirildiği için bir anlamda tozundan, toprağından yıkanmış ve temizlenmiş olmaktadır. Yünler kırkım işi gerçekleştirildikten sonra ikiye ayrılır. Uzun yünler ve kısa yünler olmak üzere. Ayrılan yünler dere kenarlarında, çeşme başlarında iyice sudan geçirilerek tekrardan yıkanıp güneş altında çullar üzerine serilerek kurmaya bırakılır. Atkılarda ve nakışlarda kullanılacak yünler için birçok renkte yüne ihtiyaç duyulur. Bunun için beyaz yünlerin renklendirilmesi yani boyanması gerekmektedir. Çok eskilerde kökboyacılık denilen toprak ve ağaçların kök ve yapraklarında yünlerin sıcak su içerisinde karıştırılarak boyanması söz konusuydu. Son zamanlarda kökboyacılık ortadan kalkmış yapay ve suni kumaş ve yün boyaları ile yünler boyatılır olmuştur. Kök boya ile boyanmış yünlerin en önemli özelliği ise yıllara meyden okuyarak renklerinde herhangi bir solmanın ve renk atmasının olmayışıdır. Dokumada Kullanılan Tezgâh Argaç alt veya üst dönecek(Kücülere sarılır) denilen dikey iplik atkıların meydana getirdiği ana kasnak üzerinde, motiften motife geçilerek kilimler taraklarla sıkıştırılarak dokunur. Gerek atkı, gerek çözgü ipleri yündendir. Kök boyalarla boyanan iplikler ve yünlerle dokuma işlemi gerçekleştirilir ise zamanla bu dokumalar solmadığı gibi daha parlak ve canlı bir renklilik de kazanırlar. Bu tür dokumalar orijinal ve daha değerlidir. Bir ıstar tezgâhında; İki adet özel oymaları bulunan kenar ağacı(tanık), kücü, varangelen, cumbar(cımbar-demir çivi), eğri ağaç bulunur. (bunların hepsi de ağaçtan hazırlanmaktadır). Yünleri sıkıştırmak için ıstar tarağına da ihtiyaç vardır. Gereç olarak da yün ipler kullanılır. İpleri kesmek için makas(sındı) ya da bıçak kullanılır. Bir alt, bir üst olarak dokunur. Enine ve dikey, iki ya da daha çok iplik grubunun değişik şekilleri birbiri arasından geçmesiyle ortaya çıkan bir dokuma sanatıdır. Nakışların renklerini oluşturan atkılar karşılıklı olarak geldiklerinde, bir birleri ile kenetlenir ve böylece nakış ilikleri kapatılarak dokuma işlemine devam edilir. Kilimin dokuma işlemi, desenler ve nakışlar, kenar suları tam olarak bitirildiğinde dokunan kilimin sonu aynı başlangıçta yapıldığı gibi kenar suları ve boncuk ilmekle kapatılıp, önce üstten, sonra da alttan döneceklerden kesilerek tezgâhtan alınır. Kilimlerin Nitelikleri, Boyutları ve Kullanım Yerleri Dokunan kilimlerin her iki tarafı da kullanılır. San, kırmızı, mavi, yeşil ve beyaz renkler hâkimdir. Renklerin canlı ve parlak oluşu kök boya olmasa bile dikkati çekicidir Kilimlerin enleri 150 cm civarındadır. Uzunlukları ise üç metre veya daha uzun olabilir. Sipariş üzerine dokunanların enlerinde ve uzunluklarında genişleme veya daralma uygulanabilmektedir. Evlerde yer döşemesi, duvar kaplaması ve kız çeyizliği olarak hazırlanıp kullanılır. Motifler şekillerini ve isimlerini doğadaki canlılardan(hayvan ve bitkilerden) almışlardır. Köylerde insanları geçim kaynaklarının başında, hayvancılık ve tarım gelmektedir. Dokuma tezgâhları genelde köyde “eli keser tutar” tabir edilen kişilerce veya marangoz ustalarınca ağaçtan yapılmaktadır. Tezgâhlar bütün dokuma yerlerinde dikey olarak kurulup, dokuma dikey olarak yapılmaktadır. Bir kilim bir kişi tarafından normal şartlarda bir aylık bir sürede bitirilebilmektedir. Genelde satış amacına yönelik ve süre sınırlaması olmadığı için dokumalar daha uzun sürelerde bitirilmektedir. Bunun nedeni köylü kadınların boş bulundukça ve işten artan zamanda bu işi yapmalarından kaynaklanmaktadır. Dokuyanlar 14 ve üzeri yaşlar olarak değişmektedir. Dokuma yapanların cinsiyeti kadındır. Istar tezgâhında dokunan kilimler dokunuş tekniği açısından pek birbirinden farklı olmamakla birlikte bu altı çeşit kilimin kendine has özellikleri olduğundan birbirlerinden kolayca ayırmak mümkün olur. Genelde nakış(yanış) ve kenar suları ile ara dolguları arasında bir birinden farklı özelliklere rastlama olanağı vardır. KAVRAMLAR DOKUMA: Çözgü ve atkı ipliklerinin değişik şekillerde birbirlerinin altından ve üstünden geçirilmesi (bağlanması) ile oluşur. KİLİM: Dokuma boyunca önlü arkalı çift sıra halinde olan çözgü ipliklerinin arasından, bir ön ve bir arkadan geçen enine atkı ipliklerinden oluşan ve çözgülerin atkılar tarafından tamamen örtüldüğü bir dokuma türüdür. Döşeme, divan gibi yerlere serilen, genellikle desenli, havsız, kalın, kıl veya yün dokuma. KİRKİT: Dokumacılıkta atkı ipliğini sıkıştırmak için kullanılan, demirden veya ağaçtan yapılmış dişli araç. GÜCÜ: Çözgü ipliklerinden bazılarının yukarıda, bazılarının aşağıda bulundurulma işini yapan teller veya iplerden oluşan çerçeve. ÖRGÜ RAPORU: Her dokuma örgüsü, dokumanın eninde veya boyunda tekrar eden bağlanma sistemlerinden oluşur. Bir dokumada ende ve boyda aynı bağlamayı tekrar eden bir örgü kompozisyonuna o dokumanın örgü raporu denir. ÇÖZGÜ TEZGÂHI: Çözgüyü çözmeye, başka bir deyişle çözgü ipliklerini dokuma tezgâhında dokunabilecek şekilde birbirine paralel bir duruma getirmeye yarar. ÇÖZGÜ İPLİĞİ: Çözgünün çözülmesinde kullanılan ipliktir. :Dokuma tezgâhının “tefe” denilen ve ileri geri hareket edebilen parçasına takılı bulunan, çözgü ipliklerini düzenli aralıklarda tutmaya, ayrıca dokuma sırasında atkı ipliklerini sıkıştırmaya yarayan, çoğunlukla ince demir çubukların eşit aralıklarda birbirine paralel olarak yerleştirilmesiyle yapılan parça. MOTİF: Yan yana gelerek bezeme işini oluşturan ve kendi başlarına birer birlik olan öğelerden her biri. Üzülerek belirteyim ki son dönemde ıstar dokumada yapılmamaktadır. Istarlar ya evlerin damlarının bir köşesinde unutuldu veya başka amaçlar için kullanılıp gittiler. Benim bilebildiğim bu işin ustalarından yaşayan yengem Fadime Saygılı, Nazike Çelikkanat ile Fatma Menekşe var. Keziban Saygılı, ilk gelini Fadime Saygılı, Hanife Açıkgöz, Aynı Ilıca ve daha onlarcası dünyamızdan göç edip gittiler. Dilerim ilerde oluşturulacak bir kasaba müzesinde(eğer kalabildiyse)ıstar ve öteki dokuma araçları içinde bir yer oluşturulmalıdır. 16.01.2009 |
|
YAPABİLECEKLERİMİZDEN Karınca için söylenmiş bir söz vardır: Cirmi küçük, işi büyük. İşte küçücük çabalarla kişisel ve toplumsal kazanımlarımız. Denemekten ne çıkar? Susuzluk, kuraklık, küresel ısınma gibi sorunlara karşı küçük önlemler alabilirsiniz • Sebzeleri elde yıkamak yerine su dolu bir kapta yıkayan 4 kişilik aile yılda 18 ton su kurtarabilir. • Otomobilinizi hortumla yıkamanız demek 250-500 litre su tüketimi demek. • 1.5 litrelik bir pet şişeyi su ile doldurup sifonunuzun içine yerleştirerek yılda 2 ton suyu kurtarabilirsiniz. • Bir çamaşır makinesi tek çalıştırmada 176 litre su harcar. Makinenizi haftada bir kez bile daha az çalıştırırsanız yılda 9 ton suyu kurtarırsınız. • Alışverişlerde plastik poşet kullanmayın. Kâğıtların iki yüzünü de kullanın. • Fırında bir şey pişirirken kapağını mümkün olduğunca az açın. • Bulaşık makinenizi çalıştırırken yüksek sıcaklık kullanan programlar yerine 50-55 derecelik programları kullanarak yılda 80 kwh elektrik tasarrufu yapabilirsiniz. Bu da fazladan 80 yıkama yapmanız için size gerekli enerjiyi sağlayacaktır. • Buzdolabının derecesi 3-5, derin dondurucunuzun derecesi ise -15 ile -18 arasında olmalıdır. • Lambaları kuru bezle temizleyin. • Eşyalarınızı radyatörlerinizi kapatmayacak şekilde yerleştirin. • Isıtıcınızın ayarını sadece 1 derece düşürmeniz yüzde 5-10 enerji tasarrufu sağlar. • Perdelerinizi kapatmak ısı kaybınızın azalmasını sağlayacaktır. • Aracın taşıma kapasitesini aşmayın, uzun duraklamalarda aracın kontağını kapatın. Otomobilinizi 70-80 km. sabit bir hızda kullanarak yakıt tüketiminizi yüzde 10-30 arasında düşürebilirsiniz. İnik tekerlekler yakıt israfını yüzde 3 oranında arttırır. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI - Naylon çorap 1938'de ABD'de bulunan ancak savaş nedeniyle fazla yaygınlaşamayan naylon çorap bize ilk kez 1946'da geliyor ve hanımların bu “azim sorun”u çözülüyordu. 12.01.2009 |
|
ÇOCUK GİBİ (Işıl Özgentürk-Cumhuriyet/28.12.2008) Küçük çocuk annesine sordu: “Sol ne demek?” Anne bir süre düşündükten sonra yanıtladı: “Sol, sokakta seksek oynamak demek; korkudan öleyazsan da lunaparkta zincirli sandalyeye binmek demek; gece yatağından gökyüzünü izleyip gözüne kestirdiğin bir yıldızla sır paylaşmak demek; küçük fokları gaddarca öldüren fok katillerini hiç unutmamak ve kürk giymiş bir bayanın üstüne ‘Yaşasın foklar’ diyerek kalıcı boya atmak demek; yunusların bazen bir insan olduğunu düşünmek ve onların o muhteşem özgürlüklerini kıskanmak demek; Afrika’da bir ay sonra 700 bin yaşıtın çocuğun susuzluktan öleceğini öğrenip kumbaradaki parayı koşarak acil yardım kurumlarına götürmek ve bundan böyle diş fırçalarken musluğu kapalı tutmak demek; yemeğini bitirip geri kalanını üşenmeden bir torbaya koyup en yakın havyan barınağına götürmek demek; köpeğini gezdirirken bir poşete onun bıraktıklarını almak ve çöp kutusuna atmak demek. Kesilen her ağaç, yanan her orman için ne yapıp edip mutlaka ve mutlaka ağaç dikmek demek.. kimselerin ‘Bu orada ne yapıyor’ demesine aldırmadan insanların kumsalda bıraktığı çöpleri toplamak demek; çok meraklı olmak demek; şu yaşadığımız dünyada kaç dil konuşuluyor, farklı kaç renk insan var, neden Çinliler sütle yapılmış yiyecekleri yiyemezler.. güney ve kuzey kutbuna kaç kişi gitmiştir? Onların bu yolculuklarda başına neler gelmiştir? Şu bizim oturduğumuz kentin kaç kapısı var, şu bizim oturduğumuz kentte kaç müze var? Yazıyı ilk bulan kavim Sümerler’in kaç tanrısı varmış, Hititler’in kaç tanrısı, Hint mitolojisiyle, Yunan mitolojisindeki tanrılar birbirine ne kadar benzer? Güçlülerin tanrısı Apollon’un da, Hint tanrılarından en sevilen insan başlı fil tanrı Gadeş’in de yardımcıları neden faredir? Bir karınca bir kilometreyi ne kadar zamanda alır, sesten hızlı giden uçakların hızı saatte kaç kilometredir? Neden erik ağaçları erken açar? Dünyada kaç çeşit kurbağa vardır, insanın en yakın akrabası gerçekten su sineği midir? Freud neden herkesin bildiği bir bilim adamıdır? Karpuz neden soğuk suya bırakılır, dünyada parfüm yapılan kaç çeşit çiçek vardır, çöllerde kum fırtınaları neden hâlâ insanların korktuğu bir doğa olayıdır, kırlık alanlarda neden ay ve yıldızlar daha parlaktır? Aşk nedir, bu neden başımıza gelir, kalbimiz sık sık neden kırılır, vicdan nedir, neden yalan söylerken yüzümüz kızarır...” Küçük çocuk “Anne dur biraz” dedi, “kafam karıştı.” “Elbette karışacak” dedi annesi, “dünyanın en zor sorusunu sordun, devamı var. Sol demek, her yaptığın işin neye yarayacağını bilmek demek; okuduğun her kitabı, denizlerin tuzunu, göklerin mavisini iyi bilmek demek; bir ormanda pusula olmadan Kutupyıldızı’na bakıp yolunu bulmak demek; herkes birinin karşısında mum gibi dururken, kendin gibi durmak demek.. geceden ölesiye korkmak, ama geceyi sevmek demek; gün batımlarını sevmek demek, ormandaki tüm sesleri sevmek demektir.. kendin için dans etmek demek, ağız dolusu gülmek demek, her yenilgiden sonra şöyle bir silkinip kendi küllerinden yeniden doğmak demek...”
Yukarıdaki yazıyı
okuyunca kasabamızdaki ve devamı olan Gaziemir’deki seçimler için
yapılan çalışmalarıyla söylentileri gözlerimin önüne getirdim. Küçük
çocuğun annesine dediği gibi benimde kafam karıştı. Son seçim
hazırlıkları döneminde yaşananlar ve uygulamaya çalışılan yöntemler hiç
bize yakışmayan yollar gibi geldi. Kasaba halkı ve dışarıdaki Nuhlular
olarak çocukluktan kurtulamadık gibi. Yanılıyor muyum yoksa? Sizler ne
dersiniz? |
|
YİTİRİLEN DEĞERLER–51: SÖĞÜT DÜDÜĞÜ YAPMA
Söğüt dalı kolay kavladığı için
genellikle ilkbaharda yapılan oyuncak türüdür. Birçok türü olmasına
karşın en çok yapılanlarını göz önüne alırsak yapılışı ve ötüşü
nedeniyle üç küme içinde sayabiliriz. Hotdu düdük söğüdün ince dalları
5, 6 cm olarak belirlenip düzgünce kesilir. Kesilen kısım düz taşın
üzerine veya dizimizin üstüne konarak bıçağın sapı ile yavaş yavaş
vurulur. Bu vuruş müzik aleti çalar gibi ritmik, tekerleme söyler gibi
kıvraktır.Vuruş sırasında: Kedi sıçan avladı. Ovalara yaz geldi. Paldır küldür kız geldi. Anan buban çıktıda, Sen ne deye çıkmadın? Çıkkıdı gâvurun eniği çık! denir ve zedelenmeden bıçağın sapı ile hafifçe ağacın kabuk kısmına vurularak ayrılan kabuk burularak çıkarılır Çıkarılan kabuk bir ucundan bir santim kadarı dış kabuk sıyrılır. Sıyrılan temizlenen kışımın ucu kabuğu çıkardığımız bölüm bıçakla yarıldıktan sonra araya yassıca sokulup sıkıştırılır ve ağaçtan da azıcık alınacak biçimde ucundan kesilir. Bu işleme sünnet ettik deyip usul usul gülerdik. Oradan alınan düdük ağza sokup çıkarılarak ıslanır, aynı zamanda ısı verilir. Artık düdüğümüzü nefesimiz yettiğince öttürebiliriz. İkinci türü çelik düdüktür. Bunun dalı hotdu düdüğe göre iki kata yakın kalınlıktadır. Yine düzgünce kesilir. Alt tarafı çelik biçiminde kesilip üst yanında bir dudak payı geriden delik yeri bıçakla kertilerek çıkartılır. Artık bıçağın keskin kısmı ele alınıp sap kısmıyla yukarıdaki tekerleme söylenerek yavaş yavaş vurulup gevşetilir. Kabuk zedelenmeden çıkarıldıktan sonra dudak payının olduğu kısımdan kertiğe kadar milimetrik ölçülerle ağacından yontulur. Asıl ustalık buradadır. Düdüğün ses çıkarıp çıkarmaması, sesin ince veya kalın olması… Artık düdüğümüz öttürülmeye hazırdır. Bizden büyük çocuklar ise düzgün ve boğum yeri uzun olan dallardan aynı yöntemle 15–20 cm uzunluğunda bir boru çıkarırlardı. Çıkarılan borunun üzerine en çok beş delik açılır, alt tarafa da bir delik açılarak kavala benzer bir düdük yaparlardı.
Üçüncüsü ise kabuk düdüktür. Buna zurnanın ilkel biçimi desek pek yanlış olmaz. Ağacı çelik düdüğe göre daha kalın olanından seçilir. Kalın ucu düzgünce kesildikten sonra yılanın yol giderken tozlu yolda bıraktığı iz gibi diğer bir söyleyişle menderes çizerek kabuk ağaca kadar çizgi biçiminde kesilir. Bıçağımızın sapıyla vurulup gevşetildikten sonra soyulur. İnce tarafından başlanarak birbirinin üstünü kapatacak biçimde aralık bırakmadan sarılır. İnce ucuna hotdu düdük yerleştirilip öttürülmeye çalışılır. Bu tür düdüklerin çoğu ötmez. Çünkü özel beceri gerektirir. Bunun yanında ortası delik olan fışkırdık otunun gövdesinden düdük yapardık. İlibada(efelek) yapraklarının ikisini üst üste koyarak dudak becerisiyle değişik basit ve çabuk düdük yapardık. Taze yeşil soğanın yapraklarından çabucak koparıp dudaklarımızın arasında düdüğe dönüştürüverirdik. Taze yeşil soğanın ortasındaki erkek kısmından kopardığımız 5-10 santimetre kadar bölümünün yapraklarının zarıyla etli kısmın arasını başparmakla ustalıkla ayırarak başparmak, dudak ve dil yardımıyla kuş gibi sesler çıkaran oyuncak olan cuk-cuku unutmak mümkün mü? 03.01.2009 |
|
NE OKUYALIM Okumakta spor gibi müzik gibi yapmak isteyipte zorlandığımız alanlardan birisidir. Geçen gün bir gencimizle aramızda şöyle bir iletişim oluştu: -Kitap okumayı çok istiyorum ama neresinden başlayacağımı bilemiyorum. -Önce şiir kitaplarından sevdiğin şiirlerden başla, ilgi alanına göre kısa öyküler, romanlar biçiminde sürdür. -Teşekkür ederim. Daha sonrasını mı? Bilmiyorum. Umarım başlamıştır. İstekliler için bir kitap listesi sunuyorum. Bol kitaplı günler diliyorum.( Kaynak: Cumhuriyet-7 Kasım 2008/Server Tanilli) Handan Çağlayan'ın Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar ile Ayşegül Altınay ve Yeşim Arat'ın Türkiye'de Kadına Yönelik Şiddet Faruk Şüyün Füruzan Diye Bir Öykü, Muazzez İlmiye Çığ'ın Sümerlilerde Tufan Tufan'da Türkler ile İbrahim Peygamber' Doğu Perinçek'in Gladyo ve ErgenekonErdoğan Aydın'ın Kuran ve Din, İslamiyet ve Bilim, İslamiyette Ahlak ve Kadın, İslamiyetin Ekonomi Politiği,Jack Kerouac'ın Yolda ile John Fowles'in Abanoz Kule Kemal Ateş Türkçem Mahzun Ben Mahzun; Toprak Kovgunları; Bir Şarkı Dinlerken. Brezilyalı şair Carlo Drummond de Andradeli'nin Dünyayı Taşıyor Omuzların,Cevat Çapan'ın seçme şiirleri YKY'de.Bir Gülü Büyütmek, Kemal Burkay şiiri; Yelda Karataş, Şahdamar, Şahdemar, Türkçeden Kemal Burkay'ın çevirisi. Ekmel Ali Okur'dan, Yüksel Mert'le Kuran'dan Nutuk'a Prof. Necdet Sakaoğlu'nun Bu Mülkün Kadın Sultanları, Orhan Tüleylioğlu'nun Neden Öldürüldüler'in 3. cildi (Dipsiz Kuyu), Aslan Kavlak'ın, "Bakü'ye Gidiyorum Ay Balam". Nâzım Hikmet'in Azerbaycan'daki İzleri (1921 - 1963), Ariella Kornmehl'in Kelebek Ayı adlı romanı, Peter Straub'un Hayalet HikâyesiProf. İsmail Bircan'ın, Türkiye'de Yükseköğretimin 2023 Vizyonu, J. B. Bernal, Tarihte Bilim; Steven Rose, 21. Yüzyılda Beyin; N. A. Nekrasov, Yalnız Taşlar Ağlamıyor Burda; Semih Hiçyılmaz, İşte Derin Devlet; Adnan Özyalçıner, Ayak İzleri; Nejat Elibol, Geleceğe İlk Adım; Esra E. Bilgiç, Vatan Millet Reyting; Rahşan İnal, Küreselleşme ve Spor; Sennur Sezer (hazırlayan) 68'in Edebiyatı Edebiyatın 68'i; Ahmet Say, Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır?; Sennur Sezer (hazırlayan), Benim Nasrettin Hocam, 12 Yazar 1 Çizer; Ataol Behramoğlu, Nâzım Hikmet "tabu ve efsane" (yapıtı, yaşamı, kişiliği) ile Aziz Nesin'li Anılar; Fazıl Say, Metin Altıok Ağıtı.A. Metin Akpınar, Maganda; Arslan Kacar, Pepo Kuşu.Yılmaz Dikbaş, Saralı Ünlüler/Epilepsi ve Deha.Sabri Kuşkonmaz'ın şiirleri, Soğuk Takvim.Durusoy Yazar'ın Bir Türk Savcısının İsveç Anıları (2. baskı).Feridun Andaç'tan, Zamana Yazılan Sözler ile Öykü Yazmak, Öyküyü Düşünmek. Alev Coşkun, 6 Ay; Mustafa Balbay, 78'liler; Erol Manisalı, Batı'nın Yeni Türkiye Politikası; Işıl Özgentürk, Gezi Fısıltıları; Tarık Dursun K. Rıza Bey Aileevi; Orhan Erinç, Medya ve Demokrasi Masalları; Cüneyt Arcayürek, Atatürk'ten Sonra Bugünlere Nasıl Geldik?; Faik Bulut, El-Kaide'nin Sırları; Deniz Som, Bop Dedik Recep; Filiz Ofluoğlu, İki Dünya; Hikmet Çetinkaya, Susurluk'tan Ergenekon'a; Alper Akçam, Kiev'de Aşk; Şükran Soner, Bizim 68'liler. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI - sınır ötesi Kıbrıs çıkarması ayrı tutulduğunda Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk sınır ötesi operasyonunu Irak'a 25 Mayıs 1983'te kullandı 31.12.2008 |
|
7 KURŞUNLA İSTİKLAL MARŞI Öyküyü ilk okuduğumda çok etkilendim.Birçok kez değişik aralıklarla okudum.Türkçe yazım karakterine uymayan yerleri düzenledikten sonra sizlerle paylaşmanın uygun olacağını düşünerek bu köşeme aldım.Kararı siz vereceksiniz.İyi mi etmişim acaba? Güneydoğu’nun küçük bir ilçesinde görev yapan hâkim,
ilçe dışındaki “Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü.
Yaklaşık bir aydır her “Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin
üzerine Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin
başındaki tim “Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar. Yaralılarımı
alın!” “Ve tam bir “Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp
bölüğü İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu
anlardan nefret Artik onun şehit olduğuna ben de inanmıştım. “Gün
ağarırken hepimiz Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi
çatallaştı. Kelimeler |
|
ANADİL Yurdumuzdan uzaklarda yaşayan gurbetçilerimiz çocuklarının eğitiminde yaşadıkları ülkenin dili yanında Türkçe dersini de istemekteler. Bu isteklerini şu haklı gerekçelere dayandırmaktalar. Öyleyse bu çabayı bizler neden göstermeyelim? Neden Anadilimiz Türkçeyi istiyoruz 1.Çocuklarımızın kişiliklerini ve kendilerine olan güven duygularını geliştireceği için Türkçe dersi istiyoruz. 2.İkinci ve üçüncü bir dili daha kolay öğrenmeleri, okul ve meslek yaşamlarında daha başarılı olmaları için Türkçe dersi istiyoruz. 3.Çocuklarımızın ana-babaları, akrabaları, komşuları ve arkadaşları ile iyi anlaşmaları, kendilerini daha iyi ifade etmeleri için; küçükleri sevmeyi, büyükleri saymayı öğrenmeleri için Türkçe dersi istiyoruz. 4. kendilerini iyi ifade edememekten kaynaklanan anlaşmazlıklar nedeniyle ailelerinden kopmamaları, kriminal olaylara karışmamaları, uyuşturucu tuzağına düşmemeleri için Türkçe dersi istiyoruz. 5.Türkçe öğretmek bahanesiyle çocuklarımızı avlamak isteyen radikal unsurlara fırsat vermemek için Türkçe dersi istiyoruz. 6.Çocuklarımızın şiddet olaylarına bulaşmamaları, kendilerine ve çevrelerine zarar vermemeleri, hapishanelere girmemeleri için Türkçe dersi istiyoruz. 7.Kendi ulusal değerlerini iyi öğrenip başka kültürlere saygı duymaları için, 8.Türk tarihini, edebiyatını ve kültürel değerlerini iyi öğrenmeleri ve dünyaya tanıtmaları için Türkçe dersi istiyoruz. 9.Alman ve Avrupa edebiyat ve kültür ürünlerini Türkçeye kazandırmaları ve böylece barışa ve dostluğa katkıda bulunmaları için Türkçe dersi istiyoruz. 10.Türkiye ile olan bağlarını canlı tutmaları, ülkeye geri döndüklerinde zorluk çekmemeleri, turizme katkıda bulunmaları, ülkemizi yurt dışında iyi tanıtmaları için Türkçe dersi istiyoruz. 11.Türkiye’de sayıları 3 bini aşan Alman şirketinin, NRW’ de ise sayıları 26 bine ulaşan Türk İşvereni’nin iki dilli personele duydukları ihtiyaçtan dolayı Türkçe dersi istiyoruz. 12.Çocuklarımızın 250 milyonu bulan Türk dünyası ile toplumsal, kültürel ve mesleki alanda ilişki kurabilmeleri için Türkçe dersi istiyoruz. 13.Almanya’nın insan haklarına saygılı bir ülke olduğunu yaşayarak görmeleri, dışlanmışlık duygusuna kapılmamaları ve Türk–Alman dostluğunu geliştirmeleri için çocuklarımızın Türkçe öğrenmelerini istiyoruz.25.12.2008 CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI-radyo özeldi 8 Eylül 1926'da kurulan Türkiye'nin ilk radyosu özel sermayeliydi. Üstelik kurulmasını teşvik eden de Atatürk'tü. Nuri İleri, Falih Rıfkı Atay, Cemal Hüsnü ile İş Bankası ve Anadolu Ajansı radyonun ortaklarıydı. Bu radyo, devletleştirme rüzgarının ardından 1936'da PTT'nin kontrolüne verilmişti. |
|
DÜŞÜNELİM Birçok değerlerimizin tartışmaya açıldığı günümüzde yazdığı Şu Çılgın Türkler ve Diriliş-Çanakkale 1915 romanlarıyla Turgut Özakman’ı yeni tanıyanlarımız oldu. Aşağıdaki çalışma kesitlerinin altındaki son yazısı Cumhuriyet ve Atatürk Türkiyesi yurttaşı olarak bir kez daha düşünmemiz gerektiğini söylemiyor mu?
Romanları: Romantika, 2000. 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da (İki Kitap/İki Cilt), 2003. Şu Çılgın Türkler, 2005. Diriliş - Çanakkale 1915, 2008. Araştırma İnceleme Kitapları: Dr. Rıza Nur Dosyası, 1995. Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi, 1995. Vahidettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, 1997. Meslek Kitapları: Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği, 1998. Radyo Notları, 1969. Unutulmaz Şiirler, 1999. Oyunları: Yayınlananlar: Toplu Oyunları 1 - Ah Şu Gençler, Töre, Ocak (oyun) Toplu Oyunları 2 - Sarıpınar 1914, Fehim Paşa Konağı, Resimli Osmanlı Tarihi, Bir Şehnaz Oyun Toplu Oyunları 3 - Hastane (oyun), [[Karagöz'ün Dönüşü, Kardeş Payı, Darılmaca Yok, Berberde, Ben Mimar Sinan, Ak Masal Kara Masal Toplu Oyunları 4 - Pembe Evin Kaderi, Güneşte On Kişi Toplu Oyunları 5 - Duvarların Ötesi, Kanaviçe, Paramparça Şu Çılgın Türkler (Oyun), 2006 Delioğlan - 2008 Üç Destan - 2008 Yayınlanmayanlar: Masum Katiller - 1947. Tufan - 1956 Bulvar - 1964 Ulusal Kolej Disiplin Kurulu - 1966 Komşularımız - 1967 Babamla Birlikte - 1971 Deliler - 1987 Senaryoları: Keloğlan Aramızda, 1972. Tuzsuz Deli Bekir, 1972. Keloğlan'la Cankız, 1973 Mevlana, 1973. (Ergin Orbey'le birlikte) Yatık Emine, 1974. (Ömer Kavur'la birlikte, Refik Halit Karay'ın aynı adlı romanından) Keloğlan İz Peşinde, 1975. Turhanoğlu, 1975. Kanije Kalesi, 1982. Son Akın, 1982. Kurtuluş, 1989. Rıza Beyler, 1993. Cumhuriyet, 1998.
ATATÜRK’E YAKARIŞ ( Cumhuriyet 20.12.2008 Turgut Özakman) Bizi affet Ey sevgili Atatürk! Sana padişah/halife olman teklif edilmişti. Kabul etseydin haremin olacaktı, hazinen olacaktı, sarayların olacaktı, mutluluk ve keyif içinde bir ömür sürecek, içkini (afiyet olsun!) sarayında, gizli içeceğin için kimse de bu konuda olur olmaz konuşmayacaktı. Ama sen bu teklifi elinin tersiyle ittin. Milletinin geleceği için devrimler yolunu açtın. Bu nedenle kaç kez ölüm tehlikesi atlattın, iftiralara uğramayı göze aldın. İstedin ki yurttaşların bağımsız olsun, ilkellikten, bilgisizlikten, onursuzluktan, yoksulluktan, hurafelerden, din ve çıkar sömürücülerinden kurtulsun, ilerlesin, gelişsin, her alanda kalkınsın, ortaçağdan çıksın, çağının ve hayatın güzelliklerini paylaşsın, dilediği gibi ibadet etsin, huzur içinde yaşasın, bir daha da Batı’nın kölesi olmasın. Ama biz seni, idealini, başarılarını, halkımıza, gençlerimize anlatmayı beceremedik. Araştırıp öğrenebilirlerdi ama doğruyu, gerçeği araştırma hevesini de, alışkanlığını da veremedik. Bu konudaki beceriksizliğimizin son örneği de Mustafa adlı film. Bu filmi yapanlara, destekleyenlere, övenlere, seni, Milli Mücadele’yi, Cumhuriyetin neleri başardığını öğretemediğimiz anlaşılıyor. Geleceği emanet ettiğin gençlerin birçok akımların, farklı düşüncelerin etkisi altında kalmalarını, bölünmelerini engelleyemedik. Gençlerimiz tarihsiz ya da sulandırılmış ya da tersine çevrilmiş bir tarihle yetişiyor. Kendi kahramanlarını unutturduk, çocuklarımızın başkalarının kahramanlarına hayranlık duymalarına yol açtık. Aaah. Senden sonra birçok zikzaklar çizdik. İzinden ayrıldık. Borçla kalkınmaya çabaladık. Bağımsızlığın milli ekonomi ile olan ilgisini unuttuk. Bağımsızlık duygusu zayıfladı. Anadolu aydınlanması gittikçe kararıyor. Emperyalizm konuşulmaz oldu. Batı karşısındaki aşağılık duygumuz yeniden hortladı. Kendimize güvenimiz sarsıldı. Senin, özü yurtseverlik, toprak, tarih ve yazgı kardeşliği olan milliyetçilik görüşünü canlı tutamadık. Birliğimiz, dirliğimiz sorunlar içinde. Seni de sana benzemeyen büstlere dönüştürdüler. Bu gidişin nelere mal olacağını tarih açıklıyor ama kimse tarihe kulak vermiyor. Bütün bunlardan dolayı senden, aziz anından, derin bir utanç içinde özür diliyorum. Bizi affet. CUMHURİYETTEN SATIR BAŞLARI -Türkçe Kur'an, Türkçe Ezan Ziya Gökalp'in Vatan adlı şiirinde, “Bir ülke ki, camiinde Türkçe Ezan okunur / Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur'an okur” mısralarıyla dile getirdiği arzusu 23 Ocak 1932'de gerçek olmuştu. İlk Türkçe ezan 1932'nin Ocak ayının 30'unda İkindi Ezanı olarak İstanbul'luların kulaklarıyla buluşmuştu. İlk Türkçe Ezan'ı okuyan isim ise Hafız Rifat Bey'di. 23.12.08 |