TÜRKLÜK BEDENİMİZ İSLAMİYET RUHUMUZDUR

İslam dininde milliyetçiliğin yeri olduğu ayet ve hadisler ile açıkça belirtilmiştir.
Hücurât Suresi:13 de "Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O\'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır.
Bu konuda Peygamber efendimiz de şöyle demiştir.:" -Sizin en hayırlınız kendi aşiretini müdafaa edendir. (Bu yüzden ) günah işlemedikçe. Hadis-i şerif (Ebu Dâvut)
Görülüyor ki İslam dininin temelinde zaten milliyetçilik söz konusudur. Milletler İslam Dinini yaşarken İslam dinine ters düşmeyen kendi geleneklerini de yaşayabilirler. Bir yanlış anlaşılma var o da, İslam dinini kabul etmiş bir kişi Araplar gibi düşünüp Araplar gibi yaşaması gerekmiyor. Burada yanlış olan Peygamber efendimizin yaşadığı yıllardaki giyimi ile ilgili konularda bazı konuların yanlış değerlendirilmiş olduğu kanısındayım. İslamiyet'i kabul etmek demek, Arap kabilesi gibi yaşamak demek değildir.
Ne diyor sevgili Peygamberimiz; sizin en hayırlınız kendi aşiretini müdafaa edendir kısaca, uyulan gelenek ve görenekleriniz, İslam dininin yasakladıklarından değilse yaşayın diyor. İslam dininin yasakladığı nelerdir? bunlar insanlara faydası olmayan, insanları günaha sokan yaşam biçimi, gelenek ve göreneklerdir.
İnsanlar kavim kavim yaşamaya başladığından bu güne kadar, kendi aralarında çeşitli alışverişlerle bir birleri ile olan bağlarını kuvvetlendirmişlerdir.
İslam ve Milliyetçilik Ruhla beden gibidir, hava ile su gibidir, birbirinden ayrılmaz, ayrılması mümkün değildir. Daha da ileri giderek şunu da söylemek istiyorum. Türk Milleti İslam'ın öncüsü, kurtarıcısı olduğunu söyleyebilirim. Türkiye manevi açıdan İslam’ın en güçlü kalesidir. Türkler İslam’ı kabul etmeseydi, İslam dini bu kadar yayılamazdı. Birçok insanlar İslam’la şereflenemezdi. Kısacası ;Türklük bedenimiz İslamiyet ruhumuzdur. Diyerek noktayı koymak istiyorum. ( alıntı: Şadan KÖSE )

Çanakkale şehidine mektup

Bu mektubu seni hatırla(t)mak için yazıyorum. Ancak kimden, ya da nereden başlayayım? Bir taburluk mevcutla üç tümene karşı savaştığın Seddü’l-Bahir’den mi başlayayım? Ya da bedenini bu vatana adamış, ruhuyla da Allah’a susamış 67 kişilik bir mevcutla Ertuğrul Koyu’nda 6 bin düşman askerine karşı direnişinden mi başlayayım? Sen ki Ezineli Yahya Çavuş komutasında iman, vatan, bayrak ve namusu korumak adına, nefsine uymamak için ayağını taşlara, ağaçlara bağlayıp -Bedrin aslanları- kadar şanlısın. Söyle, nasıl anlatayım seni?
Hani Mart ayıydı ve saldırıların yoğunlaştığı bir akşam, Ocean zırhlısı döşenen mayınlardan kurtulmuştu da geçtiği tüm tabyalara cehennem yağdırıyordu. Durmadan İstanbul’a gitmeye çalışıyor ve Ayasofya’ya çan takmak için sabırsızlanıyordu. Sen çaresiz oturmuş, ağlıyor ve duâ ediyordun. Oysa kim derdi ki, Havranlı Seyyid Onbaşı aslanlar gibi kükreyecek,-Lâ Havle..-yi çekip 276 kiloluk top mermisini sırtlayıp namluya vererek tekbirle ateşleyecek ve Ocean’ı bacadan vuracaktı. İşte bu, apaçık Allah’ın yardımıydı ve sen bunun farkındaydın, -Vurdun, Lâ Havle’yi çektin vurdun/Yenildi, kaçıyor düşman kurtuldu öz yurdun- diyerek tekbirle duâ ettin.
Peki ya Bigalı Mehmet Çavuş’u nasıl anlatayım? Korkuderesi ve Cesarettepe’de ölüme meydan okurcasına, lağım tünelinde, Anadolu’nun dört bir tarafından olan 22 arkadaşıyla beraber canla başla son nefesine kadar yapılan mücadeleyi hangi kelime ifade eder!? Hangi kelime lağımdan oluk oluk akan kanı tasvir edebilir!? Hangi bilim 1994’te çıkan yangının ortasında kalan lağım çevresindeki ağaçların yanmamasını şehitlerin toplu olarak gömüldükleri yer olmasına bağlayabilecek? Dahası mı? Hangi devlet yetkilisi Eceabat’ta 1934’te yapılan kazıda, Bigalı Mehmet Çavuş’un elinde mavzeriyle hiç çürümemiş cesedinin kıbleye doğru eğilmiş şekilde bulunduğunu ve bu olaydan beş kişi haberdarken, dağlardan binlerce yeşil sarıklı insanın gelip cenaze namazını kıldıktan sonra, gözden kaybolduğunu söyleyecek? Sahi, bu yeşil sarıklılar, Anzaklı askerin annesine yolladığı mektupta, -Üzerimize hep yeşil sarıklı Türk askerleri geliyor, ancak gece ölü ya da yaralı tespitinde yeşil sarıklıları göremiyorum- diye belirttiği yeşil sarıklılar mı?
Sen en büyük vahşete maruz kalıp -bir hilâl uğruna- batan güneşsin. Ah, Soğanlıdere’de bulunan Sahra hastanesindeki sargı yerinin, bombalanarak şehit edilen binlerce Mehmetçiğin kanının oluk oluk dibine aktığı servi ağacının dili olsa da konuşsa ve dibinde biriken hilâllerin kanıyla beslenmekten ızdırap duyduğu için bedeninin kıvrıldığını anlatsa!.. Evet, İngiltere ve Fransa’nın Senegal, İrlanda, İskoçya, Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan, Mısır ve Cezayir gibi sömürge ülkelerinden getirdikleri bir sürü askerler, âdeta, -en kesif orduların- yüklendiği mahşerî bir vahşet tablosunun parçalarıydılar. Oysa Albayrak Sırtı’nda yaralı bir düşman askerini taşıyan âbiden, merhametle kaplı yiğitliğini ebediyen tüm insanlığa gösterecektir.
Biliyor musun, bir ara Japon Kültür Bakanı bize gelmiş ve dönemin Millî Eğitim Bakanı kendisine, -Eğitim sistemimizi nasıl geliştirelim ki, hem teknolojik bilgiye hem de mânevî-millî değerlere sahip olan bireyler yetişsin?- diye sormuş. Japon Kültür Bakanı öncelikle çocuklarını daha küçükken İkinci Dünya Savaşında Atom bombası atılan Hiroşima ve Nagazaki’ye götürdüklerini ve eskiden ne halde olduklarını anlattıklarını, daha sonra da son model teknolojik araçları gösterdiklerini, böylece, -Biz böyleydik, bu hale getirdik. Siz de çalışın daha iyiye götürün- düşüncesini aşıladıklarını belirtmiş. Millî Eğitim Bakanımız, -Bizim Hiroşima’mız yok ki- deyince, Japon bakan, -Sizin Çanakkale’niz 10 Hiroşima eder- demiş. Doğru söylemiş. Çünkü bu savaşta resmî kaynaklara göre 253 bin şehit vermişiz. Düşmandansa 284 bin asker ölmüş. Bu, 287 gün süren savaş süresine oranlansa, günde ortalama binden fazla insanın öldüğü bir mahşerî tablonun yaşandığı görülecektir.
Peki biz ne kadar anlamışız Çanakkale’nin kıymetini? Öncelikle 15 bin km uzaklıktan bir sabah âyini için de olsa Anzak gençleri Çanakkale’ye gelip atalarını her sene ziyaret ederlerken, biz ziyaret etmeyi aklımızdan geçirmeyiz. İkincisi Gelibolu Şehitliğini açık hava meyhanesi olarak kullandık. Kaybedilen şehitlerimizin sayısını bile doğru dürüst tespit etmemişiz. Savaş gazilerimize sahip çıkmamışız. Seyyid Onbaşı’ya bir gazi maaşını bile çok görmüş, ömrü boyunca odun taşımasına göz yummuşuz. Düşman kuvvetleri, ölen askerleri için 1924’te gösterişli anıt ve mezarlıklar yaparken, biz ancak 1950’li yıllardan sonra ciddî bir âbide yapımına girişmişiz. Şehit anıt ve mezarlıklarımız bakımsızken, İngiliz, Fransız ve Anzak askerlerinin mezarları, ücret karşılığında, Türk işçileri tarafından çiçeklerle süslenmiş. Çanakkale Şehitler Âbidesinin altındaki Savaş Eserleri Müzesi de, ne yazık ki 253 bin Mehmetçiğin ölümünden sorumlu olan İngiliz devletinin kraliçesi Elisabeth tarafından 1971’de açılmış. En önemlisi, atalarımızın Mehmet Akif’in sesiyle, -Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli/Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli- şeklinde ifadesini bulan temennilerini ve bu uğurda can verişlerini göz ardı etmiş, mukaddeslerimize sırt çevirmişiz. Yani ahde vefa göstermemişiz.
Sahi biz daha ne zamana kadar, -Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak/ Bir devrin battığı yerdir/Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın/Bir vatan kalbinin attığı yerdir- (N. Halil Onan) haykırışına kulak verip, -Âsım’ın Nesli- olacağız? Söyleyebilir misin bana Ey şehit oğlu şehit! Sahi hangi ana -Çanakkale içinde aynalı çarşı/Ana ben gidiyorum düşmana karşı- nağmesini duyduğu vakit, -Git oğlum, ya gazi ol ya şehit! Ben seni bugünler için doğurdum. Damarındaki kanı helâl sütle yoğurdum- demez? Hangi ana Çanakkale denince 15, 18, 20 ve daha nice yaşlarda şehadet şerbetini içen vatan evlâtlarını, kınalı kuzuları hatırlamaz?
Sahi ne zaman Çanakkale’yi hatırlayıp, güzel ülkemizin güneydoğusundaki ve meclisteki hainlere gereken cevabı vereceğiz? Ne zaman birilerinin insan hakları, demokrasi, halkların kardeşliği...vb söylemleri ağızlarından düşürmemelerine rağmen bu kardeşlerin ayrılması ve düşman olması için yapmış olduklarını faaliyetleri göreceğiz? Ne zaman?
Herhalde ateş bizim eve düşünce, herhalde bir fidanda bizden bu vatana feda edilince. Herhalde bizim tanıdığımız anaların hergün feryatlarını duyunca. PEKİ SİZCE NE ZAMAN?
Aziz ruhun şâd olsun koçyiğit Mehmetçik!..
 
Malumunuz son haftalarda yüreklerimiz yanıyor. Ülkenin her yerinde ocaklar söndü, gencecik fidanlar soldu. Ne için, bu ülkenin bekası için. Allah onlardan razı olsun. Onlar ki Çanakkaledeki dedelerine layık insanlar oldular. Peki ya biz?
Son zamanlarda türkücü İsmail Türüt’ün söylediği bir parça var. Plan yapmayın plan...
En son duyduğuma göre bu şarkının içinde bulunduğu İsmail Türüt’ün son kasetine Kültür Bakanlığı bandrol vermemiş. Gerekçe ise çok komik. Ne biliyor musunuz? Bu şarkı ile İsmail Türüt bölücülük yapıyormuş. Ya şarkıyı bende dinledim, hem de defalarca ama nedense bölücülükle ilgili bir şey bulamadım. Anlaşılan bu şarkının sözleri birilerini baya kızdırmış. Bu şarkının sözlerini bir kağıda yazıp iyi okuyun, bir daha okuyun.şarkının son dörtlüğünü bir daha okuyun. Sonra da Türkiye’nin son 10 yılında Karadeniz bölgesiyle ilgili hafızamızda kalan olayları bir hatırlayalım.
Son 10 yıldır yasadışı aşırı sol (Devrimci, Marksist, Leninist) örgütler karadenizde yuvalanmaya çalışmıyor mu? Simdi ülkemizin bir köşesinde azan terörizm geçmiş yıllarda almış olduğu ağır darbelerden sonra güneydoğudan Karadeniz bölgesine yuvalanmaya çalışarak cepheyi genişletmek istemedi mi? Daha sonra yine bu bölgede sansasyonel bazı olaylar olmadı mı?... Simdi şarkının son dörtlüğünü bir daha okuyalım.
Bizde varken bu duruş, emiceniz olsa Bush
Alayınız beş kuruş, etmez karadenizde
Anladık var öcünuz, belli kuyruk acınız
Kargaşaya gücünüz, yetmez karadenizde
Türk ve İslam güneşi, batmaz karadenizde
Peki bunu yazan Ozan ARİF ve söyleyen İsmail Türüt sizce de mi bölücülük yapıyor? Bakın yıllar önce Üstad necip Fazıl Sakarya şiirinde nasıl haykırmış. Bu vatanı sevenlerin, bu vatan içip can verip kanını akıtanların yani Türklük Davasını güdenlerin, kendi yurtlarında garip kaldıklarını ne güzel ifade etmiş.
...Hey sakarya, kim demiş; suya vurulmaz perçin?
rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur,
sırtına sakarya'nın, TÜRK TARİHİ vurulur.
eyvah, eyvah, sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük...
... vicdan azabına eş, kayna kayna sakarya,
öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!...
Ama ne gariptir ki bu vatanda yıllardır Dağlara şiirler yazan, methiyeler düzen, şarkılar yapanların kasetlerine bu yasaklar gelmedi. Bırakın bu kasetleri yasaklamayı bunların kasetleri ülkede peynir ekmek gibi satıldı. Özellikle belli zihniyetlere sahip insanlar bu kasetleri alıp dinlemeye başladılar. Hatta ve hatta 12 Eylülden önce bu zihniyetteki arkadaşlarımız ve ya ağabeylerimiz eylemlerinde sol yumruklarını havaya kaldırıp devrim naraları atarken, dağlara methiyeler düzen şarkı ve şiir kasetlerini Güneydoğu dağlarındaki Teröristlerin yaptığı gibi zafer işaretleri yaparak dinlemeye başladılar. Peki bu kasetler peynir ekmek gibi satılırken bu ülkenin kültür bakanları ne yapıyordu?
Özellikle 12 Eylül ihtilalinden sonra özel televizyonların kurulması ile basın ve yayın oldukça önemli bir güç olmuştur. Basının önemli köşelerinde duran zatı muhteremler artık istedikleri gibi ülkenin gidişatına yön vermeye çalışmışlardır. Son yıllarda ise aynı zatı muhteremler Türkiye sevdalılarına olmadık yakıştırmalar yapıp ülkemizde yükselen milliyetçilik hareketlerini azaltmak ve sekteye uğraşmak istemektedirler.
İşte aynı zihniyet Ozan Arif’in yazdığı, İsmail Türüt’ün söylediği bu şarkıdan rahatsız olmuşlar ve düğmeye basmışlardır. Yeri geldiğinde bu toprakların bulunduğu coğrafya itibariyle bir çok devlerin emelleri olduğunu ve zaman zaman planlar yapıldığını söyler dururuz. Yoksa bizler handikapta mıyız? Hiçbir devletin bu topraklar üzerinde emeli yok mu acaba? Ermenisi, rumu hatta kürtçünün buralarda bir emeli yok herhalde? Demek ki 19 Mayıs 1919 dan sonra bu topraklara gelen yunan tarihi ve doğal güzelliklerimizi görmeye gelmiş. Demek ki Ermeni Asala örgütünün üç T planının (Tanıtma-Tazminat-Toprak) tanıtma ayağında özellikle Avrupadaki ateşe ve büyük elçilerimizi spor olsun diye öldürdüler. Demek ki güneydoğuda Mehmetçiğimize sıkılan kurşunlarda kazayla sıkılmış demek ki.
ÖZÜR DİLERİZ. SİZİN GİBİLERİN ( BU ÜLKEYİ SEVMEYEN VE HAİNLİK EDENLER) PLANINI BOZDUĞUMUZ İÇİN ÖZÜR DİLERİZ.
Plan yapmayın plan gitmez karadenizde
Kahpelik yalan dolan tutmaz karadenizde
Ne conisi ne rusu pusu kurmasın pusu
Bölücülük borusu ötmez karadenizde
26.10.2007
TARİHİMİZDEKİ ZAFERLERLE GURURLANMALIYIZ
Afyona yeni taşındığım günlerdi. 27 Ağustos Afyon’un düşmandan kurtuluşu kutlamalarına günler kalmıştı. Benim çocuklar ise oldukça heyecanlıydılar. Eee nede olsa bir askeri geçiş törenini canlı göreceklerdi. Tabii ki onlar da çok bayramlar görmüştü ama bu bayramın nasıl olacağını onlara anlatınca daha da sabırsızlanmaya başladılar. Özellikle Askeri birliklerin geçişini çok merak ediyorlardı. Oğlum artık evde askercilik oynamaya ve bizlere komutanlık yapıp komutlar vermeye başlamıştı bile. Arada bir Çanakkale Marşını ve baş koymuşum Türkiyemin yoluna parçasının ezberlediği kublesini söylüyordu. Gerçi bildiği başka şarkı türküde yoktu.
Nihayet 27 Ağustos geldi çattı. Bizimkiler hazırlıklarını yaptılar. Hepimiz yola çıktık. Kutlamaların yapılacağı caddenin kaldırımında yerimizi aldık. Güneş tam karşımızda ve tepemizi yakıyordu ama aldıran yoktu. Benim oğlanın gözü hep ilerde geçit için bekleyen askeri birlikteydi. Onlara bakıp bakıp heyecanlanıyordu. Protokol konuşmaları, öğrencilerin şiirleri bitti. Sıra askeri geçit törenine gelmişti. Töreni izlemeye gelen halkta bir hareketlenme bir heyecan başladı. Herkes geçit törenindeki askerleri dahi iyi görebilmek için en iyi yeri bulmaya çalışıyordu. Askeri Bando geldi yerini aldı ve resmi geçit töreni başladı.Herkeste heyecan yavaş yavaş yükselirken gökleri yırtan bir ses Türk Hava Kuvvetleri Jetleri o kadar yakından geçti ki, o kadar çok gürültü çıkardı ki neredeyse kulaklarımız sağır olacaktı. Benim oğlan heyecanından neredeyse şoka girecek. Bir yandan geçen askerlere bir yandan havada ki jetlere bakıyor ve yüksek sesle bağıra bağıra onları bizlere gösteriyordu. Yeşil kıyafetli askerleri daha önceden de görmüştü ama hava ve deniz askerlerini ilk defa görüyordu. Bir ara bana dönüp ((havacı ve denizci askerleri gösterip) bunlar düşman mı? diye sordu. Bende onların düşman askeri olmadığını kendine anlayacağı dilde anlattım. Daha sonra tanklar, uzun menzilli tanklar ve ağır silahlar geçmeye başladı.Benim oğlan o kadar çok seviniyor ve heyecanlanıyordu ki, bir yandan geçen araçları bizlere “bakın, bakın” diye gösteriyor, bir yandan da heyecanından ayaklarıyla yerinde sayıyordu. Bu esnada üç helikopter o kadar yakından geçtiler ki, elimizi uzatsak değecekti neredeyse. Bütün bunları izledikçe bizlerde çok heyecanlandık ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizle gurur duyduk. Gururlanmamak elde değil ki. Beş yaşındaki Alperen’den yetmiş beş yaşındaki beli bükülmüş ihtiyar nineler ve dedelere kadar herkesin göğsü kabardı. Resmi geçit töreni bitti. Ardından Mehteran geldi kulaklarımızın pasını sildi. Evlerimize dönerken daha bir gururlu idik.
Birkaç gün sonra televizyonda haberleri izlerken bir siyasi parti liderinin sözleri dikkatimi çekti. “Bundan böyle 30 Ağustoslarda göğsü kabarmayanlara, gözleri yaşarmayanlara dikkat etmeliyiz” demişti. Ne kadar da doğru bir cümle idi. Özellikle son günlerde ülkemizde cereyan eden olaylara ve Ankara’daki bazı oluşumların söylemlerine baktıkça, bu cümlenin ne kadar yerinde olduğu ortadadır. Şükür ki bizlerin 30 Ağustoslarda göğsümüz kabarıyor ve gözlerimiz yaşarıyor.
06.10.07
CUMHURİYET BU TOPRAKLARDA KAZANILDI
Evet son günlerde Afyona gelip gidenler bu sözü mutlaka okumuştur. Afyon ile Özdilek alış veriş merkezi arasında Mavi Hastane Karşısına düşen Afyonkarahisar Valiliği tarafından hazırlatılmış bir resim. Resim, Varan tesisleri yakınındaki Anıtta Atatürk’ün Kocatepe de ki duruşunu anlatan, o anıttan çekilmiş bir resim. Bu resim güneş doğarken ve ya batarken çekilmiş. Çok dikkatli bakıldığında gün batarken çekilmiş gibi görünüyor. Çünkü dağlar Sincanlı ovasının dağlarına tıpa tıp benziyor. Valilik resmi o kadar büyük düzenlemiş ki görülmeye değer. Resmin altında da “Cumhuriyet Bu Topraklarda kazanıldı” cümlesi. O resmi ve yazıyı ilk gördüğümde tüylerim diken diken olmuştu. Ne manalı bir resim ve ne manalı bir söz.
Afyonkarahisar valiliğini tebrik etmek lazım. Ben su anda o resmi her gün iki defa görmekteyim ve her görüşümde de bir tuhaf olurum. Bundan 87 yıl önce bu topraklarda ne acılar ne sıkıntılar ve mücadeleler olmuş. O günlerde alınan her nefesin bile bir manası varmış. O günleri kitaplardan okuduğum kadarıyla hayalimde canlandırmaya çalışıyorum. Bir de bizler çocukken dedelerimizin anlattıklarını okuduklarımla birleştirip canlandırmaya çalışıyorum. Ne günlermiş o günler. Sonra şu anki yaşantımıza bakıyorum. Etrafımıza göz gezdiriyorum. O günlere göre ne kadar yavan ve ne kadar basit olduğunu görüyorum. O dönemde alınan her nefes bile VATAN için alınıp verilirken, günümüzde bazı çevrelerce tam aksi hareket edilmesi beni derinden yaralıyor.
Etrafımızda o kadar pervasızca hareketleri ve vurdum duymazlıkları gördükçe acaba o muhteşem zafer hiç kazanılmadı mı? Eğer kazanıldıysa ne uğruna ve kime, kimlere karşı kazanıldı. Bu zafer kazanılırken neler feda edildi? Bu soruların cevabı sanki “hiiiçççç” miş. Evet bir hiçmiş ki insanlar bu kadar rahat ve pervasızca davranıyor ve hala uyumaya devam ediyor, hem de “Bu millet bir ayağa kalkmaya görsün, bir kurtuluş zaferi daha kazanır” hikayesini söyleye söyleye.
 
Değerli dostlarım. köyde olmam nedeniyle ve daha sonrada evimi Sandıklıdan Afyona taşımam nedeniyle bir süre aranızdan uzak kaldım. Tabi bu arada internet bağlantımda olmadığından sitemize yazı yazamadım. İnşallah bundan böyle yazı yazmaya devam edeceğim.
Kasabamızdan 9-10 gencimizin üniversite sınavlarında başarılı olduğunu kutlama mesajlarından öğrenmiş bulunuyorum. Bende sınavı kazanan sadece bir- iki kişiyi değil tümünü tebrik ederim. Eeee ne de olsa diğerleride NUhlu. İnsallah bundan sonraki tahsil hayatınızda da başarılı olursunuz. Yonunuz ve bahtınız açık olsun.
FERFİNE

Bu kelimeyi duyunca yeni yetmelerimiz birbirlerine garip garip bakıp acaba bu kelime ne anlama geliyor diye düşünebilirler. Buna rağmen yaşları özellikle kırkın üzerinde olanlarda tatlı bir tebessüm oluşur. Çünkü onlar için ferfine demek kafadarların uygun bir yerde ( genelde mahalle odalarında ) bir araya gelinmesi ve burada sabahlara kadar seviyeli eğlencelerin yapılması yüsük, kemik ve ya aşık oyunlarının oynanması, yemeklerin yenmesi, güzel olan şeylerin konuşulması anlamına gelir. Bizim çocukluğumuzda özellikle kış aylarında her gece mahalle odaları sabahlara kadar açık olur ve ferfineler yapılırdı. Akşam üzeri evlerde; tavuklar pişirilir, kadayıflar hazır edilirdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde odalar dağılır tam mahalle gecenin karanlığına gömüldü, gömülecek diye düşünürken birden bire bir hareketlenme olur, tatlı bir koşuşturmacalar başlardı. Ben çok iyi hatırlıyorum yeni odada da babam arkadaşlarıyla toplanır ferfineler yapılırdı. Gece tam bitmeden oda sakinleri her zamankinden biraz daha erken kalkar ve genelde de hep birlikte odadan çıkarlardı. Sen zannedersin ki sanki hepsinin de aynı anda uykusu geldi. Ama işin aslı o değildi. Biraz sonra odaya oğulları ve oğullarının arkadaşları gelecekler ve ferfine yapacaklardı. Onlara odayı daha erken bırakmak için her zamankinden erken dağılırlardı. Zaten onlar çok iyi biliyorlardı ki hem odanın içinde hem de dışarıda onların odayı terk etmelerini bekleyenler olurdu. Onlar odayı terk ettikten sonra odanın içindeki odayı yeni misafirlerine hazırlarken, sobayı yeniden ateşlerken, odanın dışındaki gözcü ise ferfineye dahil olan diğer misafirlere çoktan haberi uçurmuş olurdu. Zaten baba eve gelirken oğulda tepsi ile yola düşmüş olurdu. Babamda arkadaşları olan Azem eşme, Halil Çolak, Ramazan Çolak, Hüseyin Demirkol gibi daha bir çok ağabeylerimle bazen yeni odada bazen de zeyinsizlerin odada toplanırlardı. Onlar toplandıklarında neler yaparlar neler konuşurlar benim ve benim yaşımdaki diğer arkadaşlarım için büyük merak konusu olurdu. Bazen evden tepsiyi ben götürür ve eve geri dönmek istemezdim. Bende onlarla yemek yemek isterdim. Aslında amacım onlarla yemek yemek değil, onların sohbetlerini dinlemekti. Benim yanımda çok fazla konuşmazlardı, benden rahatsızlıkları babamın bana kızmasından anlardım, ama eve gitmemek için direnirdim. Sonra bir bakardım yatağımdayım. Demek ki uyumuşum ve babam beni eve getirip yatağıma yatırmış. Tabi biz uyuduktan sonra orada ne tür sohbetler ederlerdi onu bilemezdik ama bildiğimiz tek şey orada yemeklerin yenmesiydi.
İşte ondan dolayı bizlerde kendi arkadaşlarımızla bazen evlerimizden yiyecek bazı şeyler getirir ve Bıllilerin evin yanındaki keçicilerin (O zamanlar Kırdıların iniydi) inine gelir orada oturur ferfine yapardık. Getirdiğimiz yiyecekleri hep birlikte yerdik.
O zamanlarda piknikler yapılır mıydı bilmiyorum ama artık su anda bu tür ferfinelerin yapılmadığını biliyorum. Daha sonraki yıllarda genç yetmelerde ferfinelere özenerek odalarda toplanmaya başlamışlardı. Odanın anahtarlarını odanın sakinlerinden istediklerinde hemen verilirken zaman geçtikçe anahtarlar verilmemeye ve ya vermemek için bin bir dereden su getirilmeye başlanmıştı. Belli ki odanın sakinleri gençleri kırmadan reddetmek istemekteydiler. Sebep ise aslında çok açık. Ferfine yapacağız diye toplanılıp ferfinenin ruhuna sadık kalınmadığından, odada içki içilmesinden dolayı oda sakinleri rahatsız olmuşlardı. Haklı olarak Bazen odada namaz kılındığından dolayı gençlerin bu tür davranışlarından oldukça rahatsız olunmuş ve ferfine ruhu ortadan kalkmıştır.
Yeni yetme gençlerin bu hatalarından dolayı oda sakinleri artık gençlere güvenemez olmuş ve odalarında ışıkları erkenden söner olmuştur. Sadece seçim dönemlerinde odalar gecenin ilerleyen saatlerine kadar açık kalmaktadır. Oda kültürünün zayıflamasından mıdır yoksa içki olayının işin içine karışmasından mıdır bilemiyorum artık ferfine olayı da yok olmak üzeredir. Yoksa kahvehaneler odaların pabucunu dama attığı gibi pikniklerde ferfinelerin pabucunu dama mı atmıştır? Bilemiyorum.
Umarım ferfine gibi güzel adetlerimize onların ruhuna sahip çıkarız ve bizlerde ileriki nesillere olduğu gibi teslim ederiz.

 
DUYMADIKLARIMIZI DUYDUK

Çankırı’dan sitemizi ziyaret eden değerli sehit babası, emin ol ki bu site sakinlerinin tamamı senin evladındır. Ama maalesef senin gözbebeğin olan oğlunu geri getiremeyiz. Senin acını ve dramını okudum. Benim vatanım için Cumhuriyetim için; Milletim için, Kutsal saydığımız ne varsa onların kutsallığı için canını seve seve feda eden evladına müteşekkiriz. Allah Rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Allah başka anaların ve babaların evlatlarını bağışlasın. Vatan hainlerini de Kahretsin. Ayrıca sana bunu reva görenleri de Allah islah etsin. Vatanı ve milleti için canını feda edenlere bu şekilde davranılması hiç hoş değil. Bana yardım edin diye feryat ediyorsun. Sana inşallah 22 Temmuzda sana bunları reva görenleri SANDIK a gömerek yardım edeceğiz. Senin anlattıklarının bir değişiğini bak Mustafa YILDIZDOĞAN nasıl anlatmış...


DUYMADIKLARIMIZI DUYDUK
GÖRMEDİKLERİMİZİ GÖRDÜK.
İKİ DİRHEM AKLIMIZ VARDI
ONU DA YEDİK BİTİRDİK.
FRENİ PATLAMIŞ KAMYON GİBİYİZ,
ALLAH'A HAVALE GİDİYORUZ.
BİZ BU HALLERE DÜŞECEK ADAMMIYDIK.
DALINDAN KOPAN YAPRAK MİSALİ
BİR RÜZGARA KAPILDIK Kİ SORMAYIN GİTSİN
KOS KOCA 5000 YILLIK ÇINAR
BATININ HIZARINA DÜŞTÜ.
FELEĞİN NAZARINA DÜŞTÜ
YİĞİT DİYE NAMIM VARDI
NAMERT PAZARINA DÜŞTÜ.
BİZ BU HALLERE DÜŞECEK ADAMMIYDIK.
NE BATILI OLABİLDİK NE DOĞULU
İKİ CAMİİ ARASINDA KALMIŞ BEYNAMAZ GİBİYİZ.
BİZİ BİZ YAPAN,BİZE AİT NE VARSA HER ŞEYİ ATTIK,
TIPA TIP TAKLİT ETTİK, ASLINI YAŞATTIK.
ÜRETMEDİK,TÜKETTİK,HAZIRA KONDUK HEP YATTIK
HAZIRA DAĞ MI DAYANIR BEYLER,
İLİMSİZ ÇAĞ YAKALANMAZ,İLİMSİZ KALDIK,
SIĞ KALDIK,KALDIK BÖYLE KIRAÇ.
CİĞERİ BEŞ PARA ETMEYENLERE EL AÇTIK,
VE KAHRETSİN YAŞIYORUZ, ONLARA MUHTAÇ
BU SON LİMAN,BU SON GEMİ BAŞKA YOL YOK
ANLAYIN ARTIK ANLAYIN
TÜRKÜN TÜRK'TEN BAŞKA DOSTU YOK..
YARDIM ALMAYA ALIŞANLAR,EMİR ALMAYA DA ALIŞIRLAR
ALIŞTILAR BEYİM ALIŞTILAR
ÜÇ BEŞ KURUŞ İÇİN
DALINIZ,KÖKÜNÜZ DEDİLER ,AÇTILAR
KIYINIZ, KÖŞENİZ DEDİLER,ORTALIĞA SAÇTILAR
GURURUMU KÖPRÜ ETTİLER,GEÇTİLER,
ÖLÇTÜLER,BİÇTİLER
ŞAH DAMARIMI KESTİLER BEYİM KESTİLER

ŞEREFE DİYEREK HAYSİYETİMİ İÇTİLER
BİZLER GÖLGEMİZLE OYNAŞIRKEN
ONLAR DAĞLARIMIZDA POYRAZ OLUP ESTİLER.
BİZ BU HALLERE DÜŞECEK ADAMMIYDIK
HÜRRİYETİN TARİFİNİ UNUTTUK,
ÇANAKKALE'Yİ,SAKARYA'YI UNUTTUK
UNUTTUK ECDADI,MAZİYİ UNUTTUK,
MUHTAÇ OLDUĞUMUZ KUDRET, DAMARDAKİ ASİL KANI UNUTTUK,
UNUTTUKÇA MUSİBETLERE GARK OLDUK
UNUTTUK BEYİM UNUTTUK
SANKİ BU VATANI BEDAVA BULDUK,
BİZ BU HALLERE DÜŞECEK ADAMMIYDIK.
HEY GİDİ ASIRLAR HEY, SES VERSENİZ
YÜREKLERİ O GÜNLERE ÇEVİRSENİZ
HEY GİDİ ÜÇ KITA,YEDİ DENİZ
HEY GİDİ UÇSUZ BUCAKSIZ VATAN
VATAN İÇİN CAN VEREN
ŞİMDİ ELİN VATANINDA YATAN
MEZARSIZLARIMIZ,SAHİPSİZLERİMİZ
GARİPLERİMİZ,
YANİ AZİZ ŞEHİTLERİMİZ
ÖZÜR DİLERİZ ÖZÜR DİLERİZ,ÖZÜR DİLERİZ
VELHASIL
BİZ BU HALLERE DÜŞECEK ADAMMIYDIK
02.07.2007

B İ R  B O Ş A N M A  D A V A S I
Mahkeme salonu gün ortası tenhalığındaydı. İlginç bir dava olmadığı için salonda fazla izleyici yoktu. Gencecik hakim salona girdi.Önündeki dosyaya bir göz attı: “Yine boşanma davası ha!” Başını kaldırdı.Bakışlarını davalıyla davacıya çevirdi. İkisi de 70’ini aşkın görünüyordu.Şaşkınlık içinde sordu: “Boşanmak mı istiyorsunuz?” Yaşlı kadının gözleri doluydu. Kırpıştıra kırpıştıra torunu yaşındaki hakime baktı ve inim inim bir sesle hikayesini anlatmaya başladı: “Bu gördüğün adamla elli yıl kadar önce evlendik yavrum! Evlendiğimizin birinci yıldönümünde kocam olacak bu adam bana sedef çiçeklerinden oluşan bir buket verdi. Onları öyle çok sevdim ki, yapraklarından yeni sedef çiçekleri ürettim. Zamanla çoğaldılar. Çocuğumda olmadığı için bütün sevgimi onlara yöneltmiştim. İsimler bile takmıştım” Gözlerini sildi: “Hergün sedef çiçeklerini suluyor, toprağını havalandırıyor, sevip oksuyor ve onlarla konuşuyordum. Birgün baktım yaprakları sararmaya başladı. Kocam bahçıvandır. Çiçeklerimin neden sararıp solduğunu sordum. Bana dedi ki: “Sedef çiçekleri gündüz değil, gece yarısından sonra sulanırmış.” Bunu duyduğumdan beri hastalıkta sağlıkta, soğukta sıcakta, tam elli yıl boyunca her gece sabaha karşı saat 2’de yatağımdan kalkıp evlatlarını emziren anne hassasiyeti içinde sedef çiçeklerimi suladım. Bu benim kocam olacak adam, “bir gecede ben kalkayım, karıma yardımcı olayım!” demedi. Hiçbir faydasını göremedim.” “Peki” diye araya girdi genç hakim, “Boşanmak için bunca sene neden bekledin nine?” Yaşlı kadın yemenisinin ucuyla gözlerini silerken konuştu. “Ailenin kutsal olduğunu öğrettiler bize evladım, zırt pırt boşanma olmaz. Boşanmak için bıçağın kemiğe dayanması lazım!” “Anladım” derken gülümsedi hakim, “Peki bıçak ne zaman kemiğe dayandı?” “Birkaç gün önce!” diye soruya cevap verdi yaşlı kadın, “Yorgunluktan, beklide yaşlılıktan o gece uyuya kalmışım. Çiçeklerime su veremedim. Yavrucaklar susuzluktan sararıp soldular. Kocam olacak adam, hiç olmazsa beni uyandırarak yardım etseydi! Ama hayır! O kadar duyarsız ve umursamaz biridir ki, uyanmışsa bile sırf bana yardımcı olmamak için beni uyandırmamıştır. Böyle bir adamla artık bir dakika bile evli kalamam, lütfen bizi boşayın!” Kadın sustu. Gözlerini tekrar sildi.
Gencecik hakim yaşlı adama döndü: “Nineyi duydun, söyleyecek bir şeyin var mı?” “Var!” dedi yaşlı adam, karısı tarafından ağır şekilde suçlandığı önüne doğru bakarak anlatmaya başladı: “Askerliği reisicumhur köksünde bahçıvan olarak yaptığım sırada tanıdım Ayşe’mi. Ona sedef çiçeklerinden buketler verdim. Delice sevdik birbirimizi. Sonra evlendik. Evliliğimizin ilk yıllarında boyun ağrısı çektiği için doktora götürmüştüm. Doktor, boyun kireçlenmesi teşhisi koydu. Uzun süre yatakta kalırsa boynundaki kireçlenmenin artacağını, bu sebeple her gece kalkıp gezinmesi gerektiğini söyledi. Fakat eşim inatçıdır, doktoru dinlemedi. Aramızda bu tartışma sürerken sedef çiçekleri yaprak dökmeye başlamaz mı, hemen aklıma bir cinlik geldi: Onları gece yarısından sonra sularsa yeşereceğini söyledim. Böylece uzun süre yatakta hareketsiz kalmamasını sağlamak istiyordum.Ancak uykusu ağırdır Ayşe’min. Bu yüzden yıllardır saat 2’lere kadar uyumadım. Çeşitli yollardan onu uyandırdım. Sevdiğim kadını evladı gibi sevdiği çiçeklerini sularken her gece gizlice seyrettim. Ama geçen gece yaşlılık işte, uyuyakalmışım. Uyuyakalınca da Ayşe’mi de uyandıramadım. Çiçekler susuz kaldı. Bu yüzden de suçlanıyorum.Ve dünyada her şeyden çok sevdiğim kadın, bu yüzden beni boşamak istiyor.” Yaşlı kadın kocasına baktı. Hıçkırdı, sarsıldı. “Nasıl da yanılmışım?” diye bağırdı. Sendeleye sendeleye kocasının yanına gitti, kocasına sarıldı. “Her şey göründüğü ya da sanıldığı gibi değildir” diye mırıldandı gencecik hakim, “herkes hayatı kendi duruşuna göre yorumlar” Dosyayı mübaşire uzattı: “Dava düşmüştür” Gözlerinden de iki damla yaş düşmüştü.

 

NEDEN ÖĞRENCİ BURSUNA DESTEK OLMALIYIZ?-3

Sabahları saat altı da kalkıp kahvaltı yapardık ve saat yedi de yola çıkardık. Artık o uzun yola da çileye de alışmıştık. Ama her geçen gün bizim için daha çileli olmaya başlamıştı. Havalar artık iyice soğumuş ve kar yağmaya başlamıştı. Çoğumuzun çizmesi bile yoktu. Ayaklarımızda kara lastik ayakkabılar ellerimizde Pazar çantası ve içinde de o günkü derslerin kitapları ve defterleri ayrıca öğle yemeğimiz. Biz o kadar erken çıkıyorduk ki Karla kaplı olan yolu bile biz yürüyerek açardık. Hatta kasabalı bilmez ama biz o günlerde bizden sonra bu yoldan araçlarla gidenlere kolaylık olsun diye ikili sıra olur ve iki tekerin tahmini geçeceği yerlerden tek sıra halinde giderdik. Eğer bizim de maddi durumumuz iyi olsaydı hepimizin ailesi de bizlerin bunca sıkıntı çekmemize razı olmazlar ve daha iyi imkanlarda okumamızı sağlarlardı. Kış günlerinde yolculuk daha çetin geçerdi. Bazen tipi ye yakalanır ve okula elli - ellibeş dakikada varırdık. Öğretmenimiz derse gireli onbeş dakika olmuş. Sınıfımıza girerdik. Öğretmenlerimiz sobanın etrafına ama biraz uzak olacak şekilde oturakları hazırlamış olurlardı. Ayaklarımızda kara lastik ayakkabı olduğundan çoraplarımız ıslanmış olurdu. Sınıfa girmeden önce çoraplarımızı çıkarır ve lavoba da yıkardık. Sınıfa girdiğimizde sobanın yakınına çoraplarımızı uzağına da biz dizilir hem ısınır hem de ders dinlerdik. Tabiiki çorapların nasıl koktuğunu anlatamam. Simdi düşünüyorum da Eğer o günlerde NUHYAR olsaydı, eğer o günlerde öğrencilere burs verilseydi her halde ilk önce bize verilirdi diye düşünüyorum. İleriki günlerde bizim yolculuktaki sıkıntılarımızı en aza indirmek için belediye başkanıyla görüşüldü. Artık sıkıntılarımız biraz olsun hafiflemişti. Çünkü Afyona giden belediye arabasına bizde biner, kemere kadar giderdik. Tabiki ayakta giderek ve yol parasını vererek. Kemer köprüsüne vardığımızda 18 kişiyi indirirler onlar Afyona biz Taşoluk a doğru yola devam ederdik. Bazen karşımıza köyün köpekleri çıkar ondan kaçardık. Bazende Akçeşer suyu ( o dönemde de su olayı kızışmıştı.) yüzünden önümüze birileri çıkar bizi taşlarlardı. Tabi ki bizde korkudan okula geri döner ve öğretmenlerimize söylerdik. Çorap kokumuzu çeken öğretmenlerimiz ve okul memurlarımız (Özellikle Okul Memurumuz Kazım ÖZTÜRK) ellerine sopaları alırlar bizleri köpeklerden ve ateşli Taşoluklulardan koruyarak Kemer köprüsüne kadar geçirirlerdi. Bizler öğretmenlerimiz bize acırlar onun için böyle davranırlar sanırdık. Simdi daha iyi anlıyorum ki onlar bize acımıyorlarmış. 13 - 15 yaşlarındaki bir avuç çocuğun bu çilesini yakından gören biri acımazda ne yapar. Ama onlar bize acımamış ama bize gıpta etmişler, bize hayran kalmışlar. Bir tarafta Nuh Kasabasından onca sıkıntılarla karların içinde okula derse yetişmeye çalışan bir avuç çocuk. Diğer tarafta Taşoluk tan gelen bizimle aynı sıralarda oturan ama o sıraların kıymetini bilmeyen, bilemeyen arkadaşlarımız. İşte öğretmenlerimiz bu ve daha bir çok sebepten dolayı bizlere hayran kalırlar, her fırsatta bize destek olurlar ve bizlerin üzerine titrerlerdi. Evet öğretmenlerimiz bizlere o günlerde Manevi destek verdi. Bizlerde onların yüzünü kara çıkarmayıp büyük bölümümüz üniversiteyi bitirdi ve çeşitli yerlerde çalışma hayatına atıldı. Ama Rahat bir okul hayatı geçiren, bizim sıkıntılarımızın onda birini dahi çekmeyen Taşoluklu arkadaşlarımızın büyük bölümü ortaokuldan sonra okuyamadılar. Bizler okuduk ama onlar okuyamadı. Kim bilir belki çektiğimiz sıkıntılardan dolayı ve ya Öğretmenlerimizin bizlere vermiş oldukları sonsuz destek sonucu okul hayatımıza lise ve üniversite olarak devam ettik. İşte simdi bizler hayata atıldık ama hayata atılmak için üniversite okumak isteyen bir sürü kasabalı gencimiz daha var. Bizlerde onlara destek çıkalım ki onlarda okusunlar. Kim bilir belki bizim desteğimizle daha bi gayret ederler ve başarılı bir okul hayatından sonra başarılı bir iş hayatına atılırlar.
BU ÇORBADA TUZUNUZ OLSUN İSTEMEZMİSİNİZ. ÖZELLİKLE DÜN TAŞOLUK’A KARDA KIYAMETTE GİDİP OKUMA MÜCADELESİ VEREN ARKADAŞLARIM. SİZLER O GÜNLERİNİZİ UNUTTUNUZ MU. EGER UNUTMADIYSANIZ İŞTE SİZE FIRSAT. NUHYAR’A SENDE ÜYE OL KASABAMIZDAN GENÇLERİMİZİN OKUMALARINA DESTEK OL.
Bu vesile ile NUHYAR a emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Özellikle de Hasan EŞME hocama
 

NEDEN ÖĞRENCİ BURSUNA DESTEK OLMALIYIZ?-2
Bu arada taşeronlar Irak’a işçi götürüyorlarmış, babamda yazıldı ve Irak’a gitti. Tekrar okulların açılma zamanı yaklaşmış ve arkadaşlarla okumak için ailelerimizi nasıl ikna edebileceğimizi konuşuyorduk hep. Bir gün akşam üzeri Kadir ağabeyin hanımı Naciye ablam bana çağırıp annen akşam evdemi size oturmaya geleceğim diye sordu. (Kadir abim o zamanlar civcicilik yapıyordu ve su anki Mollaların Necati ağabeyin oturduğu yerde oturuyordu). Bende annem evde buyur gel dedim. Hemen aklıma bir fikir geldi. Nasılsa babam yoktu, annemi Naciye ablamın desteğiyle ikna edebilirdik. Dediğim gibide oldu. Annemi sagolsun Naciye ablamın sayesinde ikna ettik. Ben afyona imam Hatip Lisesine yazılmak istiyordum. Oranın pansiyonunda kalacaktım. Taşoluktan Akrabalarımın çocuklarıda orada kalıyorlardı. Bende onlarla birlikte kalacaktım. Hemen ertesi gün Taşoluk’a okulun ve pansiyonun yerini öğrenmeye gittim. Akrabaların evine vardığımda öğrendimki o akrabalarımın çocukları da 11 tane zayıf getirmiş ve onları da Afyondaki okuldan alıp Taşoluktaki ortaokula kaydettirmişler. Çaresiz kalmıştım. Annemi tekrar Taşoluk için ikna etmeliydim. Mahalledeki arkadaşlarla konuştuk, Taşoluktaki ortaokula hep beraber gidecektik. Zannedersem birbirimizi o kadar çok seviyorduk ve birbirimize o kadar çok bağlıydık ki onun için birbirimizden ayrılmamak için herkes ailesini iknaya gitti evine. Herkes mahalledeki diğer arkadaşının hepsinin de Taşoluktaki ortaokula kayıt olduğunu kendisinin de kayıt olmak istediğini söylediler. Aslında daha kayıt olan falanda yoktu. Biz sadece bizi de kaydettirsinler diye mahalledeki diğer arkadaşlar kayıt oldu dedik. Böylece Taşoluk’a gitmek isteyen herkes Ailesinden izin aldı ve Taşoluk ortaokuluna kayıt olduk. Artık emelime ulaşmış ve ortaokula başlamıştım. Nereden bilebilirdim ki çileli bir üç yılın başladığını. Taşoluk a on sekiz kişi gidiyorduk. İlk günler herkes için baya eğlenceliydi. Hergün sabah herkes evinden çıkıyordu. İlk önce ben çıkıyordum çünkü benim evim kasabanın yukarısındaydı. Diğer arkadaşlarda evlerinden çıkar kapının önlerinde sanki belediye arabasını bekler gibi beklerlerdi. Gelen öğrenci konvoyuna katılırlar böylece kasabanın bitiminde sayımız on sekiz olurdu. Hergün özellikle yol çok eğlenceli geçiyordu. Ama günler ilerledikçe artık o yol bizim için çekilmez olmuştu. Maddi durumu iyi olanlar (Özellikle babası Avrupa da olan arkadaşlar) bisiklet alıp bu çileden kurtulmuş ve artık bizim kırkbeş dakikada yürüyerek gittiğimiz yolu onlar on dakikada gitmeye başlamışlardı. KEŞKE BİZİMDE BİRAZ DAHA MADDİ DURUMUMUZ İYİ OLSAYDI... Herhalde bana da bisiklet alırlardı.
NEDEN ÖĞRENCİ BURSUNA DESTEK OLMALIYIZ?-1
İlkokulu bitirmiş ve içim okuma azmiyle yanıp tutuşuyordu. Ortaokula kayıt zamanı geldiğinde babama Afyonda okumak istediğimi söyledim. Babam bana oğlum görmüyor musun bu köyden Afyona okumak için kim gittiyse sene sonunda 11 zayıfla ( tüm derslerin zayıf olduğunu kastediyor) geldi. Birde orada hiç okula gitmemişler hergün sinema sinema dolaşmışlar ve neredeyse berduş olacaklarmış onun için okula seneye yollamayacaklar. Hem onlar için sorun değil onlar Avrupalı ve ya maddi durumları daha iyi. Ama bizim durumumuz öylemi ki. Biz kendi yağımızla anca kavruluyoruz. Hem seni okula yazdırsak başında birinin durması lazım, ev kiralanması lazım. Bunlar içinde para lazım dedi. Ben O zaman beni okulların pansiyonları var oraya verirsiniz orada yatar kalkarım dedim. Babamda seni oralara koyabilmek için yeterli paramızın olmadığını hem okullarda her gün bombalar patladığını (12 Eylül öncesi olayları kastederek) ben senin cenazeni okullardan mı getireceğim, yok olmaz öyle şey otur oturduğun yerde dedi. KEŞKE BİZİMDE BİRAZ DAHA MADDİ DURUMUMUZ İYİ OLSAYDI... Çaresiz boynumu büktüm. Etrafımda babamı ikna edecek, okumanın önemini bilen ve babama anlatacak kimseler yoktu. Bende bunu kabullendim ama içimdeki okumak ateşi beni kor gibi yakmaya başladı. Bir gün gene babamın karşısına dikilerek ya beni ortaokula kaydettir yada ben buradaki Kur’an kursuna gideceğim dedim.tamam Kur’an kursuna git dedi. Ben de arkadaşlara söyledim ve onlarda ailelerini ikna edip onlarda benimle birlikte Kur’an kursuna başladılar. İçimdeki ateş bir nebze olsun azalmıştı. Ortaokula gidememiştim ama olsun neticede okuyordum işte. KEŞKE BİZİMDE BİRAZ DAHA MADDİ DURUMUMUZ İYİ OLSAYDI... Kur’an kursu mevcudumuz oldukça kalabalık olmuştu. Kendimizi Kur’an kursunda değil sanki ilkokulda gibi hissediyorduk Bir sene böyle geçti. Tekrar babamın karşısına dikildim. Ben okuyacağım dedim. Babam gene bana aynı şeyleri söyledi ve tekrar Kur’an kursuna gidebileceğimi söyledi. Ben mecburen ikinci senede Kur’an kursuna devam ettim. >>> Devamı var
17.06.2007
 
Bizler kasabamızdan uzaklarda oluşumuzdan mıdır bilmem ama ona ve orada olan herkese özlemlerimizi yazarız hep bu sitede. Bazen bunun adına NUH SEVDASI deriz bazen de başka bir isim buluruz buna. Bu defa ben farklı bir şey yapacağım. Köyümün içinden uzaklardaki sizlere bakarak sizlere NUH KASABASINDA YAŞAYAN NUHLULARIN sizlere olan sevdasını yazacağım. Bunu yaparken bulunduğum yerin kasabamıza olan yakınlıgı nedeniyle kasabaya devamlı gidip gelmemden edindiğim izlenimler olacaktır. Bu izlenimleri kimden aldım kimle konuştum diye soracak olursanız emin olun ki kimseyle konuşmadım. Sizlerde şölenden iki gün önce kasabaya gelseniz ve orada yaşayan anaları babaları izleseniz, onların gözlerinin içine baksanız benim hissettiklerimi sizlerde hissedersiniz. İşte bende şölenden önceki kasabamdaki gözleri okuyup sizlere tercüme etmeye çalışacağım...
Şölene 2 gün var. Ne şöleni yahu bizimkilerin gelmesine iki gün var. Sallanmanın zamanı değil hemen hazırlıklara başlamalıyım. Ne yapmalıyım nereden başlamalıyım bilemiyorum. O kadar çok şey var ki yapacağım. Öncelikle unutmamam gereken bir şey var bahçede onlar için yetiştirdiğim her seyden onlara ikram etmeliyim. Maruldan, soğandan, karakavuk, kuzukulağından. Şer otunu aman ha unutmayayım. Bütmelik otların hepsini getirip bütme yapayım, biliyorum bizimkiler çok severler bütmeyi. Severlerde arlarından bütme yaptın mı ana biz senin bütmeni özledik demezler. Olsun ben biliyorum sevdiklerini ben bütmede yapmalıyım. Önce gidip şu fırıncıdan sıramı alayım. Belli olmaz sonra sıra falan bulamam. Malum sade benim kuzularım mı geliyor. HERKESİN KUZULARI GELİYOR OGÜN. Onun için kuzularım için bütme börek için sıra alayım. Hem fazla fazla yapıp geri giderlerken çantalarına da kor orada birkaç gün sabah kahvaltılarında yerler. Hem fena mı olur üç gün bakkaldan ekmek almazlar paraları ceplerinde kalır. Zaten kıt kanat geçiniyorlar.
Bakıyorum da herkeste bir telaş var. Sanki son tren kalkıyor da herkes ona binme telaşında gibi. AMAN HA KAÇIRMAYALIM. Kimse fark ettirmemeye çalışıyor. Sevincini gizlemeye çalışıyor ama gizlenmiyor ki. HER SEY AP AÇIK ORTADA. Herkes iki gün sonra ki bayrama hazırlanıyor. Bayram deyince aklıma geldi. Bizler daha önceki bayramları da hatırlıyoruz. Bazı komşuların Kurban Bayramı buruk geçer. Kuzuları gelmemiş. Orada, uzaklarda kurban keseceklermiş onun için gelmeyeceklermiş. Kuzuları gelen komşuları kutlar daha onlar sormadan “bizimkiler bu bayram gelemeyecekler ama Ramazan Bayramında geleceklermiş  der ve komşu adına sevinirler. Ne sevinmesi, aslında içleri kan ağlamaktadır ama belli etmezler. Sevinir gibi yaparak o burukluğu kimselere hissettirmemeye çalışırlar. Hele o bayram günü. Bazı evler düğün evi bazıları da cenaze evi gibidir. Baba, bayram günü camiden çıkınca hızla evine gider, camın kenarına oturur ve yolu seyretmeye başlar. Belli bir süre sonra “keşke gelselerdi. Sahi onlar bizim tam bir yıldır kendilerini beklediğimizi bilmiyorlar mı sanki der  Neredeyse ağlayacaktır.
Evet o günler artık geride kaldı. O günlerde bazıları Kurban Bayramında sevinir, bazıları da şeker bayramında sevinirdi. Ama bakın artık herkes seviniyor. Herkesin güzü gülüyor. Artık bizim üçüncü bir bayramımız var. Tüm kuzularımızın geldiği bir bayram bu. Bu bayram ne Kurban bayramı ne de Şeker bayramı. Bu bayrama dense dense SEVGİ BAYRAMI denmeli. Bu şöleni kim bulup çıkardıysa Allah onlardan Razı olsun. Bu şöleni kim hazırlıyorsa Allah onlardan da Razı olsun. Bunu yapanlar ne büyük sevaba girdiklerini bir bilseler. Allah onları evlatlarından ayrı koymasın. Allah onlara evlatlarının acılarını göstermesin. Kurban bayramı ve Şeker Bayramını seviyorum ama bu SEVGİ BAYRAMINI daha çok seviyorum. Neden mi. Çünkü benimde yüzüm gülüyor komşumun da yüzü gülüyor. Yarın benim kuzularımla komşumun kuzuları kol kola mahallede, piknik alanında dolaşacaklar bizde onları seyredeceğiz.
De hey deli karı hayal kurmanın zamanı değil daha yapılacak çok şey var. Bak az daha hayal kurarken unutuyordum. Eve bir an önce gidip mayaladığım yoğurdu keseye dökmeliyim. İki güne kadar anca süzülür. Severler mi diye hiç sormayın anlayın işte. Ah ah siz bilmezsiniz bizim torunlar ekmek üzerinde süzme yoğurdu pek severler. Ha torun deyince aklıma geldi. Eve varınca kaç gündür biriktirdiğim kaymağı da yakıp kavanozlara koymalıyım. Geçenlerde telefonda  banaanne köye gelince senin yaptığın cicili yağdan yiyecegiz, babama söyledim cicili yağdan TANŞAŞ ta satılmıyormuş  demişlerdi. Evet öncelikle cicili yağı hazırlamalıyım. Hatta komşudan kaymak isteyip biraz fazla yapayım. Ama komşunun da torunları var yoksa verirdi.
Üff yapacak, o güne yetişecek o kadar çok iş var ki inşallah hiç birini unutmam. Davranmalıyım, acele etmeliyim KUZULARIM geliyor. NUHUN KUZULARI geliyor. Hepimizde tatlı bir telaş. Yetişmeliyiz. Bize sunulan bu SEVGİ BAYRAMINA YETİŞMELİYİZ.
--ALLAH, EVLATLARINDAN AYRI KALAN ANALARA BABALARA SABIR VE DAYANMA GÜCÜ VERSİN.--
09/06/2007
Duyariz ki güzel ülkemizin bir bölümünde terör olaylariyla, vatan sevdalilarini sindirerek, hatta yer yer iktidar gücünü bile kullanarak (Atatürk\'ün Gençliğe Hitabe de Dediği gibi) o bölgemizde korku ve dehset saçarak, hatta ülke disindan iki çapulcunun ve onlarin agabeylerinin destegini alarak bu ülkeyi bölmek isterlermiş. Onlara Çanakkalede yatan dedelerimizin selami varmiş.( elçiye zeval olmaz) ANLAYAN ANLAR.
BAŞ DÜŞER, GÜL DÜŞER, CAN DÜŞER, BEDEN DÜŞER HATTA HERSEY DÜŞER. B A Y R A K , V A T A N DÜŞMEZ.
08.06.07
Uzun bir aradan sonra tekrar sitemize yazmaya karar verdim. Bu vesileyle öncelikle Nuh Kasabamizdaki söleni hazirlayan ve emeği gecen herkese tesekkür ediyorum. Şölen boyunca akıcı sunumuyla yüzümüzü ağartan Meslektaşım Nurettin hocama asyrıca teşekkürlerimi sunarım. Özellikle Belediye başkanı ve belediye çalısanlarının böyle sölen tecrübesi olmamasına ragmen neredeyse sıfır hatayla bir program duzenlemeleri göğsümüzü kabartti. ( gerçi siyasi parti temsilcileri geldiğinde 22 temmuzdan sonraki Hukumeti bilip onun bir bakani varmis gibi davranilmasi büyük gaftı) Buna rağmen harika bir sölen oldu. İnanıyorum ki bundan sonraki şölenlerimiz daha coşkulu olacaktır. ben buna inanıyorum. Ayrıca Nuh-Yar da hertürlü özveri ile çalışan ve bugünlere gelmesinde emekleri inkar edilemez olan mevlüt abime, Hasan hocama,hüseyin Hocama, Nurettin hocama, Cemal hocama ve daha adını sayamadığım ama bu uğurda canla başla çalısan tüm meslektaşlarıma Teşekkürü bir borç bilirim. İnşallah bundan sonra daha güzel şölenlerde buluşmak dileğiyle.
05.06.2007