Eski Yazıları Okumak İsterseniz Tıklayınız...

NENE HATUN             20.12.2008
Halen Birleşik Amerika Devletleri Kara Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı bulunan eski NATO Başkomutanı Orgeneral Mathev Ridgvay’in Amerika’da Saturday Evening Post Gazetesi’nde 6 Kasım 1953 yılında ülkemize yaptığı on dört aylık ziyaret sonrasında ülkemize ait yorumlarını yayınlarken Nene Hatun’u şöyle aktarıyor:

General Erzurum’a gittiğinde 3. Türk Ordusu’nun karargahına gidiyor ve “3. Ordu’nun Büyükannesi” dedikleri kahraman Nene Hatun’la burda tanışıyor.

1877 Kasım ayında Nene Hatun henüz birkaç aylık bir çocuğun anası, 22 yaşlarında genç bir kadındı. Rusya ile Türkiye savaş halinde idiler. Bir Rus piyade alayı Erzurum’u henüz zaptetmişti. Şehirde bulunan az sayıdaki Türk kuvvetleri son bir savunmaya hazırlanıyorlardı. Şehir sakinleri, Türk kumandanına gitmişler ve ileri gelenleri aracılığıyla şehirde bulunan kadın, erkek, genç, ihtiyar herkesin, düşmanı yok etmek için, bir gece baskınında kendisine yardıma hazır olduklarını bildirmişlerdi. Komşuları Nene’ye bu işe katılmamasını ve küçük çocuğun yanında kalmasını söylediler.

Nene: “Hayır” diye cevap verdi. “Bu çocuğu bana Allah verdi, ben de onu Allah’a emanet edip sizinle birlikte baskına katılacağım.”

O gece erkekler, kadınlar ve hatta çocuklar orak, tırpan, bıçak ve sopalarla silahlanıp Rus kuvvetlerine hücum etmek için askerlere katıldılar. Baskın başarılı oldu ve Rus alayı yok oldu.

Yaklaşık bir seneden az bir zaman evvel Nene Hatun’u ziyaret ettiğim zaman gözlerini bulutlanmış kuvvetli ellerini titrek, fakat sesini ve hafızasını parlak ve pürüzsüz buldum. Kendisiyle bir çeyrek saat kadar görüştüm. Bir çevirmen aracılığıyla, yapmış olduğu şeyler hakkında duyduğum saygıyı belirttim. Kendisine dövüştüğü alanı dolaştığımı ve onunla birlikte çarpışanların adına dikilen abideyi gördüğümü söyledim. Gösterdiği kahramanlığa karşı olan saygımı bir kez daha belirtip ayrılmağa hazırlanırken çevirmen aracılığıyla bana şunları söyledi:

“ Lütfen General Ridgvay’e, benim gibi kendi halinde bir kadını ziyaret etmek suretiyle bahşetmiş olduğu şereften dolayı, teşekkür ediniz ve kendisine eğer gerekirse bugün de aynı şeyi yapabileceğimi söyleyiniz.”

Bu küçük evin havası, insanın gözlerini yaşartacak özellikte idi. Elini sıktım ve ayrıldım.

Bugün NATO liderlerinin sene sonunda Paris’te gerçekleştirecekleri çok mühim toplantıya, Erzurum’daki o yaşlı kadının haleti ruhiyesindeki büyüklüğe yaklaşacak bir haleti ruhiyenin egemen olmasına dua etmekten başka bir şey yapamıyorum.”(Zeynep Saygı/27.11.2008)

MANGAL VE MİDEMİZ

"Türk Gastroenteroloji Derneği Başkanı ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Özütemiz, Türk Gastroenteroloji Derneği tarafından düzenlenen "25. Ulusal Gastroenteroloji Haftası"na katılmak üzere geldiği Adana'da, yaptığı açıklamada, sağlıklı beslenmenin, yaşam kalitesini artıran ve ömrü uzatan en önemli faktörlerden biri olduğunu söyledi.
Sigara, alkol ve uyuşturucu kullanımının mide rahatsızlıklarını artırmasının yanı sıra, daha da önemlisi kanser vakalarında önemli etkisi bulunduğuna dikkati çeken Özütemiz, şunları kaydetti:
"Bazı gıdalar da mide kanserine yol açıyor. Ülkemizin en ciddi sorunu bu. Halka bu mesaj gitmelidir. Adana ve Güneydoğu mutfağına ben de bayılırım, ama ateşi doğrudan gören et, ocak başı muhabbeti dediğimiz mutfak, mide kanserinin bir numaralı dostu. Kebabın, domatesin, biberin ve soğanın doğrudan ateşle yandıktan sonra yenmesi kanser açısından son derece riskli. Kebapçılar bana kızacak, ama mangal keyfinin günde 3 paket sigara içmeye bedel bir kanser etkisi var."

Prof. Dr. Özütemiz, bazı hastalıklara ve kansere yol açmayacak beslenme şekilleri olduğunu ve bunların da konunun uzmanları tarafından halka zaman zaman anlatılıp önerilerde bulunulduğunu ifade etti.
Günlük öğünlerde gıdaların hızlı tüketilmemesi, az yenilmesi ve iyi çiğnenmesi gerektiğini anlatan Özütemiz, "Bunun kalp ve hormonal etkileri var. Daha da önemlisi kebap gibi pişirdiğiniz yiyeceğin doğrudan ateş görmemesi lazım. Vaka sayısında artış olan mide kanserinden korunmak için en sağlıklısı haşlama ve buğulama tarzı yemekler. Mangal türleri ayda bir kere yenebilir. Sakıncalı olmasına karşın meslektaşlarımızdan bile sık aralıklarla kebap yiyen var" diye konuştu.
Hijyen ve etkili ilaç tedavisi ülseri azalttı
Özütemiz, hijyen koşullarına önem verilmesi, antibiyotik ve diğer bazı ilaçların tedavisiyle Türkiye'deki mide ve 12 parmak bağırsağı ülserlerinde 15 yıl önceye göre azalma olduğunu da söyledi
Bunun sevindirici bir gelişme olduğunu belirten Özütemiz, ancak özellikle yaşlıların kullandığı romatizma ilaçlarına ve aspirin kullanımına bağlı olarak mide ve 12 parmak bağırsak ülserinde nispi artış görüldüğünü kaydetti.
Prof. Dr. Özütemiz, romatizma ilaçlarının da bu rahatsızlığı her kişide yapmayabildiğini belirterek, "Bazı romatizma ilaçları fazla, bazıları az yapıyor. Romatizma ilaçlarıyla beraber çok düşük dozda olsa bile aspirin kullanıldığında ise hastalığı artıyor. Bunun kötü tarafı, ilaca bağlı ülserler olduğu zaman bunların çoğunluğunun kanamayla geliyor olması, mutlaka ağrı hissedilmesi gerekmiyor" diye konuştu."

Yukarıdaki haber Anadolu ajansı tarafından duyuruldu.(15 Kasım 2008)bilinçsiz beslenmenin özentiye dönüştüğü günümüzde sağlığımızın gereği için daha özenli olmak gerekmez mi?
17.12.2008

BAŞÖĞRETMEN İLE İLK KADIN ÖĞRETMENİMİZ: REFET ANGIN

Atatürk, yazı devrimi gezisinde 2 Eylül 1928′de Gelibolu’ya da uğramıştı. Öğrenci Refet anlatıyor: “Karşılamada ben, Atatürk’e bir buket sunarken tökezleyip düşmüştüm. Atatürk, beni yerden kaldırdı ve iki yanağımdan öptü:
-Acıdı mı kızım? diye sordu. Ben:
-Hayır, acımadı. diye cevap verdim. Atatürk, yanındakilere:
-Bunun ayağına dikkat edin. diye emir verdi”. Öğretmen Adayı Refet24 Aralık 1930′da Edirne’de okulları gezen Atatürk, Kız Öğretmen Okuluna da uğramış, sınıflarda dersleri dinlemişti. Öğrenci Refet anlatıyor: “Atatürk, okula geldiğinde, kendisine okul adına bir buket sundum ve şu konuşmayı yaptım:
-Aziz Paşa’m! Türk yurdunun sınır kapısı olan Edirne’ye ve memleketimize gelişiniz bizi çok sevindirdi. Arkadaşlarım adına size hoş geldiniz, diyor ve bu buketi sunuyorum. Lütfen kabul buyurun. Paşa’m! Size öğretmen olmak için söz vermiştim. Ve işte öğretmen adayı olarak karşınızdayım. Atatürk, buketi aldı ve :
-Evet anımsadım. Sen Gelibolu’da düşen küçük kız değil misin? dedi. Atatürk, sözlerini şöyle sürdürdü:
-Söyle bakalım, ne öğretmeni olmak istiyorsun? Ben, bir an yanımdaki öğretmenlerime baktım ve dedim ki:
-Riyaziye (Matematik) öğretmeni olacağım. Atatürk:
-Hayır, seni Riyaziye öğretmeni değil, Tarih öğretmeni olacaksın. dedi. Ben:
-Emredin Paşa’m, ama neden? diye yanıtladım. Atatürk:
-Ha, bak, ben seni küçükken de tanıdım. Sen, o zaman küçüktün; yine iki söz etmesini biliyordun.
Şimdi de seni seçtiklerine göre, sende bir şeyler var. Görüyorum ki çok okuyorsun ve güzel konuşuyorsun. Onun için sen, Tarih öğretmeni ol. dedi” . Tarih Öğretmeni Refet 20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayında İkinci Türk Tarih Kongresine  katılan Gelibolu Ortaokulu Tarih Öğretmeni Refet Angın anlatıyor: “20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında yapılan İkinci Türk Tarih Kongresinde delege olarak bulunuyordum. Dolmabahçe Sarayı’nda Kongre çalışmaları devam ederken Afet İnan, beni bir gün Atatürk’e şöyle tanıttı:
-Size, çiçeği burnunda bir Tarih öğretmeni tanıtmak istiyorum. Atatürk, bu söz üzerine dedi ki:
-Çocuk, sen geç kalmışsın; ben, onu tanıyorum. Ben de:
-Paşa’m, ben emrinizi yerine getirdim ve Tarih öğretmeni olarak emrinizdeyim. dedim. Atatürk:
-Bak, öğretmen olmak yeterli değil; görev şimdi başlıyor. Şunu iyi bil ki çok iyi öğretmen olacaksın.
Çok okuyacaksın. Sen, zaten okuyorsun; ama daha çok okuyacaksın. Öğrencilerini çok iyi yetiştireceksin. Onlara, Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi öğreteceksin. Bu arada Çanakkale Savaşları’nı sakın unutma! dedi. Ben:
-Efendim, biliyorsunuz, ben Geliboluluyum. dedim. Atatürk:
-Evet, biliyorum. Bak, çocuk; bunu neden söylüyorum? Bizi, bu günlere getiren Çanakkale Savaşları’dır. Eskaza biz onu yitirseydik, bugün hür dünya toplumu yoktu. diye konuşmasını sürdürdü. Ben ise:
-Tamam, Paşa’m! Emredersiniz! şeklinde karşılık verdim. Atatürk, sözlerine şunları da ekledi:
-Bak, çocuk; sana bir şey daha söyleyeceğim. Devrimleri ve ilkeleri yaşatacaksın. Gerektiğinde savaşacaksın. Sakın ha, unutma! Ben:
-Paşa’m, nasıl unuturum? Cumhuriyeti nasıl kazandık? Siz, Yüce Kahraman Atatürk’sünüz. diye yanıtladım. Atatürk, sözlerini şöyle bitirdi:
-Biliyorum; ama yine unutma diyorum…

” BEN HERŞEYDEN ÖNCE ÖĞRETMENİM ” 14.12.2008

 

ŞEKER HOCA
Şeker Hoca bir alem hoca: “Peygamberimiz yaşasaydı cipe binerdi, zaten devenin de iyisine binmiş!” diyor. Teravih namazında eli boş gelen kadınlara “Televizyon programlarına börek çörek yapıp gidersiniz, buraya eliniz boş geliyorsunuz!” diye takılıyor. Söylediklerini oya sunuyor, Cuma namazının farzını kıldırıp “Memleketin 330 milyar dolar borcu var, haydi şimdi gidip çalışın!” diye cemaati işlerinin başına gönderiyor. O Malatya’nın ünlü Şeker Camii’nin Şeker Hoca lakaplı imamı Celal Tigen. Basın Yayın Halkla İlişkiler mezunu. Yaşını sorduğumuzda “52 modelim!” diyor. İşte sorular ve yanıtlar:
Cemaatiniz camiden taşıyormuş. Nedir bunun esbab-ı mucibesi?
“Zebanilerden, cehennemde kaynayan kazanlardan, cehennem ateşinde yananlardan bahsetmem. Cami korkutma yeri değil, sevdirme yeridir. Adam camiye zaten dert, ızdırap içinde geliyor. Bir de cehennemden mi bahsedeceğiz?”
Camide özendirme uygulamanız varmış?
“Gelenleri caminin tekdüze havasından kurtarmak lazım. Camiye gelen çocuklara camiyi sevdirmek gerekir. Onlara sorular soruyorum, bilseler de bilmeseler de şehirlerarası bilet, çeyrek, cumhuriyet altını veriyorum.”
Camilerde niye sürekli ayakkabılar çalınır?
” Bizde ayakkabılar kaskoludur. Ayakkabısı çalınana ayakkabı alıyorum.”
Hep böyle grand tuvalet mi giyersiniz?
“İslam dini cübbe, sarık, takke ve tespihten ibaret değildir. Peygamberimiz sıcak iklimde yaşadığı için entari giymişti. Kutuplarda yaşasa öyle mi giyecekti?”
Hurafeler ve batıl inançlara niçin bu kadar itibar ediliyor?
“Şiddetle karşıyım. Gidiyorlar türbelere, çaputlar bağlıyorlar, ” Al sana göbek, ver bana bebek!” bunlarla uğraşıyorlar. Malatya’da Keşşaf Baba Türbesi var. Bir baktım kadınlar türbenin çevresinde neredeyse içki kokteyli yapıyorlar. Yakını içki içen eline viski, şarap, rakı ne varsa mezara getirmiş. Şimdi bu adam kalksa bunları kovalasa haklı değil mi? Bunlar dini takvim yapraklarında, cami diplerinde öğrendikleri için oluyor.”
Allah bilir sizin internet siteniz de vardır?
“Cemaate; www.celalhoca.com.tr ‘ye girin, sorular sorun dedim. Cemaat araştırmış. “Hocam bulamadık!” dediler. Sitem yok, espri yapmıştım. Ama hazırlıkları yapılıyor, yakında olacak.”
Cuma Namazının farzını kıldırıp cemaati gönderdiğiniz oluyormuş, niye?
“Bu memleketin 330 milyar dolar borcu var. Namazın farzını kıldırdıktan sonra; “Haydi şimdi gidin çalışın, memleket düzlüğe çıksın!” diyorum.”
Sizden rahatsızlık duyanlar yok mu?
“Neşeli şeyler anlatıyorum diye çok tepki verdiler. Dini baskılamışlar, monoton hale getirmişler. İslam dini güler yüzlü bir din ama namazı bile somurtarak kılıyoruz.”
Şeker Hoca devam ediyor:
“Şeker Camii’ne yalınayak gelinmesini yasakladım. Ayağında mantar, egzama, başka bir hastalık olabilir. İnsanlar o ayakla basılan yere secde ediyorlar. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı’na cemaate galoş giydirelim dedim. Henüz alamadım ama 1000 tane alıp koyacağım camiye.”
“Bir gün sabah namazı için camiye gelmiştim. Üstünde hırka olan birini gördüm ama çok karanlıktı, tanıyamadım.”Kimisiniz?” dedim, “Turgut Özal’ım” dedi. O sırada başbakandı. Korumalarını atlatıp gelmiş. Annesi Hafize Hanım’la tanıştırıp aile imamları olmamı, dini konularda onları yönlendirmemi ve yılda 5 kere hatim indirmemi istedi. “Babam için 5 kere hatim indirmiyorum, ancak bir kere yapabilirim!” dedim. “Peki öldükten sonra mezarıma 5 yıl boyunca gelip dua okur musun?” dedi. ”Ya Amerika’da, Arabistan’da ölürseniz, nasıl geleyim?” dedim, onu da kabul etmedim. Ama 4 yıl boyunca Özal ailesinin aile imamlığını yaptım.”
“Bir zaman cami yeni yapıldığı zamanlarda 4 avize gerekiyordu. Halde çalışan birine; “Sen camiye avizeleri getir, ben senin tanıtımını yapayım!”dedim. Cami doluyken cemaate; “Namazın farzı kaç diye sorsam aranızda bilen olur, bilmeyen olur. Haydi, ondan da vazgeçtim, abdestin farzını sorsam onu da bilen olur, bilmeyen olur. Ama kaliteli, ucuz sebze ve meyvenin hal binası No:47 Şahin Topaloğlu’nda satıldığını bilip oraya gidersiniz!” dedim. 15 gün sonra avizeleri getirdi. “Hocam, gelen giden benim dükkanı soruyor, caminin başka gereksinimi var mı?” diye sordu.”
“Bir ara dünya kupası maçı vardı. Birkaç rütbeli kişi teravih namazını da, maçı da kaçırmak istemiyordu. “Hocam ne yapacağız?” diye sordular. “Teravihe gelin, hızlı kıldırıp sizi maça yetiştiririm!” dedim. Birkaç rekatı hızlı hızlı kıldırdım. Sonra biraz rolantiye almışım. Maça geciktiler. ”Hocam ne yaptın? İyi gidiyordun, sonra birden yavaşladın?” dediler. “Yahu radara yakalandık! Görmediniz mi, cemaatin arasında Malatya Müftüsü vardı?” dedim.
Yukarıdaki yazıyı e-postama düzenli yazılar gönderen bir siteden aldım.İşte gerçek din adamı dedirtecek bir öykü gibi.Yorumu sizin olsun. 07.12.2008

GÜNLER

Öğrenmenin ve öğretmenin zamanı olmaz. Bu iki olgu geçmişle geleceğimizin bağı göstergesi durumunda değil mi? Öğretmenler gününün de bir güne sığdırılamayacağını düşündüğümden bu yazıyı daha sonrası için düşündüm. Bu nedenle yaşamını sürdüren tüm meslektaşlara başarılar, sağlıklar dilerken; aramızdan ayrılanlara da öteki yaşamlarında gönüllerince olmalarını diliyorum. Yazımı Arzu Kök’ün” HAKİKAT YOLCULARI; ÖĞRETMENLER” adlı şiiriyle sürdürüyorum:

Güleç bir yüz tanıdım bir zamanlar,

Bilmem hangi tarihti…

Alnı kırışıklarla kucaklaşmayan,

Saçları kapkara, parlak,

Gözleri aydın aydın bakan,

Ruhu, kalbi katıksız pak olan.

Bir ağacın haşmeti vardı onda,

Minik kuşlar barındırıyordu koynunda.

Ve bir bahçıvan kadar dikkatliydi,

Rengarenk çiçeklerine bakarken.

Solmasınlar, kurumasınlar, taze taze açıp,

Misler gibi koksunlar diye

Canından çok onları kaçırırdı,

Soğuktan ve sıcaktan…

Tek amacı vardı;

Küçücük ışıkları güneş yapmak…

Ve

Bir gün yine geldi bize.

Kimimiz birer ağaç,

Kimimizse birer fidandık hala.

Bembeyazdı kapkara saçları,

Titrek titrekti konuşmaları,

Kırış kırıştı alnı.

Ama yüreği, sevgiyle yoğrulmuş yüreği,

Hala sımsıcak ve hiç eksilmeyen,

Taptaze duygularla doluydu.

Belli unutmamıştı bizi.

Hem insan nasıl unutabilirdi ki,

Vücudunun parçalarını?

Zaman etine etki etmişti sadece,

Güleç yüzünü, aydın aydın bakan gözlerini

Ve ellerini değiştirememişti.

İşte o benim,

Babamdan da öte ÖĞRETMENİMDİ.

Vücudumun bütünleyicisiydi,

Ana kaynağıydı halkalarımın.

Yaşamıma yön verendi.

Biz de seni unutmadık hakikat yolcusu,

Her zaman bizimleydin, yokluğunda bile

Ve her zaman da öyle olacaksın…

Seni çok seviyoruz…       05.12.2008

 

KONFERANS

Geçtiğimiz ay içindeydi. Öğle yemeğini yiyip televizyonda kanallar arasında dolaşırken arkadaşım Bayram Ayçakal’dan telefon aldım.”İşin yoksa Afyon Lisesi salonuna gel. Kemal Kılıçdaroğlu konferansa gelecekmiş.” Dedi. Olay şehrimizde az karşılaştığımız etkinliklerden. Hemen hazırlanıp salonun yolunu tuttum. Polis yoklamasından sonra arkadaşların arkasında bir yer bulup oturdum. Kurtuluş Savaşının başlatıldığı topraklarda bulunmaktan duyduğu hoşnutluğu belirtip bu insanların yokluk içinde savaş kazandığını,% 7 kalkınma hızını yakalayıp Osmanlı borçlarını ödediğini söyledi. O kişilerin torunları olarak kendimizi sorgulamamız gerektiğini belirtti.

 Milletvekili şimdiye kadar üzerinde pek konuşulmadığını söylediği anayasamızın 2. maddesini okudu:” Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Bu maddedeki demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti bölümlerinden son bölümün toplumca az konuşulup incelendiğini söyledi. Son sosyal güvenlik yasası çıkarılırken sosyal hukuk devleti ilkelerine uygun olarak uluslarası sözleşmelerle daha önceden olurunu istediğimiz aile sigortası kavramının yasaya girmesi için uğraş verdiklerini ancak iktidarın buna yanaşmadığını belirtti. Eğer bu kurum işlerlik kazansa fak-fuk vb. kurumlara gereksinim kalmayacağını söyledi. O zaman dilenen devletten hukuk devletine geçebileceğimizi söyledi. Soru-yanıt bölümünde sorulara uzatmadan kısa yanıtlar vermesi çok hoştu. Bu konferans günlerinde Sayın Kılıçdaroğlu’nun partisinin türban ve çarşaf açılımı kamuoyuna yansımamıştı. Düşünce ufkumuzun gelişmesi açısından güzel bir konferans oldu diyebilirim.01.12.2008
 

DİLCİNİN DÜŞÜNCESİ

Dünyada en genç yaşta profesör sanını alan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu,  İstanbul Üniversitesi Mezunlar Derneği (USA) tarafından düzenlenen konferansta, kültürünü ve Türk kimliğini korumanın önemine dikkat çekti.”Dilini unutursan kültürünü de unutursun” diyerek Türkçenin yitirilmesi halinde Türklüğe ait her şeyin de elden gideceğini söyledi.                  

New York’ta değişik kültürlerden değişik diller konuşan grupların, kendi kültürlerini koruyarak uyum içinde yaşamasını sevdiğini belirterek Türkiye’de kendi deyişiyle evrenkentlerde (üniversitelerde) öğretim dilinin İngilizce olmaması gerektiğini savundu.

Dünyanın da tek dilin egemenliğinde olmaması gereğinden söz ederken farklı dillerin ve kültürlerin zenginlik olduğunu ve korunması gerektiğini kaydetti. Bu kapsamda ülkelerin dillerini elinden almanın en büyük insanlık suçu olduğuna dikkat çekti ve bunun durdurulması gerektiğini söyledi.                                                                                                                 

Bilim yaparken sadece akla değil ”gönüle” de gereksinim duyulduğunu anlatarak bilim insanlarının yeni şeyler yaratmak ve bunları insanların yararına sunabilmek için uğraş vermeleri gerektiğini vurguladı. ”İnsancıl olmayan, bencilce ve gözü dönmüş bir hırsla” bilim insanı olunamayacağını belirtti.                                                                        

Türkiye’de okullarda ezberci bir eğitim anlayışını gözlemlediğini ve bundan memnun olmadığını dile getirdi. Bu kapsamda Türkiye’den ABD ve İngiltere gibi ülkelere lisansüstü eğitim almak için burs verilerek gönderilen Türk öğrencilere harcanan paranın yüzde birinin Türkiye’deki üniversitelere harcanması durumunda büyük ilerleme sağlanacağını söyledi.

Dilde ve matematikte uzman olan kişinin söyledikleri. Bizlere de görüşlerine katılmak ve desteklemek düşeceği kanısındayım.15.11.2008

YİTİRİLEN DEĞERLER–50: MEYİT(meyyit=ölü) YERİ

Bir toplumun dili ve gelenekleri, o toplumun özünü, yapısını da belirler. Ölü çıkan evde ölünün gömülmesinden sonra sıkı bir çalışma başlar. Kadınlar un eleyip hamur yoğurarak börek döşemeye girişirlerdi. Döşenen börekler eve en yakın ekmek fırınında pişirilip gelirdi. Akrabalar ve komşularda o akşam evlerinde pişmiş olan yemekten(genellikle bulgur pilavı) bir sahan doldurup üzerine bir somunu kapatarak ölü evine gelirdi. Ölü evinde sofralar kurulup toplu yemekler yenirdi. Ölünün sağlığındaki yaptığı işler ve iyilikleri dile getirilirdi. Geride kalanlara sağlıklar dilenip avutucu güzel sözler söylenirdi. En sonunda Kur'an-ı Kerim okunup dualar edilir,görevlerin tamamlanmasıyla herkes evlerine dağılırdı.

Çocuk denecek yaşlarda aramızda olumsuzluğunu tartıştığımız, bazı yörelerde ölü aşı verme diye adlandırılan bu düzenleme bin dokuz yüz altmışlı yılların sonuna doğru kaldırıldı. Olaylar gözlenince hiçbir düşünceye sığmazdı zaten. Ölünün evi kendi acılarına mı yanacak? Meyit yeri hazırlıklarını mı yürütecek? Bir karmaşa alır başını giderdi. Koşullar uygun duruma geldiğinde bazı uygulamalar değişikliğe uğruyor veya büsbütün kaldırılabiliyor. Sürmesinin veya bitmesinin kazandırdığı-yitirttiği bir şey yok. Bu çalışma ilerde kasaba tarihini inceleyecekler için kaynak oluşturabilir düşüncesi ve dileğiyle yitirilen değerlerimiz içindeki yerini aldı.12.11.2008
 

DÜĞÜNÜMÜZ

Yazıya başlarken çok sık yaptığım bir işi yineledim. Türk Dil Kurumu’nun internette yeniden düzenlemesi yapılmış Türkçe Sözlüğü’ne baktım. Düğünle ilgili bir gerçek bir mecaz iki anlamı, beş tane deyim-atasözü ve birleşik fiiller ile on tane birleşik söz gördüm.

Geçen hafta içinde İzmir-Bornova’da başlayıp Afyonkarahisar merkezde biten düğünümüz vardı Akraba ve dostlardan hemen herkes bu mutluluğumuzu yaşamak için alanı ve salonu doldurmuştu. Çankırı-Kurşunlu-Feriz Köyü’nde 1972 yılında ilk öğretmenliğe başladığımda öğrencim olan Yosma ile kızı, yeğenleri ve halasıyla Gebze’den gelmişti. Sandıklı –Kınık’ta uzun yıllar birlikte çalıştığım Vedat Bey eşiyle birlikte Sandıklı’dan katılmıştı. Emekli oluncaya kadar çalıştığım Afyonkarahisar-Sahipata İlköğretim Okulu’ndan çalışma arkadaşlarım Şükrü - Ümit bey eşleriyle ve Süheyla Hanım vardı. Uzun yıllar Eğitim-Sen içinde yöneticilik yapmış arkadaşım Mustafa Bey ile Gedik Ahmet Paşa İlköğretim Okulu’ndan Osman Beyde eşiyle kendini gösteriyordu. Edirne’den, Eskişehir’den, İzmir’den, Balıkesir’den, Manisa’dan Söke’den, Ankara’dan, Afyonkarahisar merkezinden, Sandıklı’dan, Sevdamız Nuh’tan ve yurdun değişik yerlerinden yüzlerce konuk birlikteydik.

Düğün öncesi bir korkumuz vardı. Mevsim özelliği nedeniyle ya havalar soğuk olursa ne yaparız? Bu nedenle Nuh’a göre planladığımız düğünü il merkezine çektik. Korktuğumuz olmadan ılıman havada düğünümüzü bitirdik. Düğün süresince hiçbir patlayıcı madde kullanılmaması da düğünün bir başka sevindirici yanı oldu. Düğün sonrası çalışanların geldikleri yerlere zorluk çekmeden ulaşabilmelerini düşünerek düğünü Cumartesi’ne almanın ne kadar iyi düşünüldüğünü olayları yaşayınca daha iyi kavradık. Kına gecesiyle düğün gecesinde oyun alanını ve izleyici yerlerini dolduran sevenlerimizi gördükçe Açıkgöz ve Eşme aileleri olarak göğsümüz kabardı. Mutluluktan gözlerimiz yaşardı.

Çocukluğumdan bu yana söylenegelen, ancak sözlükte göremediğim deyim-atasözü karışımı söz dizimi var.”Düğün: Kırk düğüm, çözebilene aşk olsun.” Bunu kişisel ve ailecek başardığımıza inanıyorum. Bu konuda çeşitli biçimlerdeki katılımlarıyla bizimle birlikte olan herkese ayrı ayrı teşekkür etmeyi görev biliyorum. İyi ki varsınız dostlar.09.11.2008
 

CİDDİYET

Aşağıdaki haberi 25 Nisan 2008 günkü Radikal gazetesınden özetleyetek aldım.Anladığıma göre sorulan sorulara doğru yanıtlar vermek yerine soruyu geçiştirme yolları yeğlenmiş görünüyor.Dilimize yerleşmiş olan 'cemaat ne derse desin,imam bildiğini okur.'   Düşüncesi yaşama geçirilmeye mi başladı dersiniz?

 Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Vekili'nin imzasının olduğu notta, 'Daha yuvarlak ve geçiştirici ifadelerle cevap verilmesini sağlayın' yazıyordu.
Dün TBMM'de bir basın toplantısı düzenleyen soru önergesinin sahibi CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce, 'geçiştirilen soru önergesi'yle ilgili açıklamalarda bulundu. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın yanıtlaması istemiyle müzelerin sorunları ve yöneticileriyle ilgili yazılı soru önergesi verdiğini hatırlatan İnce, soru önergesine gelen yanıtın üzerinde bir uyarı notu unutulduğunu söyledi.

İnce, "AKP'nin bürokratlarının ne şekilde olduğunu ve kimlerin önergelere ne şekilde cevap verdiğini hep birlikte görüyoruz" dedi.

Günay'ın hesap vermek yerine, "Bu belge nasıl Muharrem İnce'nin eline geçti" diyerek oradaki bürokratları sorgulayacağını öne süren İnce, "Bunu yaptıkları takdirde daha farklı eylemlerim olacak" dedi.
Soru önergelerine verilen yanıtları gazetecilere dağıtan İnce, yanıtta, Antalya Müze Müdürlüğü'nün boş göründüğünü belirterek "Niye boş görünüyor? Çünkü eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun akrabası Selahattin Eyüp Aksu görev yapmaktadır burada. Bu açığa çıkmasın diye boş gösteriyorlar" diye konuştu.

İşte ülkemizden yaşamın gerçekleri.07.11.2008

İŞTE BÖYLE

17 Ekim günü ajanslardan şöyle bir haber yansıdı: Adalet Bakanlığı'nda 9 - 10 Ekim'de yapılan toplantılara katılan Ankara Barosu temsilcisi Türkay Asma, değişiklik önerilerine karşı çıkarken,  İzmir Milletvekili Canan Arıtman da değişikliklere direneceklerini söyledi. Yargıtay temsilcileri, eşe tecavüze verilen 7 yıla kadar hapis cezasının 6 ile 1 yıl arasında olmasını istedi. Buna gerekçe olarak da şunlar söylendi: "Ailenin reisi ceza alıp, hapse girince aile perişan oluyor. Bunu kaldırmalıyız."                                                                           

TCK'nın çocuklar ile gönüllü cinsel ilişki suçunu düzenleyen 104. maddesinden oldu. Madde, "15 yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" hükmünü içeriyor. Yargıtay5. Daire Temsilcileri, 15 yaşın, 14′e indirilmesini önerdi. Ayrıca Yargıtay 5. Daire, eski yasaya dönülerek, tecavüzcülerin, tecavüz ettikleri kişi ile evlenmesi halinde cezadan kurtulmasını sağlayacak düzenleme yapılmasını da istedi. Yargıtay temsilcileri, 17 olan evlilik yaşının 14′e indirilmesini de önerdi. Toplantıya katılanların bir bölümü buna karşı çıksa da, ısrarını sürdüren temsilcilerin Adalet Bakanlığı görevlilerine "Tasarı böyle hazırlansın" dediği duyuldu.                                                                                            

14 yaşındaki çocuk ilköğretimin 7. veya 8. sınıfındadır. Daha lisesi var, yüksek okulu var. Haydi, iş yaşamına atılacak diyelim. İlköğretim bitince çıraklık-kalfalık-ustalık dönemi var. Özetleyecek olursak baroların veya az sayıda milletvekilinin direnmesiyle olacak gibi değil. Sivil toplum örgütleri, sendikalar, özellikle ana-babaların böyle bir değişikliğe karşı çıkması gerekmez mi? 04.11.2008

TÜRKÇEMİZE ÖZEN DUYMA

Günümüzde az okumaktan veya az araştırmaktan doğduğunu sandığım şiirleri –şairleri, güfteleri-besteleri karıştırmalar çoğalmaya başladı. Türkçe öğretmenimiz Coşkun Çağlar’ın dediği gibi dilimize sahip çıkmalı ve gelişmesine yardımcı olmalıyız. Bunun için eğitim düzeyi ve yaşı ne olursa olsun okuyan ve yazan insanlardan bunu beklemek hakkımız. Ulu önderimiz Atatürk 27 Ağustos 1932’de Sivas Millî Türk Talebe Birliği Araştırma Heyetine: "Dilimiz çok zengindir, güzeldir. Bunu ortaya çıkaracaklar, sizin gibi duygusu derin, yorulmaz Türk gençleridir. Türkçemizi günün en ileri bilgi dili yapmak, değerli araştırmanızdan beklenir. Sizlere uğurlar dilerim.”biçiminde telgraflarını yanıtlamıştır. Bizde bu güzelliği bozmak yerine gelişmesine çaba gösterelim.

Aşağıda benim ilkokula başladığım yıllarıma dönmemi sağlayan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirini sunuyorum. Şiiri yazarken ikinci dörtlüğün başındaki sözcük üzerinde uğraştım. Muhayyele mi, muhayyile mi diye? Türkçe sözlük ve yazım kılavuzunda değişik görünmesine karşın ozana saygımdan şiirde gördüğünüz biçimde aldım.

      AnImsamalar 86

Dünya kadar büyük bir günüydü çocukluğumun,
Mektebe ilk gittiğim o altın sabah.
Omuzumda kalmıştı el sıcaklığıyla
Anamın okşarken söylediği bir "Bismillah"

Muhayyeleme sığmayan beyaz bir bina
Ve kocaman bir bahçe ki oyundan büyük.
Harfler kadar yabancı ve çirkin çocuklar
Renk renk elbise, renk renk göğüslük.

İlk ders bir bayramın son günü gibi soğuktu
Gördük karatahtada, "Hesap" denen karaltıyı,
Ezberletti kendi numarasını hoca, herkese;
Ben de öğrendim iki haneli seksen altı’yı.

Ve paydos gelmedi bir türlü odamıza
Duvardaki levhaları ezberledim, masal gibi.
Deminki çirkin çocukların oldu yavaşça hepsi güzel
Ve o sevgiyle sevdim onları ki sızlatır daima kalbi.

Oyunlar ve neşelerle geçti o gün
Ve tatlı rüyalar gibi bitti mektep.
Bilgimi düşürmeden eve götürmek için
İçimden seksen altı, seksen altı diyordum hep.

Eve gelince kestim defterimden bir güle benzeyen iki rakamı
Dolabıma yapıştırdım yan yana, bir zafer saadetiyle
Ablalarımın göreceği saati bayram gibi bekledim
Tatlıydı bu bekleyiş mavi bir arifeden bile.

Fakat şaşırmıştım iki rakamın yerini
Dolap kadar, ev kadar güldü halime ablalarım.
Anlar gibi durdumsa da, anlamadım yer değişse ne olur?
Ki hâlâ para saydıkça o hayreti duyarım.

Ki hâlâ yaşarım bir ayrılıkta o hayreti
Dalarım 86, 68 diye bazen.
Yer değiştirince başka şey olmak ne tuhaf
Ne tuhaf ölümü duymak seksen altıdan! 30.10.2008

DOST

İnsanların çeşitli konularda kendilerini sorgulamaları gerektiğini düşünürüm.İşte bu düşünceler içinde iken biliyormusun.net içindeki güzel yazılar içinden aşağıdakini seçerek siz dostlarla paylaşmak istedim.Umarım unutulan dostluklara katkısı olur.

DOSTLUKLAR VARDIR

Yüz yüze dostluklar vardır. Güneşle ayçiçeğinin dostluğu, böyle bir dostluktur mesela. Ayçiçeği sabahtan akşama kadar hiç ayıramaz yüzünü güneşten...

Uzak dostluklar vardır.

Denizlerin ortasındaki bir adayla, dağların arasındaki bir göl, birbirlerinin uzak dostlarıdır. Dostluklarını gündüz kuşlarla, gece yıldızlarla iletirler birbirlerine...

Sessiz dostluklar vardır.

Dilsiz bir adamla, duymayan bir başka adamın elleri arasında sessiz bir dostluk oluşur. Her şeyden konuşur sessizce bu eller...

Zorunlu dostluklar vardır.

Pazarla pazartesinin dostluğu gibi. Pazar ağır bir gündür, Pazartesi hızlı bir gün... Ayak uyduramazlar birbirlerine. Ama dost olmak, yan yana durmak zorundadırlar...

Uzun dostluklar vardır.

İkindi güneşinin altında uzayan gölgeler birbirlerine kavuşurlar ve uzun boylu bir dostluk oluşur aralarında...

Günün birinde ölen dostluklar vardır.

Bir bahçe içindeki ahşap ev ile yanı başında duran ceviz ağacının dostluğu gibi... Bir gün kocaman elli adamlar ve kocaman gövdeli makineler o bahçeye girip de, bir süre sonra evin ve ceviz ağacının yerinde asık suratlı binalar yükseldiği zaman ölen dostluklar...

Vakitsiz dostluklar vardır.

Bir peçete, bir kağıt mendil vakitsizce dostu oluverir gözlerimizin... Ya da ayrılırken verilen bir dal karanfil ellerimize o anda gelen dostluktur...

Bakımsız dostluklar vardır bir de...

Zaten var, zaten dostuz deyip yıllarca bir telefonun, bir kaç cümlelik mektubun bile çok görüldüğü dostluklar... 25.10.2008

GÜNDEME GÖRE

İl dışında olduğumdan sitede okuyamadığım mesajlara göz attıktan sonra Hotmail hesabıma değerli dost Ercan Çetinkaya'dan gelen öyküyü almak istedim. Bu arada Benimde rahatsızlık duyduğum Türkçeyi kullanma konusuna parmak basan yeğenim Suat'a da teşekkür ediyorum. Yazdığımıza konuştuğumuza özen gösterilimde kabak gibi olmayalım. Ne dersiniz?

Kavak Ağacı ile Kabak
Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.
İşte böyle: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay yitirilir. Her işte alın teri ve emek baş koşuldur.22.10.2008

YİTİRİLEN DEĞERLER–49:SİNNENMEÇ
(Saklambaç ) OYUNU

    
 

Sinnenmeç en az üç kişiyle oynanır. Oyuncular aralarında sayışarak veya parmak tutuşarak bir ebe seçer. Ebe duvara önünü dönerek en az 50’ye kadar dışından sayar. Bu sırada diğer oyuncularda ebe sayana kadar farklı veya aynı yerlere saklanırlar. Ebe dışından saymayı bitirince” Önüm arkam sağım solum ebe, saklanmayan tos!” diye bağırır ve gözünü açar. Öteki oyuncuları bulmaya çalışır. Bulduğu oyuncunun yönünü parmağıyla gösterip “tos” dedikten sonra ebe ile toslanan oyuncu arasında amansız yarış başlar. Kaleye önce varma yarışı. Önce varan kaleye elini değdiren ebe olmaktan kurtulurdu. Şayet ebe bir kişiyi bulup toslamayı başarırsa o zaman ebelik el değiştirirdi. Ebe aramak için kaleden uzaklaştığında, saklanan çocuklar ortaya çıkıp, ebeden önce kaleye ulaşarak "tos" yapmaya çalışırlar.
Bu arada, yanan ve yanmayan çocuklar ( açığa çıkmış çocuklar ), öteki arkadaşlarına yardımcı olmak için "Elma dersem çık, armut dersem çıkma." gibi sözlerle kopya verirler. Ebe kaleden uzaklaşınca "elma, elma" diye, ebe kaleye yaklaşınca "armut, armut" diye bağrışırlar. Ebe gördüğü arkadaşının adını söyleyerek kaleye döner, tükürerek veya elini dokundurarak toslar. Toslanan çocuk yanar. Eğer ebe bir kişiyi görüpte onun adını yanlış söylerse diğer oyuncular saklandığı yerden çıkar ve çanak çömlek patladı diye bağırırlar. Ve ebe olan kişi yeniden ebe olur.
Bu oyunun oynanışında, isteğe göre, şöyle bir kural da uygulanabilir; saklananlar içinden son çocuk, ebeden önce tos yaparsa, kendinden önce toslanmış çocukların tümü kurtulur. Aynı ebe, yine ebe kalır, oyun yinelenir. Daha sonraları tos yerine sobe sözcüğü kullanılmaya başlandı. Özenti mi? Yoksa dıştan gelmeye yöneliş mi?

Ebe tarafından bulunarak yanmış olan çocuklar, oyunun bitiminde, kendi aralarında sayışarak yeni bir ebe seçerler. Ya da birden çok kişi toslanırsa; ebe yeniden yüzünü kaleye döndürüp ona kadar sayarken toslananlar kaçmaya başlardı. Ebe saymasını bitirip geriye dönüp koşarken yakaladığı oyuncu ebe olurdu. Yakalayamazsa kaleye en yakın olanı ebe olurdu. Zaman saman uzun süre ebelikten kurtulamayanların ağladığı görülürdü. O zamanda Oyunumuz yeni ebeyle sürdürülür giderdi. 14.10.2008
 

SÖZ

İnsanlar bir araya gelebildiklerinde çözülemeyeceğini sandığımız birçok sorunların çözüldüğüne, sertliklerin yumuşadığına tanık olmuşuzdur. Yaz mevsimi gerek yurtiçi gerekse yurtdışı gurbetçilerin Nuh'a doluşması güzel anılar bırakır insanımızda. İşte bir düğün gecesinin ilerleyen saatlerinde böyle bir gelişmeye tanıklık etti. Birçok dost toplantısında olduğu gibi konularda daldan dala atlanırken konu kasabada yapılanlar ve yapılamayanlar dan NUHYAR' atladı. Her zaman olduğu gibi ben ve yanımdaki dostlar yeniden anlattık. Bizi karşısın aldığını kabul eden dostlar sıkıntılarını ortaya döktüler. Çoğu konuda baştan sona haklıydılar. Bunlarda devletin sorumluluğu, yerel yöneticilerin sorumluluğu, kasaba halkının sorumluluğu ve biz eğitimcilerin sorumluluğu vardı. Yüksek öğrenim görecek öğrencilere yardım çalışmasının düşünceden eyleme geçiş sürecini ve aldığımız olumlu yol ile ara sıra hayal kırıklıklarımızı karşılıklı olarak ortaya koyduk. Bize inanmış olacaklar ki bir bölümü o gece bir bölümü de sonraki zamanlarda katkılarına başladılar. Bu işe gönül veren dostlar bir araya geldiğimizde(ikili ve daha çoklu) durum değerlendirmesi yaparız. Böyle bir değerlendirmede olumlu görüş bildirip sonra sesi çıkmayan dost benim gibi başkalarının da usuna takılmış. Öyle olunca aşağıdaki emaili yolladım:

Sevgili…..,

Çoktandır hatırlatmak istediğim bir şey vardı. Yazınki düğünde konuştuklarımızı unutmadım. Bu arada günlerin çoğunun Nuh ile Gaziemir arasında geçmesi en önemlisi bilgisayarımın arızası nedeniyle sanallıktan uzak kaldım. Şu anda Afyonda kendi bilgisayarımın başındayım. Ne kadar düzgün çalışacağını bilmediğimden hemen yazmaya başladım.

Yarınki bayramlaşmada bulunabilecek ve bulunamayacak dostların bayramını kutlar, NUHYAR yönetim kurulu ve kendim adına desteklerinizi beklediğimizi birken daha hatırlatmayı görev bilirim. Herkese kucak dolusu selamlar.

Hemen aynı gün emailime yanıt geldi. Şöyle sesleniyordu: alk slm hocam dedigimin arkasindayim yakinda gönderecegim bayramlasma esne sinda selamini söylerim saygilarimla.

Sonra ne mi oldu diyeceksiniz? Beş gün içinde dost bir yıllık üyelik ödentisini yolladı. Beşinci el olarak bana ulaştı. Kendisine şu emali yolladım: Sevgili …..,

Gönderdiğin emanet(65 euro ile 2 YTL) bugün ulaştı.Hesabınıza geçti.Teşekkürler.Konuyla ilgili bir yazıyı sitedeki köşemde yazdım.Adını yazmadan meilleri koydum.Sakıncası yoktur umarım.Birkaç gün içinde yayına çıkar.Yaşar hocanın zamanı olursa.Selamlar.

 Bu duyarlılık beni ne kadar mutlu etti bilemezsiniz. Arkadaşlarımda duyunca mutlu olacaktır. Bu mutluluğu Nuh'un gençliğine güvenip birlikte omuzladığımız tüm dostlarla paylaşmayı görev bildiğimden yazdım. Ne diyelim. Darısı bu kervana katılmak isteyipte çeşitli nedenlerden bu güne kadar katılamamış dostlara olsun.12.10.2008

SONBAHAR

Ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi Nuh tada sonbahar kendini gösterdi. Kış için kuşburnu meyveleri toplanırken şimdi yemek için domates, biber, marul, roka, maydanoz, taze soğan, şer otu, kır mantarı, ahlât, alıç, öküzgözü, böyetlem o kadar bol ki. Güz yağmurları bereketli yağdığından çiftçilerin tümü ve yardım edebilecek durumda olanlar kırlarda. Kasaba içindeki erkekler kapitalisin kahvenin önünde. Bir elin parmakları kadar. Öğle arabasıyla Afyon'a giderken ovanın her 2-3 dönüm başında çalışan traktörle birlikte insanlar çevresinde karınca gibi dönüyorlar. İşte bu güzelliği anlatmada yardımcı olacağını sandığım Attila İlhan'ın ADIM SONBAHAR şiirini sunuyorum.

nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul
adım sonbahar

Haydi çalışanlar.Tümünüzün emeği yağlı osun.Bereketini bulun. 08.10,2008

OKUL VE EĞİTİM

Kişilerin yaşamında okulun önemi büyüktür. Yurdumuzda altı yaşına giren çocuk bulunduğu yerin okulunda (ana sınıfı varsa) başlar. Bitişi okulların ve öğrencilerin durumuna göre uzar veya kısalır. Lisans, yüksek lisans, doktora benzeri çalışmalarda ise yaşamın büyük bölümü okul bağlantılı olur.

Bu nedenle benimde okuduğum (eski yapıda okumuştuk) Nuh İlköğretim Okulu’nu ziyarete gittim bugün. Okulun yönetim kadrosu değişikliğe uğramış. Geçen yıllarda müdürlük yapan arkadaş bir başka yerde çalışmak için ayrılmış. Yerine vekâlet eden arkadaşta bir meslektaşın konut sorununu çözmek üzere belediyeye gittiğinden tanışamadık. Öğretmenler odasında üç genç bayan öğretmenle kısa konuşmamız oldu. Öğretmensiz sınıflar, ileri yaşta emekliliğin zorlukları gibi ülkemizin genel sorunları, Nuh’umuzun da başlı başına sorunu. Öğretmenler derse girince okulun görevlisi Ramazan’la konuştuk. Okulla ilgili dertleri çok. Yaz tatilinde verilen zararlar yine epeyce varmış. (Yağmur suyu oluklarından kırılanları daha önceden görmüştüm.) Zarar verenlerden saptayabildiklerini velilerine söyleyince ilgisiz davrandıklarından yakındı. Açıklamalarını duyunca şaşırdım. Birçok konuyla ilgileniyor gibi görünenlerin duyarsızlığına.

Okul eğitimini aile ve öteki toplum bireyleri destekleyip yardımcı olmadıkça istenilen verimi almak zor olur. O yüzden eleştirilerimizde yapıcı olmaya çabalayalım. Çuvaldızı başkasına batırmadan iğnenin acısını duyalım. Çünkü eğitim konusu tüm bireylerin katılımı ve çabasıyla oluşacak bir olgudur.06.10.2008
 

YİTİRİLENDEĞERLER–48:KÖREBE OYUNU



Oyuna başlarken sayışma yoluyla ebe seçilir. Ebenin gözleri bir mendil veya bir eşarp gibi bir malzemeyle sıkıca bağlanır. Dışarıyı görüp görmediği çeşitli yollarla(el gözü seviyesinde gezdirilerek, alt tarafından bakılarak…) test edilir. Ebe oyun arkadaşlarını yakalamaya çalışır. Oyuncular ebenin çevresinde yakalanmadan ona dokunarak ve ara sıra ebeye laf atarak yön şaşırtmaya çalışırlar.(Kör kör göremez kör eşeğe binemez)Ebe oyunculardan birini yakaladığı zaman hemen adını söylemelidir. Eğer yanlış ad söylerse oyun yeniden başlar ve  ebeliği sürer. Eğer yakaladığının adını doğru söylerse yakalanan ebe olur.Oyun böylece sürüp gider.




Körebe Sözleri:

Dostlar üzmeyin beni
Uzattım size tutun elimi
Aklim arada bir olsa
Gidip gelsede affedin beni
Hayat böyle
Biraz acı biraz sevinçle
Olur böyle
Biraz acı biraz sevinçle
Kocaman adamların oyunu
Körebe körebe
Yakala ebele sobele körebe
Birgün uzakta durursam
Hayat yolunda yaya kalırsam
Ne olur unutmayın beni
Uzattığımda tutun elimi


-göksel
 

İKİGENÇ
Sanal ortamda tanıştığım birçok kişi var. Bunlarla daha sonra yüzyüze tanışınca kişinin mutluluğu kat be kat artıyor. Bunların içinde Çağdaş Özkara, Hülya Balıkkaya, Simay Topsakal gibi değişik yaşlarda olanlar var.
Bu hafta sonu Küçük Hüseyin Sağdıç’ın oğlu Mustafa’nın sünnet düğünü ile Süleyman Halil Ayçakal’ın düğünleri nedeniyle Nuh’tan Afyonkarahisar’a geldik. Daha önce gelip gelemeyeceği belli olmayan İbrahim Saygılı’yı birden karşımda görünce çok mutlu oldum. Oğlu Murat’la sanal ortamda çok iyi biliyorduk ama yüzsüze karşılaşmamıştık. Burada olduğunu söyledi. O anda aradık ama yaştaşlarıyla dolaşmaya çıkmış. Nuh siteleri, NUHYAR, Nuh’un dünü-bugünü ve geleceği üzerine düşüncelerimizi belirttik. Bu arada site dostlarından iki Ramazanların (Narin ve Kıvrak) bol bol kulaklarını çınlattık. Gerçek Birçok Nuhludan daha Nuhlu Ömer Kucak öğretmenimizin Nuh tarihi ile ilgili düşüncesin değerlendirdik. Daha önce-mail ile dediği gibi üzerine düşen görev ne ise yapacağını sözle yineledi. Henüz başkalarından ses çıkmadığını belirttim. İmece gibi yapılacak çalışmada kimlerin neler yapacağı belirlenmeden çalışmaya girmek uygun olmasa gerek. Bu sırada küçük Murat yanımıza geldi ve tanıştık. Fotoğraf çekme tutkusu başlamış onda da. Ne kadar sevindim. Babası özellikle bitkiler üzerinde resimleme çalışması yapmak istediğini anlattı. Ama nerede nasıl bulacağını bilmediğini söyledi.Nuh’ta olursam yardımcı olacağımı söyledim ve anlaştık www.nuhrehberi.com un genç bireyiyle.
Süleyman Halil’in düğünün içinde de uzaklardaki Nuh sevdalısı ve site yapımcısı bir gencimiz olan Hüseyin Koyun’la (Hüko) tanıştık. Düğün kalabalığı ve karmaşası içinde çok fazla konuşamadık. Ağırbaşlı, yaşının üstünde olgunluk gösteren bir gencimiz. Site çalışmalarında herkese yardıma açık gencimiz. İzinleri de sona ermiş. Avusturya’ya dönüş telaşı yaşıyorlardı ama ikimizde mutlu olduk. İşte yüzlerce gencimizden ikisini yüz yüze tanırken yaşadıklarım.Fotoğraf çekerken binlerce varlık içinden aradığını bulmuşluğun mutluluğu, google veya başka bir arama motorunda çok arayışta uzun süre bulamadığın konuyu bulunca duyduğun gibi bir mutluluk kapladı içimi. Toplumların içinde böyle başarılı gençleri görmesi, konuşması, iletişim kurması eğitimci olarak beni çok mutlu etti. Umarım sizlerde tanışınca ve tanıyınca seveceksiniz.
Sağ olun gençler. Yolunuz aydınlık, çalışmalarınız başarıyla sürsün.21.07.2008
 
SIRA GELMEZ SANMA
(Öykü Yılmaz ÖZDİL'in 30 Ocak 2008 günlü- Sarı Öküz- yazısından uyarlanmıştır.)
Ormanın birinde aslan çevresindeki hayvanlar takımına bağırmaya başlamış.
—Yahu, demiş.
—Ben kralım ama açlıktan öleceğim nerdeyse. Maymuna saldırsam, ağaca
kaçıyor; fillere saldırsam, fazla büyük. Ceylanlar hızlı,
yetişemiyorum; kuşa dalsam, uçuyor; e balık yakalayacak durumum da
yok... Ne yapsam? Birisi:
—En iyisi, öküzlere saldır,
—İri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam
dişinize göre! Demiş.
—Olur mu? Olur.
Marş! Ama evdeki hesap çarşıya uymamış; öküzler, öyle yabana atılacak
hayvan değilmiş meğer... İş bölümü içinde, topluca savunma yapıyorlar,
püskürtüyorlarmış. Aslan aç ve perişan:
—Ne yapsam, ne yapsam? Diye düşünürken hayvanlar takımı:
—Tilkiye danışalım, demişler. Tilki
—Kolay, demiş.
—Beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların başkanı yapın, işinizi çözeyim.
Zorunlu olarak onay vermişler. Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş.
—Saygıdeğer öküzler,
—Aslında aslan uysaldır, sizi de çok seviyor.
—Ama şu aranızdaki sarı öküz var ya, sarı öküz, işte sorun o.
— Görünce canı çekiyor, verin şu sarı öküzü, kurtulun kardeşim, huzur
içinde yaşayın!
Öküz takımı düşünmüş taşınmış, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın"
düşüncesiyle, verivermişler sarı öküzü... Aslan da kolayca yemiş. Bir
gün, iki gün... Tilki gene gelmiş.
—Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz,
demiş ve eklemiş: --Ama şu benekli öküz var ya, benekli öküz, o burada
olduğu sürece size gün yüzü yok arkadaş, canı çekiyor, verin,
kurtulun!
Öküz takımı düşünmüş, "otlağın esenliği için" vermişler benekli öküzü.
Üç gün, dört gün... Tilki gene gelmiş.
—Kuyruğu uzun olanı.
—Burnu kara olanı.
—Boynuzu kırık olanı...
Tek tek alıp, gitmiş. Otlak seyrelmiş. Aslan güçlenmiş. Bir gün tilki
gelmemiş! Gerek kalmamış çünkü. Doğrudan aslan gelmiş.
—Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz,
adamı hasta etmeyin" demiş. Otların arasında tir tir titreyen, tek tük
kalmış öküzler, "keşke sarı öküzü vermeseydik" demiş ama iş işten
geçmiş. Sonunda tükenip gitmişler.
İşte toplumsal yaşamın kuralı bu. Çevrene yapılan haksızlığı,
kötülüğü, eziyeti, edepsizliği görmezden gelirsen ergeç sıranın sana
geleceğini unutma. Anlayıp dizini dövmeye başladığında iş işten geçmiş
olmasın.20.06.2008
 

ÇARŞAMBA PAZARI

Afyon’lu için Çarşamba günlerinin önemi büyüktür. Yıllardan beri halk pazarı kurulur bu günde. Önceleri mahalle arsındaki cadde ve sokaklar bu yükü çekerdi. Ama yangın, sağlık vb. olaylarda zorluk çıkıyor endişesiyle otogarın yanına taşındı. İlk zamanlar yoldan geçerken hem pazara uğrayanlar, hem de araç sürücüleri zorluklar yaşadılar. Trafik ışıkları kondu. Halk ve sürücüler alıştı. Sistem yerine oturdu. Uzun yılların sorunu çözüldü diyorduk. Derken bu yılların moda söylemi olan kentsel dönüşüm projesi ile pazarın taşınacağı söylentileri başladı. Birgün pazaryerindeki korunakların sökülmüş yerlere gelişigüzel yığılmış olduğunu gözlemledik. Artık pazar fuar alanındaki yeni yerine kurulacaktı. Geçimini pazarcılıkla sağlayan esnaf pazarı boykot etti. Belediye yönetimi bir yandan esnafı zorlarken halkın görüp benimsemesini kamçılamak için ücretsiz otobüs seferleri koydu. Buna karşın sokaklar yeni açılan manavlarla doldu.

Dün Çarşamba’ydı. Öğleye kadar çarşı işlerimi bitirince pazara gideyim dedim. Pazar arabası elimde garajın Sahipata yönü durağına kadar yürüdüm. Durakta beklerken gelen otobüse bindim. Öğle sıcağından olacak ayakta yolcu yoktu. Bende boş yerlerden birisine oturarak sorunsuzca alana vardım. Pazarı olaştığımda manavlara ve bizim Nuh’taki pazara göre etiketlerin çok ucuz olduğunu gördüm. Alacaklarımı aldıktan sonra dönüşte binmek için bekleyenlerin arasında sıraya girdim. Araba gelince sıralar azıcık karışır gibi oldu. Epey zorlanmamıza karşın yardımlaşarak Pazar arabalarını çıkardık yukarı. Ayakta dikilecek yer bile yoktu. Bu arada belediye görevlisi durmadan öne-arkaya kayılarak ortada yer açılmasını istiyordu. Ayakları çiğnenenler, itilenler seslerini duyurmaya çalışırken bir poşetin yırtılmasıyla bayanın patatesleri yerlere dağıldı. Bayan ile görevli memur arasında konuşmalar başladı:

—Doldu işte, daha ne sıkışın diyorsun!  

 —O zaman paralı dolmuşa bin!

—Sana mı soracağım neye bineceğimi? Bu arabaları neye koydunuz?

—Ne yapsaydık?

—Pazar, yerinde dursaydı, buna gerek olmayacaktı.

Konuşmanın burasında diğer yolcularda bayana destek verince görevli kapıları kapattırdı ve hareket ettik. Jandarmanın yanındaki ilk durakta yolcular inmeye başladı. Arabası olan bir bayan daha inemeden araba yürüdü. Bayanın ve yolcuların bağırmasına karşın öbür durağa kadar yolculuk sürdü. Arabanın sürücüsü alandaki konuşmalardan kendisine pay çıkarmış olacak ki:

—Rahatını düşünen bizim arabalara binmeyvesin, dedi.

Benim gibi ikinci durakta inmesi gerekenler inme çabasını sürdürürken arabanın içinde yeniden karşılıklı sert tartışmalar başlamıştı.

İşte biz ne istersek yaparız anlayışının sonucu. Gereksizce harcanan belediye bütçeleri.Boşa giden zaman.Böyle toplumsal konular ilgili kesimlerin tümünün görüşleri alınarak uygulamaya konsa bu zorlukların ne kadarı yaşanır?19.06.2008
 

YİTİRİLENDEĞERLER–47:YIMIRTA(YUMURTA) TOKUŞTURMA

Bizim çocukluk dönemimizde Nuh’un her evinde tavuk olduğunu bilmezsiniz çoğunuz. Tavuklar hayvan damında öteki hayvanlarla birlikte uzatılan 2–3 ağaçtan yapılı tünek üzerinde uyurlardı. Hayvan gübrelerini eşeleyerek yiyeceklerini bulmaya çabalarlardı. Sabah ve akşama doğru iki kez yem verilirdi. O zaman yanlış bilgilendirme nedeniyle olsa gerek kırılan yumurta kabuklarını tavuklar yemek istedikçe herkes yemelerine engel olmaya çalışırdı. Kabuk yiyen tavuk yumurtlamaz diye. Sonraları yumurta için tavuğun kireç gereksinimini öğrendik ama bu kez Nuh’ta tavuk kalmadı. Damda hayvan yemliklerinin bir köşesine folluk yapılırdı. Altına kes(iri saman)serilir üzerine de yumurta konurdu. Tavuk üzerine yatıp yumurtlardı. Bazı tavuklar folu kırıp yediğindin veya bir yumurta cılk olmasın diye biz çocuklara Gavur İni’nin ak taşlarından fol yaptırılıp bunlar fol yerine kullanılırdı.

Yumurta oldukça değerliydi. Şimdiki gibi dışardan yumurta getirilmez, dışarıya gönderilirdi. Konuk geldiği zaman pişer veya biriktirilip toplayıcıya veya bakkala satılarak evin gereksinimi karşılanırdı.

İşte evlerden getirilen, folluklardan alınan bu yumurtalar delikanlıların oyun ve yarı kumar gereksinimlerini karşılamak için tokuşturulurdu. Tokuşturacak kişilerden birisi yumurtasını avucunun içine sıkıştırıp sivri yanını az açığa çıkarır diğer kişi yumurtasının sivrisini buraya vururdu. Kimin yumurtası kırılmışsa elindekini sağlam yumurtalıya verirdi. Burada yumurta çok dağılırsa sarısı hemen orada içilirdi. Seyirci çok olurdu. Yumurta satanlar, yarı ederine kırık yumurta alanlar ve tokuşturmaya katılanlar başlıca kişilerdi.18.06.2008
 

DOĞA YÜRÜYÜŞÜ -2

 Çayları içip Sinnecik diplerine doğru yürüyüşe geçtik. Otların içinde kaynağın başına vardıktan sonra geriye dönüş başladı. Bazımız yoldan, bazımız Şarlağın yanından, bazımızda dağın yamacından içme suyu olarak tasarlanan pınarların başlarına baka baka Domuz Deresi'nin ağzına vardık. İnceleme ve dinlenme sırasında buralarda geçen anılar yumağımdan birkaçını anlatıverdim dostlara. Kuşçuların pınarı gösterecektim ama otlar bürüdüğünden pınar özelliğini yitirmiş.-Kuşçuların İban'ın kulağı çınlasın. Yazın tatile geldiğinde kuzeni Bayram öğretmenle temizleyip pınar durumuna yeniden sokarlar belki. Neden olmasın?- Çayın kenarından Ayva Ağzı'na kadar varıp sola döndük. Artık Akçaşer Gediği'ne çıkıyoruz. Karşı İnbaşı'nın yayla evlerinde sadece Ünal Yaka'nın koyun sürüsü var. Belli ki canavar korkusundan gece uyumamış ki, değneğine yaslanarak uyuklamakta. Yüksek sesle selamlayıp çıktığımız yoldan aşağılara doğru hızlıca iniyoruz.

Piknik yerinin altında Eskisi Sarı Mıstı'nın tahta köprü, yenilenince Halil Arı'nın adını alan köprüden geçip Arapların Değirmen'in yanına geliyoruz. Bildiğim kadarıyla ark, oluk, poyra, değirmentaşı hakkında açıklama yapıyorum. Oralarda gördüğümüz bağala otları çiçek açtığından görüntü alıp dere yoluna çıkıyoruz. Yolun eskiden açık olan köprü ile Gır Ali amcanın bahçe arasından geçilmiyor. Bir yazımda açılırsa piknik alanına gitmek için seçenekli yol olacağı düşüncem üzerine konuşuyoruz. Belediye veya Koruma başkanlığı bu işin arkasını kovalarda bu yolun açılmasını sağlarsa mutlu olacağımızı söylüyoruz. Haşhaş tarlasında ve yolda alınan görüntülerden sonra kasabaya girip önce Belediye kahvesinde çay ve konuşmalar, arkasından Himmet Özkara'nın kahvesinde çay içerken Uşak'taki eğitim ordumuzdan genç öğretmenlerimiz Özlem-Mahir Ruhi Sağdıç çiftinin arabası duruyor. Yanlarına vardığımda yola babaları emekli öğretmen Ferzande Ömeroğlu ve anneleriyle çıktığını görüyorum. Görüşmek üzere ayrılırken bilgisi olsa kendiside yürüyüşe katılacağını söylüyor. Dünürü bizim Hüseyin öğretmen zaten yürüyüşü sever. Bunu duyunca üzülüyorum. Neden oldu bu iletişim kopukluğu diye.

Zaman azalıyor. İzmir'e gidecek ve Afyonkarahisar'a gidecek dostlar hazırlığa başladı. Evlere dağılıyoruz. Yeniden toplanıldığında hareket zamanı yaklaştı. Gece karşılamasında olduğu gibi ortalık cıvıl cıvıl oldu. O arabadan ötekine koştururken yeğenim İbrahim Eşme'nin gençleri getirip götüren arabasını göremedim. Artık görüşmüş sayar umarım. Hareket başladı. Hem içte, hem dışta tüm eller havada. Mutlu, yorgun, azıcık üzgün ayrılma. Bu bir ayrılış selamı değil. Yeniden buluşmalara yol açacak başlangıç olsun diyoruz. Yine gelin. Daha güçlü gelin. Hoşça gidin.14.06.2008
 

DOĞA YÜRÜYÜŞÜ -1

Şehirlerin beton ve asfaltının arasında sıkışık kalmaktan kurtulmak için mi nedir pikniğe gelen arkadaşlar piknik ertesi Nuh'un bir kesimine gezi düzenliyorlardı. Birinci yıl Balıkkaya-Asarkaya yöresi, ikinci yıl Bazaryolağı(Sandıklı'ya giden yaya ve hayvan yolu),bu yılda Akçaşer ve Sinnecik. Piknik gününde verdiğim söz gereği telefonumun saatini sabahın altı buçuğuna kurup yattım. Sabah kalktığımda geceden hazırladığım ayaküstü kahvaltı yiyeceğimi(dünden kalan mantılar)elime aldım. Sonrada yük olmasın diye çabucak yedim. Fotoğraf makinemi boynuma asarak aşağıdaki evden çıktım. Yollar her zamanki ıssızlığını koruyor. Kırdı çeşmesinin arkasına geldiğimde on dakika kalmıştı yürüyüş başlamasına. Ancak ortalıkta görünen kimse yok. Kazağımı bırakmak için yukarı eve yöneldim. Başıma şapka geçirip kazağı bırakmıştım ki arkamdan yürüyüş kolunun ortaya çıkış sesleri gelmeye başladı.

 Nazire-Hamdi Arık çifti, Yüksel-İbrahim Akkoyun çifti, Güzide-Yaşar Karaköse çifti, artık içimizden birilerinden daha çok benimsediğimiz Hülya Hanım-eşi ve kızları Ayça, piknik ve yürüyüş için aramızda olacağını aylar önceden açıklayan Ömer Kucak öğretmen, Necmettin Özkara, İbrahim Özkara, Ramazan Şenol ve ben. Saat tam yediye geldiğinde önceden belirtildiği gibi yürüyüşe başladık. Eski gâvur ininin yanında bizi bekleyen emekli imamımız Sadettin Kenkaya'da katıldı bize. Piknik alanına uzaktan bakıp yürüdük. Birgün öncesinin yorgunluğu üzerine çökmüşçesine sandalyeler masalar dağınık, dağıtılıp toplanmayan çöplerin çevreye verdiği görüntü bozukluğu bu konuda çok işler yapılması ve uygulanması gereğini vurguluyor gibi. Kurtkaya altına vardığımızda Bebe Çeşmesi'nin suyundan içip geleceğini bildirdiği halde görünmeyen Coşkun Çağlar Topsakal öğretmenle telefon bağlantısı kuruldu. Yola çıktığını öğrendik. Kavağın düzde elektrikçi Hasan'ın arılara varmadan bir metreye yakın uzunlukta bir yılanın öldürülüp uzatıldığını gördük. Fotoğraf görüntüleri alındı. Arı kovanlarını geçince yürüyüş kolunun bir kısmı anayolu izleyerek tırmanmaya başladı. Bizim kol eski yolu izleyerek otların üstünde Çamur Azmağa çıktık. Çamur Azmak çeşmesinden su içip görüntü aldıktan sonra Akçaşer Gediği'ne doğru tırmanmaya başladık. Oradan gediği aşağıya sallanmadan Almacık yoluna saptık. Uzaktan baktığımızda iki yayla evinin önünde eşekler görünüyordu. Demek iki yaylacı var dedik.

 Sola bükülerek Hamdi öğretmenin geleceğin peribacaları diye önceki yıllarda sitemizde gösterime sunduğu taşlara baka baka geçen yıl yeniden düzenlemesi yapılan Guzoluk Çeşmesinin başına çöktük. Kahvaltı poşeti ellerinde olanlar azıklarını açtı. Ben evde yediğimden ovadan toplanıp getirilmiş olan Kuzukulağı otlarından yedim. Çeşme başı olurda sulu şaka olmaz mı? Hele elemanların tamamına yakını genç olunca keyfe bak. Birbirlerine su serperek karşılıklı ıslandılar. Oralarda Enişte Mehmet Demirel önünde kuzu sürüsüyle göründü. Çay hazırlayacağını söyleyip yayla evine buyur etti. Yürüyüş kolu yorgunluk izlerini üzerinde taşıdığından öneriden hoşlandı. Çay hazırlanırken çoban kepeneğiyle görüntü verenler oldu.13.06.2008(arkası var)
 

2008 DOSTLUK VE KÜLTÜR ŞÖLENİ

Günlerdir belediye çalışanlarınca ve Nuh'ta yaşayan ailelerce sürdürülen piknik hazırlık dönemi uygulanma aşamasına geldi. Gaziemir'den gelen konukları bekleyenler kahvelerden Cumhuriyet alanına çıktı. Ayaküstü hoşbeşten sonra konuklarla yerliler evlere dağıldılar. Gecenin ilerleyen saatlerinden itibaren piknik yerine gidip gelen insan ve araç trafiği sabah hızlanarak sürdü. Kümeler uygun gördükleri ya da bulabildikleri yerlere dışardan gelen konuklarıyla yaygılarını açıp oturdular. Günün ilk saatleri karşılıklı kucaklaşma ve sohbet içinde geçti. Bizim kümenin yaptığı üç çömlek keşkek içerden ve dışardan gelen birçok kişiye sunuldu. Önceden özel davetliler dışında ikram yapılmayacak denmesine karşın hazır ayran ve mantı(küçük bükme) belediye örgütü tarafından isteyenlere sunuldu.(Bu tür çalışmaların yapılacağı önceden duyurulup halk tarafından bilinse daha olumlu havanın esmesine neden olurdu.) Günümüze destek veren yerel ve ulusal basın temsilcilerinin çekimleri ve söyleşileriyle ivme kazandı.Sunucu arkadaşımızın açıklaması duyuldu. Şölen programı saat on ikide başlayacak İşte zaman geldi. Saygı duruşunun yapılması ve İstiklal Marşı'nın söylendi. Tokuşlar, Sinanpaşa, Güney, Yavaşlar, Kılıçaslan belediye başkanları yakın çalışma arkadaşlarıyla Sandıklı-Sinanpaşa MHP ilçe başkanları aramızda bulunarak sevincimize ortak oldular. Katılımın çokluğu herkesin yüzünün gülmesine yol açıyordu. Davetliler listesinden gerekçelerini bildirip katılamamamın üzüntüsünü dile getiren İlçe Kaymakamı Sıdkı Zehin, İl valisi Haluk İmga, birçok belediye başkanı, milletvekillerinin yazılı iletileri okundu. Belediye başkanının açış konuşması vardı. Bir açış konuşmasından çok kasabanın son dönemdeki olumlu ve olumsuz gelişmelerini içeren rapor gibiydi. Altmışlı yılların sonundan günümüze kadar içme suyu konusunda yaşananları sergiledi. Yapılan haksızlıkları söyledi. Hepsi doğruydu. Bir şölen ortamı olduğundan siyasilerin ayak oyunlarına girmedi sanırım. Arkasından eğlenceler başladı. Eğlencelerde büyük emek ve özveri Nuh İlköğretim Okulu yönetici, öğretmenleri ve öğrencilerinindi. Sekizinci sınıfların içinde bulunduğu gösterilerin bir sonraki gün girecekleri sınav nedeniyle çıkarılması bile özverilerini gölgeleyemedi. Ana sınıfından en büyük öğrencisine kadar sunumları izleyenleri büyüledi. NUHYAR (Afyonkarahisar Nuhlular Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) yönetiminin çalışmalara katılan öğrenciler için hazırladığı küçük armağanların sunumu şölene renk kattı. Protokol yemeği nedeniyle çalışmalar duraksadı. Daha sonra CHP ilimiz milletvekili Halil Ünlütepe aramıza katılıp ikramdan sonra halkla ve basınla söyleşiler yaptı. Ertesi gün MHP ilimiz milletvekili Abdülkadir Akcan kasabamıza gelerek belediye kahvesi önünde halkı dinledi ve görüşlerini belirtti. Bu olayı da yaşadıktan sonra halka inmenin yolu TBMM'nde muhalefet milletvekillerimi halk içine çıkabiliyor acaba diye kafalarda soru işaretleri takılıp kaldı. Ovamızda bulunan bir eğlence yerinin sazları ile ses sanatçısı programın müzik bölümünü sürdürdü. NUHYAR'ın halka açık bilgilendirme toplantısının arkasından gelen genel toplantı havasında yaşanan coşkuyu anlatmaya sözcükler yetersiz kalır. Bunun içinde mutluluk, hüzün, umut, karamsarlık, güven, beklenti… Akla karanın harmanlanması gibi duygular yüküydü.

Artık güneşin etkisi azalınca alan serinledi. Büyük bölümü dönüş yollarına düştü. Üşümeyenler için program gecenin geç saatlerine kadar sürdü.12.06.2008
 

EKSİ-ARTI

Kasabamızda ilginçlikler mi başladı. Daha önce vardı da benmi yeni ayrımına varıyorum. Kim oldukları bilinmeyen bir kesim akşamları lastik yakmaya başladı. Yolda, Atatürk Spor Tesisleri içinde. Son günlerde Atatürk Çeşmesi’nin baş aharının dibinde yakılmaya başladı. Çeşmenin oluğuna nerdeyse varılamıyor. Varmak istesen paçaların kapkara kesilecek. Sulanmaya gelen hayvanlar görüntüden ürkmeye başladı. Eski yıllardaki gibi eşeğe binme olsa eşekler ürküp insanları üzerinden atacak. Yaşlı bir teyze anlattı:

-Olum! Engi ataşı uzakta yakın,  deyince homurdanıp,

-Ardımdan evime doru daş atanna oldu,   diye yakınıyordu. Yapanlar biraz yaptığının sonucunu düşünüp yanlışlarından dönmeli. Bu sürecekse yönetimde olanlar gerekli önlemleri almalıdır.

Bir başkası dizi izleme hastalığı. Hastalığı diyorum. Yıllardır duyuyordum ama bu kez yaşadık. Perşembe günü kahvede ulusal maçı izlerken birden kanal değişti. Kimin değiştirdiğini bilemedik bile. Meğer insanın canını acıtmaya ve insan canını kıymaya odaklanmış dizi başlayacakmış. Kahvecinin kararsızlığını görünce kahveden çıkıp dolaşmaya çıktık. İşte toplumun nerelerden nerelere geldiğinin bir göstergesi.

Bunları yazarken kendimi olayların kötü akışına kaptırmıştım. Bu sırada Gaziemir’le yaptığım msn görüşmesi belleğimdeki karamsarlıkları aldı gitti. Çay bahçesi açıldığını, ayda iki kez ailelerle birlikte burada toplanılacağını öğrendim. Afyonkarahisar’da bazı işletmelerce yapılan keşkek günü, çiğ köfte günü gibi özel günler düzenleneceği anlatıldı. Çalışan insan eğlenmeyi, dinlenmeyi, toplum sorunlarına eğilmeyi becerir her zaman.

İşte toplumumuzun iki yakası. Umarım tüm yanlışların en aza indirildiği günler uzak olmaz.02.06.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–46: KOVA OTU ŞAPKASI

 
Kara hasırlık, kız sazı, samar,
gındıra, kofa, hasırotu, kovalık adlarıyla 30–70 cm boyunda, çok yıllık bitkidir. Kümeler halinde gelişen kova otları silindirik ve sivri uçlu, içi boş veya yumuşak süngerimsi özle kaplıdır. Bataklıklarda ve sulu yerlerde 800–1830 m’ler arasında yayılış gösterir.

Uçlarının dikensi özelliğinden hayvanlar yemez. Bu yüzden sürekli su olan yerlerin eteklerinde sürekli bulabilirsiniz. Öküz veya beygir güderken, büyüklerle birlikte köyde başkalarına zarar vermesin diye tarlaya götürülünce eğlencemiz olan bitkidir.

Biz onu en çok şapka yapımında tanıdık ve sevdik. Bu işlerde bizden yaşça büyüklerin göstermesi ve yardımlarıyla şapka örümünü bitiripte başımıza geçirdiğimizde duyduğumuz sevinci bu günün çocukları en güzel bilgisayar oyununda duymuyordur. Bu otlar küme içinde ayrı ayrı boy verdiklerinden en uzunları yeteri kadar tek tek yolarak koparılıp hazırlanır. Giyecek kişinin kafasının büyüklüğüne göre önce sıkıca çemberi örülür. Kök kısımları bu çemberin içinden geçirilince örme yoluyla veya düğümleme yoluyla tutturulur. Bu işlem bitince boyu zevke göre ayarlanarak yukarıda uçlar aynı otla bağlanır. Görüntüyü bozan fazla uçlar bıçakla kesilir. Hazır duruma gelmiş şapkamızı artık kafamıza geçirebiliriz. Arazide olmanın en büyük mutluluğu gibi eğer köye az erken dönüyorsak arkadaşlarımıza caka satmaya bayılırdık. Arkadaşlarımızdan daha sonraki gidişlerde yerine getirilmek üzere ısmarışlar(sipariş) almak sevindirirdi.
 

GEBZE’DEN

Tümümüzün yaşamında ilkler vardır. Bazısı mutlulukla anımsanan. Keşke yeniden yaşasak diye iç çektiğimiz. Bazısı vardır keşke hiç yaşamasaydık dediğimiz. İşte bunlardan birisi. Eskişehir merkezine bağlı Yahnikapan Köyü’ndeki iki aylık staj dönemini saymazsak 36 yıl önce öğretmenliğe başladığım Çankırı_Kurşunlu(şimdi Bayramören’e bağlı)-Feriz Köyü. Orada benden yedi yaş küçük öğrencilerimle hem öğrenip hem öğrettiğim köy. Her birini ayrı ayrı tanıdığım köyün insanları. Bunların içinde ailece sık sık gelip gittiğimiz İlyas Bağlan, annesi, Rahmetli eşi Hatça abla, kızları Halime ya da kendi söyleyişlerine göre Şehri, küçük kız Yosma, oğlanları Mahmut. Kısaca eşime ve bana yalnızlığı unutturan can dostlar. Daha başka kişi ve ailelerde var tabi ki.

Hatça ablanın genç yaşta ölümü özellikle Yosma için eşim hem arkadaş, hem de ikinci bir anne gibi oldu. Derdini paylaştı. Sevincine ortak oldu. Görev gereği oradan ayrılıp Afyonkarahisar’a gelince bağlarımız kopar gibi oldu. Kaç yıl sonra bilmiyorum. Şehirlerarası telefonların saatlerce beklendiği dönemdi. Bir telefonum olduğunu söylediklerinde koşarak telefonun ahizesine yapıştığımda sesi duymamla mutluluk gözyaşlarım akmaya başladı. Bu Feriz’de öksüz bırakıp sonra dayısının oğluyla kısa bir evlilik yaşayan Yosma’ydı. Ablası Halime, Hüseyin adlı öğrencimle evlenip köyde kalmış. Onlar, kızı, babası, kardeşiyle Kocaeli-Gebze’ye göçmüşler. Ondan sonra telefon bağlantımız pek kopmadı. O yöne gittiğimizde kendi kendimize söz verip uygun ortam kolluyorduk. Beklenen an gelmişti demek ki.

Telefonla bağlantı kurup koşullar uygunsa gecelemeye kalmadan uğrayacağımızı söyledik. Eğer onu söylemezsek oradan ayrılma olanağını bize vermezlerdi. Çocukluktan beri yanında büyütüp usta elektrikçi olan yeğeni Mustafa’nın Cuma Pazarı girişinde karşılayacağı konuşuldu. İlginç olan genç bizi, bizde onu tanımıyoruz. Belirlenen yerde inip beklemeye başladık. Biraz gecikir gibi olunca ben yeniden telefonla arayıp bulunduğumuz yeri ekmek fırın adıyla belirttim. Şehirde aynı adlı fırından birden çok olunca şaşırtmış. Mustafa’yı gözlerken telefona sarılışından yola çıkarak tanıdım. Yanımıza gelip tanışınca babasına ne kadar benzediğine tanık oldum. Eve geldik. Ama bizim belleğimizdeki Yosma yok. Orta yaşlarda olgun bir hanım. Başka yerde görsek tanımak olanağı yok. Mutluluklar ve acılar yeniden ortaya çıkarak kucaklaştık. İşte olan İlyas ağabeye Afyon’dan konuklar olduğunu, bunun Hasan Eşme olduğunu söylediğinde verdiği güzel tepkiyi unutma olanağı yok. Eve bisikletle kan ter içinde gelişi, onun evine gidip yeniden Yosma’nın evine gelişimiz. Derken Yosma’nın kızı Hatice’yle ve küçük yeğeni Şaban’la tanışmamız. Kısa ama geçmişi geleceğe taşıyacak bir buluşma gerçekleştirdik. Yeni bir ayrılık ve veda zamanı. Evden ayrılıp Gebze garajından otobüse bindik.Afyonkarahisar’a doğru. Geride belinin ağrısından ayakta zor duran bir kız, yaşlı bir ağabeyle torunlar bırakarak. Otobüsün otogara giremeyeceğini söyleyip Özdilek ayrımında sabahın beşinde bırakması. Yorucu bir eve geliş. Bir saatlik dinlenmenin ardından saat on suları Nuh’a ulaşma. Yorucu mutlu bir yolculuktan ilk bakışta usumuzda kalanlar. Dostluklar, sevgiler, saygılar, anılar. İşte mutluluğun açacakları bunlar sanırım.
 

İSTANBUL’DAN

Trakya’ya geçerken gördüğümden daha korkunç göründü Esenler otogarı. Büyük, büyük olduğu kadar ürkütücü gözüktü. Aşağı katlarda başına bir istemediğin olay gelse duyurmak çok zor mu olur diye uzun uzun düşündüm. Önceden telefon bağlantısı kurduğumuz yeğenim Kemal biz otobüsten inerken karşıladı. Önce yeraltı treni sonra halk otobüsüyle Bakırköy’e ulaştık. Gecenin geç saatlerine kadar çeşitli konular üzerinde konuştuk. Sabah kahvaltısını yapınca çocuklar okula gitti. Biz eşim, ben, Ayşe Kemal'in işyerine uğradıktan sonra Sultanahmet Camisi’ni gezmek üzere yola çıktık. Araçtan indiğimizde yanımıza geleceğin doktorlarından küçük yeğenimiz Aysun geliyor. Dersi erken bitince oda bize katıldı. Fotoğraf çekimi işini ona bırakmak için makineyi teslim ettim Camiyi uzaktan görünce 12–13 yaşlarımda ki İstanbul’a gelişim canlandı. Yine eniştemle görmek için Sultanahmet Camisi’ne geldiğimizde testiden boşanırcasına yağan yağmurdan korunmak için saklandığımız köşe ve geri eve dönüp dışarı çıkamayışımız şerit gibi tarandı. Bu kez yağmur yok. Eniştemde yok. Camiyi hayran hayran geziyoruz. Ayasofya’da restore çalışmaları var. Uzaktan izlemekle yetiniyoruz. Dikilitaş, Yılanlıtaş derken Topkapı Sarayı önünde buluverdik kendimizi. Aysun’un annesiyle eşimi bahçede bırakıp biz sarayı gezmeye içeriye girdik. Hızlı gezmemize ve bazı bölümlerin kapalı olmasına karşın iki saate yakın sürdü. Oradan Kapalı Çarşı’ya girip Ramazan Şenol’un işyerine uğradık. Kendisi İzmir’deki piknik için gitmiş. Oğlu Sedat’ta orada olmayınca çalışanlara iyi işler dileyip Beşiktaş İskelesi’ne vardık. Vapurları, tekneleri, amatör balıkçıları ve İstanbul Boğazı’nı seyrettik. Eve dönüşümüzde akşam oluyordu. Burada da çektiği fotoğrafları bilgisayara yükleme görevi Aysun ‘un oldu. Yemek sonrası Hüseyin’den gelen telefon gezinin kısa kesilmesini söylüyor gibiydi. İçme suyu konusunda bir toplantı yapılacağını ve gelebilirsem iyi olacağını söylüyordu. Durumu birlikte değerlendirip onaylarını aldık. Sabah kahvaltısından sonra yeğenim Esenler otogarından Gebze Kooperatifi dolmuşlarına bindirinceye kadar bize eşlik etti. Görüşmek dileklerimizle ayrıldık.
 

TRAKYA’DAN

Birden çok heyecanı aynı anda yaşamak nasıldır dersiniz? İşte bir yandan oğlum Veli’nin yemin törenine katılma, diğer yandan Trakya’ya doğru ilk yolculuğumuz. Eşimle otobüsteki yerlerimize yerleştik. Gecenin içinde ilimizden hareket eden otobüsümüz bir dinlenme yerinde mola verdi. Mola yerinin hangi ilin sınırları içinde olduğunu yolculardan sorarak öğrendik. Tan ağarırken şimdiye kadar resmini yazılı ve görsel basın aracılığıyla gördüğümüz Anadolu-Trakya bağlantısını şehirlerarası yoldan düzenleyen Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçiyoruz. İstanbul’un dışarıyla karayolu bağını sağlayan Bayrampaşa-Esenler otogarına giriyoruz. Çok büyük bir otogar. Ama İstanbul’un trafik yükünü kaldırmada yetersiz kalmaya başlamış. Oradaki kısa beklemeden sonra Çorlu’da iniyoruz. Çorlu’dan Çerkezköy’e geçişte dolmuşun hareketini beklerken saat:09.00 daki törene yetişememe korkusu sarıyor içimizi. Çerkezköy garajına indiğimizde dünürlerimizin de yeni geldiklerini öğreniyoruz. Çay içerken Edirne’den Mustafa Akyıldız, Cemal Kekiç kümesi de geldi. Hoşbeşten sonra onların geldiği arabada kalabalık bir küme olarak Zırhlı Tugay’ı boyluyoruz. Adlarımızı işaretlettikten sonra güvenlik denetimi yapılıp içeriye alındık. Seyirciler için düzenlenmiş bölüme oturduk. Çok gecikenler kalabalık yüzünden ayakta kaldılar. Bu sırada askerler tören yerine gelirken başlayan yağmur epeyce sürdü. Tören saati geldi. Hazırlıklar tamam ama niye başlanmıyor diye konuşulurken İlçe Kaymakamı ile Belediye başkanının uzaktan gelişlerini izledik. Yemin edildikten sonra yaş kütüğüne plaket(onurluk) çakılması ve birliğe ilk katılan asker ve ailesine hediyeler verildi. Tören geçişinin ardından askerler ziyaretçileriyle birlikte sunulan çay, meyve suyu, köfte vb. yenilip içildi. Hasret giderilmeye çalışıldı.

Hafta sonu için benim kimlik fotokopisiyle izin dilekçesinin işlemleri bitince aynı arabayla Edirne’ye doğru yol almaya başladık. Dümdüz sayılabilecek bir ova ve büyük tarlalar. Biz ovalık yer az görmeye alıştığımızdan olacak uçsuz –bucaksız gibi göründü bana. Edirne’ye ulaştık. Doğanın yeşilliği ile Osmanlı’nın tarih dokusu iç içe.İstanbul’dan önceki başkent olmanın etkisiyle tarihi yapı çok. Her yer Osmanlı mimarisi izleriyle dolu. Belediyenin yeşil alan düzenlemesi çok hoş. Hele bir parkta sandalye yerine şişirme çuvalımsı oturaklar koymuşlar. Çok ilgimi çekti. Daha önce hiçbir açık alanda böyle bir düzenleme görmemiştim. Sokak adlarında da tarihimizle günümüzün izleri kendini gösteriyor. Tarihi yapıların içinde Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarının, cumhuriyet dönemi bilim adamlarının ve son yirmi beş yıldaki terör kurbanı şehitlerimizin adlarıyla cadde ve sokak adları harmanlanmış gibi. Bir sonraki gün büyük mimar Sinan’ın doyumsuz eseri Selimiye Camii’ni dolaştık. Böyle güzel, gösterişli tarihi eseri anlatmak kolay bir şey değil. Ancak yaratıcısı olarak Mimar Sinan’ı saygıyla anıp özümseyerek geziyoruz içini. Sonra sınıra doğru yol aldık. Önce Meriç’in kolu Tunca karşıladı bizi. Daha sonra özellikle televizyonlarda Bulgaristan devletinin taşacak korkusuyla baraj kapakların açınca Edirne ovasını sularıyla kaplayan Meriç nehrinin üzerindeki çok gözlü köprüleri yoluyla geçtik. Zaten o bölgeye iki köprü adı verilmiş. Meriç şimdiki görünümüyle güçlü ve korkutucu. Sular bırakılınca köprünün üstünden aştığını söylediler. O görüntünün kurgusunu yapınca seli yaşıyormuşçasına gerildiğimi anladım. Eve dönüp geldiğimizde fotoğraf makinemizdeki görüntüleri gençler bilgisayara aktardıktan sonra cd ye kopyalayıp verdiler. İşte tekniğin armağanı. Fotoğrafçı aramak yok. Orada beklemek yok. Bu ziyaret süresince pırıl pırıl gençler tanıdım. Süleyman, Hasibe, Arifcan, Naime, Fatma. İlköğretim çağından üniversiteye kadar. Büyükleri zaten önceden tanıyoruz ya. Şoför Sadettin kardeşimizi belirtmeden geçersek haksızlık etmiş oluruz. Günler geçerken her buluşmanın sonu ayrılık zamanı geldi. Herkesle vedalaşıp yeni mola yerimiz İstanbul deyip el salladık, sağlıcakla kalın diyerek. 19.05.2008

6 MAYIS’TAN

Hıdrellez; Hıdırilyas, Hızır Günü, Hızır Bayramı, Eğrilce gibi adlarla anılıp Türk Dünyası’nda kutlanan bir bahar bayramıdır. "Hızır" ve "İlyas" ,halk dilinde HIDRELLEZ diye adlandırılmıştır. 6 Mayıs Günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır

Hızır, yaygın bir inanca göre, hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölmezliğe ulaşmış; zaman zaman özellikle baharda insanlar arasında dolaşarak zor durumda olanlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında ermiş bir ulu ya da peygamberdir. Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür.
*********************************
1968 Dünya öğrenci hareketlerinin uzantısında öne çıkan ve & Mayıs 1972 günü idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf İnan ve Hüseyin Aslan’ın öldürülme nedenleri bunca yıla karşın tartışıla gelmektedir. Türk Solu’nun -THKO Davası Savunma, Sonuç Bölümü- nü anımsatmakla bitiriyorum:
1. Eğer belli bir hata sonucu, iddianame ve mütalaayı hazırladınızsa, dikkatli olunuz; idamını istediğiniz kişiler kasaplık koyun değildir ve siz savcısınız...
2. Yok eğer yaptığınızın bilincinde iseniz: yolunuz açık olsun.
*****************************************
Aşağıda da çok az bile olsa yargıçlarımızdan çıkan ve örnek olabilecek karar haberini aktarıyorum.Bazıları yoktan var eder.Bazıları varın değerini bilmez.Ne demeli?
Ankara-Kazan Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi Tamer Demirsoy yaklaşık 150 davada, trafik kazası, sahtecilik, hırsızlık, hakaret, silahlı tehdit ve kasten yaralama gibi suçlar nedeniyle sanıklara, 2 yıl veya daha az süreli hapis cezası ile adli para cezaları yerine "5560 sayılı yasa ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması" uygulaması kapsamında ağaç dikme cezaları verdi. Söz konusu yasa ile sanıklara çeşitli cezalar verildiğini hatırlatarak, kendisinin takdir hakkını ağaç dikmeden yana kullandığını söyledi.
 Doğaya olan tutkusunun verdiği bu kararda etkili olduğunu , "Ülkemiz küresel ısınmanın ciddi tehdidi altında. En önemli etkisi kuraklık. Küresel ısınmanın olumsuz etkilerinin en aza indirmenin başlıca yollarından biri de doğanın korunması. Kanunun bize verdiği yetki çerçevesinde yeşil alanların artırılmasına katkıda bulunmaya çalışıyorum" dedi.
 Benzer kararların yurt genelindeki diğer meslektaşlarınca da uygulanırsa, bu sayede Çevre ve Orman Bakanlığı'nın "Ulusal Ağaçlandırma Seferberliği" kapsamında 2 milyon 300 bin hektar alanın ağaçlandırılması amacının kısa sürede geçileceğini söyledi.
 Mahkeme tarafından Kazan Belediyesi'nin denetiminde, 100 adet ağaç fidanı dikmesi ve bu ağaçların bakımından 1 yıl boyunca sorumlu olmasına karar verilen kişi, ağaçlandırma alanında çalışmalara başladı. Söz konusu kararın kendisi için sürpriz olduğunu belirten Hasan Türkoğlu, "Alacağım cezadan dolayı endişeliydim, hâkim bey 100 ağaç dikme cezası verdi. Cezamı bu şekilde yerine getirmekten dolayı mutluyum" dedi.
 Hukukçular ise bu tür kararlara itiraz oranının çok düşük olduğunu belirterek, bunun Yargıtay'daki dava dosyalarını azaltacağı inancını dile getirdiler. 06.05.2008
 

YAĞMURUN TADI

Geçen hafta ortasında Nuh'a gittim. Hem ufak tefek işleri görmek, hem de baharı yaşamak için. Ama hava göz açtırmıyor ki. Ya soğuk ve bulutlu bir hava. Ya da yağmurlu bir hava. Uzun süre kahvede otur otur, o da can sıkıcı. Ne tuhaf kahvede eski sohbetlerin yerini incir çekirdeğini doldurmaz dedikodu niteliğinde konuşmalar almış. Bu dedikodudan uzakta olmak isteyenlerde oyun oynuyor. Çok olunca hepsi usandırıyor.

 Pazartesi ikindiye doğru ne olursa olsun kahveye tıkılıp durmaktan kendimi kurtarmak istedim. Eve gelip çizmeleri ayağıma giydim. Başıma da bir şapka geçirip şemsiyemide alınca gezi takımım hazır oldu. Gökseki'den geçip Somuncuoğlu'nun evi geçince Bılli Amca'nın koyun sürüsüyle karşılaştım. Ben onun köpeklerinden çekinerek yavaşladım. Hafif yağmur çiselediğinden oda benim açık olan şemsiyemin koyunları ürküteceğinden çekinerek sürünün önünde durdu ve:

—Heyyy, şemsiyeyi kapat!  Diye bağırdı. Şemsiyemi kapatıp yan yana geldiğimizde beni tanımadığını anladım. Zaten oğluna, torununa kızmaktan kimseyi tanıyacak hali yoktu. Ağzından çıkan sözler hep onlar üzerineydi. Bende sürü içinden çabuk çıkmak için kendimi bildirmeden köprüden Durmuş Dede'ye doğru yürüdüm. Ne yana gideceğimi düşünürken yağmur hızlanır gibi olunca piknik alanına yöneldim. Kısa bir süre oradan karşıyı gözleyip aşağı indim. Önümde 4–5 tane kulaycık görünce çok mutlu oldum. Yıllardır kulaycığı kendim koparmamıştım. Az ileride de iki tane kuzugöbeği bulunca gelin görün o zevki.

Bir yandan yağmur yağıyor bende piknik alanında dolaşıyorum. Hani kışın kütür kütür ses çıkarın karın sesi nasıl mutlu ediyorsa, ayağımdaki çizmelerle yağmur damlaları kaplı çimenler üzerinde gezinirken çıkan seste mutluluktan uçuruyor. Piknik alanında Karşaka Çayırı'nda bol olan bizim köpek soğanı diye bildiğimiz ama gerçek adını bilmediğim çilek şekline benzer mavi çiçekler çimenlerin arasında güzelliklere yeni güzellikler eklemiş. Çeşmelerden ikişer yudum su içerek havuza yaklaştım. Su çevrilmiş, tam dolu. Yağmur sularının etkisiyle gelen su savaktan sığmadığı için yukarının betonları üzerinden aşıyordu. Savağın başına varıp önüne gerilen söğüt ağaççıklarını ve kurumuş söğüt çiçeklerini temizledim. Daha çok akmaya başladı.

Bu sırada yağmur şiddetlendi suyun üstüne düşen her damla sanki havuzu kaynatarak yeni damlalar biçiminde yukarıya zıplıyordu. İşte bu anda bu güzellik karşısında Gaziemir'deki ve başka yerlerdeki Nuhlu doğa sevdalıları gözüyle de izlemeye çalıştım ve bu beni yıldızlara uçurdu sanki. Havuz kıyısı turundan sonra ark boyu Ilıca'ya vardım. Havuza su çevrilmesi nedeniyle akıntı azaldığından su kabarmış. Küçük balık sürüsü taşların içine doğru süzülüp gitti. Bende suyun içinden geçip boğaza kadar yürüdüm. Kurtkaya'daki koyun sürülerinin köpeklerinden rahat yürüyemeyeceğimi düşünerek bu kez ılıcanın üstündeki orman alanı içinden yürümeye başladım. Ağaçların bakımı yapılmış, yenileri dikilmiş ortalık güzelleşmiş, ama arada nedenini bilmediğim kurumuş çamları görünce ne kadar üzüldüğümü de söylemeden edemeyeceğim. Akşam ezanı sıralarında daha oralardaydım. Nerede olduğumu soran bir telefon sesiyle uykudan uyanır gibi zamanın geç olduğunu kavrayarak mutluluk içinde az yorgun ve ıslak olarak eve ulaştım. Kaç günün sıkıcılığı üç saatlik bir geziyle uçup gitmişti.

Salı günü de Osman Sevgi'yle Kavağın Düz'den Eriğin Boğaz'a, Durmuş Dede'nin altlarına kadar güneş altında dolaşıp kulaycık topladık. Topladıklarımızı ben ona bırakmak istedim. O bana bıraktı. Sonrada ertesi günü Eskişehir'e gidince iyiki bırakmış demekten kendimi alamadım.

İşte uzun sıkıcı günlerin etkisini böyle kısa sürede atmanın öyküsü. Bunu siz dostlarla paylaşmazsam eksiklik olacağını düşündüm. Ne dersiniz? 04.05.2008

 

YİTİRİLEN DEĞERLER–45: MENEVŞE(menekşe) TOPLAMA

Menekşegiller familyasındaki Viola cinsinden 500 kadar, bir-iki ya da çok yıllık dayanıklı bitki türünün adı menevşedir. Diğer adları: Menekşe, menemşe, benevşedir. Bu türlerden 20 kadarı ülkemizde yetişmektedir. Doğada özellikle nemli yerlerdeki ağaç altlarında, ormanlık alanlarda ve taşların güney taraflarında kendiliğinden yetişen, güzel kokusu olan ve 10–15 cm. kadar boylanabilen, çok yıllık bir bitkidir. Bitki, bu güzel kokusunu, ancak koparıldığı zaman çevresine yayar. Kalp biçiminde koyu yeşil yaprakları; kış sonu ile ilkbaharda açan mor ya da seyrek olarak beyaz taçyapraklı çiçekleri; açık sarımsı kahverengi, minik, sert ve yuvarlak tohumları ve gene sarımsı kahverengi rizomu (kök gövdesi) vardır. Bitki, tohumlarıyla ya da rizomundan uzayıp toprağa yapışarak yeni bitki oluşturan kök saçaklarıyla çoğalır. Kokulu menekşe saponin, mentil salisilat, alkaloitler, flavonitler ve uçucu yağ içerir.

 Kasabamızda piknik alanının bittiği yerden çay boyunca Leylek Söğüdü’ne kadar olan bölümde, Yumrukaya Çayı’nın bazı yerlerinde ve Akbayrak’tan Asaraltı’na kadar olan kesimlerde kayaların güney yönlerinde ilkbaharın ilk dönemlerinde kendini gösterir. Yeşil yapraklar içindeki mor çiçekleriyle güzelliğine güzellik katar. Bizim çocukluğumuzda nişanlı kızlar yavıklılarına menevşe demeti yollardı. Böyle zamanlarda biz çocuklar önemli görev üstlenirdik.5–6 çocuk güle oynaya arada kavga ederek menevşe toplamaya gider, topladığımız menevşeleri yımırta, peynir vb. yiyecek karşılığında yavıklısı olan kızlara verirdik. Kızlar menevşeleri güzelce demet yapıp ortasına da sarıçiğdem çiçeği yerleştirerek yavıklısına yollarlardı. Bu demetler belirli bir süre elde tutularak ve koklanarak (özellikle yavıklının göreceği yerlerden geçilirken) gezilir. Daha sonra ceketin sol üstteki küçük cebine herkesin görebileceği biçimde yerleştirilirdi. Geçen yıllarla birlikte bu toplama-demetleme-yollama işleri de yitti gitti. İçinde menevşe geçen türkülerle birlikte bu güzel geçmişi anlatmakla önemli bir görevi yerine getirdiğimi sanıyorum.

 ÇİÇEKLER İÇİNDE MENEVŞE BAŞTIR/Sadık Taşucu-Mersin. Silifke

Çiçekler içinde menevşe baştır.

Güzeli gösteren göz ile kaştır.

Gurbete gidiyom mektup ulaştır

Mektup ile konuşalım bir zaman.


SARIÇİÇEK MOR MENEVŞE ZAMANI/Mahmut Güzelgöz-Şanlıurfa

Sarıçiçek mor menevşe zamanı,

Henüz gelmiş sarılmanın zamanı.

Çıkar balam goynundaki gümanı,.

Korkma balam korkma seni yemezler.


MENEVŞE KOYMUŞLAR GÜLÜN ADINI

Menevşe goymuşlar gülün adını, adını,
Almadım ben dünyada muradımı vay vay.

Allar geymiş ne yakışır Ayşe’ye Ayşe’ye,
Boyunu benzettim mor menevşeye vay vay.

GÜL MENEVŞE SENDEN ALMIŞ KOKUYU/Sivas Tokuş Köyü

Gül Menekşe Senden Almış Kokuyu,

Seninle Açarmış Dal Yarim Yarim.

Baharda Ayrılık Gurbetin Huyu,

Yaş Olup Gözlerimde Dol Yarim Yarim.


MENEVŞE BULDUM DEREDE/Kır İsmail Güngör-Adana

Menevşe buldum derede,

Sordum evleri nerede,

Üçbeş güzel bir arada.

 Menevşesi tutam tutam,

Arasına güller katam,

Nice gurbet elde yatam.

Menevşe kokulu yarim,

Kime arzedeyim halim,

Elimden aldılar yarim.

 

MENEVŞE/Karacaoğlan
Kadir Mevlâ'm seni öğmüş yaratmış
Çiçekler içinde birdir menevşe.
Bitersin güllerin hârı içinde
Korkarım yüzüne batar menevşe.

Yaz gelir de heveslenir bitersin
Güz gelince başın alır gidersin.
Yavru niçin boynun eğri tutarsın
Senin derdin benden beter menevşe.

Senin meskenindir kayalar sengi
Kokusu menevşe güldür irengi.
Aradım dünyayı bulunmaz dengi
Güzel yatağında biter menevşe.

Bakmaz mısın Karac'oğlan halına
Garip bülbül konmuş gülün dalına.
Kadrin bilmeyenler alır eline
Onun için eğri biter menevşe.

Yazımızı bir menevşe öyküsüyle bitirelim.

 Menevşe; her gün yakınıyormuş yanında ki, diğer çiçeklere:

 —Benim boyum neden kısa.

 —Oysa ben güzelim.

 —Benim neyim eksik,

 Diye ve başlamış dua'ya. Benim boyum da uzasın diye. Dua bu kabul olmuş ve boyu uzamış menevşenin. Bir gün bir yel esmiş ki, yel değil afet. Çiçek yıkan, ağaç söken cinsinden. Menevşe yer ile yeksan(düz, bir, aynı düzeyde, eşit)... Ve son sözlerini söylerken diğer çiçeklere:

— Ben ölüyorum.    Diye inlemiş. Diğer çiçekler:

— Anladın mı? Demiş.

— Boyun kısa olsaydı etkilemezdi bu rüzgar seni.

— Gözün yüksekler de olmazsa yaşar giderdin...

İşte menevşenin büyüklük sevdasının sonu dostlar... 26.04.2008

 

ÇANAKKALE KARA SAVAŞLARI 

Çanakkale kara savaşlarının 93. yıldönümünde Anzak Koyu'nda şafak ayini töreni düzenlendi. Törende açılış konuşmasını Yeni Zelanda Hava Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Graham  Lintott yaptı."Bu sabah Gelibolu'da ve yurttaşlarımızın hizmet verdiği tüm savaş alanlarında yaralanan ve yaşamını yitiren herkesi saygıyla anmak için burada toplandık" diye konuştu.

Törende konuşan Avustralya Savunma Bakanı Joel Fitzgibbon, "Bugün onları ve yaşamını yitirmiş Anzakların annelerine  söylediği meşhur ve teskin edici sözleriyle büyüklüğünü gösteren büyük askeri lider Mustafa Kemal Atatürk'ü de saygıyla anıyoruz." dedi.

 Yeni Zelanda Dışişleri Bakanı Vinston Peters, Dünya'nın dört bir yanından gelen müttefik güçler ile topraklarını savunan Türk askerlerinin Gelibolu'da kahramanlık örneği sergilediğini belirterek,"Her yıl burada toplanarak hatırlanmayı hak eden kahramanları hiç unutmayacağımızı göstermek istiyoruz" dedi.

Dünya savaş tarihinde özel bir yeri olan Çanakkale Zaferi, yurdu uğruna kanını, canını vermeye hazır evlatlara sahip bir ulusun, sonsuza kadar şerefle yaşayacağının katını olarak anıtlaştı.

Bu destansı savaşta, Türk'ün gücünü ve yurt sevgisini tüm dünyaya kanıtlayan Mehmetçik, İngilizler'e destek amacıyla Birinci Dünya Savaşı'na katılan Anzaklar'ın belleklerinde de derin izler bıraktı.

Savaş sırasında yaralı askerlerini, Türk siperine yakın ve açık bir araziden geçirerek taşımak zorunda kalan Anzaklar, Türk siperlerinden hiçbir karşı koymaya ve atışa maruz kalmadı. Siperlerden başını çıkararak Anzaklar'ı izleyen Mehmetçik'in bu davranışı, savaş sırasında gösterilen tam bir insanlık örneğiydi.

Bu savaştan 5 gün sonra, taraflar arasında yapılan 9 saatlik ateşkeste ölülerin gömülmesine çalışıldığı sırada, Mehmetçik ile bir araya geldiklerini ve onlara samimi bir şekilde ''Coni Türk'' diye  seslendiklerini anlatan çavuş L.H. Barlet, 6 Ağustos tarihinde Anzaklar'ın yaptığı taarruzda bacağından yaralandı. Yaralı bir subayın çantasında bulduğu elektrik fenerinin ışığında yarasını sarmaya çalışan Barlet, yanına gelen kendisi gibi bacağından yaralı Türk askeriyle birlikte el ele vererek bulabildikleri sargılarla diğer yaralıların yaralarını sardılar, kurumuş dudaklarına mataralarda kalan suları damlattılar.

Barlet ve Mehmetçik, savaşlarda düşman tarafların askerleri arasında az rastlanabilecek bir centilmenlikle el sıkışarak ayrıldılar.

Gelibolu Yarımadası'ndaki savaştan 19 yıl sonra, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türkiye'ye işgal için gönderilip, can vererek bedenleri bu topraklarda kalan askerler için söylediği, "Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın topraklarındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır" sözleri Avustralyalı ve Yeni Zelandalıların torunlarını duygulandırıyor.Böylesine bir kurtarıcımız ve kurucumuz olduğu için ne kadar övünsek hakkımızdır. 25.04.2008
 

CEZA MI? ÖDÜL MÜ?

Aşağıdaki yazıyı Hürriyet eğitim sayfasından aldım. Günümüzde ülkemiz insanının kitap okumayı angarya gördüğünü bilen yargıcımız bu ilginç cezayı vermiş. Bakın olumlu sonuçları hemen kendini göstermiş. Darısı okumayanların başına.

*İstanbul'da yaşayan Murat Şenol Demirci (20), Mayıs 2007'de, bir yakınının askere uğurlanması sırasında silahla havaya ateş etti. Polis tarafından gözaltına alınan Demirci, mahkemece “1 yıl boyunca her ay en az 4 saat kitap okuma” cezasına çarptırıldı.
Demirci, cezasının bir kısmını
İstanbul Üsküdar'da çektikten sonra Kastamonu Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Hazır Beton bölümünü kazandı. Bunun üzerine mahkemeye başvuran genç, cezasının kalan kısmını eğitim gördüğü Kastamonu'daki İl Halk Kütüphanesinde kitap okuyarak çekmeye başladı.

“Kitap okumayı alışkanlık haline getirdim. Bu sayede her gün kelime haznemi de geliştirdim” diyen Demirci, cezası bittikten sonra da kitap okumaya devam edeceğini söyledi.
Cezasının 8 ayını tamamlayan Demirci, bugüne kadar başta “Nutuk” olmak üzere Peyami Safa'nın “9'uncu Hariciye Koğuşu”, Reşat Nuri Güntekin'in “Çalıkuşu”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun “Kiralık Konak” ve “Yaban” adlı eserlerini okudu.*

Ertelemenin üstesinden gelmenin en iyi yolu Şimdi yap, kuralına uymaktır. Haydi, okumaya başlayalım öyleyse. 24.04.2008

İLK TBMM  

İstanbul'da toplanan Meclisi Mebusan'ın işgal kuvvetlerince dağıtılmasından sonra M.Kemal ilk adım olarak meclisin 23 Nisan 1920 Cuma günü çalışmalara başlayacağını açıklamıştır. 23 Nisan günü Ankara'ya ulaşabilen 78 üyenin katılımı ile ilk TBMM resmen açılmıştır.

Özellikleri

1.Ulusal bir meclistir.

2.İlk meclis ve demokratik bir meclistir.

3.Olağanüstü koşulların meclisidir.

4.Meclisin temeli özveri ögesine dayanmaktadır.

5.Kahraman bir meclistir, kültür düzeyi yüksek bir meclistir.

6.Devrimci bir meclistir.

ÇALIŞMALARI

TBMM öncellikle Anadolu'daki asayişsizliği ortadan kaldırmak için harekete geçmiş ve 23 Nisan 1920de "Hıyanet-i Vataniye Kanunu" nu çıkartmıştır. Bu yasayı uygulamak üzere 11 Eylül 1920'de İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur.

Meclis 7 Haziran 1920'de çıkarttığı bir yasa ile Osmanlı Devleti ile yapılan her çeşit sözleşmeyi, ayrıcalığı, yeraltı kaynaklarının verilmesi gibi açık ya da gizli yapılmış her türlü anlaşmayı, 16 Mart 1920 tarihinden itibaren olmak üzere geçersiz saymıştır.

İlk meclis 20 Ocak 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) çıkarılıncaya kadar, Osmanlı Kanun-u Esasisi'nin millet idaresi ile çelişmeyen hükümlerden yararlanmış, bu tarihten sonra yeni kanunlar, yeni yasaya dayanılarak çıkarılmıştır.

TBMM'NE KARŞI AYAKLANMALARIN BAŞLICALARI  

1-Bozkır Ayaklanması

2-Şeyh Eşref Ayaklanması

3-Anzavur Ayaklanması

4-Bolu-Düzce Ayaklanması

5-Yozgat Ayaklanması

6-Zile Ayaklanması

7-Milli Aşireti Ayaklanması

8-Konya Ayaklanması

9 -Demirci Mehmet Efendi İsyan

10-Koçgiri Ayaklanması

11-Çerkez Ethem Ayaklanması

12-Rum-Pontus ayaklanması.

DÜZENLİ ORDUNUN KURULMASI

TBMM'nin açılmasından sonra ordunun ihtiyaçlarının hükümet tarafından karşılanmasına ve Kukayı Milliye'nin Savunma bakanlığına bağlanmasına karar verilmiştir. Buna karşılık Çerkez Ethem gibi düzenli orduya karşı olanlar da vardı. Bu yüzden BMM Hükümeti aldığı bir kararla Batı Cephesi'ni, Güney ve Batı Cephesi Komutanlıkları adı altında teşkilatlandırıp, Güney Cephesi Komutanlığına Refet Paşa'yı, Batı Cephesi Komutanlığına da İsmet Paşa'yı atamıştır. Bu tarihten itibaren düzensiz birlikler hızla kaldırılarak, milli ordunun kurulması tamamlanmıştır.

Zor koşullarda yoktan var edilen bu meclis adeta Osmanlı Devleti'nin külleri arasından yeni Türk devletinin oluşması için çabalayarak başarılı olmuştur. İşte yoktan var olmanın başlangıcı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanılmaktadır. Herkesin Bayramı kutlu olsun.23.04.2008

 

BİR ÖĞRETMEN:HURİYE SARAÇ
(Yaşar İliksiz/Haber 7 com/20.01.2006)Yetkin Aröz'ün "KAYAYI DELEN
TOHUM" babasının ona seslendiği isimle "ÖĞRETMEN BENİSA"nın yaşam
öyküsü:
 
Afyon Emirdağ'ının Aslan Köyünde 1930'lu yıllarda dünyaya gelen
Öğretmen Benisa, ikisi kız beşkardeşin ortancalarından. Annesini çok
küçük yaşta yitirince, roman kahramanlarına taş çıkartan birbirinden
kötü iki ayrı üvey ana elinde, acı ve merhametsizlik içinde büyüdü.
Köy Enstitüsü onun için üvey ana elinden ve merhametsizlik ortamından
kısmi bir kurtuluş nedeni oldu. Ama onun çilesi sadece üvey ana
elinden değil içinde bulunduğu sosyal koşullara da koşut olduğundan
öğretmenliği döneminde bile sıkıntı ve acı dolu günler geçirdi.
Babası 5 vakit namaz kılan ama imam ve cemaat ile uyum sağlayamayan
enteresan bir kişilik. Özellikle kızını Köy Enstitüsü'nde okutma
konusunda hayli cesur ve özverili bir yaklaşım sergilerken, zaman
zaman gelenekçi davranışlarıyla da değişik bir kişilik sergiliyor. Çok
partili döneme geçiş sürecinde Demokrat Parti'nin ocak başkanları
arasında yer almış olması onun tutucu yanının en somut göstergesi.
Öte yandan kızına seslendiği Benisa adının askerlik yaparken gönül
verdiği üç genç kızın baş hecelerinden oluşuyor olması da hayli çapkın
ve karizmatik bir kişilik olduğunu gözler önüne seriyor. Zaten eşleri
öldüğünde çok rahatlıkla yeni bir evlilik yapabilmesi onun renkli
kişiliğini açıklamaya yetiyor.
Bugün 76 yaşında özverili bir öğretmen ve anne olarak yazarlığa adım
attı. O herkesin bir solukta okuyabileceği sürükleyici bir roman
yazdı. Ama yazdıkları bir edebiyat eseri olmaktan çok daha önemli.
Çünkü o yaşamının romanını yazan ender yazarlardan...
Anıları Türkiye'nin çok partili döneme geçiş yıllarında çekilen
sancıları oldukça değişik bir bakış açısı ile gözler önüne seriyor.
Usta kalem ve sivil toplum örgütlenmesinin önde gelen isimlerinden
Yetkin Aröz'ün düzenleyerek yayına hazır hale getirdiği anılar,
Öğretmen Benisa adıyla Broy Yayınevi tarafından kitaplaştırıldı...
Öğretmen Benisa her sayfasında roman tadı duyacağınız gerçek bir yaşam
öyküsü. Ama dramatik bir öykü olmanın ötesinde yakın tarihin en
tartışmalı döneminin canlı bir tanığı...
Üstelik alışılageldik "Köy Enstitülü" imajının hayli dışında "aykırı"
bir kişilik olması nedeniyle anıları daha da ayrı bir önem kazanıyor.
Okullara ne devrimcilerin ne de tutucuların açısıyla bakıyor. O bir
"köylü kızı" olarak kalabilmenin gururu ile satırlara döküyor
yaşadıklarını. Aşağıdaki röportajda bu ayrıcalığı bakın kendi diliyle
nasıl anlatıyor: Herhalde sevinmem gerek… Buruk bir mutluluk bu. Ama
yine de çok güzel. Yaşanmışın bile yazılırken ne acılar ne hüzünler
verdiğini, ne gözyaşları getirdiğini anlatamam. Kitabı yayına
hazırlayan, baştan sona emek veren, adeta benimle birlikte yeniden
yaşayan Yetkin Aröz'ün ozan birikimi, duyarlı kişiliği olağanüstü
örtüştü bu yaşam öyküsüyle. Önsözünde de değindi bu olguya.
Ölüm döşeğindeyken söz vermiştim babama. Ona, "Bütün bu yaşadıklarımı
ve yaşadıklarımızı, çektiklerimizi anlatacağım, hiçbir anını
unutmadım" dedim, ağlayarak. Yaşlılığın ve hastalığın verdiği acının
ağırlığı altında o da ağlıyordu durmadan. Ölmeden önce ellerimi
tutarak, "Bana söz ver" dedi, "Ancak ben öldükten on beş yıl sonra
yazacaksın tüm bunları. Artık beni tanıyan kimse kalmamış olsun.
İstemesem de, yaptıklarımdan büyük bir acı ve keder duyuyorum." Söz
verdim.
1985 yılında yanımda öldü babam. İki binli yıllarda kağıtlara dökmeye
başladım. Yaşamımın anlamı ve nedeni oldu yazmak. Bütün bu çekilenleri
herkes bilsin istiyordum. En yakınlarım, oğlum bile çok azını
biliyordu, çoğunu da eksik ya da yanlış duymuştu. O günlerde yurt
dışından yenilerde dönüş yapmıştım. Eski dostlarımın nerelerde
olduklarını bilmiyordum, çoğunu yitirmiştim. Çiftteler Köy Enstitüsü
Mezunları Gününe katıldığım bir gün de, birazını görebildim. Orada
bizden öncekilerden Mehmet Cimi'yi tanıdım. "Tonguç Baba" ve "O yıllar
Geri Gelse" gibi kitapları yazmıştı. Ondan yardım istedim. Yardımcı
oldu, sonra, yakın arkadaşı Yetkin Aröz'le tanıştırdı.
Öğretmen Benisa" ya dönelim isterseniz… Çok küçük yaşlarda annesiz
kalmış beşkardeş. En büyüğü 8–9 yaşında. Üvey analarla onlara iki
kardeş daha ekleniyor. Yeni gelenle, yedi kardeşlerin çektikleri ve
başlarına gelenler. Bir ünlü yazarımızın dediği gibi, anlattığınız
üvey ana tipi, dünya edebiyatına girecek denli edebi kimlik…
Burada bir Köy Enstitüleri olgusu var. Notlarıma göre, 1941'de açılmış
köyünüzde okul. Üç yılda bitirmişsiniz. 1944'de Çifteler Köy
Enstitüsü, 1951'de ilk öğretmenlik. Bilirsiniz, Köy Enstitüler
eğitimimizin kırsala açılan en iddialı ama en tartışmalı atılımıdır.
Pek çok öğretmen ve ünlü yazarlar yetiştirmiştir. Sayıları giderek
azalıyor bile olsa o yazarlara diriliklerini bugün de sürdürüyorlar.
Bu konuda yazılanları, çok iyi biliyorum, ilk önce onlar ince elek
eleştiriden geçirirler. Talip Apaydın,Mehmet Başaran, Mahmut Makal,
Pakize Türkoğlu, Bahattin Fırtına, Mehmet Cimi gibi dostlara, ustalara
gönderdik. Eleştiri, övgü ve şaşkınlık aldık. Bir iki tarih yanlışı
dışında, son derece akıcı, sürükleyici bir roman tadında olduğunu
söylediler. İkinci bölümünü beklediklerini eklediler. Kıvandırıcı
sözlerdi söyledikleri. Eleştirilere gelince, hemen hepsi topluca
çizdiğim öğretmen kişiliğimi oka tuttular! Hakları vardı. Bu eğitimden
geçmiş bir öğretmenin bu denli katlanmacı ve kişiliksiz davranmış
olmasına inanamadılar. Kimi ağabeyler "ruhsal" çözümlemelerde
bulundular giderek. Adeta, üzülerek söylüyorum, çizdiğim görüntü Köy
Enstitülü kimliğine yakışmıyordu. Aykırıydı... Bütünüyle katılıyorum
onlara, ama gerçek bu.
Köyü yaşamış olan, direnmenin ve kavganın en soylusunu yapan
eğitimcilerin geriye dönüp, 1940'lı koşulların Anadolu'sunu, hele de
Afyon'un Emirdağ'ının bir köyünü, oranın kıraç-kılıç koşullarını
anımsamalarını dilerdim. Ben böyle yaşadım. Köy Enstitüsü ruhunun,
aydınlanma ateşinin günü geldiğinde başkaldıracağını, engelleri
aşacağını, bugünlere geleceğini severek okuyacaklar ikinci kitapta…
Aslında bu bir Köy Enstitüsü romanı değil. Romanın içinde kalan bir
yetişme dönemi. Ondan sonrası bir uzun yaşam çizgisi. Belki de Köy
Enstitüleri'ni başa geçirmemeliydim, öne çıkarmamalıydım. Bilemiyorum
şimdi… Bir yaşamdan söz ediyorum ben, o yaşamın içinde onlar da var.
Ben de soluk alıp veriyorlar bugün de…
1946 seçimlerinde, bizim birinci sınıfın (yani ortaokul, 14–15
yaşlarında idik) okullarımız kapanmasın telaşı ile köylerimize
gönderildik. CHP'ye oy isteyecektik. Elimiz boş döndük. Babam, zaten
DP'nin ocak başkanıydı. Dostlarım uyardılar. Tarihi yanlış yazmıştım.
Genellikle de böyle bir şey yaşamamışlar. Biz yaşamıştık. Yazmakta
sakınca görmedim. Sadece gerçeği yansıtmak istedim.
Okulumuzda, yazdığım gibi çok sıkı bir disiplin vardı. En küçük bir
yanlış da ilişiği kesilirdi öğrencinin. Düşünün bir, o yıllarda
Anadolu köyünden gelmişsiniz. Cinsellik bir gizli yasak. Düşlerinize
bile giremezdi. Kendi aramızda konuşamazdık bile. Tek amacımız okumak,
yazgımızı değiştirmek, kendimizi ve anamızı, babamızı, kardeşlerimizi
kurtarmaktı. Onun için öğrenciler arasında hiçbir ilişki yaşanmadı.
Arkadaşlarımın hemen hepsi sonradan "yabancı" kişilerle evlilik kurdu.
Yatakhanelere gelince, bizimkilerle arasında en az bir km yol
vardı.Hepsinin başında da sınıf öğretmenleri. Çok iyi denetlenirdi.
Öğrenciler yönetimde sorumluluk alır, demokratik yoldan birbirlerini
denetlerdi. Tam bir kardeşlikti yaşadığımız.
Nasıl anlatmalı, köyden geldik hepimiz. Köyde hocaların verdiği din
eğitimiyle yoğrulduk. Namazı, okumayı evimizde olağan bir şekilde
yaşadık. Hiç mümkün müdür, bu duyarlıkları yüreğinde taşıyan çocuklara
aykırı telkinlerde bulunmak? Hayır, hiçbir zaman olmadı. Aldığımız
eğitim Mustafa Kemal'in akıl ve bilim aydınlığı idi. Karşı olunan
dinimizi karartan kör inanışlardı, yobazlıktı. Namaz kılana
karışıldığını hiç görmedim. Ama kılan da olmazdı pek. Örneğin ben,
bugün de namaz kılarım. O, Allah'la benim aramdaki ruh huzurudur.
21.04.2008

DÖNEMİNİN IŞIĞI: KÖY ENSTİTÜLERİ

Köy Enstitüleri yasasının çıkışının 68. yılında Doğan Hızlan ‘ın Hürriyet’te 15 Aralık 2007 de yayınlanan”Köy Enstitülerini Unutmadık” adlı yazısından bölümler aktarıyorum. Emeği geçen ölmüşlere rahmet, yaşayanlara sağlıklı yaşam dileğimi sunuyorum.

***Köy Enstitüleri denince, Mustafa Necati, Nafi Atuf Kansu, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç ile yardımcısı Ferit Oğuz Bayır ve Enstitü müdürleri, öğretmenleri, usta öğreticileri ve köy çocuklarını çağrıştırır belleğimiz.  Mehmet Başaran’ın dizelerine bak:
"Otlar böcekler gibiydik bozkırda
Acılarda gökyüzü kadardık
Bizden geçerdi zamanın karanlığı
Yorgun öküzler karasabanlarla
Unutulmuş, unutulmuş, unutulmuş köylerdik."
Köy çocuklarına eğitimi ulaştıran enstitülerin sadece eğitim sistemindeki yeri bile övülmeye değer. Ancak orada okuyanların bir edebiyat yaratmaları, edebiyat tarihimiz açısından büyük bir anlam taşıyor. Anadolu’ya gerçekçi bakışı, onlar olmasa bilemezdik.

Cumhuriyet Eğitiminin Birinci Altın Dönemi (1926–1928) başlıklı yazıdır.
"Başkent Ankara 1926 yılının ilk günlerine, ilk kez kadınlı erkekli verilen Türk Ocağı’ndaki Tayyare Balosu’nun dedikodularıyla girdi.
Çözümü yeni devlet için yaşamsal sayılan ve büyük umutların bağlandığı eğitim sorunlarının üstesinden gelecek bakan bulunmuştu. Mustafa Necati, örgütteki ve bakanlıktaki hiziplerin, kıskançlıkların etkisinde kalmadan, bunları baskı altında tutarak, nitelikli bir yönetici kadrosu kurmaya çalışan Müsteşar Nafi Atuf’u tüm gücüyle desteklemeye başladı. Eğer o dönemde ve daha sonraki yıllarda eğitim alanında birşeyler yapılabilmişse, bunu M. Necati ve Nafi Atuf’un oluşturduğu kadroların başardığı bir gerçektir."
Tonguç’un odasındaki duvar levhasında şu yazılıydı: "İş insanın hem miyarı, hem mimarıdır."
İçinde yetiştiği, büyüdüğü köyü anlatan edebiyat eserlerini yaratanlar, edebiyat tarihi içindeki yerlerini almışlardır. Benim gibi edebiyatı bir süreklilik, bir zincir halkaları biçiminde düşünen birinin bunun tersini savunması düşünülemez.
Cumhuriyetin ilk kuşağının amacı, bu yeni rejimi yüceltmekti. Birinci hedef de eğitimli insanların çoğalmasıydı. Enstitülerin kurulmasına, yerleşmesine, yayılmasına kadar geçen sürenin nasıl zorluklarla adım adım gerçekleştiğini okudukça, bunca verilen emeğin birden yok edilmesine insan daha çok üzülüyor. Üstelik onun yerine bir eğitim seferberliği seçeneği de konulmuş değilken.
"Kızılçullu ve Çifteler Köy Öğretmen Okulları 30 Ekim 1937’de açıldı. Aslında, bu tarihi Köy Enstitüleri’nin 1940’ta resmen kuruluşuna varacak çalışmaların başlangıcı olarak görebiliriz."Başarılı bir hareketin, hele eğitimdeki devrimin elbet eleştireni, düşmanı çok olacaktı.
Sözgelimi zamanın Başbakanı Şükrü Saracoğlu, enstitü müdüründen habersiz, çocukların ne okudukları, ne tartıştıkları konusunda bilgi almıştı. Enstitülerin kapatılması konusundaki çember gittikçe daralıyordu. İsmet İnönü de eleştirilere dayanamıyor şöyle söylüyordu: "Ordunun üst kademesinde de huzursuzluk başlamış... Onun için bir süre, bu konuda en çok saldırıya uğrayan, Yücel’le Tonguç’u onların da gönlünü alarak bir süre için bu şimşekleri bu olay üzerinden uzaklaştırmak istedim."
Reşat Şemsettin Sirer’in bakanlığı döneminde iyice anlaşılmıştı ki, her yandan bu enstitülere ve enstitülülere kara çalınacak, kurum yok edilecekti.
Tonguç, 23 Haziran’da öldü, cenazesi 24 Haziran 1960’ta Hacı Bayram Camii’nden kaldırıldı.
Törenden bir bölümü buraya alacağım:
"Bunları görmüş olabilir mi?
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz...
Cenaze ertesi günü, 24.06.1960’ta Ankara’da Hacı Bayram Camii’nden kaldırılacaktı. Daha önce, evde, Arman’ın önerisi üzerine, Tonguç’un Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki Resim-İş Bölümü çalışma arkadaşlarından Necdet Pençe tarafından alçıdan maskı alındı. Cenaze günü Hacıbayram Camii’nin önü kalabalıktı. Yakınları, dostları, eski iş arkadaşları, köy enstitülüler, Hasanoğlan’dan gelmiş öğrenciler, bazı köylüler... Bir dalgalanma oldu. İnönü gelmişti.
14 yıl sonra ilk kez bir araya geliyorlardı. İnönü musalla taşındaki bayrağa sarılı tabutun başında durdu. Tonguç’un oğlunu sordu, yanına çekti. Sonra birlikte yürüdüler cenazenin arkasından. Kendisini alkışlamak isteyen, kaldırımda birikmiş kalabalığı İnönü elinin sert bir hareketi ile susturdu, tabut arabaya konuncaya kadar arkasından gitti.Cenaze toprağa verildikten sonra taze mezarın başında Hasan Ali Yücel, Rauf İnan, Hamdi Keskin ve Fakir Baykurt birer konuşma yaptılar."
BUNLARI DA OKUYUN
Köy Enstitüleri ve etkileri, yetiştirdikleri, muhakkak ki tek bir kitapla tam anlamıyla ve kuşatıcı olarak anlaşılamaz. Gerek enstitüden yetişenlerin yazdığı romanlar ve öyküler, gerekse daha sonraki yıllarda yapılan araştırmalar, enstitülerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Onun için, Köy Enstitüleri’ne dair ve enstitülerden yetişmiş yazarların kaleme aldığı roman ve hikaye seçmelerinden oluşan bir paralel okumalar listesi vermeyi uygun gördüm.
Engin Tonguç/Bir Eğitim Devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç
Pakize Türkoğlu / Tonguç ve Enstitüleri / İş Bankası Kültür Yayınları
Mehmet Özel / Köy Enstitüleri (İsmail Hakkı Tonguç’un objektifinden fotoğraflarla) / Kültür Bakanlığı Yayınları
Mustafa Güneri / Hasanoğlan Köy Enstitüleri Kurulurken / Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Fakir Baykurt / Onuncu Köy / Literatür Kitabevi
Fakir Baykurt / Yılanların Öcü / Literatür Kitabevi
Talip Apaydın / Ortakçılar / Literatür Kitabevi
Talip Apaydın / Tütün Yorgunu / Literatür Kitabevi
Mehmet Başaran / Yasaklı Acının ve Sevginin Yurttaşı / Cumhuriyet Kitapları
Mehmet Başaran / Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri / Cumhuriyet Kitapları
Dursun Akçam / Kafdağı’nın Ardı / Arkadaş Yayınları
Dursun Akçam / Maral / Arkadaş Yayınları  ***

Yazının sonuna okuyucuya ışık olması amacıyla bir amacı yazmadan edemeyeceğim.(kapatılmasalardı)1955YILINDA OKULSUZ KÖY, ÖĞRETMENSİZ ÇOCUK KALMAYACAKTI. Yıl 2008:İşte ülkenin geldiği durum. Yorum sizin. 17.04.2008

CUMHURBAŞKANLARIMIZ

1. Kurtuluş Savaşı'ndan tam 5 Cumhurbaşkanı çıkardık
Cumhurbaşkanlarımızın ilk beşi Kurtuluş Savaşı'nın verimli ortamında
yetişmiştir. Sırasıyla Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel ve Sunay Balkan
Savaşları'ndan başlayarak Kurtuluş Savaşı'na kadar pek çok savaşta
bizzat görev almışlardı.
2. Cumhurbaşkanlarının meslekleri
Cumhurbaşkanlarımızın 6'sı asker kökenliydi (Atatürk, İnönü, Gürsel,
Sunay, Korutürk ve Evren), diğer 4'ü bürokrasiden geliyordu. Doç. Dr.
Abdullah Gül ilk defa doktora yapmış akademisyen bir cumhurbaşkanımız oldu.
3. Cumhurbaşkanları en son hangi iş yapıyorlardı?
Atatürk: TBMM Başkanı
İnönü: Milletvekili
Bayar: Milletvekili
Gürsel: Kara Kuvvetleri Komutanı
Sunay: Cumhuriyet Senatörü
Korutürk: Cumhuriyet Senatörü
Evren: Genelkurmay Başkanı
Özal: Başbakan
Demirel: Başbakan
Sezer: Anayasa Mahkemesi Başkanı
Gül: Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı
4. Görevi başındayken ölen Cumhurbaşkanları
3 Cumhurbaşkanı görevi başındayken hayatını kaybetti.
Atatürk görev süresinin dolmasına 1 yıldan az bir zaman kala öldü.
Ölmemiş olsaydı büyük ihtimalle Mart 1939'da 5. kere
Cumhurbaşkanlığına seçilecekti.
Gürsel her ne kadar doktorların görev yapamaz raporu vermelerinden
sonra ölmüş olsa da, aslında görevden alındığı 28 Mart 1966'da ölmüş
kabul edilir, çünkü bu sırada bitkisel hayattaydı. Ölmeseydi, 1968
yılına kadar 2 yıl daha görev yapacaktı.
Özal 17 Nisan 1993'de ölmeseydi 1996 Kasım'ına kadar yaklaşık 3,5 yıl
daha Çankaya Köşkü'nde oturacaktı.
5. Kaç çocuk sahibiydiler?
İnönü, Bayar, Sunay, Korutürk, Evren, Özal , Sezer ve Gül'ün 3'er çocuğu
vardı. Hiç çocukları olmayanlar ise Atatürk ve Demirel.
Sonuç: Ya üç, ya hiç!
6. Kaç yıl görev yaptılar?
Görev süreleri bakımından ele alınacak olursa Atatürk açık ara önde
gidiyor (4 seçimde toplam 15 yıl, 11 gün). Onu İnönü takip ediyor (4
seçimde 11 yıl, 6 ay, 11 gün). Arkadan Bayar geliyor (3 seçimde 10
yıl, 5 gün). Bu üçlüyü, toplam 9 yıl, 1 ay, 28 günlük Devlet
Başkanlığı artı Cumhurbaşkanlığıyla Evren izliyor (2 yıl, ay, 28 günü
darbe sonrası Devlet Başkanlığı olmak üzere). Sunay, Korutürk, Demirel
ve Sezer tam 7'şer yıl görevde kaldı. Cumhurbaşkanlığında en az
kalanlar ise Gürsel ve Özal oldu. Gürsel 4 yıl, 5 ay, 18 gün, Özal ise
3 yıl, 5 ay, 8 gün Cumhurbaşkanlığı yaptılar. Yalnız Gürsel'in süresi
iki defada bu toplama ulaşmakta olup ilk defası MBK kararıyladır, yani
o tarihte seçilmemiştir. Bu süre toplamdan çıkarıldığında seçilmiş
Cumhurbaşkanları içerisinde en az görev yapanı, 3 yıl, 1 ay, 5 günle
Gürsel olmaktadır.
7. Cumhuriyet'in fetret devri
Cumhuriyet tarihinde bir defa büyük fetret devri, yani Cumhurbaşkansız
dönem yaşandı. Bu da Korutürk'ün görevden ayrıldığı 1980 yılı Nisan'ı
ile 12 Eylül askeri darbesi arasında geçen yaklaşık 5 aydır. Bunun
dışında bazıları bir haftaya varan vekalet dönemleri ile toplam 6 ay,
14 günü bulmaktadır fetret dönemleri.
8. En genç ve en yaşlı seçilen Cumhurbaşkanları
En genç seçilen Cumhurbaşkanı rekoru değil, rekorları silme Atatürk'e
ait. Atatürk 1923'deki ilk seçimde 42, 1927'deki ikinci seçimde 46,
1931'deki üçüncü seçimde 50, 1935'deki dördüncü ve son seçiminde 54
yaşında bulunuyordu. (Öldüğünde ise Abdullah Gül'le aynı yaştaydı.)
Atatürk'ü İnönü izliyor. İnönü Kasım 1938'deki ilk seçiminde 54, Nisan
1939'daki ikinci seçiminde 55 yaşındaydı. Sonraki iki seçiminde ise 59
ve 62 yaşlarında bulunuyordu.
Bayar'ın Cumhurbaşkanlık yaşları sırasıyla 67, 71 ve 74 idi. Gürsel 65
yaşında MBK Başkanı, 66 yaşında Cumhurbaşkanı olmuştu. Sunay
Cumhurbaşkanı seçildiğinde 66 yaşındaydı, Korutürk ise 70 yaşında.
Evren darbeden sonra MGK Başkanı ilan edildiğinde 63, Cumhurbaşkanı
seçildiğinde 65 yaşındaydı. Ondan sonra sırasıyla Özal 62, Demirel 69,
Sezer 59 yaşında Cumhurbaşkanı oldular. Gül 1939'dan beri, yani 68
yıldır gördüğümüz en genç Cumhurbaşkanı oldu. En yaşlı Cumhurbaşkanı
ise üçüncü seçilişinde Bayar oldu (74 yaşında)
9. En kısa Cumhurbaşkanlığı
Genelde en kısa Cumhurbaşkanlığı Özal'a yakıştırılır. Halbuki
gördüğümüz gibi Gürsel ondan daha kısa bir süre görev yapmıştır. Ancak
en kısa Cumhurbaşkanlığı rekoru İnönü'ye aittir. İnönü'nün 11 Kasım
1938'den 3 Nisan 1939'a kadar sadece 143 gün süren bir
Cumhurbaşkanlığı vardır ki, bu hakikaten tam bir rekordur. İnönü'nün
3. dönem cumhurbaşkanlığı da epeyce kısa sürmüştür: 2 yıl, 10 ay.
10. En az ve en çok oyla seçilen Cumhurbaşkanları
TMBB üye sayısı da önemli olmakla birlikte rakamsal olarak en az oyla
seçilen Cumhurbaşkanı 1923'de Atatürk'tür (158 oyla). En çok oyla
seçilen aday ise Bayar oldu (1954'de 486 oyla)
11. Halkın seçtiği tek Cumhurbaşkanı
TC tarihinde halk oyuyla seçilmiş tek Cumhurbaşkanı Kenan Evren'dir
(26 Ekim 1982'de yapılan halk oylamasında yüzde 91.5 oranıyla
seçildi).
12. Atanmış Cumhurbaşkanları
Her ikisi de darbe yönetimleri tarafından göreve getirilen
Cumhurbaşkanları Gürsel ve Evren olmuştur. Ancak her ikisi de 1-2 yıl
içerisinde yapılan seçimlerle yasal sorunlarını gidermek gereğini
duymuşlardır.
13. 1961 Anayasasına göre en az oyla seçilen Cumhurbaşkanı hangisiydi?
Özal, 31 Ekim 1989'de yapılan 3. tur seçimlerde 450 üyeli
parlamentodan 263 oy alabilmişti.
14. Darbeye maruz kalan tek Cumhurbaşkanı kimdi?
77 yaşındaki Celal Bayar Çankaya Köşkü'nde kendisini teslim almaya
gelen subaylarla bir süre boğuştuktan sonra tutuklanmıştı. 12 Eylül
darbesinde ise TBMM, Cumhurbaşkanı seçimlerine devam ediyordu ve
ortada bir cumhurbaşkanı yoktu.
15. En uzun turlamayla seçilen Cumhurbaşkanı
En uzun sürede Korutürk seçilmişti. 6 Nisan 1973'de yapılan 16. turda
sonuç alınabilmişti. Bu sırada TBMM ve Senato toplam üye sayısı 635'di
ve oylamaya 557 milletvekili katılmıştı. Korutürk'e 365 oy çıkmıştı.
16. Mustafa adlı iki Cumhurbaşkanı
Birincisi, Mustafa Kemal, ikincisi ise Mustafa İsmet İnönü'dür.
(Celal Bayar'ın ön adı da Mahmut'tu.)
17. Ajda Pekkan Cumhurbaşkanı adayı!
1980 yılındaki seçimlerde 60 küsur oylama yapılmıştı. Seçim işi o
kadar uzamış ve laubalileşmişti ki, bazı oylamalarda Ajda Pekkan'a
bile oy çıktığı olmuştu. 15.04.2008

YİTİRİLEN DEĞERLER–44: ÇİĞDEM KAZMA     
   
 

Uzun ve sıkıcı kış günleri bitipte baharla birlikte sarı sarı, beyaz beyaz çiğdemler çıkardı ki insanın içi hep ümit dolardı. Doğada ender bulunan bu çiçeğin hem yumrularını, hem de yapraklarını yiyorduk. Çünkü çiğdemin, idrar söktürücü, kabızlığı giderici özelliğini de belki büyüklerimiz bildiğinden yememize ses çıkarmazlardı. Kısacası çiğdem bizim için değerli bir çiçekti. Küme küme çocuklar meşeden veya davşınaktan(pinar çalısı=ahurcuk) yapılan deynekleri akşam olmadan hazırlardık. Sabah erken saatlerde kafadar arkadaş kümesiyle anlaşarak köyün uzak yerlerindeki Akbayrak, Gökseki üstleri, Armıtçıl Özü gibi yerlere çiğdem kazmak için giderdik. Kayış yerine yular eskisi iplerden bellerimize sıkıca bağlayıp elinde çiğdem deyneği cenge giden asker gibi yola çıkardık.  Ekmek ve kuru soğanlardan azıklar hazırlanır, ellerimizde ısırarak veya çapıttan dikilmiş torbaya konup omzumuza asılarak yola çıkardık. Ayaklarımız çıplak veya çorapsız lastik ayakkabı içinde olurdu. O zaman örme yün çoraplar olduğundan koyunu olmayan evlerin çocuklarına çorap giyme sırası gelmezdi. İlkokula başlayıncaya kadar fistanla gezer yürürdük. Ceket, kazak pek tanımadığımız giyecek çeşitleriydi. Bu yüzden dayanıksız çocuklar olarak çabuk hastalık kapar, bademcikleri düşmüş, ısıtma tutmuş, keçeleşmiş, geğirleri(eğirleri) batmış, guluç durmuş vb. adlarla anılan üst solunum yolu hastalıklarından yataklara düşerdik. Kocakarı ilaçları ve yerel tedavi yöntemleriyle genelde beygir gübresine gömülerek, gır çayı içirilerek, mancar bekmezi yedirilerek, üzerlik tüttürülerek, boğazına et sarılarak, deriye çekilerek iyi edilmeye çalışılırdık. Ellerinde çiğdem deyneği olan beş arkadaş buluşup gâvur ininin arkasından giderek yukarılara çıkmaya başladık.

Yürüdüğümüz yerler boyunca her yer alabildiğince çiğdem doluydu. Altın gibi sarı, kar gibi beyazlık, yeşilin değişik tonları, lacivert renkler göz kamaştırıyordu. Çiğdemlere doğru koşmaya başladık. Biz beyaz çiğdemleri kazardık çoğunlukla. Onların kökündeki yumrular daha iri ve tatlıydı. Sarı çiğdemlerin çiçeklerini öteki çiçeklerin arasına süs olsun diye kazardık.
Deyneğin ucunu çiğdemin bir santim gerisinden toprağın içine doğru sokup geriye doğru eğdirince ve yarılan topraktan başıyla beraber çiğdem çıkıyordu. Sert olan yerlerde her babayiğidin harcı değildi çiğdem kazmak. Deyneğin arka kısmını göbeğine doğru denk getireceksin, ayaklarını yerden keserek hoplayıp bütün ağırlığını deyneğe vereceksin.

Bir.. iki.. üç.. ve çiğdem çıkar.

— Tüh le.. gırçıldı yav.
Çiğdem kazılırken bazen kafa kısmı çıkmaz, sadece üst bölüm sapı ile çıkar bunada ‘gırçılma’ derdik.

Çiğdem bağlarının bir kısmını ellerine bir kısmını ceplerine çiçekleri dışta kalacak şekilde koydular. Buz gibi ama oksijen dolu tertemiz kır havasında açık arazide gezerek geleceğin beceri ve dayanıklılığını kazanırdık. Ellerimizde deynek, ceplerimizde çiğdemlerle zafer kazanmış askerler gibi yoldan geçerdik. Sanki herkes bize bakıyordu. Evlerimize giderdik. Çiğdem kazma gezileri sabahtan ikindiye kadar sürerdi. Köye dönüldüğünde küçük kardeşlerimiz veya küçük komşu çocukları çiğdem çiğdem diyerek yanımıza koşuşurlardı. Ceplerden, torbamızdan veya fistanın eteğine doldurduğumuz çiğdemleri ortaya atardık. Onlar da paylaşmaya çalışırlardı. Çiğdemimiz az olursa onlara nazlanarak verirdik bu sırada aslında onlar sarı, beyaz, lacivert çiçekli çiğdemleri değil, küçük yüreklerindeki bembeyaz sevgilerini paylaşıyorlardı. İşte biz çocukları gelecekteki yaşama hazırlayan etkinliklerden biri. Çocukluğu kasabada geçenler bu durumu çok iyi bilirler sanırım.
10.04.2008

ATATÜRK SPOR TESİSLERİ

Ortaya çıkarılan yapıtların dayanıklılığı onların küçük bakımlarının yeri geldikçe yapılmasıyla orantılıdır. Bakımlar zamanında yapılırsa küçük giderlerle karşılanır. Yapıtın dayanıklılığı artar. Ama zamanı geçerse bakım gideri katladığı gibi dayanıklılık konusunda da istediğiniz verimi alamazsınız.
İşte Nuh Atatürk Spor Tesisleri’nin konumu ortada. Ayazini bölgesinden gelen taşlarla çevre duvarı yapılmış ve büyük bir bölümü derzlenmişti. Şu anda duvarları incelediğinizde bu taşlardan bazılarının sıcak ve yağışlar nedeniyle patlamış olduğunu görürsünüz. Buraların üstünü(eriyen taşların)çimentoyla kapatarak veya eriyen taşları değiştirerek çevre duvarını hem sağlamlaştırır, hem de az giderle kurtarmış olursunuz.
Yine aynı yerin güney bölümünün dışındaki kaldırım taşları sökülüp düzenleme çalışmaları yapılmadan birkaç yıldır beklemede. Bu hem görüntüyü bozmakta, hem de sulamaya getirilen hayvanlara zarar vermektedir. Buranında bitirilmesi yerinde olur.
İçlerinde belediye meclisi üyelerinin de bulunduğu kümelerden hemen her gün Gedikbaşı’na veya Karataş’a doğru yürüyenleri görüyor ve seviniyorum. Birçok hastalığın doğal ilacı yürüyüşler. Atatürk Spor tesisleri içindeki top oynama alanının çevresi düzenlenerek yürüyüş bölgesi oluşturulabilirse iyi olacağını umuyorum. Aynı alana bitişik çocuk bahçesinin durumu içler acısıydı. Hangi nedenledir bilmiyorum. Taş döşemeleri söküldü. Şu ana kadar hiçbir işlem yapılamadı.
Belediye yönetiminin önünde(koşullar değişmezse- yeni yasanın Anayasa Mahkemesi’ne götürüleceği duyumlarını aldım) en kötü olasılıkla bir yılı var. Bu süre içinde bunları ve benzer sorunları(yarım bırakılmış sokak, cadde döşemesi, bakım çalışmaları, yapım işleri vb.) tamamlarsanız, hem yönetim olarak mutlu olursunuz, hem de Nuh’a iyilik etmiş olursunuz.06.04.2008
 
MÜZE

Ankara Kalesi’ne giderken yolumuzun üzerindeki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin yanından geçerek içerisine girmeden yukarı doğru çıkmaya başladık. Ekonomik bilet ücreti karşılığı Rahmi Koç Müzesi’ne girerek içini dolaştım. Çeşitli alanlarda dünya ve ülke sanayisinin gelişiminin görüntülü tarihi gibiydi. Bu müzeyi izledikten sonra kandilden elektriğe aydınlanma, Çiğiltepe İstasyonu'ndan demiryolunda çalışanlar yardımıyla gelen(Şimdi hepside rahmetli olan demiryolu çalışanları Çelikkanat, Mehmet Deniz ve Mustafa Gönül'ün özverileriyle) mektuplardan cep telefonu ve bilgisayar iletişimine, karasabandan biçerdövere tarıma, Ilıca’dan çamaşır makinesine, kadın giyiminde alaca don-biçim-kıvraktan şalvar eteğe, erkek giyiminde çarık –dolak-çarık rastık-kara lastik-iskarpin ve daha birçok konuda geçişi yaşayan kuşağız. Bir müze oluşturabilsek Nuh’ta diye düşündüm. Çünkü bu değişimi en çok yaşayan bizim kuşaklar yitince birçok şeyde yitip gidecek. Bunun için en iyi yerde eski ilkokulumuz. Belediye örgütü giderayak hem taş bina örneği açısından bakımını yapsa, başka amaçla olmayacaksa müze olarak hizmet verse.
02.04.2008
 
DÜŞTEN GERÇEĞE
Türkiye'de kaç okul var? 67 bin
Kaç hastane var? : 1220
Kaç sağlık ocağı var? 6 bin 300
Peki kaç cami var?: 85 bin
60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Peki, kaç kilise var? : 270
Kaç cemevi var? : 100.
** * **
Türkiye'de kaç doktor var?:77 bin
Peki kaç din görevlisi var?: 90 bin
Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.
Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200.000 öğretmen açığı var.*
** * **
Türkiye'de kaç kütüphane var? : 1.435
Almanya'da kaç kütüphane var?: 11 bin
Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var?: 13
Kaç kentte kuran kursu var?: 81
Bu kursların toplam sayısı kaç? : 3.852
** * **
Türkiye'de 1 opera; 11 bale, 10 heykel,18 resim, 18 sinema,38tiyatro
Derneği var.*
Peki kaç tane 'cami yaptırma derneği' var? : 35.000
** * **
İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar? : 783 tr ilyon.
Ulaştırma Bakanlığı'nın? 678 trilyon
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın? : 677 trilyon
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın?: 632 trilyon
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın?: 280 trilyon
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın? : 249 trilyon
Çevre ve Orman Bakanlığı'nın? : 404 trilyon
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi ne kadar? : 1.7 katrilyon...
8 bakanlığın bütçesi kadar.22 üniversitenin toplam bütçesine denk...
** * **
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla
büyümesine bakalım:
1997'de 66 trilyon.
1998'de 119...
1999'da 180...
2000'de 270...
2001'de 302...
2002'de 553...
2003'te 771...
2004'te 1 katrilyon.
2005'te 1 katrilyon.
2006'da 1,3 katri lyon...
2007'de 1,7 katrilyon...
 
Dünkü yazımdaki güzel düşlerden sonra ülkemin gerçekleriyle yüzleştim. Yukarıdaki sayıları cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki bütçeleriyle oran olarak karşılaştırdığınızda bazı gerçekleri daha kolay görebileceğiz.
Sayısal Kaynak: NTV’deki NEDEN programı Can Dündar sorusunaTuran Eser yanıtı. 01.04.2008
 
NİSANBİR DÜŞÜ
Yine yağışlar bakımından kıştan zengin bir baharı yaşıyoruz. Yeni Türk Devleti Lozan Antlaşmasından sonra bir yandan diş borç ödüyor, bir yandan yabancılar elindeki kuruluşları alıyor, bir yandan da onuncu yıl marşında ifade edilen çalışmalar yapılıyordu.
Bunları düşünürken uyumuşum. Rüyamda son yıllarda yabancılara satılan; Türk Telekom, Telsim, Kuşadası Limanı, İzmir Limanı, Araç muayene işi, Başak Sigorta, Adabank, İETT Garajı, Avea, Petkim, Rakı, Finansbank, Oyakbank, Denizbank, TürkiyeFinans, TEB, Cbank, MNG Bank, Alternatif Bank, Dışbank, Şekerbank, Yapı Kredi'nin yarısı, Turkcell’in yarısı, Beymen’in yarısı, Enerjisa’nın yarısı, Garanti’nin yarısı, Eczacıbaşı İlaç, İzocam, TGRT(Fox), Demirdöküm, Döktaş, Süper FM alınmış. IMF’den alınan borçlar ödenmiş. İşsizlik sorunu ortadan kalkmış. Kırsal-kent ayrıcalığı bitmiş. Atatürk Devrimleri tam uygulanmaya başlamış. Devletin ilgili birimleri ettikleri yemin doğrultusunda çalışmaya başlamış. Şehirlerde yeraltı treni ve raylı sistem, şehirlerarasında hızlı trenler çalışmaya başlamış. Yapılan çalışmalar günü kurtarma üzerine değil gelecek için yatırım biçiminde düşünülüp uygulanmış. Gelir dağılımı eşitlenince fakfuk fon ve benzeri kuruluşlara gerek kalmadığından kaldırılmış.
Mutluluk içinde uyanırken televizyonda Nisanbir şakasının anlatıldığını duydum. Eh! Benim düşte o şakadanmış. Üzülmenin yararı yok. Bütün bu sayılanları ve sayamadığım birçok konuyu düşte bile görmek güzel değil mi? 31.03.2008
ANLAMA

Zaman zaman karşımızdakine bir konuda düşündüklerimizi anlatmaya çalışırız. Anlattığımızı sanıp tam rahatlamaya başlamışken öyle bir soru yöneltir ki tüm anlattıklarımızı kendimiz söylemiş, kendimiz dinlemiş konumuna geliriz. Bu anlattığımız kişinin ilgisizliğinden olabildiği gibi Konya yabancılığından olabilir. İşte ortak noktalarda buluşmak için ortak bilgi birikimimiz olmalı. Bunu öğrenciliğimizde ve öğrencilik sonrası bazılarımızın hayat okulu dediği yaşamın içinde okuyarak, yaşayarak görerek, inceleyerek kazanırız.

* MAVİ

Gel de maviyi anlat solucana

Ne deniz görmüş

Ne nehir

Ne gök

Ne de mavi gözlü bir solucana tutulmuş -

Siz asıl bana sorun o maviyi*

İşte anlattığımız çelişkiyi Ohannes Şaşkal çevirisiyle ozanımız ZAHRAD ne güzel anlatmış. 30.03.2008

KISA FİLM

Ankara'da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi salonunda kısa
filmler izledim. Gazetelerde haberlerini okur, televizyon kanallarında
görür ve duyardım ama pek ilgimi çekmezdi. Ankara Kalesi'ni dolaştık.
Çıkmadan önce bizim Karahisar Kalesi'ne benzer bir yerle
karşılaşacağımı düşünüyordum. Ama çıkınca koca bir mahalle içine
girdik sanki. Meşhur Zenger Paşa Konağı ve benzeri tarihi yapılar
gerçekten görülmeye değer. Sonra oğlum Veli:"Hem dinlenelim. Hem de
değişik bir şey izleyelim" dedi. Dışarıdan girince güler yüzlü bir
görevli karşıladı."Şu anda film gösterimi sürüyor, arada alırız "dedi.
Çok güzel bir salon. Bu arada tanıtım broşürlerini inceleme olanağı
bulduk. Ara verilince bizi çok amaçlı kullanılan gösteri bölümüne
aldılar. Dört tane film izledik. Süreleri 5 dakika ile 50 dakika
arası. Bu filmleri canlandırılmış karikatürlere benzeterek izledim.
Uzunca konular kısa görüntü ve seslendirmelerle anlatılıvermiş. Çok
mutlu oldum. 28.03.2008
 
İNSANLARIMIZ

Zaman zaman içinde yaşadığımız olayları, olayların kişilerini, onların
vurdumduymazlıklarını, bakıpta göremediklerini görürüz. İsteriz ki bu
işlerde kusuru olanlar veya kusurun oluşmasına neden olanlar bu ben
çıkmazından kurtulupyanlışlarından dönsünler. İşte aşağıdaki Ohannes
Şaşkal çevirisiyle Zahrad'ın şiiri böyle duyguların sözcüsü gibi.
*BİR ADAMIN AKLI
Ağaca bakar - görmez ağacı - kendini görür
Yola bakar - görmez yolu - kendini görür
 
Yukarı bakar - yıldızlar var gökyüzünde -
Görmez - kendini görür
 
Ve aynaya bakar - görmez kendini -
-Selâm verir*
Şiirlerle kalın. Dostça kalın. 26.03.2008
YAZMAK VE SORUMLULUK
Pazar günü msn mi açtığımda bir merhaba aldım.Yazısını Nuh sitesindeki köşemde yayınladığım bir dost ve değerli yazar.Aramızdaki yazışmanın ilk bölümünü iznini alarak aşağıya alıyorum.İşte yazı yazma sorumluluğunu bana bir kez daha anımsatan bu dosta yeniden teşekkür ediyorum.Duyarlılık ve yazdığının veya söylediğinin arkasında durmak budur işte diyorum.Konuşma sonrasınıda anlatayım isterseniz.Arşivi tarayıp yazıyı,yazının alındığı yayını buldum.Yeniden iletişim kurarak isterse aramızdaki konuşmayı yayınlamak istediğimi söyledim.İznini verdi.Bende yayınlıyorum.Niçin mi?
Sitedeki bazı yazılarda adını saklayarak veya yazdığının zıddı davranışlarda bulunan dostlarımıza uyarı olur diye.

-mrb

h-merhaba
-………… ….. ben
-tanıdınız mı?
h-bende hasan eşme
-memnun oldm
h-hayır
-yazımı almıştınız
-ve kendi yazınıza eklemişsiniz
-teşekkür ederim
h-hangi yazı diye sorsam ayıp olmaz değilmi
-yazar olmak yazdığınızın her kelimesini hatırlayabilmektir hasan bey
h-ben emekli öğretmenim ya zaman zaman unutkanlık başladı
-o zaman tavsiyem yazılarınızı ara ara gözden geçirin
-yanlış anlamayın kabalık yapmıyorum
h-estağfurullah
-fakat ben çok sevdiğim bir yazı diye bahsettiğim bir yazıyı asla unutmam
h-işte o taramadan kurtulmak için demiştim bende
-hayır bunu ben değil siz bilmelisiniz
-teşekkür etmek için sizi eklemiştim
-ve ben teşekkürümü ettim
h-peki ben arayacağım galiba
h-gençlik inadımıdır ne?
-çok zahmet olmazsa bakmanızı isterim
-hayır yazdığınız yazıyı hatırlamadığınız bir cezası
-……
-tabiki şaka yapıyorum
-sadece yazdığım her kelime benim aklımda olur
-benim cümlem olduğunu anlarım
-bence sizde böyle olmalısınız
h-böyle 60 ına yaklaşmış birisine azıcık ip ucunu çokmu gördünüz
-ısrarla bakmıyorsunuz yazılarınıza ve bende ısrarlayazdığınız yazıyı nasıl bilmiyorsunuz diye soruyorum
h-bilirimde başka birşeye odaklanmıştım o yüzden yardım istemiştim tamam kazandınız ben bakayım
-bir zahmet efendim.
h-ilginize herşeye karşı teşekkür ederim ısrarcı öğrencilerimide çok severdim
-ben teşekkür ederim ki emeğime saygı duyduğunuz için.
h-ondan şüpheniz olmasın.Uyarılarınıza her zaman açık olduğumu bilin
-Ok

KİTAP VE KÜTÜPHANE

Çeşitli yazılarımda belirttiğim gibi kitap okuma alışkanlığı edinmemde katkıları olan öğretmenler Mete Gönenç, Gönül Ünalan, Davut Sarıkaya ve Orhan Musa Çelik’e saygılarımı sunarak başlayacağım. Hemen okuyucuya bir soru yönelteceğim. Ders kitabı dışında okuduğunuz en son kitabı ne zaman okudunuz? Okuduğunuz kitabın adını anımsıyabiliyormusunuz? Sonuç ne çıkar acaba hiç düşündünüz mü? Hüsamettin Çelebi’nin Güldiken Yayınlarında çıkan Düşüncelerin Dünyasından Kesitler adlı kitabını okudum. Her yaştan, her cinsten insana yararı olacak bir yapıt. Lise öğrencileriyle genç anne-babaların başucu olabilecek değerde.

Eskişehir Anadolu Üniversitesi Kütüphanesini gezip görme ve inceleme olanağı buldum. İlk zaman sistemi kavramakta zorluk çekmeme karşın sonrasında çok mutlu oldum. Köy Enstitüleriyle ilgili kaynakları inceleyince yazı dizimin eksikliklerini gördüm. O incelemeyi şimdi yapacak olsam daha geniş bir dizi çıkarırdım ortaya.İlk kitaplık-kütüphane kavramını Yunusemre Öğretmen Okulu’nda edinip gördüm. Daha sonra Afyonkarahisar Gedik Ahmet Paşa Halk Kütüphanesi ve Yukarıda sözünü ettiğim kütüphane. Bu arada oluşturulmasına çok emek verdiğim Nuh Kültür Derneği Kitaplığı ile çalıştığım okulların kitaplıklarını saymıyorum.

Bizim bir kütüphanemiz daha var. Umarım dışından hepimiz gördükte içini çok azımızın bildiği. Kültür ve Turizm Bakanlığı Nuh Halk Kütüphanesi. İçinde çok değerli eserlerin olduğunu bildiğim ve yitmesini önleyebiliriz diye demirbaş kayıt işlerinde gönüllü çalıştığımız. Son dönemde ne açanı var, ne de okuyanı. Odalarda kahve önlerinde kolayca birbirimizi çekiştirmenin kolaylığı varken okumak gibi zor bir işi nasıl üstlenelim denildiğini duyar gibi oluyorum. Bir-iki günlük gazete alınsa, bir kişi okuyup birkaç kişide dinledikten sonra bu okunanlar üzerine konuşulsa güzel olmaz mı?

23.03.2008

YİTİRİLEN DEĞERLER–43: CAN YANDI

Ferfine, gezek gibi yemek yeme, eğlenme ve oyunların sunularak
geçmişten geleceğe konuların ele alındığı toplantı gecelerinden
birisidir. Bunun için eli iyi kalem tutan biri ortaya çıkar,
'yemekleri belirleyin bakalım' diye bağırır. Orada bulunanlar sevdiği
yemeğin adını söyleyerek yazdırır. Liste üzerinde konuşup tartışılarak
ekleme ve çıkarmalar yapılır. Önce arabaşı yazılır, tavuk, börek,
turşu, kara havla, haşhaş havlası… Özetle aynı yemekten iki tane
olmamak kaydı ile on kişi var ise kişi sayısından iki eksik yemek
yazılır ufak kâğıtlara. İki tanede boş kâğıt içlerine atılır. Kâğıtlar
dürülüp orta yere atılır. Herkes uzanıp birer tane alır. Açıp
bakarlar. Kimin şansına ne çıktı ise listedeki yemek çeşitlerinin
karşısına yazılır. Belirlenen zamanda hazırlanmış yemekler oturulacak
misafir odasına toplanılır. Hep birlikte güle oynaya yemekler yenir.
Bu tür gelenekler bizim ilimiz ve civarındaki illerin köy ve şehir
merkezlerinde belki değişik adlar ile hep yapıla gelmektedir.
Güzel ve seviyeli toplantı. Karşılıklı sevgi ve saygı. Kuşakların
birbirleriyle kaynaşmaları. O sevgi, o saygı, o içtenlik şimdilerde
nerde? Gece canı sıkılan bir arkadaş saat 11'de 12'de çıkar gelir,
nazının geçtiği bir arkadaşa bir iki saat oturur, çaylar içilir,
yemekler yenilir, dertlerle sevinçler paylaşılır giderdi. Şimdi
gecenin on ikisinde kardeşine varsan belki kapısını bile açmaz; ne
dersiniz? Şimdi bu tür etkinlikler için zaman mı yok? İstek mi yok?
Bir arada oturup konuşmalar yok. Oturma yok, TV'ler insanları evlere
kapattı. Hoşsohbetler bitti. Sevgi saygı azaldı, neredeyse bitti,
bitiyor. Son dönemde bilgisayar oyunları ve iletişimlerde buna
eklenince insanlar kendilerini yalnızlığın kucağına tam atmış
olmadılar mı? 22.03.2008
 
NEVRUZ
Nev(yeni) ve ruz (gün) sözcüklerinin birleşmesinden oluşan ve YENİGÜN anlamını taşıyan Nevruz, kuzey yarımkürede başta Türkler olmak üzere bir çok halk ve topluluk tarafından yılbaşı olarak kutlanır.
 
Gece ile gündüzün eşitlendiği 21 Mart'ta güneş göçmen kuşlar gibi kuzey yarımküreye yönelir. 21 Mart ile birlikte havalar ısınmaya, karlar erimeye, ağaçlar çiçeklenmeye, toprak yeşermeye, göçmen kuşlar yuvalarına dönmeye başlar.Bu nedenle 21 Mart bütün varlıklar için uyanış, diriliş ve yaradılış günü olarak kabul edilerek, Nevruz/YENİGÜN bayramı adıyla kutlanır.
Yurdumuzda yöresel biçimde kutlanan nevruz son yıllarda resmi kutlamalar içinde yer almıştır.Öteki Türk Cumhuriyetlerinin katılımıyla bu yılki resmi törenler Ankara Milli Kütüphane’de yapılmıştır.İşte konuyla ilgili bir güzel şiir:NEVRUZ’DA
Gülmek, dans etmek isterse canım,
Bir garip coşkuyla kaynarsa kanım,
Ağır başlı olamam çünkü Nevruz'dur o gün,
Bende mutlu olurum bahar gününde.
 
Dünyayı değiştirmek elimde olsa,
İnsanlar birlikte huzuru bulsa,
Silahlar sussa, savaş bir dursa,
Bende mutlu olurum Nevruz gününde.
 
Sorunları tümden unutsam,
Savaştan kaçıp, barışı kursam,
Zaman hep dursa Nevruz'da,
Bende mutlu olurum bahar gününde.
 
İnsanlık üstünde isyan silinse,
Uygarlık düşmanlığı bir yere serse,
Çiçekler, ekinler kanı görmese,
Bende mutlu olurum Nevruz gününde.
Nazım AKSOY Yeşilevler İlköğretim Okulu -Seyhan/ADANA
Şiirdeki dilekler ne güzel.En kısa sürede gerçek olması tümümüzü sevindirmez mi? 21.03.2008
 
OKUYALIM
“ Önce söz vardı. Ve sözden masal doğdu. Evet, masallar.. Denizlerden göllere, nehirlerden ırmaklara doğru akan sihirli söz ırmakları.. Sözün kanatlanışı, yıldızlardan yıldızlara uçuşu, gökyüzünde ay'la buluşması.. Sonra yeryüzüne inişi, toprağa dönüşü, bitmeyen bir rüyanın paylaşılması.. Uçsuz bucaksız bir ülkede, bilinmeyen bir zamanda yaşadığı kabul edilen varlıkların uzun, upuzun yolculuğu.. Dur durak bilmeyen ilginç olaylar, aklın üst çizgisinde buluşmalar, mutluluğa giden yolda iyinin öne çıkması, adaletin gerçekleşmesi, mutluluğun zaferiyle sonuçlanması.. Gerçeği soyutlayarak bilinçaltında resimleme sanatı.. Şiirle içiçe, sözün ve renklerin tılsımlı bir iklimde buluşması.. İşte masal.. Rıdvan Çalım”
Sözlü düşünme insanoğlu kendini geliştirdikçe geniş kesimlere ve geleceğe ulaşma yollarını aramış. Yazı bulunduktan sonra işler kolaylaşmış. Geçmişten geleceğe milyarlarca kitap aktarıla gelmiş. "Kitap okumayı çok pasif bir eylem olarak görüyorum... Bir ara denedim. Zahmetli bir iş olduğunu anlayınca vazgeçtim... İhtiyaç duymuyorum... Nasıl kitap okunur, önce hangi kitaplardan başlanır gibi sorulara yanıt bulamadığım için okuyamıyorum... Kitap lafı bile feci bunaltıyor beni... Orhan Tüleylioğlu"
Değişik televizyon kanallarında bilgiye yönelik yarışmalar izliyoruz sık sık. Osmanlı İmparatorluğu, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet dönemi… üzerine sorulan hemen her Türk yurttaşının bilmesi gereken sorulara” hiç duymadım, bir şey çağrıştırmıyor” benzeri yanıtlar veriliyor.
Bilgileri öğrenmek yerine sunucuya yalvar yakar oluyoruz. Kolay yoldan zengin olma, günün moda deyimiyle köşe dönme yolunda her pisliğin hoş görüldüğü günümüzde her türden okumak küçümsenir, hor görülür oldu. Böyle bir ortamda, aslında "Neden okumuyoruz?" diye değil, "Neden okuyoruz?" diye, "Nasıl oluyor da hala okumayı becerebiliyoruz?" diye sormak gerekir.
Kimi kitaplar kolay okunuyor, kimi kitaplar da okurdan özveri istiyor. O çabayı gösterip de okuduğunuzun tadına varmaya başlarsanız, kitap okumanın mutluluğunu tadarsınız. 20.03.2008
 
Aşağıdaki yazı günün önemi ve aydınlatılması amacıyla Haldun adlı soyadı belirtilmeyen kişinin28 Ağustos 2007 günlü KANDİL GECELERİ adlı yazısından alınmıştır.
MEVLİD KANDİLİ
Peygamberimiz , Ashab-ı Kiram, Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde herhangi bir kutlama örneğine rastlanmayan Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid kandili, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır’da, Şii Fâtimî Devleti döneminde kutlanmaya başlamıştır.( Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, c. 29, s. 475)Eyyûbîler döneminde birçok tören ve bayram kaldırılmış olduğundan Mevlid kutlamaları Erbil Atabegi Begteginli Muzafferuddin Kökböri (ö. 629/1232) tarafından büyük törenlerle yeniden kutlanmaya başlamıştır.( [ Ahmet Özel, a.g.e., aynı yer)Muzafferuddin Kökböri’nin bu kutlamaları yeniden başlatmasının ardında, Musullu sûfi Ömer b. Muhammed el-Mellâ’nın bulunduğu belirtilmektedir.( Ahmet Özel, a.g.e., s. 476)Peygamber Efendimizin doğum günü olan bu günün / gecenin faziletine dair de herhangi bir delil mevcut değildir.
Ebû Şâme el-Makdisî, Şehâbeddin el-Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî, Celâleddin es-Suyûti gibi bazı alimler Peygamberimizin dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, Peygamberimize şiirler (mevlid gibi) okumanın güzel birer amel olduğu söyleyerek, bu gibi Mevlid kutlamalarının “bid’at-ı hasene” sayılması gerektiğini söylemişlerdir. Mâlikî fakihi İbnu’l-Hâc el-Abderî, Ömer b. Ali el-Lahmî el-Fâkihânî, İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, Abdulaziz İbn Bâz ve Hammûd b. Abdillah et-Tuveycîrî gibi âlimler ise mevlid kutlamalarına “bid’at-i seyyie” gözüyle bakmış ve buna şiddetle karşı çıkmışlardır.(Ahmet Özel, a.g.e., s. 477-478; Ahmet Özel, “Mevlid: Tarihi ve Dini Hükmü”, Dîvân İlmî Araştırmalar Dergisi, Bilim ve Sanat Vakfı, İstanbul, 2002/1, sayı: 12, s. 243-246)
Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Allah Resulu (sav) şöyle buyurmuştur:
“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”( Müslim, Cuma, 43)
“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”( Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7)
“Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.”( Müslim, Cuma, 43; Ebu Davud, Sünnet, 6)
Sonuç olarak şu söylenebilir ki; ne Kur’an’da ve ne de sünnette bugün geniş halk kitleleri tarafından kutlanan kandil gecelerine işaret vardır. Mübarek kabul edilen bu geceler, Peygamber Efendimiz ve ashabından çok sonra Mısır ve Kudüs’te kutlanmaya başlamış, daha sonra İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Bu kutlamalar kesinlikle İslam’ın bir emri veya bir tavsiyesi değildir. Müslüman toplumlar tarafından ortaya çıkarılmış ve gelenek haline gelmiştir. Osmanlı padişahlarından II. Selim döneminden itibaren ‘kandil’ adını alan bu geceler miraciye, regaibiye, mevlüt gibi çeşitli etkinliklerle ihya edilmiştir. Kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen bir şeyler eklemiş ve böylece bu geceler gelenekselleşmiştir. Günümüzde de kandil geceleri halk camilere akın etmekte, kandil simidi ve tebrikleşmelerle son derece yoğun bir şekilde kutlanmaya devam etmektedir. 19.03.2008
 
*Çanakkale....ve Atatürk...
 
 
ÇANAKKALE Savaşlarında Mehmetçiğin saldırısını ön safta izler ve yönetirken bir şarapnel parçasının göğsüne çarpar. Rastlantı eseri cebindeki saatine gelerek saatinin parçalar. Böylece bu büyük komutanın yaşamının kurtulur. Bu olay 65 santimetre çapında 4 adet beton küre ile saptanmıştır. 10 AĞUSTOS 1915 sabahı saat 04.30 da başlayan süngü hücumu olanca şiddetiyle sürerken, Mustafa KEMAL ve komuta kümesi subayları burada bulunuyor ve durumu yakından izliyorlardı. Yanında bulunanlardan Alay Komutanı Yb. Servet Bey (Tuğg. Servet YURDATAPAN) olayı şöyle anlatır:
 
 
“Düşmanın şiddetli topçu ateşi başladıktan sonra Mustafa KEMAL’in elini birden göğsüne götürdüğünü gördüm. Heyecanımı sezip, parmağını ağzına götürerek bana susmamı işaret etti.”
ATATÜRK ise anılarında bu olayı şöyle yazmaktadır : “Gökten şarapnel, demir parçaları yağıyordu. Büyük çaplı deniz topçularının tam isabetli daneleri yerin içine girdikten sonra patlıyor, yanımızda, kenarımızda büyük lağımlar açıyordu. Bütün Conkbayırı yoğun dumanlar ve ateşler içinde kaldı. Herkes tevekkülle işin sonunu bekliyordu. Çevremiz şehitler ve yarılılarla doldu. Muharebe alanında bir şarapnel parçası göğsünün sağına çarptı. Cebimde bulunan saati paramparça etti, vücuduma girmedi. Yalnız, derince bir kan lekesi bıraktı.
 
 
Aynı gün akşama doğru karargahta Ordu Komutanı Liman Van SANDERS Paşa ile karşılaşan ve yapılan süngü hücumunu anlatan Mustafa KEMAL, “Bu saat benim canımı kurtardı. İzin verirseniz bugünkü başarının anısı olarak bu saati size sunayım.” der ve parçalanmış saatini çıkarıp Ordu Komutanına verir. Liman Paşa’nın heyecandan titrediği, gözlerinin buğulandığı görülür. Yürekten kopan bir teşekkürle uzatılan saati alır ve karşılığında, ailesinin soyluluk armasını taşıyan kendi altın saatini verir.* 18.03.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–41: FERFİNE

Kaynaklarda ferfinenin sözlük anlamına ulaşamadık. Halk kültürümüzde genel olarak geçmişten günümüze gelen belirli bir nedene dayanmadan ortaklaşa, uzun kış gecelerinde yapılan, harcamalardan her kişiye eşit düşen hisseli yemekli toplantılardır. Uzun kış gecelerinde, dost, komşu, ahbaplarla akrabaların birlikte,  kendi aralarında o güne has  hazırlanan her türlü yemeklerin yenilerek  gecenin geç saatlerine kadar sürdürdükleri erkeklerin yaptığı bu eğlenceye ferfine denilir. Ferfine köylerde çok yapılan gelenek ve hoşgörüye, sevgiye dayanan bir görgü kuralıdır. Ferfinede bir amaç da eğlenirken köy içi ve köyler arası birlik ve bütünlüğün sağlanması, köyde yapılabilecek çalışmalar için birlik oluşturulmasıdır. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde ferfene, felfele, ferfana, ferfane, ferlere, harfana ve herfene gibi adlarla yapılan uygulamalar da genelde ferfineden ayrı uygulamalar olmayıp geleneğin çeşitlerini oluşturmaktadır. Bu etkinliklerde halk kültürümüzün en önemli özelliklerinden olan yardımlaşma, ortak hareket etme ve iyi komşuluk ilişkileri gibi çalışmaları bir arada görmek olasıdır.

Ferfine, işlerin azaldığı, Kasım ayının sonlarında başlar, Mart ayına kadar sürer. Gece geç vakitlere kadar oturup konuşan arkadaşlardan biri bir görüş atar ortaya… Der ki, “Arkadaşlar, gelin bir ferfine yapalım.”  Köyde bulunan 20’ye yakın odadan hoşgörüsü fazla olan veya küme içinde sahiplerinden odalar ferfinenin yapıldığı başlıca yerlerdir. Bu konuda odalar arasında tatlı yarışlar olup, bir odada ferfine yapıldığı duyulduğu zaman, muhakkak diğer odalarda yapmaya çalışır. Çünkü onlar için ferfine demek kafadarların uygun bir yerde ( genelde mahalle odalarında ) bir araya gelmesi ve burada sabahlara kadar seviyeli eğlencelerin yapılması; yüzük, aşık(kemik) oyunlarının oynanmasıdır. Yemeklerin yenmesi, güzel olan şeylerin konuşulması anlamına gelir.

Ferfine sırasında oynanan oyunların amacı eğlenceli bir gece geçirmektir. Ferfineye katılanlar yatsıdan sonra bir odaya toplanırlar. Selamlaşır, hal hatır sorar, ailelerde ve çevrede yaşanan güncel olayları konuşurlar. Kimin kızı kimin oğluyla nişanlanmış. Kimlerin gurbetten mektubu gelmiş köye nereden konuk gelmiş. Hatta kimin ineği bızılamış(buzağılamak) haberleri geçilirdi. Bazı yörelerde ise ferfineye yalnız evli olmayan delikanlılar katılır.  Gecenin ilerleyen saatlerinde odalar dağılır. Mahalle tam gecenin karanlığına gömüldü, gömülecek diye düşünürken birden bire bir hareketlenme olur. Tatlı bir koşuşturmaca başlardı. Gece tam bitmeden oda sakinleri her zamankinden biraz daha erken kalkar ve genelde de hep birlikte odadan çıkarlardı. Sen zannedersin ki sanki hepsinin de aynı anda uykusu geldi. Ama işin aslı ferfine yapacak olanlara alan açmaktı. Onlara odayı bırakmak için her zamankinden erken dağılırlardı. Zaten onlar çok iyi biliyorlardı ki hem odanın içinde hem de dışarıda onların odayı terk etmelerini bekleyenler var. Onlar odayı terk ettikten sonra odanın içinde kalanlar odayı yeni konuklarına hazırlarken, odanın dışındaki gözcü ise ferfineye katılacak olan diğer konuklara çoktan haberi uçurmuş olurdu. Kara havla, haşhaş havlası yapılır veya  kadayıf(ekmek veya tel) olurdu. Akşamüzeri evlerde; tavuklar pişirilirdi. Arabaşı (un kaynatılarak belli kıvama getirilir soğutulup dilim dilim kesilir ortası açılıp bol acı biberli sıcak et suyuyla) dökülür.  Ferfine etinin piştiği tencerede, tencere hakkı olarak o evdekiler için bir miktar et bırakılır ve onun parası alınmaz. Odadaki sobada yanmış meşe odunlarının közleri(kor) sobanın altından başlayıp önündeki çukur küllüğe çıkarılıp üstüne maşa uzatılır. Üzerine dilimlenmiş ev ekmekleri konarak kızartılır. Üzerine sadeyağı(tereyağı) sürülür. Kelik kelik(büyük peynir kalıbı) peynirlerde dilimlenir. Yanına kuru soğan kesilir. Arada kuru soğanlar küle gömülüp pişirildikten sonra sıfraya gelir. Şenlik havası içinde güle oynaya yenir. Su bir yandan sobanın üstünde veya gaz ocağının üstünde kaynar, arabaşının ortasındaki acılı et suyu azaldıkça ve soğudukça üzerine eklenirdi.  Daha sonra genel isteğe bağlı oyunlara geçilirdi. Oyunlarda yapılan muziplik ve şakaların duygu ve anıları yıllarca belleklerde yaşardı. Bunun aslı birlik, bütünlük ve bir tür sevgi, saygı dayanışmasıdır.

Oyunlar; bilgi yarışmaları, cezalı oyunlar, becerilerin sergilenmesi şeklinde kümelendirilebilir. Ustalık ve beceri oyunları bireysel ya da kümeler arasında yarışmalar şeklinde olabilmektedir. Yine müzik aleti çalabilenlerle uzun hava ve oyun havalarını özellikle güzel söyleyebilenler (maniler, türküler, taşlamalar) ferfineye renk katarlar. Bilinen oyunların dışında kişilerin kendilerinin bulup uyguladıkları oyunlar da ilgi ile izlenmekte, bunlardan beğenilenler o köyde her ferfinede yinelenmektedir. Bazen gençlik yıllarında oynadıkları oyunları konukların ve oradakilerin yoğun isteği üzerine oynayan yetmiş seksen yaşındaki eski tüfek amcalar hala o günlerin coşkusunu sergilemektedir. Genelde her oyunun sonunda bir ceza uygulaması (örneğin yenikleri kağnıya koşup üzerine yenenlerin binerek kağnıyı köyün bir başından diğer başına çektirmesi) vardır. Genellikle oyunlarda en çok ceza alarak dayak yiyenler oyuna ilk kez katılanlardır. Şakayla karışık uygulanan dayak hiçbir zaman şakanın ötesine geçmez. “Cız” oyunu bunun en güzel örneklerinden birisidir. Hangi oyun olursa olsun Türk insanının yaratıcılığı, saflığı ve kurnazlığı burada da kendini göstermektedir. Yeni bir oyun sergilemek isteyen bunu izin alarak sergileyebilir. Coşku doruğa çıktığında yöreye ait türküler söylenip soba maşası çalınmasıyla kaşık oyunları oynanırdı. Oyunlar beğenilirse ödüllendirilir, beğenilmezse cezalandırılırdı. Gösterdiği değişikliklerde yörelerin özelliklerini gösterir.

O zamanki insanlarımız konuğun önemini bizden çok daha iyi biliyorlar. Bunun için mahalle odaları yapmışlar ve onların oturma, ısınma, yeme, yatma gereksinimlerini karşılamaya çaba göstermişler. Odalarda yakılan meşe odunları köy korusundan, kömür, tüp(eskiden gaz yağı),elektrik ödemesi giderleri ortaklaşa karşılanır. Odaya sürekli çıkanlarla odayla yakından ilgilenenlerin birer göz dolavı(dolap) bulunur. Dolavında çayı, kahvesi, şekeri, çerez türü çeşitli yiyecekleri hazır dururdu.

Sofra bezleri serildikten sonra tahtadan durağan ayaklı olarak yapılmış sıfra( yer sofrası) kurulurdu. Yemek, konuşma ve oyunlar yoluyla bu gelenek tüm kırgınlıkların ferfine odasında unutulmasına neden olduğundan birlik ve bütünlük, kardeşlik duyguları güçlenmektedir. Aynı duygular komşu köylerden gelenler aracılığıyla köyler arasında da yayılmaktadır. Elektrik ışığı olmadığından sokağa çıkınca ve eve gidip gelirken fenerle (bir çeşit gaz lambası) yapılırdı.

Ferfineciler odanın anahtarını odanın sahiplerinden istediklerinde hemen verilirken zaman geçtikçe anahtarlar verilmemeye veya vermemek için bin bir dereden su getirilmeye başlanmıştı. Belli ki odanın sakinleri gençleri kırmadan reddetmek istemekteydiler. Nedeni ise aslında çok açık. Ferfine yapacağız diye toplanılıp ferfinenin özüne uymayan davranışlara girişilmesi, odada içki içilmesi ve sonucunda yaşanan tatsızlıklar, kirletilen odanın ve odadaki kullanılan eşyaların temizliğinin yapılmadan bırakılıp gidilmesi oda sakinlerini rahatsız etmiştir. Odada namaz kılındığından dolayı gençlerin bu tür davranışlarından oldukça rahatsız olunmuştur. Böylelikle odaların ışıkları da erkenden söner olmuştur. Bunun yanında gençlerin büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşıyor olması, odalar yerine kahvelerde oturmanın seçilmesi bu güzel geleneğinde azalıp geçmişteki değerler içinde yerini alması kaçınılmaz olmuştur. Ferfinenin önemi ve sıra dışılığı şu güzel atasözleriyle ne güzel pekiştirilmiştir: Yarım yumurta ile ferfine olmaz. Yarım ferfineye girilmez.
24.02.2008
 

KAR

Kar, bir yağış çeşididir. Çok sayıda kar kristal çeşidi olmasına karşın hepsi altı köşelidir. Kar tanelerinin kristal yapıları birbirinin tıpa tıp aynısı değildir. Mikroskopla büyütülen kar taneleri üzerinde yapılan araştırmalarda, kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlanmamıştır. Kar kristalleri üzerinde ilk araştırmaları yapan ABD'li Wilson Bentley, gördüğü muhteşem sanat karşısında adeta büyülenmiş ve elli yıl boyunca sürekli kar kristali resmi çekmiştir. Elde ettiği 6000 resim içinde kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesini görememiştirr. Daha sonraları diğer bilim adamlarının sürdürdüğü çalışmalar sonucunda şimdiye kadar kar tanecikleri arasında aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü bulunduran iki kristal bile bulunamamıştır.

Karın, tarım toprağını koruması ve nemli tutmasında önemi büyüktür. Kar, yeryüzü ve yeraltı su birikintilerinin ana kaynağıdır. Kar, -8°C’de, bitkilerin üzerinde ince bir hava tabakası bırakarak, bu bölgeyi 0°C olacak şekilde örter. Kış boyunca toprak ve bitkileri donmaktan koruyan kar, ilkbaharda sıcaklığın artmasıyla eriyerek nehirlere ulaşır. Ayrıca kışın yağan ve dörtte üçü üst kısımlarda kalan kar, yaz kuraklığına karşı da toprağı ve bitkileri korumuş olur. Karda bulunan amonyak, kar erimesiyle birlikte toprakta kalır. Bu amonyak, azot bakterileri tarafından kalsiyum nitrat gibi azot tuzlarına çevrilerek bitkilerin azot ihtiyacını karşılar.

Özellikle Afyonkarahisar ilimiz ve çevresi için kış mevsiminin olmazsa olmazlarından olan kar yurdun çoğu kesiminde kendini gösterdi. Küresel ısınmanın arttığı, yeraltı sularının azaldığı günümüzde olmazsa olmazlardan oldu kar. Ajda Pekkan’ın erovizyon yarışmasına katıldığı ve yıllarca dilimizden düşmeyen PETROL şarkısının aşağıdaki sözleri bugünün kar beklentisine yanıt verir gibi değil mi?

Sen gelmeden önce her yer karanlık
Dünya ıssız dünya durgundu bilmem niçin

Sen gelince sanki bir güneş doğdu
Aydınlık günüm gecem artık çok güzel hayat
Sanki herşey birden bambaşka oldu
Sensiz ne kadar zormuş meğer ne güçmüş hayat

Yine Ataol BEHRAMOĞLU’nun bazı bölümleri aktarılmış şiiri yaşamımızı kar ile özdeşleştirmiyor mu?

 BEYAZ, İPEK GİBİ YAĞDI KAR

Beyaz, ipek gibi yağdı kar
Acılarla dolu bu dünyaya.
İnsafsızlık
Vahşet
Hala güçlü
Ve hala iktidarda.

İpek gibi yağan karın altında
Bitsin artık
Bu sürüp giden alçaklıklar.

pek gibi yağan karın altında
Hayallerimiz olsun.
Yaşayalım
Özgür
Güzel
Düşünceli.
Anlatalım
Düşündüklerimizi birbirimize.
Sevinç egemen olsun her yerde
İnsanca
Bir kaygı.
Beyaz, ipek gibi yağdı kar.
Yağsın.
Dünya daha güzel olacak
İnanıyorum buna.  
19.02.2008

YAŞAMIMDA ŞUBAT KESİTLERİ-2
 
Ben evden sakince çıktım. Onların koyunları olduğundan köpeklerden
korka korka ünneyip geri dönüşte için için ağlamaya başladım. Eve
geldiğimde babamın başındaki insan sayısı artmış, bazıları Kuran-ı
Kerim okuyor, bazıları sessiz sessiz ağlıyordu. Küçük bir bez
parçasıyla ağzına su veriyorlardı. Her su verilmeye çalışıldığında
zorla yutkunarak suyu boğazından geçirmeye çalışıyordu. Birisi
kolumdan çekerek dışarıya çıkardı. Çok geçmeden ağlama sesleri
ortalığı doldurdu. Babamı yitirmiştim. O andaki acı şimdiye kadar
çektiğim acıların hiçbirisine benzemiyordu. Sanki yeryüzünde
tutunduğum tüm varlıklar birden yok olmuştu.
İki yıl sonra yine bir Şubat tatili. Çankırı'nın Kurşunlu İlçesi'ne
bağlı(şimdi Bayramören ilçesine) Feriz Köyü'nde öğretmenim. Tatilde
düğün edip geri görev yerime döneceğim. Köye gelirken kafamda binbir
düşünce. Tek başıma çözemeyeceğim ailevi sorunlar çok. İstanbul'dan
Satı ablam geliyor. Bazı bağlantıları yerli yerinde ve usulüne uygun
yapabilmek için. O güne kadar köyümüzde düğünler bir hafta sürüyor.
Perşembe günü kına yakılıp öbür Perşembe'ye gelin alınıncaya kadar.
Bizim ise zamana karşı yarışımız var. O yüzden biz düğünü 10 Şubat
1974 Pazar günü bitirdik. Her şeyin ilkinde olduğu gibi bu konuda da
eleştirenler dedikodu yapanlar oldu. Ne ilginçtir ki bu yılın 10 Şubat
günü de Pazar.
1980 yılına gelindiğinde görev yerim Kılıçaslan Köyü İlkokulu. Devlet
dış borçlarını ödeyecek dövizden mahrum. Okullarına kömür alamaz
durumda. Toplumda büyük çalkantılar ve siyasi kutuplaşmalar var. Daha
sonradan adına 24 Ocak kararları denilen ekonomik uygulamaların
başlatıldığı ve 12 Eylül askeri yönetimine gidilen nedenlerden birisi
gösterilen karar dönemi. Okulların kömürsüzlüğüne kendimize uygun bir
çözüm bulundu. Her yıl 15 gün olarak uygulanan Şubat tatilli 40 güne
çıkarıldı. 19 Şubat günü küçük oğlum Veli doğdu. Bu ay hep üzüntülü
olacak değil ya sevineceğimiz olaylarda oluyor diye mutlandık. Bu uzun
tatilde meğer bağlı olduğumuz MEB ve İl Milli Eğitim Müdürlükleri de
hızlı çalışıyormuş. Milli eğitim müdürleri ile ilçe Milli Eğitim
Müdürleri(o zamanki adı ilköğretim Müdürleri)değiştirilmiş. Tatil
içinde çocuğumun doğum evraklarını vermeye ilçeye gittiğimde müdürün
zorlama bir istekle ayrıldığını duyduk. Az sonra içeriye birisi girdi.
Davranışları ve hareketleriyle tuhaf gelen birisi. Memur arkadaşa kim
olduğunu sorduğumda yeni müdür dedi. Ben ayrımında olmadan dudaklarımı
büküp hayretimi belirtirken yeni müdür geri dönüp benim hareketimi
gördü. Saniyelerle ölçülecek sürede karşılıklı birbirimizi süzdük.
Tatil bitip okullara dönünce iki kişinin sürgün edileceği söylentileri
başladı. Ben en son gelenlerden olduğum için benim dışımdakilerden
kilerin olabileceği hakkında sürgün toto oynanıyordu. Beklenen yazı
gelince hepimiz şaşırdık. Nuh'tan 5 öğretmenle bizden müdür arkadaş ve
benim sürgün kararını gördük. Gittik. Çalıştık. Öğrencilerimizi
yetiştirdik. Görev nerede olursa olsun aynıydı. Ancak bu olaydan en
çok etkilenenler ailem ile küçük oğlum Veli idi. Şimdi bir sürgün
edilmiş sözünü duyduğumda çalışan kişiyi değil eşini ve çocuklarını
düşünürüm hep. Bu yazıyı okuyan ve duyanlardan yersiz gerekçelerle
buna ikinci kez neden olanlar ne düşünürler acaba? Vicdanlarıyla baş
başa kaldıklarında.
Bazılarınız 40 yıldan bu yana ki olaylardan neden söz ettiğimi
anlamayabilir. Ekonomide, eğitimde, sosyal yaşamda çağdaş devlet olma
yolunda nerelerden geçip gerilere nasıl gitmekte olduğumuzun
göstergesi. Yaşananlardan ders alınır mı bilemem? Ayrıca yaşam
sürecinde mutsuzlukla mutluluk yaşamla ölüm süreci gibi birbirini
tamamlayarak yol alıyor.11.02.2008
YAŞAMIMDA ŞUBAT KESİTLERİ-1
Şubat ayı yılın on iki ayın en kısa günlü ayıdır. Üç yıl 28 gün, dörde
kalansız bölünebilen yıllarda da 29 gün olur. Yedi yaşından başlayarak
49 yıl eğitimin içinde etkin durumda olan benim için önemi ayrıcadır
Şubat'ın.
Şubat gelir karne alacağım ve ailemin yanında olacağım için
sevinirdim. Şubat gelir karne alacağım ve zayıf olan derslerim
yüzünden ailemin yüzüne bakamayacağım korkusuyla üzülürdüm. Bu
unutulmaz ayın içinde belleğimde yer etmiş bazıları var ki
anımsandığında hep gerilere götürür beni.
İlkokul yıllarım oldukça başarılı olmasına rağmen öğretmen okulu giriş
sınavını ilk yıl kazanamadım. Bir kış boyu öğretmenimiz Bekir
Seferlioğlu ve okullar kapandıktan sonra öğretmen Yaşar Erdem'in kurs
çalışmalarıyla ikinci yıl yazılı ve sözlü sınavları kazanıp öğretmen
okuluna gittim. Artık mutluydum. Yıllardır düşlediğim okula girmeye
hak kazanmıştım. İlk yılın Şubat tatilinde iki zayıfım geldi. Müzik ve
Beden Eğitimi. İçim kan ağlaya ağlaya köyüme tatile gittim. Sorana
Müziğim ve Beden Eğitimim zayıf deyince ya onlar önemli değil
diyorlardı. Çoğu kişilerde iki türkü ile hoplayıp –zıplama değil mi?
İnsan bunlardan zayıf alır mı diye dalga geçiyorlardı. Çünkü ortaokul
ve liselerde bu dersten sınıfta kalan duyulmuyordu. Bundan mı nedir
bende boş bırakmış olmalıyım ki o iki dersten önce bütünlemeye kaldım.
Arkasındanda aynı derslerden sınıfta kaldım. İlk ve en büyük hayal
kırıklıklarımdan birisi bende böyle oluştu işte.
Kişinin yakınlarından birisini yitirmesi zor bir şey. Daha önce Mehmet
Amcamın, İbrahim Amcamın ve Veli Ağabeyimin ölümüne tanıklık etmiştim.
Ama küçük olduğumdan mı nedir derin yaralar açmamıştı. 1972 yılının
Şubat ayı. Öğretmen okulu son sınıftayım. Bir buçuk aylık köy
öğretmenlik stajımı Eskişehir merkeze bağlı Yahnikapan köyünde yapıp
köye tatile geldim. Babam ve annem ikisi de yatakta. Annem daha
önceden felç geçirmişti. Birkaç aylık dil tutukluğu ve
hareketsizlikten sonra kendini taşıyabilecek kadar yürümeye başlamış,
tam anlaşılmasa bile konuşmaya başlamıştı. Onunki soğuk algınlığı
imiş. Birkaç gün içinde yataktan çıkarak iyileşti.
Babam çok sigara içerdi. Geceleyin evde içtiği sigara iki pakete yakın
olurdu. Gece sabaha yakına kadar uyuyamaz zamanını sigarayla
geçiştirirdi. Bizim sülalede büyüklerden küçüklere miras bir hastalık
vardır: BRONŞİT. Birkaç yıl öncesinde köye gelen bir doktorla önceden
konuşularak muayenesi sonunda:
—Amca sigara içmeyi sürdürürsen çok kısa sürede ölürsün.
Uyarısını dinleyen babam sigarayı bıraktıktan sonra şimdi tam
anımsayamadığım neden veya nedenlerden ötürü sigaraya yeniden
başlamıştı. Çok öksürüyor, boğazı yırtılacak gibi oluyordu. Ayaklar
dizlerine kadar şişti. Benzer şişliği rahmetli Veli Ağabeyimin
ayaklarında da görmüştüm. Başparmağını tutup bastırınca oluşan
çukurluğun yeniden eski haline gelmesi zaman alıyordu. Başında duruyor
ve durmadan izliyordum. Arada:
—Hadi olum gez gel,
deyince sokağa kahveye veya odaya gidiyordum. Böyle bir dışarı
çıkışın dönüş gecesinde her zaman yaptığım gibi:
—Nası oldun baba?
Dediğimde,
—İyiyin olum, ağrı yok, ayaklarımdaki şiş de inmeye başladı, hadi sen yat,
dedi. Ben yatmak üzere çekildim. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ses
kalabalığına uyandım. Giyinip babamın yanına geldim. Sakin sessiz
yatmakta. Sabah yakın şafak suları. Kimdi bilmiyorum. Birisi:
— Kerim amcana git, bubam hasta de gel, dedi.(arkası var) 10.02.2008
 
GÖREN-DUYAN-BİLEN
Trafik polisi arabayı durdurmuş ve eğilip sormuş:
—Ehliyet ruhsat lütfen
Tabi buyurun demiş şoför ve vermiş.
Polis bakmış bir problem yok.
—Peki demiş polis, çevre vergisi pulu?
—Burada, buyurun demiş adam.
—İlk yardım çantanız var mı? Demiş polis.
—Tabii deyip bagajı açmış adam.
Polis bakmış içinde eksik yok.
—Yangın söndürücü?
—Burada buyurun.
—Zincir?
—Derhal çıkarayım buyurun.
Polis daha sonra yeniden sormuş:
-Mezdeke kaseti var mı?
Şoför çok şaşırmış.
—Evet, var buyurun demiş.
_ Tamam, siz onu takın teybe ve sesini açın demiş ve başlamış
polis oynamaya. Şoförün şaşkınlığı daha da artmış ve dayanamamış sormuş.
—Hayrola memur bey?
Polis yanıtlamış:
-Ee… eşşek değilsin artık takarsın bir 20 lira…
Yukarıdaki fıkrayı okuyunca uzun uzun düşündüm. Konusunu, kapsamını,
özelliğini. NUHYAR üzerine odaklanmışken meslektaşım Ramazan KIVRAK ın
yitirilen değerler yazı dizisi üzerine düşüncelerini yansıtan mesaj
yazısına takıldım. Başta genç meslektaşıma bu konudaki, Nuh sözlüğü
çalışmalarımdaki desteği ve sülaleler ile ilgili kendi çalışmasına,
sözlük ve değerler konusunda yardımını aldığım büyüklere ve küçüklere
teşekkür ederken görülen eksiklikleri de bildirmeniz beni mutlu
edecektir.
Fıkrayı yeniden bir kez daha okuduktan sonra bizim dernek, sözlük,
değerler ve sülaleler çalışmalarındaki davranışlarımızı yansıtmıyor
mu?
Yoksa ben yanlış mı algılıyorum? 08.02.2008
 

YİTİRİLEN DEĞRLER–40: UZUNEŞEK OYUNU

İki takımın oynadığı yöneticisi olan bir oyundur. Yönetici genellikle küme içindeki en kilolu kişidir. Yönetici direk olarakta adlandırılır. Uzuneşek direk olmadan oynanamaz. Direk sırtını bir ağaca veya bir duvara dayayıp sağlamca durduktan sonra yüzünü oyunculara doğru çevirir.
Oyuncular eşit sayıda iki takıma ayrılır. İlk "yatacak" takım kura ile veya sayışılarak belirlenir. Sayışma:
” İlli milli,
Doğan dilli,
Kaldır kapak,
Tohum, tüfek, fişek!”
biçiminde bir ona bir ötekine parmakla gösterilerek söylenir. Sayışmanın sonunda parmak hangi takımın oyuncusunu gösteriyorsa o takım yatar. Yatacak takımın ilk oyuncusu kafasını yastığın bacakları arasına sokarak omuzlarını yastığın bacaklarına dayar, takımın diğer üyeleri de kafalarını sırayla öndeki arkadaşlarının bacakları arasına koyarak, öndeki arkadaşların bacaklarına sarılarak
baş aşağı şekilde bir insan zinciri oluşturarak dizilir. Sıra sıra dizilen sırtlara atlamak için diğer takım sabırsızlık içinde beklemektedir. Çökertilmek için iştahımızı kabartan bu sırtlara uzunca bir mesafeden koşarak gelir ve zıplayarak lop diye bütün gücümüzle otururduk. Amaç eşeğin çökertilmesi olduğundan hep aynı kişinin üzerine atlanarak o kişinin direnci kırılmaya çalışılırdı.
Oyunları oynarken herhangi bir düzen ya da sıra olmazdı. Ekseriya oyunlar konusunda bir moda akımı vardı. Kimi oyunlara rağbet artarken kimi oyunlar o dönem için unutulurdu. Bazen bir oyun günlerce bıkmadan usanmadan istisnasız bütün çocuklar tarafından oynanırdı. Oyunlara karşı olan bu dalgalanmalı istek ve ilgiyi yaratan etkenin ne olduğunu bilemezdik.
Atladıktan sonra yukarıdakilerin hareket etmeleri yasaktır. Birinci amaç yatan takımı atlamanın şiddetiyle devirmektir. Devrilen takım yeniden yatar. Atlayanlar yere değerse kaybetmiş olup yatarlar.

Eğer yatan takım devrilmemişse ve atlayan takım oyuncularından hiç biri yere değmemişse atlayan takımın ilk atlayanı direğe parmaklarıyla tuttukları sayıyı gösterir. Bu sayı beşten büyük olamaz ve elin birisinin parmaklarıyla gösterilir. Yatan takımın başındaki de düşündüğü sayıyı bağırır ve eğer atlayanların gösterdiğini bilirse, atlayan takım yatar. Yoksa yatanlar yeniden yatar. Hareketli, neşeli, yorucu olan bu oyunlar yoluyla vücudumuzdaki durağan enerji kinetik enerjiye dönüşürdü. Çoğu oyunlarımız acımasızca ve kıran kırana oynanır, bu tarz oyunlarımızda karşı takım oyuncularına eziyet etmekten çok hoşlanırdık. Oyunlarımızda canımızın yandığı kadardan fazla karşımızdaki oyuncuların can acıtmaya uğraşırdık.06.02.2008
 

SAĞLIĞIMIZ

Konu sağlık olunca hemen herkesin söyleyeceği sözü bulunur. Aşağıda konuyla ilgili bir yazıyı(Beyaz Uyarı / Cumhuriyet 03.03.07/Şükran Soner) sizlerle paylaşmak istedim. Umarım yararı olur

“Gelir düzeyi en yukarıda olanlar, özel sigortalardan eksiksiz yararlananlar, yazarlarımız bile, çığlık atmaktan, isyan etmekten kendilerini alıkoyamıyorlar. En hafiften kullanılan sözcükler; "Ülkemizde sağlık sistemi iflas etmiş", "Hastanızı kendiniz bakmazsanız ölür", "İnsanın canı ile sağlığı ile oynanıyor", "Akıl almaz bir kirli ticaret var" . Vurgulamalarını içeren yaşanmış çarpıcı öyküler sıralanıyor...

Doğal yaklaşım; sağlığı paralı hale getiren, kamu hizmetini hak olmaktan çıkaran modelin dayatılması olunca, Türk Tabipleri Birliği şemsiyesi altında ilgili tüm sağlık çalışanlarının sendika ve derneklerinin katıldıkları "beyaz uyarı" eylemlerine de sıcak bakılmıyor. Tümden yok sayılmasa da, eylemin gerekçeleri, sağlık çalışanlarının, insanların yaşam hakkına ilişkin çok can yakıcı uyarıları gözlerden uzak tutuluyor, duyarlılığın oluşmaması yeğleniyor.

Bire bir başa geldiğinde, insanın en sevdiklerinin canı tehdit altında olduğunda atılan çığlıkların da, çifte temel oluşturmanın ötesinde bir anlamı, etkisi kalmıyor. Bire bir yaşanan, özel hastanedeki insan canı ile oynanmasının kanıtı olumsuz örnekleri, sağlığın en pahalı ticari mal durumuna getirilmesinin başına gelenin canını yakan sonuçları üzerinden, baştan sona çarpık geliştirilen düzenin düzeltilmesi hiç söz konusu olabilir mi?

Sağlık emekçileri, doktoru, diş hekimi, sağlık çalışanlarının tüm sendikal ve demokratik örgütleri ilk günden bugüne, hükümetin "sağlıkta dönüşüm" politikalarının bir bütün olarak, ülkemiz insanının sağlık hakkı için ne kadar yaşamsal bir tehdit olduğunu anlatmaya çalışıp durdular. Olmadı sayısız eylem yaptılar. Bizi duyarlı kılmaya, uyandırmaya yetmedi; en son, yeni gelişmeleri, tuzakları konu alarak yeniden bir dizi "beyaz uyarı eylemi" kararı aldılar. Yine kulak tıkamak eğilimindeyiz. Medyamız yok sayarak bizi bilgisiz, duyarsız kılıyor. Biz de sadece hastası olanların çaresiz bağırıp çağırmalarının ötesinde toplumsal bir refleks, duyarlılık içine giremiyoruz. Besbelli siyasal muhalefet içeri, toplumsal refleksi oluşturan örgütlenmeler de, büyük ölçekli konularda siyaset, söz dalaşı yapmaktan insan yaşamına ilişkin bir alana ilgi gösteremiyor, göstermiyorlar.

Yaşam hakkı, sağlık düzeni ile ilgili olup bitenlere, ancak parası olana sağlık, o da ticaret, çıkar, vurgun, haksız kazanç aracı haline getirilince; garantili, güvenceli olmayan sağlık hizmeti boyutunda kalan düzene tam teslim oluyoruz. Bu en yaşamsal alan üzerinden siyasetin önemini, büyüklüğünü kavrayamıyoruz. Sadece kendi özlük hakları için değil, insan canı-sağlık hizmeti kaçınılmaz ilişkisi nedeniyle, sağlık çalışanı olmanın meslek etiği, kimliği, insan olma, görevlerinin gereği. İsyan eden sağlık emekçilerine, beyaz uyarılarına kulak tıkayarak, sadece kendimizin değil çocuklarımızın geleceğini karartıyoruz...”05.02.2008

YİTİRİLEN DEĞERLER–39: BİRDİRBİR OYUNU

2 kişi ile 8 e kadar kişinin katılımıyla açık havada oynanan oyun türüdür. Oyun oynayacak çocuklar çember yaparak sayışma yoluyla ebeyi seçerler. Oyuncu çok olursa uzun sayışma sonunda:
İlana bak ilana.
İli düdük çalana.
Beni verme çobana.
Çoban yolu bu mudur?
İçi dolu su mudur?
Ben bu sudan geçemen
İncili boncuk seçemen.
Garadaşın Gızlanı
Bi çalıya kısdırdım.
Öpe öpe küsdürdüm.
Hap!
Hup!
Naneyi yut. 
diye gösterilen çocuk ebe seçilmiş olur. Buna yelekçi denir. Birçok oyunda olduğu gibi kendine özgü kuralları ve tekerlemeleri bulunmaktadır. Becerisi fazla çoğu zamanda en güçlü başka bir çocukta oyunbaşı seçilir.

Yelekçi yüzü yere paralel biçimde kafasını saklayarak eğilir. Qyunbaşı önce ellerini sırtına koyup atlarken yaptığı hareket ve söylediği sözler peşinden atlayanlarca yinelenir. Atlamayı yapamayan, yaptıktan sonra düşen, elleri yere değen veya sözleri doğruca söyleyemeyen ebe olarak ebeyle yer değiştirir. Oyunbaşı bütün hareketleri kendisi yapar ve sözleri söyler. Öteki oyuncular aynısını yapmak ve söylemek durumundadırlar. Arka arkaya dizilen oyuncular oyunu oynamaya başlarlar. Oyunbaşı ellerini ebenin sırtına vurarak onu düşürmeden atlarken ”birdirbir” der. Öteki oyuncularda aynı yolu izlerler. Oyunbaşı bu kez atlarken ”ikidir iki, tilkinin .iki biz gibi” der. Oyuncularda aynı şekilde atlarlar ve söylerler.

Oyunun sonraki aşamasına geçilir. Buradaki tekerleme ”üçtür üç, amcanın suyunu iç.” diye söylenir. Dördüncü atlayışta ”dörttür dört, dönde .okunu ört.” diye atlarken dönme hareketi sırasında .ötünü vurmadan atlar. Öteki oyuncularda aynı biçimde atlar. Beşlere geçildiğinde ”beştir beş, sen değmeden geç” diyerek atlanır. Ellerin iç kısmından başka yeri değen ebeyle değişir. Altıncıda ”altıdır altı, takga(şapka) yerine gondu” denip eldeki takga sırayla ebenin beline konur. Takga yerine mendilde konulabilir. Sonra ki atlama sırasında ”yedidir yedi, takga yerinden kakdı” denilerek sırta konulan eşya düşürmeden ele alınarak atlama sürer. Artık seçicilik ve beceri isteyen hareketler çoğalır. Sekizinci atlayışta ”sekizim seksek” diye atlayıp tek ayak üzerinde dikilirken öteki oyuncularda atlayışını yapıp tek ayak üzerinde dikilirler. Artık yetki oyunbaşınındır. Gidebildiği kadar tek ayak üzerinde sekmeye başlar. Yüksek yerlerden atlar. Bu bölüm çoğu zaman o kadar uzun sürerki oyun yerinden metrelerce uzaklaşılır. Bu bölümde amaç oyuncuları yorarak bir bakıma dayanıklılıkları ölçmektir. Dinlenme bile oyunbaşı isterse olur. Bu sırada ebe hangi oyuncunun kurala uymadığını oyunbaşına bildirmek zorundadır. Oyuncu kadrosu güçlüyse mahallenin sekerek tur edildiği çok görülür. Oyunun en uzun soluklu ve büyüklerce de zevkle izlenen, izlerken bahse girilen bölümüdür. Dokuzuncu bölümde oyunbaşı atlarken ”dokuzum durak” deyip atladığı yerde kalır. Sırası gelip atlayan oyuncu kendisinden önce atlayan bir oyuncuya değmeden ve kıpırdamadan beklemek zorundadır.

Onuncu atlayışta oyunbaşı atlarken “onum orak” diyerek orakla biçip çekme hareketini göstererek öbür yana atlar. Oyunbaşı isterse sırta bir eşya bırakır veya bırakılmış eşyayı alır. Öteki oyuncularda atlama sırasında aynı işi yapmak zorundadır. Onbirinci atlayışta ”onbirim bir yumruk diyerek atlarken ebenin sırtına yumruğunu vurarak atlarlar. Böylece sona eren oyuna yeniden başlanır. Ya tekrar eski çocuk yere yatar veya sayışma yoluyla yere yatacak belirlenir. Bu oyunun diğer bir kuralı da; oyunun neresinde olursa olsun kuralları çiğneyen (atlarken yanlış atlayan, ebenin dediğini yapmayan, düşen vs.) yelekçi sayılır ve yere yatar.
 

Gülçin Erez ‘in BEŞ ÖNEMLİ DERS adlı yazısını bölümler halinde sunuyorum. Gerektiğinde yaşadıklarımızdan olumlu sonuçlar çıkarabilmemiz dileklerimle.
Beşinci Ders :Önemli Olan Vermektir.
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler.
Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan
aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an
duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve
"Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.
Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de
giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
"Hemen mi öleceğim ?"
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip,
öleceğini düşünüyordu. 31.01.2008
 
Gülçin Erez ‘in BEŞ ÖNEMLİ DERS adlı yazısını bölümler halinde sunuyorum. Gerektiğinde yaşadıklarımızdan olumlu sonuçlar çıkarabilmemiz dileklerimle.
Dördüncü Ders :Yolumuzdaki Engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi.
Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki
küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve Ikına sıkına itmeye
başladı. Kan ter içinde kaldı ama sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti.
Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir
kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
"Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."29.01.2008
 
Gülçin Erez ‘in BEŞ ÖNEMLİ DERS adlı yazısını bölümler halinde sunuyorum. Gerektiğinde yaşadıklarımızdan olumlu sonuçlar çıkarabilmemiz dileklerimle.
Üçüncü Ders :Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
"Çikolatalar pasta kaç para ?"
"50 Cent."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki, Dondurma Ne Kadar ?"
"35 Cent." dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve
kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve
"Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?" dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu.
Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi.
Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı
sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun
bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu. 26.01.2008
 
Gülçin Erez ‘in BEŞ ÖNEMLİ DERS adlı yazısını bölümler halinde sunuyorum. Gerektiğinde yaşadıklarımızdan olumlu sonuçlar çıkarabilmemiz dileklerimle.
İkinci Ders : Bir gece vakit gece yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir
zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan
arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya
el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem
de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente
kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım.
Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı.
Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi,
armağanda...
Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur
sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın
yatağının başucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini
verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin
yardım eden herkesi kutsasın...
En iyi Dileklerimle, Bayan Nat King Cole." 24.01.2008
 
Gülçin Erez ‘in BEŞ ÖNEMLİ DERS adlı yazısını bölümler halinde sunuyorum. Gerektiğinde yaşadıklarımızdan olumlu sonuçlar çıkarabilmemiz dileklerimle.
 
 Birinci Ders: Okuldaki ikinci ayımda, öğretmenimiz test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi
öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi :
"Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir ?"
 
 Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri silerken, hemen
hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan
olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki! Son soruyu yanıtsız bırakıp
kâğıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına
dahil olup olmadığını sordu.
"Tabii, dahil" dedi, Öğretmenimiz...
"İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı
insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile..."
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da... Dorothy idi. 23.01.2008