Å

Yitirilen değerlerin tamamını "KÜLTÜRÜMÜZ" bölümünde görebilirsiniz.

KİTAP, TELEVİZYON, BİLGİSAYAR

“ Televizyon, bilgisayar ve internet günümüzde kültürün çok etkin kaynaklarıdır. Basmakalıp söylemlerin etkisi de yoktur, yararı da... Kitap okumak özel bir edimdir. Kitap, anlamayı gerektirir. Eğer anlayamazsak kitabı okumayız. Anlamak da orada kalmaz, düşünmeyi getirir. Kitap okuyan kişi, farkında bile olmadan düşünür, bu düşünceleri de yorumlar. Hele de kitabı kendini vererek okuyorsa, ondan yararlanmak istiyorsa son derece zenginleşir. Kitap okumak yalnız kültürü zenginleştirmek kalmaz, zekâyı geliştirir, muhakemeyi güçlendirir, dikkati yoğunlaştırmayı öğretir. Dikkati dağınık öğrencilerin, belleği zayıf öğrencilerin kitap okumaları onların bu eksikliklerini düzeltir.
Televizyon izlemek ise, görmeye dayalıdır, anlamayı gerektirmez. Televizyon izleyen bakar, görür ve farkında olmadan 'kabul eder' . O nedenle de izleyeni etkiler, yönlendirir ama düşündürmez. Televizyon, anlamayı ve düşünmeyi geliştirmez, sadece görsel algıyı geliştirir. Televizyonun izleyeni pasifleştiren etkisi üzerinde çok durulmuştur. TV ve görsel iletişim araçlarının Gören insan yarattığını, ama bu insanın düşünme açısından gerilediğini belirtmiştir.
Bilgisayar ve internet ise çok daha zengin görselliği ve hızlı iletişimi ile yaşamımıza girdi. Ben bilişim iletişimini kullanmayı sürdürüyorum ama. Bu araçları kullanırken kurulması gereken dengeyi anlayabiliyorum.
Kitap okumak çok önemlidir. Televizyon da yararlıdır. Bilgisayar ve internet de çok yararlı araçlarımızdır. Özellikle çocuklarımızın ve gençlerimizin, bu iletişim araçlarından nasıl yararlanacaklarını çok iyi bilmeleri gerekiyor. Oysa onların yaşlarında bunu bilmek, hele de başarabilmek çok zor. Ancak çocuklarımız ve gençlerimiz, kitap okumazlarsa, kültür kaynakları sadece televizyon ve internet olursa çeşitli eksiklikleri olacağını ve tehlikelere açık olduklarını bilmeleri gerekiyor.
Görsel araçların hızı ve çeşitliliği 'dikkat bozukluğu' yaratabilir, ' sosyalleşme eksikliği' yaratabilir , 'bağımlılık' yaratabilir. Chat ortamında ise her türlü aldatma, yanıltma, kandırma olayına açık olabilirler. Annelerin babaların, öğretmenlerin bu konuda dikkatli olmaları ve çocuklarımızı uyarmaları doğru olacaktır.
Çocuklarımıza kitap okumayı sevdirmeliyiz. TV ve internet kullanımını süre olarak sınırlandırmalıyız, konu olarak da açıklamalıyız, Gelecek, emek verirsek bizim olacaktır.”
Kitap okuma alışkanlığımızın gittikçe azaldığı günümüzde konunun önemini vurgulamak adına Erdal ATABEK’İN (Çocuklarımızla Birlikte-Cumhuriyet/09.04.2007)yazısını kısaltarak yukarıda sundum. Umarım yararı olur. 21.01.2008
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–38: İLİK OYUNU
 
Çeket,pontur,gapıt,sıkma düğmelerine bizim kasabada ilik dendiğini birçoğumuz bilir. Kendi oyununu ve oyuncağını kendin yarat dönemi olan bizim çocukluğumuzda işte bu düğmeler oyun yaşamında önemli yer tutardı. Evde giyilmeyecek kadar eski urbaların düğmeleri büyüklerin izniyle, çoğu zamanda gizli olarak kesilip biriktirilirdi. Oyun 2 ile 4 kişi arasında oynanır. Duvara çizilen daire içine ilikler vurularak en yakına düşürme sırasına göre oyuna başlama sırası belirlenir.2 ilik arasını ölçmek için karış veya belirli uzunluğu olan ağaç parçası kullanılır. Yuvarlak içine vurulup yere düşen iliğin yanına kararlaştırılan uzunlukta yaklaştıran oyuncu kendisinden önce oynamış çocuğun iliğini ütmüş olur.
 
İlik yerine madeni paranında kullanılarak oynanan oyunda artık geçmişte kalmış ve yaşlı kuşağın belleklerindeki yerini almıştır. 19.01.2008
 
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE
Çocukluğumda tepelerin ardını düşlerdim. Balık kaya’nın üstüne çıkıp elimi uzatırsam ne göreceğimi, Korubaşı’na çıkarsam ne olacağını. Korunun meşe ağaçları küçük çöğürler gibi göründüğünden bunları kazıp yakacak olarak kullansak evlerimize(Ben-Halil-Rahmetli Ramazan) ne kadar zaman yeter diye yorumlar aklımız erdiğince koruyu aramızda paylaşırdık. Zaman geçti. Her iki tepenin ucundan sonra bilmediğimiz başka tepelerin olduğunu öğrendik.
Meşe ağaçların boyunu, Balıkkaya sıralanış kaya kümesindeki Oğlankaya'nın güzelliğini gördük. Batı yanımız meşelikken doğu yanımızın neden ağaçsız olduğunu çözmeye çalıştık.13 yaşlarda ayrıldık. Ağaçlı, ağaçsız, dağlık, ovalık pek çok değişik yerler gördük. Çok değişik insanlar tanıdık.
Doğanın seyrinden bana kalan tanışlar bana doğa tutkusunu öğretti. Gülle, geven, yabani otlarla, her tür çiçek bir arada açıyor; arı ile kelebek uçuyor, kurtla kuzu yaşıyor, tilki de tilkiliğini yapıyor.
Kuşkusuz doğanın da kuralları var. O kuralları, doğa ile yaşarken; tanımak, bilmek ve korumak gerekir. Çünkü doğa yaşamın hiçbir alanında boşluk tanımıyor. Boşluklar en kısa zamanda dolduruluyor...
Siyasi yapı içinde yer almadan önce liderleri merak ederdim. İlkönce Osman Bölükbaşı’nı, sonra Süleyman Demirel’i, Bülent Ecevit’i, Erdal İnönü’yü, Murat Karayalçın’ı, Mesut Yılmaz’ı, Recep Tayip Erdoğan’ı, Deniz Baykal’ı yakından gördüm. Onlarla tanıyınca meraklarım yerini; örnek almaya, kimin de temkinli olmaya kiminde de düş kırıklığına dönüştü...
“Anadolu'da hep bir keklik öyküsü anlatılır. Soyuna ihanet eden keklik öyküsü. Keklik pazarında dolaşan keklik alıcısı pahalı kekliğin hünerini sorar. Satıcı başlar anlatmaya: "Bu keklik öyle bir öter ki, tüm keklikler toplanır. Avcı da onları avlar." "Öyle mi?" Pahalı kekliği satın alan akıllı, kimlikli, soyuyla barışık ve korumaya özenli biri 'soyunu satan, gün gelir beni de satar' diyerek satın aldığı kekliğin yaşamına son verir. Bu öykü soylu ve erdemli olma adına örneklerle en çok da seçim dönemi anlatılır. Yaşar Seyman -Birgün/28,05.2007”
Artık günümüzde benzer öyküleri anlatmalar çoğaldı. Bu öykülerin sonuçları kendimize, yakınlarımıza ve ülkemize olumsuzluklarını yansıttı. Onulmaz yaralar açtı, zaman içinde. Kişileri sürelim derken ailesini, çalıştığı kurumu, çevresindeki insanları, kısaca ülkenin geleceğini zora soktular. Bu zorluklar kendi kendisine yeter durumdaki ülkemizi dış borçlar batağında AB’den, ABD’den, IMF’den, Dünya Bankası’ndan yardım bekleyen güçsüz ülke konumuna soktu. Geriye dönüp baktığımızda gelen her yeni günün geçmişi arattırdığı duruma geldik.17.01.2008
 
YAŞATMAK

“Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi.
Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.
Bir akşam oturup, ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.
Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi. "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım."
Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti. Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı...”
Yukarıdaki öyküyü zaman zaman dost toplantıları içinde dinlerdik. Yazılı metni birden çok okuyunca bizim öğrencilerimiz için başlattığımız çalışmaya benzerliğini düşündüm. Başlatan, yöneten veya ilerde yönetecek olan kim olursa olsun. Onu ayakta tutacak yaşatacak, geliştirecek bu işe gönül veren Nuh sevdalılarının çabasıdır. Bunu unutmadan katkılarımızı başlatır, başlatmışsak sürdürürsek; önümüzdeki yıllarda ne büyük iş başardığımızı göreceğiz. Çünkü insana ve eğitime yapılan yatırımlar uzun dönemli olup sonuçlarının görülmeye başlaması da uzun zaman içinde görülecektir. 08.01.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–37: AĞAÇ ATA BİNMEK

Oyuncakların eğitim sistemimiz içindeki yeri eğitimcilerimiz tarafından tartışıla gelir. Oyuncak hazır mı verilmeli? Çocuk yaratıcılığını ortaya koyarak kendisi mi yapmalı? Ülkenin koşulları veya henüz tüketim toplumu koşulları oluşmadığından olsa gerek. Bizim kuşak ve üstünün hazır oyuncağı hiç olmadı. Evde aile bireylerinin, sokakta çocukları seven amcaların yardımı ve desteğiyle oynayacağımız oyunun gerekleri kendimiz tarafından ortaya konurdu. Söğüt ağacının dalları uzun, dikensiz ve tutmaya elverişli olduğundan at oyununda her zaman ilk sırayı alırdı. Kalın tarafından bir elimizle tutup iki ayak aramıza aldıktan sonra öteki elimize de atı sürecek kamçı yerine kullandığımız söğüt kımçısını alır koşmaya hazır beklerdik. Bizi yarışa sevk edecek bir yaşlı izleyicide varsa. Gücümüz yettiğince koşup atımızla birlikte birinciliği kazanmaya çalışırdık. Arada sırada kazanma-kaybetme yüzünden kavgalarımızda olurdu doğal olarak. 07.01.2008
 
BİR+BİR=HERŞEY
Nuhlu genç üniversitelilerimizden ihtiyacı olanlara burs vererek onların sıkıntılarının azalmasına yardımcı olmak ve arkadan gelenleri teşvik etmek amacıyla yola çıkışımızın üzerinden bir yıl geçti. Geçen öğretim yılı ikinci yarısında dört öğrencimize burs verebildik. Bu öğretim yılında bu sayıyı onbire yükselttik. Yoğun istek üzerine konuyu dernekleşmeye götürdük. Üye sayımız ve destek verenlerimizle birlikte sayımız yüzün üstüne çıktı. Dileğimiz desteğin giderek çoğalması. Her çoğalma katılan arkadaşa da güç verecektir. Ben olsam ya da olmasam diyecek dostlar için Hüsamettin Çelebi’nin Güldiken Yayınlarında çıkan Düşüncelerin Dünyasından Kesitler adlı kitabının önsözündeki bir yazıyla bitirmek istiyorum.
“2.Yazılarını yazmak üzere erken bir saatte okyanus kıyısına giden bir yazar, sabaha karşı dans eder gibi hareketler yapan genç bir adam görür. Ona biraz yaklaştığında sahile vurmuş olan denizyıldızlarını okyanusa atmakta olduğunu görünce genç adam sorar:
—Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar:
—Biraz sonra güneş yükselip sular çekilecek, bunları suya atmazsam ölecekler.
Yazar sormaya devam eder:
—Kilometrelerce uzayıp giden bu kıyılarda binlerce denizyıldızı var. Ne fark eder ki?
Genç adam yazarı dinledikten sonra, kumsaldan bir denizyıldızı daha alır ve okyanusa attıktan sonra şu yanıtı verir:
—İşte onun için fark etti!
Bunun üzerine yazar, genç adamın yaptığını seyretmek yerine bir şeyler yapmanın gerekliliğini anlar ve ona katılarak sabahları, okyanusa denizyıldızlarını atarak geçirir.”
Bu gibi biri az görmeyelim.Birler çoğaldıkça onlar,yüzler,binler oluşmuyor mu? 04.01.2008
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–36: ARADAN ÇIKANA BEŞ PARMAK(İTTİRMEÇ)

Güz mevsimiyle birlikte işler azalır gibi olurdu. Ya da biz çocuklara öyle gelirdi. Sokak oyunlarının en kalabalık olanları ve çeşitleri bu dönemde olurdu. Mevsim gereği de yağmur çok yağardı. Oyunlar sırasında yağmur başladı mı belki çabuk kesilir diye pardıların altına sıralanırdık. Yağmur uzayacak gibi olursa yavaştan hareketlenme başlar. Herkes sağındakini-solundakini vücuduyla itmeye başlardı. İşte bu yeniş bir oyunun başlangıcıydı. Mahallenin tüm çocukları saklanmaya çalışıyor ama yer yetmiyor kimi açıkta kimi tam korunamıyor. Yan başlardan içlere doğru vücut hareketleriyle itme başlar canı acıyıp dayanamayan aradan çıkarak uçlara yeniden sıraya girerdi. İtme sırasındaki acıya dayanamayan veya ardan çıkmayı gururuna yediremeyen kişilerin üzerine gidilerek alnından çenesine doğru açık elle sıvazlanarak aradan çıkana beş parmak denirdi. Bu biz çocuklara aşağılanma duygusu gibi gelir aradan çıksak bile ağlamadan yeniden sıramıza geçerdik. Büyüdükçe bu sözü yakınımızdan ve uzağımızdan daha çok duyar olduk. Düzensiz harcamalarla veya çalışmayarak kendisini ya da ailesini zor durumda bırakan kişilerin işleri olumsuzluk gereği bozulduğunda yarı kızgınlık yarı acıma ile aradan çıkana beş parmak bir deyim olarak bizimle yaşar oldu.01.01.2008
 
ÜMİT HER ZAMAN VAR

Bazı yazılar vardır. Olayların gelişimine göre güncelliğini hiç yitirmez. İşte Cumhuriyet’in 01.04.2007 günlü yayınındaki Öztin Akgüç’ün yazısı gibi. http://www.guvercinevi.net/basindan_y.asp?ID=14301
Ümitli misin?
Geçen hafta sonu Bahçeşehir Üniversitesi'nin Beşiktaş'taki yerleşkesinin yakınından bir taksiye bindim. Sürücü yaşı ilerlemiş, ufak bir valiz gibi çanta taşıyan, ellerinde tebeşir izi kalmış bana biraz da acıyarak sordu "Çalışıyor musun?" Sürücü ile aramda şöyle bir konuşma geçti.
— Evet çalışıyorum.
— Mecbur musun? İhtiyaçtan mı?
— Tanrı’ya çok şükür ihtiyacım yok.
Aylak oturmaktan hoşlanmıyorum. Tanrı sağlıklı ömür verdiği sürece çalışmak istiyorum, belki ufak bir faydam da dokunur.
— Ümitli misin?
— Pek fazla değil, ama insan tümüyle de umudunu yitirmemeli.
— Pek fazla ümitlenme.
— Niçin?
— Bizim halkımızda iş yok. Dürüst değil, ahlaklı olan az. Nelere şahit oluyoruz.
Gerçi sürücünün tanısı benim gözlemlerime pek ters düşmüyor, örtüşüyordu ama ben bu kez ona bir soru yönelttim:
— Peki, sen dürüst müsün? Düzgün müsün? Temiz ve ahlaklı mısın?
— Şimdiye kadar öyle yaşadım. Bugün kimi belediye başkanını, bazı politikacıları, bakanları "götürüyorlar" diye kınıyoruz. Kendimi zaman zaman yokluyorum, "Ben o mevkilere gelsem götürmez miyim" diye.
Belki ben de götürürüm, kesin cevap veremiyorum. Kesinlikle ben götürmem diyemiyorum.
— Kamu malı iri bir kılçık gibidir. İnsanın ümüğüne takılır. O kişi bunu muhakkak öder, cezalandırılır. Ya kendinden, ya çoluk çocuğundan, sülalesinden çıkar. Hiçbirinin sonu iyi gelmemiştir. Gelmeyecektir.
Benim yanıtım pek inandırıcı gelmedi ki, "hadi öyle olsun" gibilerden yüzüme gülerek baktı. Ona New York'ta sürücülük yapan fakir Bangladeşlinin gazetelerde okuduğum bir öyküsünü aktarmak gereğini duydum. Müşterilerden biri içi elmas, mücevher dolu çantasını Bangladeşli sürücünün taksisinde unutuyor. Sürücü, araştırıyor müşterinin adresini buluyor, çantayı götürüp veriyor. Müşteri bu davranışının karşılığını 100 dolarla ödüyor. Sürücüye soruyorlar: "Çantayı niçin geri verdin, yaşamını değiştirebilirdin, zengin olabilirdin, tüm yaşamın boyunca kazanabileceğinden daha fazlasını kazanabilirdin, belki yaptığın masrafın karşılığını bile alamadın!" Bangladeşli fakir sürücünün yanıtı, insanlığın geleceği konusunda umut ışığı yakıyor: "Ben Müslüman’ım, hakkımı alırım; inancıma göre fazlası haramdır. Geceleri rahat, iç huzuru ile uyumayı her şeye tercih ederim."
Bangladeşli fakir sürücünün yaşam felsefesine, Müslümanlık anlayışına bakın. Bir de bizdeki Müslüman geçinen, sözde Müslümanların davranışlarına. Götürme, yabancı güç maşalığı ve yabancı kaynaklarla beslenme, ülkede beşinci kol işlerini üstlenme, emperyalistlerin sözcülüğüne soyunma, dürüst, temiz insanlara da çamur atma, din ticareti onlarda. Tanrıya şükür Bangladeşli fakir sürücü gibi dinin özünü kavramış Müslümanlar da var, yüz akı oluyorlar. Dini, şaibeden, lekeden kurtarıyorlar.
Evet, ülkemdeki insan manzaraları medya patronuyla, yazarı, çizeriyle, politikacısıyla, işadamıyla, bürokratıyla, hatta din adamlarıyla, istisnalar dışında, pek umut vermiyor. Ama yine de insan umudu yitirmemeli. Atatürk 'ün bir tümcesini anımsıyorum.
"Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız. Çalışacağız, memleketi kurtaracağız."
Yılgınlığa düşmemeli, ortalığı, "götürücülere", yabancı güçlerin maşalarına halk avcılarına, sözde Müslümanlara, etik değerlerden yoksun olanlara bırakmamalı. Bangladeşli fakir sürücünün davranışı, Müslümanlık anlayışı örnek olmalı... 30.12.2007
 
BİR ÖĞRETMEN

1926’da Ankara Polatlı’nın Ömerler köyünde, Yemen, Kafkas cephesi, Balkan ve Kurtuluş Savası derken 14 sene askerlik yapan İbrahim ile Safiye’nin oğlu olarak doğar. Annesini erken yasta kaybeder. Babası yeniden evlenir. Üvey kardeşi Ömer, okula gitmeye başlayınca babası, ezilmemesi için onu da okula göndermek ister. Öğretmen yası küçük diye onun kaydını yapmaz, ancak O yine de okula gitmeye devam eder. Kendi deyimiyle “sudan” öğrenciliği böyle baslar. Okula kayıt olmadan, okumayı yazmayı söktüğü için, yaşı sınıftakilerden küçük olmasına rağmen ikinci sınıfa geçmesine izin verilir.
“Sarak keçi” diye çağırırlar O’nu köyde, sapsarı ve cılız olduğu, bir de sıtma geçirdiği için. Üçüncü sınıfa geldiğinde devletin yetim ve yoksul köy çocuklarını okutacaklarını duyar. Tam bir keçi inadıyla, dokuz yaşında, altı saat tek başına yürüyerek Beypazarı’na kayıdını yaptırmaya gider. İlkokulu Kapulu da bitirir. İlkokul öğretmeni O’nun Çifteler’deki Köy Enstitüsü’ne gitmesini teşvik eder. Kayıt için gerekli 30 liranın sadece 20 lirası cebinde, 12 yaşında, bu sefer de Eskişehir’in yolunu tutar. 30 liranın 10 lirasını sonra vermek üzere kayıdını Çifteler Köy Enstitüsü’ne yaptırır. Çifteler, O’nun için bir kurtuluştur. Enstitü’den yazma ve okuma sevgisini, müzik öğretmeni Ruhi Su’dan da müziği öğrenir. Ruhi Su’nun tavsiyesi üzerine Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne gitmeye karar verir. Ancak Çifteler’in son yılında bir ihbar üzerine polis, adı solcuya çıkan birkaç öğrencinin dolabında arama yapar. Dolabı aranan öğrencilerden biridir. Polis baskınından sonra bazı öğrenciler solcu diye adı çıkan öğrencilere “sizi değil öğretmen, köye bekçi bile yaptırtmayacağız” diye tehdit etmeye başlarlar. Artık okula devam edemeyeceğini düşündüğü bir sırada Hasanoğlan’ın sınavını kazandığını duyar.1944 yılında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün güzel sanatlar bölümüne girer. “Nasıl oldu?” diye hep merak ettiği bu olayın ardında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in kendilerine sahip çıktığını sonradan öğrenir. Sadece okullarına gidip geldikçe tanıdığı Yücel’e sevgisi bundan sonra hiç azalmaz. Yıllar sonra O’nu evinde ziyarete gider. O ziyaretten sonra daha yakından tanıdığı Yücel için şunları söyler Apaydın: “Aradan yarım yüzyıl geçti. Bugün bakınca kültür yaşamımızda, bilimde sanatta, eğitimde teknolojide, dünyaya açılan, yüzümüzü ağartan elle tutulur gözle görülür nemiz varsa hepsinde Hasan Âli Yücel'in izleri var.” İkinci sınıfındayken Yücel, Fikirler, Yeditepe, Beraber, Yeni Ufuklar, Varlık, İmece, Türk Dili gibi dergilere yazmaya baslar. Bunda hiç kuskusuz ki yakından konservatuardan tanıdığı ve iyi dostluk kurduğu Sabahattin Ali’nin etkisi çok büyüktür. Mezun olduktan sonra köy okullarında öğretmenlik yapar bir süre. Ardından Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü'ne girer. Mezun olunca Turhal ve Amasya’da müzik öğretmeni olarak çalışmaya başlar.
1952’de Bozkırda Günler’de öğrenciliği yıllarında tutmaya başladığı köy notlarını derleyerek yayımlar. Bu notlar, Apaydın’ın öyküye ve romana geçişinde önemli bir rol oynar. 1958’de yayımladığı Sarı Traktör romanı, enstitüler kuşağının ilk roman ürünü olur. Her ne kadar roman tekniği açısından çok basarîli bulunmasa da Türkiye’de makineleşme tutkusu gibi değişik bir konuyu isleyen bir roman olarak, enstitüler kuşağının içinde önemli bir yer edinir. 1959’da ikinci romanı olan Yarbükü’nü yayımlar. Su sorununu işlediği romanı büyük yankı uyandırır.
1960’li yıllar yazım yaşantısının en verimli olduğu zamanlardır. 1961’de Emmioğlu’nu, 1964’te Ortakçılar’ı, yine aynı yıl Ferhat ile Şirin’i, 1966’da Toprağa Basınca’yı,1967’de de Ateş Düşünce’yi, Koca Taş’ı ve Karanlığın Kuvveti’ni yayımlar.
En çok sevdiğim romanım dediği Yoz Davar, 1962’de Vatan gazetesinde tefrika edilir. 1972’de kitaba dönüştürülen Yoz Davar, Türk Edebiyatına, çobanlığa roman boyutunda ilk yer veren eser olarak geçer.
Toprağa Basınca, Doğan Kardeş Çocuk Romanı yarışmasında üçüncülük kazanarak, Apaydın’ın bambaşka bir yönünü; çocuk romancılığını ortaya çıkarır. Ateş Düşünce’de ilk kez öykülerini toplar. Bu kitaptaki Yapılar Yapılırken ve Otobüs Yarışı adli hikayeleri daha sonra radyo oyunu olarak, TRT 1970 sanat ödülleri yarışmasında iki başarı ödülü alır. Yapilar Yapılırken’de kentteki köylülere ve iç göçün yarattıklarına değinerek, Türk Edebiyatı’nda bu önemli soruna dikkati çeken ilk yazarlardan biri olur. 1976’da Tütün Yorgunu adli kitabıyla Madaralı Roman Ödülü'nü, 1992’de Köylüler adli romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanır.
Yazarlığının en dorukta olduğu zamanlarda bile eğitimciliğinden vazgeçmez. 1960’larin başında Fakir Baykurt, Dursun Akçam gibi diğer Köy Enstitülüler’le beraber Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın kurulması için çalışır. 1979 yılında emekli olur.
Yazdığı toplumcu-gerçekçi roman, şiir ve öyküleriyle Türk Edebiyatçıları arasında unutulmaz bir yer alan, 60’a yakin yayımladığı eserle yarım kalan Köy Enstitüleri mucizesinin en önemli isimlerinden biridir.
NOT: İşte bu öğretmen; Aşk İklimi, Bahara Doğru, Bencil, Davet, İlhan İçin, Kendi Şarkım, Susuzluk(1956) şiirleri-SarıTraktör(1958),Yarbükü’1959),Emmioğlu(1961),’1959),Emmioğlu(1961),Yoz Duvar(1973), Tütün Yorgunu(1975), Vatan Dediler(1981) romanları-
Ateş Düşünce (1959), Öte Yakadaki Cennet (1972), Duvar Yazıları (1981), Hendekbaşı (1984), Hem Uzak Hem Yakın (1985) öyküleri-
1975 TRT Sanat Ödülleri yayınlanmamış radyo oyunları "Yapılar Yapılırken" ve "Otobüs Yarışı" ile, 1976 Madaralı Roman Ödülü Tütün Yorgunu ile, 1992 Orhan Kemal roman armağanı Köylüler ile kazanan TALİP APAYDIN’dır.
Bencil
Bencillik en çürük yanımız
Her an çeker paçamızdan
Sıfır noktasına indirir bizi
Atlayıp geçersek ne iyi
Yoksa hiç olup kalırız
 
Gözümüz kör, kulağımız sağır
Susar içimizdeki insan sesi
Nice güzelliklere duyarsız
"Rab bana, hep bana"
Arsız otlara benzeriz
 
Hele kimilerini gördükçe
İnsanlığımızdan utanırız
kimbilir belki de
Silkinip bir güzelce
Pisliklerden arınırız
Yukarıda öğretmenimizin Susuzluk adlı kitabından bir şiirini sundum. Kim bilir silkinmemize yararı oluverirse.29.12.2007
 
SU ÜZERİNE: PERHİZ-TURŞU
Güzel Türkçemizde hoş deyimler vardır. Birbirine uygun kişilerin evlenmesine ”tencere yuvarlandı, kapağını buldu.” Hoş bir davranışın onay görmesi “cuk oturdu.” Aykırı işler içinde” bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.”denir. Çünkü perhiz kavramıyla turşu kavramları birbirine o kadar aykırıdır ki; savaşla barışın bir arada anılması gibi. Kasabamızda pınar dediğimiz kaynak sularının künk, beton boru ve plastik borularla toparlanarak değişik yerlere konuşlandırılmış çeşmeleri var. Kırdı Çeşmesi, Emin Çeşmesi, Yukarı Gocaçeşme, Aşağı Gocaçeşme, Hocaların Çeşme, Keklik Çeşmesi, İrebiş Çeşmesi, Topsakal Çeşmesi, Akçeşme, Atatürk Çeşmesi, Harman Çeşmesi, Sağlık Ocağı Çeşmesi, Erceplerin Çeşme. Bakmakla görmeyi birleştirerek incelediğinizde hemen hepsinin görünür görünmez yerlerinde kırmızı boya ile “İÇİLMEZ” yazısını görürsünüz. Bu yıl içinde aynı kaynak sularından birkaçının kasaba yeraltı kaynak suyunun biriktiği su deposuna akıtıldığını gözledik. Aralık ayı başlarındaki uzun süreli yağan yağmurlarda çeşmelerinki gibi şebeke suyu da bulanık aktı. Öyleyse; kendimize ve yetkililere şu soruları sormak gerekmez mi? 1.Çeşmelerin hepsinin suyu gerçekten içilmez mi? 2.Öyleyse aynı kaynaklardan getirilmiş şebeke suyuna katılan suyunda içilmez olması gerekmez mi? Sorulara bireysel veya toplumsal yanıtlar bulamaz ve gereğini yapamazsak işte o zaman yukarıda yazdığım ”bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” deyimindeki kişilerden ayrı tutamayız kendimizi.26.12.2007
 
PETEKLİ BAL (3)
Bunları anlatan Çoban Ese'nin sesi kısıldı. Göz pınarlarından yaşlar yağmur gibi dökülüyordu.
— Kusura bakmayın. Gerisini anlatamayacağım. Köye gidin. Birisini bulursunuz. Ona anlattırın. Hele koca pırnal ağacı dile gelirse size neler anlatmaz. Bu olayların en yakın tanığı o'dur.
El sıkışarak oradan ayrıldık. Neşemiz sönmüş, yüzümüze bir üzüntü kaplamıştı. Konuşmuyorduk. Tam köye girerken kır bekçisiyle karşılaştık. Köyde aklı başında insan kalmadığını tarlaya, bahçeye çalışmaya gittiklerini söyledi. Sorduğumuz koca pırnal ağacını karşıdan gösteriverdi. "Köy odasının dibinde" dedi. Arabadan inip koca pırnal ağacının dibine gittik. Meşe gibi koca bir ağaç ama yaprakları dikenli. Ağacın gölgesindeki taşların üzerine oturuverdik. Hiç konuşmuyorduk. Bir ses;
— Hoşgeldiniz, dedi. Sağa sola bakındık kimseler yok.
— Bu köyün en eski tanığı benim, dedi aynı ses. Ağaç mı konuşuyordu? Sağa sola bakınırken o ses konuşmaya devam etti. Çoban Ese'nin anlattığı olayın devamını ben anlatayım. Ayaklarından dalıma asılan beş kişiyi Yunan askerleri zafer naraları arasında ateş ederek öldürdüler. Harıl harıl kanları aktı yerlere. Hiçbir şey olmamış gibi ele geçirdikleri oğlakları, koyunları burada pişirip yediler. Kemiklerini urganla bağlı erkeklere atıp gülüştüler. Korkudan köyde kadın, çocuk kalmamıştı. Çığlık mığlık ormana kaçmışlardı. Birbirine bağlı kırk dört erkeği sürü halinde köyün güneyindeki mezarlığa götürdüler. Tümünü orada kurşuna dizdiler. Köyün evlerini ateşe verdiler. Sonra da hiçbir şey olmamış gidi güle oynaya Aydın'a döndüler. Aradan kaç yıl geçti bilmiyorum ama insanlar kadar duyarsız, unutkan bir canlı daha görmedim bu doğada. Atmışa yakın insanın öldürüldüğü şu toprağa bir anıt bile dikmediler. Dağlar taşlar dayanamazdı bu acıya...
Sanki düşteyiz. Umarsızca birbirimize bakıyoruz. Pırnal dalına yuva yapan kumru yavrusuna yiyecek veriyordu. Biz de arkamıza baka baka arabaya bindik. Ne konuşabilirdik ki... Kuşlar kadar bile duyarlı olamadıktan sonra...
Etem ORUÇ 25.12.2007
 
PETEKLİ BAL (2)
 
Dağın başında aradığımızı bulmuştuk. Ne kadar da güzel anlatıyordu.
— Ese Ağabey hangi köydensin?
— Gözpınar Köyünden. Eskiden adı Araplı'ymış.
— Köyün adını neden Gözpınar koymuşlar. Çok acıklı günler mi geçirmiş bu köylüler?
— Kurtuluş yıllarında acı çekmeyen, gözyaşı dökmeyen köy mü var Aydın'da? Türkülerimiz hep ağıt gibidir. Bunları söylerken ekmek bohçasından küçük bir tencere çıkardı. Sizlere verecek başka bir şeyim yok. Şu baldan birer, ikişer kaşık alın. Kusura bakmayın dağ başında konuk bu kadar ağırlanır.
Baldan birer kaşık alıyoruz. Çok nefis. Peteği ağızda eriyiveriyor. Burcu burcu çiçek kokusu içinize yayılıyor. Kekik kokusunu bile seçebiliyorsunuz.
Kemal Öğretmen;
— Petekteki bal çok güzelmiş. Bizim yediğimiz balların petekleri sert oluyordu. Sağ olasın Ese, deyince çoban Ese boğazına bir şey kısmış gibi yutkundu.
— Çoğu zaman güzellik başa bela oluyor. Feriştah Nine anlatırdı. Şimdilerde ne duyuyor ne de konuşabiliyor. Çok yaşlı. Doksanın üstündedir. Aydın'ın Yunanlılar tarafından işgal edildiği günler. Yunan komutanı Yorgi'nin canı petekli bal ister.
Ezik, silik, kişiliksiz biri olan sarı İmamı çağırtır. İstediğini söyler. Tüm işbirlikçiler gibi. Sarı imam da "Emrin başım üstüne" diyerek atını binip bizim köye doğru yola çıkar. Bu yörede en güzel çiçek balı bizim köyde olur. Fenni kovan bilmeyiz. Ağaçtan oyulmuş kütüklere koyarız arıları.
Köyün en çok kovanı olan Softaoğlu Halil'in evine gelir. Yunan komutanı çok acele taze kesilmiş petek bal isteğini söyler. Halil de petekleri yeni kestim. Kesilen balları sattım. Alıcı dün tümünü götürdü. Şu anda elimde bal yok. Beklersen birkaç güne hazırlarım, der. Sarı İmam, bu sözlerin yalan olduğunu düşünür. Bu sırada oturdukları köy odasına kırda gezen çetelerden birkaçı girer. Sartı imamı tanıyınca; "Bu hainin burada ne işi var?" diyerek tüfeğini imama doğrultur. O anda olay çıkmasını istemeyen köylünün biri namluyu tutarak kurşunun Sarı İmama vurmasını önler. Kurşun hatıla saplanır. Ölümden kıl payı kurtulan imam atını atlayarak soluğu Yorgi'nin yanında alır..." Araplı Köylüleri petek balları çetelere veriyor. Bizim Yunanlılara verecek balımız yok, dediler. Beni de öldüreceklerdi. Kıl payı canımı zor kurtardım." diye anlatır. Çoban Ese derin bir "ah!..."çekti. Bu sözleri duyan yunan komutanı, köyümüze baskın düzenler. Köyü kuşatan Yunan askeri, erkeklerin köy odasının önünde toplanmasını emrederler. Köyün önde gelen beş erkeğini köy odasının önünde toplanmasını emrederler. Köyün önde gelen beş erkeğini köy odasının önünde bulunan kocaman pırnal ağacına ayaklarından başaşağı asarlar. Damdan çıkmayan birini damla beraber yakarlar. Yunanlılara direnen on iki kişiyi de gözdağı vermek için orada kurşuna dizerler. Kıpkırmızı kan köy meydanına yayılır. Gözlerini korkuttukları kırk dört erkeği urganlarla birbirine bağlarlar. Köy bir anda cehenneme dönüşür. Kadınlar, çocuklar, tavuklar çığlık çığlığa... Etem ORUÇ (arkası var) 16.12.2007
 
PETEKLİ BAL (1)

Mayısın dokuzu muydu pek anımsamıyorum? Biz yine yollardayız. Kemal Öğretmenle Üç gözlerden kuzeye gidiyoruz. Gece yağmur yağmış. Yerler mis gibi toprak kokuyor. Bodur ağaçlar yol kenarından yeşil yeşil bakıyor. Güneşin yüzü kartopu oynayan çocukların ki gibi güleç. Taşıtın camını açıyorum. Tertemiz hava ciğerlerimize doluyor. Kemal öğretmen derin bir nefes daha alarak;
— Atalarımız ne demiş? "Yatan aslandan gezen tilki iyidir." Biz de hem derleme yapıyoruz. Hem de tertemiz hava alıyoruz. Yaşadığımızı kanıtlıyoruz, diyordu.
Arabayla yavaş yavaş giderken hararet yükseldi. Aydın'ı Menderes ovasını kuşbakışı gören bir düzlükte durdum. Motor iyice ısınmış. Motor dinlenirken biz de doğayla kucaklaşıyoruz. Yerlerde mavi çiğdemler, karbeyazı papatyalar, laleler, orkideler. Çiçekten çiçeğe dolaşan arılar, kelebekler. Derenin kenarında koyun sürüsü otluyor. Sürünün içinde yeni doğmuş kuzular var. Okşamak için sürüye yöneliyoruz. Çalıların ardından kocaman bir çoban köpeği çıkıyor. Birden irkiliyoruz. Kulakları kesilmiş, boynu hıltarlı, boz renkli çoban köpeği bir kez havlıyor. Kendinden o, kadar emin ki. Yerinden bile kıpırdamadan duruyor. Kısa boylu çalıların ardından omuzu kepenekli çoban görünüyor. Bize el sallıyor. İnsanları özlemiş besbelli.
Kendimizi tanıtıp ereğimizi söylüyoruz çobana. Elinde kargından bir kaval tutan çoban;
— Benim adım Ese, Köyde Çalgıcı Amca derler. Biraz fazla konuşurum da... Ben de;
— Kavalı güzel çalabiliyor musun? diyorum. Hemen üflemeye başlıyor. "Her gün sarhoş, her gün sarhoş, şu Aydın'ın uşağı" türküsünün ezgisini.
Gerçekten Aydın'ın uşakları çok mu içiyor?
— Ben hiç içmem ama türküde öyle diyor.
Omuzundaki kepeneğe yere sererek bize "buyrun" diyor. Üstü Türk motifleriyle işlemeli kepeneğin üzerine oturuyoruz. Elindeki kehribar tesbihi çekerken bal sarısı iri gözleriyle bize bakıyor.
— Yöresel mani, kurtuluş günleriyle ilgili öyküler, türküler derliyoruz, diyorum.
Başındaki yün bereyi çıkarırken;
— Babamın çok sevdiği bir deyiş vardı. "İyi huylu olursa avrat,/ Bir bardak su verirse evlat,/ Düğün evinde ne işin var./Gir oyna, çık oyna./ Huysuz çıkarsa avrat, / Bir bardak su vermezse evlat,/Ölü evinde ne işi var./ Gir ağla, çık ağla," derdi. Gerçekten evde huzur olmazsa bal bile acı geliyor insana. Hanımım iyi huylu çıktı ama oğluma söz dinletemedim. İki yıl önce evermiştim. Bir çocuklu eşini bırakıp gurbete gitti. Geçen gün gelin bir mani mırıldanıyordu. "İplik eğirmişim kime dokutam. / Ağam deli isen üsten okutam. Bir okka yağ almadan gittin gurbete. /Eller yemek pişirir, öldüm korkudan." Elimizden geldiğince yardımcı oluyoruz ama direksiz evin hayırı mı olur? Etem Oruç (arkası var) 15.12.2007
 
KASABAMIZDA DURUM NE?
Son dönemlerde içme suyu borularıyla ilgili görsel ve yazılı basında olumsuz haberler sıkça yayınlanır oldu “Sağlık Üzerine Kumar Oynandı-Evrensel/09.12.2005”,”Asbestli boru+yüksek klorlama=Kanser riski-Malatya Yenigün/08.12.2005”,”Asbestli Borular Ölüm Saçıyor-Yerinden Yönetim Platformu/11.06.2006”, ”Ucuz Hayat-Yüksekova Haber/18,082006”,”Asbestli Su Boruları Değiştiriliyor-Kent Haber”
Türkiye'deki şebekelerin yarısı asbestli boruyla döşenmiştir. 5 – 10 sene öncesine kadar Türkiye'de ACB borularının dışında farklı bir teknoloji yoktu. Kanserojen etkisi olduğu tartışmaları var. Halen imkânı olmayan belediyelerde ucuz olduğu için ACB döşeniyor. Tabii ki PVC diye adlandırılan polietilen boru daha sağlıklı
Asbestli borular, daha önceki dönemlerde iller bankası tarafından yaptırılan şebeke hatlarına döşenmek üzere belediyelere veriliyordu. Asbest, beton boruların mukavemetini artırmak için karıştırılan bir maddeydi. Bu şebekeler yapılırken, henüz espastın etkileri için ülkemizde olumsuz görüşler mevcut değildi. Asbest ısıya ve ateşe dayanıklı ve yalıtımlı bir malzemedir. Elektrik sanayinde, dinamoların ısı ve elektrik akımı nedeniyle kontak yapabilecek bölümlerinde, buhar, gaz, su ve diğer sıvıların taşıma borularında vs. kullanılmaktadır. Asbest çeşitli solunum yolları ile ciğerlere gitmesi durumunda insan ve diğer canlılara zararlıdır. Özellikle kanserojen riski taşıdığı tespit edilmiştir.
Ancak, asbest solunum yoluyla alınması durumunda akciğerlerde sorun yaratıyor. Bir de asbestli borular yapı itibariyle kırılganlıkları yüksek olan borulardır. Türkiye’de kayıtlara baktığımızda, içme suyu şebekelerindeki çatlak, kırık oluşum nedeniyle meydana gelen su kayıpları yüzde 45 dolayındadır. Kırık ve çatlak olduğu zaman buralarda yeraltında ne varsa; yağmur suları, fosseptik suları, kanalizasyon suları şebekeye karışıyor. Çünkü bütün bu sistemler Türkiye’de üst üste dizilmiş durumda. Yeraltındaki deprem gibi hareketler de borulardaki bu çatlak ve kırıklara neden olabiliyor.
İçinden su geçen boruların zamanla doğal tabaka ile kaplandığını, ancak aşırı klor verilmesi halinde bu tabakanın zayıflayarak suyun asbestli yüzeyle temasa geçebileceğini, bunun da sağlığa zarar verebileceği söylenmektedir.
5–10 sene öncesine kadar Türkiye’de asbestli ACB borularının dışında bir teknoloji olmadığı için şebekelerin yarısı asbestli borularla döşendi. Üstelik hâlâ ucuz olduğu için asbestli boru kullanan belediyeler bulunuyor.
. Afyonkarahisar’ın Adayazı Beldesi’nde 7 köyün kullandığı içme suyu şebekesinin 250–300 km’lik bir kısımda asbestli boru kullanılmış. Kanserden dolayı ölümler gerçekleşiyor.
Tokat'ın Turhal ilçesinde uzun bir süredir Turhal Devlet Hastanesi yakınlarındaki evlerin bodrumlarından su çıkmasının asbestli eski borulardan kaynaklandığı tespit edilerek çalışma başlatıldı. 500'lük asbestli boruların contalarında tamamen miadını doldurduğunu ve contalarının tutmadığı için su sızdırdığını tespit edildi. Sağlığa zararlı asbestli boruların yerine daha sağlıklı ve sağlam, ayrıca pasa dayanıklı yeni borular getirttirdik. Su kaçağına sebep olan asbestli boruların da ortadan kaldırma projesini uygulamaya başlattık. Burada sızan su göründüğü gibi az miktarda olmayıp, küçük bir kasabayı besleyecek kadar fazla su kaçağı var idi. Kasabamızda da son dönemde su kaçağının arttığı bir gerçek.Acaba kullanılan boruların durumu ne? Kansere yakalanma ve kanserden ölümlerin arttığı gözleniyor. Bir araştırılma yaptırılıp konu açıklansa. Ne dersiniz? 07.12.2007
YENİLEŞEN ŞEHİR: ESKİŞEHİR

Çocukluğumdan bu yana Eskişehir’le bağlarımız olagelmiştir. İlkokul sonrası gittiğim Yunusemre Öğretmen Okulu bu ilin Hamidiye Köyü sınırları içindedir. O zaman yolculuklarımızın çoğu trenle olduğundan şehirde en iyi bildiğimiz yerler otogar(eskisi) ile istasyon idi. Aradan yıllar geçti. Büyük oğlum lise eğitimini Hamidiye’deki okulda tamamladı. Daha sonra Osmangazi Üniversitesi’ne bağlı iki yıllık Sağlık Meslek Yüksek Okulu ‘nu bitirdi. Adana Çukurova Üniversitesi Felsefe öğretmenliği bölümünü bitirdikten sonra bu yıl Eskişehir Gelişim Dersaneleri’nde görev aldı. Bu nedenlerle geliş-gidişimiz hiç eksik olmadı. Şehirdeki gelişmeleride yakından izleme olanağı buldum. Yeşil alanları çok ve bakımlı. Tramvay ayrı bir tat katmış şehre. İki üniversitesi ve kültürel etkinlikleri bolluğuyla ulusal basın ve medyada kendinden çok konuşulmakta. Porsuk Çayı temizlenmiş kenarlarının bakımı yapılarak yeşillendirilmiş. Çok güzel gezinti ve oturma yerine dönüştürülmüş. İsteyenler küçük motor ve teknelerle çay üzerinde gezinti yapabiliyor. Ağaç yaprakları yeşile zarar vermeden toplanıyor. Sele karşı kanalizasyon bakımları yapılıyor. Eski kiremit fabrikaların simgesi bacaları korunarak buralar iş merkezleri durumuna getirilmiş. Fabrikalar dışarıya taşınmış. Büyükşehir Belediyesi ile alt belediyeler Odunpazarı ve Tepebaşı da uyum içinde çalışıyor. Atıkları geri kazanma konusunda da çok güzel bir çalışma başlatılmış. Dönüştürülebilir atıklar her Pazartesi akşamı dışarıya konuyor. Görevliler bunları alıp gidiyor. Bu konuda 15 günde bir yayınlanan yayın organının 10-30 Kasım 2007 günleri sayısında Eskişehir Odunpazarı Belediyesi GERİ KAZANIM PROJESİ kapsamında yapılan açıklama şöyle:
10 ay boyunca toplanan1087 ton ambalaj atığının kazandırdıkları
9853 ağacın kesilmesi önlendi.
1385 ton petrol tasarrufu sağlandı.
3769469 kwh elektrik tasarrufu sağlandı.
213172 ton karbondioksit oluşumu engellendi.
Çöp depolama alanında10681 m3 ambalaj atığı azaldı.
Yaklaşık 525 ton hammadde tasarrufu sağlandı.
Öğrencisiyle, çalışanıyla, öğretim elemanıyla üniversitenin önemini o kadar iyi kavramışlar ki; artık şehrimize üçüncü üniversitenin açılması zamanı geldi. Biz bu yükü seve seve kaldıracak güçte ve istekteyiz diyorlar.05.12.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–24/İNCELEME BİTERKEN
Sitemizde bir arkadaşımızın çokça araştırıp okumadan yazdığını sandığım köy enstitüleriyle ilgili yazısı üzerine onlarca kitap ve yüzlerce internet sayfası taradım. Olumlu ve olumsuz yazılarla kocaman bir metin oluştu. Bunlarla güzel bir yazı dizisi oluşturduğumu sanıyorum. 16 Nisan, 17 Nisan,18 Nisan, 26 Nisan,8 Mayıs, 9 Mayıs,16 Mayıs,17 Mayıs,29 Mayıs, 13 Haziran,21 Haziran, 5 Temmuz, 13 Temmuz, 18 Temmuz,9 Ağustos,10 Ağustos,11 Ağustos,12 Ağustos,31 Ağustos,25 Eylül,26 Eylül,27 Eylül,28 Eylül,29 Eylül,30 Eylül,2 Ekim,3 Ekim,4 Ekim,5 Ekim,6 Ekim,9 Ekim,10 Ekim,11 Ekim,25 Ekim,26 Ekim,27 Ekim,31 Ekim,4 Kasım,5 Kasım, 9 Kasım, 10 Kasım, 11 Kasım, 29 Kasım,30 Kasım,1 Aralık 2007 günlerinde çıkan yazıların tamamı okunduğunda köy enstitüleri üzerine bir birikim oluşacağını düşünüyorum. Aşağıdaki kaynakçada adlarını sıraladığım kişilerin yazıları, sözlü anlatımlar ve eski köy enstitüsü iken adı Yunusemre Öğretmen Okulu’na(sonra öğretmen lisesi ve Anadolu öğretmen lisesi oldu) dönüştürülen Çifteler Köy Enstitüsü’nün bıraktığı eserleri birçok yönleriyle görüp yaşamış biri olaraktan bir görevi yerine getirdiğimi sanıyorum.

KAYNAKÇA: Ömer F. ÖZEN, Hasan Ali YÜCEL, Ali DÜNDAR, İsa EŞME, Galip CANDOĞAN, İbrahim ORTAŞ, Yusuf ASIL, Fikret YILMAZ, Dr. Mehmet UHRİ, Tazebey YAŞİN, İzzettin YAŞAR, Tayyip DUMAN, Sabahattin EYÜBOĞLU,M.Rauf İNAN,Bernard LEWİS,Necdet SAKAOĞLU,İlhan TEKELİ,Osman TURAN, Talip APAYDIN, Feridun BAYRAM,Bahattin ÇALIŞ, Mustafa. ÇIKAR, Abdullah DEMİRTAŞ, Ali DÜNDAR, Yalçın KAYA, Mehmet ÖZEL, A.M.C. ŞENGÖR, İ. Hakkı TONGUÇ, Pakize TÜRKOĞLU.
Daha yüzlerce kaynak var mutlaka. Bundan sonra da konuyla ilgili çalışma yapacak kişilere de yardımcı olması dileklerimle. 02.12.2007 BİTTİ
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–23
Batı Bu Modelden Neden Korktu?
1940'lı yıllarda üniversitelerin özerkliğinin başladığı dönem Hasan Ali Yücel’in Köy Enstitüleri’nin kurulduğu döneme denk gelmektedir ki; bu dönemde UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitimi model örnek olarak gösterilmektedir. Türk eğitim tarihine bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı, ancak çok kısa sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bu dönemden sonra soğuk savaş anlayışı ile ülkemizin önüne konulan süreç sonucu insanlarımız birbirine düşürüldü, toplumun en dinamik kesimi olan üniversite gençliği ağırlıklı olarak olaylara da taraf oldukları için üç kez ülkede darbe yapıldı ve her seferinde üniversiteler sorunların merkezi olarak gösterildiği için üniversiteler kontrol altına alınmaya çalışıldı.
Köy Enstitüleri’nin temel özelliği, bu eğitim modeli kişinin kendi farkına varılabilirliğini kazandırmasıydı. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutluluk ile yaşamına anlam katabiliyordu. Ne yazık ki ülkemiz o gün bu kazanımı koruyamadı. Çünkü o dönemde toplumun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, batının baskısı sonucu bu proje ortadan kaldırıldı. Bugün bizler Köy Enstitüleri’ni okuyunca hayıflanıyoruz, ancak yakalanan fırsatların değerlendirilmemesi kaçan trene benziyor. Toplum olarak o dönemde neye sahip olduğumuzun ayrımında değildik. Bugün de ayrımında olduğumuz inancında değilim. 01.12.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–22
MAHMUT Makal’ın, "Köy Enstitüleri ve Ötesi" adlı kitabının 5. basımının 31 ve 32. sayfalarından aktarıyorum:Burada kuyruk acısıyla ilgili olan iki küçük anıyı sergilemek zorundayım:Tahir Alangu, Trakya’da bulunan Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde öğretmendir. Bir kız öğrencisine yan bakar. Durumu öğrenen okul müdürü Halit Ağanoğlu:"Hemen bavulunu hazırla ve yaya düş yollara, yoksa vururum" der. Zaten tabanca elindedir. Böylece çıkarır yola. Gel zaman git zaman Kemal Tahir, "Bozkırdaki Çekirdek"i yazar. Tahir Alangu anlatmış, o da yazmıştır köy enstitülerini görmeden. Kemal Tahir, hep görmeden, dinleyerek yazmıştır zaten. Bir açık oturumda bize, köy dediğin dört kerpiç ev, görmeye ne gerek var, demişti. Ama hapishanedeki köylülerden dinleyerek pekâlâ köy romanları yazmıştır zaten. Kutlamak gerekir kendini. Bu, sanatçının hayal ve de yazma gücünü gösterir. Bu kitabında, Köy Enstitüleri’nde verilen emekleri öğrencilerin gaddarca çalıştırılarak sömürülmesi, diye nitelemiştir. Enstitü öğrencilerine amele, kaba işçi diyen sağla birleşmektedir. Enstitülerin çalışmasını salt doğayla savaş olarak göstermektedir. Bu dinleyerek yazıldığı için yüzeyde kalan, bilgiçlik taslamadan öte geçemeyen bir çabanın ürünüdür. İçin ilginç yanı, İstanbul Macar Konsolosluğu’nda bir kokteylde rastladım Tahir Alangu’ya. Kemal Tahir’e neden Enstitüleri tersinden gösteren şeyler anlattığını sordum. Tarih 8 Mayıs 1973:"Geçenlerde İstanbul Radyosu’nda Kemal Tahir, Köy Enstitüleri konusunda benim anlattıklarımı tamamen karşıt yönde alarak yazdı" dediniz. Ne demek istediniz?Yanıtı:"Beni fazla üzme, kalbimden rahatsızım ve boyuna kilo veriyorum. Ben Kemal Tahir’e, Köy Enstitülerindeki günlük yaşantıyı anlattım. Onun da Osmanlıcılığı tuttu ve işin tersini yazdı."Köy Enstitüleri, doğanın ve de işin içinde yoğurduğu öğrencilerine, bilgi derslerini, tarım çalışmalarını, yapı uygulamalarını öyle uyumlu yürütme alışkanlığı ve iş eğitimi veriyordu ki, disiplin kurulları hava alıyordu. Suç ve suçlu yoktu. Ama yüzyıllardır toplumu yerinde saydıran zihniyet durur mu, boyuna iftira yağdırıyordu. Neden kızla erkek yan yana, omuz omuza derse giriyor, tarlaya gidiyordu. Bunu söyleyenler, köylümüzün zaten böyle karışık çalışıp, karışık yaşadığından habersiz görünüyorlardı. Neymiş efendim, kızlar, çocuklarını ayakyoluna atıyorlarmış, oralar tıkanmış. Alıntı burada bitiyor.Koca koca efendilerden kasaba eşrafına kadar mürteci kadro, sadece Köy Enstitüleri’ne iftira atmakla kalmamış, günümüz Gazi Üniversitesi’nin atası Gazi Eğitim Enstitüsü’ne "Kubbeli Kerhane" adını takmıştır. Mahşer günü Türkiye’nin eli bunların yakasında olacaktır. Başta Soljenitsin olmak üzere Sovyetler Birliği üzerine binlerce olumsuz tanık vardır. Peki, kaç Köy Enstitüsü mezunu bu okullar hakkında olumsuz tanıklık yapmıştır? Benim bildiğimce, hiç! Sizi gidi dedikoducu herifler! Bana en çok kubbeli kerhane lafı koydu, Zihniyete bakar mısınız?Ayrıca dünkü yazısı ile de bağlantı olduğunu söylemekte yarar var. O yazıdan sadece son paragrafından Kemal Tahir ve köy enstitüleri arasındaki ilişki kavrayabilmek için copy paste yapacağım...Kemal Tahir, herhangi bir Köy Enstitüsü'nde öğretmenlik ya da öğrencilik yapmamış. Herhangi bir şekilde görgü tanığı da değil. Köy kökenli olmadığı biliniyor. Köy gerçeğini yattığı hapishanelerde öğrenmiş. Mahpus damında öğrenilen gerçekler! Bu nedenle Kemal Tahir'in gerçekleri nezleli ve sıtmalıdır. Peki, Kemal Tahir, Köy Enstitüsü konusunda yazdıklarını işkembe-i kübradan mı atıyor? Evet! Onun bilgisinin gerisinde Köy Enstitüleri'ne karşı derin nefretiyle tanınan edebiyat eleştirmeni Tahir Alangu vardır. 30.11.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–21.
Bu konuyla ilgili eleştirilerini 1989 yılında Abdurrahman Dilipak Argos Adlı dergideki “Din, İman Vesaire” başlıklı yazısında şöyle dile getirmiştir:“Köy Enstitülerinden çıkacak gençlerle ateist bir gençlik oluşturulmak isteniyordu. Ahlak, din, evlilik müessesesi enstitü çevresinde düşman ilan edilmişti. Kapalı bir komün hayatı yaşanıyor, enstitülere tahsis edilen arazilerde ve burada devlet olanaklarının tasarrufunda haksızlık görülüyordu… Enstitülerin örgütlenmesinde büyük ölçüde Sovyet modelinden yararlanılmıştır… Enstitülerde ders verenler arasında Behice Boran, Niyazi Berkes, Sabahattin Ali ve Korkut Boratav vardı.”Bu konuda ağır eleştiriler getirenlerden biri de gazeteci yazar Engin Ardıçtır. Ardıç’a göre: “…Koskoca bir tek parti dönemi şehirleşmenin, köyden kente göçün pek bilinçli ertelenmesi devridir. Önce ‘devrimleri’ tutturmayı deniyor rejim, Enstitü tornasından çıkan köy çocuğu da satranç tahtasında piyon olacak, devrim ordusunda nefer, nasıl olsa atlar İstanbul’da, filler Ankara’da, kale Çankaya’da, Şah Atatürk, vezir İsmet!”Enstitülere bunlardan başka “sol kesimin” de eleştirileri olmuştur. Bu eleştiri sahipleri arasında İlhan Başgöz, Adnan Cemgil, Tahir Alangu, Kemal Tahir, Atilla İlhan ve Yalçın Küçük de vardır. Bu eleştirilerin arasında tam bir düşünce birliği olmamasına rağmen eleştirilerin genel içeriğini şöyle sıralayabiliriz:Köy Enstitüleri bilimsel yöntemlerle yapılan araştırmalar sonucu kurulmamışlardır. Marksist terim bilimsel sözlüklerde “tutucu sınıf” olarak tanımlanan bir sınıfa yönelerek işe başlamak devrim stratejisi açısından tartışmalı bir konudur. Enstitülerin kalkınmış köy ereğinin sonucu olarak köyün belli bir gelişme döneminde, kendi kendine yetebilir duruma getirilmesiyle devrimsel atılım dondurulmuş olacaktır. Köyün kalkındırılması hedef göz önüne alındığında gerekli değildir, çünkü köy ekonomisi tarıma dayalıdır, bu da sanayileşmeyi önler. Oysa sosyalist devrim sanayileşmiş ülkelerde gerçekleşebilir. Öğretmene devlet aracılığıyla ev, toprak verilmesi, ona maaş dışında kazanç sağlanması onu giderek küçük mülkiyetçi-sömürücü sınıfın içine katacaktır. Bir burjuva düzenine ve iktidarına yardım edilerek bir takım toplumsal üst yapı düzeltmelerine girişilmesi devrim stratejisi açısından yanlıştır. Bu tür yüzeysel düzeltmeler nedeniyle “gerçek devrim”in gelmesi gecikecektir. Osmanlı döneminde başlayan ve Cumhuriyet Türkiye’sinde süren batılılaşma çabaları Türkiye’yi emperyalizmin boyunduruğuna daha çok bağlamışken enstitülerin bu çabaya destek vermesi de bu süreci hızlandıracaktır. Enstitülerde çokça öğretmen yetiştirmek amacıyla çalışıldığı için, nitelik düşmüş ve öğretmenler kültürsüz yetişmişlerdirEnstitü çıkışlı öğretmenlerin az maaşa bağımlı kılınması da sosyal adalet bakımından tevil götürmez bir haksızlıktır.Köy Enstitüleri ile ilgili kanunlar incelendiğinde Enstitülerin yapımı ve bütçelendirilmesi ile ilgili de pek çok eleştiri söz konusudur. 24 Mayıs 1948 tarihli 5210 sayılı Bütçe Kanununa bağlı (R) işaretli cetvelin Milli Eğitim Bakanlığı kısmına eklenecek formülde Köy Enstitülerin köylünün salma ve imecesi ile köylü tarafından yapıldığı dile getirilmekte ve bir süredir uygulanan bu yöntemin bazı sakıncaları olduğunu belirtilmiş ve şöyle sıralanmıştır: Bolu milletvekili İhsan Yalçın da köy okullarının inşası için devlet bütçesinden yeterli para ayrılamayacağı için bu yükün, okulun yaptırılacağı köyde yaşayan vatandaşların sırtına yüklendiğini belirtmiştir. Sonuç olarak tüm bu eleştirilerden de anlaşıldığı üzere Köy Enstitüleri hakkında çok şey söylenmiştir. Köy Enstitüleri’nin sonuna kadar devam ettirilmemesinin nedenlerini şöyle sıralamak mümkündür;Enstitülerle birlikte kırsal alanda gerekli yapısal değişiklikler yerine getirilmemiştir.Köylü kitle ile devlet arasında güvensizlik olgusu sonucu köylüler Köy Enstitüsü hareketine karşı önce bekleyiş içine girmişler, sonra da bunların yıkılmasına karşı direniş göstermemişlerdir.Kırsal alanda hala gücü kırılmamış toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin varlığı ve bunların Köy Enstitüleri’ne karşı takındıkları tavır etkili olmuştur.29.11.2007
 
NUH’TA İLK KAR(6.11.07)
Sevinebildiğimiz konularda ilki yakalamak veya yaşamak çok güzel bir duygudur. Acı üzücü olaylarda da bunun tersi olur. Dün öğle arabasıyla kasabaya gittim. Elimde şemsiyem, sıkıca giyiniğim Hava yağmurlu. Kasabaya varınca yine yağmur var. Arada bir açınca çatıya kiremit kontrolüne çıktım. Aşağılara benzemiyor. Sert rüzgâr çok üşütüyor. Kiremit değiştirip siklon sıktıktan sonra aşağı indim. Yağmur yine başladı ama bende kahveye yetiştim. Yine ara verir gibi oldu evlere giderken sert rüzgârla birlikte gelen yağmurdan evden çıkamadık. Bazı dostların niye durmoyon diye takıldığı aşağı evdeyiz. Elimde şemsiyem vardı ama dizlerden aşağıda kuru yer kalmadı. Elbise değiştirip soba yakma görevi benim oldu. Çünkü kaynanamla ikimiz varız. Soba yakış ısınma ve akşam yemeğinden sonra bir-iki ev ziyareti. Kahveye vardım. Masalar dolmuş. Oyun oynayan bir kümeye takıldım. Pek ilgimi çeken bir oyunda değil. Sonra bir masa oluşturduk. Pazarlığımız Beşiktaş maçına kadar. Maç başlarken oyunu bitirdik. Umutla bekliyoruz. Gol gelecek diye ama gol rakipten geldi. Hem de sekiz tane. Bizim gibi yaşlıları eskiye götürdü sonuç ve üzüntümüz katlandı. Dışarıda yağan yağış şekli değişti. Kar yağışı başladı. Ama ne yağış. Kış ortasında deriz ya çapıt eskisi gibi düşüyor diye. İşte öyle. Kapıdan içeri giren siyah-beyaz. Kar, kar. Yerlerin ıslak olmasına karşın herler ap apak olmuş. O yağışa göre kuruya yağsa epeyce kalkmazdı. Maçtan sonra bilgi alışverişine girdik Hüseyin Hoca’yla. Çoktandır kasabadaydı. Dernekle ilgili gelişmeleri birbirimize aktardık ve ben aşağı o yukarı ayrıldık. Eve vardım uyku yok.
Bugün öğleden sonrası Afyon’a gelirken kar koruya doğru çekilmişti. Asfalta çıktığımızda karayolları görevlileri özel sektörün yaptığı yeni hizmete giren yoldaki delikleri ziftlerle yamamaya çalışıyorlardı. Afyon Nuh’tan daha soğuk karşıladı bizi. Akşam bilet almaya garaja gittim. Yarınki Eskişehir yolculuğu için. Sonra öğretmen evinde dernek yönetim kurulu toplanıp burs başvurularını değerlendirdik. Sonraki yıllarda başlattığımız bu işi bu gençlerin ve diğerlerinin sürdüreceği duygusuyla on bir gencimize burs verilmesi kararını imzalayıp dağıldık. Dünkü maçtan sonra Bugünkü Fenerbahçe maçı bir ilaç gibi geldi. Yolun açık olsun Fenerbahçe. Yolun açık olsun NUHYAR. 07.11.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–20
Köy Enstitüleri ve Koç Federasyonu adlı kitapta da benzeri söylemlerle karşılaşırız. Örneğin Cahit Okurer şöyle demektedir:
“Enstitülere köy çocuklarının alınması ilk bakışta müspet karşılanabilir. Fakat bunun köy-şehir ikiliği meydana çıkaran ilk adım olduğu anlaşılacaktır. Çünkü köyde yalnız köy çocuğunun öğretmenlik yapabilmesi, milli bütünlüğümüzü parçalayacak, sınıf mücadelesine yol açacak, psikolojik- kültürel faktörlerin kaynağı olma kabiliyetindedir.”
1950 yılından sonra Necip Fazıl Kısakürek de enstitülere yönelik eleştiriler getirmiştir:
“Son günlerde peçesi kaldırılan ve bazı yönelişlere göre tekrar ihyası için zemin aranan Köy Enstitüleri davası, memleketimizdeki komünizme hululünün şah damarını çizer.”
Kısakürek, ayrıca enstitülerin Anadolu çocuğunun doğal özelliklerinin yok edilerek yerine ahlaksızlık, milliyetsizlik, maddecilik ve komünist anlayışın kurulması için girişilen bir hareket olduğunu; “Anadolu çocuğunun ruh mezbahası” olduğunu söyler.
Zaman zaman Köy Enstitüleri’nde çalışan yöneticiler ve enstitüleri bitiren öğrenciler arasından da Köy Enstitüleri sistemine eleştiri yöneltenler çıkmıştır.
Emin Soysal da eleştiri yönelten enstitülüler arasındadır. Emin Soysal, Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde müdür olarak görev yapmış, daha sonra hakkında yapılan ihbarlar üzerine müdürlükten alınmıştır. Bu olaydan sonra tam anlamıyla Köy Enstitüleri düşmanı kesilmiştir. Soysal’ın eleştirileri şu noktalarda yoğunlaşır:
Eğitmen kursları daha ziyade enstitülerin işlerine dayanan birer angarya kurumudur.
Eğitmenler enstitü binalarının yapımında amele olarak çalıştırılmış ve gene de çalıştırılmaktadırlar.
Yollukları az olduğu için gezici başöğretmenler kendilerinden beklenen görevleri yapamamışlardır.
Köy Enstitüleri son derece acele kurulmuş, yerleri iyi seçilmemiş, fazla para ve emeğe mal olmuşlardır.
Talebe seçimimde yanlış yöntemler uygulanmış, talebeler nedeniyle Köy Enstitüleri yetimler yurduna dönmüştür.
Köy Enstitüleri’nde talebe sayısı fazladır, bunun yanında sanat öğretmenleri ve kültür dersleri yetersizdir.
Köyde ve enstitülerde yapılan bina işleri plansızdır, yapım işlerinde usulsüzlükler vardır.
Kızılçullu Köy Enstitüsü’nü bitiren bir başka enstitülü M. Şükrü Koç 1954 yılı içerisinde Köy ve Eğitim adlı dergide yayımlanan yazılarında şu eleştirileri yapmıştır:
“Köy Enstitülerinin kaderine egemen olan bazı idareciler zamanında bir taassup dalgası esmiştir. Köylü çocukları şehirle ve şehir hayatıyla temas ettirmede kısıntılı davranmak mümkünse ettirmemek… Köy Enstitülerinde öğrenci mevcutları çok kalabalık idi. Program dışı bir anlayışla dersler uygulanmaktaydı…” 05.11.2007.
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–19
22.08.1960 tarihli Son Havadis gazetesinde MEB eski müfettişlerinden Fethi İsfendiyaroğlu şöyle yazıyordu:
“ Milliyetçilik aşkın yakından tanıdığım Bakan R.Şemsettin Sirer’in emriyle müfettiş olarak enstitülerin iç hayatını ve genel işleme tarzını tetkik ve teftiş etme fırsatı buldum. Genel intibalarım şöyledir. Çocuklar boş saatlerde hep ders dışı eserler ve roman şeklindeki kitapları okumaktalar. Enstitülerde kitap okuma ve özet çıkarma faaliyeti geniş yer tutmaktadır. Burada yetişenlerden biri tehlikeli yazılarla dolu Köy Enstitüleri Dergisi’ndeki yazıları çalıştığı köydeki halka okumuştur. Yüksek Köy Enstitüsü’ne giren öğrencilere sınavda şu sorular sorulmuştur:
İş ilkesine dayalı eğitim, insanı nasıl mutluluğa götürür?
Kendi hayatınızda başarılı bir iş görmenin tadını en çok ne zaman gördünüz?
İş, insan için neden mutluluk kaynağıdır?
Bu tür sorular Tonguç’un materyalist ve Marksist zihniyetini tam anlamıyla ifade etmektedir… Yalnız iş ve maddiyattan zevk alan, her türkü manevi ve kutsal zevklerden mahrum insanlar yetiştirmenin bizim ulusal eğitimimizde yeri yoktur.
Enstitülerin kitaplıkları yerli, yabancı, solcu, sosyalist yazarların eserleriyle tıklım tıklım doludur. Öğrencileri zehirleyen bu kitapların başlıcaları: Uyandırılmış Toprak, Ana, Şahika, Reaya ve Köylü, Minka Abla, Fontamara, Değişen Dünya, Canlandırılacak Köy adlı kitaplardır. Öğretmen Vedat Günyol ile Doç. Orhan Burian klasik eserleri tanıtmak için Hasanoğlan Köy Enstitüleri’ne gidecekleri için kendilerine kolaylık gösterilmiştir. Klasiklerin - mahiyeti karanlık eserler oldukları göz önüne alınırsa- bu hareketin manasının anlaşılması kolaylaşır…”
Bazen de Köy Enstitüleri yapılarının, öğrenci ve öğretmenler tarafından yapıldığı konusu eleştiri nedeni olur. Örneğin; Kaya’nın aktardığına göre, Prof. Mümtaz Turhan şöyle yazmaktadır:
“Enstitüler, hiç de inandırılmak istenildiği gibi talebeler ve hocaları tarafından inşa edilmiş değildirler. Bilakis, milyonlar harcanarak müteahhitlere yaptırılmıştır. Şu halde ‘ Tuğlaları biz yoğurduk, biz kestik pişirdik, bunlarla enstitüleri biz yaptık’ iddiaları bir masaldan başka bir şey değildir.
Toprak Yayınları tarafından özel olarak hazırlanmış “Neden Köy Enstitüleri Değil?” adlı kitapta pek çok yazarın eleştirileri mevcuttur. Örneğin bunlardan biri olan İlhan Darendelioğlu şöyle yazmıştır:
“En büyük tahrik ve kızıl faaliyetler Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek üzere yüksek kısım haline getirilen Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde yapılmak istenmiştir… Enstitülerde kurulan kitaplıklarda ise kızıl, dinsiz, ruhsuz zevatın eserleriyle Yurt ve Dünya, Adımlar, Pınar, Gün, Ses gibi komünist dergilerin okunması sağlanmıştır.” 04.11.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–18
Tüm sağ görüşlü eleştiricilerin Köy Enstitüleri konusunda birleştikleri ana noktalar şunlardır:Enstitülerin kentlerden uzak kurulmaları yanlıştır. İş eğitimi ilkesi yanlıştır; üstelik de zararlıdır. Öğrencilere tarım ve sanat öğretilmesi gereksizdir. Bu durum onların yeterince kültür dersi görmelerine engel olur.Köy öğretmenine; okuldaki öğretme görevinin dışında, köyün ekonomik- toplumsal sorunlarıyla ilgili görevlerin verilmesi yanlıştır.Öğrencilere ders kitapları dışında değişik kitapları okuma işi yaptırılmamalıdır.Öğrencilerin kendi kendini yönetmesi ve yönetime katılması, tartışma özgürlüğü verilmesi yanlıştır.Enstitülerin aynı zamanda tarım üretimi yapabilen bir çeşit devlet üretme çiftliği gibi ekonomik işlevler yapması eğitbilim ilkelerine aykırıdır.Bu özellikleriyle enstitüler komünist bir rejimin yuvaları olarak kurulmuşlardır.Tonguç, aşırı sol görüşlü kişilerle ilişkisi olan bir eğitimcidir.Köy Enstitüleri sistemi, Tonguç tarafından komünist eğitimci Ethem Nejat’ın vasiyeti olduğu için kurulmuştur.İlköğretim sorunu, köylüye yalnızca okuma-yazma öğretecek idealist öğretmenleri yetiştirecek öğretmen okulu biçimine indirgenmelidir.Öğretmenin uzun yıllardan beri süregelmiş olan bozuk ekonomik ve toplumsal sorunların üstüne üstüne gitmesi eğitbilim ilkelerine aykırıdır. Bu işlere öğretmenleri bulaştırmak, böylesine ulvi bir mesleğin kirlenmesi demektir.31.10.2007
KUTLAMA

Bugün ulusça Cumhuriyet Bayramımızı değişik etkinliklerle kutladık. E-mailimi açınca gelen kutlamalardan ikisi öne çıktı sanki:”Bende Sizin Cumhuriyet bayramınızı kutlarım. Bu önemli günde inşallah pis mihraklar amaçlarına ulaşamaz dileklerimle iyi akşamlar dilerim.”
“Cumhuriyetimizin 84. yıldönümünü kutlar, mutluluk ve neşe ile dolu bayram geçirmenizi dileriz.”
Bir televizyon kanalında verilen kutlama mesajı da ayrıcalıklıydı.” Cumhuriyeti kutlamak yalnızca bayrağı elimize alıp sokağa çıkmak değil Kaz Dağlarındaki kıyıma ve yıkıma da karşı çıkmaktır.”
Aşağıdaki mesajı da cep telefonumun ekranından aktardım.”Emperyalizme, gericiliğe ve şovenizme karşı özgür, demokratik tam bağımsız bir ülke mücadelesi veren, bir arada yaşamı savunan tüm emekçilerin bayramını kutluyorum.”
Dört değişik mesaj. Ama içerikleri açısından düşüncelerimizi yansıtmıyor mu? Birincide iç ve dış düşmanların amaçlarına ulaşamaması dileği, ikincide çok gereksinmemiz olan mutluluk ve neşe dolu bayram geçirme dileği, üçüncüde şekilci kutlamanın yanı sıra doğaya dönük yıkım-kıyım-bozma çalışmalarına dur demenin de cumhuriyet bayramı kutlaması isteği, dördüncüde kurtuluş savaşı öncesi-dönemi ile içinde bulunduğumuz günleri anlatıp çıkmazlardan kurtulmamız dileği vurgulanmış.
Sağ olun dostlar! Düşündüklerimde ve yazdıklarımda ne kadar haklı olduğumu çok güzel gösterdiniz. Umarım beklenilen mutlu geleceği de görürüz. Göremesek bile düşünmek görmenin ilk aşaması sayılmaz mı? 30.10.2007
DEVRİMLER, CUMHURİYET VE BİZ

Türk Devrim Tarihi öğretmenlerinden Recep Peker:”Devrim devrini yaşamış, o devri hazırlamış insanların ruhunda en kuvvetli ileri hareket unsuru olan sıcaklığı ve heyecanı, ulusal çalışma yaşamına çıkacak olan genç Türk kuşaklarına, yeni unsuru aşılamak ve onları yaşadığımız devrim ilkeleriyle yetiştirip göreve hazırlamaktır.”sözleriyle amacı belirtirken, “Türk ana inanış yönünü, gençlere aşılamak, gençlerin uslarına yerleştirmektir. Biz kurtuluş ve diriliş devrimimizin sıcaklığını kuşaktan kuşağa aktarmalıyız.”diyerek devrimin geleceğe yönelen amacını da çizerek gençliği göreve çağırmaktadır.
Seksen dört yıl önce uygulamaya konulan cumhuriyet yönetiminin ve tümüyle Atatürk devrimlerinin geldiği durumu kendi kendimize sorgulayalım. İçteki güven ve huzurdan, uluslararası saygınlıktan, dış borçlardan, çağdaş ulaşımdan… Nereden nereye geldik veya neredeydik nereye düştük.
Eksik ve yanlışlarımızı görelim. Birey ve toplum olarak görevlerimizi tam yapalım ki özlediğimiz düzeye erişelim.
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. 29.10.2007
TARİHİMİZİ BİLELİM

Çok uzaklara değil. Yüzyıl kadar geriye döndüğümüzde günümüzü görür gibiyiz. Osmanlı-Rus Savaşı. İkinci Meşrutiyet. Gericilerin ayaklanması. Balkan Savaşı. Birinci Dünya Savaşı. Mondros Ateşkes ve Sevr Anlaşmalarıyla Osmanlı Devletinin bitişinin belgelerle ortaya konuşu.
Mustafa Kemal’in ordu müfettişi olarak Anadolu’ya çıkarak 19 Mayıs 1919 da Türk Kurtuluş Savaşını başlatması. Padişah yanlısı yönetimlerin işgal devletlerinin güçleriyle birlikte Şeyhülislamın fetvalarıyla destekli karşı güç oluşturma çabaları. Mustafa Kemal’in idam kararı ve askerlikten ayrılmak zorunda kalışı. Kongreler. İnönü ve Sakarya Savaşları. Birçok iç isyanın bastırılması. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması.
26 Ağustos 1922 de Kocatepe’den başlayıp 30 Ağustosta İzmir’de bitirilen Başkumandanlık Meydan Savaşı kazanımı ve Yeni Türk devletini dünyaya kabul ettiren Lozan Barış Anlaşması.
Son anlaşmayı eksik gördüğünü düşünenler ya da incelemeden kulaktan dolma bilgilerle veryansın edenler bir yanına Mondros ile Sevr’i diğer yanına Lozan’ı alıp incelemeli. Aradaki ayrımı o zaman görebileceklerdir.
Cumhuriyet öncesi olduğu gibi cumhuriyet sonrası da karışıklıklar olagelmiştir. Menemen Olayı, Şeyh Sait İsyanı,6–7 Eylül olayları, Kahramanmaraş olayları ile 1984 ten günümüze azalarak artarak süregelen terör olayları.
Genç cumhuriyet yönetimi savaş yaralarını sararken dış borçları ödemiş, kalkınmasını gerçekleştirerek tarihimizdeki yerini almıştır.
Özetlersek iç ve dış düşmanlar önceden de vardı. Şimdi de var. Yarınlarda da olacak. Zaten o yüzden dememiş mi ulu önderimiz Atatürk cumhuriyeti Türk gençliğine emanet ederken:”Ey Türk İstikbalinin evladı! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”
Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun.28.10.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–17

Eğitbilim uzmanı Halil Fikret Kanad, 1942’de yazdığı “Topyekûn Milli Terbiye” adlı kitabında şu eğitim anlayışını savunur:
“…Bu kadar kıymetli ve önemli bir devrede genç yeteneklerin üretim ve yarar gibi daha çok bencil eğitimcileri doyurmaya yönelik amaçlar için ezilmesi çok tehlikelidir… Böyle bir eğitim genç ruhlarda, belki hayatlarının sonuna kadar nesnel değerlerin canlanmasına ve ahlaki değerlerin oluşmasına engel olmaktadır.”
Bu sözleriyle Kanad, iş okulu ve iş eğitimi ilkelerini değersizleştirmekte, üretime yönelik bir eğitim dizgesinin gençlerde ahlaki çöküntülere neden olacağını söylemektedir. Kanad’a göre, köy öğretmeninin görevi:
“Yeni köy öğretmeninin başlıca işlevi, köylü arasında kuvvetli ulusçuluk bağları yaratmaktır… Türkiye’ye birtakım insanüstü ülkücüler modernleştirecektir.”
Kanad, Edward Burger’den çevirdiği “İş Pedagojisi” adlı kitabının ikinci baskısının önsözünde şöyle demektedir:
“ 1942 yılında Çifteler Köy Enstitüsü’nde 100 metrelik ark veya evlek açmaya çalışan zayıf bir öğrenciyi gören İnönü, etrafındakilere, bu çocuğun böyle bir işi yapmaya gücünün yetip yetmeyeceğini sorduğu zaman, Köy Enstitüleri müfettişlerinden biri: ‘ Evet paşam, çocuk belki çok yorulacak, fakat eninde sonunda bu işi mutlaka başaracaktır. Eğer bu işi bitirmeden ölürse biz onu bütün kalbimizle takdis edeceğiz ve şuracıkta onun bu heykelini dikeceğiz’ demiş ve bu olayı bana övünerek anlatmıştır.”27.10.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–16

İlköğretim seferberliği toplumdaki öteki gelişmelerin hızla önüne geçtiği dönemde ilk etapta köylü de bocalamış ancak durumu anladıklarında kızlı erkekli çocuklarını enstitülere göndermişlerdir. Toplumumuzun yeniliklere karşı gelenekçi yapısı göz önüne alındığında bu tutumu anlamak daha kolay olacaktır. Eğitimciler de karışma olmak üzere pek çok kişi “herkes okursa çobanlık yapacak insan kalmaz” görüşü ile pek çok eleştiride bulunmuşlardır. Eğitim kurumlarının eleştirilecek yönü her zaman olabilirdi ancak bu eleştiriler yapıcı değil yıkıcı yöndeydi. Eleştiri sahipleri nicelik yönünden seçkinci, nitelik yönünden ise ezberci eğitimden yana bir tutum sergiliyorlardı. Eğitimin içinde iş yapmanın, üretimin olması onlar için amelelik anlamına geliyordu. O zaman verilen eğitim uygulamadan yoksun, teorik düzeydeydi, enstitülerin uygulamaya ve üretime yönelik eğitiminin karşısına bu kadar katı duruşları anlaşılır değildi. 10 Haziran 1942 yılında Köy Okulları ve Enstitülerini Teşkilatlandırma Kanunu Tasarısı görüşülürken Hasan Âli Yücel: “…denilecek ki bu gerçekleştirilirken, angarya gibi vatandaşa iş tahmil ediyoruz. Eğer böyle ise burada gelip konuşan arkadaşlarım, idari vazifeleri esnasında demek ki kendileri bizzat işkence yapmışlar ve angarya yaptırmışlardır. Çünkü vali olup da, mektep yaptıranlar ya vergi alarak veyahut başka bir usul ile bu işi yapmışlardır. Bu yolla mektep yaptırmak zaten mevcut bir tarzdı.” diyerek bu eleştirilere yanıt vermiştir.
Tonguç’un eğitim bilimsel anlayışına yönelik eleştiriler 1940’lı yılların ortalarında başlamış, günümüzde de devam etmektedir. Bu eleştiriler genellikle şu konular üzerinde yoğunlaşır:
Tonguç tarafından köylerde uygulanan üç yıllık eğitmenle köy ilkokulu öğretimi, indirimli bir öğretimdir. Kent ilkokulları beş yıllık iken bazı köylerde ilkokulların üç yıllık olmaları doğru bir yaklaşım değildir. Tonguç, Alman eğitimcilerin etkisinde kalarak Alman totaliter eğitimin bir benzerini ülkemizde uygulamak istemiştir.Tonguç, Sovyetler Birliği’nde uygulanan eğitim dizgelerini uygulamaya çalışmıştır.26.10.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–15

Köy Enstitülerine getirilen eleştirileri çeşitli başlıklar altında inceleyebiliriz. Bunlardan ilki siyasal nedenlerdir. Köy Enstitüleri yasası Meclis’te onaylanırken toplantıya katılmayan 151 saylavın büyük çoğunluğu ilerde kurulacak olan DP içinde yer almıştır. Bu kişiler büyük köylü kitlesinin aydınlanıp, uyanmasından ileride büyük zarar görecekleri kanısını taşımaktaydılar. İkinci olarak toplumsal nedenleri sayabiliriz. Yeni okulun, yeni öğretmenin köye gelmesiyle ağa, bey, eşraf, din adamlarının büyük çoğunluğunun kurdukları düzenin altüst olacağı açıkça görülen bir gerçekti. Üçüncü olarak ekonomik nedenleri sayabiliriz. Köy Enstitüleri büyük toprak sahiplerinin, özellikle köy topraklarının büyük bölümüne el koymuş olan ve İnönü’nün deyimiyle “batakçı toprak ağaları”nın büyük oranda çıkarlarına dokunacaktır. Bilinçlenen köylülerin daha iyi yaşam koşulları isteyecekleri ve haklarını arayacakları herkes tarafından bilinen bir gerçekti. Bu sebeplerden başka sistemin eğitim yönetimine karşı çıkanlar da vardı, bu eğitim dizgesi onların alışmadıkları yepyeni ilkeler getirmiştir. Yönetsel nedenlerle de sisteme karşı olanlar vardı. Köy eğitim atılımına ayak uyduramayan bürokrat kesimler en kolay yolu seçerek sistemi kötüleme yoluna gitmişlerdir. Köy Enstitülerinin olumsuz savaş koşulları sırasında kurulması, buralarda özveriyle çalışacak öğretmenlerin azlığı, köylünün kendi okulunu yapmak durumunda olması ve köylünün fazla gelenekçi yapısı sistemi zorlayan en önemli nedenlerdendir.
Gene de 1945 yılına kadar Köy Enstitüleri sistemi için önemli eleştiriler görülmez. Çok partili döneme girilen 1945 yılından sonra eleştiriler yavaş yavaş artmaya başlar, giderek karşı devinime dönüşür. Eleştiri yapanlar yüzeysel ve halkçı eleştirilerle gerçek niyetlerini saklayarak, yaşanmakta olan sıkıntılı günlerin sömürüsünü yapmışlardır. Bu eleştirileri şöyle sıralamak mümkün:
Köylü imece ile okul yapımında çalışmış,
İlkokul çağına gelmiş çocukların yasal yaptırımlarla okula devamı sağlanmış,
Kızlar okula alınarak karma öğretim yapılmıştı,
Okuma-yazma bilmeyen vatandaşlar akşam okullarına devam etmeleri için zorlanmıştı.
Bu ve bunun gibi sudan sebepler sömürü aracı olarak kullanılmış ve gerçek nedenler gizlenmiştir. Bu eleştiri sahipleri köylünün: “Kentli kendi okullarını yapmazken biz neden kendi okulumuzu yapalım? Neden köye enstitü çıkışlı öğretmen gönderiliyor da esas öğretmen gönderilmiyor?” dediğini söylemişlerdir.25.10.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–14

Eyüboğlu tüm bu eleştirilerin ortak özelliğinin, meseleye uzaktan ve dışardan bakmak olduğunu belirtmiştir. Aslında bu söylenenlerin tenkitten çok bir küçümseme olduğunu ve bunları söyleyen ya da aktaranların devletin bir yenilik teşebbüsüne sorumsuzca karşı koymuş olduklarını belirten Eyüboğlu; bunları söyleyenlerin çocuklarının ilkokuldan, ortaokuldan, liseden ve hatta üniversiteden tahammül edemeyen okuryazarlar olduklarını söylerken, onların bu davranışlarının nedenini de anlayamadığını belirtir.
Köy Enstitülerini açmama, açılırsa kapatma düşüncesi kuruluş sırasında bile vardı. Mezunları köylere dağılmaya başlayınca bu düşünce su yüzüne çıkmaya başladı. Bu yıllar aynı zamanda Yüksek Köy Enstitüsünün kuruluş yıllarıdır.
Köy Enstitüleri gibi benzeri görülmemiş bir atılımın toplumda şaşkınlık yaratacağı doğaldı. Köylüyü amaçlaması ve niteliğinin onların gereksinmelerine uygun olması, eğitimi yalnızca seçkinlere özgü görenlerden büyük eleştiri almıştır. İmece, özellikle kadınların imeceye katılmaları, öğretmene okul dışı görev verilmesi, öğretmene geçim arazisi ayrılması, solculuk suçlaması, karma eğitim en çok eleştiri alan yönleriydi. Bu eleştirilerin neler olduğu üzerinde durmak, enstitülere esas karşı çıkış nedenlerini ortaya çıkaracaktır.
11.10.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–13

Sabahattin Eyüboğlu okuryazar diye nitelediği, Kemalist devrime inanmayan “şehirlilerin” bu konuyla ilgili görüşlerini, söylemlerini şöyle sıralamıştır.
“Bütün köylüleri okutmak güzel fikir, ama sonra toprakları kim ekecek? Koyunları kim güdecek?”
“Daha şehir çocuklarını doğru dürüst okutamıyoruz, kakmışız köylüleri okutmaya… İnsan yorganına göre bacağını uzatmalı; para yok, öğretmen yok, kitap yok, binlerce çocuğu toplayıp yarım yamalak yetiştirmenin ne manası var?”
“Köy Enstitülerinde okuyanlar köyde kalacaklar mı bakalım? Sen olsan kalır mısın? Zorla bırakmaya da hakkımız yok.”
“Bence bu iş böyle olmaz. Milletin parasını böyle fantezilere harcamaya hakkımız yok. Önce köylümüzü sefaletten, hastalıklardan kurtarmamız gerek.”
“Köylü çocuklarını şımartıyoruz. Enstitüde okuduk diye çalımlarından geçilmiyor. Göreceksiniz bunlar bize kafa tutacaklar. Besle kargayı oysun gözünü.”
“Kendim görmesem inanmazdım. Ankara Halkevi’nde Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencileri Faust’u görmeye gelmişlerdi. İlkin asker zannettim. Kaba kaba elbiseler, kapkara yüzler, korkunç bir ter kokusu. Bir facia. Bunlar öğretmen olacak da…”
“Bunlar Shakspeare’in, Goethe’nin, Gogol’un, Balzac’ın eserlerini okuyorlarmış, güler misin ağlar mısın? Bu eserleri biz bile okuyup anlayamıyoruz.”
“Köy Enstitülerinin sola kaymalarından korkulur. Milli tehlike karşısında esaslı tedbirler almak lazım.”
“Vallahi acıyorum köylülere. Bu kadar da olmaz. Enstitü mezunlarını yetiştireceğiz diye adamların canlarını çıkarıyoruz. Şehirlilerden istemediğimiz bir özveriyi onlardan ne hakla istiyoruz? Ufacık bir köy on binlerce lira verecek, insaf. Bari bu eziyetlere karşı köye doğru dürüst bir öğretmen gitse, hayır efendim dün akşam gören birisi anlatıyordu, ne kültür varmış ne sanat, konuşmasını bile bilmiyorlarmış.”
“Köy bir tecrübe tahtası değildir. Uzun tetkikler yapmadan, pedagojik, sosyolojik esaslara dayanmadan böyle cetvel kalem yenilik yapmaya kalkılmaz…”
“Canım bu çocuklar öğrenci mi işçi mi? Zavallılar akşama kadar boğaz tokluğuna çalıştırılıyorlarmış. Gıdasızlıktan verem olanlar varmış. Yazık, günah değil mi? Zaten bir insana hem sanat hem kültür kazandırmak olacak iş mi?”
10.10.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–12

Çıkarılabilecek Dersler
Köy Enstitüleri cumhuriyetin önemli atılımlarını tabana yaymak için gerçekleştirilmiş, özbenliğimize uygun en önemli iş ve eğitime dayalı bilinçlendirme kurumlarından başlıcasıydı. Savurganlığa, boşuna yapılan emek gücüne ve tüketiciliğe inadına kapalıydı. Tutumluluğu, yapıcılığı, yaratıcılığı ve üreticiliği kendine ilke edinmişti. Köy Enstitüleri bu ayrımı ortadan kaldırmış, kıza, erkeğe kucak açmış, eşit eğitime girmişti. Kırsal kesime dönük bir okul olduğu için de öğretmen, sağlık memuru, ebe gibi yetiştireceği adayları köyden almıştır. Köy Enstitülerinde kafanın etkinliği kadar yüreğin, bedenin etkinliği de gerekliydi. Kültürde, tarımda, teknikte bilgi, beceri donanımı isteniyordu. Öyleyse oraya alınacak çocukların önce sağlıklı olmaları, köyde doğmuş, 3 sınıflı eğitmenli, 5 sınıflı köy okullarını bitirmiş olmaları öngörülüyordu. Köy Enstitülerine alınacak öğrencileri, ilköğretim müdürleri, gezici başöğretmenler, ilköğretim müfettişleri, il ulusal eğitim müdürleri bölgelerindeki köyleri tarayarak saptıyorlardı. Köy Enstitülerinin açıldığı ilk yıllarda öğretmen adayı kız öğrencileri bulmak oldukça zordu. Üç sınıflı eğitmenli köy okulunu bitiren öğrencilerin dördüncü ve beşinci sınıfı Köy Enstitüsünde tamamlamaları için ayrıca enstitüye dayalı hazırlık sınıfları bulunuyordu. Köylerden enstitüye doğru yola çıkan her öğrenci askere gider gibi sırtında ak torbası, eski giysileri ile geliyordu. Sağlık kontrolünden geçirilerek uygun olmayanların yerine yedekleri alınıyordu. Yeni gelen öğretmen adaylarının eski giysileri, ayakkabıları, şapkaları alınır, yerine yenileri verilirdi. Kendi sınıf düzeyindeki dizgeye katılan, enstitünün havasına uyan öğrenci, bir yıl sonra ilgisi, isteği ve yeteneği doğrultusunda teknik sanat kollarından birine Köy Enstitüleri o güne değin yaratılmış olan köy, kent, kadın, erkek, varsıl, yoksul ayrımını dengelemeye çalışmış, yurdun her yerine yayılarak bölgeler arası dengesizliği gidermeyi hedef edinmiştir. Geleneksel okulculuk anlayışımızda sekiz ay eğitim, öğretim, dört ay dinlence vardır. Köy Enstitüleri bu anlayışı da yıkmıştır. Binalardan, bağ, bahçe, tarla ve hayvanlardan yıl boyu yararlanma yolunu seçmiştir. Bu yüzden de kümeler yılda ancak kırk beş gün köyüne inceleme, okuma yapması için gönderilmiştir. Öğrencilerin yarısı izindeyken yarısı da enstitüde kalmış, işlerin sürüp gitmesini sağlamıştır. Köy Enstitülerinin başka bir özelliği de herkesi kazanma ilkesine bağlı olmasıydı. Kuramsal bilgisi yetersiz diyerek hiçbir öğrenci kıyıma uğratılmaz, okuldan atılmazdı. Öğretmen olamayacaklar sanata yönlendirilirdi. Üçüncü sınıfa dek gelenler, isterlerse sağlık koluna ayrılır, köy sağlık memuru eğitimi görürlerdi. Köy Enstitüleri hem kurulduğu çevrede bulunan köylere örnek olacağı, hem de yetiştirdiği elemanlarla köylülere rehberlik edecek durumda bulunduğu için geniş katılımı gerektiren büyük bir imeceye girmeleri söz konusuydu. Öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler hem kendi gereksinimleri için çalışıyor, hem de başka enstitülere, çevre köylere yardıma gidiyordu. Okul ve bina yapımlarını gerçekleştiriyorlardı. Köylüler kendi okullarını, öğretmenlerinin oturacağı evi kendileri yapıyordu. Ne var ki, köylük yerinde çocuklar bir iş, bir üretim aracı olarak görülüyordu. Okula gitmesi, hele bunun üç yıl, beş yıl gibi sürekli ve zorunlu olması çok yadırganıyordu. Bereket köy çocuğu doğa koşullarına alışıktı. Köy Enstitüleri onların dayanıklı gücü sayesinde yoklukları, zorlukları yenerek kuruluyordu. Öğrencilerin, usta öğreticilerin, öğretmen ve yöneticilerin anlayışlı, demokratik işbirliği yapmaları sonucu başlanan işler yarım bırakılmadan bitiriliyordu. Herkes birbirinden, alet ve eşyalarından destek görüyordu. Dostluk, arkadaşlık bağları ile toplu yaşama kucak açılıyor, ilerici atılımları köstekleyen engeller sevgi ile güvenle aşılıyordu. Toplumsal çıkarlar bireyselliğin önündeydi. Bencilliğin yerini özveri dolduruyordu. Eğitim, metot dendiğinde çevreye görelik başta gelirdi. Günlük yaşam, köyle bağlantılıydı. Örnekler, çözüm yöntemleri doğal ortamdan alınırdı. Öğrencilere ruhsal ve bedensel güçlerinin üzerinde görev verilmezdi. Yılgınlık yaratacak, ağır işçiliği gerektirecek işlere öğrenciler sokulmazdı. Zevkle çalışılacak planlamalara öncelik tanınırdı. Öğrenciler çalışma alanlarında, başkanlık, nöbetçilik gibi kendilerinin işçisi, yöneticisiydi. Çalışmalarda gözlem ve deney vardı. İş içinde kendine görelik esastı. Tümdengelim ve tümevarım metotları, neden ve niçinlere indirgenerek iş içinde sorgulanır, uygulanırdı. Köy Enstitüleri Atatürk 'ün şu sözlerine denk düşen köylü yaratma özlemiyle çalışıyordu. ''Türk köylüsünün silah kadar makine tutmaya yakışan güçlü eli, ulusal olduğuna inandığı işlerde ve zamanlarda tarihin akışını değiştiren yüksek, sosyal duygusudur.” 09.10.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–11
 
Nedim Menekşe'nin Köy Enstitüleri Gerçeği isimli kitabı : "Kuruluş
yıllarında enstitüler bir şantiye alanıydı sanki. Temeli atılan her bina
bitmeden ikincisinin temeli atılırdı, o yarıya çıkmadan üçüncüsünün inşaatı
başlardı. Bu nedenle çok çimento harcanıyordu. O zaman çimentoları en az 4–5
kattan oluşan kâğıt torbalar korurdu. Bu torbaları yırtmayarak itinayla
keser ve temiz taraflarını katlayarak defter yapardık. Bu dönemlerde
öğrencilerin hemen hepsi çimento torbalarından yapılan bu defterleri
kullanmıştır. Çünkü harp yıllarıydı... Yusuf Asıl
 
Köy Enstitüleri'nde hayat sabah saat altıda, dan dan dan diye çalan kalkma
kampanasıyla başlardı. Nöbetçi öğretmen, nöbetçi öğrenci başkanıyla bütün
yatakhaneleri dolaşarak öğrencilerin kalkmasını sağlardı... Köy
Enstitüleri'nde her şeyi yaparak, yaşayarak öğrenir, ezberciliğe yer
verilmez, üreten, düşünen, neden ve niçin sorularının cevaplarını araştıran
kişilikli insanlar yetiştirilirdi... Kamil Emiral
 
Köy Enstitüleri binlerce köy çocuğu gibi benim de kaderimi değiştirdi.
Kapkaranlık dünyamda hiç umamadığım zamanda bir pencere açarak hayatıma yön
verdi. Bu bakımdan Köy Enstitüleri deyince ilk aklıma gelen, bizi aydınlığa
götüren bir yol. Çalışmalarımız kültür, sanat ve tarım alanlarında devam
ediyordu.
Bir taraftan da İkinci Dünya Harbi'nin getirdiği yoklukla savaşıyorduk.
Ekmeğimiz sınırlıydı. Binalarımızı kendimiz yapıyor, tahılımızı, sebzemizi,
balımızı, etimizi, kendimiz üretiyorduk. Çok yoruluyorduk ama meydana gelen
eserleri ve üretimi gördükçe yorgunluğumuzu unutuyorduk. Öğretmenlerimizle
kardeş gibiydik. Tüm alanlarda kendimize yetecek ve çevreye örnek olacak
şekilde yetiştirildik. Hayatta karşılaştığımız problemleri çözmede hiç
zorluk çekmedik. İyi niyetle hiçbir karşılık beklemeden millete ve devlete
olan borcumuzu ödedik... İhsan Yüce
 
Köy Enstitüleri sadece öğretmen yetiştirmiyordu; köylerde görev yapacak
sağlık memurları ve ebeler de yetiştiriyordu. 3. sınıfı bitirenler sınavla
sağlık kollarına ayrılabiliyordu. Ben de sağlık kolundan mezun oldum.
Yıllarca köylerde görev yaptım. Hayatımda hiç kimseden para istemedim. Bu
yüzden adım "para almayan sağlıkçıya çıktı. Veysel Alkan
 
İlköğretim meselesinin bir laf ebeliğine kurban edilmemesi için bütün
kuvvetimizi kullanacağız. Öldüğüm zaman Türk milletine miras bırakacağım iki
eserden biri Köy Enstitüleri'dir. İsmet İnönü 06.10.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–10

Köy Enstitülerini ziyaret eden devlet yöneticileri, eğitim-öğretimin çok
güzel yürüdüğünden söz etmişler, ziyaret anılarını şeref defterlerine
kaydetmişlerdir. Eğitim Bakanı H. Ali Yücel, Düziçi Köy Enstitüsünü (29 Mart
1943) ziyareti sırasında öğrencilerin sınıftaki ders, atölyedeki demir ve
tahta ile yapılan çalışma, tarladaki çapa, hayvan bakımı, alandan da oyun
gibi etkinliklerde bulunan kız ve erkek öğrencilerin gözlerindeki neşeyi,
müdür ve öğretmenlerin görevlerine olan bağlılıklarını, insanlardaki
mutluluğu kalp gözüyle gördüğünü söyleyerek yaptığı işin doğruluğuna güveni
kaydeder. Konya milletvekili olan Sadi Irmak aynı okula ziyareti sonucunda,
her zaman inandığı ulusun çocuklarının gözünde yüceldiğini belirtmiştir
Milletvekilinden Cumhurbaşkanına kadar okulları ziyaret eden "devletlüler",
övgüler yağdırırken 1948 yılında Bakanlık müfettişleri tarafından yapılan
denetim raporları, hiç de iç açıcı olmayan durumu ortaya çıkarmıştır:
Yatakhanedeki ranzalar, çok sıkı olup, çarşaf ve yastıklar temiz değildir.
Yatakların çoğu çarşafsız olup çarşafı olanlar da yırtıktır. Battaniyeleri
olmayan çocuklar, soğuk havalarda üşümekte, yemekhanelerde ayakta yemek
yemektedirler. Yeterli sayıda çatal, kaşık, bardak, sürahi yoktur. Tokmakla
çamaşırları yıkayan kız öğrenciler derslerinden geri kalmaktadırlar. Tuvalet
akıntıları binanın önünden geçmektedir. Su bardakları öğrencilere
dağıtılmayıp depoda saklanmaktadır. Kırık-dökük sıralar, badanasız duvarlar,
çok kirli yerler... Hamam soğuk olup soyunma yeri yetersiz ve pistir... Bir
yıl sonraki denetimde de durum aynıdır.
Sekiz yılın sonunda (1948) yirmibirincisi açılan Köy Enstitülerinde öğrenci
sayısı 15'bine ulaşmıştır. Bu tarihte Hasanoğlan Köy Enstitüsü kapatılırken,
Enstitüler 1954 yılına kadar devam etmiş ve bu tarihten itibaren isimleri
kaldırılarak ilköğretim okullarına dönüştürülmüşlerdir. Tek parti döneminde
açılan bu okullar, yine aynı parti tarafından H. Ali Yücel' in bakanlıktan
istifası ile sonları hazırlanmıştır. 05.10.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–9

Eğitim tarihine armağan edilen ve dünyaya örnek gösterilen bu okullarda
okuma mutluluğuna ulaşan kişilerden bir tanesi 1949 yılında Köy Enstitüsüne
giren Mahmut Mazı'dır. Lojmanlar arasında yolların olmadığını, bir yıl
yapıcılık dersi gördüklerini, önceki öğrencilerin Toroslardan kestikleri
keresteleri dereden yararlanarak taşıdıklarını, 4. ve 5. sınıfta
başlarındaki çavuşla birlikte Bulgaristan göçmenlerine kerpiç döküp evler
yaptıklarını yazar. İlk girdiğim yıl, evimden götürdüğüm ayakkabıların
tabanı ve yüzü beş-altı ayda gitti. Benim gibi arkadaşların çoğunun da ayağı
çıplak kaldı. Alman binasındaki banyodan takunyalar dağıttılar. Aylarca
takunya ile dolaştık. Sonra bir hayırsever 25 çift, içi bez lastik ayakkabı
göndermiş. Kura çekildi, bana da bir çift düştü. Sevincimi unutamam. Bir
başka öğretmen Mehmet Dinç, Kastamonu Gölköy Enstitüsü'ndeki kabristanda
25–30 mezarın olduğunu, kendisi de hastalandığı için köyüne gönderildiğini,
iyileştikten sonra okula geri döndüğünü belirtmiştir
Eleştirilerden bir tanesi de kültürle ilgilidir. Bu okulların açılmasının
bir sebebi de kültür devrimi olarak gösterilmiştir. Bu sava göre, şehirdeki
eğitimi bozarak yetiştirilen solcu devrimbazlar istedikleri amaca
ulaşamıyorlardı. Karşılarına, köyden ve kasabalardan gelen sağlam çocuklar
çıkıyor, amaçlarına ulaşamıyorlardı. Bunun için enstitüleri açıp köylerden
başlamak üzere işe giriştiler. Enstitülü gencin tezek edebiyatıyla iğrenç ve
utanç verici yazılarını göklere çıkarırken başkalarını karalamaya
çalıştılar. Zorla bir sınıf savaşımı oluşturarak, ezen muhtar, ezilen
köylüden oluşan sınıfları yaratmaya uğraştılar. Köylünün ulusal, dini ve
ahlaki düzenini yıkmayı amaçladılar.
Gerek kültür değişimi, gerekse solculuk savlarına verilen yanıtlarlar
yalanlamayla değil savunma şeklinde olmuştur. Öğretmen, eğitmen olacak, asla
sağcı olamayacak ve solcu olmak zorundadır. Köy Enstitülerinin, devrim
yayıcıları gibi hareket etmesi ve "Cumhuriyet imamlığı" yapması öğretmenden
istemiştir. Bu durumda öğretmen, köy yaşamında imam kadar etkili bir konuma
getirilmeye çalışılmıştır. Din ahlakı yerine, iş ve bilim ahlakı
getirilecekti. İş saygısı yeni bir din gibi olacaktı. Batı anlamında solcu
ve düzen değişikliği isteniyordu. Sağcılar; ataları, anne-babaları gibi
yaşamak istiyor ve yenilikleri yadırgıyorlar. Solcular, eski yaşayışı
beğenmeyen, yeniliği arayan, bilmediğini öğrenmek isteyen kişilerdi.
Padişahı, halifeyi kapı dışarı eden yasalarını kılık-kıyafetini, yazısını
değiştiren yeni devlet bunları yaparken ataları gibi yaşamak isteyen
sağcılara benzemezdi. Atatürk eski düzene karşı olduğundan, hem Atatürk'ten
yana hem de sağcı olmak mümkün değildi. Köy Enstitüleri bu sebeplerden
dolayı Atatürk ilkelerine bağlı oldukları ölçüde solcu idiler. Bunlara karşı
olan da sağcı.
Köy Enstitülerinin yoğun programları arasında dini eğitim olmadığı gibi, köy
insanının inancıyla savaşım verilmiştir. Okullarından mezun olup köylerine
dönen öğretmenlere bakanlık tarafından 150 kitaptan oluşan kitap seti
veriliyordu. Bu kitapların en önemli özelliği kulluk ve ümmet anlayışına
karşı, bilgi, öykü ve düşünceleri içermeleriydi Bu gelişmenin en olumsuz
sonuçlarından bir tanesi ve belki de en önemlisi, özellikle kırsal kesimde
yaşayan insanlarımızın yeni açılmakta olan okullara karşı soğuması ve yıllar
boyunca çocuğunu göndermekten (özellikle kız çocuklarını) sakınmasıdır.
04.10.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–8

Söz konusu eleştiriler, okul savunucuları tarafından yalanlanmadığı gibi,
klasik sistemle bir sonucun alınamayacağını, uygulamalı derslerle daha hızlı
bir kalkınmanın olacağını söylemişlerdir. Onlara göre bu çalışmalarla en
kötü koşullarda binlerce yapı, çorak arazilerde binlerce ağaç dikimi, gelmez
denilen yere su götürülmüş, elektrik götürülmüştür. Öğretim ve eğitim işle
birleştirilecek yaşam savaşı içinde bilgi kazandırılacaktı. Ders ev
yapmanın, ağaç dikmenin, hastalıklarla savaşın, toprağını tanımanın,
hayvanı, makineyi kullanmanın, kooperatifi yönetmenin ta kendisi olacak,
yaşam ve kültür bir arada kazanılacaktı. Bu da Avrupa'da çoktan doğmuş bir
düşünce olmakla beraber dünyanın pek az yerinde ve derslerin pek azında
uygulanma alanı bulabilmiştir. İş eğitimi ilkesinin karşısında bir yandan
ana babanın, toplumun eski okula alışkanlığı, bir yandan da bilimi ve sanatı
gündelik gereksinmelerinden yaşanan gerçekten ayıran bir öz kültür, bir
zaman ve yer dışı kültür anlayışı çıkıyordu. Bir işe yaramak çocuklar için
en büyük mutluluk olduğu halde, nice büyükler okulda temizleme işinin bile
büyüklere para ile yaptırılmasını çocukların lehine sanırlar. İşe yarayan
bilgi onlarca saygınlığı yitirir.
Öğrenciler ve öğretmenler elbirliğiyle yapı gereçlerini kendileri
yapıyorlar, tarlaları işliyor, at, sığır, davar yetiştiriyor, sürüler
besliyor, arıcılık, tavukçuluk, kimi enstitülerde balıkçılık yapıyor, meyve,
sebze, tahıl, hemen hemen bütün yiyeceklerini üretirken, kışlıklarını da
kendileri hazırlıyor ve dikişlerini de yapıyorlardı. Yaptıkları yapılar;
derslik, işlik, yemekhane, yatakhane, kitaplık, laboratuvar, resim,
fotoğrafçılık, okuma, toplantı salonları, kooperatif evleri, elektrik
santralleri, bağ, meyve, sebze bahçeleri, ormanlar, ahır, ağıl, kümes,
arılıklarını, hastane, alet, araç ve motor binalarını, öğretmen evleri,
değirmen, fırın, balıkhane v.s. Bunların yanında, kümeler halinde ve
öğretmenlerinin başkanlığında komşu köy ve bölge okullarının yapımı için
yardıma gidiyorlar, boş zamanlarında beden eğitimi, toplantılar, müzik
çalışmaları yapıyorlar. Bütün bunların sonucunda Atatürk'ü anlayarak,
eğitimde Atatürkçülük ilkesini uygulayarak, Türk eğitimcileri, çok pahalı
olan eğitim yatırımlarının zararlarını ortadan kaldırmış, bu sistemi
insanlığa, eğitim tarihine armağan etmiş oluyorlardı. Gençliğin yaratma
gücü, coşkusu yararlı yönde kullanılmış, yapıta işe dönüştürülerek
kişilikleri geliştirilmiş, kişilik bilincinin kazanılmasına geniş olanaklar
sağlanıyordu 03.10.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler–7

Köy Enstitülerinin açılışıyla birlikte başlayan eleştiriler bu okullarda
isim ve program değişikliği yapıldıktan sonra da sürmüştür. Bakan Hasan Ali
Yücel, yasa tasarısının görüşmeleri sırasında, köyden gelecek çocukların
bilgi ve yetenek sınavından sonra bu okullara alınacağını belirterek,
bununla ayrı bir sınıf oluşturmayacaklarını belirtmiştir. Yani buradan mezun
olanların köyleri ve köylülükleriyle bağlantısı kesilmeyecek sonraki
yaşamlarını yine köyde ve çiftçilikle geçireceklerdi. Bu yolla bilgili,
sağlıklı, ülkesine bağlı, üretici yurttaşlar yetiştirilecekti. Daha önce de
kaydettiğimiz gibi mezun olanların atandıkları yerde 20 yıl çalışma
zorunlulukları vardı. Kazım Karabekir de aynı toplantıda, getirilmek istenen
değişimi eleştirerek; kendi alanlarında iyi yetişmemiş az görgülü, yarı
aydınların köylülerimizi nüfuzları altına alarak maddi manevi baskı
kuracaklarını, bu durumu gelecek açısından tehlikeli gördüğünü belirtmiştir.
Tartışmalardan sonra oturuma katılan 278 vekilin oyuyla yasa kabul
edilirken,148 vekil ise oturuma katılmamıştır
Okulların en fazla tepki çeken tarafları, ağır koşulları, öğrenimden çok
öğrencilerin bir tarım işçisi olarak (öğretmenler bile) çalıştırılmaları
olmuştur. Köylerini kalkındırmaları amacıyla, öğrencilere kültür
derslerinden çok çiftçiliğin, nalbantlığın, müziğin, sağlık memurluğunun,
sanatkârlığın ve daha başka mesleklerin hepsinin birden verilmeye
çalışılması ve hepsinden başarılı olmalarının beklenmesi (bu okullarda
sınıfta kalma yoktu) eleştirilmiştir. Ağır iş koşullarından dolayı öğrenci
öğretmeninden bir şey öğrenemediği gibi, öğretmenin de öğrencilere
verebileceği kültür dersleri için ne zamanı olmuş ve ne de kendisini
yetiştirebilmiştir Çünkü öğretmene maaş yerine arazi verilmiş, öğretmen
geçimini sağlayabilmek için öğrencileriyle birlikte burada çalışmak zorunda
kalmıştır.02.10.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler-6

Tek parti iktidarının olduğu bir dönemde açılan bu okullara destek de tepki
de yine parti içinden gelmiştir. Bu okulların açılmasının amaçlarından bir
tanesi ve en önemlisi olabildiği kadar devletin yapacağı harcamaların en az
düzeyde tutulması; öğretmen, öğrenci, köylü üçlüsüyle her türlü işi
gerçekleştirmekti. Nitekim de öyle olmuştur. Oysaki adı köy enstitüleriyle
özdeşleşmiş olan dönemin Eğitim bakanı H. Ali Yücel, birkaç yıl öncesine
kadar şunları söylüyordu: Osmanlılar zamanında devlet yüzyıllarca Türk
köyüne sadece almak için gitmiştir. Askere alır, vergisini alır, istediğini
bulamazsa canını alırdı. Oysaki Cumhuriyetin geçen on dört yılı içinde başı
dinç, sakin, rahat ve huzur içinde yaşıyordu. Artık köylüden alma devri
bitmiş verme devri başlamıştı. Cumhuriyet ona emniyet getirmiş, hastalığına
şifa arayan örgüt kurmuştur. Kurak topraklarına su dağıtıyor, tohumsuz kalan
ambarını tohumla dolduruyor, parasız kalan kesesine para koyuyordu
Cumhuriyet, Anadolu köylüsüne, onu ülkenin belkemiği diye överek
fakat onun için en iyi olana kendisi karar vererek ve bunu uygulamak
için devlet ve parti memurları göndererek— daima sözde bağlılık
göstermişti. Yüzyıllarca, belki de bin yıldan beri, toprak ağasının ve
devletin otoritesine boyun eğmeye alışmış olan köylü, bu rolü de kabul
etmişti
Köy Enstitülerini halk adına aydınlar kurdu, halk adına yine aydınlar yıktı.
Halk köy Enstitülerini istiyordu da aydınlar onun için kurdu demek gerçeğe
ne kadar aykırıysa halk istemiyordu da aydınlar onun için yıktı demek de o
kadar aykırıdır. Yıkanların mı, yoksa kuranların mı halktan yana
olduklarının bilinmesi için kimlerin çıkar peşinde oldukları, kimlerin bu
işten kazanç elde ettiğinin araştırılması gerekir.30.09.2007
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler-5
 
Köy Enstitülerinde müzik eğitimi konusu, tüm olanaksızlıklara karşın hem
müzik öğretmeni yetiştirmek bakımından hem de müziğin eğitimdeki önemini
vurgulanması bakımından çok önemlidir.
şair Haşim Kanar'dı. "Ben Ruhi Su"yu ilk kez Niyazi
Başkaya ile birlikte Hasanoğlan Köy Enstitüsüne gönderildiğimizde 1942
yılında gördüm. Orada bir yemekhane binasında, öğrencilere saz çaldığında
gördüm ve dinledim. Söylediği türkünün sözleri bugün bile aklımdan çıkmıyor.
‘Kestanenin iyisi, geçti güzel sürüsü, sürüsünden fayda yok, yaktı
beni birisi En son Ruhi Su'yu, Hacettepe Üniversitesi'nde
68'li yıllarda, bir konser sırasında gördüm. Ruhi Su sahneye
çıktığında, öğrenciler ayağa kalktı. Onu alkışlamaya başladılar. Eliyle
durdurdu. Ben burjuva sanatçısı değilim. Burjuva sanatçıları, daha
konser başlarken elleri çırptırırlar. Ben, size bir şey söylemedim ki beni
alkışlıyorsunuz. Konserimi bitiririm, eğer beğenirseniz alkışlarsınız. Bir
emek verilir, ancak bunun karşılığında alkışlanır.deyince salonda
sesler kesildi. Konserini bitirdi. Salonda bulunanlar, kendisini dakikalarca
ayakta alkışladılar. Ruhi Su, elini göğsüne koyarak, gülümsedi ve sahneden
çekildi. Seval Deniz Karahaliloğlu 29.09.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler-4
 
Mehmet Duru, Köy Enstitüleri anılarından ve mandolin ile ilk
karşılaşmasından bahsetti.  Köy Enstitülerinde her öğrencinin çalgı
öğrenmesi mecburiyeti acaba başarıya ulaşacak mıydı? Çünkü oraya başvuran
sıradan insanlardı ve neredeyse hiç müzik bilgileri yoktu. Bunun da bir
denemesi yapılacaktı. Alınan sonuçlardan denenmeye değer olduğunu görüyoruz.
Bizim devrenin, Savaştepe Köy Enstitüsüne kaydı yapıldığı dönemde, bizden
önceki 40 kişilik kıdemli devre dinlencedeydi. Okula girdik. Onlar tatilden
döndüler. Her birinin elinde bir mandolin. O zamanlar, ismini bile
bilmiyorum. Bizden önceki devre mandolin çalmayı 7 ay önce öğrenmeye
başlamışlar hepsi gayet güzel çalıyorlar. Bir gün, benden önceki devreden
arkadaşım Necati Cebe, baktım bahçe duvarına dayanmış mandolin çalıyor.
Hayran oldum. Öylesine güzel çalıyordu ki, mandolin bana çok sıcak
dokunabileceğim bir çalgı gibi gelmişti. Bir süre onu hayranlıkla
dinledikten sonra müzik konusunda çalışmaya karar verdim. Daha sonra bize de
mandolinler verildi. Hemen notaları öğrenip mandolin çalmaya başladık. Sene
sonunda 30 kişilik bir mandolin orkestrasıyla çok zor çalınan parçalardan
oluşan zengin bir repertuar hazırladık ve başarılı bir dinleti sunduk. Daha
önce elleri ancak kazmaya küreğe yatkın olan arkadaşlarımız, artık mandolin
çalıyordu. Değişim çok büyüktü. Bazı çevreler tarafından, fiyaskoyla
sonuçlanacağı düşünülen deneme büyük bir başarıyla sonuçlanmıştı. Köy
Enstitülerinde olumsuzlukları sineye çekmek ve olanaksızlıklara teslim olmak
diye bir şey söz konusu olamazdı. Bizler problemleri çözmek, alternatif
çözümler yaratmak üzere yetiştirilmiştik. Müzik hocamızın tayini çıkınca,
müzik derslerimiz boş geçmeye başlamıştı. O dönem, Ankara Radyosunda
Çarşamba günleri, yurttan sesler korosuyla, ‘Bir Türkü
Öğretiyoruz  diye bir program vardı. Okul yönetimi, bu programdan
yararlanmaya karar verdi. O zamanlar oradaki tek radyo, pille çalışan, sabit
bir anteni olan ve 37 ekran büyüklüğünde bir düzenekle eğitim şefimiz Zeki
Tümeboylu nun evinde var. Radyoyu taşıyamayacağımıza göre, biz
radyonun ayağına gideceğiz demektir. Her sınıftan kulağı çok iyi olan ve
kolay öğrenen ikişer öğrenci seçilerek bir grup oluşturuldu. Her Çarşamba
günü o büyük radyo pencerenin önüne çıkarılır, Sarısözen in
programından önce, elimizde kalemler, defterler duvarın önünde beklerdik.
Sarısözen türkünün sözlerini yazdırıyor, yurttan sesler korosu türküyü
söylüyor, biz de canlı teyp görevi görüyor ve öğrendiğimiz türküleri okulda
arkadaşlarımıza öğretiyoruz. Bu Nisan ayında başladı. Biz bütün yazı her
Çarşamba günü Zeki Bey in penceresinin önünde seçme türküler öğrenerek
geçirdik. Böylece, boş geçen müzik ders saatlerini değerlendirerek o yaz çok
sayıda türkü öğrendik. Sonra, okula Zühal Sarıman isminde, konservatuarda
keman bölümü öğrencisi olan bir öğretmen geldi. Bir duyuru yapılarak
isteyenlere keman dersi verileceği söylendi. Günümüzde hayal edilemeyecek
bir olanak yaratılarak, isteyen her öğrenciye keman alındı ve öğrenciler
Zühal Hanım dan ders alarak keman çalmayı öğrendiler.28.09.2007
(arkası var)
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler-3
Çalgı çalmaya ders dışı etkinliklerde de yer verildiğinden, enstitü
öğrencilerinin büyük çoğunluğu bir çalgıyı yeterli düzeyde çalacak duruma
gelebiliyordu. Bu konuda Tonguç'un yönergesi şöyleydi. "...Öğrenci grupları
işlerini bitirince veya boş zaman bulunca enstitü içinde, dışında, tarla
kenarlarında, bahçelerde, ahırlarda, yollarda gidip gelmelerde bir müzik
aletini çalmakta veya şarkı-türkü söyleme konusunda tamamen serbest
bırakılmalıdırlar. Türkülerin ve halk oyunlarının, folklorik dansların
okullara girmesini sağlayan eğitim kurumları Köy Enstitüleridir. Köy
Enstitülerinden önce türküler ve halk oyunları kesinlikle okullarda yer
almıyordu. Hatta bununla ilgili olarak, komik olaylar yaşanmıştır. Kimi
tutucu, gerici çevreler türkülerin sözlerini, kendi ahlak anlayışlarına ters
bulmuş ve cinsellik çağrıştırdığı sanısıyla sakıncalı görmüşlerdi. Bu
dedikodular TBMM kürsüsüne dek getirilmişti. Köy Enstitülerine karşı olan
kimi milletvekilleri: "Elin elimde olsun, kapı kapı dilenem." gibi çok masum
sözleri bile sorun yapmak istemişler, ama dönemin Milli Eğitim Bakanı, Hasan
Ali Yücel'den gerekli yanıtı almışlardı. Yücel, TBMM kürsüsünden, içerik
olarak, şöyle bir yanıt vermişti: "Sayın arkadaşımız bu türküyü, yüce meclis
kürsüsünde rahatça okuyabildi, bir sakınca görmedi. Ayrıca, bu türküleri,
köy çocukları, 2-3 yaşlarından itibaren annesinden, babasından,
ağabeyinden, ablasından dinlemiş; tarlada, çayırda, harmanda, dağda,
bayırda, kendiside söylemiştir. Neyi kimden esirgeyip saklayacağız." Bir
ara, okullarda öğretilecek türküleri içeren kitap yayınlayan kimi
'gayretkeşler', bazı türkülerin sözlerini değiştirerek akıllarınca
sansürlemişlerdi. Örneğin: "Üç deste gül topladım, Yârim gibi
kokmuyor" yerine "hiç birisi kokmuyor." gibi komik
değişiklikler yapılmış. Burada 'yar' sözcüğü sansür edilmiştir. Köy
Enstitüleri türkülerin ve halk oyunlarının okullara girmesine öncülük etmiş
ve bunda çok başarılı olmuştur. Bugün 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı
gösterilerinde halk müziğimizin ve halk oyunlarımızın motiflerinin
kullanılması, Hasanoğlan Köy Enstitüsünün bu ülkeye bir armağanıdır. Köy
Enstitülerinde her hafta, cumartesi akşamları eğlenceler düzenlenirdi. Her
hafta eğlence düzenlenmesi de ülkemizde bir ilktir. Dinlenmesini ve
eğlenmesini bilmeyenler verimli çalışma ortamını ve koşullarını
oluşturamazlar. Bu durumda başarıyı olumsuz yönde etkiler. Köy
Enstitülerinde eğlence düzenleme etkinliğinin çok güzel ve ilginç
gerekçesini Tonguç, Enstitü müdürlerine yazdığı 2.8.1941 günlü mektubunda
şöyle açıklıyordu."... Öğrenci ve öğretmenler, en güç yaşam koşullarına
katlanarak çalışmaktadırlar. Onun için, çalışmak kadar boş zamanları iyi ve
eğlenceli geçirme meselesi de önemlidir. Bu bakımdan her enstitünün, birçok
fırsat ve vesilelerle, sık sık eğlenceler düzenlemesi, bunların coşkulu
geçmesini sağlaması gerekmektedir." Cumartesi eğlencelerine tüm öğrenciler,
öğretmenler, öğretmen eşleri ve çocukları, o anda enstitüde bulunan öğrenci
velileri katılırdı. Bu eğlencelerde müzik ( şarkı, türkü, çok sesli
parçalar, mandolin topluluğundan çalgısal müzik ) ve halk oyunlarının
yanında, küçük piyesler, seyirlik köy oyunları, fıkralar ve monolog gibi
sözlü etkinlikler yer alırdı. Müzik alanında, yine bir ilk olarak, usta
öğreticilik düşüncesi ve kavramı Tonguç'un yaratısıdır. Adlandırılmasını da
Tonguç yapmıştır. Usta öğreticiler, Köy Enstitülerinde, kuramsal dersler
dışındaki alanlarda önemli hizmetler görmüşlerdir. 1940 lı yıllarda,
her alanda yetişmiş, diplomalı eleman bulmak olanaksızdı. Halk arasında,
kendini yetiştirmiş usta kişilerden, hiçbir öğrenim belgesi aranmaksızın,
ahlak yönünden güvenilir olmaları koşuluyla, köy enstitülerinde öğretici
olarak yararlanılmıştır. Usta öğreticilerin görevlendirildikleri alanlar
müzik, halk oyunları, demircilik, dokumacılık, arıcılık, meyve aşıcılığı,
balıkçılık vb... pratik alanlardır. Usta öğreticilerin en ünlüsü Aşık
Veysel'dir. Veysel Gölköy, Arifiye, Çifteler, Hasanoğlan, Yıldızeli ve Ladik
Köy Enstitülerinde "Saz Usta Öğreticisi" olarak görev yapmıştır. Yine,
Posoflu Aşık Müdami ile Artvinli Hasan Çıtak da Cilavuz Köy Enstitüsünde bir
süre çalışmışlardır. Ayrıca başka enstitülerde de, çevrede iyi zeybek veya
halay oynayan ustalar 'usta öğretici' olarak görevlendirilmişlerdir. Bu
"usta öğreticiler" sayesinde halk bilimimizin ürünleri, en güzel
ve en otantik biçimleriyle Köy Enstitüsü öğrencilerine aktarılmış ve
enstitülerde işlenerek geliştirilmişlerdir. Sonraki yıllarda, yaşanan
folklor patlamasının ve dış ülkelerde elde edilen sayısız birinciliklerin
mayasında Köy Enstitülerinin bu çalışmalarını aramak yanlış olmaz. Köy
Enstitüleri kuruluş dizgesine göre, birkaç ilin birleştiği bir merkez
oldukları için, her ilin çevresindeki yöresel türküleri ve oyunları orada
harmanlanıyordu. Böylece, Anadolu nun mozaik yapısının harcı-tutkalı
sağlamlaşıyordu. Ayrıca, ülkedeki 21 Köy Enstitüsü bir ailenin bireyleri
gibiydi. Birinde herhangi bir sıkıntı olsa, öbürleri hemen onun yardımına
koşarlardı. Yeni kurulan enstitülerin yapıları öteki enstitülerden gelen
ekiplerce ( Bir öğretmen gözetiminde 35-40 öğrenci) yapılırdı. Yine,
deprem yıkımına uğrayan kimi enstitülere ( Arifiye ve Ladik ) de aynı yardım
ekipleri gönderilirdi. Bir yapıyı tamamlayan yapıcı ekip öğrencileri, 20
günlük yurt gezisi yaparlar, bu gezilerde 5-6 Köy Enstitüsü görülür,
tanınırdı. Yapıcı ekiplerin gidiş gelişleriyle, bir yörenin türküleri,
oyunları öteki enstitülere götürülüyor, sevdiriliyordu. Böylece, Ege'nin
zeybekleri Doğu Anadolu'da, Sivas halayları Antalya'da, Kars'ın türküleri,
oyunları Kızılçullu'da söylenir, oynanır oldu. Bu da, yukarıda sözünü
ettiğimiz mozaik ülke yapısını kaynaştıran bir etkinlikti.27.09.2007 (arkası
var)
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler-2
 
 
İşte onu en çok sinirlendirenlerden birisi de bu sıralarda ortaya çıkmış.
Olimpos taki Tanrıları bile kıskandıracak güzellikteki sesi ve Tanrı
Pan'ın flütünü yaya bırakacak sazı ile Tanrılara meydan okuyan bir
adam. Adı Ruhi Su’ymuş. İlk bakışta, gücünü sesinin güzelliğinden ve
sazını ustaca çalmasından aldığını düşünenler biraz daha dikkatle bakınca
aslında bütün gücünü altın gibi bir kalp, pozitif bilimlerle donanmış bir
akıl, engin hoşgörü ve daima ‘doğruluğa ve hakka’ duyulan
sınırsız inanç olduğunu anlıyorlarmış. Cehalet,  Köy
Enstitülerini kapatmayı başarmış ama Ruhi Su gibi yüreğinin
ışıltısını gittiği her yere taşıyan bu insanların öğretilerinin kuşaktan
kuşağa aktarılmasını bir türlü ‘engelleyememiş’. Ama masal
burada bitmemiş. Daha sonra, yüreği cesur ve aklı özgür kalmış insanlar
tarafından kurulan  Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği
tarafından düzenlenen bir dizi etkinlikle yeni kuşaklara bu gelenek
öğretilmeye başlanmış
Talip Apaydın, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde Ruhi Su ile nasıl
karşılaştığını anlatıyor.  O zamanlar, müzik öğretmenleri
Türkiye';de hem sayıca çok azlar hem de Köy Enstitüleri gibi çalışma
şartları çok ağır olan okullara gelmiyorlar, büyük kentlere gitmeyi tercih
ediyorlardı. Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde, bir müzik öğretmenimiz
vardı. Bize, biraz Mandolin çalmayı, biraz da nota bilgisi öğretti ve kısa
bir süre sonra da askere gitti. Sonra, müzik dersleri boş geçmeye başladı.
Biz kendi olanaklarımızla bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz ama olmuyor
tabii. O sıralar, İsmail Hakkı Tonguç, müzik öğretmeni arıyor, çırpınıyor
ama bulamıyor. Ruhi Su'yu çağırmış ve ona ‘Ruhi, Hasanoğlan Köy
Enstitüsü&'nde müzik öğretmenine ihtiyaç var. Gider misin?  diye
soruyor. O da kabul ediyor. Nisan ayı sonlarına doğru, bir Cumartesi günü
eğlencesinde öğretmen,  yüksek kısmın şan öğretmeni Ruhi Su aramızda,
bize türküler söyleyecek dedi. O an hiç unutmuyorum, şöyle
düşünmüştüm.  Şan öğretmeni ne öğretir acaba? Şan, şöhret ün demek,
acaba ünlü olmayı mı öğretir?’ (salonda kahkahalar, gülüşmeler…)
Mezun olacağım ama daha şan sözcüğünün müzikteki anlamını bilmiyorum. Ortaya
bir sandalye koydular. Siyah saçlı bir adam geldi, oturdu. Sazının tellerine
şöyle bir dokundu. Bir türküye başladı. Aman Allah’ım öylesine bir ses
ki nereden geliyor diye gökyüzüne baktığımı hatırlıyorum. Sanki gökyüzünden
geliyormuş gibi müthiş bir ses. Çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Daha sonra
öğrendik ki, Ruhi Su batı tekniğiyle yüksek düzeyde ses eğitimi almış bir
sanatçı. Konservatuarda ses eğitimi alan sanatçılara, şan sanatçıları
dendiğini sonradan öğreniyoruz. Ruhi Su bize çok şey öğretti. Ruhi
Su’dan önce, aydınlarımız türkülerimizi küçümserlerdi. Türküler, Ruhi
Su’nun çalışmalarıyla birlikte ciddiye alınmaya başladı. Halk müziği,
ancak Ruhi Su’nun çalışmalarından sonra, önem kazandı.’
O, halk müziğimizde bir ekoldü. Ben burada, Köy Enstitülerinin ülke
müziğinde ve müzik eğitiminde çığır açan katkılarından konuşmak istiyorum.
Köy Enstitülerinde, müziğe ve müzik eğitimine, başka eğitim kurumlarıyla
karşılaştırılamayacak oranda büyük ‘önem verilmişti’. Bu, bir
'ilktir’. 1943 müfredat programına dayalı olarak Milli Eğitim
Bakanlığınca hazırlanmış olan bir istatistikten anlıyoruz bunu. Bu
istatistikte, Köy Enstitülerinde okutulan derslerin, 5 yıllık öğrenim
süresinde toplam saatleri verilmektedir. Buna göre, Türkçe 736 saatle
birinci, matematik 598 saatle ikinci, müzikse 460 saatle üçüncü sırada yer
almaktadır. Bu, çok çarpıcı bir olgudur. Neden çarpıcı olduğunu bilmem
açmama gerek var mı? Müziğin, tarih, coğrafya, fizik, kimya... Vb. dev gibi
görülen dersleri sollayıp üçüncü sırada yer almasını "çarpıcı" olarak
nitelemek, sanırım abartılı bir anlatım olmaz. Köy Enstitülerinde, müziğe,
ders dışı çalışmalarda da bir hayli yer verildiği dikkate alınırsa, bu
önemin derecesi daha da yükselecektir. 65 yıl önceki bu uygulamaya karşılık
bugünün etkili ve yetkilileri, ‘müzik, resim ve beden eğitimi’
derslerini program dışına çıkarmak istiyorlar. Ne diyelim, nereden nereye
gelmişiz! Konservatuarların dışında, öğrenciler için bir müzik aletini
(genellikle mandolin) çalmanın zorunlu tutulduğu ilk, öncü eğitim kurumu Köy
Enstitüleridir. Her öğrenci, mandolinle öğrendiği İstiklal Marşını ve birkaç
şarkıyı, türküyü diğer öğrencilere çalmakla yükümlüydü. Öğretmen adayları
için mandolin en uygun çalgıydı. Çünkü öğrenilmesinin ve taşınmasının
kolaylığı yanında derste, üflemeli çalgılara göre, kullanım üstünlüğü vardı.
Ezgi mandolinle çalınırken şarkı-türkü aynı anda ağızla söylenebilirdi.
Ayrıca, öğretmenin herhangi bir çalgıyı iyi bir düzeyde çalması, hem
öğrencilerini hem de köy halkını olumlu yönde etkilemesi bakımından iyi bir
araç olarak düşünülmüştü.(arkası var)26.09.2007
 
Köy Enstitülerine Değişik Tepkiler-1
Ruhi Su nun İzinde: Köy Enstitüleri
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde ülkenin
birinde, köylerde yaşayan çocukları eğitmek ve meslek edindirmek için
kurulmuş okullar varmış. Bu okullarda, aydınlık yüzlü insanlar, yüreğinin ve
aklının pırıltısı gözlerine vurmuş çocuklar yetiştirirlermiş. Akıl ve vicdan
birlikteliği esasına dayanan eğitimde amaç, bu aydınlık ülkenin insanlarını
güvenli bir geleceğe taşıyacak aydınlık insanlar yetiştirebilmekmiş.
Öğrencilere, kendi kendine yetebilmek ve içinde bulundukları ortamın
yetersiz koşullarına rağmen zorluklarla nasıl baş etmeleri gerektiği ve
onurla dimdik ayakta kalabilmenin yolları öğretilirmiş. Pozitif bilimi esas
alan bu insanlar, normal eğitimin yanı sıra müzik, sanat, resim, edebiyat,
tiyatro ve spor gibi insan aklını ve bedenini özgürleştiren değerleri de
küçük çocuklara büyük bir ciddiyetle öğretiyorlarmış. Soru soran, anlatılan
konuları özgürce tartışan, aklı ve bilimi yücelten anlayışın egemen olduğu
bu okullardan yetişen pırıltılı insanlar, kendilerini yetiştiren bilgelerden
aldıkları bir tutam aydınlığı, çıkınlarına koydukları gibi ülkenin dört bir
yanına dağılıyorlarmış.
 
Gel zaman git zaman, aydınlığın düşmanı karanlık, bilgeliğin karşıtı cehalet
ve fesatlık bir araya gelmişler. Bu gözleri kamaştıran, insanları aydınlığa
boğan kaynağı kapatmak için kafa kafaya vermişler. Çünkü saltanat sürdükleri
karanlık zamanlar, halkın korkusu, cehaleti, ön yargılar ve hurafelerle
besleniyormuş. Ama buna karşın bilgeler gittikleri her yerde, bilginin ve
aklın yoluyla cehaleti kovuyorlarmış. Tabii bu cehaletin işine gelmemiş ve
hükümranlığını devam ettirebilmek için kendisine tehdit oluşturan bu
okulların kapatılmasını sağlamış.
 
Ama cehaletin aklının kenarına bir soru takılı vermiş. Hasan Ali Yücel ve
İsmail Hakkı Tonguç isimli bilgeler tarafından açılan ve ‘Köy
Enstitüleri’ adı verilen bu aydınlık okulların kısa bir sürede bu
kadar başarılı olmasının sırrını ise bir türlü çözememiş ama hiç
hazzetmediği bir şeyden hep şüphelenmiş. Müzik.
 
Evet, cehalet müzikten hoşlanmıyormuş. Kapatılan bu okullarda, en azından
bir müzik aleti çalma zorunluluğu varmış. Yani, bilge öğretmenler, aklın
yolunu müzik notlarıyla buluyorlarmış. Çocukların ve gençlerin yüreklerine
ve beyinlerine müzikle ulaşarak hayattan zevk almalarını ve yarınlara umutla
bakmalarını sağlıyorlarmış.
 
Cehalet, özellikle halk ezgilerinden, en çok da bu ezgilerin bilimsel
yollarla derlenmesinden ve çocuklara, gençlere, halka öğretilmesinden hiç
ama hiç hoşnut değilmiş. Sonra, korolar kurulmasından hele hele konserlerle
halk ezgilerinin tanıtılması ve sevdirilmesi cehaleti çileden çıkarıyormuş.
Çünkü tam olarak anlayamasa bile sezgisel olarak, halkın  kendi içsel
zenginliğinin  farkına varmasının ‘aydınlık bir dünyanın
kapılarını açacak sihirli bir anahtar olduğunu kavrıyormuş.
25.09.2007(arkası var)
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–34: YÜZÜK SAKLAMA
 
Uzun kış gecelerinin vazgeçilmez oyunlarından biriydi. Odalarda
toplanılırdı. Bu oyunun en önemli özelliği bir yandan bol seyircili gibi
görünmesi, öbür yandan orada bulunanların tümünün oyunun elemanı yani oyuncu
olmasıdır. Çünkü oyuncular dışında kalan kişilerde oynayan takımlardan
birinin taraftarı olmak zorundadır. Oyuncunun kazandığı ödüle veya cezaya
ortak olur. Odanın orta yerine veya büyük sekinin ortasına odada bulunan
havlu, ceplerdeki mendiller(yağlık), başlardaki örme takkalar çıkarılır.
Oyuna başlayacak ekip belirlenir. Ekip içinde en hızlı ve gizlemesini bilen
kişi ortadaki gereçleri eline alıp içine yüzük saklıyormuş gibi yaparak yere
koyar. Saklayıcı eline aldığı varlık içine yüzüğü yavaş yavaş saklamaya
çalışırsa buna yumurtlatma denilir ki bu davranış hoş karşılanmaz. Bazen
daha saklanırken yüzük boşa geliverir ve tık! Sesini topluluk duyar. Bu
saklayanın en büyük korkusudur. Yüzük ilk saklanan yerde bulunduğunda kazığa
oturtma biçiminde tanımlanır. Saklama işi bitince saklayanlar az arkaya
çekilir. Şimdi alan karşı ekibin olmuştur. İlkinde bulmak istiyorlarsa
saptadıkları eşya güldeste diye kaldırılır. Orada değilse kalanların hepsi
saklayan ekibe ödül yazılır. O yüzden önce boşlar saptanıp kaldırılmaya
çalışılır. Doğru bilindiğinde saklama sırası öbür ekibe geçer. Bu işlem
ekiplerden birisinin oyunu bitirecek sayıyı bulmasına kadar sürer.
Asıl oyun yeni başlayacaktır artık. Çünkü yenen ekip istediği cezayı
uygulamakta özgürdür. Cezaya karşı çıkılamaz. Cezalardan önemlileri veya acı
çektirenleri: İçki masası kurma, tarla sürgüleme, asker talimi, demiryolu
döşeme, kadın kılığına sokup kahve pişirtme… vb.
Bu oyunla ilgili çarpıcı ve düşündürücü bir öyküyü kasabamız halkından
İbrahim Oruç’tan dinleyelim. Yüzük oyununda verilen cezalar köyden köye
duyulur ve anlatırlardı. Komşu kasabada yüzük oyunu bittikten sonra yenilen
tarafın ekip başına eşini çağırıp kahve yaptırdıktan sonra dağıtmasını
ister. Ortam gerginleşir. Oyun arkadaşları bu cezadan vazgeçmesini isterler.
Ama olması için diretir ve dileği yerine getirilir. Bir başka oyunda ise
geçen kez yenilen küme yenmiştir. Öbür kümenin başını domuz düzmelerini
ister. Domuz düzülür. Toprağı burnuyla kazması ve afıyan(haşhaş) kozalarını
yemesi istenir. O bu işlerle uğraşırken karşı ekibin oyuncularıyla konuşma
başlar. İreşber (rençper) tarlasında gördüğü domuzu ne der, der? Onlarda
vurur derler. Oda tüfeğini ateşleyerek oyuncuyu vurur. Öldürür.İşte acı ama
gerçek. Düğünlerde atılan maganda tüfekleri de eğlenelim derken gün geçmiyor
ki yaralıyor veya öldürmüyor mu? 03.09.2007
"Yitirilen Değerler" yazılarını aynı zamanda  kültürümüz bölümündede okuyabilirsiniz.
TEMBELLİK ANAYASASI
Farsçada tenbel olan sözcük dilimize tembel olarak girmiştir. Anlamı:1. İş
görmeyi, çalışmayı sevmeyen, çaba göstermekten, sıkıntıdan kaçan (kimse),
üşengeç. 2. tıp Fonksiyonunu yerine getirmede yavaşlık gösteren (organ)dır.
Birçok atasözü, deyim ve birleşik sözcük vardır. En çarpıcı olanı ise
TEMBELE İŞ BUYUR, SANA AKIL ÖĞRETSİN. Konuyla ilgili 15.05.2007 günlü
Evrenselde çıkan tembellik anayasasının maddelerini tersine çevirerek
karşılaşabileceğimiz olumsuzlukların büyük çoğunluğundan kurtulabiliriz.
Denemeye varmısınız?
Madde 1: İnsanlar yorgun doğar dinlenmek için yaşar.
Madde 2: Çalışmak yorar.
Madde 3: Gündüz dinlen ki gece rahat edesin.
Madde 4: Yatağını kendini sevdiğin gibi sev, içinden çıkamayacağın gibi yap.
Madde 5: Yarın yapabileceğin işi bugün yapma.
Madde 6: Bugünün işini yarına bırakma, erteleyebileceğin kadar ertele.
Madde 7: Dinlenen birini görünce otur ona yardım et.
Madde 8: Oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma.
Madde 9: Tembellikten kimse ölmemiş.
Madde 10: Çalışma isteği duyunca bir yere otur isteğin geçmesini bekle.
02.09.2007
 
SAYIKLAMAK
Güzel dilimiz öykücüklerle doludur. Bunların çoğu aradan uzun zaman geçse
bile güncelliğini sürdürür. Tarihin tekerrür ettiği gibi olaylarda tekerrür
eder durur. Aşağıdaki öyküde 9 Nisan 2007 günlü Cumhuriyet gazetesinden
alınıp saklanmış. Her dönemde geçerli değil mi?
Bir adam, bir gün bir eve konukluğa gider. Karnı da çok açtır, ama bir şey
diyemez, Nasıl olsa önüne karnını doyuracak bir şey gelir düşüncesiyle.
Ancak beklediği gibi olmaz gelişmeler. Ev sahibinin ikramı çay ve kahveyle
sınırlı kalır. Adamın karnı açlıktan ezildikçe ezilir. Dayanamaz ve Ya
dostum, sen çay ve kahve getiriyorsun, çok sağ ol ama ben açım der. Bunun
üzerine ev sahibi biraz peynir, domates ve ekmekten oluşan bir masa kurar.
Ancak adamın bunlarla doyacağı yoktur. Derdini ev sahibine anlatabilmek için
bir mani söyler:
Ela eyyühazzerde, pilav derman imiş her derde, durma gördüğün yerde, kaşukla
ha kaşukla.
Ev sahibi, bu maniye bir maniyle karşılık verir:
Konuk sözün haktır, gözünü kapıya bak dur, bu evde pilav yoktur, sayukla ha
sayukla.
 
01.09.2007
 
Köy Enstitüleri Soruşturma Örneği
…. Makal’a kulak veriyoruz yine: “1946’da başlar kapanış öyküsü. Demokrasi
gelmiş, köylere okul yapımı ve öğretmen yetiştirilmesi işi demokrat kesilen
politikacı ve onlara bağlı çıkar çevrelerinin gözünü korkutmuştur. Sonuç
ulusa yararlı olacaksa da olaki onlara zararlı olacaktır. Bu yüzden meclis
içinde bir kazan kaynatılmaya başlandı. K. Karabekir, Ş. Günaltay, F. Fikri
Düşünsel Hasanoğlan Köy Enstitüsünü ziyaret ederek kapanışa neden aramaya
başladılar. Zaten kulakları da doludur.
Karabekir söze girdi bir öğrenci karşısında:
“ Söyle bakalım size tarih okutuyorlar mı? Ne duruyorsun, size tarih
okutuyorlar mı?”
“ Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine!”
Bu marş söyleniyordu, Ziraat Marşı. Atatürk’ün adı geçer geçmez bir el
işaretiyle durduruldu, nedense. Bundan sonra yüksek kısım öğrencilerinden
Çakar kendi bestelerini çaldı piyanoda. Hele halk havalarından oluşturulan
suit dinlenirken Günaltay kendini tutamadı:
“Görüyorum, yazma, besteleme, çalma kabiliyetleri mükemmel bu çocukların.
Neden kalkar boyuna Frenk yazarlarını okutur, Frenk eserlerini okuturlar
bunlara?” dedi.”
Bundan sonra öğrenciler önce Karabekir’in zorlamasıyla sonra da kendi
istekleriyle Ziraat Marşı’nı okurlar. Ardından Karabekir şöyle konuşur:
“Doğacak büyük tehlikeler düşünülerek bu mektepler toptan kapatılmak
üzeredir. Biz Ali Meclisin temsilcisi olarak buraya son tahkikatı yapmaya
geldik. Demek oluyor ki, bu mekteplerin kaderi, şu masa başında yapacağım
konuşmalarda edindiğim intibaa bağlı.”
Orada bulunan İlköğretim Şube Müdürü F. Oğuz Bayır:
“Muhterem efendim, acayip buyurulan bu kurumlarda kanun ve yönetmelikler
çerçevesinde eğitim-öğretim yapılmaktadır. Bu okullar batı kopyası değildir.
Kendi gerçeklerimizden hareket edilerek meydana getirilmiş bize göre
kurumlardır. Milli duygu ve tarih kültürünü gerçek anlamıyla ancak buralar
vermektedir.”
Şemsettin Günaltay:
“Peki ya Trabzon’daki hadiseye ne buyurulur? Orada, talebelerin gayri milli
bir piyes temsil ettiği, hadise çıktığı yalan mı?”
“Yalan değil, yanlış efendim. “ Müfettiş ” piyesi temsil edilmiş, kaymakam
bunu hükümet adamlarını küçük düşürücü bulmuş, yarısında durdurmak istemiş,
seyirci razı olmamış. Jandarma, polis çağrılmış. Durum incelendi. Enstitüce
işlenmiş bir hata yok. Mülkiye müfettişlerinin raporu kaymakamın
aleyhinde...”
Karabekir:
“Bir de şu var: Talebeler hep köyden alındığı için köy- şehir, zengin-fakir
ayrılığı yaratılarak yetiştiriliyorlarmış. En büyük tehlike burada.”
F. Bayır: “Bu da yersiz bir endişe efendim. Enstitülerin amacı korkunç
şekilde mevcut köy-şehir farkını ortadan kaldırmak. Öteki öğretmen
okullarında yetişenler bu fark yüzünden köylere gitmek istemiyorlar. Köyü
köyün içinden aldıklarımızla kımıldatmaya şartlar zorluyor bizi.
Dedikodular, endişeler, köyün uyanmasını, memleket bütünün refaha
kavuşmasını çıkarına aykırı gören kaynaklardan geliyor.”
Feridun Fikri: “Ben cemiyetimizin kıymetlerine aykırı taraflar görüyorum
yapılanlarda...”
Enstitü müdürü ayağa kalktı:
“Enstitüler yurdumuzun özelliklerine göre tespit edilmiş 3-5 illik kesimler
ortasında kurulmuştur efendim. Buralardan öğrenci alır, yetiştirir, oralara
öğretmen verir. En ileri eğitim ilkelerini uygularlar. Çalışmaları
kırtasiyecilik tempolarına uymaz. Okul yapımı, toprak ayırma işlerinde geri
kalanlar oluyor, türlü yönlerden rahatı kaçanlar oluyor. Geçenlerde bir
öğretmen okulun toprak işi için kaymakama başvuruyor. Boş olduğu halde
ilgilenmiyor “yarın gel” diyor. Öğretmen kaybedecek günü olmadığını
söylüyor. “Eh, yarın dedik ya” diyor. Kesip atıyor kaymakam. Bunun üstüne
öğretmen “Affedersiniz kaymakam bey, Türkiye Cumhuriyeti kanunları içinde
hangisinde “yarın gel” vardır?” deyiverince kıyamet kopuyor...”
O günkü konuşmalar böylece uzar gider. Ama berikiler kararlarını
vermişlerdir, oraya gitmeleri usul yönündendir. Sonra, başta işaret
ettiğimiz gibi 5129 sayılı yasa 04.09.1947’de kabul edilerek köy
enstitülerinin adı değiştirilmemekle birlikte herşeyi değiştirildi. Bir
adları kalmıştı, onları da 27.1.1954’te çıkan 6234 sayılı yasayla
değiştirdiler.”
Enstitülerin kuruluşunda, gelişme, yayılma çabalarında büyük katkıları olan
ve bu mücadeleyi “ millet olma, insan olma ” davası olarak nitelendiren , 17
Nisan’ları radyodan yaptığı coşkulu konuşmalarla kutlayan İnönü, enstitü
çıkışlı yazarlara göre kapatılma sürecinde onları ve hatta bakanı Hasan Ali
Yücel’i yalnız bırakmıştır.
Bu konuda Mehmet Başaran şöyle yazıyor:
“...Bundan sonra dört yıl daha Cumhurbaşkanı kaldığı halde, İnönü’nün
enstitülerde geçen son 17 Nisan’ı oldu bu ( 1946 Radyo konuşmasından söz
ediliyor. ) “ millet olma, insan olma davası” bir yana itilir, oralarda
çalışanlara türlü baskılar uygulanırken “Cumhuriyet’in en önemli
eserlerinden biri saydığı enstitüler yozlaştırılır, yıkılırken sesini
çıkardığını duyan olmadı.” 31.08.2007
 
ZAFER BAYRAMI
Yoktan var olma savaşı olan kurtuluş savaşının kazanıldığı bir tarihi günün
yıldönümünde güzel bir şiirle okuyucuyla buluşmak istedim. Bende iz bırakan
şiirler vardır. Elifin Kağnısı, Davul, Sakın Kesme ve aşağıdaki şiir. Şiirin
adını unutmuşum ama ilk iki dizesi daha şimdi dinlemişim gibi
duygulandırıyor. Emekli öğretmenlerimizden Mustafa Deniz bir ulusal bayram
töreninde okumuştu. İnternette şiir sitelerini tararken buldum. İlk
dinlediğim zaman ki gibi duygu seline kapıldım. Zaten şiiri, kitap okumayı,
güzel kaşık havası oynamayı hep birilerinden görerek duyarak dinleyerek
izleyerek öğrenmeye başlamadık mı? Bu şiirle şiir sevgisinin ve ulusal
bilincin gelişmesini diliyor, Zafer bayramının tüm ulusumuza kutlu olmasını
diliyorum. 30.08.2007
AKDENİZ'E
26 Ağustos, gece sabaha karşı,
Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı.
 
Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar,
Altüst oldu siperler, eridi demir ağlar.
 
Fırtınadan yeleli, yıldırımdan kanatlı,
Alevlerin içinden geçti binlerce atlı.
 
Çığlıkla, iniltiyle sarsıldı, köşe bucak,
Savruldu gökyüzüne: kafa, kol, gövde, bacak!
 
Rüzgârlarla atbaşı yarış etti bu akın,
Şimdi yakınlar uzak, şimdi uzaklar yakın!
 
Akdeniz, ayakları altında ordumuzun,
Mavi bir atlas gibi serilmişti upuzun.
 
Çekti Kadifekale albayrağını yine,
Güzel İzmir büründü yine eski rengine.
 
Süngüler ilk amaca tam on dört günde vardı,
O gururlu alınlar yere düşüp yalvardı. Yusuf Ziya ORTAÇ
 
YORUMSUZCA

Yaşamın bölümlerinden tüme varmayı başarmış bir gözlemci diye birçok kez
yeniden okuduğum Sıla Görgülü’nün 14.08.2007 günlü NEYİ DOĞRU YAPIYORUZ Kİ
ZATEN adlı yazısını kısaltarak sizlerle paylaşıyorum. Kim bilir? Yanlışların
azalmasına yardımı olur.
 
Çaresiz kalıyoruz… Ne diyebilecek bir sözümüz ne de göz göze gelebilecek bir
cesaretimiz kalıyor. Susuyoruz, çünkü gerçekten çaresiz kalmışızdır. Bazen;
o en sevdiğimizin bile gücü yetmiyor çaresizliğimizi almaya… İçimiz
acıyordur artık, hayat bile çaresiz kalmıştır bize. Hayal kırıklıklarımız,
karamsarlıklarımız? Çaresizlikten sonra mı hep keşkeklere başlıyoruz? Keşke
olmasaydı, keşke bitmeseydi… Keşke, keşke… Ardı arkası gelmiyor artık
çaresiz iken keşkelerimizin! Kaybettikten sonra mı yüreğimize bir kor
düşüyor. Hep yalanlar söylüyoruz… Var olmayanı var olmuş gibi gösteriyoruz.
Yapamadıklarımızın, yaşayamadıklarımızın tam tersini yansıtıyoruz. O dakika
yüreğimizi, kendimizi bile kandırıyoruz sözlerimizle… Yeniliyoruz.
Yenilmemişsek bile bir gün mutlaka yenileceğiz. Hayatın kuralı bu çünkü.
Bazen bir aşka yenik düşüyoruz, bazen paraya bazen de ceviz kabuğunu bile
doldurmayacak bir sebepten dolayı yenik düşüyoruz. Yenildikçe daha çok
kaybediyoruz. Çünkü bir kez yenilmiştik. Kaybettikçe de daha çok yenik
düşüyoruz. Özlüyoruz çoğu zaman. Kalbimiz hasretle yanıp tutuşuyor. O çok
uzaklardaki yâri, eski bir dostumuzu, yürüdüğümüz yolları, içtiğimiz
kahvenin tadını, en gülünç sarhoşluğumuzu ve unutamadığımız anılarımızı…
Özlüyoruz… Özlüyoruz ve özlenmeyi bekliyoruz. Özlenmezsek can acıtıyoruz.
İtiraf edemiyoruz. Ne sevdiğimizi ne yaşananları ne de nefret ettiğimizi… Ne
aldattığımızı ne de aldatıldığımızı. İtiraf edemiyoruz işte. Susuyoruz.
Yaşadığımız ama düşünmekten bile korktuğumuz kim bilir neler var o
yüreğimizde. İtiraf edemiyoruz çünkü korkularımız var. Her zaman suskunluk
sarmalına giriyoruz bekliyoruz her zaman… Belki bir telefon, belki de bir
başarı sonucunu. Doğuyoruz büyümeyi bekliyoruz, büyüyoruz yaşlanmayı
bekliyoruz, yaşlanıyoruz ölümü bekliyoruz. Akşam olmasını, gün doğmasını
bekliyoruz. Yemek saatini, işe gitmeyi, her şeyi bekliyoruz hayatta.
Kısacası zamanı bekliyoruz. Bekledikçe daha bir katı oluyor kalpler.
Heyecanlandırmıyor artık beklentiler. Beklerken hayatımız akıp gidiyor.
Kıskanıyoruz… Başarıları kıskanıyoruz destek yerine köstek oluyoruz. Dostum
dediklerimiz bile bir anda satıveriyor bizi. Bizden başarılı olacaklar diye
ödlerimiz kopuyor. Hayatımızdaki adamı kıskanıyoruz sanki bizi terk edip
başkası kapacakmış gibi… Kıskançlıktan çıldırıyoruz ve çıldırtıyoruz…
Seviyoruz… Yaşamayı seviyoruz. Eşimizi, çocuklarımızı seviyoruz. Ama
sevdiğimizi bile saklıyoruz. Hayat bu kadar kısa iken bunu bile yapamıyoruz…
Seviyoruz ama haksızlık ediyoruz. Seviyoruz ama aldatıyoruz… Seviyoruz ama
can acıtıyoruz. Seviyoruz ve kötüye dair her şeyi yapıyoruz sevdiğimize…   
29.08.2007
 
İŞARETLER VE YAŞAM-2
Bir başka gün "ünlem işareti”ni kaybetti. Alçak sesle ve ses tonunu
değiştirmeden konuşmaya başladı. Artik ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye
seviniyordu.
Bir süre sonra "soru işareti”ni kaybetti ve soru sormaz oldu. Hiç bir şey
ama hiç bir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne Kâinat ne dünya, ne de kendisi
umurundaydı.
 
Bir kaç yıl sonra "iki nokta üst üste işareti”ni kaybetti. Ve davranış
sebebini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
 
Ömrünün sonlarına doğru elinde yalnız "tırnak işareti" kalmıştı. Kendisine
has tek bir düşüncesi yoktu. Son "nokta"ya geldiğinde düşünmeyi ve konuşmayı
unutmuş durumdaydı."
 
Türkiye, 1960'lardan bugüne uzanan kırk yıllık dönemde virgüllerini,
ünlemlerini, soru işaretlerini, kısacası noktalama işaretlerini gün be gün
teker teker kaybediyor.
 
Özellikle 12 Eylül'den sonra milli müfredatla virgüller ortadan kalkarken,
cümlelerimiz ve dolayısıyla düşüncelerimiz basitleşmiş, sonucunda ortaya
çıkan televole kültürünü MIT bile milli bir tehdit olarak nitelendirmişti.
 
Ünlemler, tarihin sayfalarına sesi çok çıkanların akıbeti olarak
darağaçlarında geçtiği için çok uzun zaman önce bireysel kullanımdan
kaldırılmıştı.
 
Soru işaretleriyse kendilerini Abdi Ipekçi'lerin, Uğur Mumcu’ların
yaşamlarının bittiği noktada bulunca bir çarpı da onların üstüne atılmıştı.
 
Türkiye, Amerikan Ticaret Odası tarafından düşünce ve telif haklarının en
çok ihlal edildiği ve taklitçiliğin en iyi yapıldığı ülke olarak seçilirken,
Kanevski'nin tırnak işaretleri gülümseyerek bakıyordu herhalde.
 
Ancak enflasyonlar, darbeler, ekonomik krizler, siyasi çalkantılar, yine de
bireyin hikâyelerindeki virgülleri, soru işaretlerini, ünlemlerini bir türlü
yok edemiyordu.
 
En sarsıntılı olayın içinde bile Ayşe hanımın Fatma hanıma ne dediğinin daha
önemli olduğu hikâyeler vardı. Bireye olunca yüzde yüz gerçeklik olan
yaşanmışlıklar, hikâyelerde toplumsal duyarsızlığa hiçbir zaman ulaşmıyordu.
Herkesin anlatılmaya ve dinlenmeye değer bir hikâyesi vardı.
Ufak bir fındıkkabuğu içinde Öykülü Geceler bu kavramsal çizgiden ortaya
çıktı.15.08.2007
 
İŞARETLER VE YAŞAM–1

Aşağıda yazar Elif Özmenek’in  bir yazısından özet çalışmayı siz dostlarla
paylaşmayı istedim. Umarım düşüncelerinizin gelişmesine katkıda bulunur.
Öykülü Geceler Nedir?
Türk edebiyatını New York'ta tanıtmak, takip etmek ve bu alana
yazınsal/düşünsel olarak katkıda bulunmak amacıyla gerçekleştirilmeye
başlanmış bir etkinliktir
Öykülü Geceler sadece Türk edebiyatı ve New York'la sinirli olmayan üretmek
ve ürettiğini paylaşmak amacını, değişik sanatsal/ bilimsel/ kültürel
yaratıcı ifade alanlarına taşımayı hedefleyen bir düşüncedir.
 
Öykülü Gecelerin Hikâyesi...
 
Şairin "Herkesin bir hikâyesi vardır, ama herkesin bir şiiri yoktur." dizesi
yıllarca kulaklarımdan gitmedi. Biraz burun kıvrılarak söylenen bu dizenin
önemi yıllandıkça ortaya çıktı. Evet, herkesin ama herkesin dinlenecek bir
hikâyesi vardı. Şehrin içindeki binlerce-milyonlarca ışıkta,
binlerce-milyonlarca hikâye ve bunları büyük bir ciddiyetle anlatabilecek
binlerce-milyonlarcainsan.
 
Herkesin anlatılacak bir hikâyesi olduğunu fark etmeme es zamanlı olarak
Kanevski'nin su satırları bana başka şeyler düşündürtüyordu. Kanevski söyle
diyordu:
 
"Bir gün insan "virgül"ü kaybetti. O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve
basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince düşünceleri de
basitleşti.14.08.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER-33:  DOKUZTAŞ OYUNU


Yandaki gibi iç içe üç kare çizildikten sonra ortalarından birleştirilince oyun tablomuz yapılmış olur. Her iki oyuncunun dokuzar taşı olur. Sırayla kesişim yerlerine birer taş koyarlar. Buna taş düşme denir. Kural düşme sırasında üçleme yapılmaz. Zaten birbirinin üçlemesini engelleyecek biçimde düşmeye çaba  gösterilir. Düşme işlemi bitince ilk düşenden başlayarak sırayla birer taş oynar. Üç yapan kişi arkadaşının taşından kendi oyununa en zarar verecek taşı yerinden alır. Buna taş yeme denir. Oyun sürerken taş sayısı üçün altına inen oyunu yitirmiş sayılır. Bu oyunda baştan konuşulmamışsa iki taraftan biri yenilgiyi kabul edinceye kadar sürer. Kendi oyunun yönetme ve arkadaşının ataklarını boşa çıkarma uğraşısı yönüyle satranç oyunuyla benzerliği vardır. Bu oyunda geçmişte kalan oyunlarımız içinde yerini almıştır.13.08.2007

SONUÇ-4
Çok kısa ömürlü olmalarına karşın öğrencisi, öğretmeni, çalışanıyla  aydın,
özgür üretken, araştırmacı, sorgulayıcı, Atatürk İlke ve İnkilaplarına, Laik
Cumhuriyete inanan ve bu yolda yürüyen bireyler, yurttaşlar yetiştiren,
bugün dahi birçok ülkeye örnek olabilecek üretime dönük eğitimi öngören Köy
Enstitüleri;
-Sanayi için eğitilmiş nitelikli iş gücünün oluşmasına yardımcı olmuştur.
- Yüzyıllardır biriken feodal toplumun üretim ve yaşam biçimini
ortadan kaldırmaya başlamıştır.
- Bilimsel ve felsefi anlamda laik eğitim başlamıştır.
- Feodal toprak rejiminin değişimi toprak ağalarının kendilerinin
ortadan kaldırılma tehdidinin hissetmelerine neden olmuştur.
- Sanat, edebiyat, bilim teknoloji de olumlu beklentiler oluşmuştur.
- Atatürk’ün özlediği demokratik toplum ve kültür için kurumsal alt yapı
oluşmaya başlamıştır.
- Ataerkil toplumdan çekirdek aile toplumuna dönüş belirtilerini vermeye
başlamıştır.
- Ezberci değil, analitik düşünen- sorgulayan birey yetiştiren demokratik
ve üretici eğitim başlamıştır.
Bu bağlamda yukarıda yer alan özellikler statükoyu rahatsız etmeye
başlamıştır.Cumhuriyet düşmanları ve din istismarcıları bu kurumun
kapatılması için ellerinden geleni yapmışlar ve başarılı da olmuşlardır.
O günden bugüne, bir daha aynı büyüklükte bir "düşünce" ve "planlamaya"
rastlayamadığımızı, üzülerek ifade etmek durumundayım. Ancak olumlu
tarafından bakarsak, o günün zor koşullarında bunlar başarılabildiğine göre,
bugün çok daha fazlasını neden başaramayalım, diye kendi kendime soruyorum.
12.08.2007
SONUÇ-3
Köy enstitüler özgürce düşünebiliyor, özgürce üretiyor, yaratıcılıklarını
geliştiriyor, köylünün yardımına koşuyor, bir binayı yeni baştan meydana
getirebiliyordu. Sanatın ve sanatçının bütün unsurları ile yoğrulmuştu. Her
alanda ve her konuda engin bilgi sahibiydiler Tamamen yıkılmış bir ülkeden,
kendi küllerinden doğrulup ayağa kalkan ve kendi kendine yetmenin
gereksinimi, zorunluluğu ve onuruyla; hem de dünyanın acımasız savaşlar,
yıkımlar yaşadığı bir zaman diliminde, bu eğitim öğretim kurumlarını
uygulamaya sokmuştu. Toptan kalkınmanın adıydı bu
Kurulduğu günlerde dudak bükülen, alay edilen bu eğitim öğretim kurumlarının
filizlenmeye, sonra meyvelerinin toplanmaya başlamasıyla, bu başarıyı
kıskananlar, toplumun gelişmesinden, uyanmasından korkanlar, kendi
saltanatlarının yıkılacağından ürken feodal egemenler hemen kolları sıvayıp
bu gelişmenin, uyanışmanın önünü kapamaya çalıştılar. Bir süre sonra da bu
çalışmalarında başarılı oldular. Onlar için karanlık ışıktan yeğdi. Çünkü
saltanatlarının sürmesi bu karanlıklara bağlıydı. Bu kurumları alaşağı
ettikten sonra, İmam-Hatip okullarını çoğaltıp, gelişmenin, düşünmenin önüne
kördüşünüleri, kaderciliği koydular, bağımlılığı geliştirdiler.
1946'lardan sonra baskılar, korkutlamalar, ödünler nedeniyle hızının
kesilmesine karşın, bir on-oniki yıl süren Köy Enstitüleri deneyiminden,
değişik düzey ve alanlarda eğitim, öğretim erleri yetişti. Ama işte, o
engellenen, düşüncenin, insan yetkinliğinin, onurun etkin olduğu eğitim
öğretim kurumlarından yetişen o erlerin ellerinde, tüm yıkıcı, engelleyici
siyasetlere karşın, Anadolu uyanması gerçekleşti; özekinsel gelişme kök
saldı. Bir elli yıldır o kökleri kazıma eylemleri yıkıcılığını
sürdüredursun, Türkiye Cumhuriyeti kendine özgü, ussal, aydınlanmacı
geleneğini oluşturdu.
'köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirme...' amacı
çerçevesinde çağcıl bir anlayışın egemen olduğu ve bu kurumlardan toptan
kalkınmanın gereğiyle, eğitmen, öğretmen, denetmen, sağlıkçı, tarımcı,
ormancı, yapımcı / planlamacı, yerel yönetici yetiştirildi. Bu kurumların
alışılmış, klasik 'okul' terimin yerine; inceleme, araştırma, donatım ve
irdeleme, bölümleme, dallandırma gibi çalışma ve üretme alanlarını içerdi.
 
Özellikle 1980 darbesinden bu yana düşünmeyi öğreten dersleri izlenceden
kaldırıp seçmeli yaparken, onun yerine din derslerini zorunlu kılan bir
düzenekle çağından, sorgulamaktan uzak, üretmeden tüketen bireyler yaratan,
kursağına bir dilim ekmek girmese de körlemesine dışalım ürünlerine
yönlendirilen bir toplumun bugünkü içler acısı durumu düşünülecek olursa
okurumların önemi öne çıkıyor. 11.08.2007

 
SONUÇ-2

Köy Enstitüleri’nin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma
noktası ve miladı olarak görülebilir. Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve
felsefesi değişmiş, köylere kültürel ağırlıklı eğitim, yerini ezberci
eğitime bırakmıştır.Cumhuriyeti kuran genç kadro, büyük çoğunluğu köylü olan
ve aynı oranda okuma yazma bilmeyen toplumu kısa yoldan okuryazar yapmak
istiyordu. Bu proje aynı zamanda ülkemizin çağdaşlaşma ve modernleşme
projesi idi. Yine genç cumhuriyet kadrosu, demokrasiyi altın tepside
sunmuştu ve yaşaması için altının doldurulması gerektiğinin farkındaydı.
Onun için demokratik bir yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydılar.
Bunun başarılması için de çok yönlü yetişmiş, özgüveni gelişmiş,
karşılaştığı sorunu çözebilen yetenekli ve zeki köy çocukları ile işe
başladılar. Eğitim ve öğretim sorun çözmeye yönelikti. Özellikle Türkiye
gibi halen köy kökenli ve tarıma dayalı yapılarda modelin önemi çok sonradan
daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü köy çocukları bu modelde hem eğitiliyor hem de
geleceklerini hazırlıyorlardı. Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin
içerisine giriyor, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik
yapıyor, klasik eserler okuyor. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk,
demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak
ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu. Bilindiği gibi bu
şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken
insanlardır.  Karşısındakine güvenmeyen kendisine de güvenemez. Kendine ve
karşısındakine güvenmeyen de demokrat olamaz . İşte Cumhuriyetin genç kuşağı
üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin
modernizasyonunu amaçlıyorlardı. Bu, onların ülkenin geleceğine ilişkin
temel görüşleri idi.
Ülkenin yönetiminde söz sahibi olması gereken entelektüel kesim devletten
yavaş yavaş dışlandı. Bu dönemden sonra da ülkemiz eğitimi kalite yönünden
gerilemiş, ülkemiz sürekli borçlu bir duruma gelmiş, kırsaldan kentlere
plansız göçler başlamış, devasa kentler etrafında kontrol edilemez
büyüklükte varoşlar ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak bugün yönetilemez ve
kontrol edilemez bir duruma gelinmiştir. Ülkenin yetişkin insan kaynaklarını
yetiştiren üniversitelerinin özerkliği çok bulunarak kısılmış, neredeyse
ileri lise düzeyinde eğitim veren kurumlar durumuna sürüklenerek, bugün
hepimizin bildiği tablo ile karşı karşıya gelinmiştir.
Köy Enstitüleri yaşatılabilseydi Kemalist devrimler kesintisiz sürecek,
toprak reformu yapılacak, sosyal adalet gerçekleştirilecek, köylülerimiz
yabancı ülkelere kaçmayacak, köylerimiz boşalmayacak, kentlerimizin
gelişmesi çarpık olmayacaktı. Ülkemizin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması
sağlanabilecekti.
Eğitim; İnsanın üretken olması, insanın doğayla birlikte olması, insanın
yaratıcı olması, bütün bunlar insanın mutlu olmasını sağlıyordu. Köy
Enstitüleri, üretken, yaratıcı, paylaşımcı, doğadan ve toplumdan kopmayan
mutlu insanların buluştuğu gerçek eğitim kurumlarıydı. Böyle olduğu için,
onlarca bina yapılmış, yüzlerce fidan dikiliş, binlerce aydın öğrenci
yetiştirilmiş, yüzlerce; şiir, öykü, roman yazılmıştı. Topluma çağ atlatan
bir eğitim biçimi, dünyada ilk ve tek olarak Anadolumda
başlatılmıştı.10.08.2007
 
SONUÇ-1

Nerede büyük bir yapıt varsa, bunu yaratacak güçte bir çağdaş insan vardır:
Yurdumuzda ölmez yapıtlar bırakan Mimar Sinan, Türk yurdunu bağımsızlığa
kavuşturan Mustafa Kemal, Türkiye'de demokrasiyi getirmek için canını ortaya
koyan İsmet Paşa, ülkemizde çağdaş eğitim düzenine göre köy enstitülerini
kurarak; halkımızın eğitim, üretim, yönetim ve toplumsal sorunlarını çözmeye
çalışan İ. Hakkı Tonguç gibi
Bu büyük projenin çıktıları olan eğitmenler gittikleri köylerde hemen işe
sarılır, köylüleri eğitmeye başlar. Ülkenin her tarafına yayılan eğitmenler
bir taraftan okuma yazma öğretir, diğer taraftan doğrudan köylülerin üretim
artışına yönelik pratik işlere girişirler. Kısa sürede bu eğitmenlerin
gittiği köylerde sosyal faaliyet artar. Köylerde tiyatro bile kurulur, köy
kahvelerinde okuma odaları açılır. Bugün ülkemizin köy kökenli okumuş
kişilerinin genelde bu tür eğitmenlerin bulunduğu ortamdan geldiğini
göreceksiniz.
Tonguç , bugün yaşasaydı bugünün koşullarına göre bir enstitü kurardı. Onun
dünya görüşü ve gerçekçiliği bunu gerektirir. O, bugün bir enstitü kursaydı;
orada çocuklar değil, gençler bulunur, öğrenciler okullarına cep
harçlıklarıyla değil emekleriyle “katkı” yaparlardı. Bu enstitüde yine
“serbest okuma” saatleri bulunur, çocuklar ve gençler doya doya roman, öykü,
şiir, genel kültür kitapları okurlar, zamanlarını test çözerek
tüketmezlerdi. Bu enstitü; müziği, resimi, sporuyla her zaman neşeli,
sevilen ve özlenen bir yuva olurdu. Öğrenciler laf dinlemezler, araştırır,
bulur ve tartışırlardı. Okullarını ağaçlandırıp çiçeklendirirler, çevreyi
korurlardı. Güç durumdaki arkadaşlarına yardım ederlerdi. Boş zamanlarını
kaset dinleyerek değil çalgı çalarak; takım fanatikliği ile değil spor
yaparak değerlendirirlerdi. Bu enstitünün kuşkusuz bilgisayarları da
bulunurdu.
Köy Enstitüsü hareketi; kendi ülkemizin beyin gücü, yaratıcılığı ve
yurtseverliği örgütlenerek, toplumun en yoksul çocuklarının kendi
emekleriyle ücretsiz öğrenim görebileceklerini, kıt olanaklarla da çağdaş
eğitimin olabileceğini, demokrasinin sözle değil yaşanarak
öğrenilebileceğini kanıtlamıştır.
 
Eğer kapatılmamış olsalardı; gidilmemiş köy, okulsuz çocuk, işlenmemiş
toprak, kullanılmamış su, aç- açık insan, işçileri sokaktalar da aç dolaşan
kapatılmış fabrikalar olmazdı. Eğer kapatılmasalardı işçilerimiz yabancı
ülke kapılarında iş aramayacaklar, aileler bölünmüş olmayacaklardı. En
önemlilerinden bir tanesi de, bugünkü töre cinayetleri işlenmeyecekti. Son
yıllarda üzerinde en çok durulan köy boşalmaları yaşanmayacaktı. Çünkü insan
için gerekli olan hizmetler köyde üretilir olacaktı. Kapatılmamış olsalardı
bu günkü özgürlük kavgaları yapılmayacaktı. Çünkü Köy Enstitüleri bir
özgürlük ve özgürleşme eylemi idi. 09.08.2007
 
BİR GEZİDEN-2

Küme büyüklü küçüklü yola çıktı. Çay kenarından tek Taşoluk’lu arazi
olan-miras yoluyla geçmiş- Tat Omar’ın çayırdan Domuz Deresi’ndeki şarlağın
başına vardık. Kimimiz taşlardan tırmanarak kimimiz taşların arkasından
dolanarak büyük kayaların üstüne çıkıp yürüyüşü sürdürdük. Kalabalık olan
kümede herkes mutluluk ve şaşkınlık içindeydi. Çünkü bu yüksekliğe ve bu
yerlere bende ilk kez geliyordum. Kasabadan teneke kaplamasıyla görülen
yayla evine yaklaştık. Artık zirveye ulaşmak bile kolaylaşmıştı. Gezi
kümesinin içinde küçük Ahmet ve Nagehan’dan bana kadar geniş bir yaş
dağılımı vardı. Ayrıca suların bol olduğu bölgeyi de geride bıraktığımızdan
vadinin içinde sıcak ve susuzluk bunaltmaya başladı. Sağa yönelerek orta
tepenin zirvesine çıktık. Oradan Sineciğe inmek hem zevkli hem de
korkutucuydu. Benim bel fıtığımın yeni bir düşme sonucu çok kötü olma durumu
ve çocukların düşme riski hepimizi korkutuyordu. Bazen yanlamasına, bazen
ağaçlardan yararlanarak dikine inerek Sinnecik’teki sabah turunda gördüğümüz
çeşme başında çöktük. Su o kadar soğuk ve tatlık. Buzdolabına konmuş
sulardan çok soğuk olmasına karşın ne kadar içersen iç hiç dokunmuyor.
Eskilerin deyimiyle karpuz çatlatan su. Suyun ve yeşilin her tonuyla
bezenmiş yol boyunca ve yükseklerdeki taşların oluşturduğu doyumsuz doğa
güzelliğini inceleye inceleye aşağıya iniyoruz. Konaklama yerine varırken
yanık un kokusu karşıladı bizi. Meğer eskiden kız sözlenince ve tarlaya
ırgat götürülünce olmazsa olmazlardan gara havla yapılmış. İsteyenler ondan
yedi. İsteyenler karpuz yedi. Başkaları da başka şeylerden yedi. Kısaca her
zevke uygun yiyecek türümüz vardı. Dönüşte yine yayaydık. Çamur azmak suyunu
Bayrama gösterdik. Piknik alanına geldiğimizde birkaç arkadaşımız orada
görüp konakladık. Gecenin ilerleyen saatlerinde kahvenin önünde yorgun ve
mutluyduk. İşte bir geziden arkaya kalanlar. Her tatile gelenin görmesi
gereken güzel manzaralardaki gezintinin öyküsü. 27.07.2007
 
BİR GEZİDEN-1

Gezi bir tutkudur. Hele katılan kişilerde buna istekli olursa. Bir sabah
bayanlar kümesini traktöre bindirdikten sonra Hamdi Arık, Mümin Sağdıç,
İsmail Arı ve Ben eskitilen Gökseki’ye doğru yola koyulduk. Hamdi’nin
fotoğraf makinesi ile Mümin’in kamerası yol arkadaşlarımızdı. Eski Gavır İni
arkamızda kaldı. Piknik alanının içinden havuzun üst başından ve Ilıca’dan
yukarı çıktık. Karşılarda yeni ağaçlandırılmış olan bölgenin ağaçları
kendilerini göstermeye başlamıştı. Baş Ilıca’ya ulaşınca su içme molası
verdik. Eski Akçaşer yolunu izleyerek Çamur Azmak dediğimiz suyun doyumsuz
tadını yeniden tattık. Eski yol boyunca Akçaşer Gediği’ne ulaştık. Gedik o
kadar çok dozerle yarılmış ki kışınki göçüntüler sonrası erozyonu tetiklermi
diye düşünmeden edemedik. İnbaşında Ünal Yaka’nın köpekleri karşıladı bizi.
Ayva Ağzı denilen ağaçlıklı düzgün bölgeye bizim traktörle gelenler
inmişler. Mümin oraya doğru yönelince biz doğruca yürüdük yukarılara.
Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği bu vadi olumlu olumsuz birçok
anımın canlanmasına neden oldu. Fasulye sulamaya gelirkenki korkularım.
Soğuk suyun içinde su kaçmasını önlemek için çıplak ayakla ark tepmelerim.
Fasulye bozumunda fasulye yüklerinin boşanıp devrilmesinden dolayı çekilen
sıkıntılar ve yenen sopalar. Annemle fasulye çapasına gittiğimizde ardıç
kurusu ve diğer kuru odunları sırtına sarınarak yemek yapmada kullanmak
üzere eve getirişler. O zaman oralardaki tek meyve ağacı durumundaki
Kuşçuların tarladaki vişnelerden yediklerimiz. Kuşçuların pınarın başında
yediğim yemekler ve okuduğum kitaplar. Bu anılar yumağını anlatarak rahmetli
goşgoş amcanın tarlanın başında bulduk kendimizi. 60 lı 70 li yıllarda içme
suyu olarak getirmeye çalıştığımız kaynakta suyun nasıl kaynar gibi
yeraltımdan yer üstüne çıkışını izledik bir süre. Yukarı doğru çıkınca
Guzoluk pınarının suyundan çok güzel bir çeşme yapıldığını gözledik.
Sinnecik’teki Şarlağın başındaki manzara görülmeye değerdi. Oradan deve gaya
tabir edilen bölgeyi izlemenin zevki de doyumsuzdu. Az daha yukarıya çıkıp
eski tarlaların ve bahçelerimizin bulunduğu yerlerden ve çayı izleyerek
büyük kümenin yanına geldik. Birçok serzenişler yapıldı. Niye birlikte
gitmedik diye. Bizde herkes bir şeyler atıştırsın yine gideriz dedik. Bu
sırada İzmir’den Fahri Çetinkaya ve ailesi katıldı kümeye. Hazırlanan bütme
ve katmerleri atıştırmaya başladık. Aradan biraz daha zaman geçince
İzmir'den Bayram Açıkgöz’de aramıza katıldı. Gezinin ikinci bölümüne başlama
zamanı gelmişti. 26.07.2007
 
Köy Enstitülerinin Kapanışı


Köy Enstitüleri, istismarcıların ve bazı çıkar çevrelerinin etkisiyle 1946
dan sonra özgün yapılarından saptırıldı. Tonguç un “Enstitülerin Kalbi”
dediği Yüksek Köy Enstitüsü 1947 de kapatıldı. 1950 den sonra kız ve erkek
öğrenciler ayrı enstitülerde toplandı; sağlık kolları kapatıldı. 1953 te
programları, klâsik ilköğretmen okullarınınki ile birleştirildi. 1954
yılında çıkarılan 6234 sayılı yasa ile Köy Enstitüleri tümden kapatılıp
yerlerinde klâsik  İlköğretim Okulları  açıldı.
1946 yılında çok partili sisteme geçildikten sonra, hükümetin yaklaşan
seçimleri yitirme kaygısı ve örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, 1947 yılında
baştan beri Köy Enstitülerine karşı olan Sivas Milletvekili Reşat Şemsettin
Sirer in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında, eğitim programları köklü
değişikliklere uğratıldı ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Köy
Enstitülerinin yönetici ve öğretmenleri değiştirildi, İsmail Hakkı Tonguç
görevden alındı. Enstitülerde öğrenciyi merkez alan eğitimden, kültür ve
sanat etkinliklerinden vazgeçildi, iş eğitimi, tarım ve teknik eğitimi
programdan çıkarıldı. Enstitülerde, kızlarla erkekler ayrı ve birbirinden
uzak yapılara taşınarak, bir arada yaşamalarına yasaklar getirildi. 1950
yılından sonra kız öğrencilerin hepsi bir enstitüye toplandı. İlerleyen
yıllarda, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu iş için iş içinde eğitim
ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim
anlayışının yerine giderek geleneksel ve ezberci eğitimin yerleştiği
öğretmen okullarına dönüştürülerek Köylülerin bu gibi aydınlanma sürecinden
rahatsız olan toprak ağaları, Cumhuriyet karşıtları  ve din
istismarcılarının çıkarları için bu kurumların kapatılması gerekiyordu. 1950
de iktidara gelen Demokrat Parti önce enstitülerin sağlık bölümlerini
kapattı, sonra da 1951 yılında Köy Enstitülerinin programını klasik
ilköğretmen okullarının programıyla birleştirdi. 1954 yılında çıkarılan 6234
sayılı yasayla da Köy Enstitüleri tamamen kapatıldı. . Ancak siyasi
kadroların desteği ile kurulan köy enstitüleri yine siyasi kadroların
baskısı ile kapatılmıştır.
Köy Enstitülerinin adı İlköğretmen Okulu olarak değiştirildi. İlköğretmen
okulları da 1974-75 yıllarında öğretmen liselerine, öğretmen liseleri iki
yıllık eğitim enstitülerine, eğitim enstitüleri yükseköğretmen okullarına,
yükseköğretmen okulları Üniversitelerde Eğitim Fakültelerine dönüşmüştür.
18.07.2007
 

Köy Enstitülerinde Karşılaşılan Sorunlar

Köy Enstitülerinin en önemli sorunlarından biri kendi yönetici ve öğretmen
kadrosunu oluşturamamaktı. Hizmete uygun yüksek okul, ilköğretmen okulu ve
her türlü orta dereceli meslek okulları mezunları öğretmen olarak atandığı
gibi, hiç okur-yazar olmayan kişilerden, enstitülere yararlı olabilecek
becerisi bulunanlar da “usta öğretici” olarak atanıyorlardı.
Köy Enstitüleri, II. Dünya Savaşı’nın sınıra dayandığı, ülkede
kuraklık-kıtlığın kol gezdiği bir dönemde kuruldu. Ülke kaynakları her
yönden kıttı. Varolan para ve ürünün de önemli bir kısmı çıktı-çıkacak savaş
için ayrılıyordu. Kurtuluş Savaşı’ndan arta-kalan çocukların oluşturduğu
erkek iş gücü de yeniden askere alınmıştı. Köylerde kadın ve çocuklar
kalmıştı. Enstitüler “çocuk iş gücü” ile kuruluyordu. Köylüler, tek dayanağı
çocuklarını okula vermek istemiyorlardı. Hele kız çocuk bulmak çok zordu.
Bir yandan da her bulaşıcı hastalık çocukları alıp götürüyordu. Bugün
“Enstitülerde çocukların ezildiğini” eleştiri konusu yapanlar, yaşanan
koşulları ve köyde kalan çocukların bulaşıcı hastalıktan kırılıp geçtiğini
hesaba katmamaktadırlar. Oysa bu çocuklar, Enstitünün yorucu işlerini
yaparken, çağdaş yöntemler kullanarak kendi yetiştirdikleri ürünlerle daha
iyi beslenebiliyor, hastalıkları iyileştiriliyordu. Bu koşullarda
Enstitülerde 700 bina yapılmış, binlerce dekar boş arazi işlenip ekime
açılmış, binlerce hayvan ve milyonlarca ağaç yetiştirilmiştir. Bunları
yapmasalar, yaşıtları gibi köylerde sefil olacaklar, yeni doğanlar da on
yıllarca okumaz-yazmaz ve bilimin aydınlığından uzak kalacaklardı. 
13.07.2007
 
Öğrenci önderleri:
 
Köy enstitülerinde çalışma düzeni demokratik eğitim daha sağlıkla işlemeye
başladı. öğrenci başkanından, tuvalet nöbetine kadar seçimle gelen, seçimle
giden öğrenciler; korkularını yendikleri gibi, daha girişken de olmaya
başladılar. Girgin ve girişimci öğrencilerin sayısı kısa zamanda çoğaldı.
Çeşitli alanlarda önderliklerini gösteren öğrencilerin, saygınlıkları arttı.
Birçok konuda öğretmenlerimiz gibi okul yönetimine katılmaya başladılar.
Kendini kabul ettiren öğrencilerin yeteneklerini okulda bilmeyen kalmadı.
Kendileri gibi yetenekli öğrencilerle bir araya gelerek, (düşünce, kültür
dersleri, sanat çalışmalar vb.) etkinliklerini sürdürdüler. Yapılan çeşitli
çalışmalar bu öğrenciler tarafından yürütülür ve denetlenir dunuma geldi. Bu
örnekler, okuldaki demokratik tavırlı öğrencilerin sayısını artırdığı gibi,
kız ve erkek öğrenciler arasındaki toplumsal ilişkilerin ve rollerin
gelişmesine de yardım etti.
 
Kişiliklerini kazanan öğrencilerin sayısı çoğalınca, her işyeri için sorumlu
Öğretmen ya da Usta Öğretici aramaya ihtiyaç kalmadı. Sorumluluk bilincine
ulaşan öğrenciler sayesinde, okulu yönetenlerin işleri kolaylaştı, yalnız
bizim yaptığımız işleri denetleme görevi kaldı. Biz Öğretmenlerimizin
gözünde, işini ve sorumluluklarını bilen kocaman birer adamdık. Yapacağımız
çalışmaları birlikte tartışarak, birlikte planlayarak, günü ve geleceği iş
eğitimi içinde yaşayarak öğreniyorduk. Öğretmenin, usta öğreticinin,
öğrencinin birbirlerinden üstünlüğü diye bir şey yoktu. Bir işi kim bilirse,
o kişi işin ustası olarak kabul edilirdi. Halk oyunlarında bin öğrenci usta
olurken, matematikte bir Öğretmen, tuğla duvar örmede de bir usta
öğreticinin becerisini herkes saygıyla karşılardı. Enstitülerde her işin
ustasına büyük saygı gösterilirdi.
 
Bu okullarda yetişen öğrenci önderleri yalnız burada kalmadılar, öteki
enstitülerdeki öğrenci liderleriyle de ilişkiler kurarak; kendi
enstitülerine yeni düşüncelerin ve anlayışların da gelmesine yardımcı
oldular. Çifteler Köy Enstitüsünde Müdür M.Rauf İnan'ın öğrenci başkanını
öğretmenler kuruluna alması, bizim okulumuzda da tartışılmaya başlandı.
Çağdaş düşünceli ve seviyeli arkadaşlarımızın daha bağımsız çalışmalarına
olanaklar sağlandı
Sonunda bu öğrenci önderleri, okuldaki öğrenci topluluğu üzerinde
öğretmenlerimiz kadar etkili olmaya başladılar ve okul yönetimine ortak
oldular.  05.07.2007
 
ÇINARIN ÇOTAKLARI
Farsçada dilimize girmiş çınar sözcüğü Türkçe sözlükte İki çeneklilerden, 30
m'ye kadar uzayabilen, gövdesi kalın, uzun ömürlü, geniş yapraklı bir ağaç,
diye tanımlanır. Yurdumuzda Köy Enstitüleri de yaşı küçükken kapatılan ama
yaptığı işlev nedeniyle çınara benzetilen  eğitim kurumumuzdur. İşte bu
kurum kasabamıza kadar dallarını uzatmış üçlü çotak(çotanak) biçiminde dal
vermiştir. Bugün bu çotakların biri(İbrahim Deniz) ayrılarak toprağa
düşmüştür.
Kasabamızda ve Afyonda yüzlerce öğrencisi olan bu dalın küçük kolları onları
hiç unutmamıştır ve unutmaz. Çünkü bir harf öğretenin kırk yıl kölesi
olunabilecek bir dünyada o binlerce kez öğretmiştir bunu. Toprağın
bol,yattığın yer ışıklar içinde olsun.Sevgili öğretmenim. Kendisini Hasan
Akarsu nun güzel şiiriyle uğurluyorum.
 
Köy Enstitüleri
‘’Komadı karanlığın ağaları
Halk uyansın ülke çiçeğe dursun’’
 
İş içinde eğitim
Eğitim içinde üretim
Sürekli eğitim, sürekli üretim
Sonra yurdum çiçek
 
Köy kahvesinde
Eğitim mücadelesi’nde
Mehmet Başaran’ın şiiri
‘’Tonguç Baba için yazdığı
 
Kahvede gençler, emekliler
Taş- kağıt oyunları
Televizyonda defile
Gözlerin hiç ayrılmadığı
 
Ertelendi yurdumun çiçeğe durması
Bir kış gecesi yollar çamur
Kahve duman, köylü duman
Kimselerin umursamadığı                      
04.07.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER-32:  BEŞ TAŞ OYUNU(LAPA)

Beş yuvarlanmış taşla oynanır. Kızların çok oynadığı bir oyun türüdür. Üzeri
pürüzsüz kaygan çay taşları tercih edilir. Oyuna başlayacak oyuncu
sayışmayla saptanır. Eline aldığı beş taşı elini yana çekerek dağıtır. Buna
apsa denilir. Bir taşı eline alarak onu havaya atarken ötekini yerden
diğerini de düşürmeden alır. Yerdeki taşları bu şekilde düşürmeden alırsa
öteki aşamaya geçilir. Birincideki gibi apsa denilerek taşlar yayılır.
Elindekini yukarı atarken yerdekileri ikişer ikişer iki defada alır. Üçüncü
apsa sonrası üçünü bir defada kalan biri alır.Dördüncü apsada taşın birisini
havaya atıp dördünü yere bırakırken attığı taşı tutar. Sonra onlar avucunun
içindeyken birisini havaya atıp işaret parmağıyla toz siler gibi yere
dokundurduktan sonra, attığı taşı tutar. Beşinci apsada taşların uygun
yerine sol elinin başparmağı ile orta parmağını köprü yapar. İşaret
parmağını orta parmağın üzerine bindirir. Uygun bir taşı sağ eline alıp onu
yukarı atıp aşağıdaki taşlardan birini köprüden sağ el parmaklarıyla
dokunarak öbür tarafa geçirip attığı taşı yeniden tutmak zorundadır. Bunu
oynarken takılan oyun sırasını arkadaşına verir. Bu aşamaları bitiren oyunu
kazanmış olur. 03.07.2007
 

ZORLA
Ülkemizde gariplikler çok sıkça yaşanır. Okuduğumuzda veya duyduğumuzda bu
kadarı da mı oluyormuş? Diye şaşkınlığımızı belirtiriz. Büyük çoğunluk
yaşamın akışı içinde bir yerlere gelmek için büyük çabalar ve özveriler
gösterir ama yine gelemez. Kısaca yarınlarımız belirsizdir. Karanlıktır.
Tesadüflere bağlıdır. İşte Aziz Nesin bunu ZORLA şiiriyle ne güzel anlatmış.
Kendiliğimden şiir yazmadım
Şiir yazdırttı kendini
Hiçbir seviyi ben bırakmadım
Seviler bıraktırttı kendini
 
Kaçmadığıma bakmayın siz
Döğüştümse namus deyip
Hiçbir kavgayı ben çıkarmadım
Kavgaya zorladılar beni
 
Bu amansız yarışa kendim girmedim
Soluk soluğa yarışta buldum kendimi
Gönüllü katılmadım hiçbirine
İstesem de istemesem de
yarışa kattılar beni
 
Biliyorum ki yazılan artık yaşanmaz
Ben yazmak istemedim
Yaşamak istedim sevgimi
Kendileri yazdırttılar kendilerini..   30.06.2007
 

GEÇMİŞTEN

Eski albümleri karıştırırken siyah beyaz bir fotoğrafa takılıp kaldı gözlerim. Arkasına tarih ve açıklama düşmüşüm. 5 Şubat 1971. fotoğrafa dikkatli bakıyorum. Kasabanın belirli döneminin tarihi gibi. Önde Mustafa Çeker, Fahri Çetinkaya. İkinci sırada Şerafettin Mert, Ahmet Topsakal, Mevlüt Çeker, Adil Narin, Hasan Eşme ve Halil Dönmez. Arka sıra Hasan Hüseyin Saygılı, İbrahim Deniz, Orhan Aydın, Hüseyin Sağdıç, Bayram Ayçakal, Yalçın Deniz ve Mustafa Deniz. Arka sağda eğilen ise Ali Açıkgöz. Sol yandaki o zamanın dört küçüğünü bilemiyoruz yinede. Öğretmen evinde arkadaşlara gösterdim çoğunu bilemediler. Günün üzerinde konuşulunca bilinenler çoğaldı. Yinede adını yanlış yazdığım dost varsa kusura bakmayıp düzeltsin.

Yunusemre Öğretmen Okulu beşinci sınıftayım. Nuhlu beş kişiyiz. Öğrenci yardımı alt yapı çalışmalarında olduğu gibi köyümüz için bir şeyler yapmanın isteği var. Ama başarılı olamazsak diye korku da var. Konuyu aramızda olgunlaştırdıktan sonra çiçeği burnunda öğretmenlerimiz Mustafa Deniz, Hüseyin Sağdıç ve Ali Açıkgöz e ulaşmaya çabalıyoruz. Şimdiki gibi telefon yok. En güzel ve tek ulaşım aracı mektup. Mustafa Deniz Kastamonu –Azdavay ilçesinin bir köyünde. Öbür arkadaşlar yakında. Yazdığımız mektup Mustafa Deniz e ulaşıyor ve yanıtı olumlu. Öteki öğretmenlerimize hangi yöntemle ulaştık pek anımsayamıyorum.

Önce oyun için bir yapıt seçtik. Bu seçmede okulumuzda sahnelenen oyun bize yol gösterdi. Bir sınıfın sahneye koyduğu Cahit Atay ın 1961 yılında yazdığı PUSUDA. Zaman buldukça rollerimizi ezberlemeye ve yapacaklarımızı hazırlamaya koyulduk. Dinlenme tatili köye geldik. Önce yer sorunumuz var. Çekinerek köyümüzün okul müdürü Bekir Seferlioğlu nun yanına yukarı odaya çıktık. Dileğimizi ve düşüncemizi anlatıp okulu istedik. Uygun bulduğunu ve böyle bir çalışmaya herkesin olumlu bakacağını belirterek bizi umutlandırdı. Biz giden arkadaşlar mutlu şekilde ayrılırken arkamızdan oyununuzda siyasi konu olmasın ha dediği hala kulaklarımda yankılanır.

Hazırlıkları hızlandırdık. Yukarda saydığım kişiler dışında da birçok kişiden yardım ve destek aldık. Mikrofonsuz ve ışıksız doğal ortamda çalışmalar başarıyla sonlandırıldı. İşte yukarıdaki fotoğraf için; gelinde geçmişe izi kalsın diye bu pozu verdik. İyi ki vermişiz. Elektrik yok, sahne yok, kostüm yok. Her şeyi var etmişiz. Gönüller birleşip istedikten yapılamaz diye bir şey yok. Son yıllardaki uygulamalarda bunun böyle olduğunu göstermiyor mu? 26.06.2007

 

AVUSTURYA DA BİRLİKTELİK
İnsanoğlu Adem ile Havva'nın yeryüzüne inişinden beri birlikte
yaşamanın uğraşını vermiştir. Uzun süre tek başına yaşayan insanın konuşma
yeteneğinin azaldığını, yaşama küstüğünü görürsünüz. Gençliğinin büyük
bölümünü çobanlık yaparak geçiren bir arkadaşımız altı ay çobanlık yapanı 40
gün sopayla döğersen anca adam olur derdi. Bu işin gülmece yanıydı ama
düşündürücüydü. Yalnız olmanın yalnız kalmanın sıkıntısı izleniyordu bu
sözlerin arkasında.
Anlatılanlardan ve gönderilen fotoğraflardan ayrı ayrı yerlerde çoğu şehir
merkezinden uzakta olan ikinci nesil Avusturya gurbetçilerimiz bu sıkıntıyı
aşabilmek uğruna geçen yıl başlayan uygulamayı sürdürüyor. Linz şehrinin
Ottensheim piknik alanında toplanmayı kararlaştırmışlar. Çok güzel etmişler.
Nuh taki pikniğe katılamamaktan yakınan gurbetçilerimiz. Buradaki kadar
olmasa da birliktelik için güzel bir olanak çıkmış. Bunu dikkate alın ve bir
araya gelin. Hem tanışır, hem eğlenir, hem de değerlendirmelerde
bulunursunuz. Aşağıdaki Yılmaz AKYOL un şiirinde tanımlanan insanlar
durumuna düşmemeniz dileklerimle.
Tüm mutluluklar sizinle olsun.
 
Almanya
Geldim Almanya yaşarım sandım
gelip hava atanlara binen kandım
çok çabuk yoruldum tez usandım
geç anladım ki bende yandım
 
Almanya Almanya zalimsin zalim
ne olacak benim bu halim
bitti tükendi benim tüm hayalim
korkarım burada kalacak olum
 
Almanya dışarda iyi görünür
sana gelen sürüm sürüm sürünür
en kötü işlerini bize gördürür
ya hastalandırıp yada öldürür
 
Almanya Almanya zalimsin zalim
ne olacak benim bu halim
bitti tükendi benim tüm hayalim
korkarım burada kalacak olum
 
yılmazım almanyadır neyin nesi
tanımaz oldu burda herkes herkesi
kimi zengin olmuş kalın ensesi
kimi sosyal alır kokar nefesi
 
Almanya Almanya zalimsin zalim
ne olacak benim bu halim
bitti tükendi benim tüm hayalim
korkarım burada kalacak olum.  23.06.2007
DURUMUMUZ
Bugün Bülent Habora nın 16 Mayıs 2007 günlü yazısını aktaracağım. Birçok
konuda yaptığımızı tarihimiz içinde yapıyoruz. İşte yazı. Yorum kendimize
kalmış.
Sevsinler sizin tarihinizi...
Bizim asil ve necip Büyük Türk Büyükleri, tarihimizle övünmeyi fena halde
severler. Bin atlı akınlarıyla dev gibi bir orduyu yenerken nasıl da
çocuklar gibi şen olduklarını ya da bir elinde kesik başı, öteki elinde de
kılıcıyla düşmana saldıranları anlatırken hindilerin kabarışını bile geride
bırakırlar. Hele hele Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesini, sanki
kendileri yapmış gibi dile getirirler. Bir de o “çağ değişmesi” olayı yok
mu, değmeyin gitsin. Her 29 Mayıs ‘ta İstanbul inler…
Evet, 554 yıl önce Sultan Mehmet ve arkadaşları, İstanbul’u alarak çağ
değiştirmiş. Ya bugün?.. 20-25’inci kuşaktan olan torunlar, aynı toprakları
parayla peşkeş çekiyorlar. Hem de kime? 1450’lerde dünya üzerinde olmayanlar
veriyorlar, Dubaililere-Mubaililere...
Çağ değiştirenlerin 20-25’inci kuşaktan torunları, şimdilerde IMF’lere,
DB’lere, ABD’lere, AB’lere, neredeyse alfabenin tüm harflerine” ana
karnındaki çocuk gibi göbekten “bağlanmış” durumdalar....
Hadi övünüyorsunuz, bu da kabulüm. Ama övündüklerinizin yarattığı eserlere
bari sahip çıkın. Onları koruyun, yok olmasına engel olun... Nerdee?..
Osmanlı’dan nefret eden Yugoslavlar da Bulgarlar da sahip çıkıyor, koruyor,
kolluyor Osmanlı’nın yaptığı eserleri.
Yugoslavya’da otoyolun bir bandı, Osmanlı döneminde yapılan köprüden
geçiyordu. Yıkabilirdi adamlar ama yıkmamışlar... Ya hanlar, hamamlar?..
Üsküp’te, Belgrad’da yığınla örnekleri var.
Bulgaristan’da da durum aynı.. Sofya’nın göbeğindeki Tombul Cami bunun en
güzel örneği...
Ya Türkiye’ de?.. İlber Ortaylı, “Saraylarımızın hali perişan” diyor. Edirne
Sarayı’nın harabe olduğunu, Bursa Sarayı’nın yerinin dahi bilinmediğini
belirtiyor. “Selçuklulara ait Konya’daki saltanat sarayı, sadece Alaeddin
Tepesi’ndeki bir duvar kalıntısından ibarettir. O kalıntıyı da iyi
koruyamadığımız açıktır” diyor İlber Ortaylı.
İlber Ortaylı, camilerin durumunun da pek farklı olmadığını söylüyor.
“Camilerimiz elden gidiyor, biz seyrediyoruz” derken ekliyor: “Rüstem Paşa
Camii gibi tarihi eserlerimiz, ya harap ediliyor ya da hırsız çetelerinin
hışmına uğruyor. Türk milleti de bu hırsızlıkları seyrediyor...”
Doğal afetlerin yıkamadığı, yok edemediği eserleri, başta asil ve necip
Büyük Türk Büyükleri olmak üzere tümümüz, en veciz yoldan hallediyoruz…
Yalnız karada mı; değil, denizde de bir “ulusal afetiz”. Eser Tutel’le Ahmet
Güleryüz, tarihi gemilerle ilgili araştırmalarını kitaplaştırmışlar. Önay
Yılmaz’ın yazısından öğrendiğime göre, Türk tarihinde önemli yeri olan 10
geminin 8’i artık yokmuş. 2’sinin de maket biçiminde örneği varmış. Yani
aslında onlar da yok. Onların dışında bir tek Savarona var, o da özel
sektörün elinde... 3 bin metrekarelik açık alana sahip “de lüks”
Savarona’da, 36-I08 metrekare arasında 17 benzersiz süit varmış. Bu yılki
ilk seferine 34 yolcuyla birkaç gün önce başlamış…
Kalanlar mı?.. İngilizler, Yunanlar, Amerikalılar... Ruslar tarihi
gemilerini Müze-Gemi yaparlarken biz, ya odun olarak yakmışız ya da jilet
yapmışız... 1879’da hurdaya çıkarılan Mahmudiye’yi, tersane çalışanlarına
maaşlarını ödeyemeyen Büyük Osmanlı Büyükleri, gemiyi parçalayıp kışlık odun
olarak vermiş, borcunu kapatmış...
Çocukluğumda bir türkü vardı, arkadaşlarımla benim dilimden düşmeyen: “Yavuz
geliyor yavuz, denizi yara yara...” 1975’te İtalyanlara satıldı...
Ertuğrul, Söğütlü, Hamidiye, Muavenet-i Milliye, Midilli, Bandırma, yıllarca
erkeklere hizmet etti; jilet olarak...
İtalyanlar anasının gözü, ilk transatlantiğimiz Gülcemal’i de almışlar;
sökmek için... Ya Çanakkale Savaşı’nın kazanılmasında büyük rol oynayan
Nusrat Mayın Gemisi?.. Aslında ne kadarı kaldı acaba?...
Ya Cumhuriyet’in simgelerinden İzmir’deki Sümerbank Basma Fabrikası’nın,
Sanayi Müzesi kurmak için ayrılan 76 makinesi?.. Büyük bölümü çalınmış,
kalanı da hurdalık olmuş ve Sanayi Müzesi’nden vazgeçilmiş. (Milliyet Ege,
Turan Gültekin)
Tarihimizle övünmeye gelince “cart cart”, tarihimizi korumaya gelince “zart
zart”... İşte bizim tarihe bakış açımız....   22.06.2007
 
KÖY ENSTİTÜLERİ SİSTEMİNDE ÖĞRENCİLERİN YÖNETİME KATlLMASl
Her öğretmen, kendi öğretim dalına göre bu işlerden birinin sorumluluğunu
alır ve okul yönetimine karşı öğrencilerin yetiştirilmesinden sorumlu
olurdu.
Öğrencilerin Yönettiği İşler:
1. Öğrenci Başkanı             7. Tarım Başkanı
2. Yemekhane Başkanı       8. Kooperatif Başkanı
3. Yatakhane Başkanı         9. Yapı Kolu Başkanı
4. Çamaşırlık Başkanı        10. Demircilik Kolu Başkanı
5. Revir Başkanı                11. Marangozluk Kolu Başkanı
6.Mutfak Başkanı
Köy enstitülerinde bir kural olarak, her sınıfın bir şubesi Öğretmenleriyle
birlikte bir haftalık nöbet tutardı. Her işyerinin özelliğine göre
hazırlanmış yönergeleri vardı. Nöbetçi olan öğrenciler bu yönergelere göre
çalışmalarını sürdürürken, ortaya çıkan aksaklıkları küme başı Öğretmenleri
ve öğrenci başkanı aracılığıyla okul yönetimine ve sorumlulara haber
vererek, gereken önlemlerin kısa zamanda alınmasını sağlarlardı.
 
Her cumartesi günü yapılan toplu eleştirilerden sonra, nöbeti alacak küme
yeni işyerlerine göre görevlen belirlendikten sonra; öğrenciler tarafından
seçilen işyeri kol başkanlarıyla birlikte görevlerine başlarlardı. Artık bir
hafta süreyle enstitünün bütün işlerinin yürütülmesi nöbetçi kümenin ve
seçilen kol başkanlarının sorumluluğunda olurdu. Okulun nöbetçi Öğretmenin
ve öğrenci başkanının elindeki listeye göre, kimlerin nerede görevli olduğu
okulda herkes tarafından bilinirdi.
Usta Öğreticilerin Yönettiği işler:
Köy enstitülerinin kurulduğu yıllarda süren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle,
vetişkin erkeklerin çoğunluğu silah altındaydı. Yeterli teknik eleman
bulamayan Tonguç, çevrede bulabildiği başarılı sanatçılardan yararlanma
yolunu dener. Bu denemelerden beklediği sonucu alınca, bu elamanlara
süreklilik kazandırılarak (usta öğretici) olarak adlandırılır. Enstitülerde
çalışan öğretmenler gibi bütün haklardan yararlanırlar.
Bunlarla bölgelerin özelliklerine göre, (urgancı, duvarcı, demirci,
marangoz, tuğlacı, balıkçı, arıcı, müzikçi, dokumacı, bahçıvan vb.)
enstitülerin teknik eleman gereksinmesini karşılanır.
Usta Öğreticiler, kendi sanat dallarında çalışmalarını sürdürürken,
işyerinin sorumlu Öğretmeni tarafından çalışmaları denetlenirdi. İşyerine
çalışmaya gelen öğrencilere istenilen becerilerin kazandırılmasında yardımcı
olurlardı. 21.06.2007
 
HASTALAR-HASTANELER

Küçük bir iş kazası sonucu oluşan problemi çözebilmek umuduyla Salı sabahı erken saatlerde devlet hastanesinin yolunu tuttum. Vardığımda 25-30 kişilik bir hasta kümesi değişik yerlerde sıralanmış başvuru bölümlerinin açılmasını bekliyorlardı. Gelen hasta yahut hasta yakını boş oturaklara sırasıyla oturuyor kendiliğinden düzen oluşup gidiyordu. Kalabalık çoğalmaya başlayınca oturacak yer kalmadı. Sıralanma düzeni arasına kaymalar başladı. Temizlik için görevliler geldiğinde o düzenli sıradan, sıralanmadan iz kalmadı. Herkes birbirinin üstüne yüklendi. Yaşı doksanlara yaklaşmış bir amcayı iki kişi tutarak yere düşüp ezilmesini önleyebildik. Bu olay insanların birbirini sıkıştırmasını biraz azalttı. Bu sırada görevliler erlerini aldı. Amcayı en ön sıraya alarak onun kayıt işinin tamamlanmasını sağladık.
Bekleme bu kez poliklinikler önünde başladı. Bir hasta doktorların neye beklettiğini bağırarak soruyordu. Ona her doktorun servisinde yatan hastaya bakmakta olduğunu anlatınca sustu. Diğer yanımdaki arkadaş Avrupa ülkelerindeki hastane düzenini anlattı. Bu tür sıkıntıların yaşanmadığını vurguladı.
Onu dinledikten sonra daha alınması gereken çok yolun olduğunu düşündüm. Birey olarak bizler, hastane çalışanları ve yönetimleri, bürokrasi dediğimiz devlet çarkının dönmesinde sözü ve etkinliği olan kişiler. Tümümüz üzerimize düşenleri yerine getirebildiğimiz gün sağlık kurumlarından yakınmalarımız bitecek. Bu ne kadar zamanda olur? Pek yakın görünmüyor. İnsanın insana saygısının azaldığı toplumlarda bu özveri nasıl  gelişip olgunlaşır? Dileriz yanılalım da çok çabuk olsun. 20.06.2007
 

YİTİRİLEN DEĞERLER-31: ÜÇTAŞ OYUNU

 

 

 

 

Tebeşir, kiremit kırığı, odun kömürü parçası veya pil kömürü ile yanda görülen şekil düzgün bir yüzeye çizilir. İki kişiyle oyun oynanır. Oyuncular üç tane birbirine benzer araç edinirler. Bu onların oyun taşlarıdır. Kesişme noktalarına birer birer taşlar sırayla konur. Buna taş düşme denir. Taşlar karşılıklı düşülürken üçleme yapılmaz.  Düşme işlemi bitince atlamadan bir kesişme noktasından ötekine sıra atlamadan çapraz gitmeden çizgi boyu ileri geri, sağa sola oynanabilir. Taşların üçü de aynı doğru üzerine getirildiğinde üçlenmiş olur. Üçleyen oyunun bu aşamasını kazanmış demektir. Kaç sayıda çıkılacağı konuşulur. Belirlenen sayı kadar kazanan oyununu tümünü kazanmış olur. Oyun yerinin bolluğu ve kısa sürede oynanabilirliğinden dolayı çok sık oynanan oyunların başında gelmektedir. 19.06.2007

 

ODUN İLE KÖMÜR

Çocukken arkadaşlarımızla bol bol oyun oynardık. Oyundan arta kalan
zamanlarda da çocuk düşüncesiyle kendimize göre yeni konular bulurduk.
Köydeki evlerimizin önünden veya oyun oynadığımız sokak aralarından meşe
korusuna bakardık. Meşe korusunun ucuna çıkınca veya Balıkkaya’nın tepesine
çıkınca göğü tutacağımızı düşlerdik. Kocaman ağaçları kendimizin boyu gibi
küçücük çalılar sanırdık. Aramızda bölüşürdük. Çalı durumuyla bile
evlerimizin iki-üç yıllık yakacak gereksinimini karşılayacağını konuşurduk.
Çünkü o yıllarda çocuk gözüyle bile en önemli gereksinim yakacaktı. Odun
kıttı. Sığırkuyruğu, afıyan çığı, meşe çalısı görünüveren yakacaklar
arasındaydı. Kışlık yakacak için öteyaka dediğimiz yerin arkalarındaki Ahır
dağlarına gidilip kağnılarla eşeklerle davşınak çalısı ve davşınak odunu
getiriliyordu. Arada çam ve meşe odunu kaçıranlarda oluyordu. Bunun için
evin büyükleri(bizde annem ve babam) geceden tarhana çorbasını içip yola
çıkarlardı. Kalanını da bana bırakırlardı. Sabah uyandığımda ılıkça ve
koyulaşmış durumda hazır içiverirdim. Tarhana sevgisi belki o yıllarda
bilinçaltına işlenmiş günleri anımsattığından sürer gider.
Evlerde soba yoktu. Ocağın evden tarafına bacaya yukarı bir depdevir(çam
ağacının kuruyarak çürümeye yüz tutmuş gövdesi) uzatılır. Arkasına eşek veya
beygir bokunun saman kesiyle karışımı dökülürdü. Bacalar sürekli duman
tütüyor olurdu ama bacadan gelen soğuğu kesmeye bile yetmiyordu. Ocağın iki
başına sedir denir. Evin büyükleri veya konuk varsa onlar otururdu. Geriye
kalanlar arkalarda ve gerilerde bulduğu yere otururdu. Ama evin gelinini
yeri her zaman çıkış kapısı yanı olurdu. Getir-götür işlerini daha kolay
yapsın diye mi kim bilir?
İlkokul yıllarımda köye kömür girmeye başladı. İlk kömürü komşumuz
Zabitlerin Mehmet Amca getirtti. O devlet demiryollarında çalışıyordu. Adına
gelen kömürleri Çiğiltepe istasyonundan Hacan köyünden tuttuğu at
arabalarıyla köye getirtirken merakla ve kuşkuyla bakakalmıştık. Bizim
şimdiye kadar bildiğimiz yakılan ateş içinde kalan kömürlere hiç
benzemiyordu. Kara taş gibi sertti. Nasıl yanacaktı? Ne ile yanacaktı? Ocağa
mı atılacaktı? Hiç bilgimiz yoktu. En yakın komşumuz olduklarından kışın
oturmaya gittik. Tenekeden yapılmış iki kapaklı soba. Borular yoluyla baca
gaşının üstünden delinen delikle baca deliğine sokulmuş. İşte bu kasabaya
giren ilk kömür sobası belki de. Soba evin ortasında kurulmuş. Kömürlerin
iyi yandığı zamanda varmışız ki her yeri kıpkırmızı kızarıyor. Hem ısınıyor,
hem de merakla izliyorum. Alttaki ızgarayı, ızgaranın deliklerinden alta
dökülen kömür zerreciklerinin önce kırmızıyken kısa sürede karadığını ve
ağardığını gözlemlemek hoş bir duygu. Aradan zaman geçince sobanın yüzü
kararıyor. Rahmeti Şerfe aba eline maşayı alıp ızgaranın altına sokarak
ileri geri hareket ettirdi. Çatırtıyla kömürler yanmaya başladı. Benim gözüm
maşada. Elime alıp bende dokunsam. Ama çekiniyorum. Sonra aldım ve hemen
soktum.
Aman olum söndürürsün dedi.
Maşayı elimden bırakıverdim. Bu evde artık sedirin önemi pek kalmamıştı.
Günümüzde sıradan bir varlık gibi görülen odun ile kömürün öyküsü işte böyle
yerini buldu belleğimde. 18.06.2007

DOSTTAN DOSTLARA

MSN postamı açtığımda bir mektupla karşılaştım. Yıllar önce Yükselenspor un işleyişinde, şirketleşme çalışmalarında, acılı Ankara yolculuğunda hep bizlerle olan arkadaşımız burs çalışmaları konusunda da sessizliğini bozarak gümbür gümbür bizlerle olduğunu haykırıyor. Umarım bu gür sesini kasabamız ve kasabalımızla ilişkilerini en aza indirmiş olan eski ortak dostlarımız duyar. Yanlışlarının ayrımına vararak bizlere katılırlar. İşte size duyurmam istenilen mektup. Beynine yüreğine sağlık.

—Sevgili Nuh Kasabalı Dostlarım,

Bizler Nuh kasabalı olarak çeşitli nedenlerden(özellikle ekonomik) dolayı kasabamızdan ayrılmak zorunda kalmışız. Bir kısmımız yurdun çeşitli bölgelerinde bir kısmımız ise yurt dışında yaşamımızı sürdürmekteyiz. Ben, bu insanların duyarlılığına yürekten inanıyorum. Kendini o kasabadan soyutlayanlar bile zaman zaman kendileriyle yüzleştiklerinde içlerinde bir sızı duyduklarına inanıyorum. Nuh Kasabasının sorunlarına oradaki kişilerin bütünleşmesine kendisini soyutlayan bu bazı kimseler

Katkıda bulunurlar veya bulunmazlar hiç önemli değil. Çünkü o kasabada o kadar duyarlı insanlar var ki duyarsızların varlıklarını bile belirtmezler ve uğraşlarını sürdürürler. Ben bu yönde çalışan tüm arkadaşlarımı ayrı ayrı kutluyor, sosyal kültürel etkinliklerinin artmasını diliyor onları yürekten kucaklıyorum

Bir ülkenin temel sorunlarından biri olan eğitim sorununa ülke yöneticilerinin yetmediği dönemlerde her şeyi onlardan beklemeyip bu köy, belde, kent neresi olursa olsun toplumların bulundukları yerlerde kişiler şartlarını zorlayıp sivil toplum örgütlerinin dayanışması ile bu ülke eğitiminin biraz daha ileri boyutlara gitmesine yararı olacaktır. Bu yönden ben kasaba halkımın ve bu konuyu ele alan arkadaşlarımın duyarlılığını kutluyor, saygı ve sevgilerimi iletiyorum.

Yaşadığım sürece de her zaman bir sıra neferi gibi onların yanında olduğunu belirtmek istiyorum. Tabiî ki bunun yanı sıra o kasaba için yapılacak diğer olumlu toplum düzeni özelliğini koruyan sosyal ve kültürel bütün etkinliklerimle sık sık toplantılar düzenleyerek konuşulmasının da yararlı olacağına inanıyorum. Ayrıca insan olarak ortak değerlerimizi korumada asla ve asla siyasi ayrımcılık gözetmeksizin bir araya gelip çözüm üretmek zorundayız. Bunu başarabildiğimiz her dönemde de daha çok güçlü olacağımızın bilincinde olmalı ve bu doğrultuda uğraş vermeliyiz. İnanın bu düşünceleri paylaştığımızda sorunlarımızı daha çabuk çözüme ulaştıracağız. Eğitimin cinsiyeti olmaz. Ülkemizde uzun yıllar kız çocuklarının okutulmaması veya azının okutulmuş olması da çok derin yaralar açmaktadır. Ekonomik özgürlüğü olan kadınlarımız ezilmeyerek kendi ayakları üzerinde durmayı bileceklerdir.

HAYDİ DOSTLAR, HAYDİ GENÇLER VE GENÇ OLDUĞUNU DÜŞÜNENLER. KENDİNİ BU GÜÇTE VE DESTEKTE BULABİLECEKLER.

Birlikte daha iyi günlere, çalışmalara yürümeye var mısınız?  İsmail Demirkol- 14.06.2007

UMUT VE KIRILMAK

Kişi iyi konuları hayal eder, umar ve bekler. Bekledikleri gerçekleşince mutlu olur. Gerçekleşmezse dünyası kararır. Hayal ettiği konular birliktelikten olacaksa destek olmayan veya olumlu –olumsuz düşündüklerini sergilemeyen dostlarına kırılır. Kırgınlığını sözleriyle belirtir. Yapamazsa davranışlarıyla sergiler. Öğrenci yardımı çalışmalarının ilerleyen aşamalarına gelinceye kadar ben ikinci tür davranış türünü sergileyenlerdendim. Bu çalışmalar içinde bunun yetersiz olduğu sonucuna vardığımdan artık tepkimi sözle belirtmeye başladım. Çünkü ikinci tur tepkiyi hiç anlamadım veya bana tepkinin hiç ayrımında olmadım diyen dostlar oldu.

Dünkü yazımda değindiğim kahvedeki masada böyle dostlar vardı. Konu daldan dala atlarken burs çalışmaları gündeme geldi. Otuz yılı aşkın süredir dost olduğumuz kişilerden ses çıkmayınca birebir görüşmek istediğimi, düşüncelerinin ne olduğunu sorgulamak istediğimi belirttim. Bana kişisel kırgınlıklarını, kendisinin çocuklarının eğitiminde çektiği zorlukları sıralamaya başladı. Aynı çemberden ben ve birlikte omuz verdiğimiz arkadaşların birçoğu da geçmişti. Bunu bildiğimiz için bu çalışmaların başladığını söyledim. Zorda olsa ilerisi için destek sözü alarak bir başka arkadaşla iş için masadan ayrıldık. Konuya hiç girmeden burs için ayırdığı parayı teslim etti. Bir evin önünden geçerken hoşbeş için mola verdiğimizde bir gencimizin babasına öğrenci yardımına bizde destek verelim demesi çocuklar gibi sevindirdi beni. Artık konu Gaziemir Nuhluları nın büyük çoğunluğunca kabul görmeye başlamış ki; kalkıp gittiğim masada konu yeniden ortaya konmuş. Bir dost bana bir şey söylenmedi demiş. Genel kurulda olanlarımız anımsar. Bu işin başarıya ulaşması için düşünen herkesin sanki yönetim kurulu başkanıymış gibi çalışmaya girmesiyle başarıyı yakalarız demiştim. Yüz yüze ulaşıp görüşemediğimiz arkadaşlar, dostlar. Yazdıklarımızı, görüntülediklerimizi veya aramızdaki konuşmaları en yetkili arkadaşımız söyledi kabul etsin. Birçok sorun ve soru kendiliğinden ortadan kalkar.

Dolaşmaya çıktığımızda konuşmalar içinde bir dostumuzun bir cümlesi beni çok düşündürdü ve kendimi sorgulamama neden oldu. Umarım gözüne takılan, kulağına ses gelen dostlara da aynı etkiyi yapar:” Hasan Abi! Otuz-otuzbeş yıl öncesi çok güzel bir gurubunuz vardı. Toplumsal konularda hep birlikteydiniz. Onların çoğunun yüzlerini unuttuk. Çalışmalara katkı verselerde adlarını bari unutmasak.” Hiçbir şey söyleyemedim. O guruptan olan arkadaşlar bir şey diyebilir mi? Doğru sözün üstüne ne denir ki? 13.06.2007
 

İNCE ÇİZGİ

Yaşamla ölüm arasındaki ayrıcalık ince bir çizgi gibi. Kısa bir süre önce sapasağlam gördüğün dostunun ölüm haberini alıp birden yıkıma uğruyorsun. İşte yeni evlenen gencimiz Selim. Düğün olayıyla sevindik. Aradan bir hafta geçmeden yaşadıkları trafik kazası herkesi üzdü. İyi ki can kaybı yok diye teselli buluyorduk. Afyonkarahisar dan İzmir e kaldırıldı. Umudumuz da arttı.

Acı haber Bozyaka hastanesine giderken dolmuş içinde telefondan önce Hüseyin öğretmenin sesiyle, az bir aradan sonra Bayram öğretmenin sesiyle yankılandı.”Selim i yitirdik”. Günlerdir beklediğimiz umutlar saniyelik dilimler içinde beynimizden uçup gitmişti. Hastaneye varışta olayı öğrenenlerin moralleri bozuk, kimse konuyu yanındakine haber bile veremiyordu. Hastanede uzun bir süre bekledikten sonra Gaziemir e döndüğümüzde gencimiz son yolculuğu için Nuh a doğru hareket etmiş, arkadaşlar oradan dönüyordu. Evde kısa bir süre dinlendikten sonra buluşma noktamız kahveye hareket ettim. Kahvede görmek isteyipte göremediğim birkaç dostun bulunduğu masaya oturdum. Ayrılıktan, buluşmadan,  kazadan,  ölümden, yaşamdan konuşuldu. Sonunda yaşamla ölümün arası bıçak sırtı gibi ince bir çizgi dendi. Bir yanı yaşam. Öte yanı ölüm. Birbirine o kadar yakın, bir o kadarda uzak kavramlar. Yaşadığımız her anın değerlerini bilelim. Sağlıklı kalmanız dileklerimle.12.06.2007
 

TÖREN Mİ? HASTANE Mİ?
Yaşam canlının doğumundan ölümüne kadar geçen zaman aralığı. Bu ara içinde
görüp geçirdiğimiz sevinçli, üzüntülü birçok anılar. Tüm uğraşlarımızın
ağırlığı bunlardan oluşan yumak değil mi?
Genç yeğenim Zafer in diploma törenine katılabilmek amacıyla gece yarısından
sonraya bilet alacağım. Zaten gariplik bilet alma çalışmalarında başladı.
E-bilet almak için şirketlerin sitelerine giriyorum. İşlem bitiş aşamasına
geldiğinde işleminiz geçersiz diyor. Denemelerin yararı olmayınca telefonla
yer ayırtıyorum. Daha sonra vardığımda biletimi alıp yerime oturuyorum.
Afyonkarahisar dan ayrılırken içime garip bir duygu çöreklenip oturdu sanki.
Sabah İzmir garajına iniş. Servisle Gaziemir e varış. Evde başka
konuklarında olduğunu bildiğimden yeğenim Eminegilin evlerine gidiyorum.
Kapının zilini çalıp beklerken kapı açılıyor. Karşımda yengem. Kapıyı o
açtı. Evde bir sürü genç varken kapı açma işi sana mı düştü diye şaka yollu
soruyorum. İşte gerçeğin acı tokadı inmeye başlıyor. Cemalettin-Hasan- Emine
çok erken hastaneye gittiler, Cemalettin hastalandı diyor. Neye uğradığımı
bilemiyorum. İçeri giriyoruz. Zaman bir türlü geçmiyor. Gidenlerden haber
bekliyoruz. Geleceklerde hep birlikte törene gideceğiz. Öğleyin aradığımızda
tahlil sonuçlarının öğleden sonraya kaldığını söylediler. Yeni bir haber ya
da kendilerini beklerken saat 15.30 a doğru işlerinin bitmediğini,
gecikebileceklerini söyleyip bizim tören yerine gitmemizi işlerini bitirince
onlarında katılacağını bildiren telefonlarını alıyoruz.
Buca dolmuşlarından sonra Kaynaklar dolmuşuna binerek Buca- göletteki tören
alanına ulaşıyoruz. Yerlerimizi almadan yeni bir haber almak üzere telefonla
aramaya başlıyoruz. Telefonlara ulaşılamıyor. Acaba ne oldu diye merakımız
gittikçe artıyor. Sürekli gözümüz gelenlerde. Kulağımız telefon sesinde.
Müzik gürültüsüde oldukça fazla. Program belirtilen saatte yine başlamıyor.
Törenlerimizin çoğunda olduğu gibi. Neden diye sağa-sola bakınırken rektörün
beklendiğini görüyoruz. Açılış çok güzel halk oyunları sunumuyla başladı.
Saygı duruşu, istiklal marşı öğretmen marşı ve onuncu yıl marşları söylendi.
Öğretmen marşı beni alıp öğrencilik yıllarına götürdü. Bu marşı sıklıkla ve
hep birlikte her fırsatta söylerdik. Eğitim Fakültesi dekanının konuşmasının
sonlarına doğru küçük yeğen Hasan Hüseyin’den gelen babamı ameliyata
alıyorlarmış sözü bizi oradan kopardı. O kalabalığın içinden zorla çıkıp
dolmuşlara doğru yöneldik. Bu sırada rektörün konuşmaya başladığı belli
oluyordu. Bozyaka hastanesine nasıl ve ne kadar sürede gelebildiğimizi bile
anımsayamıyorum. Acil girişinden yerini öğrendik. Genel cerrahiye gitmek
için kapıya varıyoruz ama ziyaretçi saati olmadığı için girmenin yolu yok.
Hiç olmazsa son durumu öğrenelim diye iç telefondan aratıyoruz. Serviste ve
yoğun bakım ünitesinde yok.Acil ile giriş arasında birkaç kez gidip
geliyoruz. O sırada hastanın ameliyattan çıkmadığını öğreniyoruz. Ümitsizce
Hasan ın telefonunu çaldırıyorum. Telefon çalıyor ve hastanın ameliyattan
çıkıp daha yeni yoğun bakıma ötürülüyor olduğunu öğreniyoruz. Sonucun
başarılı olması hepimizi rahatlatıyor ve Gaziemir e dönüyoruz. Töreni biten
yeğenim nerde olduğumuzu ve nereye gelmesini soruyor. Ona eve gel diyoruz.
Bende sohbet için kahvenin yolunu tutuyorum. 11.06.2007
 
ŞÖLEN

Nuh’taki şölenimizle ilgili değerlendirmemi köşe yazımda yapmıştım. Ancak mesajları okuyunca ayrı bir değerlendirme gereksinimi doğdu diyerek bu yazıyı arkadaşların yazılarından alıntılarla hazırladım “Güzel, çok güzel olmuş piknik. Tebrikler, emek çekenlere teşekkürler...Fakat bir nokta var ki anlamakta zorluk çekiyorum. Bizim asıl amacımız Piknik yapmak mı, yoksa piknik gibi bir etkinliği böyle genişleterek daha başka etkinliklere ulaşmak mı ?” “Yani asıl amaç sadece piknik yapmak mı (ki bunuda küçümsemiyorum), yoksa bu tür piknikler bir yerlere varmak için birer araç mı ?” diye sormuş 05.06.2007 günlü yazısında Fransa’dan Ramazan Narin. Elbette bu hem amaç hem de araç. Nasıl geçen yıl kasabayla ilgili genel değerlendirme ve saptamalar yapıldıysa bu yılda Afyonkarahisar Nuhlular Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği genel kurulu ve burs ağırlıklı toplantı yapıldı. Bana sorarsanız iyi de yol alındı.
Aynı gün Sandıklıdan Halil Özdemir gördüğü aksaklıkları beş madde halinde sıralamış. Büyük ölçüde haklı. Ancak güzeli eksiklikleriyle de sevmeli değil mi? Umarız ele aldığınız konular bundan sonraki çalışmalarda dikkate alınır.Bugünlük burada keseyim. Nasıl olsa okunmuyoruz. Ama yazmaktan da kendimi alamadım böyle, katılamadığım özel bir piknik gününde. Sağlıcakla kalın. Ramazan Narin, 2 Haziran 2007 diyor. Kasabada olduğum için gecikmeli okudum. Ama okunduğunuzu biliyorum. Yanıt verilmeyince okunmadı diye düşünüyorsanız o başka. Okuyanların çoğu sizin gibi aynı konulardan dertli. Doğru söze ne desin ki. Belki de yanlış bir şey yazarda küstürürüm diye korkuyorlardır. Aşağıdaki iki paragrafta Sütçülerden Hülya Balıkkaya’nın yazdıklarından. Çok içten bir değerlendirme ve dilek. Katılmamak olanağı yok gibi. “bu sitenin, bu piknik organizasyonunun amacı bir yılı aşkın süredir onca yazılana çizilene, doğruyu eğriyi gösteren yazılara rağmen oluşturulan güçlü sevgi bağı ve dostluk adına yapılan bütün girişimlerimizin sonuç verdiğini, günden güne çığ gibi büyüdüğümüzü görüyorum. bizden önceki nesilin girişimlerinin nasıl sonuçsuz kaldığını ve ikilik üçlük beşlik yapmak için nasıl başarılı olduklarını biliyoruz. bu siteyi ve bu organizasyonları yapmak o nesilin gürültüsünden dolayı şart olmuştur ya zaten..”“bunun altında birşey aramaktan çok, ciddi anlamda köyümüz adına birşeyler yapmak, yaptırabilmek gayesi daha çok ön planda olmalı kanımca..”Gaziemir’den Suat Eşme yeğenim 05.06.2007 günlü yazısında:” Eğer mikrofon uzatılacak bir kişi varsa, bu meşaleyi yakan ve bu günlere gelmemizi sağlayan İzmir grubuna, yani Yaşar Karaköse'ye veya Hamdi Arık'a uzatılmalıydı diyorum.” Bir başka açıdan bakıyor olaylara haklı olarak.O günün yükünü çekenlerden Nurettin Yörük öğretmenimiz 06.06.2007 günlü yazısında:” Amacımız Nuhluları dostluk çemberinde toplamak ve neşelendirmekti Nuh luların o heyacanını gördükten sonra çok heyacanlandım bu heyacanım ve mutluluğumdan dolayı adeta kendimden geçtim. Hatalarım olmuş olabilir, Sürçi lisan etmiş olabilirim anlayışınıza sığınarak hepinize saygı ve hürmetlerimi sunarım.” demiş. Bu özeleştiri üstüne daha ne yazılır ki. Keşke tümümüz bu özeleştiri yolunu eleştiriden çok kullansak daha iyi olmaz mı? 09.06.2007
 
NUH DOSTLUK VE KÜLTÜR ŞÖLENİ-3

Gece dernek olağan genel kurul toplantımız vardı. Belediye düğün salonunda toplandık. Katılımcı sayısı yüksekti. Katılımdaki görüş alışverişleri düzeyliydi. Oradakileri üzen bir tek konu vardı. Katılımcıların arasında Nuh’ta sürekli oturanlar yok denecek kadar azdı. Ama katılımcıların tümü bunu aşacak gücün bulunacağını söylediler. Toplantı sonu katılımcıların bir kısmı yol boyu yürüyüşüne giderken bizlerde belediye kahvesinin önünde hem çay içtik. Hem de günü değerlendirdik. Mutlu ve yorgun evlerimize çekilirken bir şeylerin iyiye doğru değişime uğradığını görebilmenin mutluluğunu düşünüyorduk.

Pazar günü gençlerin sabah yürüyüşlerine katılamadım. Ama daha sonra gölet çevresi gezisiyle, çamır azmağa kadar yaptığımız gezi o eksikliği kapattı sanıyorum. Son iki günde kasabadaki canlılığı ve kişilerin mutluluğunu bir görmeliydiniz.
İşte zaman bitti. İzmirli dostların dönüş hazırlığında geriye sayım başladı. Eşyaları yerleştirmeler, o arabadan ötekine doğru koşuşturmalar derken mutlu bir ayrılık zamanı. Küçük dostum Çağdaş Özkara’yla kucaklaşırken Hasan Amca Haziran’da kasabaya internet bağlantısı yapılacakmış. Öyle mi sorusuyla karşılaşıyorum. Ben duymadım ama umarım dediğin gibi olur diyorum. Öyle bir gelişme olduğunda ilk ona duyuracağıma söz veriyorum. Bu konuşmayı da tüm ilgili ve yetkililerin duymasını, gereğini yapmalarını bekliyorum. İşte arabalar yolcularını bindirdi. Tüm eller havada sallanıyor. Karışık duygularla yolcu ediyoruz onları. Güle güle gidin deyip alandan çekiliyoruz.
Sonuç olarak güzel başladı, sürdürüldü ve güzel sonuçlandı. En küçüğünden en büyüğüne herkese teşekkürler. Mutlu olduk. Mutlu olduğunuzu umuyoruz. 08.06.2007

 
NUH DOSTLUK VE KÜLTÜR ŞÖLENİ-2
Sabah dokuza doğru yer ayarlamak için derenin yolunu tuttuk. Geçen yıl olduğu gibi yine Gocagölün altındaki yeri uygun gördük. Çünkü aşağılara daha önce gelenler yerleşmeye başlamışlardı. Yer düzenlemesinden sonra kasabaya döndüm. Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra traktörün üzerinde yerimize doğru vardık. Mutlulukla hüzün bir arada geziyordu. Biz gölün alt yanında, ağabeyim ise alanın alt bölümlerinde yer tutmuştu. Yeğenim Emine bu işi düzenleyip hepimizin bir arada olmasını sağladı. Artık mutluluğumuza diyecek yoktu. Bir kıyıdan başlayarak gelenlerle selamlaşıp kısa hal –hatır sorduk. Arkadaşım, amcam ve meslektaşım Hüseyin Sağdıçla. Aylar öncesinden geleceğini açıklayan Bursa'daki barış elçimiz Özgül kızımızı ve oğlu Ulaş'ı gördüm. Ana oğul ne kadar mutlulardı. Yanlarında Gaziantep’ten gelen Coşkun ile İzmir'den gelen Ümmü'yü görmek beni mutlu ettiğine göre anne-babaları ne kadar çok mutlu oldular kim bilir?
Çine'den koşar adım gelen Sadettin'i uzaklardan görünce tanıyıp yanına doğru hızlı adımlarla yürüdüm. İşte Yaşar, Nail, İbrahim, Necmettin ve ötekiler. Komşu kasabamızdan gelen dostlar. Herkesin yüzünde mutlu bir gülümseme. Geldiğimize değdi diyorlardı. İşte bu mutluluk ve telaş içinde şölen programı Nurettin öğretmenimizin sunumuyla başladı. Artık acemiliği gitmiş mikrofona egemen olmuştu. Birde zamanı doldurmak açısından başlangıçta gereksiz yenilemelere girmekten kendisini kurtarırsa değme sunuculardan daha güzel olacak.
Atatürk ve Türk büyükleri için saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın söylenmesi çok coşkuluydu. Herkes ayakta neyi, neden yaptığının bilincindeydi. Konuşmalar arasında Nurettin öğretmenimizin kasaba için isteklerini ve yaşadığımız sıkıntıların çözümünü gülmeceler içinde ortaya koyması oldukça başarılıydı. Tüm dilekler anında ilgili adreslere ulaştı sanırım.
Bu sırada sahnedeki saz topluluğunda gitar çalan genç aşağıya doğru gelmeye başladı. Nereye gidiyor acaba derken yanıma gelerek hocam sizi kalabalığın arasından görüp hatırınızı sormaya geldim dedi. Bu Afyonkarahisar'daki öğrencilerimden Rüştü Şatır'dı. Ne kadar mutlu olduğumu ancak bu mesleğe gönül vermiş dostlar anlayabilir. İlk müzik bilgisini babasından alıp sanat lisesine giden dünün küçüğü, bugünün delikanlısı babasının ölümü üzerine çalışmaya başlamış. Çalarken çıkardığı her seste söylediği şarkının sözlerinde hep geçmişten bugüne gidip gidip geldim. Belli ki öğrencimde aynı duygular nedeniyle şarkısını tutuk tutuk okur gibi geldi bana.
Gaziemir'deki dostlardan çok şey öğrendik. Öğrenmeyi sürdürüyoruz. Onların yemek düzenlemedeki başarıları bu yıl şölende uygulandı. Çalışmalar hem hızlı, hem düzenli oldu. Bunda başta belediye başkanı olmak üzere tüm belediye çalışanları ile onlara yardım edenlerin özverili çalışmalarının katkısı büyük oldu. Daha sonra sahnede neler oldu. Kimler, ne söyledi? İnanın bilemiyorum. Çünkü göremediğim insanlar vardı daha görüşülecek. Isparta dan kopup gelen Hülya kızımızın geldiğini duyuyordum ama daha görüşememiştik. Uzaktan o olduğunu düşündüğüm birisine doğru yürümeye başladım. Fotoğrafından az çok tahmin ederek. Gönlüm onunda beni tanımasını düşünüyordu belki de. Ama yanına varıp hoş geldin dediğimde bile tanıyamadığını fark ettim. Ne zaman ben Hasan Eşme deyince işler değişti ve candan tanışıp konuşmamız başladı ayaküstü. Daha sonra görüşebiliriz diyorduk. Tüm dostlarla olduğu gibi. İki gün sonra anasıyla karşılaştığımda Pazar günü görev yerine döndüğünü öğrendim.07.06.07
 
NUH DOSTLUK VE KÜLTÜR ŞÖLENİ-1
Kasabamızda bu yıl ikincisi düzenlenen buluşma toplantısı. Bir haftadır kasabamızdaydım. Bir yandan yapılan çalışmaları görme isteği, diğer yandan da kendimize göre bazı hazırlıklar yapabilmek için. Bende değerlendirme yazımı dostlardan değişik olsun diye başlıktaki sözcüklerin anlamlarını Güncel Türkçe Sözlükte araştırarak başladım.
NUH: Arapça kökenli olup Âdem, Şit ve İdris'ten sonra gelen dördüncü peygamber olduğunu,
DOSTLUK: Farsça kökenli dost sözcüğünden türetilmiş dost olma durumu, dostça davranış,
KÜLTÜR: Fransızcadan dilimize girip karşılık olarak ekin önerilmiş. Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü,
ŞÖLEN: Moğolcadan dilimize girmiş olup belli bir amaçla düzenlenen eğlence, ziyafet.
Haftalar öncesinde dolaştığımda çalışmaların başladığını sizlerle paylaşmıştım. Cuma günü akşama doğru piknik alanını dolaştığımızda çalışmaların sona yaklaşmakta olduğunu, çalışanların yorgun ve mutlu olduklarını yüzlerinden okuyabiliyorduk. Akşamın geciken saatlerinde İzmir'den gelecek dostları beklemeye başladık. Zaman geçtikçe sabırsızlığımız çoğalıyor, birbirimize söyleyemediğimiz sıkıntı içimizi kemiriyordu. Dedikleri saate göre düşününce çoktan gelmeleri gerekiyordu. Artık sabırları zorlamakta yarar olmayınca telefonla arayışa geçtik. Kılınçarslan Kasabası yakınlarında olduklarını öğrenince tüm kuşkular yerini sevince bıraktı. O sırada Sıran söğütten kasabayı izlemenin coşkusu bir başkaydı. Saat gecenin birini çoktan geçmişken sanki akşam yemeği zamanıymış gibi hemen hemen tüm evlerin ışıkları yanıyordu. Nuh büyüğüyle-küçüğüyle uyumamış uzaktan gelecek dostlarını bağrına basmayı bekliyordu. Derken güçlü bir far ışığı ve korna sesi bizi değişik duygular içinden gerçeğe döndürmeye yetti. Birinci araba geliyordu. Bunu ikinci ve üçüncü arabalar izledi. Biz adımlarımızı açarak ve hızlandırarak eğreğe doğru arkalarından yetişmeye çalıştık. Yetiştiğimizde ortalık ana-baba günü gibiydi. Kısa hoş geldinlerden sonra bazılarını göremeden evlerin yolunu tuttuk. Bir kümeyi yerleştirip öbür kümeye yetişmeye çalışmak ne kadar güzeldi. Sabaha az zaman kala yatmak için sözleştik. Yoksa sabahki birlikteliğe gecikebilirdik.
Devamı var. 06.06.2007
YİTİRİLEN DEĞERLER -30: TAŞLAR ÜZERİNDE KINA YAKINMA

Kına nedir diye soru yöneltsek pazaryerindeki satıcılarda paketler halinde veya çuval içinde pazarlanan ellere saçlara yakılan süs maddesi diye tanımlarız. Kına, saç, tırnak gibi bölgelerin boyanmasında da etkili maddedir. Yer yer kumaş boyası olarak da kullanılmaktadır. Kınanın kullanıldığı deri üzerinde yarattığı bazı yararlar var. Birincisi derinin üstünü sertleştirir ve de kolay kolay terlemez. İkincisi, kınalı el ya da ayağa dışardan gelen ısıya karşı serinletici bir özellik taşır.Tümümüz biliriz. Kasabamızda irili ufaklı taş ve kaya parçaları çoktur. Bu taşların üzerinde ne vardır diye sorsak birçoğumuz biraz düşündükten sonra kuzey taraflarında yosun vardır diyebiliriz. Başka diye sorduğumuzda özellikle genç kuşak bilmiyorum anlamında ya ağzıyla cık edecektir veya omzunu çekip kaşlarını kaldıracaktır. İşte birçoğumuzun bilemediği bu varlık kınadır.

Kasabaya vardığınızda taşların yüzeylerini görerek -bakarak inceleyin bakalım. Bunların üzerinde çok sevdiğimiz iki çeşit kına türü vardır. Birisi açık yeşil tonunda ota benzer taşların üzerinden yolunarak toplanır. Az suyla ıslatılıp avuç içlerimizde yuvarlaya yuvarlaya bunların kına rengi olan açık kırmızı rengi ellerimize geçiririz. Çocukluğumuzda su taşımak için şimdiki gibi çeşitli ve bol kaplar olmadığından ıslatma işini tükürüklerimizle yapardık. Sonunda incelenip en kırmızı olan elin sahibi başarılı seçilir. Seçilenin başarısı çocuklar arasında ayrı bir gurur kaynağı olur.

İkinci kına türü taşların üzerinde yapışık olarak adeta resim çizilmiş gibi durur. Bunu yakınmak biraz daha çok emek ister. Taban tarafı düzgün üstü elle rahat tutulacak küçük bir taş parçası bulunur. Kına olan taşın üzerine tükürülüp küçük taş üzerine sürtüle sürtüle kına oradan çıkarılıp avuç içine veya parmakların üstüne konup yakılacak yerlere dağıtılarak kuruması beklenir. Önce yeşile çalan renk kurudukça dökülür ve kırmızı ton görülür. Bunda da çocuklarca inceleme yapılır. En başarılı olan sözle hoşnut edilmeye çalışılırdı. Evlerimize döndüğümüzde arada sözle ödüllendirilir. Çoğu zamanda cezalandırılırdık. Demekti o andaki duruma göre değişen bir işlem oluyordu. Bu çalışmalarda yardımlaşma olayları da çok olurdu. Kına işini bitiren çocuk bir başka arkadaşına yardımcı olmaya çalışırdı. Dostluk şölenine geldiğinizde veya kış mevsimi dışında kasabaya geldiğinizde deneyin isterseniz. Kim bilir? Belki sizde seveceksiniz. 30.05.2007
 
İŞ İÇİNDE- İŞLE BİRLİKTE- İŞ ARACILIĞIYLA
Enstitülerde tarım ve iş derslerinin içeriği, o yörede geçerli tarım türü ve zanaatlara göre, ilgili enstitü öğretmenler kurulunca belirlenirdi. Bu ders ve etkinlikler mevsimlere göre düzenlenir, enstitünün tüm işleri öğretmen ve usta öğreticilerin rehberliğinde öğrenciler tarafından yapılırdı. Yeni kurulan enstitülere, önce kurulanlar tarafından “yardım ekipleri” gönderilirdi. Böylece dayanışma, kültürel etkileşim, gezi-gözlem gibi olanaklar sağlanırdı. Tüm etkinliklerde köy yaşamıyla bağlantı kurulur, köyde modern yaşamın kurulmasında işe yarayacak bilgi ve beceriler kazandırılırdı.

Enstitülerde her hafta bir eğlenti düzenlenir, bu etkinliğe yönetici ve öğretmenler de katılırdı. Bu eğlenti programları piyes, müzik, gösteri, halk oyunu, orta oyunu vb. etkinliklerden oluşurdu. Bu etkinlikleri, çevredeki köylüler ve öğrenci velilerinden konuk olanlar da izlerlerdi.

Tonguç’un geliştirdiği ve Köy Enstitüsü Sistemi’nde benimsenen “İş Okulu” anlayışı, el becerileri ile sınırlı bir yaklaşım olmayıp öğrenciyi etkin ve yaratıcı kılacak tüm etkinlikleri kapsardı. Serbest okuma, müzik, beden eğitimi vb. çalışmalar da iş okulunun unsurlarıydı. Bu sistem, kuramsal bilgi ile uygulamayı iç içe yürütüyordu. Enstitülerde, bulunabilen teknolojinin yoğun olarak kullanılması esastı.

Enstitülerde, işin saati, günü ille de saptanmış değildi. Her iş bitmeden, ortaya çıkmadan tamamlanmadan bırakılmamaktaydı. İşin gecikmesi, ertelenmesi, yarıda bırakılması yaşamı durdurabilmekteydi. Karılan harç kullanılmazsa donmakta, beton yığını olmaktaydı. Dikilen fideler çapalanmaz, sulanmazsa kuruyup ölmekteydi. Olgunlaşan meyve ve sebzeler, vaktinde toplanıp işlenmezse, çürüyüp bozulmaktaydı. Ekinler tarlada bırakılamamaktaydı.

İşlerin sürekliliğini sağlayabilmek için, günlük, haftalık, aylık ya da mevsimlik gelişme planları yapılmaktaydı. Bunlar, her Enstitünün özelliğine, işlerinin durumuna, öğrencilerinin düzey ve sayısına, öğretmenlerinin özelliklerine, iş araçlarının çeşitlerine, iş alanlarının genişliğine, hayvanlarının cins ve sayılarına göre ayarlanmaktaydı. Her öğrencinin tarım, teknik ve kültür çalışmalarına katılması sağlanmaktaydı. Çalışmalar, şöyle hazırlanıyordu:

Köy Enstitülerinde eğitim, öğretim yaz aylarında da sürdürülmekteydi. Böylelikle her türlü kopukluk önlenmiş olmaktaydı. Bu nedenle, Enstitü işgörenleri, diğer okullarda olduğu gibi iki üç ay dinlenceye çıkamıyorlardı
Köy Enstitülüler, kurumlarını, bir işletme olarak değerlendirmektedirler (Tonguç, İnan, Tekben, Balkır, Çakaloz vb). Bu işletmeye canlı bir organizma olarak bakmaktadırlar. İşletmede yapılan tüm etkinliklerin, birbirleriyle ilişkileri ve bütünlüğü bulunduğunu vurgulamaktadırlar.
Her Köy Enstitüsü, bir inceleme merkezi olarak gelişmekteydi. Bölgesinin bir eğitim ve kültür yuvası olmaktaydı. Çevresindeki köyleri tanımakta, oraların sosyo-ekonomik ve kültürel yapılarına ilişkin araştırmalar yapmaktaydı. Öğrencilerin 45 günlük dinlencelerinde, yaptıkları incelemeler ve diğer yollarla yapılan araştırmalarla, \"köy inceleme dosyaları\" tutulmaktaydı.
Planın sağlıklı gelişimi için, Köy Enstitüleri ve Milli Eğitim Müdürleri, Kaymakam ve Bucak Müdürleri, Valiler elbirliği ederek çalışmışlardı. Her il ve ilçe köylerinin ayrı ayrı nüfus oylumu, dinamik yoğunluğu, sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı, işgücü potansiyeli saptanmıştı. Buna göre, öğretmenli, eğitmenli, öğretmenli ve eğitmenli köyler ve bu elemanların sayıları belli edilmişti. Bu açıdan Türkiye 24 Köy Enstitüsü Bölgesine ayrılmış, kurulmuş olan 20 Enstitünün 24\'e çıkarılması öngörülmüştü. 1955-1956 öğretim yılına dek sürecek olan on yıl plana göre, her yıl Enstitülere alınacak öğrenci ve eğitmen sayısı saptanmıştı. Böylelikle okulsuz, öğretmensiz köy kalmamış olacaktı. O tarihten sonra daha hızlı altyapı ilişkileri üzerinde duracak, Bölge okullarında kurulan sanat, sağlık ve kültür merkezleri basamakları kullanılarak, kentleşmeye, açık bir ekonomik düzeninin zorunlu gelişmesine yardımcı olunmaya çalışılacaktı.
Enstitüler, mezunlarının işe yerleştirilmesinden, sözü edilen ulusal vakıf nitelikli köy okulu ve onun çevresinin oluşturulmasından da yükümlü tutulmaktaydılar. Köye yollanan öğretmenler ile Enstitülerin ilişkisi hiç eksilmemekteydi. Enstitü yönetimi -müdürü, müfettişi, usta öğreticileri ve öğretmenleri ile- bu işi kollamaktaydı. Öğretmen, sağlıkça, ebe vb. olarak diploma verip köye gönderdikleri mezunlarının izini sürmekteydi. Onların iş başında yetiştirilmesi için ellerindeki tüm olanakları seferber etmekteydiler. Sonuç olarak, Enstitü kesimiyle, enstitü çıkışlılar arasındaki ilişki, gelişen koşullara göre sürekli ve canlı tutulmaktaydı. Ağaçlar dikilmiş, iş bitmemiştir. Aşılanmaları, ilaçlanmaları, budanmaları, bakımları sürmüştür. Öğrencilere diplomaları verilmiş, atamaları yapılmış, eğitim bitmemiştir. Onların, emekli olana dek, köydeki çalışmalarının izlenmesi üstlenilmiştir. Meslek içi eğitimleri planlanmıştır.
Köy Enstitülerindeki öğretimin; en çağdaş ve en anlamlı özelliği, uygulamaya verilen önemdi. Aynı zamanda; \" öğrenmeyi öğrenmek yaşamayı öğrenmek, farklılıkları kabul ederek birlikte yaşamayı öğrenmek ilkelerini de temel almasıydı.\"
Köy Enstitülerinin kurulmasında önemli katkıları olan İsmail Hakkı Tonguç şöyle diyor: \" Türk Köyünün yiğitler ordusuna gereksinimi var. Bataklıkları kurutacak, sıtmayı tedavi edecek, okullar yapacak, yaraları iyileştirecek, köylülere saban kullanmayı ve onarmayı öğretecek, tohumu ıslah edecek, fidan dikecek yiğitler ordusuna gereksinim var\".
İşte bu yiğitlerin yetiştirildiği kurumlar olmuştur. 29.05.2007

 
ÜNİVERSİTELERİMİZ
İlki 1773 yılında kurulan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun olarak başlayan üniversite çalışmaları cumhuriyet kurulduktan sonra kısa bir süre Darülfünun-u Osmani adını, 1924 yılında İstanbul Darülfünunu adını almıştır Almanya’da Nazi yönetiminden kaçan 15 profesör ve uzmanın sığınmacı olarak Türkiye’ye gelmesini fırsat bilen Atatürk’ün direktifleri ile 6 Haziran 1933 tarihinde İstanbul Darülfünunu kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur Dil- Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türkiye Cumhuriyeti başkentinde 14 Haziran 1935 tarihinde yasa ile kurulan ilk üniversite fakültesi olmaktadır
Ülkemizde yeni kurulan 17 üniversiteye ek olarak kurulan 5 vakıf üniversitesiyle sayıları 115 oldu. Bazı illerimizde birden çok üniversite açıldı. Üniversitesi olmayan il ise 9 a indi. Bir an çok iyi olduğunu düşünelim. Öğretim görevlisi açığı vardı. Bu çoğalacak. Mezunlarını işe yerleştiremiyorduk. Bu çoğalacak. Daha birçok gerekçe sıralamak olanağı var.
Neden böyle oluyor derken ÖSS için lise son sınıfların bir hafta önce tatile gireceğini öğreniyoruz. Arkasından OKS ye girecek öğrenciler içinde böyle bir tatil çıkarsa şaşırmayalım. Eski maarif nazırlarından biri: Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim demiş. Gide gide ona mı döneceğiz dersiniz? 27.05.2007

 
YİTİRİLEN DEĞERLER -29: PATLANGAÇ
Yapıcılık, yaratıcılık, kendine güven ve yarışma duygusu gibi birçok işlevi içinde barındıran oyunlarımızdan biriydi. Zaman içinde annelerin titizliği ya da hazır satılan amerikan çamuru yerini alarak yitiklere karıştı. Bunun için sakız çamuru dediğimiz killi çamur gerekir. Buna en elverişli çamurda koca bahçe dediğimiz şimdi pek ekim-dikim yapılmayan yerde bulunur. Buradan aldığımız çamurları zemini düzgün, güneş gören bir yere götürürdük. Kış sonuyla ilkbahar içinde oynandığından soğuktan korunması gerekir oyuncuların. Çamur yere çarpa çarpa özleştirilir. Sonra güveç tavası biçiminde yapılıp hızlıca ağzı yere gelecek biçimde çarpılır. Pat diye ses çıkarıp üstte bir delik açılır.Açılan deliğin büyüklüğü patlatan kişinin şekil verişine, güzel çevirip kapatarak vurmasına göre değişir. Karşıdaki oyuncu bu deliği çamurla kapatmak zorunda olur. Sonra karşı oyuncu aynı şekilde yapar. Çamuru biten oyuncu arkadaşlarından ödünç çamur alabilir veya oyundan çıkar. Bu oyun bittiği veya usanıldığında çamurlar küçük kartopları biçiminde duvarlara atılıp yapıştırılır veya değişik oyuncaklar yapılıp uygun bir yer bulunabilirse bırakılır. Sonrada çamura bulanmış ellerimizi temizlemek için çeşmelerin aharına koşulurdu. Birden oluğa yönelirsek büyüklerimiz izin vermezlerdi. Hayvanların içeceği sular bulanacak da hayvanlar susuz kalacak diye. Çünkü hayvanların ve insanların su gereksinimleri bu çeşmelerden karşılanıyordu. Uygun yeri, zamanı ve çamuru bulduğunuzda çocuklarınızla bir deneyin isterseniz. Ne kadar mutluluk verdiğini tadacaksınız.
24.05.2007

 
TERÖR VE AYRILIK
Bugün Ankara nın merkezi konumundaki Ulus semtinin Anafartalar Çarşısı nda 6 kişinin ölümü ve 102 kişinin yaralanması ile sonuçlanan patlama olayı olmuştur. Ayrıca milyonlarca ytl lik değer yitimi ve gerginlik yaratmıştır. Ölenlere rahmet ve yaralılara tez elden sağlık dilerken ülkemiz insanından da duyarlılık bekliyoruz.
Dengesizlik ve aksaklıkların, hoşnutsuz kişilerin ortaya çıkmasına yol açtığı sürece ayrılıklar varlığını sürdürecektir. Sosyal yapının zayıf düşmesi veya buna ait belirtileri taşıması tehlike açısından önemlidir. Bir beden ne kadar sağlıklı olursa, o kadar dirençli ve mikroplara karşı dayanıklılığı ve bağışıklılığı yüksek olur. En küçük toplum olan aileden başlayarak yerleşim birimlerinde de böyledir. Köy, kasaba, şehir, ülke, dünya diye çemberin halkası genişleyerek sürüp gider. Kasabamızdaki aksaklıkların ve hoşnutsuzlukların giderilip barışın sağlanması için ortak paydalarda buluşulması gerekir. Bunda kasabanın önderlerine ve aydınlarına büyük görevler düşmektedir. Toplumu yönlendiren kişilerin sorumlulukları bu noktada oldukça önem kazanmaktadır. İnsanların, kendi düşünceleri içerisinde sıkışıp kalmaları ve başkalarına yaşama hakkı tanımaktan kaçınmaları veya bu durumdan korkmaları bu sonuçları oluşturan en önemli etkenlerdir. Kavram kargaşası, başkalarının fikrine saygı duyulmaması ve kendi düşüncelerimiz dışında ileri sürülen şeylerin ön yargı ile karşılanması sonucu ortaya çıkmaktadır. Nedenleri: Ekonomik, sosyo-kültürel, eğitim sistemi ve psikolojik nedenlerdir. Bu işlerde özellikle gençlerimiz kullanılmaktadır. Çünkü 14–25 yaş arası gençler enerji yüklüdür, ataktır, kendini gösterme peşindedir, heyecanlıdır, hareketlidir.
Bu nedenle kasabamız gençleri için bir şeyler yapabilmenin arayışına girdik. Bir yerlerden başlamak gerekiyordu. Geç bile kalınmıştı. Her geçen gün olumsuzlukları çoğaltıyordu. Neler yaparız diye düşünürken Gaziemir deki dostlar düğünlerdeki birlikteliklerini bayramlarda kahvaltılar ve bayramlaşmalarla pekiştirdiler. Nuhluya yönelik internet sitesi oluşturdular. Afyonkarahisar daki bizler yüksek öğrenim gören kasabamız gençlerine burs verelim diye yola çıkınca kasaba dışındaki Nuhlular ve Nuhlu dostlarında bir kıpırdanma ve sevgi yumağı oluştuğunu gördük. Konuyu sağlam temellere oturtmak için ve genişlemesine ortam yaratmak için dernekleştik. Şimdiye kadarki etkinliklerimizde her Nuhlu yu ve Nuhlu dostunu aynı tuttuk. Böylede sürüp gideceğini umuyorum. Bütün bunlar tümümüzün vereceği desteklerle olacak. Neden genel bir konudan olayı kasabamıza indirgedim. Alman düşünürü Goethe: Herkes evinin önünü süpürürse sokaklar temiz olur, demiş. Bazı dostlar düşünceye destek vereceklerini ancak önceki birlik çalışmalarındaki olumsuzluklar nedeniyle kuşkuları olduğunu söylüyor. Olumlu örnekler yok mu peki? Çocukluğumda yeni yapılmış olan piknik alanının içindeki havuzda büyüklü küçüklü tüm köy erkeklerinin orada toplanıp yüzmeye çalıştığı ve eğlendiği. Piknik alanının temelini oluşturan söğüt ve kavak ağaçlarının dikildiği. 70 li yılların başında lise düzeyindeki öğrencilerin hazırladıkları programı köy halkına izlettiği. Spor ve kültür kulübü çalışmaları ve başarıları. Gençlerin çeşitli zamanlarda havuzun çamurunu temizlemeleri. Kahvenin sınıf durumuna getirilerek yazın ders kursu verilmesi, aklıma takılıverenler.
NUHLULAR! GELİN HEP BİRLİKTE KENDİ GELECEĞİNİZ İÇİN GENÇLERİMİZİN GELECEĞİNE SAHİP ÇIKALIM. ÇALIŞMALARA KATILALIM. DESTEK VERELİM. GÖRDÜĞÜMÜZ AKSAKLIKLARI YAZALIM SÖYLEYELİM. BİRİLERİNE DUYURURUZ NASIL OLSA. YETERKİ YILGINLIK, BEZGİNLİK OLMASIN İÇİMİZDE. 23.05.2007

 
KARINCALAR VE İNSANLAR
Yazımın başlığına şiirinkini koydum. Çalışmalarıyla insanları kendisine hayran bırakan karıncalarla insanların benzeşmelerini konu almış. Öğrencilik yıllarımda okuduğum bir öykü var. Zaman zaman takılır yine. Acaba bir konudan veya olaydan umudumu keserken mi geliyor diye düşünürüm.
Timurlenk ile Yıldırım Beyazıt ın Ankara Savaşı günleri. Otağlar kurulmuş. Savaş iki ordunun saldırı ve savunmaları biçiminde günlerdir sürüyor. İki padişahta acaba ne olacak diye ordularının karşı karşıya geleceği günü düşünüyorlar. Son hazırlıklar sürüp giderken Timur un gözü çadırın ortasındaki baba direğine tırmanmaya çalışan küçücük bir karıncaya takılmıştır. Karınca tırmanırken yarıya varınca düşer. Yeniden tırmanışa geçer. Deminkine göre az yükselir ama tepeye varamadan yeniden düşer. Yine tırmanışını sürdürür. Altı kez yarı yoldan düşüp tırmanışını sürdüren karınca yedinci tırmanışta çadırın tepesine çıkmayı başarır. Ne ilginçtir ki Timur un orduları şimdiye kadar Osmanlı ordusuna karşı altı kez saldırıya geçmiş ve geri püskürtülmüşlerdir. Karıncanın savaşım gücünü başından sonuna kadar dalgın ve düşünceli izleyen Timur un beyninde şimşekler çakar. Komutanlarını toplayarak saldırıya geçmek için hazırlık yapmalarını ister. Sonuçta Yıldırım Beyazıt savaşta yenilir. Aksak Timur yaşamının en önemli savaşını kazanmış. Osmanlı Devleti ise belirsizlik dönemine sürüklenip on üç yıl kargaşa içinde sürüklenmiştir.
Karıncaları seyrediyorum günlerdir.
Kimi, küçük kara.
Kimi, iri sarı.
Durdurak bilmeden çalışıyorlar.
Ne dinlence gördüm, onlarda,
Ne de kaçamak yollu bir eğlence.
Belki, bu kadarı da fazla ama.
Kendin büyük yükleriyle,
ne ottan engel tanıyorlar
ne topraktan çukur..
Helal olsun şu karıncalara.
Biri iniyor çukura,
Çukurdan çıkıyor biri.
Çalışıyorlar karıncaların tümü.
Bir tane tembel yok içlerinde.
Kaytarmıyor, çalışıyor, topalı-körü.
Bin karınca varsa çalışıyor bini.
Onların yerine koydum, birden kendimi.
Düşündürdü karıncalar beni.
O anda dedim ki;
Mesele karıncalar gibi çalışkan olabilmekte.
Yok! sadece mesel o değil!
Mesele;
karınca kararınca,
insan olabilmekte... Muzaffer Cura
Öyküler, insan yaşamından kesitler sunar. Onların kendileriyle ve yakın-uzak çevresiyle mutluluğunu, savaşımını anlatır. Başladığımız savaşımlarımızı sürdürüp başarıya ulaşmamız dileğimle. 22.05.2007

 
YAPILANLAR, YAPILAMAYANLAR, UMUTLAR
Ramazan Narin in 19 Mayıs 2007 günlü yazısını okuyunca bizler neler yaptık demek geçti içimden.
Aynı gün Nurettin Yörük ün silah atılmaması ile ilgili yazısı ve kendisinin düşünceleri.
Hülya Balıkkaya nın çok güzel şiiri ve ilk kez yazan Kazım Saygılı nın başsağlığı dileği.
Turan Narin-Hasan Hüseyin Yörük görüş alışverişi.
Hayrullah Narin in kitap kampanyası teşekkürü.
Sarnıç buluşmasında aramızda olamayan Selim Dönertaş, Hasan Çakmak ve Sedat Şenol un dilekleri.
Piknikle ilgili ben, Sadettin Kenkaya, Ali Osman Pala ve Suat Eşme nin izlenimleri.
Nuh Belediye Başkanlığı adına yapılan katılım ve düzenleme teşekkürü.
İşte son bir hafta içinde sitede yazılmış mesajların ana düşünceleri. Bunun içinde köşe yazıları, misafirlerden gelenler ve Nuh forum gurubu içindeki düşünceler yok. Onları da katınca liste bu kadar daha uzayacak gibi.
Ana başlıklar biçiminde yazdığı konulara gelince birçoğunu ülkemiz gerçeklerinden ayrı tutmanın olanağı yok. Yetkili ağızlardan aylar önce övünç kaynağı olarak dinledik. İnternet bağlanmayan okulumuz kalmadı diye. Kasabasında interneti olmayan yerin okulunda internet olmaz değil mi? Zaten yok. Bizim kasabamız gibi daha kaç kasaba ve köy aynı durumda kim bilir?
Atık su ve katı atık durumunda bir gelişme yok. Çok kişinin bulunduğu 3 Haziran 2006 gecesinde iki gencimiz Şenol Kızılkaya ve Ömer Düztaş ın öneri ve dilekleri vardı. Kısaca anımsatayım isterseniz. Kasaba genel tuvaleti girişi arası ve içi geçen yıldaki durumunda. Bir sabunluğu ve aynası vardı. Onlarda gitmiş. Son bir haftaya kadar bu konuda bir çalışma göremedim. Umarım çalışmalar başlamıştır veya sıradadır. Önceki yazılarımda dışardan gelen bir konuğun önce kaçacağı, sonra da------- yeri öğrenmesi gerekir diye bir deyimin dilimizde olduğunu yazmıştım. Gelişme olacağına ilişkin ışık görünmüyor şimdilik.
Yapılabileceklere gelince: Başkanla çıktığımız piknik yeri ve baş ılıca inceleme gezilerinde anlattığı güzel projeler var. Ancak bunu gündeme getireceğim aklıma gelmediğinden kendisinden izin almadığım için neler olduğunu yazmıyorum. Şimdilik ikili konuşma oldu diye düşünüyorum. Umarım çalışmalar başlayınca veya bitirilipte özlediğimiz görüntüler yaşama geçirilince teşekkürlerle duyururuz. Hep eleştirecek değiliz ya. İyi olan konulara ve çalışmalara sonuna kadar desteğe varız.
Ramazan Narin in “fakat biz yazmaya ve hasret gidermeye ve üstelik hoş ve tatlı öneriler sunmaya devam edelim bakalım”, diyen düşüncesini yadırgadığımı belirtmek istiyorum. Kendini neden kıyıya alıyorsun? Yoksa sende sessiz okur yazmaz kümesinin içinde mi yer alacaksın? Yeteri kadar okumaz yazmaz ve okur yazmaz Nuhlumuz var zaten.
Yerinde konuşan, yazan, eleştiren, yol gösteren, çalışmalara destek veren Nuhluların çoğalması ve eleştirileri olumlu yönde algılayıp uygulamayı birlikte götürebilecek yönetimlerin oluşması dileğimle. -Karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığa en yakın zamandır.-Dertlerin kum tanesi kadar küçük, sevinçlerin nisan yağmurları kadar bol olsun ve öylesine mutlu ol ki gözünden akan yaşlar değerini bilmeyenlere sadakan olsun.- 21.05.2007

 
ATATÜRK İLKELERİ-başı dünkü yazı
Temel ilkeleri açıklayıcı ve tamamlayıcı olası açısından aşağıdaki bölümüde birlikte düşünürsek daha olumlu olacağı düşüncesindeyim.
II- BÜTÜNLEYİCİ İLKELER
1-Ulusal Egemenlik:
Yeni Türkiye devletinin yapısının temeli ulusal egemenliktir; ulusun kayıtsız koşulsuz egemenliğidir. Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüksek eşitliğin ve adaletin sağlanması, güveni ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla ulusal egemenliği sağlamış bulunmasıyla süreklilik kazanır. Bundan dolayı özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası ulusal egemenliktir. (1923)
2-Ulusal Bağımsızlık:
Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her durumda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. (1921)
Türkiye devletinin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza değin sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)
3-Ulusal Birlik ve Bütünlük:
Ulusta ben ve biz yok, birlikte ulus var. Biz ve ulus ayrı ayrı şeyler değiliz. (1919)
Biz ulusal varlığın temelini, ulusal bilinçte ve ulusal birlikte görmekteyiz. (1936)
Toplu bir ulusu ele geçirmek, daima dağınık bir ulusu ele geçirmek gibi kolay değildir. (1919)
4-Yurtta Barış, Dünyada Barış
Yurtta barış, dünyada barış için çalışıyoruz. (1931)
Türkiye Cumhuriyeti’nin en ana dayanaklarından biri olan yurtta barış, dünyada barış amacı, dürüstlüğün ve uygarlığın mutluluk ve ilerlemesinde en ana isrek olsa gerekir. (1919)
Barış ulusları rahatlık ve mutluluğa eriştiren en iyi yoldur. (1938)
5-Çağdaşlaşma:
Ulusumuzu en kısa yoldan uygarlığın iyiliklerine kavuşturmaya, mutlu ve kalkınmış kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya zorunluyuz. (1925)
Biz batı uygarlığını bir benzerini yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi durumumuza uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)
6-Bilimsellik ve Akılcılık:
a) Bilimsellik: Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için; en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924)
Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda, elinde ve beyninde tuttuğu ışık, gerçek ilimdir. (1933)
b) Akılcılık: Bizim akıl, mantık, düşünceyle hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925)
Bu dünyada her şey insan düşüncesinden çıkar. (1926)
7-İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir yoldur. İnsanları mutlu edecek tek araç, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı görünen ve bilinen gereksinimlerini sağlamaya yarayan eylem ve güçtür. (1931)
Biz kimsenin düşman değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. (1936)
20.05.2007

 
Nerelerden nasıl geldiğimizi anlamak ve ülke için görevlerimizi anımsamak açısından ilkelerini Atatürk ün konuşmalarından anlatan bir yazı. Umarım Atatürk ü ve Türkiye Cumhuriyeti ni anlamak açısından yararı olacaktır.
ATATÜRK İLKELERİ
Atatürkçülük, Türkiye’nin gerçeklerinden doğmuş bir düşünce sistemidir. Türk ulusunun isteğiyle oluşmuş, tarihi bir gelişmenin ürünüdür. Atatürkçülük, her şeyden önce ulusa, haklarını tanıma ve tanıtmadır, ulus egemenliğinin söylenmesidir. Atatürkçülük bir kurtuluştur, ulusça bağımsızlığa kavuşmadır.
Atatürkçülük, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmadır, batılılaşmadır. Bir diğer anlamda da çağdaşlaşmadır. Özgür düşünceyi temsil eder, bağımsızlık ve demokrasi anlayışıdır.
Atatürkçülük, çağdaş bir toplum yaşamı demektir; laik bir düzen kurma, çağdaş bilim düşüncesiyle devleti yönetmedir. Bu iki anlamıyla Atatürkçülük, Türk toplumuna uygun sosyal ve siyasal kurumları kurma ve çağdaş toplum olma demektir.
Atatürk İlkeleri:
Temel İlkeler: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimciliktir.
Bütünleyici İlkeler: Ulusal Egemenlik, Ulusal Bağımsızlık, Ulusal Birlik ve Bütünlük, Yurtta Barış, Dünyada Barış, Çağdaşlaşma, Bilimsellik ve Akılcılık, İnsan ve İnsanlık Sevgisidir.
I.TEMEL İLKELER
1-Cumhuriyetçilik:
Türk ulusunun yapısı ve geleneklerine en uygun olan yönetim, Cumhuriyet yönetimidir.(1924)
Cumhuriyet yönetimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)
Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet erdemdir... (1925)
Devlet yapılanmamız doğrudan doğruya ulusun kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet yapılanmasıdır ki, onun adı Cumhuriyet’tir. Artık hükümet ile ulus arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet ulus ve ulus hükümettir. (1925)
Cumhuriyetimiz öyle sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet karşıliksız da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için çok kan döktük. Her tarafa kırmızı kanımızı akıttık. Gerekirse cumhuriyetimizi korumak için gerekeni yapmaya hazırız.
2-Milliyetçilik:
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk Ulusu denir. (1930)
Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı, hep bir soyun çocukları ve aynı soyun damarlarıdır. (1923)
Biz doğrudan doğruya ulusseveriz ve Türk ulusalcısıyız. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun bireyleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar güçlü olur. (1923)
Ben 1919 senesi Mayısı içinde Samsun\'a çıktığım gün, elimde paraca ve malca hiçbir güç yoktu. Yalnız Türk ulusunun soyluluğundan doğan ve benim benliğimi dolduran yüksek manevi bir güç vardı. İşte ben bu ulusal güçte, bu Türk ulusuna güvenerek işe başladım.
3-Halkçılık:
İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani ulusun kendisi, kendi geleceğine gözcü olması temeli Anayasamızla saptanmıştır. (1921)
Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)
Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal yaşam için işbölümü durumuyla çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek ana düşüncelerimizdendir. (1923)
Ülke halkı birey, Türkiye halkı soyu veya dini ve kültürel yönden birleşmiş bir diğerine karşı, karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu geleceği ve çıkarları ortak olan çağdaş bir toplumdur.
Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle mutlu olmalıyız, çünkü biz bize benziyoruz.
Ne olduğumuzu bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışmaya zorunlu olan bir halkız. Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. O halde... Halkçılık toplum düzenini çalışmaya hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir.
4-Devletçilik:
Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Bireylerin özel girişimlerini ve kişisel etkinliklerini temel tutmak, fakat büyük bir ulusun ve geniş bir ülkenin gereksinimlerini ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, ülke ekonomisini devletin eline almak. (1936)
Temel düşünce olarak, devlet bireyin yerine geçmemelidir. Fakat bireyin gelişmesi için genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)
Kesin zorunluluk olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla birlikte, hiçbir piyasa da başıboş değildir. (1937)
Milli gelirin dağılımında, daha güzel bir eşitlik vermek tüketenlere daha yüksek mutluluk sağlanması, ulusal birliğin korunması için koşuldur. Bu koşulu sürekli göz önünde tutmak, ulusal birliğin sözcüsü olan devletin önemli görevidir.
5-Laiklik:
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların duygu, ibadet ve din özgürlüğü de demektir. (1930)
Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, uydurma dindarlık ve büyücülükle savaşım kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi olanağını sağlamıştır. (1930)
Din bir duygu sorunudur. Herkes duygusunun isteğine uymakta özgürdür. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, ulus ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve eyleme dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)
Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden görünür çıkar sağlayanlar iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz.
6-Devrimcilik:
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum durumuna ulaştırmaktır. (1925)
Biz büyük bir devrim yaptık. Ülkeyi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)
Medeniyet yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal yaşamda, ekonomik yaşamda, ilim ve fen alanında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur.
İşi iyi-kötü götürmek isteyenler gerçek devrim yapamaz. Bugünkü yoksulluk ve rezillik içinde aslında bireyleri mutlu etmeye olanak yoktur. Ülke kalkınmış, ulus zengin olduğu zaman toplum mutlu olur.
Her türlü yükselme ve gelişmeye yetenekli olan ulusumuzun, sosyal ve düşünsel devrim adımlarını kısaltmak isteyen engeller mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.
Ulusu yönlendiren ve yönetenlerin dayanağı, ordu olmuştur. Diğer uluslarda ordu ile ulus, sürekli birbirleriyle karşı karşıyadır. Doğrusu, bizde tümüyle olay tersinedir. İkinci Meşrutiyeti, kahraman subaylarımız yaptıkları gibi bu devrimleri de yine bunların özverisine borçluyuz. 20.05.2007- gelecek yazıda sürecek.

 
BUGÜN BAYRAM GENÇLER!
Osmanlı İmparatorluğunun birinci dünya savaşı sonunda imzaladığı Mondros ateşkes antlaşmasına göre bağımsız devlet olma nitelikleri yitirilmiş. Ülkenin tüm kesimleri içinde hangi ülkenin egemenliği altında varlığımızın sürdürüleceği tartışılır olmuştu. Kimileri İngiliz egemenliğine, kimileri Amerikan egemenliğine girilmesini istiyordu. İşte bu zor günlerde bağımsızlığın kazanılacağına olan az sayıdaki kişiler içinde Mustafa Kemal Atatürk te vardı. Devletin verdiği ordu müfettişliği görevinden yararlanarak İngilizlerin çıkardığı bin bir zorluğu aşarak 19 Mayıs 1919 da Samsun a çıkarak bağımsızlık çalışmalarını başlatmıştır.
Parçalayıp yutma emellerini daha sonra dayattıkları Sevr antlaşmasının koşullarında gördüğümüz ülkelere karşı savaşılmıştır. Sonra Anadolu da tüm yönleriyle yeniden bir ülke yaratılmıştır. TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Atatürk bu anlamlı günü kurduğu cumhuriyeti koruma ve kollama görevi verdiği Türk gençliğine, güçlü olmanın gereğini bilip uygun koşul olduğunda birçok dalını deneyip uyguladığı spor bayramı olarak armağan etmiştir.
İlk on yılında bir taraftan Osmanlı imparatorluğundan kalan dış borçlar ödenirken, yabancılar elinde bulunan demiryolları ve fabrikalar satın alınırken, yenileri yapılmıştır. O duygularla yazılıp bestelenen cumhuriyetin onuncu yıl marşı yediden yetmişe dilimizden düşmeyip gönlümüzde büyümektedir.
Aradan yıllar geçmiş ellinci yıl, yetmiş beşinci yıl, sekseninci yıl marşları yazılıp bestelenmiş ama toplumumuz tarafından özümsenememiştir. Çünkü ilk on yıldaki çalışmalar durağanlaşmış ve geriye gider olmuştur. Bin bir zorluk ve özverilere katlanılarak alınan kurum ve kuruluşlar yok pahasına yabancılara veya onların yerli işbirlikçilerine peşkeş çekilir gibi elden çıkarılmaktadır. Satta kurtul, verde kurtul anlayışıyla uygulamanın sonucunda elde bir şey kalmayınca devlet mi satılacaktır acaba diye düşünmeden edemiyorum.
Gün cumhuriyeti kollama ve ilk on yıldaki gibi yeni atılımlara başlatma günüdür. Bunun için genciyle yaşlısıyla tümümüzün önüne seçim sandığı getirilmiştir. Bu özel ve mutlu günün yıldönümü olan bayramımızı kutlarken ülkemizin ve gençlerin geleceği için oyunuzu düşünerek kullanın. Unutmayın geleceğe yatırım bugünden başlar. Yatırımınızı iyi ve doğru yapın. ATATÜRK Ü ANMA VE GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.
19.05.2007

 
YİTİRİLEN DEĞERLER -28: BOSTAN DİKME

Evcilik oyunu içinde veya bağımsızca oynanabilen bir yaz mevsimi oyunudur. Bostan yurdumuzun birçok yerinde bağ-bahçe anlamında kullanılırken kasabamızda karpuz anlamında kullanılmaktadır. Bu iş için ana malzeme toprak (sokaklar taş döşeli değildi), su bardağı idi. Su bardağı olmadığı zaman pabuçlarla, ağza doldurulan suyun boşaltılmasıyla su taşınırdı. Önce bahçe duvarı toz yığınıyla çevrilir. İçindeki tozlar içeriye koni biçiminde yığıldıktan sonra tepeden dirsek uçlarıyla bastırılarak çukur açılırdı. Bu çukurlar taşmayacak şekilde suyla doldurulur. Suyunu çekince çanak çıkarılır bir köşeye sıralanırdı. Kalan tozlar toparlanır ve bir kişinin dışında herkes çeşmeden su getirmeye koşardı. Kalan kişi gelen suları yapılan bostanları bozmadan tüm bostanı sulamakla yükümlü olurdu. Oyun bitip dinlenildikten sonra yapılanları bozmakta ayrı bir eğlence olurdu Biz küçük işçi oyuncular için. Çocuk gördüğüne göre iş yapar denir ya. İşte çocukları geleceğe hazırlayan bir oyun türü daha. Ancak yitirdiğimiz değerlerin içinde yerini alanlardan. 17.05.2007
 
Yaşanan Öyküler- Balatçık Suyunu Adabelen'e Nasıl Getirdik? -2

Sınıfımızdaki kız öğrenciler dört kişiden ibaretti. Öteki sınıflardaki ablalarla bu sayı 20-30 a yanaşırdı Bu kızların en küçüğü sınıf arkadaşım Fatma'ydı Ben de sınıfın kopillerinden biriydim. Önceleri çekingen bir yapıya sahip olan Fatma kısa zamanda sınıfın belirgin öğrencilerinden biri olmuştu Kısa zamanda kendini olumlu nitelikleriyle tanıttı Çok çalışkandı Medeni cesareti yüksekti. Her zaman her durumda parmak kaldırır ve özgürce konuşurdu Kimseden çekinmezdi. Kendisine kem söz söyletmez, kem gözle baktırmazdı İkimiz sık sık kavga ederdik. Kitaplarımız, defterlerimiz, kalemlerimiz birbirine karıştığı için sendeydi, bendeydi sinirlenir, gerekirse benimle yumruk yumruğa dövüşmekten kaçınmazdı .Bir keresinde yüzüme attığı küçük bir taşla dişlerimin birini kırdı. Üzerine yürüdüm. Aslında kimin kimden dayak yiyeceği belli değildi ama o, davranışından utanıp olup benden özür diledi. Sonradan anlattığına göre idareye gidip kendisinden şikayetçi olacağımı sandığı için özür dilemiş. Yoksa kuru gürültüye kolay kolay pabuç bırakmazmış.

Fatma Akgöz (Görgülü), sınıfımızın çalışkan, hareketli çocuklarından biriydi. Öğretmenlerimizi hatta okul yönetimini açıkça eleştirecek kadar yüksek cesarete sahipti. Sınıf içindeki davranışlarıyla ilk planda ilgi çekerdi. Onunla ilgili iki anım vardır ki hala yineler dururum:1947–48 öğretim yılı başlarında 6-7 km. kuzeyimizde bulunan Balatçık köyünden Enstitümüze su getirilmeye başlanmıştı .İşlerin ödenek yetmezliğinden kesintiye uğraması üzerine tüm okul adeta yasa boğuldu Okul yönetimi, öğrencilerle bir toplantı yaptı Daha doğrusu her cumartesi yapılan geleneksel toplantının gündemine su konusu alındı. Hepimiz elimizden geleni yapmaya hazırdık. Tartışmalar uzadıkça uzadıysa da sonunda yüklenicinin bıraktığı yerden çalışmanın sürdürülmesi, su yolunun erkek öğrenciler tarafından tarım derslerinde kazılmasına oy birliğiyle karar verildi. O sırada küçük gövdesi kalabalıkta görülemeyen bir kız çocuğunun parmak kaldırdığı görüldü. Sahnede ve ayakta duran Müdür Hayri Çakaloz, parmağın sahibine söz verdi. Arkadaşımın tombul parmaklarını, salonun arkalarında olduğum halde, hemen tanımıştım Söz isteyen Fatma Akgöz'dü:

-Efendim bu getireceğimiz suyu, yalnız erkek arkadaşlarımız mı, yoksa kızlar da mı içecek?
Ani bir soru karşısında önce hafif bocalayan Çakaloz:
-Elbette hepiniz içeceksiniz
-İyi de öğretmenim, su yolunda neden kızlara iş verilmiyor? Biz erkekler kadar çalışamaz mıyız? Bu sudan içme hakkımız varsa çalışma hakkımız da var. İzin verin biz de çalışalım.
Çakaloz, bu eleştiriden ve öneriden çok hoşnut kaldı. Arkadaşımız, bu davranışıyla, enstitü müdürünün gözlerini yaşartmıştı. Müdürümüz, alışkanlığı üzere postallarının burnunda yüksele yüksele şunları söyledi:
-Gördünüz mü köy öğretmeni olacak kızımız. Aferin sana kızım İste sizleri köy enstitülerinde bunun için yetiştiriyoruz. Gerçek bir öğretmen işte böyle olur. Size verdiğimiz emeğin boşa gitmediğini görmek bizim için en büyük mutluluktur. Sonra bize dönerek:
Ne dersiniz arkadaşımızın önerisine katılıyor musunuz? Kızlar da çalışsın mı? Öğrenciler hep bir ağızdan bağırdılar:
-Çalışsın. Çalışsın.
"Kabul edenler" Herkes parmağını kaldırdı
-"Kabul etmeyenler"karşı oy yoktu
O haftanın başında kızlar da kazmaya küreğe yapıştı.Çalışanlara sürahiyle su vermek de onların işiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse kızların katılımı çalışmalara hız kazandırdı, zevk ve renk kattı. Arkadaşım Fatma da küçük bir sınıftan küçük bir kızın, yani kendisinin, koca okulu etkilemesinden büyük bir mutluluk duymuştu
Gerçeğin ta kendisi olan bu öykü sayesinde okulumuz bir aya varmadan suya kavuştu.

Enstitümüze getirilen suyun öyküsünde sınıf arkadaşım Fatma Akgöz'ün katkısı sadece öneri getirmek olmayıp bizzat alın teri dökmek biçiminde de ortaya çıktığı için biz sınıf arkadaşları da mutlu olmuştuk Bundan sonra bizim de yürekliliğimiz gittikçe arttı.Biz de söz alıp konuşmaya, eleştirmeye çalıştık. Sözün kısası o bize örnek oldu.
Ne yazık ki onu 10 Kasım 2004 günü Narlıdere'de toprağa vermek zorunda kaldık Duygulu, coşkulu yüreği, bir hastanenin ameliyat masasında durmuştu.
Nur içinde yatsın Su gibi aziz olsun. 17.05.2007- bitti

 
Yaşanan Öyküler-Balatçık Suyunu Adabelen'e Nasıl Getirdik? -1

1940 yılının 6 Mayıs günü geldiğimiz Ortaklar Köy Enstitüsü’nün ilk
öğrencileri olarak Yatağan ilçesinden 5 kişiyiz. İkisi kız, üçü oğlan.
Bizden önce gelen ağabeylerimiz, ablalarımız da var. Ancak onlar 1944–45
öğretim yılında Kızıllçullu Köy Enstitüsü’nden gelmişler.
 
Necla ile Fatma ilçemizin Turgut bucağındandı. Necla'nın Ekmekçi Muharrem’in
kızı olduğunu yolda öğrendik. Mesevle köyünden Ali Mil ile Hacıbayramlar
köyünden İlyas Genek bize göre yaşlı görünüyorlardı. Hele İlyas gelirken
benim  amca  söylemime konu olacak kadar kart biri izlenimi veriyordu.
Fatma'nın adını, ancak kayıtlarımız, yapılırken öğrenebildik. Biraz
çekingendi. O yüzden kimseyle konuşmuyordu Düz siyah saçları vardı. Göz
kapaklarının altı yumuş yumuş, kalın dudakları titrekti. Küçücük bir Çinliye
benziyordu. Tümümüzü aynı sınıfa verdiler. Ona, 22 numarayı vermişlerdi
Benim numaram ise 24’tü. Ne rastlantıdır ki bir yıl sonra ikimizi, küçük
boyumuz nedeniyle en öndeki bir sıraya sınıf öğretmenimiz Hikmet Soydan
kendisi yerleştirecekti
 
Koca bir iş yerini, ya da donanımlı bir çiftliği andıran okulumuzda her şey
yeniden yaratılıyordu Bir yandan yeni binaların temeli atılırken, öte yandan
biten yapılara kum taşınıyor, badana yapılıyor, cam takılıyordu. Bitmiş
yapıların birisinde yemek yeniyor, diğer birinde yatılıyordu Yemekhanenin
birinci sınıflarına ayrılan bölümünde her masada son sınıftan bir ağabey
vardı. Onlar, yeni gelenlere yemek görgüsünü öğretmek için
görevlendirilmişlerdi Akşam yatmak üzere sonraları demirhane yapılan bir
binaya götürüldük. Bu ilk yatakhanemizdi. Uzun bir hangar görünümündeydi.
Çocuk gözümle bu binayı çok geniş ve yüksek bulmuştum
 
Geçen yıl gittiğimde koca bina küçülmüş gibi göründü. Burada 3 katlı
ranzalar yapılmıştı En üst ranzaya tırmanırken postallarımızı, kokmuş
çoraplarımızı çıkarıp dışarıdaki nalınları giydikten sonra en dıştaki
çeşmeden ayaklarımızı yıkamamız söylendi. Ranzalara yalın ayak
tırmanıyorduk. Yataklarımıza uzandığımız sırada bizi ilk karşılayanlar henüz
adını bilmediğimiz tahtakuruları oldu. Onları değil yakalamak, görmek bile
olanaksız
 
Gözümüzü yumar yummaz üzerimize atlayan bu yaratıkları görmek için yatağa
oturuyor ve dört gözle onları arıyorduk Bulamayınca çaresiz gene uykuya
yanaşıyorduk Uykuya dalıverdiğimiz sırada boynumuzdan, kollarımızdan
yoklamaya başladıklarında hoplayıp kalkıyorduk Halk ozanı Semsi Yastıman’ın 
Paraşüt mü oldun tahtakurusu  demesine hak verdirir gibiydiler. Bu
meretlerin gökten inip inmediklerini düşünmeye başlıyorduk
 
Buraya geldiğimizde okulumuzda içme suyu yoktu. İçme suyu Ortaklar tren
istasyonundan atla getiriliyordu. At arabasına yan yatırılan bir varil
yerleştirilmişti Üst tarafına açılan kapaklı bir delikten su
doldurulmaktaydı Silindirin tabanına takılan musluktan öğrenciler taslarını
doldurup sularını içmekteydiler. Arabanın biri (boşu), istasyondan su almaya
başladığında öteki (dolusu), okula gelmiş olurdu. Koca varil su, teneffüsün
birinde sıfırlanırdı Ders zilinin çaldığı sırada henüz su içememiş
arkadaşlarımız yeniden öteki teneffüsü beklemek zorundaydı Gelecek
teneffüste oluşacak sıraya girmek isteyenler çık zilini dört gözle
beklerdik. Su başında oluşan kuyruk, ders zili çalınca koptuğu yerden
sonraki teneffüse kalırdı. 16.05.2007-sürecek
 
BİR PİKNİĞİN ARDINDAN

Sarnıç 2. Nuhlular Pikniğinde dostlara söz vermiştik. Çok önemli bir neden olmazsa 3. Piknikte yine aranızda olacağız diye. İşte o beklenen gün yaklaştıkça çalışmaların gidişini gerek sitedeki duyurulardan gerekse dostlarla yaptığımız yazılı-sözlü konuşmalarla yakından izliyorduk. Zaman yaklaşıyor ancak ne zaman nasıl gideceğimizi bilmiyorduk. İnternet ortamında soran mesajlara yanıt veren bir yetkili bulunmuyordu. Daha sonra site yöneticisi kardeşimizin Nuh Belediyesi otobüsünün hareket saatinin öğle 12.00 de olduğunu bildiren yazısını görünce şaşırdım. Yanlışlıkla yazılmış olabileceğini düşündüm. Çeşitli kaynaklardan soruşturunca doğruluğunu anladım ama içime yer etmedi bir türlü. Cumartesi yolda geçecek, Pazar günü de piknik nedeniyle dost ziyareti yapmaya bile olanak kalmayacaktı.

Durumu düzeltmenin yolu başkanı telefonla arayıp anlatmak olacaktı. Bende öyle yaptım akşam saatinde telefon açarak. Konuşma pek olumlu geçmedi. Netlik sağlanamadı. Nasıl olsa Nuh a varınca yeniden konuşuruz deyip ertesi günü bekledim. Ertesi günü kasabaya varır varmaz ilk işim belediyeye uğramak oldu. Haftanın son günü oluşu ve şenlik hazırlıkları nedeniyle başkan ve çalışanlar ayrı ayrı yerlere dağılmıştı. Hasan Hüseyin Kızıklı nın çayını yudumlayıp konuşurken başkan dışardan gelirken bir konuğuyla odasına çıktığını belirterek ayrıldı. Çayı içtikten sonra arkadaşın iznini isteyerek yukarıya çıktım. Konuğumuz Sığırovası Gölet inin su kaçağını yapan şirketin sorumlusu jeologmuş. Kendisiyle tanıştım. Birlikte piknik alanındaki çalışmaları gördük ve Baş Ilıca daki su kaynağını gösterdik. Bu arada araba saati konusunu yeniden açtığımda öyle karar aldıklarını ve değiştirmeyi düşünmediklerini söyledi. Gerekçe olarak hayvanlara bakım işlerinin o saatlerde ancak bitirileceğini öne sürüldüğünü belirtti. Kahveye vardığımda benim gibi hareket saatinden rahatsız olanların olduğunu ancak başkana ulaşmak yerine kendi başlarına köşelerde konuştuklarından sonuç alamadıklarını kavradım ve ne kadar üzüldüğümü belirtemem. Halka hizmet verilmesi için kurulmuş bir kuruluşumuz neredeyse halktan kopar duruma gelmiş ama sesi soluğu çıkan yok denecek kadar az. Akşehir halkının zararlarından kurtulmak için Nasrettin Hocayla filleri şikayete giderken saraya varıncaya kadar yapayalnız kalışını belirten fıkrasını anımsayıverdim. Gerçi ben ne kadar üzülsem de Nasrettin Hoca gibi bir fil az geliyor, bize üç fil verin dediği gibi zarar verecek bir öneri götüremem. Ancak rahatsızlık varsa onu gerektiği gibi duyurmalı. Ona rağmen aynı şey sürüyorsa yeri geldiğinde nedenini açık yüreklilikle sorabilmelisin. Sonuç değişti mi? Varsın değişmeyiversin.

Gecesinde daha ilginçlik oldu. Bir dost Sandıklı dan gelecek öğrenci kümesi için araba saatinin öğleye doğru çekildiğini duyduğunu söyledi. Bana o saate kadar hiç bu konudan söz edilmemişti. Açık yüreklilikle olay açıklansa ne olurdu sanki. Hele bu gezi kümesinin düzenleyicisi öğretmeninde dost birisi olduğunu öğrenince insan kime ne diyeceğini veya nasıl tepki vermesi gerekeceğini şaşırıyor. Be adam bula bula bu günümü buldun Nuh a geziye gelmek ve Nuh un belediye arabasını tutmak için demek geliyor. Belki yüzüne bile diyeceksin piknik yerinde görebilsen ya…

Cumartesi sabahı 09.30 sırasında belediye arabası ve 4–5 taksi piknik yerine öğrenci geçişini izledim. İçimde bir sürü karmaşık düşüncelerle. Çünkü yukarıda kaynanamın evinin balkonundaydım. Olay geçen yılın parke döşeme dönemine doğru aldı gitti beni. Allak bullak olan duyguları dağıtıp kendimi toparlamak için bir köy önleri gezisi düzenledim. Yeşilin

 ve oksijen kaynağının bolluğu dinlendirdi.

11.30 sıralarında eşyalarımı el arabasıyla otobüsün yanına getirip yerleştirdikten sonra arabayı yukarı bırakış ve yerleşimden sonra belirtilen saatte yola çıktık. Daha Düzağaç Kasabamıza varırken arabanın içi aşırı sıcaklaştı. Sanki Ege nin sıcağına kendimizi hazırlamak için antrenmana çıkmış sporculara dönmüştük. Turgutlu ya varırken bir yerde konakladık. Orada herkes azda olsa kendini toparladı. Yeniden yola koyulduk. Artık yakınlarını bekleyen dostlar nereye geldiğimizi, ne zaman Gaziemir de olacağımızı telefonlarla sık sık sormaya başladılar. Saat 18.00 e doğru 9 Eylül Mahallesi Muhtarlığının yanına ulaştık. Yöre pazarının kalabalıklığına yakınlarını karşılamaya gelen Nuhluların kalabalığı da eklenince ortalık ana-baba gününe döndü. Bazılarıyla ayaküstü hoşbeş, bazılarıyla uzaktan el sallayarak hoş bulduklaşıp dağıldık. Erken çıkma isteğimizin amacı işte burada kendini gösterdi. Akşama kadar eşi dostu görüp kısa görüşmelerden sonra akşamüzeri gelenek haline getirdiğimiz kahve toplantısına gönül rahatlığı ile katılabilmek. Artık böyle toplantılar bu tür etkinliklerin olmazsa olmazlarından bir bölümü. İşte zaman yetmedi. Görmek istediklerimizden çok azını görebildik. Karşılıklı görüş alışverişinin yapıldığı piknik hazırlıklarında yaşanan tatlı telaşı dostlarla paylaştığımız kahvenin önüne geldiğimizde dostların büyük bir kısmının yer belirlemesi ve ön hazırlık için Sarnıç a gittiğini öğrendik. Mehmet Yaka nın kahvesinde hazırladığı bazılarına göre moda deyimle şark köşesi, bana göre kasabadaki odalardan yitirilmek üzere olan konuk odası özleminin giderilmesine yönelik bölüm çok hoş olmuş. Genç öğretmenlerimizden Nurettin Yörük hemen adını koyuverdi oracıkta. YAKA ODASI. Yapanın soyadına mı? Kasabadaki odanın adına mı? Her ne düşündüyse aklına ve diline sağlık.

Yılın konusu herkese göre değilse bile bizim bulunduğumuz ortamlarda öğrenci bursu çalışmaları ve kurulan dernek. Burs dağıtımı işinin yapılışı, önümüzdeki öğretim yılı başı için düşünülenler ve öteki konular üzerinde konuşuldu. Bu konuda dertli olduğumuzu bilen Yaşar Karaköse kardeşim işlerin düzene gireceğini açıkladı. Ama biz onu biliyorduk. Neler düşündüğünü ve verdiği destekleri. Gönül isterdi ki bu konuşmayı sessiz çoğunluk dediğimiz büyük kümeden biri yapsın. İşte daha birçok konuyu görüşürken bir arkadaşın ertesi güne başladığımızı bildirmesi üzerine dağıldık. Birbirimize doyamadığımız belliydi ki, arabanın yanında ayrılırken ve evlerde yatmaya doğru karar verdiğimizde şafak söküyordu eskilerin deyimiyle.

Sabah 07.30 da Gaziemir Tansaş karşısındaki alandaydık. Değişik yerleşim yerlerinden Gündoğdu mitingine gelen araçları selamlamak, el sallamak bile apayrı bir coşku veriyordu insana. Dün geldikten sonra göremediğimiz birçok kadınlı –erkekli dostumuzu, tanıdığımızı orada gördük. O güzel sevinci birlikte yaşayıp paylaştık. Ama bu kadarı yetmedi. Dünden dostlara söz vermiştik. En geç saat 12.00 ye kadar mitinge gitsek bile piknik yerine ulaşacaktık. Fuara kadar araçla inip aracımıza park yeri bulduktan sonra yürüyerek Alsancak limanına doğru indik. Kalabalık gittikçe yoğunlaşmaya başlayınca geriye dönerek aracımıza binerek beş dakikalık trafik nedeniyle doğan gecikmeyle Sarnıç piknik alanına ulaştık. Nuh tan ve Gaziemir den oluşmuş bir kümeye katılarak gelenlere hoş geldiniz turuna çıktık. Çok güzel duygular yaşattı bu tur. Hele İsmail Kızılkaya amca beni soran gözlerle araştırmaya başlayınca tanıyamadığını sezerek

Ben Arnavıdın Hasan, deyince yüzündeki neşeyi görmeliydiniz.

 Le hasan köyde eski yapılanları unutulanları yazıyomuşun, dedi.

Yanımda belediye başkanı,

 Nerden öğrendin amca ,deyince genç öğretmenimiz Ramazan Kıvrak ın anlattığını söyledi.Bende,

İsmail amca senin gibi okuyucu veya okuyanı dinleyici olduktan sonra bende yazmayı sürdürürüm, dedim.

 Adımız Hasan ya. Nuh ta adımız çıkmış; Hasanlar zavırdakçı, bolatan olur diye. Bu konuda Amet Agamın-Ahmet Menekşe- adı Hasan olan rahmetli Kazimoğluyla ikili konuşması Hasanların birden çok bulunduğu konuşma toplantılarında hep anımsanır, dilden dile anlatılır durur. Amet Aganın yeni erkek çocuğu doğar. Adını Hasan koyarlar. Rahmetli Kazimoğlu bunu duyar ama birde birinci ağızdan öğrenmek ister.

Amet çocuğun adını ne godunuz, der.

Hasan der, Amet Aga da.

Hey vah! Çocuğu daha doğarken yaktım desene der.

 Zavırdak yazsak bile okuyan dinleyen büyüklerimiz var diye şişindik galiba değil mi?

Daha sonra yemek fişleri dağıtıldı. Karışıklığı önlemek için düşünülmüş güzel bir uygulama düşünülerek uygulamaya konulmuş İki koldan dağıtım düzenlice ve kısa zamanda başlarıyla sonuçlandı. Tavuk etiyle karışık pilav ve yoğurttan oluşan yemek çok güzeldi. Aklınıza ve emeğinize sağlık dostlar. Yaratıcılığınıza ve bunu yaşama geçirişinize alkış tutulur ancak. Hem de eller kızarıncaya kadar. Yemek sonrası Nurettin Yörük öğretmenimizin sunuculuğunda eşya piyangosu çekiliş çalışmalarına geçildi. Satılmayan biletlerin satılmasında ve çekilişin yapılmasında çok başarılıydı kardeşimiz. Sitede Nuhluların yazdığı şiirlerden, yazılardan ve özümüzden çıkan manilerin derlemelerinden sunduğu örnekler çekilişi renklendirdi, güzelleştirdi. Nuh yardımlaşma ve dayanışma derneğimizin kuruluşunu amaçlarını çalışmalarını ve uzun ömürlü olması dileklerini anlatışı konuşmasının finaliydi bence. Kendine has esprileri ve takılmaları da işin kadayıf üzerine süt kaymağı konularak konuklara sunuluşu gibi oldu. İster burs alacak, ister destek verecek hiçbir kardeşimiz küçüğüyle –büyüğüyle duymadım, haberim olmadı deme şansını yitirdi gibi geliyor bana. Sağol sevgili Nurettin. Sayfalar dolusu gazete ilanından,gün boyu yayınlanan televizyon reklamından daha etkili oldu tanıtım çalışman. Aklına ve diline sağlık. Çok çok alkışlardan sanada istediğin kadar gönderdiğimi bilmeni isterim.Halil Çetinkaya nın öğrenci bursu desteği ve Mehmet Düztaş ın piknik için açık artırmaya konulan kuzu satışındaki gösterdiği özveriyi de kutluyor ve uzun uzun alkışlıyorum.

Çekilişin bitiminde  Nuh a hareket saati 18.00 diye duyurulunca ikinci bir şok yaşadık açıkçası. Bir saatten az fazla bir zaman vardı. Sarnıç ta ise serbest programın başlaması ve serinlik yenice başlıyordu. Ama yapacak bir şeyde yok. Ben gelirken sonuç alamayınca değişiklik için bu sefer bir şey söylemeyecektim artık. Piknik oturak kümelerinde bir telaştır başladı.Apar topar Gaziemir e gelindi. Evlerden çantasını kapıp gelen arabaya yöneldi. Ama arabanın yanında gürültüden geçilmiyor. Yeni yolcular gelmiş. Yolcular sığmıyor. Arabada şoför Hüseyin Toprak tan başka yetkili yok. Sonradan gelenlerden indiremiyor. Önceden gelenleri bindiremiyor hesabı. Arabaların şoförleri niye bu kadar sinirleniyor vara yoğa derdim. O hengameyi kargaşayı gördükten sonra haklısınız demekten kendimi alamadım. Sinirler kas değil telden olsa bile dayanacak gibi değil. Böyle zamanlarda Allah size sabır versin şoför kardeşler. Kendi kendime diyorum ki böyle yanlış düzenleme saati gidiş ve gelişler sürecekse artık bu tür etkinliklere toplu taşım aracıyla değil başka yollarla gitmeye- gelmeye karar veriyorum. Yinede düzeleceği umudunu sürdürüyorum

Saat gecenin 12.00 sini göstermeden Nuh a geldik. Eşyaları indirdik.  Avea hatlı cep telefonlarımız Nuh ta başımızın tatlı belaları olup çıkıyor. Bazı bölümlerden çekiyor. Bazı bölümlerden çekmiyor. Çekecek yeri bulup konuştuktan sonra kahvelerin yanından geçerken bir Fenerbahçeli dost takımın şampiyon olduğunu söylüyor. Sonuçları bilmediğimden pek erken havaya girmeyelim diyorum ona. Meğer bizi yakından izleyen Beşiktaş yenilmiş, Galatasaray berabere kalmış. Bizim takımda berabere kalmasına karşın şampiyonluğunu ilan etmiş. İzmir Atatürk Stadında. Ne mutlu şampiyona, ne mutlu şampiyon takımın taraftarına. Asıl zorluk şimdi başlıyor. Ülkemizi Avrupa kupalarında temsil edecek tüm takımlar . Başarınızı dışarıya karşıda sürdürmenizi bekliyoruz. Artık başınızı kaldırıp görüş açınızı genişletin. Bunu yaparken özünüzü de yitirmeyin.

Sonrası ben İzmir Gündoğdu Meydanı ndaki Cumhuriyet mitingi öncesi Birinci Kordon daki kısa gözlemlerimi anlatıyorum. Arkadaşımda televizyonlarda gördüklerini ve dinlediklerini anlatıyor. İkimizde mutlu yorgun evlerimize çekiliyoruz.

Yatağa uzandıktan sonra her gün yaptığım bir şeyi bu gece iki günlük yapıyorum. Çok başarılı bir düzenlemeyi geride bırakan dostlara teşekkür ediyor, her türlü desteği esirgemeyen Nuhlu dostlarına da saygılarımı sunuyorum. Hepiniz sağ olun. Yüreklerinize sağlık. İyi ki varsınız.

Nice pikniklerde, şölenlerde, çalışmalarda, tatlı ve acı günlerimizde bu birlikteliği geliştirerek daha güçlü olmaya.

YİTİRİLEN DEĞERLER - 27. DALYA
Yedi toprak testi kırığı büyüklüğü birbirine yakın parça, küçük top ve iki kümeden oluşan oyuncularla oynanır. Oyuncular saymaca, tekerleme veya aldım-verdim yöntemiyle kümelere ayrılır. Oyuna başlayacak küme testi kırıklarından birinin üzerine tükürülerek yazı-tura atar gibi saptanır. Dalya taşları dikilip top atılacak yer ortaklaşa belirlenir. Oyuncular üst üste yığılmış taşları vurup yıkmak için topu belirlenen uzaklıktan atarlar. Dalya yıkıldığı an top atan takım dalyayı topla vurulmadan yapmaya, yelen takım ise dalya yapılmadan karşı takımın oyuncularını topla vurmaya çalışır. Dalya yapılırsa aynı oyuncular, yapılmadan vurulurlarsa karşı oyuncular topu atmaya hak kazanır. Beş el dalyayı bulan taraf oyunu kazanmış olur. Oyun başında ne konuşulmuşsa yenilen takım onu yapmak zorundadır. Genellikle yenen takım karşı takımı çiter. Çitmenli yenilenin elini yüzüne ve gözlerine kapatıp yenenin elinin üstüne başparmağıyla yuvarlak yaptığı orta parmağını ileri fırlattırarak vurmasıyla başlar. Vurduktan sonra iki elinin aynı parmaklarını kaldırıp ötekileri kapatır. Gözünü kapatan da aynı parmakları kaldırıncaya kadar çitilmesi sürer. Çitmenli başka zamanlarda da iki kişiyle oynanabilen bir oyundur.10.05.2007
 

Sık sık toplantılara katılma veya yönetme durumundayız. O yüzden bazı temel kurallara uymaya çabalarsak işlerin kolaylaşacağını umduğumdan Halkbank İnsan ilişkileri bölümünce hazırlanmış yazıyı bilgilerinize sunuyorum.Bundan sonraki toplantılarımızın daha verimli geçmesi dileğiyle.

TOPLANTI YAPMA VE KATILMA YOLLARI

Toplantı iki veya daha çok üyeli bir kümenin, belirlenen bir amaç doğrultusunda ve sınırlı bir sürede bir araya gelerek fikir alışverişinde bulunmasıdır. Bu fikir alışverişinin; görüş birliğine varmak, belirli bir konu ile ilgili eylem biçimini planlayarak uygun çözümler bulmak, seçenekler arasında doğruyu bulmak, atılmış adımların amaçlara uygun olup olmadığını değerlendirmek, karar alma sorumluluğunu paylaşmak ya da ekipler ve bireyler arasında bilgi ve anlayış açısından belli bir yakınlaşma sağlamak gibi belirli bir amacı vardır.

Bir Toplantı Neden Başarısız Olur?

Çoğu insan, toplantıların büyük bir zaman kaybı olduğunu düşünür ve toplantılara zorunlu nedenlerden dolayı katılır. Ancak, toplantıyı zorunluluktan yapıcı bir tartışmaya, düşünce ve bilgi alışverişine hatta bir şeyler öğrenme sürecine çevirmek sanıldığı kadar zor değildir.

Toplantıları verimli hale getirmek ve amaçlanan fikir alışverişini sağlamak için, toplantıdan önce, toplantı sırasında ve toplantıdan sonra belli noktalara dikkat etmek ve toplantı organizasyonunu bu noktaları göz önüne alarak yapmak gerekir.

Toplantı Organizasyonu

Tüm toplantılar, dört ana adımdan oluşur: planlama, yürütme, sonuçlandırma ve izleme. Toplantının etkin ve amacına uygun olarak gerçekleşmesi, toplantının öncesinde ve sonrasında, bu adımların gerektiği şekilde tamamlanması ile doğru orantılıdır.

*Planlama

Toplantıya başlamadan önceki aşamadır. Bu adımda toplantı yöneticisinin, yani belirli bir amaca yönelik olarak toplantıyı düzenleyen kişinin, amacı belirlemesi, toplantı için uygun yer, tarih ve saat saptaması, kimlerin katılacağına karar vermesi, katılacaklara duyurması, yerleşim düzeni planlaması, gündemini belirlemesi, hazırlanan gündemi katılımcılara bildirmesi ve toplantının yapılacağı ortamın gerekli kaynaklarla donatılmasıyla ilgilenmesi gerekir.

*Yürütme

Toplantı aşamasıdır. Bu adımda toplantı yöneticisinin; toplantıya zamanında başlaması ve toplantı gündemine uyması çok önemlidir. Gerçekleştirilen toplantı, daha önce yapılmış bir toplantıyla ilişkili ise, bir önceki toplantı gündeminin gözden geçirilmesi gerekir. Zamanı ve toplantı tutanağını tutması için katılımcılardan biri görevlendirilir ve toplantıya başlarken ne zaman bitirileceğinin planlandığı katılımcılara söylenir.

Toplantı boyunca, toplantıyı düzenleyen kişinin, tüm katılımcıların fikirlerini öğrenmeye çalışması, bir karar alınacaksa bu kararın görüş birliği ile alınması, toplantının belirlenen amaca uygun yürütülmesini sağlayacaktır. Bir seçim gerekiyorsa, yöneticinin önerileri katılımcıların oyuna sunması gerekir. Gündem dışı konuşmaların engellenmesi ise yine toplantı yöneticisinin sorumluluğundadır.

*Sonuçlandırma

Tüm gündem maddelerinin üzerinden geçildikten sonra, sonuca varma ve toplantıyı bitirme adımıdır. Bu aşamada, toplantı sırasında alınan kararların özetlenmesi, alınan kararlarla ilgili olarak, tüm katılımcıların görmüş birliğine vardığından emin olunması, sürdürülen toplantı veya etkinlikler konusunda katılımcıların fikirlerinin alınması ve katılımcılara uygun görevler dağıtılması bu aşamada gerçekleştirilir.

Gerçekleştirilen toplantıyla ilişkili başka bir toplantı yapılacak ya da karar alınacaksa, o toplantının saati, günü ve yeri de bu adımda belirlenir.

*İzleme

Toplantı bittikten sonra amaca yönelik olarak alınan kararların ve önerilen fikirlerin uygulamaya konulması aşamasıdır. Toplantı sonrasında, toplantı sırasında görüşülen gündem maddelerinin ve alınan kararların bir rapor haline getirilip katılımcılara dağıtılması sağlanmalıdır. Rapor hazırlanırken, saptanan sorunlarla ilgili birimler ve yöneticiler bilgilendirilmeli, toplantıda dile gelen gündem dışı konular belirlenerek bir sonraki toplantı gündemine eklenmelidir. Toplantı sırasında yapılan iş bölümüne uygun olarak, katılımcıların sorumluluklarını yerine getirip getirmediği izlenmelidir.

Fikir alışverişinin amaçları

.Görüş birliğine varmak

.Belirli bir konu ile ilgili hareket tarzını planlayarak uygun çözümler bulmak

.Seçenekler arasında tercih yapmak

.Atılmış adımların amaçlara uygun olup olmadığını değerlendirmek

.Karar alma sorumluluğunu paylaşmak

.Ekipler ve bireyler arasında bilgi ve anlayış açısından belli bir yakınlaşma sağlamak

.Kalite ve verimi artırıcı doğrultuda, sağlıklı ve uygun kararın alınmasını sağlamak

Zeytinin yeri dünden sürüyor
- Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı, aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...
Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.
- Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışsız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz.
- Nasıl yani?
- İnsan da doğanın meyvesi değil mi?
Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
- Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp tatlandırıyor olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup sürüyoruz hayata.
- \'Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi\' diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
- Hurma zeytini bilir misin?
- Bilmem. Hiç duymadım.
- Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
- Eeee.
- Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı.
Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
\'işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum\' dedi. Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar. 09.05.2007

 
YAŞANMIŞ ÖYKÜLER Zeytinin teri
Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir\'in Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe\'ye kadar gidebilmiştik. Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabayı baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık Hüseyin amcayla. Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi. Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. \'motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden\' söz etti. Bir süre daha bakındı. Sonra \'buldum galiba\' diye haykırdı. \'Herşey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı\' dedi. Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü. Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.
Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;

- Doktor musun?
- Evet.
- Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız. Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi. Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım. Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi. Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının duvarlarının
kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da artmıştı. Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege\'nin köylerinde çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe\'ye yerleştiğini anlattı. Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu.
- Neden buraya yerleştin?
- Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan.
- Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?
- Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu? O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi örgü örmeyi hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup hayatı öğrettik çocuklara.
- Yani elinizden çok iş geliyor. 08.05.2007
YİTİRİLEN DEĞERLER -26: FITÇI YAPMA VE DÖNDÜRME

Sonbahar mevsiminin olmazsa olmaz oyunlarından birisiydi. Nedeni bu mevsimde hızlı esen yellerin sokaklardaki tozu sağa sola savurup sert toprak zeminin ortaya çıkmasıydı. Bazı yıllar yelin esmesi gecikmişse veya yeteri kadar temizlenmiyorsa fıtçı döndürülecek yeri çocukların temizlediği de olurdu. Eski okul duvarının koruma betonları veya önündeki mozaikli bölümde bu iş için en elverişli yerler arasındaydı. Bunun için çam ağacından koni biçiminde fıtçılar yapılırdı. Fıtçıyı büyük çocuklardan bazıları kendisi yapar, bazısı başkalarına yaptırırdı. Her mahallede fıtçı yaptırmak için nazlandığımız veya evdekilerin haberi olmadan yumurta taşıdığımız amcalar olurdu. Kendi elimize uygun değnekler hazırlanıp ucun bir santimetre gerisine açılan kertiklere sicim ya da pamuk ipliği geçirilirdi. Bu ip fıtçının çevresine bitinceye kadar dolandıktan sonra usulca yere konup değnek hızlıca çekilirdi. Dönmeye başlayan fıtçıya değneğimizin ucundaki ip vurularak dönenin hız kazanması ve sürekliliği sağlanırdı. En güzel dönen fıtçının ünü bütün çocuklar arasında bilinirdi. Zaman zaman fıtçı alıp kaçmalar, fıtçı döndürme yerleri veya mahalleyi bölüşememe gibi nedenlerden kavga çıktığı olurdu. 03.05.2007
 
İNCELEME
Aynı konuyu düşünenler için bir deyim vardır dilimizde: Kalp kalbe karşıdır diye. Engin Ardıçın Akşam 29 Nisan 2007 günlü Köy Enstitüleriyle ilgili yazısını gerekli olur diye arşive atmıştım. Daha sonra işlenir diye. Sadettin Kenkaya köşesine alınca açıklanması gerekli bölümler olduğunu düşündüm.
Amacı, yetenekli köylü çocuklarını köyde, köyden çıkarmadan, şehire getirmeden eğitmek, marangozluktan duvarcılığa, arıcılıktan turşuculuğa kadar çeşitli pratik bilgiler vermek, bu arada elbette kırıntı düzeyinde müzik, edebiyat, tiyatro falan da öğretmektir. Karşılığında, çok uzun süreli bir “mecburi hizmeti” de vardır bu eğitimin...
Yani, köylünün köylü olarak köyde kalması arzu edilmektedir, büyük şehire gelip işçiye dönüşmesi istenmemektedir!
Yukarıya aldığım bölüm doğrudur. Ama saptırılan bölümler pek çok. Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Pakize Türkoğlu, Mehmet Başaran, Abdullah Özkucur, Ümit Kaftancıoğlu, Kemal Üstün, Ali Yücel, Refet Özkan ve daha birçoğu.
Sadece Asım Karaömerlioğlunu değil yüzlerce yazarın yazılarını okursa daha gerçekçi olur sanırım düşünceleri.
Eğitmen ile öğretmen ayrı konumlarda. Köy Enstitüsüne giren öğrenci öğretmen, sağlık memuru ya da ziraatçı oluyordu.
Gerçekten olay düzmece raporlarla o kadar saptırılmış ki kapatmaya, kapandıktan sonra devam edilmiştir. Ne yazınki eğitime vurulan zincir yıllardan beri kırılamamış, bir yanda cahil kadın erkek, diğer yanda üniversite diplomalı işsizler çığ gibi çoğalmıştır.
Not: Köy Enstitüleriyle ilgili incelememin kalan bölümleri zaman içinde yayına verilecektir.
02.05.2007
BİR MAYIS SABAHINDA BİLGİNİZ OLSUN
Sen öğrencilerin okuyabilmesi için yüzlerce kez pişman olmayı, binlerce kez naz çekmeyi, onlarca kez kavga etmeyi, anlaşmazlığa düşmeyi, hayal kırıklığına uğramayı, yüzlerce kez özür dilemeyi, binlerce kez sözünü geri almayı, binlerce kez affet beni demeyi göze almalı değil misin?
Sen birkaç oyunda –birkaç paket sigarada-bir şişe içecekte… Harcayacağın para ile hiç bitmeyecek bir gelecek için, en az beş duyunla, onlarca duygunla, binlerce güzel sözle, yüzlerce bakışla, susuşla, dinleyişle, dokunuşla, öğrencilerin beş duyusunu dolaşmalı, yüzlerce beklentisini karşılamalı, onlarca duygusuna karşılık vermeli, hayal kırıklıklarına, tedirginliklerine, nazlarına, kaprislerine, hüzünlerine, pişmanlıklarına, taşkınlıklarına, vurdumduymazlıklarına, kararsızlıklarına, korkularına, kaygılarına doğru yolculuk etmeli, onun kalbinin bütün köşelerini, aklının bütün kıvrımlarını, ruhunun bütün bölümlerini dolaşmalı değil misin?
İçinde mutluluğu ağırlayabilmek için, kalbine mutluluğu doldurabilmek için, yaşamdan umduğunu bulabilmek için, çokça zorluğa katlanmalı, çokça engelleri aşmalı, gençleri anlamak için, ona konuşurken en az bir arı kadar seçici olmalı değil misin? Çiçekler nektarlarını gizlerler; arı çalıştığı için özlerini bala çevirirler; sen de gençlerinde saklı olan gücü açığa çıkarmaya yardımcı olmak için katkıda bulunmalısın, sürekli destek vermeyi göze almalısın.
Sen hep ben bir şeyler yapıyorum, peki ya sen? Derken, çevrene de aynı soruyu sorma hakkı tanımış olduğunun ayrımında değil misin? Sen sana düşeni yap; ona düşen ise ona kalsın. Sen kendinden bekleneni yapınca, hiç olmazsa eksik olan bir yarıyı tamamlamış olacak değil misin? Ama önce sen yap ki… Dedikçe, elinde yarım bile olmayacak, sonuçta daha çok eksiğin olacak.
Geleceğini düşündüğün öğrenci gençlere şimdi destek vermelisin. Mutluluk almak istediğin öğrencilere emek vermelisin. Dünyanın en güzel çiçeği bile bakımsız kalınca soluyor, renklerini kaybediyor. Arılar nasıl başkalarına verecekleri 1 kg bal için 8 kg balı kendileri için harcıyorlarsa, sen de 1 kg bal tadında gelecek beklediğin öğrencilerinin hiç olmazsa bal tadında yardım almasına izin vermelisin. Korkma, bunun için dünya çevresini 6 kez dönmen gerekmiyor! Ayda on ytl yi azıcık harçlığından ayırıvermen yeter de artar bile.
Sen hiç olmazsa sadece bugün arılar gibi davran. Dün arılar gibi davranmamış olsan da önemli değil; dünkü gün geçti. Dün yaptıkların/yapmadıkların bugün yapacakların konusunda ayağına çelme takmasın. Arılar gibi davranmak için yarını da bekleme. Şunu kesinlikle bil ki, yarın hiç gelmeyecek; gelince adını bugün diye değiştirmiş olacak. Buna göre, yarın yaptığın bir şey olmayacak. Ne yaparsan bugün yaparsın. Bugün yaptığın her iş bir yaşam boyu yaptığın iş olur.
Sen de kendini sıkıntıda görebilirsin. İğneni kullanmakta kendini haklı gördüğün zamanlar olabilir. Ama unutma ki iğnenin en tehlikeli ucu kendine batmaktadır. Çevrendeki öğrencinin canının yanması senin canını da yakıyor olmalı. Mutsuzluk üretenlerin hiçbiri mutlu değildir; unutma. Oysa mutluluk ne kadar bulaşıcıdır!
Bunca sözün bana yararı yok ki… diyorsan, Artık sabrım kalmadı, dayanamıyorum! diye düşünüyorsan, bir kez daha bak kendine; belki de gücünün tamamını kullanmıyorsun. Taşıdığın yük taşıyabileceğinin tamamı değil belki de…
Sen de, sevdiğin de öğrenci gençleri seviyorsanız; NUHYAR (Afyonkarahisar Nuh Kasabası Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) a destek vermekten çekinme. Katkı vereceğin öğrencilerin bu yazıdan duyumları yok. Sizin duyumunuz ve bilginiz olsun. 01.05.2007
SAĞLIK

Sağlık her şeyin başı.Sağlık olmayınca hiçbir şey istediğimiz biçimde olmuyor.Tam donanımlı alt sağlık birimleri hakkında Cumhuriyetten 20.03.2007 günü Zeynep Şahin imzalı yazıyı sizlele paylaşmak istedim.Sağlığımızın geldiği durumu ortaya koyması bakımından incelenmeye değer.
Halk, sağlık ocağını geri istiyor
Sağlık Bakanlığı\'nın, Herkes kendi hekimini seçecek söylemiyle sunduğu aile hekimliği sisteminin uygulandığı pilot illerde, yurttaşların aldığı sağlık hizmetinden memnun olmadığı belirlendi.
Türk Sağlık-Sen, tıp çevrelerince eleştirilen ve defalarca eylemlere konu edilen sisteme ilişkin 600 kişinin katıldığı bir anket yaptı. Elde edilen sonuçlar kısaca şöyle:
Katılımcıların yüzde 37.7\'si aile hekimliği uygulamasından memnun. İlaç yazdırabilme ve ilgili davranılması memnun olma nedenleri arasında gösteriliyor.
Araştırmaya katılanların yüzde 62.3\'ü ise uygulamadan memnun olmadığını bildirdi. Memnuniyetsizliğin birincil nedeni olarak sevk almada karşılaşılan sıkıntı gösterilirken, bunu doktor bulamamak ve eski sağlık sisteminin daha iyi olması izledi. Yurttaşlar, daha önce sağlık ocaklarından aldığı hizmeti alamadığına dikkat çekti. Yurttaşların yüzde 60.37\'si aile hekiminden memnun değil.
Aile hekimliği devam etmeli mi sorusuna, katılımcıların yüzde 40.5\'i sağlık ocağı sistemine geri dönülmesi, yüzde 7.2\'si aynen sürmesi gerektiği yanıtını verdi. Diğer yurttaşlar ise sağlık ocaklarına geri dönülmesini ancak personel ve araç-gereç donanımının daha yeterli hale getirilmesi gerektiğini söyledi.
Katılımcıların yüzde 39.8\'i aile hekimlerinin ya olmadığını ya da kim olduğunu bilmediklerini belirtti.
Merkeze bağlı köylerde oturanların yüzde 33\'ü, ilçe köylerindekilerin de yüzde 42.2\'si aile hekimlerinin hiç köye gelmediğini kaydetti.
Halkın yüzde 97.2\'si aile hekimlerini kendilerinin seçmediğini bildirdi. 30.04.2007

 

YİTİRİLEN DEĞERLER -25: ÇAPIT(BEZ)BEBEK YAPMA

Kızların evcilik ve dikiş, örgü işlerini geliştirdikleri bir evcilik oyunu türüdür. Gövde taştan, ağaçtan veya çaputlardan olurdu. Zaman zaman annesinden veya evdeki büyüğünden yardım alan kızlar bu bebeklerini giydirir, yıkar, doyurur, uyutur ve ninni söylerlerdi. Tamamına yakını kendi yaratıcılıklarından kaynaklanırdı. Bir bakıma kız çocuklarının geleceğe hazırlanmasının ilk tohumları atılıyordu. Çocuklar kendi yaratıcılıklarının yanında büyüklerinden gördüklerini bu bebekler üzerinde uygulama olanağı yaratıyordu. Mahallenin çocuklarının birlikte oynadıkları evcilik oyunları da gelecekteki yaşamlarının ilk uygulamaları gibiydi. Oyuncaklar kendi emek ürünleri olduğundan çok iyi korunur ve sevilirdi. Şimdiki gibi bozulursa, kırılırsa veya kaybolursa yenisi alınır umudu yoktu. O zaman çocuklukta büyüklük gibi zordu belki. Ancak herkesin kendi ayakları üstünde durmasına yardımcı olduğu yadsınamaz gerçekti. 29.04.2007
 
TÜRKÇEMİZ

Düşünce ve duyguları bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracı diye tanımlar dili Türkçe sözlük. Aslında dille tanışmamız doğumla birlikte başlar. Yaşam boyu bizimle olur. Geliştirirsek zenginleşir. Zenginlik dildeki sözcük sayısına, o sözcüğün kendi içinden çıkmasına, eş anlamlı sözcüklerin çokluğuna vb göre ölçülür.
Konu Sadettin Kenkaya nın DİL YARASI adlı alıntı yazısıyla açıldı. Söz konusu olan Türkçemizdeki büyük ünlü uyumu kuralı. Yıllar geçtikçe üzerine yenilikler eklenecek uzun bir süreç. Yazıda öğretmen ne güzel söylemiş. Öz Türkçe sözcükler kullanılması gerekir diye. Türk Dil Kurumu a üzerindeki şapkaları kaldırdı. Yazıyı incelerken faraza sözcüğünün eski Arapçadan geldiğini öğrendim. Örneğin sözcüğü öz Türkçe başka bir dilden geçtiğine ilişkin sözlükte kayıt yok. Ana, alma, kardaş-karındaş, adaş-addaş inceleceğim diye koparmaya çalışanlar var ne yapalım?
Türkçede güçlük yok. Asıl olan insanımızda. Bir şehirde önce yapıların yapılıp ardından alt yapının yapıldığı gibi son dönemde de yabancı sözcükler girip belleklere yerleştikten sonra karşılıkları önerildi. Kısaca geç kalındı. Üstüne üstlük yazılı ve görsel basında kurumun çalışmalarına yardımcı olmayınca. TDK nun önerdiği sözcükler duyulmayınca kullanıcılar nasıl benimsesin ki? Canlıların değişimi gibi dilde değişime uğrayacak mutlaka. Bunu Büyük Önder Atatürk ün 1927 yılında okuduğu nutuk u ile onun Türkçeleştirilmiş söylev ini karşılaştırdığımızda daha güzel göreceğiz.
İlgi duyanlar için tarama-türetme çalışmalarında izlenen yolu Türk dil kurumu sayfalarından araştırmaları uygun olur. O zaman daha az yanlış yaparız değil mi?  28.04.2007
YİTİRİLEN DEĞERLER -24: HAYA MAYA

Bir kaçma kovalamaca oyununun adıdır. Adını başlangıçta söylenen tekerlemeden almış olsa gerek. “Haya maya, kum kaya. Irakıyı içtik, tarlayı biçtik.” Sözleri eller birbiri üstüne konup yukarı aşağı ritmik sallanırken birlikte söylenir. Söz bitince eller türlü şekillerde tutulup beklenir. Kimin hareketi farklıysa o kenara gelir. Ebelikten kurtulmuştur. Bu işlem sürdürülür. En arkaya kalan ebedir. Oyun yeri belirlenip oyuncular kaçarken ebe onları tutmaya çalışır. Tuttuğu oyuncuyu belirlenen oyun yerine getirir. Bundan sonra hem tuttuğunu korumak, hem de öteki oyunculara dokunmak gerekir. Dıştaki oyuncularda tutulmamak için çabalarken tutulan arkadaşlarını kaçırıp kurtarmak görevini de üstlenmiş olurlar. Böylece bütün oyuncuların tutma işlemi bitirilince ebenin seçeceği birisi yelmeye başlar. Ebe iki kişiden olduğu gibi oyuncular iki kümeye ayrılarak ta oynayabilir bu oyunu. İşte çeviklik, yarışma hırsı, yardımlaşma ve dostluğu içinde barındıran çok yönlü bir oyun.27.04.2007
 
Köy Enstitülerinde Eğitim ve Öğretim
Enstitüde okutulan dersler üç gruba ayrılmıştır. Bunlar; %50’si kültür dersleri ve genel bilgi dersleri (Türkçe, tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, matematik, fizik, kimya, yabancı dil, öğretmenlik bilgisi, müzik, resim, kitap okuma, tartışma, piyes, gezi, araştırma vb.), %25’i tarım dersleri ve uygulamaları (tarla tarımı, bahçe tarımı, zootekni, kümes hayvancılığı, arıcılık, ipek böcekçiliği, balıkçılık, su ürünleri vb.) ve %25’i de teknik dersler ve uygulamalarıdır. (demircilik, tenekecilik, ev ve el sanatları vb.)
Enstitülerde yıllık öğrenim süresi 10,5 ay (320 gün), yıllık sürekli izin ise 1,5 aydı (45 gün). Köy Enstitüleri, kuruluşundan itibaren Atatürk Devrimlerinin itici gücü olma yolunda hızlı yol almış, iç ve dış egemenleri korkutmuştu. Köy Enstitüleri’nde kapatıldıkları 1954 yılına kadar 17.341 öğretmen, 8.675 eğitmen, 1.599 sağlık memuru yetiştirildi. Enstitülerden çok sayıda şair, yazar, araştırmacı, eğitimci yetişti. 1935’lerde %20 olan okuma yazma oranı, daha yükseklere çıkarıldı. Köy Enstitüleri’nde 15.000 dönüm verimsiz toprak işlenerek tarım alanı yapıldı. 250.000 ağaç dikildi, 2.500 dönüm sebzelik oluşturuldu, 1.200 dönüm bağ yapıldı. Binlerce büyük ve küçük baş hayvan yetiştirildi
Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin içerisine giriyor, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik yapıyor, klasik eserler okuyor. Kendisine koyun gütmesi söylenen çocuk artık sorumluluk almış olmakta ve kendi sorumluluğunu ve bilincini oluşturmak zorunda. İsmet İnönü Hasanoğlan’da yol kenarında koyun güden çocukların azıklarında ekmek parçasının yanında klasikler görünce aradığını bulduğunu ve gelecekten umutlu olduğunu belirtir. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu. Bilindiği gibi bu şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken insanlardır.
Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirilmeli ki, onu hiçbir kuvvet yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Ona esir ve uşak işlemi yapamasın. Köylüler, bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her yurttaş gibi her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy sorunu, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir.
Bu modelde teorik ve pratik eğitim birlikte alınıyordu. Yalnız temel dersler değil, yaşama dair bütün konular bir bütünlük içinde işleniyordu. Bir taraftan güçlü bir tarih eğitimi yanında tarım, el işi ve güzel sanatlar ile yurttaşlık bilinci ve ulusal bilinç kazanıyorlardı; diğer taraftan dünya klasiklerini okuyarak, müzik dinleyerek, tiyatro yaparak dünya değerleri ile tanışıyorlardı
Köy Enstitüleri’nin başlıca amacı kırsal alanı kalkındırmak, köylüyü eğitmek ve eğitmenlerle köylüyü üretici duruma getirmekti. Çünkü Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkemizde okuryazar oranı neredeyse yok denecek kadar düşüktür. Özellikle kadınlarda ve köylerde durum daha da kötüdür. Bu tablo karşısında Atatürk ve arkadaşları yeni rejimin ruhunu ve düşüncesini köye de ulaştıracak bir eğitsel devrim hareketini başlatırlar. Gerçek anlamda devrimci bir hareket olan Köy Enstitüleri hareketi yalnızca köyün maddi kalkınmasını değil, aynı zamanda ve daha önemli olarak köy insanını bilinçlendirmeyi, onu hiçbir kuvvetin istismar edemeyeceği modern bir kırsal yaşam biçimine kavuşturmayı amaçlar.
Köy Enstitüleri’nde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam \"birliktelik, katılım, yetki\" ve \"sorumluluk\" eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınır. Okul yöneticileri ile öğrenciler her konuyu tartışabilirler. Enstitüleri’nin kuruluşunda Atatürk politikası uygulanır, tarıma elverişli arazilerin seçilmesine özellikle özen gösterilir. Eğitim anlayışı açısından Köy Enstitüleri’yle diğer okullar arasında çok önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Köy Enstitüleri’ne eğitim anlamında yüklenen sorumluluk ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitüleri’ndeki anlayış o dönemde \"Eğitim, Üretim içindedir\" amacıdır. Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve yaşama birlikte bakmaktır.
Köy Enstitülerinde devletin az bir yardımı ile, öğretmen adayları, iş içinde çalışarak hem kendi barınaklarını, dersliklerini ve diğer gereksinimlerini, çalışma yerlerini yapmışlar; hem de gereken genel kültür ile meslekî bilgileri ve tarım çalışmaları yaparak köy için gerekli olan beceriyi kazanmışlardır. Bunlar, işi bilen öğretmen ve usta öğreticilerin rehberliği altında gerçekleşmiştir.
Köy Enstitüleri sisteminin eğitimimize en büyük katkısı, o güne kadar yalnızca eğitim kitaplarında görülen, fakat geleneksel eğitimin etkisiyle, okula ve sınıflara giremeyen eğitim ilke ve yöntemlerini, doğanın içinde hayata geçirmek olmuştur. Bunların somut birer örneğini vermiştir. Buralarda binlerce öğretmen adayı, bunları bizzat yaşayarak öğrenmişler ve gittikleri okullara da bunları taşımışlardır. 26.04.2007
 
Köy Enstitülerine Öğrenci Alımı

O günün ortamında köylü, kentli yaşantısı arasında uçurum vardı. Kırsal kesimde yaşayan insanların beslenme, barınma ve sağlık sorunları öteden beri sürüp gelen geleneklere göre çözümleniyordu. Bilinçlendirme dinsel inanışlara göreydi. Halkın büyük çoğunluğu okuryazar değildi. Köylerde çocuklar okulsuzdu, öğretmensizdi. Eğitimde fırsat eşitliği bilinmiyordu. Kadın, erkek ayrımı uçurum yaratacak derecede çoktu. Bölgeler arası dengesizlik çok ayrı uçlardaydı. Kızların okuyanı, ''cadı olur'', erkeklerin okuyanı ''kadı olur'' deniyordu.

Tonguç, klâsik eğitimcilerin direnişlerine karşın, ilk olarak, askerliğini yapmış okur-yazar gençlerden seçtiği bir grubu “Eğitmen” sanıyla köylerde “geçici öğretmen” olarak görevlendirmek üzere, 1936 yılında Eskişehir’in Çifteler Çiftliği’nde dört aylık bir kurs açtı. Ankara köylerinde görevlendirilen ilk 84 eğitmen başarılıydı. Eğitmen kursları ülkenin başka yerlerinde de açılarak çoğaltıldı. Eğitmen adayları, açılacak Köy Enstitülerinin ilk binalarını da yapmışlardı. Kendi köylerine giden eğitmenler, topladıkları çocukları üç yıl okutup mezun ederek yenilerini alıyorlardı. Eğitmenleri “gezici başöğretmenler” iş başında da yetiştiriyorlardı. Eğitmenler ayrıca, köyde çıkan sağlık sorunlarını kaymakamlığa iletmek ve köylüye modern tarım tekniklerini öğretmek, akşam okulları ile yetişkinlere de okuma-yazma, hesap ve yurttaşlık öğretmekle de yükümlüydüler.

Köy Enstitülerine alınacak öğrencileri, ilköğretim müdürleri, gezici başöğretmenler, ilköğretim müfettişleri, il ulusal eğitim müdürleri bölgelerindeki köyleri tarayarak saptıyorlardı. Köy Enstitülerinin açıldığı ilk yıllarda öğretmen adayı kız öğrencileri bulmak oldukça zordu. Üç sınıflı eğitmenli köy okulunu bitiren öğrencilerin dördüncü ve beşinci sınıfı Köy Enstitüsünde tamamlamaları için ayrıca enstitüye dayalı hazırlık sınıfları bulunuyordu. Cumhuriyetin bu büyük projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Köy Enstitüleri’nin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı.

Karma öğretim sistemine dayanan enstitülerin öğretim süresi beş yıldı. Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak, en başarılılar öğretmenliğe, geri kalanlar diğer köy hizmetlerine yönlendirilecekti. Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak işlev görecek, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri buralarda yapılacaktı. Enstitülere alınan öğrenciler, okulun yapım işlerinde ve örnek tarım uygulamalarında da görev aldılar. Köy Enstitüleri’ne öğretmen yetiştirmek amacıyla 1942-43 öğretim yılında, Köy Enstitüleri'ne öğretmen, bölge okullarına yönetici, gezici başöğretmen, ilköğretim müfettişi ve kesim müfettişi yetiştirmek amacıyla Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü açılır.Köy Enstitüleri’nin en başarılı öğrencileri, öğretmenler kurulu kararı ve sınavla, üç yıllık olan bu okula alındı. İlk yıl diğer enstitüler mezun vermediği için Kızılçullu ve Çifteler Köy Enstitüleri’ni bitirenlerin tamamı Yüksek Köy Enstitüsü’ne alındı. Eğitimde süreklilik" ilişkisinin bir başka boyutu da, Yüksek Köy Enstitüsündeki öğrencilerle olan ilişkilerde görülmekteydi. Bu öğrencilerin ilk seçimleri Enstitü’de yapılmaktaydı. Sonra da, Yüksek Köy Enstitüsü!nü bitirip, değişik dal (kol)larda uzmanlaşarak branş öğretmeni olacak bu gençler, kendi bitirdikleri Enstitülere öğretmen olarak atanacaklardı. Böylelikle, eğitimdeki doğal ortam değişmeyecek, süreklilik sağlanacaktı. Başka bir deyişle, eğitimde sürekliliğin son halkası tamamlanmış olacaktı Köye yönelik bir araştırma enstitüsü olması da amaçlanan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, kısa sürede bir kültür çevresi durumuna geldi.Köye yönelik bir araştırma enstitüsü olması da amaçlanan Hasanoğlan Yüksek  Köy Enstitüsü’nde Türkiye’nin en seçkin eğitimcileri, üniversite öğretim üyeleri ve devlet yöneticileri görev aldı. Derslerin  bir  bölümü Ankara’daki bazı fakülte ve yükseköğretim kurumlarında görülüyor, bazı uygulamalı dersler ise ilgili devlet kuruluşlarında  işleniyordu.. Bu Enstitü, kapatıldığı 1947 yılına değin 209 mezun verdi.

Köy Enstitülerinin Kuruluşu

6 Temmuz 1936’da Eskişehir Çifteler, Sonra İzmir Kızılçullu açıldı. Sonra Kepirtepe, Kastamonu Gölköy. Eğitmen kursları, asıl projenin bir ön adımıydı. 17 Nisan 1940’da, Köy Eğitmen Kursları, Köy Enstitülerine dönüştürüldü. Hazırlıkları 1935’te başlatılıp 1937’de denemesine girişilen ve 1940’ta yasallaşan Köy Enstitüsü sistemi; Cumhuriyet aydınlanmasının eğitim alanındaki en özgün ve en çok ses getiren bir uygulamasıdır. 17 Nisan 1940’ta kabul edilen, 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu’na göre köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek ustasını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince köy enstitüleri açılır. Bu yasa hükmüne göre enstitülerin görevi sadece köy öğretmeni yetiştirmekle sınırlı olmayıp öğretmenle birlikte sağlık görevlileri, teknisyenler,  meslek elemanları yetiştirmektir. İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Tonguç, önce şimdi bile örneğine az rastlanır bir çalışmayla köy etütlerini başlattı. Eldeki olanakları, insan kaynaklarını, köylerdeki eğitim durumunu ve öğretmen ihtiyacını tespit ederek değerlendirdi. Bu çalışmanın sonunda ortaya 20 yıllık plan çıkarıldı. Bu planın öngörülerine göre 1954 yılında öğretmen, koruyucu sağlık hizmeti, ziraatçı ulaşmamış köy kalmayacaktı.

Enstitüsü sayısı 1945’te 20’ye, 1948’de 21’e çıkarıldı. Enstitüler, bölge esasına göre kurulmuştu. Her Enstitünün sorumlu olduğu 3–4 il vardı. Enstitüler, bu illerin köylerinde eğitmenlerin yetiştirdiği öğrencilerden seçerek öğrenci alıyor, bunlar enstitülerde ilkokulu tamamlayarak Enstitü öğrencisi oluyorlardı. Enstitü öğrencileri, üçüncü sınıftan sonra “öğretmenlik” ve “sağlık” kollarına ayrılıyordu. “Köy Sağlık Memuru” ve “Köy Ebesi” yetiştiren Sağlık Kollarının öğrencisi daha azdı. Enstitü girişimi evrimini tamamlayamadığı için öğretmenlik ve sağlık bölümünden başka bölüm açılamadı. Eskişehir Çiftelerde başlatılan eğitmen yetiştirme kursu, İzmir Kızılçullu'da (Şirinyer) devreye sokulan ikincisiyle sürdürüldü. Bu Köy Enstitüleri deneyiminin mihenk taşlarından birisidir. Kızılçullu'daki uygulamanın Köy Enstitüleri tarihi bakımından çok önemli bir özelliği var: Çünkü burada başlatılan çalışma Çifteler'de olduğu gibi, sadece 'eğitmen kursu' değildi. 1936-37 yılına kadar şimdiki İzmir Kız Lisesi binalarında eğitim veren 'İzmir Erkek Muallim Mektebi' öğrencileri de Kızılçullu'ya taşınmıştı. Yani bir anlamda daha 'Köy Enstitüleri' kanunu çıkmadan proje fiilen yürürlüğe sokulmuş oluyordu. 1938 yılında Hasan Ali Yücel'in Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) olmasından sonra, yapılan denemelerin sonuçlarına göre sistem yapılandırıldı ve yaygınlaştırılmaya başlandı. Kırklareli Kepirtepe ve Kastamonu Gölköy'de açılan okullar ile sayı 1940 yılına kadar dörde yükselmişti. Denemelerin sonunda yapılan planlama ile okulların eğitim müfredatı, amaçları, hedefleri ve öğrenci görüntüleri belirlenmiş, tüm hazırlıklar bitirilmişti.

Mecliste Köy Enstitüleri’nin yasalaşması çok tartışmalı geçti. Birçok tutucu, dinci, toprak ağaları; başı çekmek üzere Kazım Karabekir, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Emin Sazak gibi halkın aydınlanmasını istemeyen milletvekilleri bu yasaya karşı çıktılar. Yasa mecliste oylanırken red oyu çıkmadı ama 278 kabul oyuna karşılık, 148 milletvekilinin oylamaya katılmaması, yasaya olan tepkinin belirtisiydi. 1940 yılında on enstitü daha açıldı: Sakarya-Arifiye, Antalya-Aksu, Balıkesir-Savaştepe, Isparta-Gönen, Adana-Düziçi, Kayseri-Pazarören, Samsun-Akpınar, Trabzon-Beşikdüzü, Kars-Cılavuz,  Malatya-Akçadağ. Bundan sonra açılan yedi enstitü Konya- İvriz (1941), Ankara-Hasanoğlan (1941), Sivas-Yıldızeli (1941), Erzurum-Pulur (1942), Diyarbakır-Dicle (1944) Aydın-Ortaklar (1944), Van-Ernis (1948) ise diğer enstitülerde okuyan öğrencilerin yardımlarıyla yapılmıştır.  18.04.2007

Köy Enstitüleri Kuruluş Gerekçesi
Cumhuriyetin kuruluşu ile başlayan Anadolu aydınlanması,  3 Mart 1924 de çıkarılan Öğretim Birliği Yasası ile perçinlendi. Bu yasa ile eğitim, laik ve bilimsel temele oturtuldu. Ardından harf devrimi gerçekleştirildi Büyük önderin bundan sonraki asıl amacı, ulusun efendisi olarak gördüğü köylüydü.
1935’te nüfusumuz 16 milyonun üzerindedir; bunun %80’i kırsal kesimde yaşamaktadır. 40 bin köy;25 bin mezra, oba. Kom, istasyon, iskele çiftlik gibi köy altı yerleşim birimi vardır. İstenilen düzeyde okul, öğretmen ve para yoktur. Nüfusun %80’i okuryazar değildir
Köylü ortaçağ karanlığını yaşıyordu. 35.000 köyün 30.000’i okulsuz ve öğretmensizdi. Türkiye nüfusunun yaklaşık 4 milyonu şehirlerde, 13 milyonu ise köylerde yaşıyordu. Köy çocuklarının ancak yüzde 25'i okula gidebiliyor, köylerin yüzde 75'inde okul bulunmuyordu Eldeki öğretmen okullarının mezun sayısıyla bu iş için en az 100 yıl gerekiyordu.
Bu okullara kentlerden bulunup gönderilen az sayıda öğretmen de köylerde tutunamamakta ve başarılı olamamaktadır. Köy insanının eğitim gereksinmesi sadece okuryazarlıkla sınırlı değildir; bulaşıcı hastalıklarla savaşamamakta; üretimini ilkel yöntemlerle yapmaktadır. Kurtuluş Savaşı’nın ağır yükünü çeken köylüler henüz demokrasiyi yaşatacak cumhuriyet yurttaşı niteliğine kavuşamamıştır. Kısacası köylüler, uygar toplumun tüm nimetlerinden yoksundurlar.Atatürk şöyledemiştir:
“Biz, bağımsızlık savaşından başlayarak sosyal yaşantımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin vererek, doğumundan ölümüne kadar bu toplumun manen egemenidir. Bu manevi egemenlik, parasal tarafa da etki eder. Çünkü köylü hasta olduğu zamanda yol gösterici imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik.” 17.04.2007
KÖY ENSTİTÜLERİ ÜZERİNE ÖNSÖZ

Geri kalmış ya da gelişmekte olan uluslar, eğitim çıkmazlarından çok zor kurtulur. İlk olarak, kökleşmiş düzenleri yoktur. İş başına gelenler, kendi görüşlerini ve siyasal özlemlerini uygulamak ister ama genellikle görev süreleri buna yetmez. Cumhuriyetin ilk 74 yılındaki eğitim bakanlarının sayısı 54, görev ömürleri bir birbuçuk yıl arasındadır. Bu süre, bakanlığı tanımaya bile yetmez. Adları belleklerde kalan Mustafa Necati 4 yıl, Saffet Arıkan 3 yıl, Hasan Ali Yücel 8 yıl bakanlık yapmışlar ve dönemleri eğitim tarihine altın harflerle yazılmıştır. Kuşkusuz, başarıda yeteneğin payı da büyüktür. Hasan Ali Yücel yeteneğini, zamanı, ortamı çok iyi kullanarak unutulmaz, unutulamaz bir bakanlık dönemini ulusumuza armağan etmiştir. Hasan Ali Yücel’i ve Köy Enstitüleri’ni tanıyoruz.

Atatürk, sorun çözen, üretici insanın yetiştirilmesini amaçlayan bir eğitim düzeni istiyordu. Kemalist eğitim görüşü; 1923–1946 yılları arasında uygulanmıştır. Bu yılları eğitimde, birbirini tamamlayan 5 Eğitim Seferberliği gerçekleştirildi. Bunlar;
Okuma-Yazma Seferberliği,
Halk Eğitimi Seferberliği,
Köy Eğitimi Seferberliği,
Mesleki ve Teknik Eğitim Seferberliği,
Çeviri ve Yayın Seferberliği
İşte Köy Enstitüleri bu seferberliğin bir parçasıdır. 16.04.2007

Aşağıda Galip Erdem in 1969 yılında Devlet dergisinde yayınlanmış bir yazısını kısaltılmış durumuyla sunuyorum. Toplumsal katılımı gerektiren durumlarda dayanışmanın bozulması sonucunun nelere mal olduğunu göstermesi açısından.
                                              BİRLİK BOZULUNCA
Zamanın birinde, ülkenin birinde üç öküz varmış. Akça öküz, kara öküz, sarı öküz. Diğer öküzlere hem benzerlermiş, hem benzemezlermiş! Hangi yönlerinin benzediği belli. Benzemeyen yanlarına gelince, birbirleriyle pek dost imişler. Hani, Canciğer kuzu sarması dedikleri cinsten. Birbirlerinden hiç ayrılmaz, her yere birlikte giderlermiş. Birlikte otlar, yiyecek sıkıntısı çekseler bile bulduklarını kardeşçe paylaşır, asla dövüşmezlermiş. Bir tehlike ile karşılaştıkları zaman hemen birleşir, iri ve korkunç boynuzlarını kullanarak en azılı düşmanlarını korkutur, yanlarına yaklaştırmazlarmış. Doğrusunu isterseniz, dostluğun çok da yararını görmüşler. En verimli çayırlara gidiyor, birlikte güzel güzel otluyor, semirdikçe semiriyorlarmış. Eğer bir gün öküzlükleri tutmasaymış, yaşamlarının sonuna kadar gül gibi geçinip gideceklermiş!

O sıralarda, hayvanlar kralı aslanın canı sıkkınmış. Çünkü ormanda hiç işi yokmuş. Yenecek hayvanların sanki soyu tükenmiş. Aslan hazretleri sabahtan akşama kadar hep esniyor, midesi de kazındıkça kazınıyormuş. Bakmış ki, böyle olmayacak: Bari demiş, ormana çıkayım da çayırlara doğru şöyle bir uzanayım, belki de bir şeyler bulurum. Dediği gibi de yapmış. Çayıra gelince üç ahbap öküzü görmüş, ağzından sular akmış, Ah, diye söylenmiş. Şunları bir yesem de midem bayram etse! Önce bilindiği üzere kükremiş, sonra öküzlerin üstüne yürümüş. Uç ahbap, aslanın sesini duyunca, hemen yan yana durup safları iyice sıklaştırmışlar, bir de hafiften bir boynuz gösterisi yapmışlar! Aslanda akıl çok... Durumun inceliğini anlamış, yaklaşımını hemen değiştirmiş. Fazla yaklaşmadan öküzlere seslenmiş: "Günaydın, arkadaşlar nasılsınız? Kral hatır sorunca, tabii akan sular durmuş, eğilip saygılarını sunmuş, yanıt vermişler: Sağ olun efendim, çok iyiyiz! Aslan yeniden seslenmiş: Değerli arkadaşlar, gelişimi pek yanlış anladınız. Sizi yemek istediğimi sandınız. Asla böyle bir düşüncem yoktur. Karnım da zaten pek toktur. Günlerdir sizi gözlüyorum. Dostluğunuza, içtenliğinize hayran kaldım. Yiyecek her zaman bulunur, ama candan bir dost bulmak çok güçtür. Beni de aranıza almanızı, dost olmamızı öneriyorum. Sizi hiçbir zaman yemeyeceğime, üstelik bütün düşmanlarınıza karşı koruyacağıma söz veriyorum. Hayvanlar kralı ile dost olmak istemez misiniz? Öküzler, aslanın dostluk teklifine öyle sevinmişler ki, neşelerinin çokluğundan böğürmeye başlamışlar. Bir aslanla üç öküz arasındaki duyulmamış dostluk böylece kurulmuş. Bir gün, üç gün geçerken, aslanın iştahı kabardıkça kabarmış. Uygun zaman kollamaya başlamış.  Çıkmayınca, dayanamayıp çalışmaya başlamış. Bir gün, akça öküz, çayırın yanındaki dereden su içmeye gitmiş. Aslan, kara öküzle sarı öküze ya nasip çekip demiş ki: Sevgili arkadaşlar, size büyük bir tehlikeyi duyurmak zorundayım. Akça öküz arkadaşımız yüzünden her gece kötü bir duruma düşüyoruz. Çünkü akça öküz, rengi çok uzaklardan seçildiği için, karanlıkta yerimizi belli ediyor, düşmanlarımızın silahına hedef oluyoruz. Çok düşündüm; yazık ki, başka bir seçenek bulamadım. Yaşamak istiyorsak, akça öküzden kurtulmamız gerekir. Onu aramızdan atmalıyız. Siz ne dersiniz? Kara öküzle sarı öküz boynuz boynuza verip konuşmuşlar. Akça öküz giderse, çayırın kendilerine kalacağını da söyleyememişler ama uslarından geçirmişler. Sonunda; Ferman efendimizindir, önleminiz uygundur. Yanıtını vermişler. Aslan teşekkür ettikten sonra, Akça öküz aramızdan ayrılınca ya bir kaplanın veya insanoğlunun midesine inecek. Arkadaşımızın düşmanlarımızı beslemesinden herhalde hoşlanmazsınız. İyisi mi ben yiyeyim. Sizi çok seven bir dostunuzdan bu kadarcık bir armağanı esirgemeyeceğinizi umuyorum. demiş. Kara öküzle sarı öküz, aslanın sözlerini akla yatkın bulmuşlar, akça öküzün yenmesine razı olmuşlar. Aradan beş gün geçmiş, aslan; sarı öküzle tek başına konuşmuş. Aynı öykü, aynı düzen! Kara öküz de mideyi boylamış. Bir beş gün daha geçmiş: aslan, sarı öküzü almış karşısına. Bir kükremiş Ey öküz oğlu öküz, demiş. Sıranın kendine geleceğini hiç düşünmedin mi? 15.04.07
YİTİRİLEN DEĞERLER-23 : AŞIK OYUNU:

Aşık bir çeşit kemiktir (bakınız fotoğraf 1). Aşığın bulunması zordur. Çünkü canlı bir hayvanın kesilmesi ya da ölmesi gerekmektedir. O dönemde küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar ailelerin geçim kaynağı olduğu için kolay kolay kesilmez. Dolayısıyla aşık oyununda kazanan kişinin saygınlığı artmaktadır. Aşık;  küçükbaş hayvanların ya da büyükbaş hayvanın arka ayaklarının eklem yerlerinden elde edilir. Bu oyun köyümüzde daha çok kışın oynanmaktadır. Bu oyun için en az iki kişi gereklidir. Daha çok sayıda da olabilir. Atıcı kişi kısa  kenarından başparmakla işaret parmağı arasında aşığı tutarak birkaç takla atacak biçimde ileri doğru yuvarlar. Resimdeki gibi yan yatarsa sayı olmaz. Atış sırası yer değiştirir. Aşık oturursa atıcı sayı kazanır ve atışını yan yatıncaya kadar sürdürür. Yenilen kişi arabaşı döktürür. Lokum alır. Şeker fıstık alır. Günün özelliklerine göre belirlenen konular üzerinde yarışılır. Bu güzel oyunumuzda son yılların unutulanları arasında yerini aldı.

                                 
YİTİRİLEN DEĞERLER -22: VITGIDİ
Oynayan oyuncu sayısı göz önüne alınarak oyuncu başına yarım metre çapında bir yer çizilip büyük yuvarlak içinde oyuncular yerlerini alırdı. O yarım metrelik bölüm oyuncunun emeniydi. Oyunda bir çelik ve her oyuncunun elinde bir değnek bulunurdu. Tıktık veya sayışma yöntemiyle ebe-yelekçi- saptanırdı. Ebe belirlendikten sonra ebe çeliği yanındaki arkadaşının değneğinin üstüne atar oda ileri götürtmek amacıyla olanca gücüyle ortasına vurmaya çalışırdı. Çünkü ne kadar dengeli vurulursa o kadar ileriye giderdi. Yelekçi çeliğe gidip gelinceye kadar onun emeni değneklerle kazılırdı. Değnekle kazılırken yelekçi çeliği birisinin emenine bırakır veya atabilirse yelek ötekine geçerdi. Uzaktan atmanın zararı eğer emene atamazsan çeliğe yeniden vurulup emeninin kazılması sürdürülürdü. O yüzden pek uzaktan atış denenmezdi. Her oyuncu emenini de kontrol edip dururdu. Yelekçiler değişir oyun birisinin emeni diz boyu kazılıncaya kadar sürerdi. Toprağın kolay kazılabilmesi açısından ilkbahar ve sonbahar mevsimleri oyunu denebilir bu oyuna. Emeni en derin kazılan oyuncu emeninin içine dikilip elleri arkadan bağlandıktan sonra çukura gömülür, kolayca kurtulamasın diye çevresi çiğnenerek iyice sıkıştırılırdı. Ön tarafına biraz zorlanarak yetişecek şekilde bir kazık çakılır ve bunu dişleriyle çıkarması istenirdi. O kurtulma çabasındayken öteki oyuncular kaçardı. Çukurdan çıkan yelekçiye oradaki gözcüler yardımcı olarak ellerindeki bağ çözülürdü. Bundan sonraki iş bir oyuncuyu bulup yakalamasıydı. Kısa sürede yakalarsa bu seferde yakalanan oyuncu aynı şekilde gömülürdü. Öteki oyunlara göre daha acımazsız ve işkenceli bir oyundu. O yüzden pek sık oynanmazdı.08.04.2007
BİR DOĞUŞ EYLEMİ OLARAK ULUS
Ulustan söz etmek yalnızca anlamını bilenlerin ayrıcalığıdır. Hölderlin
Cumhuriyetin 13.02.2007 günlü sayısında Sera Tokay ın yazısını paylaşıyorum. Türk ulusu yerine Türkiyeli kavramlarıyla düşüncelerin karıştırılmaya başlandığı dönemde yararı olabilirse.
—İnsan hakları bildirimine dek halkların uluslaşması teriminin yasal bir anlamı olmadığı görülüyor. Ulus sözcüğü ilk kez Fransız devrimi söylevlerinde, kral ve halkları yerine; yurttaşların yasalar karşısındaki eşitlik değerlerini simgeleyen ulusal birliktelik deyişinin kullanılmasıyla karşımıza çıkıyor.
Uluslaşma kavramının halkların özgün anlatımı, bir halkı bir diğerinden ayırt eden coğrafya ve kültürel ortak özellik olarak anlaşılması felsefe tarihinde Alman düşünür Herder ile belirginleşmiş. Ulus kavramı, şaşırtıcı bir biçimde, doğallaştırılmış romantizmini aşarak Aydınlanmanın ideal devrimcilik- insanlıkçılık yönünde özgün bir anlatım kazanır. Onuncu Yıl Söylevi\'nde Atatürk, eğitici ve sade ilkelerle saptadığı ilerici, kurucu ve uygarlıkçı bir ülküyü, Aydınlanma ilkeleri olarak yeni bir ulusun temeline yerleştiriyor. Türk ulusu! Din ve devletin karıştığı bir tarihten çıkarak, Fransız ve Rus devrimi düşüncelerinden esinlenen görkemli bir devinimin sürecine giriyor.
Bu yeni ulusu oluşturan Türklerin kim olduklarını, etnik kökenlerini, dinlerini, kültürlerini sorgulamamak için devrim düşüncesini anlamış olmak gerekir. Mustafa Kemal söylevlerinde her zaman gençliği hedeflemiş, cumhuriyeti koruyan ahlak ilkelerini içselleştirmiş herkesin, kökeni ne olursa olsun, Türk ulusuna dahil olacağını vurgulamıştı. Mustafa Kemal\'in kurtuluş savaşları, önceden-belirlenmiş bir Osmanlı tarihine göre -doğruluğu tartışılabilir- bir doğaçlama değil, çöküşe karşı bir uyanış hareketi, düşüncenin dogmadan bağımsızlaşması, amacını ve yazgısını belirlemesi, ele almasıydı. Aydınlanma felsefelerinde toplumların özü inançlarında değil istemlerinde yatar. Devrim düşüncesini temel alan bir ulusun bilinen kültür kuramlarını altüst ederek yapısalcı savları çıkmaza sokması şaşırtıcı değil...
Uygarlıkların çatışması, bir yandan siyasi güç kavramını evrensellik düşüncesiyle özdeşlerken, gelenek, inanç, toprak, töre, ırk ayrımları çatışmasından başka bir şey bilmeyen uygarlıkları sürdürebilmek için, iyi bilinen, tutucu ve topluluk, tarikat, kabile anlayışını yeğleyen ideolojilere dönmekte son çözümü buluyor.
Bir ulusun kendiliğini ve özgün konumunu koruyarak bir başka uygarlıktan esinlenmesi sosyal sağduyu ve seçme yetisi gerektirir. Uluslaşmayla evrenselliği aynı çatı altında birleştirmek Batı uygarlığında evrensel olanı, yerel olandan ayırt etmekle başlamalı.
Her kültür özgündür ama her boyutu evrensel değildir. Etnikçi, dinci, töreci savları benimseyen her ulusçuluğun evrensel-karşıtı olması kaçınılmazdır; buna karşın demokrasi rejimleri bağnaz ve politik ulusçuluğun gelişmesine engel oluşturmaz (Alman nasyonal sosyalizmi, Hindu ulusçuluğu...), ulusçuluk ideolojisi devlet olmadan da yaşatılabilir (Kürt, Bask, Paştun ulusçuluğu). Diğer taraftan, bağımsızlık savaşlarını ve kahramanlık eylemlerini esinleyen ulus bilinci olmadan bir devletin varlığı ve sınırları korunamaz. (1848 Macaristan\'ın ulusal duygularla Avusturya\'ya karşı ayaklanması romantik ulusçuluğun bir başka örneği.)
Devrimler özgündür. Atatürkçü devrimin esin kaynağı, Cumhuriyet düşüncesini Batı uygarlığına bağlayarak bir ulusun bağımsızlığını koruyabilmesiydi. Cumhuriyet ve ulus arasındaki içsel kurucu bağ, kuşkusuz, bağımsızlık ve insan değerlerinin dinginliğinde yatıyordu. Devrim sürüyor. Bu süreçte ulusal kimliğimizi geçmişin özlemli düşleriyle belirlenmesine izin vermeden, akılcı toplum düzeninin indirgenmez koşullarında saptamalıyız. Kontrat ilkeleri ve evrensel değerlere dayanan eğitim, ulusal duygularla kaynaşmış bir politikanın amacı olmalıdır.- 07.02.2007
KÜTÜPHANEDE BİLGİSAYAR OLURSA
Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Mustafa Balbay ın 01.04.2007 günlü yazısından bir anısını paylaşmak istiyorum. Paylaşırken de umuyorum topluma ve öğrenciye kapalı gibi duran kasabamız halk kütüphanesine internet bağlantısının gelmesiyle birkaç bilgisayar konurda isteyen kitap okur. İsteyen internete takılır. Kahvede sigara dumanı solumaktan veya kahve önünde dedikodu yapmaktan azda olsa kurtarabiliriz insanlarımızı. Ne dersiniz?
-Türkiye de kütüphane kültürü ne yazık ki zayıflıyor. Kimi kişisel çabalar yüreğimize su serpiyor ama okumanın toplumsal bir devinim haline getirilmesi ayrıca önemli... İşte yüreğimize sudan öte, adeta ırmaklar akıtan bir kişiden söz edeceğim; Gelibolu Halk Kütüphanesi Müdürü Ali Dursun...
Onu 2000\'de Şırnak ta tanıdım. Kütüphane Müdürü olarak oraya sürmüşler. Orada sürülmüş gibi değil de sürgün vermiş gibi çalışıyordu. Şırnak Kütüphanesinin binasından kitaplarına kadar her şeyini zenginleştirmişti. Dönüşte, Ali Dursun, Durması\" başlıklı bir yazı yazıp, insanları Dursuna omuz vermeye çağırmıştım. İstediği omuz da kitaptan başka bir şey değildi.
Aradan yıllar geçti; Dursun, Gelibolu ya tayin oldu... Ali Dursun durur mu, Doğu hizmeti bitti, şimdi biraz rahat edelim diye düşünür mü? Düşünmez elbet...
Ali Dursun her mevsim arar beni. Ama Kütüphaneler Haftası gelince ayrıca arar, sorar: Yeni bir kütüphane daha yaptım... Sizden ne kadar kitap gelir? Ali Dursun bir yıl içinde Gelibolu zenginleştirdikten sonra çevredeki yerleşim yerlerinden Anafartalar, Bolayır, Evreşe ve Kavakköyde de kütüphaneler açtı. Kendisinin resmi sorumlu olduğu Gelibolu dışında 7 yerde daha kütüphane açtı.
Ali Dursun un bu girişimini pek çok insan biliyor. Zaten böyle bir girişimi duyup da duyarsız kalmak olanaksız. Anadolunun pek çok kesiminde Dursun un girişimine, heyecanına benzer insanlarla karşılaştım. Her biri fişek gibiydi. 6 ay içinde Türkiye\'yi düzeltir misin, herkesi okuryazar yapar mısın desem, gözü kapalı Ne 6 ayı, 3 ayda yaparım diyecek gibiydiler.
Ne yazık ki onların çoğunun heyecanı bir yıldan, iki yıldan fazla sürmedi. İlk altı ay 100 metre koşucusu gibiydiler, ikinci altı ay iyi bir yürüyüşçüydüler, üçüncü altı ay dura kalka yollarına devam ediyorlardı, dördüncü altı ayda da bizden adam olmaz, bu halkla bir şey yapılmaz deyip işin içinden çıktılar.
Ama Ali Dursun yoluna devam ediyor. Son 7 yılına ben tanığım. Öylesine olumsuzluklarla karşılaştı ki, her seferinde tamam dedim, bu kez pes edecek. Ama etmedi, yoluna devam etti. Ali Dursun kurduğu kütüphanelerin sadece kitap sayısıyla ilgilenmiyor. Binalarıyla da ilgileniyor. Şimdi de tutturmuş, her kütüphanede bir bilgisayar köşesi olsun. Yandım ben. Şimdi Ali Dursuna kitapların yanında bilgisayar bulmak için de uğraşacağız! -06.04.07
YİTİRİLEN DEĞERLER- 21: PATLAK
Kasabamız Karakaya mevkisinde bir ağaç türü vardır bilir misiniz? Adı patlak ağacı. Bilmiyorum ağaç türleri içinde adı ne diye anılır çevrebilimde? Özü çok yumuşak dışı sert görünümlü bir ağaçtır. Bu ağaçtan kesilip gelen dallar on beş-yirmi santimetre uzunluğunda iki yanı düzgünce kesilir. İçinin yumuşak bölümü uzun demir parçası veya sert olan başka bir ağaçla çıkarılır. İyice temizlenir. Davşınak odunundan boşaltılan patlak ağacının boyundan bir santimetre kadar kısa bölüm patlağın içine girecek biçimde inceltilir. Elimizin ölçüsüne göre tutacak kadar bir bölümüde düzeltilir. Kısaca patlağa giren kısmı deliğin ölçüsünde ince, tutulacak kısmı biraz daha kalın bir düzenek elde edilmiş olur. Sonrada patlağın sıkısı dediğimiz bölümün hazırlığına geçilir. Kendir-keten liflerinden yapılmış urgan veya yular eskisiyle kınnap-sicim dediğimiz ince ipler ellerimizle didilerek lif durumuna getirilir. Bunları ıslatıp yumuşatmak için ağzımıza alır çiğner yere tükürürdük. Çünkü acı bir tat veriyordu dilimize. Bunun bitkisinin uyuşturucu hammaddesi içerdiğini bilmiyorduk ki çocuk aklımızla. Yeteri kadar yumuşadığını düşündüğümüzde ağzımızdan çıkarıp biraz zorlayarak gidecek biçimdeki parça dilinmiş patlağın ucundan içeriye sokulur ve davşınaktan yaptığımız düzenekle içine itilirdi. Öbür deliğe elimiz siper edilerek parçanın yere düşmesi engellenirdi. Bu işlem birçok kez yinelenir ve bu işleme sıkı alıştırması denirdi. Güzel alıştırılan sıkılar hem pat diye güzel ses çıkarır hem de yukarıya daha çok çıkardı. Sıkılarımız kaybolmasın diye ileriye boşluğa doğru tutulmazdı. Sıkı ayarlaması hem uzun zaman alır hem de urgan veya yular parçasını bulmak zor olurdu. Bu sıkıyı yapmak için bozduğumuz urgan veya yuların ceremesini sopa yiyerek ödediğimiz çok olurdu. Büyüklerde haklı. Eline aldığı yuların veya urganın bir-iki teli kaybolmuş hayvanı veya yükü bağlasa ne kadar dayanabileceği kuşku götürür. Bunu yapanda evin çocuğu-çocukları olduğu bilinir. Yeniden olmasın diye sopa çekilir, azarlanır, tembihlenir. O andaki duruma bağlı olarak hafif ya da ağır geçer. Şansınıza ne çıkarsa.
Patlak yarışı iki şekilde olur. Ya daha çok ses çıkaran.Ya da daha yukarı fırlayan . Her çocuk kendi patlağının birinci olmasını ister. Bu işte ayrı bir ustalık ister. Çoğu zaman büyüklerden bu konuda yardımda alındığı olurdu. Özünde iş başarma ve bunu en iyi biçimde gösterme olan bu patlak ya da patlangaç olayı çocuğun yapıcılık yaratıcılık yönünün gelişmesine büyük katkıda bulunuyormuş. Bunu şimdi daha iyi anlıyoruz. İşte uygulanılan ama o gün adı konulamamış bir öğrenme ve öğretim tekniği. 05.04.2007
Eğitim ordusunda MUSTAFA NECATİ BEY-2

20 Aralık 1925\'te Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirildi. Devrimlere bağlılığı ve örgütçülüğü herkesçe bilinen Mustafa Necatinin eğitimin başına getirilmesi sıradan bir seçim değildi. Göreve getirilişinin 2. haftasında Bilim Kurulu topladı. Kurulda, Mustafa Kemal in istekleri doğrultusunda Türk Milli Eğitimini şekillendirecek önemli kararlar alındı. Karma eğitime geçilmesi, meslek okullarının teknik eğitimi amaçlayacak şekilde yapılandırılması, öğretmen okullarının geliştirilmesi, öğretmenlerin sosyal durumlarının iyileştirilmesi, Talim Terbiye Kurulunun kurulması, köye eğitim hizmetlerinin getirilmesi bu kararlar arasındaydı. Bu çalışmalar doğrultusunda, Köy Enstitülerinin çekirdeği olarak kabul edilen Köy Muallim Mektepleri kuruldu. Öğretmen yetiştirmede çok önemli yeri olan Gazi Eğitim Enstitüsü nün kuruluşu ve Türk insanının yönünü Doğudan Batı ya çeviren harf devrimi onun döneminde gerçekleşti. O, tüm bu hizmetleri arasında, özellikle öğretmenlik mesleğine ve öğretmenlere kazandırdığı saygınlığı doruğa ulaştırmasıyla anılır.
Mustafa Necati tüm bunları kısacık hizmet dönemine nasıl sığdırabilmişti? Eğitim ve öğretmenlerle ilgili hangi görüşlere sahipti? Bu soruların yanıtlarının, onun sözlerinden alıntılar yaparak vereceğiz. 22 Nisan 1928\'de TBMMde Bakanlık bütçesi görüşülürken yaptığı konuşmada şunları söylemişti: Okullardaki eğitimin, gençlerin olaylar üzerinde düşünebilecek ve bu olaylar karşısında nasıl davranmak gerekeceğini kendi kendine belirleyecek yetenek sahibi olarak yetişmesini sağlayacak nitelikte olması için önlemler aldık.
O, eğitimde durağanlığı hiç düşünemezdi. Öğretmenlerin kendilerini sürekli yenilemesi gerektiğini, 1929\'da tüm öğretmenlere yazdığı mektupta şöyle özetliyordu: Öğretmenlik, sata sata tükenmeyen mal değildir. Okuttuğundan çok okumayan öğretmen çabuk yıpranır, yaşlanır ve bezginlik getirir. Dikkat ediniz, araştırmaya, irdelemeye düşkün ak saçlı öğretmen sürekli genç ve dinçtir.
Mustafa Necati, yeni harflerle okuryazarlığı yaygınlaştırmak için halk okulları aracılığı ile okuryazarlık imecesi başlattı. 1928 Ağustos ortasından Ekim başına kadar 15 bin öğretmeni yeni abece ile öğretmenlik yapabilecek düzeye getirtti. Ders yılının ilk ayında yarım milyona yakın çocuğun yeni abece ile okuma-yazma öğrenmelerini sağladı. Bunu başarmada öğretmenlerle kurduğu iletişimin etkisi büyüktü. Çok sevdiği öğretmenlerinin meslek isteklendirmelerini arttırmak için onlara mektuplar yazıyor, onlardan aldığı mektupları yanıtlıyor, bireysel sorunlarıyla tek tek ilgileniyordu. 25 Ağustos 1928 de, ayın zamanda başkanlığını yürüttüğü Öğretmenler Birliği 4. Büyük Kurultayında yaptığı konuşmada öğretmenlere şöyle seslenmişti: En büyük göreviniz halkı okutmak, halka yeni harflerle okuma yazmayı öğretmektir. Göreviniz bütün yurdu kapsar. Herkes, okudum, öğrendim deyinceye kadar, ara vermeden çalışınız, uğraşınız. Çünkü arkadaşlar, büyük işlerde başarı, sürekli ve zorunlu çalışmayı gerektirir... Başarılı olmayı, daha çok başarılı olmayı isteyen insanlar başarıya doymazlar. Onun için istediğim, arkadaşlarımızın şimdikinin, iki katı, yüz katı çalışmalarıdır ve buna gereksinimimiz vardır...
1928–29 eğitim-öğretim yılı başında, yeni mezun öğretmenlere yazdığı mektupta şunları söylüyordu: Oraya varır varmaz yol donatım bedelini de alacaksın. Yollarda yardımda bulunmaları için Milli Eğitim yetkililerine gerekli emir verilmiş olduğundan, istasyon, terminal gibi yerlerde yakalarında yıldız bulunan görevliler seni bekleyecek, rehberlik edeceklerdir. Seni tanıyabilmeleri için yakana bir yıldız takmalısın... Artık okul yaşamın sona ermiş oluyor ve gerçek yaşam savaşımına girmiş bulunuyorsun. Bundan ötürü görevinin yüksek ve kutsal niteliğini tümüyle kavramış her öğretmen arkadaşın gibi senin de seni bekleyen yavrularının arasına koşmakta bir dakika gecikmeyeceğine inanıyorum.
Özellikle bu yıl, yeni Türk harflerini yaygınlaştırma gibi onurlu bir görevin daha var. Bütün yurt insanlarını bir an önce yeni harflerle okutarak Türkiye\'de okuma yazma bilmeyen bir tek kişi kalmayacak şekilde kesin bir kararlılık ve inançla çalışmak zorundasın. Bunun için yeni Türk harflerini çabuk öğren ve hemen herkese öğretmeye başla. Bu amaca varmak için; kürsü, okul gerekmez. Her yerde gördüğüne, kadın erkek, yoksul zengin, çiftçi, tüccar, köylü ve kentli ayırmayarak hemen öğreteceksin. Ulusumuza yeni bir yükselme alanı sağlayacak olan bu büyük amaca kısa zamanda ulaşacağına olan güvenimi belirtir, görevlerinde başarı diler ve işe başlama haberini beklerim.
Peki, öğretmen yalnız ders verip okuma yazma mı öğretecekti? Öğretmenin, genç Cumhuriyet\'in, art arda birer yıldız gibi ışıldayan devrimlerini kollamak gibi bir görevi olmayacak mıydı? Bu sorunun yanıtını, 1928 ders yılında öğretmenlere yazdığı son mektubundan öğrenelim: Sonsuza kadar yaşayacak olan bu Cumhuriyeti, yine her an korumaya özen göstermeliyiz. Bu uğurda çalışırken görevimiz yalnız ders vermek, okutmak değildir. Her bir öğretmenin ayrıca örgütleme ve aydınlatma görevi vardır. Özel ve genel yaşantınızda her zaman halkla birlikte olduğunuzu bilmelisiniz. Size başarılar dilerim.
Mustafa Necati, böylesine ağır sorumluluk yüklediği öğretmenlerine arka çıkmada sınır tanımazdı. Maaş, yolluk, sağlık giderleri ve benzeri özlük haklarının karşılanmasında çok duyarlılık gösterirdi. Aynı duyarlılığı göstermeyen sorumlulara hoşgörülü olmazdı. O, öğretmenlerin maaşının zamanında ödenmesinde duyarlı olmayan bir valiyi, Öğretmen ve eğitime böyle saygı ve ilgi duymayan bir vali ile çalışamayacağım diyerek görevinden alabilmiştir. Buna benzer birçok olayın yaşandığı o dönemde, vali bile hiçbir yönetici, öğretmene haksızlık yapmaya cesaret edemezdi. Bu, devletin tüm gücüyle öğretmeninin yanında olması demekti. Mustafa Necati, halkını iyi tanıyan, yürekli bir Atatürkçüydü. Yaptığı bir inceleme gezisi dönüşünde, 14 Ağustos 1928\'de Anadolu Ajansına verdiği demecinde, halkın Atatürk ile ilgili gözlemlerini şu tümceleriyle bitirmişti: Uzak köylerde görüştüğümüz yaşlı babalardan, kentlerin şen ve neşeli yaşamı içinde konuşan yavrulara kadar herkes hep onu soruyor, herkes hep ona sonsuz sevgi ve saygılarını yolluyordu. Denilebilir ki Türk ulusu, bir gönül olmuş ve o gönül bütün kalplerden toplana toplana Mustafa Kemal olmuştur.
Cumhuriyet\'in genç, dinamik ve üretken eğitimcisi Mustafa Necati, 1 Ocak 1929\'da, henüz 35 yaşında iken, aramızdan ayrıldı. Gazi Mustafa Kemal O\'nun ölümünden çok etkilendi ve hıçkırarak ağladı. Adını ölümsüzleştirmek için Ankara\'nın en işlek caddelerinden birine (Necati Bey Caddesi) onun adını verdi. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, cenaze törenine katıldı ve mezarı başında yaptığı uzun konuşmasını şöyle bitirdi: Devrimcilerin ölürken, kalanlardan ve yeni kuşaktan beklediği bir tek dileği vardır: Cansız bileklerinde sallanan görev bayrağının kavranıp daha yüksekte dalgalanmasıdır. Necati, Aziz Necati; dileğin yerine getirilecektir.
Mustafa Necati\'nin dilekleri; kendisinden sonra eğitimin başına gelenlerden, Saffet Arıkan, Hasan Ali Yücel ve adı Köy Enstitüleriyle özdeşleşen İsmail Hakkı Tonguç gibi eğitimcilerle yerine getirilebilmiş, taşıdığı bayrak daha yükseklerde dalgalandırılabilmiştir. Onlardan sonra gelen dönem ise hepimizce bilinmektedir.
Eğitimde sorunlar yumağı içinde bulunduğumuz, öğretmenlik mesleğinin saygınlığının dibe vurduğu bu günlerde Mustafa Necati \'yi saygıyla anıyor ve çok arıyoruz.
Mustafa Necati, Kişiliği, Ulusal Eğitime Bakışı, Konuşma ve Anıları-Rauf İnan 03.04.2007
EĞİTİMDE UNUTULMAZLARDAN
Kurtuluş Savaşı kahramanı ve unutulmaz Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necatinin yaşamından kesitleri iki yazıda sunuyorum. Geçmişimizi bilmek isteyenler açısından önemli sanıyorum.

İnebolu Destanında MUSTAFA NECATİ BEY (Taylan Sorgun-Ortadoğu/31.03.2007)

30 Ekim 1918 günü Osmanlı İmparatorluğu Devletine Agamemnon Zırhlısında Mondros Teslimiyet Anlaşması imzalattırılmıştı. Emperyalizm yurdumuzun topraklarına el koymaya başlamıştır. Emperyalizmin 16 Mayıs 1919 günü İzmire çıkardığı Yunan Ordusu İzmirde tarihin kaydettiği en kanlı toplu öldürmelerini yapmışlardır. Yaşasın Venizelos diye bağırmayan Türk Ordusunun komutanlarını Mehmetçikleri süngülemişlerdir. İşte bunlar yaşanırken Mustafa Necati Bey kapmış mavzerini Egenin Efe dağlarına çıkmıştır. O artık bir Kuvvayı Milliyecidir.
Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Necati Bey, Mustafa Kemal tarafından Milli Eğitim Bakanlığına getirilmiştir. Cumhuriyetin ana kuramlarından olan Öğretim Birliğinin ilk uygulamacılarındandır.
İnebolu destanı ve...
Mustafa Kemal Paşa\'nın başlattığı Ulusal bağımsızlık ve Anadolu Devriminde öteki şehirlerimizde yörelerimizde olduğu gibi bir de İnebolu destanı vardır. Kültür Bakanlığı tarafından evi Kurufasülyeciye verilen Kuvvacı Mustafa Bey o destanın da içinde yaşamıştır. İnebolu Anadoludaki Ulusal bağımsızlık ve Anadolu Devrimi Ordularına silahların kaçırıldığı Karadenizdeki tek kapıdır. Ve o kapıda destan yazılmıştır. Evet, Mustafa Necati Bey de o destanın içindedir.
9 Haziran 1921 günü bir bayram günüdür. İnebolulular bu dini bayram gününde üzgündürler. Yurtları elden çıkmaktadır. İşte o günlerde İnebolu’da sert bir yamaçta kartal yuvası gibi bir ilkokul vardır. Öğretmen derstedir. Ama gözü Karadeniz dalgalarındandır. Ufuklara bakmaktadır. Birden daha önce kendisine de bildirilen bir gemi İnebolu önlerine gelmiştir. Ve işte o an bir başka ulusal destan yazılmaya başlanmıştır...
O öğretmen daha sonra da Cumhuriyet öğretmenleri arasında yer alacaktır, an o andır. O öğretmen dersi kesmiştir ve İnebolu\'nun dokuz on yaşlarındaki çocuklarına Haydi çocuklar vazife başına demiştir. İnebolunun çocukları birden sarp yamaçtan kıyıya uçmaya başlamışlardır. Çocuklar sahile koşarlarken İnebolunun sandalcıları küreklere asılmışlardır, O gemiye doğru. Yaşlı kadınlar erkekler tamamı...
Dokuz yaşındaki çocuklar, gemiden sandallara yüklenilen bombaları omuzlamışlardır. Yaşlılar, kadınlar, erkekler cephane, silah sandıklarını taşımaya başlamışlardır. Türk Milliyetçileri Mustafa Kemal Paşanın Anadoludaki Ordusuna silahları kağnılara yüklemektedir.
O anlarda Mustafa Necati Bey de oradadır. Çünkü o silah kaçırma görevi de Mustafa Kemal tarafından verilmiştir. Mustafa Necati Bey kağnılarla beraber Ankaraya gitmiştir. Kim bilir kaçıncı kezdir bu. Türk Ordusu\'nun emperyalizme karşı kullanacağı o silahlar yerine kaçıncı kez teslim edilmiştir.
O silahların kaçırıldığı zamanlarda cephelerde Türk Ordusunun Miralayları genç teğmenleri ve Mehmetçikler emperyalizmin kurşunları ve bombaları ile şehit düşmekteydiler. Ellerindeki mavzerlerin toplarında kullandıkları cephane o İnebolu destanından da gelmişti. Milliyetçilik Vatan Sevgisi, milleti daha da yükseltmek, Ulus Devlete, sahip çıkmak, ulusun mutluluğunu sağlamak, emperyalizme karşı durmak temelleri üzerinde daha da çok başını kaldıracaktır. Bir gün gelecek o Kuvvacı ve Öğretim Birliğinin ilk uygulayıcılarından, İnebolu\'daki destanın içinde olan Mustafa Necati Beyin evi yeniden müze olacaktır. (kısaltılarak özdeşleştirilmiştir) 02.04.2007

 
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -20: ÇELİK
Kış mevsimi oyunlarının olmazsa olmaz denilen oyunlarının başında gelir.Üç çeşittir.Yer çeliği,emenli çelik ve şeker çeliği.
Yer çeliğinde sağlam ve kalın bir değnek hazırlanır. Bu genellikle söğüt veya çam ağacından olurdu. Çelik on beş santimetre kadar uygun kalınlıktaki davşınak ağacından bir tarafı alttan üste, diğer yanı üstten alta doğru birer santimetrelik altmış derecelik açıyla kesilerek hazırlanırdı. Yere bir doğru çizgi çizilir ve çelik bu çizgiyi ortalayacak biçimde konurdu. Elimizdeki değnekle çeliğin ucuna vurulur havalanınca uygun ortam olunca ortasına vurularak ileriye gitmesi sağlanırdı. Zaten çeliğin davşınaktan yapılmasının nedeni her defa vurulduğundan dayanıklı olmasının istenmesiydi. Değnek çizginin üstüne yatırılırdı. Yelekçi ya da yelen dediğimiz kişi çeliğin düştüğü yerden değneğe çeliği atardı. Eğer çeliği değneğe vurursa yelekçi değişirdi. Çeliğin başındaki çeliği yerden kaldıramazsa buna birin salık denirdi. Düzeltme yapmadan ikinci kez denerdi. Olmazsa buna ikin salık denirdi. Üçün salıkta da vuramazsa oyunda çelme hakkı öbür oyuncuya geçerdi. Oyun hareketli olsun diye çelinen çelik yere düşmeden kapılırsa değneğe atmadan yelekçi değişirdi. Oyunda kapmanlı olup olmayacağı başlamadan önce kararlaştırılırdı. Oyun iki kişiyle oynandığı gibi iki küme yapılarak yeteri kadar kişiyle de oynanabilirdi. Düşünce ve uygulamanın eş güdümü açısından güzel bir oyundu. Arada çeliğin veya değneğin yol açtığı ufak tefek oyun yaralanmalarını saymazsak.
Emenni(emenli) çelik oyununun çeliği söğüt veya kavaktan iki ucu düzgün kesilmiş biçimde olurdu. İki-iki buçuk metre yarıçapında bir yuvarlak çizilir. Merkeze de çeliği çeleceğimiz yönde beş santimetre kadar uzunlukta emen kazılırdı. Değneğin bir ucu emenin içine sokulur ve çelikte emenin üstüne yerleştirilirdi. Değnek bastırılarak yukarı doğru kaldırılırken çelik gidebildiği kadar ileriye fırlatılırdı. Bunda çeliğin emene konuşu değneğin yerleştirilişi ve itilişi çeliğin ileri gidiş hızını etkilerdi. Asıl ustalıkta bu ayrıntılardaydı sanırım. Yelekçi çocuk çeliği düştüğü yerden alıp çizilmiş yuvarlağın içine atmaya çalışırken çelen çocukta yuvarlağa sokmamak için elindeki değnekle atılan çeliğe vurup çizgi içine düşürmemeye çalışırdı. Yelekçi ulaştıramazsa veya çelen vurarak çizgiden uzağa düşürürse çizgiden başlayarak değneğin boyuyla arayı sayarak ölçerdi. Bu sayının üstüne değnekle çeliğin altına vurarak saydığını ekler bu bir seferde alınan sayı olurdu. Değneğin altta çeliğin üstte vurulup saydırılmasına tıktık denirdi. Üçten çok tıktık vuran bütün oyuncular tarafından alkışla ödüllendirilirdi. Tıktık oyuna kimin başlayacağının bilinmesi içinde başvurulan bir yöntemdi. Çok vuran oyuna başlamayı hak ederdi. Çelik çelinip yelen tarafından atılınca yuvarlak çizgisine değiyorsa buna fos denirdi. Fos olunca aynı elde değnek elin ayasında, çelikte önde başparmakla orta parmak arasında tutulurken dikçe yukarıya atılıp yere düşmeden vurularak çelinmesi gerekirdi. Bu işlem üçüncü salıkta da vurulamazsa yelek değiştirilirdi. Bu çelik oyununda da yer çeliğindeki gibi kapmanlının yanı sıra uzunca bir değnekle çelinen çeliğe havadayken vurulabilirse yelekçi el değiştirebilirdi. Bunada çarpmanlı denirdi. Sayı temeline dayanan bu oyunda hangi sayıya varınca çıkılacağı oyunun başında kararlaştırılırdı. Ulaşılan sayının unutulmaması oyun kadar önemliydi. Sayısını yanlış anımsayan veya sayarken yanlış sayana “ Tuuuu, in bire !” denildiğinde kazandığı sayılar gider yeniden birden başlamak zorunda kalırdı. Bu yüzden iki tarafta hem kendi sayısını hem de arkadaşının sayısını aklında tutmak zorundaydı. Oyunun en güzel yanı neymiş biliyor musunuz? Çocuklar daha okula başlamadan sayı sayma bilgi ve becerisini kazanmış olurlardı. Öteki yararlarını hiç saymasak bile.
Şeker çeliği en zor çelik oyunuydu. Emenli çelikteki gibi yuvarlak oluşturulup yuvarlağın merkezine bir değnek dik olarak dikilirdi. Çelik bu değneğin üst kısmına ortalayacak biçimde yerleştirildikten sonra elimizdeki değnekle çeliğin arka alt bölümünden vurularak ileriye gitmesi sağlanırdı. Kapmanlı ve çarpmanlı durumu, çeliğin yuvarlağın içine atılışı, sayma ve tıktık işlemleri emenli çelikteki gibiydi. Çelik fos gelirse değnek havaya kaldırılıp bükülen ayak arasından uzatılır. Öteki eldeki çelik değneğin üzerine doğru getirilip yukarıya doğru vurulur. Hemen değnek ayak arasından çıkarılıp yere düşmeden çeliğe vurulup ileri gitmesi sağlanırdı. Çelik yere değmişse vurulsa bile sayılmaz, yer kırağısını aldı denirdi. Üçüncü elde de vurulamazsa yelekçi değişirdi. İşte sayma, kas ve beyin kontrolü, yarışma duygusu vb. işleri içinde toplayan bir oyun. 01.04.2007
GERÇEK ÖYKÜ
Aşağıda birçok kişinin yaşamının değişik evrelerinde düşündüğü köşe dönmece-döndürülmece öyküsünü Işıl Özgentürk’ün anlatımından aktarıyorum.Umarım bazılarına yararı olur.
Köşeyi dönemezsin Tahsin!
Bugünkü kahramanımız bir kahvede çıraklık yapan Tahsin. Yaşını söyleyeyim, 15. amcaoğlu aklını çelmiş, köyden kalkıp iş kenti İstanbul\'a gelmiş. Kahveler birer Hayat Okulu olduğundan her bir şeyi çabucak öğrenmiş. Tahsin kafasına zengin olmayı takmış ama. Nasıl olacak?
Hemen öğrenmiş ki, okumuş yazmışlar, yıllarca sıralarda dirsek çürütenler kahvenin bir köşesinde pinekliyor. Tahsin bakmış, yaşlı başlı adamlar içtikleri tek çayın parasını ödememek için türlü biçimlerde kahveyi terk ediyorlar. Tahsin bakmış, Ben emekliyim, otuz yıl çalıştım diyen emekliler yeni bir iş bulmak için amansızca mücadele ediyorlar. Bu durum Tahsin\'in kulağına küpe olmuş ve okulu bıraktığına pek bir sevinmiş. Bilmiş ki, okuyarak zengin olması olanaksız.
Peki, nasıl zengin olacak? Şöyle düşünüyor Tahsin: Bana mutlaka sermaye lazım, çünkü ben mecburum, zengin olmalıyım... Ve başlıyor para biriktirmeye. Beni çırak olduğum için küçümsemeyin diyor, Bahşiş iyi değil ama haftalık da alıyorum. Masrafım hiç yok, abur cubura para harcamam ben. Her şeyin sırası var, şimdi sermaye yapmanın sırası. Bunun için icabında aç yatacaksın. Ayakların ağrısa da yorgunum demeyeceksin. Bütün bunların sonunda bir sermayem olacak. Ben öyle bakkal dükkânı filan açmayacağım. Bunca süper market varken bakkal kazanabilir mi? Aklım iyi çalışır benim, ben pazarda bir yer alacağım; kendim için değil, ben o yeri başkalarına kiralayacağım. Amcamın oğlunun böyle üç yeri var, yan gelip yatıyor, adamlar her aybaşı tıkır tıkır eline para sayıyorlar.
Zengin olunca ki olacağım. O zaman gel keyfim gel. Her şeyi alacağım; plazma televizyon, müzik seti, araba ve en önemlisi yanardöner o kocaman Japon lambalarından alacağım. Gariban babamı da yaşatacağım, çekeceğim altına bir araba. Canı Boğaz mı istedi, gitsin. Canı memlekette mi kalmak istedi, bir eli yağda bir eli balda kalıversin...
Ya sermaye yapamazsan, biriktirdiğin para pazarda bir yer almaya yetmezse o zaman nasıl zengin olacaksın Tahsin?
Dedim ya, ben zengin olmak mecburiyetindeyim, baktım ki benim sermaye pazarda yer almaya yetmiyor, o zaman ben de seyyar satıcı olurum. Yağmur demem, çamur demem her gün işe çıkarım, bu İstanbul\'un çok zengin semti var, yoksul semtlerde iş olmaz, zenginlerin olduğu yere gideceksin ki, sen de zenginliğe yol alasın. Bu arada her gün bir miktar para ayırıp bir köşeye koyacaksın; sonra bu parayı sıkışanlara faizle borç vereceksin. Ben bu işe şimdiden başladım, şu kahvedekilerin çoğunun bana borcu var. Hafta başı 10 lira verdiklerimden hafta sonu 11 lira alıyorum. Yani senin anlayacağın. Haftalık faiz 1 lira.
Böyle bir lira bir lirayla sen asla sermaye yapamazsın Tahsin, gel şu zengin olma rüyasından vazgeç!
Asla vazgeçmem, insanoğlu inat etmeli, Allah inatçı olanlara yardım eder. Onu zengin eder. Ama baktım ki zengin olamıyorum. Bende yol tükenmez, Nezih abimin yoluna giderim. Tetikçi olurum. Bana öyle bakmayın, iş iştir. Tetikçiler de insan, hem de canlarını tehlikeye atan insanlar... Bir vuruş şimdilerde iyice ucuzlamış, 1000 lira gene de iyi para sayılır. Ayrıca kollanırsın, hapse girsen de önemli değil, her hafta harçlığın gelir. Çok laf ettim, ocaktan beni çağırıyorlar, çayları dağıtmakta gecikirsem patron beni sepetler, onu kızdırmamalıyım, şimdilik... 31.03.2007
ÇEVRE KONUSUNDA SINIFTA KALMAK
Beldemiz Nuh 1972 yılında belediye örgütüne kavuştu.35 yıl olmuş. 9 değişik kişinin başkanlığını görmüş.Cadde ve sokakları parke taşıyla döşenmiş.Kasaba içinde kanalizasyonu yapılmış.İçme suyu evlere girmiş.Haftada –on günde sokaklar bırakılan çöpler alınmakta.
Bu iyiler yanında birde kötülere göz atalım.Geçimi hayvancılık olan beldede hayvanların taş üstünde yürürken çektiği sıkıntılara çözüm düşünüldü mü?Kasaba içinden alınan çöplerin Gedikbaşının orasına burasına atılması temizlik göstergesi mi? Kasabanın içinden çıkan pis su kanallarının altı değişik yerden çaya karışmasına çözüm bulundu mu?İmar yasalarında değişiklikler yapılırken her kesimin görüşü alındı mı?Bazı kuruluşların getirilmesinde gösterilen çabalar götürülürken(ptt-tedaş-sağlık ocağı vb) gitmemesi yönünde gösterildi mi?
Sonuç olarak kasaba olarak çevre sağlığı ve düzenlemesi konusunda sınıfta kalmadık mı? 30.03.07
YİTİRİLEN DEĞERLER- 19: KILTOP YAP, İSTOP OYNA

Siz hiç hayvan taradınız mı? Siz hiç hayvan sevdiniz mi? Taranıp dökülen tüylerden oyuncak yapıp arkadaşlarınızla oynadınız mı?
Öküz ve ineklerin bol, birazda beygir eşeğin olduğu ama motorlu araçların hiç bulunmadığı zamandan kısacası çocukluk günlerimin oyunlarından, yapılan oyuncaklarımızın emeği, göz nurunu, çabayı yaratıcılığı simgelediğinden söz edeceğim.
Kışın güneşli günlerinde damlardaki tüm hayvanlar güneşe çıkarılırdı. Önce öküzler taranır, arkasından inekler ve eşekler taranırdı. Beygirler ve eşeklere Ömer Seyfettin in öyküsündeki gibi kaşağılanırdı.
Çocuklar hem yapılan işi büyük bir zevkle seyreder, bir yandan da kendimize yarayacak hayvan tarağından çıkmış öküz ve inek kıllarını toplardık. Yeteri kadar biriktirdikten sonra ellerimizin ayaları arasında yuvarlaya yuvarlaya ara sıra tükürerek top durumuna getirirdik. Bu top hem yumuşak olur vurduğun kişinin bir yerini acıtmaz, hem ileriye doğru fazlaca fırlayıp gitmezdi. Bu toplarla bol bol istop oynardık.
İstop oyunu aynı sırada belirli aralıklarla kazılmış oyuncu sayısına eşit yarım daire çukurların kazılmasıyla, önceden kazılmışsa düzeltilmesiyle başlardı. Buyarım daireler oyuncuların emeniydi. Karşılıklı iki oyuncu uçlara geçerek kıl topu emenlerin üzerinde ileri doğru yuvarlardı. Top kimin emenine girmişse o topu kapıp istop deyinceye kadar öteki oyuncularda kaçabildiği kadar uzağa kaçardı. İstop dedikten sonra topu alan öğrenci vurabileceği oyuncuyu kararlaştırıp atardı. Top atılan oyuncunun en ufak bir hareketi bile kural dışı olurdu. Top değerse atılan oyuncunun emenine, değmezse topu atanın emenine bir Çiğil konurdu. Emeninde beş çiğil olan oyuncu yenilmiş sayılırdı.
Şimdi bütün oyun araçları hazır, oyunlar kitaplarda ve diğer görsel yayınlarda hazır. Çocuğun oyundaki payını düşünürseniz yabancı gibi. İşte bir yanda her şeyiyle kendinizin hazırladığı oyun araçları ve oyun; diğer yanda her şeyi hazır sizin figüran olduğunuz oyun. İkisini de deneyin bakalım. Hangisinde daha mutlu olursunuz? 29.03.2007
Tarım kuruluşlarımız geri gelir mi? 2
Devlet, süt endüstrisi için yine öncülük ve öğreticilik işlevini yerine getirmeli.

Bu çok anlaşılır ve çok güzel tarife karşın, kurulduğu andan itibaren o dönem zaten fazla gelişmemiş olan bir - iki cılız kuruluş SEK'i kendi geleceklerinde engelleyici olarak görmüş ve bir türlü benimseyememişti. Aynı şey, sonradan açılan büyük firmalar için de geçerli hale dönüşmüştü.
Oysa kurum, 1993'de özelleştirildiğinde, kendi amacına uygun olarak ülkenin en ücra köşesinden büyük kentlerine kadar 40'a yakın tesis (içme sütü, yoğurt, peynir ve tereyağı fabrikaları) kurmuş bulunuyordu. Ve bunun sonucunda da açıldığı yörenin hayvancılığını geliştirmiş, süt üretimini artırmıştı. Türkiye'nin süt üretimi bakımından bu gün geldiği noktada, SEK'in büyük payı vardır.
Özelleştirme aşamasında bazı yayın organları ve meslek odalarının karşı duruşu, birkaç tesisin 5 yıl üretime devam etmesi koşuluyla satıldığını bilmekteyiz. Bir teselli ikramiyesi gibi gündeme getirilen bu koşul doğal olarak çoktan ömrünü tamamladı. Yani Et-Balıktakine benzer biçimde, Doğu Anadolu'da Özel İdare'ye devredilmiş olan 2–3 düşük kapasiteli fabrikanın dışında elde kalan tesisten söz etmek mümkün değil.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ülkemizde yıllık 11 milyon ton süt üretilmekte ve DPT kayıtlarına göre de (Süt ve Ürünleri Alt Komisyon Raporu) bunun ancak % 18'i (2 milyon ton kadarı) fabrikalardan geçmektedir. 15 üyeli AB ülkelerinde fabrikaların alıp işlediği süt oranı ise % 94 düzeyindedir. Aradaki bu farklılık giderilebilir mi?
Toplumda fabrika ürünlerini tüketme isteğinin gelişmesine ve devlet tarafından süt teşvik programı gibi uygulamaların yıllardan beri sürdürülmesine karşın % 18\'lik oranın hızlı bir biçimde yükseltilmesi pek olası görülmemektedir. Çünkü yıllardan beri bu alanda faaliyet gösteren Pınar, Sütaş, Yörsan, SEK (İstanbul), Ülker, Dimes gibi kuruluşlar listesine eklenecek başka adlardan henüz söz edilememektedir. Bunlar kendi ekonomik yapılarının bir gereği olarak yeni yatırımlardan çok, iç onarımlar ve kapasite artırımlarına yönelmektedirler.
Mis Süt'ün tesislerini Nestlé\'den devren alan Fransız şirketi Danone da yeni yatırımlara girişmediği gibi yalnızca kendi markasını öne çıkaran çalışmalar içinde bulunmaktadır. Oysa "Süt Endüstrisi", bankacılıktakine benzer şekilde bir kuruluşu satın alıp adını değiştirerek faaliyet gösterilen bir alan değildir. Amerika'nın Pepsi Cola şirketine satışında hükümetlerince karşı çıkılan Danone önceden aldığı markaları (Mis Süt, Birtat, Tikveşli) yeni yatırımlarla hayata geçirebilirdi. Buna karşın Türkiye'nin tüm sütünün işlenmesini de bu kuruluştan beklemek pek gerçekçi olmamaktadır.
O yüzden hem etin desteklenmesi suretiyle artacak olan sütün değerlendirilmesi, hem de son 10–15 yıl içinde istenilen hız ve düzeyde gelişmeyen "Süt Endüstrisi" için yine öncülük ve öğreticilik işlevini yerine getirmek üzere Devletin bu alana yeniden girmesinde yarar bulunmaktadır. Bu durumun gerçekleştirilmesi halinde, her zaman yüksek düzeylerde seyreden süt ve ürünlerinin fiyatlarında istikrar sağlanacak, toplumun et ve süt gibi yaşamsal besinlere ulaşması daha olanaklı kılınacaktır.
Prof. Dr. Tümer URAZ (bitti)
Tarım kuruluşlarımız geri gelir mi? 1

Devlet, süt endüstrisi için yine öncülük ve öğreticilik işlevini yerine getirmeli.

Geçtiğimiz yaz aylarındaki yayınlardan hatırlanacağı üzere Et ve Balık Kurumu (E.B.K) yeniden Türk toplumunun hizmetine sokuldu. 1952 yılında \"ülke hayvancılığının ve besiciliğinin istikrarlı bir şekilde gelişimini sağlamak\" amacıyla oluşturulan kurum \"Devlet etle, sütle uğraşmaz\" biçimindeki sloganlar ve batının etkisi altında, ama Türkiye\'nin gereksinimi ve koşulları incelenmeden (1992\'de) özelleştirildi. Bu günleri sezinleyen akıllı insanların hiçbir görüşü önemsenmedi, 40 yılda kurulan mağazalar, tesisler, arsalar \"yok pahasına\" elden çıkarıldı. Burada rahmetli Sadullah Usumi\'yi saygıyla anmak gerekiyor.
Halkı etten, sütten yoksun bırakan zihniyet yılda 200 kilo ekmek tüketimiyle Türkiye\'nin Guinness Rekorlar Kitabı\'na girmesini sağladı; övünelim!
Yapılan işin ne denli sakat olduğu, neredeyse 10 yıl gibi kısa bir süre içinde anlaşıldı. Piyasalarda dolaşan denetimsiz et ürünleri, sınırlardan geçen kaçak hayvan ve etler sonunda yetkililerin de akıllarını başlarına toplamasına yardımcı oldu. Ekim 2005\'de Resmi Gazete\'de yayınlanan kararla E.B.K. 7 işyeri ile geri döndü. Oysa özelleştirilmeden önce kurumun (arsalarıyla birlikte) 28 et kombinası, 2 tavuk kombinası, 1 et mamulleri üretim tesisi ve çeşitli bölgelerde soğuk hava depoları, frigofrik TIR filosu bulunuyordu (www.ebk.gov.tr).
Gençleri bilmem ama kasap vitrinlerinde sıra sıra duran \"gövde\" etler üzerindeki mavi damgalar bizler için bir güven kaynağı oluyordu. Liberalleşen ekonomi, özelleşen kurumların doğurduğu ortam içinde, yalan dahi olsa İngiltere\'deki \"deli dana\" etlerinin, Avustralya’nın \"kanguru\" etlerinin Türkiye\'de tüketildiğine ilişkin haberler, insanın tüylerini ürpertiyor. Altı ay kadar önce Ankara Adliyesi\'ne verilen kuşkulu etler hakkındaki davanın kapanış biçimi de kamuoyunu pek tatmin edici değildi. Yani sunulan etlerin danadan başka olmadığı nasıl saptanmıştı?
Bizler inek, koyun, keçi ya da diğer tür sütlerin karışımını \"elektroforez\" adı verilen ve proteinlerin elektrikli alanda ayrıştırılması esasına dayanan, ancak her laboratuarda kolaylıkla bulunamayan yöntemle saptayabilmekteyiz. Burada da değişik türlere ait etlerin ayırt edilmesinde izlenen yöntemin açıklanması gerekirdi. Bunun yanı sıra imalatçının bilemeyeceği zamanlarda mutfaktan sağlanan örneklerin de analiz edilmesi ve sonuçlarının da kamuoyu ile paylaşılması görev haline getirilmeliydi.
Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu\'nun kurulması da, biraz geç kalınmış olmasına karşın ülke gereksinimlerinden kaynaklanmıştır. Devlet \"halkın ekmek ihtiyacını karşılamak\" üzere 1932\'de Ziraat Bankası aracılığıyla, 1938\'de de bir KİT niteliğinde olan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO)\'ni; 1952\'de ise et ve benzeri ürünler için EBK’ nu oluşturduğu halde 1963 yılına dek sütle pek ilgilenilmemişti. 1963\'ün başında Kars Senatörü Sırrı Atalay ve 51 arkadaşının teklifiyle, artık toplumun süt ve ürünleri de devlet tarafından destek görecekti.
30 Nisan 1963 tarihli Resmi Gazete\'de yayınlanan (227 No.lu) yasaya göre kurumun amacı, \"üreticinin elde ettiği sütü işlemek ve değerlendirmek, özel sektörü teşvik ve ona önderlik etmek ve fiilen öğretmek maksadıyla memleketin stratejik bölgelerinde örnek tesisler kurmak ve işletmek suretiyle Türkiye\'de süt endüstrisinin gelişmesini sağlamaktır\" biçiminde açıklanıyordu. 26.03.2007
Prof. Dr. Tümer URAZ (arkası var)

YİTİRİLEN DEĞERLER–18:YEDİBEY OYUNU

Oyunun araçları içi dolu kibrit kutusu ile bir köşesi düğümlenmiş mendildir. İstenildiği kadar oyuncuyla oynanabilme özelliği vardır. Kibritleri içinde barındıran iç kutunun dıştan görünen iki yüzü yedibey, kutunun kibriti yakmaya yarayan kahverengi yüzleri çavuş, resimli yüzleri çiftçi ve resimsiz yüzey sopadır. Oyuncular kibrit kutusunu eline alarak en az bir takla atacak biçimde yuvarlar. Yedibey getirtip oyunun beyi belirleninceye kadar atış sürer. Daha sonra çavuş belirlemesi için atış sürer. Çavuş olan ucu düğümlü mendili eline alır. Artık atışlarda daha özen gösterilmeye çalışılır. Çiftçi tarafını getiren sırasını kendinden sonraya gelene devreder. Sopa tarafını getirtirse bey kaç mendil vurulacağını emreder. Çavuş beyin kararını uygulayarak sopa getirenin avuçlarına sayarak vurur. Oyun uzadıkça roller değişir. Arada kızılarak arada neşelenerek oyun sürüp gider. 25.03.2007

NİCE YILLARA, YAŞINIZ KUTLU OLSUN
Ne güzel? Yıllardır değişik nedenlerle bir araya geldiğimizde yapabileceğimiz konular üzerinde konuşup tartışıyor ama yaşama geçiremiyorduk. Afyonkarahisar'da ayda bir toplantı başladı ama çeşitli nedenlerden bir yıl kadar sonra işlerliğini yitirdi. Derken Gaziemir'deki dostlar eyleme başladılar. Toplu kahvaltı ve bayramlaşma başlatıldı. Bu Sarnıç pikniği ile yol aldı. İnsanlarımıza bir şeyler yapılabileceği konusunda güç kazandırdı. Bunu iki genç öğretmenimiz Yaşar Karaköse ve Hamdi Arık'ın birlikteliğiyle açılıp yürütülen site açıldı. Herkes bu günleri bekliyormuş sanki. Yurdun dört bir yanından ve yurt dışından Nuhsever dostlar çeşitli çalışmalarıyla destek verdiler.
Bunu 2.Sarnıç pikniği ile 1.Nuh pikniği izledi. Birçok düşünceler ortaya atıldı. Yıllardır düşünce olarak içimizde gelişen öğrenci yardımı olayını uygulamaya sunduk. Genellikle olumlu birçok öneri ve eleştiri aldık. Ortaya atılan görüşleri inceledik. Zaman zaman uygulamaları geliştirmeye çalıştık. Bu konularda hızlı yol aldıklarından gururlandığımız ve konuşmalarımızda örnek gösterdiğimiz İzmir kümemiz hızlı gitme sonucu yorgun mu düştü? Yoksa bizler onları gözümüzde daha mı yükseklerde bir yere oturtmuştuk. Öğrenci yardımı çalışmaları konusunda çok güzel uçan uçurtmanın nedeni belli olmadan yere galaklanacak gibi hızla yükseklik yitirmesi gibi yerinde sayar görünmesi bizleri üzdü. Bu satırları yazarken hiçbirinin kendine göre mazeret sıralayıp kıyıya çekileceğini de sanmıyorum. Olsa olsa mola verdiler, yola çıkacaklar diye bakıyorum.
Yurdun değişik yörelerinde yalnızlığını unutturan, varlığıyla bireylerimizi birbirine bağlayan, içimizdeki bilinmeyen güçleri ortaya çıkaran sitemizin yaş gününü ve en çoktan en aza emeği geçen tüm dostları kutluyorum. Büyüyerek ve gelişerek daha uzun yaşamlar diliyorum.24.03.2007
EĞİTİMDE GİDİŞ
Sık sık karşılaştığımız bir konu. Eğitim sistemi ve öğretmen üzerine konuşmalar, kıyaslamalar. Doğaldır ki bunun en büyük yükünü ve olumsuzluklarını çeken öğretmenlerdir. Eğitim işi eğitimcilere bırakılmadıkça bu tartışmalar sürecek. Her gelen yeni gün geçmişi mumla aratır duruma gelecektir. Üstelik teknolojinin böylesine büyük destek verdiği ortama karşılık bile. Konuyla ilgili olarak Fahamettin Akıngüç’ün Bilim ve Teknik dergisindeki 02.02.2007 günlü yazısından bir bölüm sunuyorum. Umarım bireysel ve toplumsal olarak üzerimize düşeni yapmamıza yararı olur.
—Özellikle, okulu \"bilgi üretiminin temellerinin atıldığı kurumlar\" öğretmeni, \"en önemli ve en verimli fabrika\" üniversiteleri de \"bilgi üretiminin başladığı yer, ulusun gelişmesinin mızrak uçları\" biçiminde tanımlamaları üzerinde düşündürücü zengin çağrışımlar yaratıyor. Bu yerinde tanımlar ölçüt olarak alındığında akla \"işin neresindeyiz\" sorusu takılıyor. Sözü uzatmayalım: Okulları onurlandıran(!) ölçütler, tartışmalı sınav başarısı ve bir olay çıkmadan dönemi tamamlamaksa; öğretmenlik hergün dönüşen evrensel gereksinimler karşısında yalnız bırakılmış, hatta verimsiz bir \"fabrika\" ya dönüştürülmüşse ve tükenmişlik kamburu ile yapılıyorsa, eğitim ölçütlerinden sınıfta kaldığımız bir gerçek değil midir? Hele birçok üniversitemiz \"iri birer lise\" düzeyindeyse \"çağdaş uygarlık düzeyi\" nasıl aşılacaktır? Bence \"mızrak çuvala sığmıyor!\" Kanımca tüm bu sorunlara kaynaklık eden ilk gerçek, akla ve bilime gittikçe daha çok sırt çevirmekte olduğumuzdur. Bunun için de safsata ve kadercilik, aklın da bilimin de önüne geçmekte, giderek yaygınlaşan kör inanç, duyarsızlık ve düzeysizlik akılları bağlamakta, bilimi kuşatmaktadır. Bilmem \"haşlanmış kurbağa\" öyküsünü anımsatmaya gerek var mı? Yoksa biz de onun gibi yaşamdan ve dünyadan giderek kopartılıyor muyuz? --
23.03.2007
Öğretmenlerin işlediği suç
AKP Elazığ Milletvekili Zülfü Demirbağ , 7. sınıf öğrencisi kızı Şule Demirbağ \'ın yazdığı kartı Recep Tayyip Erdoğan \'a vermişti. Kartta, \"Bize bugüne kadar hep Atatürk \'ü örnek gösterdiler, onun yolundan gitmemiz istendi. Ama şu an anladım ki kimse zorla örnek alınmaz. Siz hep dik yürüyün olur mu, hep ayakta durun, \'İşte bizim örneğimiz Tayyip Erdoğan olmalı\' desin istiyorum herkes\" tümceleri ile duygularını dile getirmişti Şule Demirbağ. Kartta yazılanlar basına sızdı. Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanı iken Yol Bakım ve Onarım Müdürü, daha sonra Elazığ milletvekili olan, Elazığ İlim ve Hayra Hizmet Vakfı yöneticisi Zülfü Demirbağ açıklamalar yaptı, kızının karttaki sözlerinin yanlış anlaşıldığını ileri sürdü. Herkes, olayın böylece kapandığını, kapanacağını sanıyordu. Hiç de öyle olmadı. Olayın hemen ertesinde, Şule Demirbağ\'ın okuduğu okulun yöneticilerine \"ismini vermeyen veli\" lerden telefonlar geldi. Diyorlardı ki: \"Bazı öğretmenleriniz ders yerine Atatürk\'ten bahsediyormuş. Derslerini işlesinler, yoksa gerekli yerlere şikâyet edeceğiz...\"
Okulun yöneticileri, Atatürk isminden rahatsız olan o \"ismini vermeyen veli\" lere gerekli yanıtı verip telefonu kapatacakları yerde ne mi yaptılar? Şikâyet edilen öğretmenleri çağırıp \"Derslerde Atatürk\'ten neden bahsediyorsunuz\" diye sormaya kalktılar. \"Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz\" diye yola çıkan Türkiye\'den, okullarında Cumhuriyetin kurucusu Atatürk\'ten söz etmenin neredeyse suç sayılacağı bir Türkiye\'ye ulaşmış bulunuyoruz.
Hayırlara vesile olsun!
\"Rıfat Ilgaz\'ın yirmi dizeli \'Türkçemiz\' şiiri yalnızca iki dizesi çıkarılarak kısaltılmış. On sekiz dizenin sığdığı yere iki dize daha yerleştirilememiş. Buna kısaltma denebilir mi? Çıkarılan, kitaba alınmayan iki dizeye, yani \'Yabancı sözcükleri at!\', \'Bak, devrim, ne güzel!\' dizelerine baktığınızda buradaki anlayışı sezmek pek güç değil. Yabancı sözcüklerin atılması, \'devrim\' sözcüğünü güzel bulma, kitabı hazırlayanlarca pek uygun görülmediği için bu iki dize kitaba alınmamış.\"
Rıfat Ilgaz da şiirinde \"Yabancı istedi yap\" , \"Bak, teslimiyet, ne güzel!\" deseydi ya...
Işık Kansu_CUMHURİYET /17.03.2007
Yukarıda alışageldiğimiz haberlerden biri.Bu bizler den önce böyleymiş. Bizim dönemimizde de yaşadık. Bakarmısınız? Şimdide oluyormuş.Dileyelim genç öğretmenlerimzin başına gelmez. 22.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER -17: CINGIRDIK OYUNU(TAHTERAVALLİ)

Yol veya boş bir arsa kazılarak ucu kesilmiş ağaç oraya dikilir. Dibi küçük taşlarla sıkıştırılarak sabitlenir. Daha uzunca bir ağaç düzgünce kesilip ortasından delik açılarak dikilen ağaç üzerine kapatılır. İki ucuna birer kişi binerek hem döner hem de aşağı yukarı kalkar inerler. Ses yapması için alttaki ağacın başına kömür sürülür. Zaten cıngırdık sözcüğünün bu çıkan ses nedeniyle verildiği sanılmaktadır.21.03.2007

DUYARLILIK
Son günlerde sitede yazısını sıkça görmeye alıştığımız bir dost. MSN  de e-mail gönderdim aldınmı diye sordu? Bilgisayarı yeni açtığımı önce siteye bakacağımı söyledim. Arkasındanda
beş dakika içinde düşüncemi söyleyebileceğimi belirttim.Zamanının olamayabileceğini söyledi. Önce demek istediğini anlayamamıştım.Açıklayınca anladım. yerden göğe kadar hak verdim. Kendisinden de izin aldığımdan gelin iletisinden bir bölüme birlikte bakıp inceleyelim. -

HASAN EŞME’YE Mektup 19 Mart 2007
Bu yazıyı yazmamın sebebi kendimi size tanıtmak aslında
Az da olsa öncesini bildiğiniz düşüncesi ile 1975 yılının
Sömestr bitiminden bir hafta sonra
……. taşındığımızı söylemekle başlayayım,
10 yıl kadar ……… yaşadıktan sonra ise 1985 yılında,
…….. de yaşamıma devam ettim.1995 yılına kadar işlerim gereği ya da
Haksızlıklara dayanamadığım için yaklaşık olarak 20 kadar işyerinde çalıştım. Daha sonra gerektiği için …….. yaşamıma devam ediyorum. Şu anda bir apartmanda kapıcı olarak çalışmaktayım.
İyi kötü bir bilgisayar edindik hattı başkasından alıyoruz.
Sitedeki yazılan yazılar nedeniyle bu yazı benim için daha da önem kazandı çünkü burs konusunda beklentiler oluştuğu izlenimi edindim.
Hoca benim iki çocuğum var, kızım Anadolu lisesi ikinci sınıf öğrencisi iki yıldır her dönem takdirname alıyor onur belgesini ise Kılpayı kaçırıyor oğlum var birde 7.sınıf öğrencisi onun durumu ablası kadar olmasada oda fena değil ben bunları dersaneye gönderiyorum.
Dersane, okul masrafları ve harçlıkları derken iş baya tuzlu oluyor.
Aldığım ücret ise daha iki aydır yeni deyimle 475 YTL.
Sürekli asgari ücretten çalıştığımız için de bir birikimimiz olmadığını söylesem yalan olmaz. Hal böyle olunca hani şu 44 ler var ya maalesef onların arasındaki yerimizi alamadık fakat inşallah ilerde telafi etme İmkanımız olur. Hoca yazdığım yazılar için ne düşündüğünü bilmek isterim. Malumunuz ben ilkokul mezunuyum dilbilgisi ve imla hak getire burada çocuklara düzeltiverin diyorum onlar da dersleri dolayısıyla ya da sıkıldıkları için pek yardımcı olmuyorlar.
Kapıcılık yaptığım 12 yıl boyunca biriktirdiğim bazı doküman diyebileceğimiz yazılar var elimde bizde bedava internet sitesi kurduk
Ve bu yazıları orada yayınlamaya başladık hemde yazacağımız yazıları orada daha rahat yazabiliyorum. sizin ve diğer arkadaşların katkılarını bekliyorum eğer bu siteyi ziyaret ederseniz daha sonra üzerinde konuşabiliriz
NOT: Ben amatör olarak şamdan (mumluk) yapıyorum.
Kasabada yapacağınız etkinliklerde kermes gibi bir şey düşünürseniz
Benimde bir katkım olması amacıyla birkaç adet gönderebilirim
HOŞÇA KAL. –
İşte ilkokulu bitirmiş ama yaşam okulunun merdivenlerine canıyla tırnağıyla tutunup yer edinmeye çalışan bir kasabalımız. Eğrisiyle doğrusuyla ben buyum diyebiliyor. Kardeşimiz kendi sıkıntılarını unutmuş.Yardım edemediğine yanıyor. Sen hiç yanma. Sen yardımların en büyüğünü yaptın aslında. Bizim kasabada yardıma ihtiyacı olan yok diyebilenlere de  sesimizi duyurdun. Sen seslenebiliyorsun. Mutlu ol. Birde sesini çeşitli nedenlerden duyuramayanlar var. Onlara da öncü oldun ışık oldun.Sana ve aile bireylerine kolay gelsin. Umarım dileğini herkes duyar da sizin gibi dostların çocuklarına da yardım edebilecek duruma ulaşırız.
Söz konusu sitenin adresini yazıyorum.
http://samdanici.sitemynet.com/samdan/   20.03.2007

Mustafa Kemal: Çanakkale'de Doğan Güneş!          Kaynak: Cumhuriyet–17.03.2007


Birinci Dünya Savaşı’nda, 1915'te; bir güneş doğar bir gün Çanakkale'de! Cephede bir kahraman yükselir, yüceleşir! Türk Ordusu ölüm kalım savaşında devleşir! Göz kamaştıran ışık; siperlerde yanan ateş. Bir asker, ulusunun yazgısını değiştirir! Her günü her gecesi bir başka cehennem olan, havası o günlerde kan, barut dumanı ve çürümüş insan eti kokan, bir destan yazılı topraklar üstünde bugün, 92 yıl önce can veren on binlerce Türk'ün fısıltılarıdır rüzgâra karışan: "Biz öldük, size bağımsızlık bıraktık!"
Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler cephelerde ezilince; Batı'da Almanlar, Doğu'da Türkler, İtilaf Devletleri'nin Rusya ile bağlantısını kesince; hep birlikte karar alınır: "Rusya ile bağlantı mutlaka sağlanmalıdır!" Ama nasıl? "Baltık kıyılarına çıkalım!", "Hayır; İskenderun'a çıkalım!", "Olmaz; donanmayla Boğaz'ı geçelim!" Ve karar kılınır üçüncüsünde; 1914 Kasımı'nın 3'ünde, İtilaf Kuvvetleri ilk girişiminde bulunur!
Patlayan mermiler, uçuşan şarapneller kan kusar, düşmana kan kusturur! Ve düşman anlar ki ilk kez; "Çanakkale geçilmez!" Dünyanın en kudretli donanması Boğaz'ın girişinde kalmıştır! Başarısız olmuştur "Amiral Karden"! Görevden alınır! "Amiral Robeck" Donanma Komutanlığı'na atanır! Yeni planlar yapılır, yeni görev kümeleri hazırlanır! Karara göre; "Boğaz tahkimatı tahrip edilecek, mayınlar temizlenecek ve karaya çıkılacak" tır! Türk Ordusu Gelibolu Yarımadası'na yamanmıştır! 11 mayın hattına 400'den fazla mayın bırakılmış; Boğaz çelik ağlarla kapatılmıştır!
1915'in 18 Mart sabahı, İtilaf Kuvvetleri 506 toplu 153 gemisiyle yine Boğaz'ı zorlar. Türk siperleri ve tabyalar ateş yağmuru altındadır! "Nusrat" ın bıraktığı mayınlar patlar birer birer! İlk yarayı alan "Infexibil" dır dır. Ardından "Bouvet", "Irresistible" ve "Ocean" la beraber 11 gemi batınca, "Gaulliot" ve "Souffren" yanmaya başlayınca emir verir Amiral Robeck: '' Tüm gemiler tornistan!" Kan ve ateş kusan Türk bataryalarından yükselir bir ses: "Çanakkale geçilmez!"
Düşman anlamıştır ki; "Karadan yardım görmedikçe yalnız donanmayla Boğazı geçmek mümkün değildir!" Sıra "General Hamilton" a gelmiştir! Planlar değiştirilir, çıkarma yerleri seçilir, yeni takviyeler getirilir! "Mustafa Kemal" ise düşünmektedir; "Yabancılar Türk askerini yanlış sevk ve idare etmektedir! Alman komutanlarının savunma planları mesnetsizdir! Düşman içerde değil kıyı hattında yok edilmelidir!" Ve emir verir: "İşgal edilen mevziler terk edilmeyecektir! Düşmanın karaya ayak basmasına izin verilmeyecektir! Eğer düşman karaya çıkmayı başarırsa; süngü hücumuyla defedilecek; denize dökülecektir!" 24 Nisan 1915! Seddülbahir'den, Arı burnu’ndan karaya çıkan düşman Sarıbayır Sırtları'na doğru ilerlemektedir. Sarıbayır savunmanın belkemiğidir! Ha düştü Sarıbayır, ha düşecek! Ve kıtalar geri çekilmektedir! Bir güneş doğar birden Çanakkale'de! Cephede bir kahraman yükselir, yüceleşir! Türk Ordusu ölüm kalım savaşında devleşir! Göz kamaştıran ışık, siperlerde yanan ateş. Bir asker ulusunun yazgısını değiştirir! 5'inci Ordu ihtiyatı 19'uncu Tümen Komutanı "Yarbay Mustafa Kemal" en ilerdedir. Bir müfreze geri çekilmektedir. Emir verir; "Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimizi başka birlikler ve komutanlar alabilir!" Mehmetler can verir, Mehmetler dirilir! Düşman, Conkbayırı yarlarından aşağıya itilir! Arıburnu, Conkbayırı, Anafartalar; 3 Kasım 1914'ten 8 Ocak 1916'ya kadar; İtilaf Kuvvetleri bırakarak on binlerce askerini Yarımada'nın kanla sulanmış toprağına ve Boğaz'ın serin sularına; nasıl geldilerse öyle giderler! Ama anlarlar ki son kez; "Çanakkale geçilmez!"
Bir ezgi söyler şimdi sular Nara Burnu'nda! Rüzgâr eşlik eder sese Morto Koyu'nda! Galiplerle mağluplar koyun koyunadır artık! Seslenmektedir bir Mehmet sanki gaipten; "Biz öldük, size istiklâl bıraktık! "   O.Doğu Silahçıoğlu
Not:Yazının bazı bölümleri çıkarılarak kısaltılmıştır. 19.03.2007

Öğretmenliğe İlk Adımlar 3

Aradan kaç gün geçti bilemiyorum. Bir arkadaşımın “öğretmenliği kazanmışsın” diye bağırarak geldiğini, ama akşam babam eve gelip kucağına alıp ta kazandığımı söyleyene kadar kimseye inanmadığımı, arkasından zıplayarak hüngür hüngür ağladığımı anımsıyorum.

Yüklenme senedinin hazırlanması için babam eşeğin üzerinde ben yanında yaya ilçeye gittik. Senet için imza verecek bir kefil gerekli. İlçede babamın teyzesinin oğlu müftü. Müftülüğün yanı başında da oğlu Mustafa ağabeyin bakkal dükkânı.Biz yanına girip durumu anlatınca Mustafa ağabey dışarı çıktı. Biraz sonrada geri dönüp geldi. Meğer o çıkışında müftü Recep amcamın yanına uğrayıp –Baba Arnavıt amcam oğluynan dükkânda. Oğlu öğretmenliği kazanmış. Senet isteniyormuş. Sakın ha olma filan deme. Arnavıt amcam bir daha buralara uğramaz- diye söylemeye gitmiş. Her üçünü de Allah rahmet eylesin. Hep birlikte gittik yedibin sekizyüz liralık senet hazırlanıp imzalandı. Yanımıza alıp babamla aynı yoldan aynı biçimde köye döndük. Bir başka gün sağlık raporu almak için kamyon kasası üzerinde Afyon’a gittiğimi, orada doktorları tek tek dolaşarak muayene ve imzaların alındığını, bir bölümün doktoru bulunmadığından önce Kütahya’ya gönderecek olup sonradan gerek görmediklerini unutamam. Başka bir gün okula giderken giyeceğim elbisenin alınması için un öğütmeye giden Hüseyin Çavuş amcamın at arabasıyla babamın beni de gönderdiğini, bir gece Küçükhüyükte konuk odasında yattıktan sonra ertesi günü erkenden Afyon’a vardığımızı şimdiki karılar pazarı denen yerden bir ceketle pantolon aldığımızı hiç unutamıyorum. Kayıda gittiğimizde okul parkının çiçekleri arasında babamı kaybedeceğim korkusunu, okul başlayınca babamın ağladığımı görmemek için dersteyken oradan ayrılışını, ders sonu babamı bulamayınca çok ağladığımı ve beni teselli etmek için uğraşan Sevim Büyükcambaz öğretmenimi hiç unutmuyorum. Gündüzleri dinlenme sürelerinde birlikte olduğumuz ama ders bitiminde evlerine giden iki arkadaşımın ardından kimseler görmesin diye kuytu köşelere veya Atatürk tepesine çekilerek usanıncaya kadar ağladıktan sonra okuldaki sekizyüz dolayındaki öğrenciler arasına katıldığımı, özetle okul yıllarımı hiç unutmuyorum ve otuz yılın üstünde öğretmenlik yaşamımı gözden geçiriyorum.

Geriye dönüp baktığımda öteki dersleri başarılı diye müzik ve beden eğitimindeki tembelliğime göz yuman İbrahim Çetintaş vekil öğretmenimi unutmuyorum. Kızarak ama saygıyla rahmet diliyorum. Müzik bilgisi olsaydı notaları öğretirmiydi diye düşünüyorum. Mutlaka yetişmemiz için çok çabalamıştır. Yoksa tarih dersindeki bir soruyu bilemedik diye bütün sınıfa yirmişer değnek sopa vururmuydu. Yerine asil öğretmen verilmiş olsa daha değişik koşullarda olabilir miydik diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Babalarımız bizleri okutsun diye gecesini gündüzüne katarak çaba veren ve sınava hazırlayan Bekir Seferlioğlu öğretmenimi ve özel ders veren Yaşar Erdem vekil öğretmenimi unutmuyorum. Öğretmen okuluna giriş sözlü sınavındaki Mete Gönenç ve Aziz Öztürk öğretmenlerimi, Gönül Ünalan öğretmenimi ve Ertuğrul Çolpan öğretmenimi, emeği geçen diğer öğretmenlerimi her fırsatta anımsıyorum.

Bana kitap okuma alışkanlığını ve tadını kazandıran Türkçe öğretmenlerim Mete Bey -güzel şiirler ve öyküleri dersler içinde okuyarak ve okul kütüphanesine en çok gidenleri ödüllendirerek- ile Gönül Hanım -yazdığım güzel kompozisyonlar sonunda sınıf önünde ödüllendirmeleri- ve Ertuğrul Bey’e -trigonometrinin korkulacak yanının olmadığına inandıran - sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü olan 16 Mart\'ta tüm öğretmenlerimin ellerinden öpüyor, ölenlere Allah\'tan rahmet diliyorum.

Devlet parasız yatılı öğretmen okulları ile 21 merkezde açılıp tüm yurdu kaplayacak biçimde düzenlenmiş ve kapatılmasa 1955 yılına kadar okulsuz köy ile öğretmensiz okul kalmayacak biçimde örgütlenmiş Köy Enstitülerinin işlevlerini yıllar sonra daha iyi anlıyorum. Eğitim sistemimizde yapılmasına çalışılan değişikliklerde bir resim öğretmeni arkadaşımın dediği gibi resim yapılacak, müzik söylenecek, beden eğitimi yapılacak veya devlet desteği olmadığı için il şampiyonluğunu kazandıktan sonra bölge elemeleri veya Türkiye şampiyonası maçların gidemeyen okullar olduğunu duyunca içim acıyor. Lise öğrenimini bitirmiş bir dilekçe yazmaktan korkan genç yetiştiriyorsak ve özel dershanelere milyarlarca ytl akıp gidiyorsa sorumluluk kimin. Bu okulları kapatanlar veya işlevini etkisizleştiren siyasilerle bürokratlar hiç içiniz sızlayışta bu yanlışları neden yaptık acaba diye kendinizle hesaplaştığınız olmuyor mu? Bu hesaplaşma sonunda gönül huzuru içinde yatıp uyuyabiliyor musunuz? O okullar olmasa ben ve benim gibi binlerce köy çocuğu eğitimsiz kalacaktı. Bu yüzden devlet okullarını, o okulların var oluş nedeni olan devletçiliği çok seviyorum. Okulumun adı anıldığında ilk günlerdeki gibi heyecanlanıyorum. Aynı yanlışlara ben düşmeyeyim diye her dersin hakkını vermeyi ve her konuda gücü oranında bilgi edinmelerini istedim öğrencilerimin. Çünkü bu vurdumduymazlık ya da hoşgörünün cezasını öğretmen okulunda iki yıl kaybederek çok ağır ödemiştim. Aynı durumda öğrencilerimin olmasını istemezdim değil mi? Bu konuda başarılı olduğumu umuyorum.
Yeniden bir meslek seçme durumu olsa hiç duraksamadan yine öğretmenliği seçerdim. Başarılar tüm öğretmenlerimizin olsun. 18.03.2007
Öğretmenliğe İlk Adım 2

Dersin adı ve içerdiği konular ne olursa olsun her dersin başlı başına önemi olduğunu o gece kavradım. Çünkü sınavı kazanıp okulda okumaya başlayınca do, re, mi fa, sol, la si, do notalarının “do gamı” olduğunu öğrendim. Dilimizdeki harflerin sayılması gibi kolaymış. Ama o gece düştüğüm duruma bakınca ne kadar güç ve ulaşılmaz bir bilgi gibi gelmişti. Öğretmen olursam hiçbir dersi bu önemli, bu önemsiz diye ayrım yapmayacağıma o anda kendi kendime söz vermiştim. Sınav sırası gelinceye kadar, sınava girenler arkadaşlardan sınavda neler sorulduğunu öğreniyor, eksik olduğumuz alanlarda bilgimizi geliştirmeye çalışıyorduk. Daha sonra Afyonkarahisar'da benzerine rastlamadığımız asfalt yolda, kavakların gölgesinde yürüyor, okulda yemeğimizi yiyor, gezerken küçük ama tatlı Hamidiye Köyü kavunlarından alıp hep birlikte yiyorduk. Akşam olunca okulun yatakhanesinde yatırıyorlardı. Başımızda büyük ağabeyler bize her konuda destek olmaya çalışıyorlardı.

Yanılmıyorsam üçüncü gün sınav sıramız geldi. Okulun müzik salonu sınav salonuydu. İçeriye girdim. Salonun sağında sonradan piyano olduğunu öğrendiğim üstü kadifeye benzer kumaşla örtülü ayaklı bir şey, karşısında büyüklü küçüklü sazlarla adını orada duyup ilk kez gördüğüm mandolinler sıralanıyordu. Bir seyyar tahta, birkaç harita ve iki öğretmenle kitaplar salonu tamamlıyordu. Sanki büyülenmiş gibi ne yapacağımı bilemez duruma gelmiştim. O gün kim olduklarını bilmeyip sınavı kazandıktan sonra adlarını öğrendiğim bu öğretmenlerin birisi Matematik grubu öğretmeni ve Müdür Yardımcısı Aziz Öztürk, diğeri Türkçe grubu öğretmeni Mete Gönenç'miş. Onlar soruları soruyor, ben yanıtlamaya çalışıyorum. Arada yanıtlayamadığım, az yanıtladığımı sandığım veya net yanıtlar verdiğim sorular oluyor. Ama aradan uzun yıllar geçmesine karşın bir soruyu ve verdiğim yanıtı hiç unutmuyorum ve unutmayacağımda.

Sınav bitiyor derken okulumuz hangi ilde? diye soruldu. "Eskişehir"yanıtını yapıştırdım. "Peki, Eskişehir hangi bölgede söyle bakalım?" dediler. Ben hiç beklemeden "Ege Bölgesi'nde" yanıtını verdim. "İyi düşün ve yeniden söyle" dediler. Yine beklemeden "Ege Bölgesi'nde" dedim. Bu şekilde dört kez yinelendi sanıyorum. Daha sonra karşıda asılı duran Türkiye fiziki haritasında Eskişehir'i göstermemi istediler. Hemen gösterdim. Soru yinelendi. Benim yanıtta değişmedi. Az önce kullandığım haritanın sağ alt köşesinde bölgeler haritası vardı. Eskişehir'i oradan bulmamı istediler. Buldum ve soru geldi hemen. "Eskişehir hangi bölgededir?" Ben utangaç, ağlamaklı, zor duyulan bir sesle "İç Anadolu Bölgesi" dedim ama öğretmen olma hayallerim bitmişti. Bu kadar basit soruya doğru yanıtı veremedikten sonra artık sınavı kazanamazdım ve okuma hayallerimin artık gerçekleşmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Çünkü babamın ayrıca okutabilecek gücü yoktu. O durumda dışarıya çıktım. Sınavdan çıkanın herkesin çevresi sarılıyordu. Bir yanda Dinar'lı öğretmen Ali Osman Akalan'ın öğrencileri, sorulan soruları yazıp öğretmenlerinin hazırladığı "İmtihan Kazandıran Kitap" için kaynak hazırlayanlar, sınava girecekler içinde "benzer soru bize de gelebilir" diyenler, önceden girmiş olup ta sonucu merak edenler ve en önemlisi sınava bizlerle gelmiş olan babalarımız. Beni bu ısrarcılığa iten nedeni yıllarca düşünmüşümdür. Sizi yanıltmak için doğru soru yanıtınıza yanlış derler sakın caymayın uyarıları mı? Soyaçekimden gelen bir inatlaşma mı? Sonuçlandırmanın olanağı yok. Yüzümün ne durumda olduğunu bilmiyorum ama bir öğretmenin "bırakın çocuğu zaten canı çıkmış" dediği kulaklarımda uğulduyor. Öteki sesleri ne duyuyorum nede anlıyorum. Biraz zaman geçince babamın kolumdan sürüyerek tuvalete götürüp verdiği safra haplarını (araba tutmaması için) ağzıma alıp suyu içtiğimi anımsıyorum.

Olayın gelişimini sonradan birçok kez bana ve çevresindekilere anlatırken babamın ağzından öğreniyorum:  Yürüyerek Eskişehir-Afyon asfaltına -Esenpark'n yanına- geldik. Oradan neye binip Afyon'a nasıl geldiğimizi falan hiç bilemiyorum. Çünkü sınav sonunda hem ben oğluma, hem oğlum kendine ve dünyaya küsmüştü. Hiç konuşmuyorduk. Afyon'da yürürken eski Tekel binasının önünden parkın önüne atlayan yolu geçiverince "neye benimle yürümüyorsun" diye gayet sinirlice tokadımı açmış durumda üzerine doğru geldiğimi ve "deminden beri ünnöyon, ey demeyosun" sözlerini duyup, "ben seni duymayon" dediğini duyunca sinirim geçivermişti. Babamın araba tutmasın diye verdiği haplar benim duyma gücümü yitirmişti. Birden deli gibi olup ne yapacağımı şaşırdım.  Ondan sonra oğlumun elini hiç bırakmadan köye dönüşümüzü ve eve kapanıp dışarıya çıkamadığı günleri hiç unutmuyorum." demişti. Çünkü başta ailemin ve öğretmenimin ve sonrada tüm köylülerimin yüzüne bakacak durumum yoktu. Herkes beni kahramanlar gibi uğurlamış, benim sınavı kazanarak dönmemi bekliyorlardı. Bense her şeyi batırmıştım. Öyleyse cezamı çekmeliydim.17.03.07

Öğretmenliğe İlk Adımlar

İlkokul yıllarım oldukça başarılı geçmişti. O zaman ilkokul bitirme sınavlarını başarıyla bitirdikten sonra öğretmen okuluna giriş için ilçe merkezlerinde yapılan sınavlara girdik. Sınav sonunda hiçbirimiz başarı sağlayamadık. Yapılacak iki iş vardı önümüzde ya yeniden sınava girmek için hazırlanacak ya da iş yaşamına geçecektik. Biz Bekir öğretmenimizin özverisi ve ailelerimizin de desteğiyle 3 arkadaş birinci yolu seçip dışardan okula devam ederek sınava hazırlanmaya başladık.2 arkadaşımız ise düşlerimizdeki okula gündüzlü olarak başlamışlardı bile. Bir kış boyunca hem sınav hazırlığı yaptık. Hem de 1. sınıfa yeni başlamış küçük öğrencilere ağabeylik yaptık. Ayrıca Yaşar öğretmen bize okullar kapandıktan sonra sınava kadar özel ders verdi. Mayıs sonuna doğru okumaya giden 2 arkadaşımızın yaz tatili için köye dönmesi bizim için büyük değişiklik oldu. Birlikte köye sığamadık sanki. Sıransöğüt yolundan dolaşarak Karşıyakada Eminlerin harmanın yamacına oturduk. Uzun süre onların anılarını dinledik. Biz neler yaptığımızı nasıl çalıştığımızı anlattık. Oradan ne zaman geçsem o çocuk saflığımızla bir oymak çocuk kümesi orada oturmuş koyu bir söyleşinin içindeler gibi gelir. Sınav dönemi gelince ilçeye gittik. Yanılmıyorsam Haziran ayının ikinci yarılarında olmalı. Bir gece otelde yattık. Bu tümümüzün ilk otel deneyimimiydi. Sinanpaşa camisinin şimdi park olan köşeye bakan yerinde o zaman ne olduğunu bilmediğimiz ama sonradan elektrik motorunu çalıştıran fuel-oil tankı olduğunu öğrendiğimiz deponun üstünde uyuyan bizim yaşlarımızda bir çocuk eli ayağı yağlı. Oradaki görevlinin çocuğumuydu? Evsiz barksız bir çocuk muydu yoksa? Kim bilir?

Bizim ilkokulu okuduğumuz yıllarda öğretmen okullarına giriş sınavı iki dereceli yapılırdı. Birinci sınav ilçe merkezlerinde klasik yazılı şeklinde bilgi ölçmeye yönelik bir sınavdı. Birinci sınavı kazananlar ise okuyacakları okulda –benim sınav yerim Yunusemre İlköğretmen Okulu’ydu- düzgün konuşmaya ve bilgi ölçmeye dayalı sözlü sınava gireceklerdi. Yazılı sınavı kazandıktan sonra okulun bulunduğu Eskişehir iline bağlı Hamidiye köyüne babamla birlikte sözlü sınavına gittik. Orada Sinanpaşa ilçesinden benle birlikte iki kişi, Sandıklı ve Dinar ilçelerinden ise ona yakın arkadaş bir araya geldik. Bizden önce sınavı kazanmış öğrenci ağabeylerin önerilerini dinleyerek sınava kadar geçecek olan uzun süreyi hoşça değerlendiriyorduk. Bir arkadaşım -şimdi profesör- “do gamından” başlayıp sekiz notayı usulüne uygun okuyup alkışlandı. Arkasından tüm gözlerin üzerime çevrildiğini hissettim. Aynı şeyi orada bulunanlar benden bekliyorlardı. Ama ben o ana kadar nota kavramını derslerde hiç almamış, nota sesini hiç duymamıştım. Bilmemenin verdiği bu sıkıntı ile başımdan ayak parmaklarımın ucuna kadar terlediğimi ve notaları okumayacağımı anlayan rahmetli babamın o gün bana çok kızdığını hiç unutmuyorum.16.03.07

ZEYTİNYAĞI
Akşam gazetesinden Nedim Atila nın 10.03.2007 günlü yazısını sağlıklı beslenmede yararı olur düşüncesiyle siz dostlarla paylaşmayı uygun gördüm.
Zeytinyağı insanoğlunun yerleşik düzene başlamasının izlerinden biri. Tüm dinler için kutsaldır. Kutsamada, ödüllendirmede kullanılmıştır.
İyi zeytinyağı, ağzı yağlamaz. Bölgesine özgü meyvemsi bir karakteri vardır ve ayrıca taşıdığı \'organoleptiklere\' bağlı olarak genizde biberimsi bir yakıcılık bırakır. Bu hislerin düzeyi, işlenme şekline göre az veya çok olabilir. Ama mutlak olmalıdır. Kokusu, lezzeti ve acılığı olmayan, ağzı yağlayan, yağlı his bırakan yağ, hele istenmeyen toprak, çimen, balık kokuları taşıyorsa iyi değildir. İyi zeytinyağı sindirim sisteminin dostudur, yendikten sonra sindirilmesi için vücudu yormaz, tam tersine birçok fonksiyonu düzenler. Renk önemli değildir, bölgeye göre değişirse de, erken toplanan zeytinden elde edilen yağ, geç hasada göre daha yeşildir. İyi yağ aktiftir; mantar dahil olmak üzere birçok maddeyi eritir, onun için cam şişede korunmalı, mantar varsa temas ettirilmemelidir. İyi yağ deriye, saça sürüldüğünde kolay emilir, yumuşatır, parlatır, koku bırakmaz!

İyi yağ, hava ve sudan uzak saklanmış sıkılırken ısı kullanılmamış, (maksimum 30 derecede sıkılmış), yani E vitamini öldürülmemiş, zedelenmemiş ve tercihen siyahlaşmadan -sarı-yeşil-mor renk geçişindeki zeytinden elde edilen yağdır. Yendiğinde farkını hissettiren yağdır. Yaşamın en önemli antioksidan kaynağıdır
Rafine şeker ve beyaz un tüketiminin artması, taze sebze- meyve (vitamin-mineral) tüketiminin azalması, Omega-3 tüketiminin azalması, Omega–6 tüketiminin aşırı artması ve katkı maddeleri ile toksinlerin kullanımının büyümesi diye özetleyebiliriz. Bütün bunlar başta hipertansiyon, diyabet, obezite, inme-enfarktüs ve damarlara bağlı kalp rahatsızlıklarını peşi sıra getirmiş. Barselona\'da yapılan kongrede tıp hekimlerinin hemfikir oldukları temel konu, zeytinyağının bütün bu rahatsızlıklar için \'önleyici hekimlik\' yaptığı

Öte yandan, kanseri önlediğine dair bilgilerin giderek daha çok kabul gördüğü \'tekli doymamış yağ asidi\' ya da \'oleik asit\'in en zengin kaynağı zeytinyağı. Zeytinyağı, kendisine has lezzetini ve antioksidan gücünü veren çok sayıdaki flavanoidleri, yağda çözünen stenolleri ve vitaminleri, dışardan almak zorunda olduğumuz \'essansiyel\' yağ asitlerini içermesinden ötürü sağlıklı yaşlanmanın ana kaynağıdır.

Zeytinyağının bir başka önemli özelliği ise, E vitamini de içeren \'izotron\' taşıması. İzotronlar \'antioksidan etki taşıyan, serbest radikalleri temizleyip/süpüren, damarları genişleten, pıhtılaşmayı yavaşlatan\' nitelikteler. Yeni sıkılmış \'sızma\' zeytinyağında bulunan ve boğaza yayılan bir acılık hissi veren yakıcılığa neden olan \'olecanthal\' maddesi de geçen yıl bulundu. Bu maddenin ağrı kesici ve \'antienflamatuar\' olduğu açıklanmış. Bugüne kadar LDL kolesterolü ve trigliseridi azalttığı, yararlı olan HDL kolesterolü artırdığı, kolon ve meme kanserlerine karşı koruyucu olduğu, ülser gelişimini yavaşlattığı, radyasyon-güneş etkisini azalttığı bilinen zeytinyağı için yeni bilgiler bunlar.
Zeytinyağı kalp krizini önlüyor, kanser riskini azaltıyor. Ama zeytinyağını tüketmenin de kuralları var.Zeytinyağının bütün önemli yararlarının yanı sıra E vitaminini korumak gerekiyor. E vitamini de çok nazlı bir vitamin Yağda eriyen bir vitamin olduğu için suda eriyen vitaminlere kıyasla ısı, ışık gibi dış etkenlere daha dayanıklı. Ancak gıdaların ısıtılma, pişirme, dondurulma, işlenme esnasında tahrip oldukları da bir başka gerçek. Bu nedenle zeytinyağının üretim ve tüketim aşamalarında \'soğukluk\' çok önemli. Üretim araçlarında sıcaklık hiçbir zaman 30 dereceyi aşmıyordu. Zeytinyağının soğuk tüketilmesi bu nedenle önemli. Sizlere anneannemin yaptığı gibi yapmanızı öneriyorum. Kullanacağınız yağın üçte birini yemeği pişirirken kullanın. Kalan üçte ikisini yemek piştikten sonra üzerine soğuk dökün Hem lezzetli hem de sağlıklı olsun yemeğiniz.- 15.03.2007
KAVGA DENEYİMİ
Cumhuriyet gazetesinin 17.02.2007 günlü hafta sonu ekinde Figen Atalay çocuklarda kavga olayını incelerken düşüncelerimizdeki karmaşık duygulara da yön vermekte. O yüzden ilgili yazının özetini siz dostlarla paylaşmanın yararlı olacağını düşündüm.
Çocuğunuzun başka çocuklarla kavga etmesinden korkar mısınız? Ben çok korkarım! Oğullarımın, arkadaşlarıyla hiç sorun yaşamamasını, kimseyle kavga etmemesini isterim. Hiç gerçekçi olmayan bu isteğim, doğru da değilmiş. Kavga, çocuklar için çok önemli bir deneyimmiş ve günlük yaşamda üstesinden gelinmesi gereken normal bir olaymış. Ancak, doğal ki, kavganın tehlikeli bir boyuta ulaşması ya da çocukların birbirine hakaret dolu sözler söylemeye başlaması üzerine araya girmemiz koşuluyla. Kavganın çocuklar için yararı şöyle anlatılıyor. Çocuklar, aralarında tartıştıkları zaman kendi güçlerini ölçerler ve insanların davranışlarının sebeplerini de anlamaya çalışırlar. Bu tartışmalar, kardeşlerin ailedeki konumları için mücadele vermelerine ve bu konumu garanti altına almalarına yarayan birer araçtır. Ayrıca çocukların arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde de karşısındakine karşı koyabilmesini ve kendi çıkarlarını koruyabilmesini sağlar. Bu hedefler doğrultusunda kavga etmek bazen kaçınılmaz olur. Çocuk, kardeşleriyle ve arkadaşlarıyla yaptığı bu kavgalar sırasında başkasına karşı koyabilme ve kendi isteklerini kabul ettirebilme gücünü sınar. Bu konuda kazanılan başarılar kişilik gelişimi için gereklidir, benlik bilincini güçlendirir ve sosyal yeterlilik için bir temel oluşturur.
O halde kavga önemli bir deneyimdir. Çünkü çocuklar bir taraftan kendilerini ortaya koymak ve yaşamla başa çıkmak zorundadırlar. Diğer taraftan da geri çekilmeyi ve yenilgiyi öğrenmelidirler. İsteklerini dile getirebilmeleri, karşısındakileri buna inandırabilmeleri ve böylece herhangi bir grup ya da aile içinde yerlerini bulmaları gerekmektedir. Akranlarıyla yarışırken gösterdiği dayanma gücü ya da yenilgiyi kabul edebilme anlayışı, çocuğunuzun kendisine olan güveninin artması ve kişisel gelişimi için önemli bir deneyimdir. Demek ki, çekişmelerin ve kavgaların belli bir ölçüde yaşanması doğaldır. Böyle bir anda çocuğunuzun yapması gereken, kendisini savunmaktır.- 14.03.2007
ÖZENTİDE YAZILI VE GÖRSEL BASIN
Bir çocuk, bir ünlüyü çok beğeniyor ve onun gibi olmak istiyorsa onu gözlemeye başlar, onun gibi konuşur, onun gibi giyinir. Sevdikleri beğendikleri gibi bir insanlar gibi olmak için kendi kişilik yapılarında o kişiye benzer bölümler üretir. Bir takım ruhsal bozuklukları olan, sorunlarına aileden destek bulamamış ve dışardan destek bulmak isteyen gençler, çevresinde gördüklerinden birini çok beğenip, onun özelliklerini kendi egosuna uyarlar.
Yalnız şarkı söyleyerek, dizilerde oynayarak sanatçı olunmaz. Sanatçıların toplumsal sorumlulukları da var. Gençlere iyi anlamda örnek olmalılar. Çünkü gençlerimiz kişilik arayışındalar, hırpalanmışlar, yalnızlar. O yüzden en ufak bir durumda alkole ya da uyuşturucuya başlarlar. Yaşantılarının yanlışlığını usuyla çözmek yerine, yaşamın getirdiği zorluklar içinde sıkılan, hırpalanan, köşeye sıkışan ve kafası bozulan insanların uyuşturuculara ve çeşitli alt kültürlere sığındığı gözlenmektedir.
Medyanın en olumsuz yanı, gösterdiği şeyleri yasallaştırmasıdır. Genç manken uyuşturucu kullanıyor, yaşlı oyuncu da, başarılı sinemacı da... İnsanlar bunları gördükçe, uyuşturucuyu kendi içinde yasallaştırıyor ve artık ayıplamıyor. Ancak ne yazık ki çoğu örneklerde ulusun değerlerinin ve gerçek habercilik anlayışının terk edildiğini, magazine ağırlık verildiğini görüyoruz.
Milli Eğitim politikamızın değişmesi gerekli. Görülüyor ki bir 30-35 yıl yitirilmiş. Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir. Uyuşturucunun tehlikelerinin ve kötü sonuçlarının net biçimde ortaya konduğu haberlerin caydırıcı olabileceği belirtilmektedir.Yazılı ve görsel basının toplumu yönlendirirken çok daha dikkatli olmalıdır. Sanatçıların, sporcuların, mankenlerin, kısaca hızlı ve kolay para kazanan insanların, renkli yaşamlarına yer veren medya, bu konuda yer alan haberlerin uyuşturucunun tehlikelerini ve feci sonuçlarını net biçimde ortaya koyan haberler olmasının gerekliliği üzerinde çalışılmalıdır. 13.03.2007
YİTİRİLEN DEĞERLER -16: DEVE DÜZÜNME-GELİN DÜZÜNME
(kasabamızın köy seyirlik oyunlarından)
Eski düğünlerde iyi havalarda Çarşamba geceleri davul-zurna dışarıya çıkardı. Diğer günler düğün sahibinin odasında çalınır söylenirdi. Davulun çıktığı alana meydan ateşi yakılarak veya katmer sacının küllenen çukur yanı yukarıya gelecek şekilde yüksekliğe oturtulur. Üstüne konulan küle gazyağı dökülüp ateşlenerek aydınlatılmaya çalışılırdı. Şimdiki aydınlatma gereçlerinin yanında o günleri düşündüğümüzde aydınlatma değil, sadece karanlığı bölme işlemi yapılabiliniyordu.
Deve düzünmek için  beş kişi seçilirdi. Öndeki kişinin elindeki uzunca değneğin ucuna ölmüş eşek veya beygir kellesi kemiği geçirilir. Bu saman gerisinin dayak deliğinden yukarıya doğru uzatılır, devenin başı ve boynu olurdu. Öteki dört kişide saman gerisinin altına girer kapkara bir yaratık çıkardı ortaya. Bilinmeyen veya az bilinen yaratıklarla çocukları korkutup sindirmek büyüklerin işine geldiğinden korkutma aracı da hazırdı işte."Deve geliyor.", "Deveye atıveren mi?", "Deve seni yer !" gibi sözleri sık sık duyardık. Deve hazır olunca bunun eli değnekli birde çobanı olurdu. Deve insanların üzerine doğru saldırınca veya çobanın söylediklerini yapmayınca değneği orasına burasına yer deve düzünenler. Bir diğer eğlence şekli deve düzünenlerle birlikte veya onların peşi sıra ortalıkta olan gelin düzünmüş iki erkek ve bunların başındaki babalarıdır. Seyirciler içinde gelini kaçırmak isteyenler veya gelinler ortalıkta oynarken sataşmaya kalkanlar kız babasının sopasından kendilerini kurtaramazlar. Zaman zaman şeytan düzünmede olurdu düğünlerde. Bir kişi değişik kıyafetler giyinir, yüzünü de islerle, küllerle kapkara boyardı. Uzunca bir sırığı bacaklarının arasına alıp ucundan tutar, diğer ucuna da çapıt bağlanıp gazyağı dökülerek ateşlenirdi. Alanda öteki oyunculara yer açmak için sopasının arka ucunu sağa sola savurtarak insanların alanı daraltmasının önüne geçmiş olurdu.
Bu eğlencelerde konusu o günün koşullarına göre düzenlenip uygulanan bir orta oyunu türü değil mi? 12.03.2007
SAYILAR ARASINDA YOLCULUK ( dünden sürüyor)
Şimdi bazı matematik bilmecelerinin yanıtlarını birlikte arayalım:
1. 1 den daha küçük olan en büyük sayı nedir?
2. Hepimiz farklıyız, sonsuz sayıdayız, hepimiz birbirimize eşitiz.
3. Bir üçgenin merkezi neresidir?
4. Ben bir sayıyla o sayıyı daha küçük veya daha büyük yapmadan çarpılırım. Ben neyim?
5. Kendimle çarpılınca kendime eklenirim. Ben neyim?
6. Sürekli dönerim ama asla çıkış noktasına ulaşamam.

Soruların yanıtını verdikten sonra biraz düşünelim. Matematik yaşam boyu yaptığımız en güzel yolculuktur. Sayıla bizi birçok bilinmeyenin içinde gezdirir ve çoğu kez yolculuğumuz bilinenlerin içinde sona erer.
Matematik ister günlük yaşamda saymak ve ölçmekte, ister problem ve bilmeceleri çözmekte, ister füzeler, yüzen cisimler, kaldıraçlar, teraziler veya manyetik kuvvet çizgilerini bilimsel olarak incelemekte kullanılsın, eninde sonunda köklerinden kopar ve kendi yaşamını yaşamaya başlar. Böyle yapmakla daha kuvvet kazanır; çünkü artık yalnız belli durumlarda değil, benzer bütün durumlarda kullanılacaktır. Böylece daha soyut daha oyunvari olur. Sonra ne olur? Deneyim arttıkça oyun daha iyi oynanır. İlk bulunduğunda şaşırtıcı olan sonuçlar; giderek daha tanıdık, açık, hatta apaçık hal alır. Artık esrarlı ve uğraştırıcı bir yanı kalmamıştır. Giderek daha fazla sayıda problem standart yöntemlerle çözülecektir. Ve böylece kullanılabilen tekniklerin ufku genişleyecektir. Bu nedenle uygulamalar giderek kolaylaşacak ve en kuvvetli matematikçilerin dikkatini gerektiren zor ve uğraştırıcı problemleri bulmak zorlaşacaktır.
Rakamların günümüze değin yapmış olduğu yolculuğu incelersek bu gün ne denli şanslı olduğumuza seviniriz. 11.03.2007
SAYILAR ARASINDA YOLCULUK ( başı dündü)
Küpler dizisini düşünelim:1 8 27 64 125 216 343 512...
Bu dizi kareler dizisinden daha çabuk büyüyor. Ne kadar hızlı büyüdüğünü fark etmek için farklarını yazalım.
1 8 27 64 125 216 343 512...
7 19 37 61 91 127 169
12 18 24 30 36 42
En alt dizi farkların farkıdır. O da artıyor ama o kadar hızlı değil. Her seferinde 6 artıyor. Böyle örnekleri çoğaltabiliriz. Hatta matematikçiler son yazdığımız diziye bakarak diğer tüm dizilerde 6 nın gizini aramışlardır. Örneğin; küplerin farkını şöyle yazmışlar:
1 8 27 64 125 216 343 512...
1x6+1 3x6+1 6x6+1 10x6+1 15x6+1 21x6+1 28x6+1
Bu durumda 6 nın çarpıldığı sayıların bir özelliği olduğundan şüphelenilir. 6 nın çarpıldığı sayıları sırasıyla yazalım.
1 3 6 10 15 21 28 36 45...
Matematikçiler problemler hakkında şöyle derler: \"Bir problem diğerine yol açar ve bir doğru düşünce birçok düşünceye götürür insanı.\"
Şimdi bu dizinin oluşturduğu sayıların farkına bakalım:
1 3 6 10 15 21 28 36 45...
2 3 4 5 6 7 8 9...
6 ile çarpılan sayılar dizisi arasındaki farkların farkları bizi 1 in eksik olduğu doğal sayılar dizisine götürür. Bu özellik bize dizinin 1 le başlaması gerektiğini düşündürür. Bu ise ancak küpler dizisinin 0 ile başlaması ile mümkündür. Bakın sayılar arasında yaptığımız yolculuk bizi nasıl ilginç sonuçlara götürdü. Böyle birçok modeller oluşturabiliriz.
Fransız bir hâkim olan Fermat matematikle amatörce uğraşıyordu. O da sayıların arasındaki bazı gizleri keşfetmişti. Fermat her tam sayının dört karenin toplamı olduğunu ileri sürmüştü. Fakat birçok tam sayı ise dörtten az karenin toplamıdır. Fakat 7 asla üç karenin toplamı değildir.
İngilizcede Ne demek istediğini anlıyorum yerine Ne demek istediğini görüyorum derler. Modern İngilizcede görmek ekseriya anlamak yerine kullanılır. Matematikte görüş, doğruca önümüzdeki bir şeye bakmaktan değişmeceli anlamda görmeye kadar değişir. Sylvester, matematiğin farkların benzerliği ile benzerliklerin farkını anlamak olduğunu söyler. Matematikçiler ilişkileri ve bağlantıları görürler, ayrıca fark edilmesi zor özellikleri de algılarlar. Bunu geometride grafikleri çizerken aritmetik ve cebirde olduğu kadar kolaylıkla yaparlar. 10.03.2007 (arkası var)
SAYILAR ARASINDA YOLCULUK
Rakamların nasıl oluştuğunu, bugün kullandığımız şeklini ne zaman aldığını biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Fransa\'da 6. Sınıf öğrencileri bir gün kendi aralarında rakamların nereden geldiğini çok merak ettiklerini tartışıyorlarmış. Matematik öğretmenleri de tartışmaya katılmış. O da rakamların bu gün kullandığımız şeklini ne zaman aldığı ile ilgili soruya bir yanıt verememiş. Hemen orada bu konu ile ilgili araştırma yapamaya karar vermiş. Bu konuda 2000 sayfalık 2 ciltlik dev bir eser ortaya çıkarmış. Basit bir merak matematiğe çok önemli bir eser kazandırmış. Rakamlar bizim kullandığımız durumuna gelinceye dek birçok evreler geçirmiştir. Biz, bu açıdan çok şanslıyız. Çünkü her şey önümüze hazır geldi.
Bir öğretmene sormuşlar. \"İlkokula yeni başlayan öğrenciler daha ilk günde aritmetik hakkında ne bilmeleri gerekir? o da 1 den 100 e kadar olan sayılarla dost olması gerekir. demiştir. Sayılarla nasıl dost olabiliriz? Bu en azından toplama işlemini görünce paniğe kapılıp terlemeye başlamamak demektir. Sayılara her zaman her yerde rastlarız. Bazı özeliklerini ve en azından aralarındaki bazı ilişkileri biliyoruz. Onlarla ilgili birçok şey öğrendik ve bu gerçeklerin bir bölümünü biz kendimiz keşfettik. Hepimiz beynimizde sayılarla ilgili gerçekleri saklarız. Örneğin 144, 12 nin karesidir. 169, 13 ün karesidir. 16, 32,64,128 ve 512 sayıları 2 nin tam kuvvetleridir. Bilgisayar meraklıları, bilgisayar belleklerinin tanımında ve bilgisayar etiketlerinde geçtiği için bu sayıları iyi tanırlar.
Hardy 1729 no lu taksiyle geldiğini ve bu numaranın ona kendisi için önemsiz gözüktüğünü ve uğursuz bir şey olmamasını umduğunu söyleyince Ramanajuan hemen şu yanıtı verdi.Hayır, bu çok ilginç sayıdır; bu iki küp toplamı olarak farklı iki şekilde ifade edilebilen sayıların en küçüğüdür. 1729=12³ +1³=10³+9³
Sayılarla çalışan herkes, doğal olarak birçok yararlı bilgileri depolar. Hepimiz 9 un tek basamaklı kare sayıların en büyüğü olduğunu biliriz. Bu çok önemli mi? Hayır. Fakat şunu da fark edersiniz; kare olan sayıdan 1 çıkarınca elde edilen sayı, aralarındaki fark iki olan iki doğal sayının çarpımıdır. Örneğin; 16–1=15 ve 15 =3.5 benzer olarak siz de böyle birçok sayı bulabilirsiniz.
En çok tanıdığımız sayılar karelerdir;1 4 9 16 25 36 49 64
Bu kareler arasındaki farkın gitgide büyümesi dikkatimizi çeker.
1 4 9 16 25 36 49 64 81 100...
3 5 7 9 11 13 15 17 19
Bir de bakıyorsunuz kare sayıların farkları, tek sayılar dizisinden başka bir şey değil.
Bu düşünceyi daha önce sözünü ettiğimiz 2 nin kuvvetleri ile deneyebiliriz.
2 4 8 16 32 64 128 256 .
2 nin her kuvveti solundaki sayının iki katıdır. Bu bize 2 nin soluna 1 yazmamız gerektiğini anlatır.
1 2 4 8 16 32 64 128 256...
Şimdi de farkları yazalım:
1 2 4 8 16 32 64 128 256...
1 2 4 8 16 32 64 128 256...
Görüyoruz ki farklar dizisi orijinal dizinin tekrarı oluyor. Demek ki kareler dizisinden hayli farklı bir dizi ile karşılaştık sorusunun yanıtı hayırdır.

09.03.2007 arkası var

KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN
8 Mart emekçi kadınlar günü; sömürüye, zulme, ırkçılığa, cins ayrımcılığına, erkek egemen değerlere, kadere, baskı ve aşağılanmaya karşı başkaldırıdır. Bu başkaldırıyı sokaklara, meydanlara taşıma günüdür.
Günümüz dünyasında kadınlar hala ayrı uygulamalarla karşı karşıyadırlar. Kadınlara baskı yapılmakta; kadınlar işkence görmekte, hapsedilmekte; kadınlar taşlanmakta, linç edilmekte; kadınların büyük bir kesimi okuma yazmasını bilmemekte; milyonlarca kadın işsiz bırakılmakta; kadınlar zorla evlendirilmekte; kadınlar namus cinayetlerinin odağı olmaktadırlar. Birçok ülkede genç kızlar ve kadınlar temel hak ve özgürlüklerden yoksundurlar. Erkekler onlara danışmadan, kadınların yaşamları konusunda karar vermektedirler.
Uğraş, savaş tehdidi ve savaşa, iş yaşamındaki baskıya, kadınlara karşı genel baskıya karşı sürüyor. Genel olarak değişmeyen bir doğru ise şu: Savaş